Etiket: Gıda

  • Gıda intoleransı testi nedir, nasıl yapılır?

    İSTER DİYET, İSTER SPOR YAPIN, KİLO SORUNUNDA İNTOLERANSINIZI BİLEREK BESLENMEK ŞART!

    Yediklerinizin uyku, sindirim, şişkinlik ve kilo verme gibi sorunlarda başrolü oynadığını söylersek sanırız, çoğunuz bunun inandırıcılığı konusunda şüphe duyabilirsiniz. Ancak Yediğimiz ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok besin, vücudumuzda olumsuz etkilere yol açıp, kilo verememe, obezite, mide bağırsak şikayetleri, deri ve cilt rahatsızlıkları başta olmak üzere bir çok rahatsızlığa yol açabiliyor. İşte Gıda intolerans testi bu noktada devreye giriyor ve vücudumuzuna zarar veren ve size kilo aldıran gıdaları öğrenmemizi sağlıyor.

    YEME ALIŞKANLIĞINIZDAKİ YENİ ÖĞRETİLERLE, HAYATINIZI DEĞİŞTİRİN!

    Yaşam ve beslenme alışkanlıklarımızda ihtiyacımız olan ve vücudumuzun kolaylıkla absorbe edebildiği besinleri seçerek yaşam kalitenizi yükseltmek, artık hiçte zor değil.

    Yıllardır sahip olduğunuz bir cilt probleminin, verilemeyen kiloların ya da anlayamadığınız fiziksel rahatsızlıkların nedeni aslında çok masum olarak gördüğünüz bir besin olabilir.

    Çoğu zaman sağlımıza dikkat etmeyi işlenmiş veva bol kalorili yiyeceklerden uzak durmak olarak görüyoruz. Elbette ki, bu çok doğru olsa da beslenme planımızı oluştururken kişisel hassasiyetlerimizi de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Gıda intolerans testi, bu açıdan kişiye birebir sonuçlar veriyor. Bize zarar veren gıdaları kendi kendinize anlamanız neredeyse imkansız 200 tane Gıda ve içeceği incelenen bu testte,neye karşı inteleorasın olduğunu öğrene biliyorsunuz .Masum görünen bir meyve, bir sebze bile bazen yaşadığımız rahatsızlıkların kaynağını oluşturabiliyor.

    Gıda İntoleransı Testinin Yapılışı: Şöyle ki, parmak ucunuzdan alınan kan iki hafta süren kapsamlı laboratuvar analizi yapılıyor. Gelen sonuçlar doğrultusunda hastanın hangi besinlere karşı intoleransı olduğu belirleniyor ve bu besinler belli sürelerde hastanın hayatından çıkarılıyor. Özellikle kilo vermekte sorun yaşayan, mide, bağırsak şikayetleri olan kişiler, cilt problemleri yaşayan ve şişkinlik ve ödem sorunlarıyla sıkça karşılaşanlar bu test sizin yaşam kalitenizi arttırdığı gibi kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

  • Alkali beslenme

    ALKALİ DİYET

    ALKALİ BESLENME: SEBZELERLE GELEN SAĞLIK

    Sağlıklı beslenme ve kilo vermenin ana kuralı vücuttaki asit-alkali dengesini korumaktır. Alkali diyet günlük alınan asitlenme yapan besinlerin yanına alkali besinleri eklemek üzerine kurulu bir dengeleme diyetidir.Kalsiyum ,magnezyum çinko ve bakır gibi vücut için gerekli minerallerin sebze ve meyveler yoluyla yeterince alınması alkali diyetin ana hedefidir .Sanayileşmeyle birlikte karşımıza çıkan sorun günümüzün diyetinin potasyum ve magnezyum gibi minerallerden, liften fakir ve bunun tersine basit şekerler, doymuş yağ, sodyum ve klordan zengin olmasıdır. Bu tür bir beslenme metabolik asidoz tablosuna yol açar.Modern diyetlerde yaşlanmayla birlikte böbreğin asit-baz dengesini sağlamasıda güçleşir , asidozla mücadele daha da zorlaşır. Asit yükü fazla olan düşük karbohidrat ve yüksek protein içeren diyetlerler idrarda magnezyum , sitrat atılımını azaltırken;kalsiyum, fosfat,ürik asit atılımı artırırlar. Bu da böbreklerde taş oluşma riskini artırır. Vücuttaki asit baz dengesinin bozulması hastalıklara yol açar.

    Alkali diyetin kaslar üzerine etkisi?

    Potasyumdan zengin sebze ve meyveyle beslenmek asit yükümüzü azaltarak, kas kitlesini korumaya yardımcı olmaktadır.Vücudumuzdaki asit yükünün artması iskelet kaslarının zayıflamasıyla sonuçlanır. Diyabet, böbrek yetmezliği ve kronik akciğer hastalıklarında kas erimesi genel bir sorundur.

    Alkali diyet ve büyüme hormonu?

    Yapılan çalışmalarda alkali diyet uygulandığında büyüme hormonunun salgılandığı gösterilmiştir.Büyüme hormonu sadece çocukların kas ve kemik gelişimine katkı vermekle kalmaz aynı zamanda erişkinlerde yaşlanma sürecini yavaşlatan anti-aging etkili bir hormondur. Alkali diyetle artan büyüme hormonu kalp damar sağlığını destekler, belleği güçlendirir.

    Alkali diyetle yeterince alınan magnezyum Vitamin D’nin aktif hale geçmesini sağlar. Bu sayede kemik ve dişler güçlenir.

    Kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar alkali ortamda daha etkindirler, alkali diyet, tedaviyi bu açıdan destekler.

    Dokuların alkali olması toksinlerin böbrek yoluyla atılmasını kolaylaştırır.bu nedenle metabolik detoksifikasyon diyetlerinde sebzeler, alkali ortamı sağlayan gıda takviyeleri kullanılmaktadır.

    Yeşil taze ve çiğ sebzeler, bezelye, fasulyeler, katkısız baharatlar, çiğ kalın kabuklu kuruyemişler ve çiğ çekirdekler gibi besinler alkali ortam oluşumunu desteklerler.

    İstenmeyen asidik ortam oluşumunu destekleyen gıdalar ise et, balık, kümes hayvanları, yumurta, tahıllar ve bakliyat olarak özetlenebilir.

    Örneğin limon çok asidik bir meyve olmasına rağmen sindirim sonucu ortaya çıkardığı üretim vücut için alkali bir ortam yaratımını destekler ve bu yüzden de limon kendisi asidik olmasına rağmen vücut için alkali ortam oluşturan bir meyvedir.

    Benzer biçimde hemen hemen tüm et ürünleri sindirim öncesi alkali yapıda olmalarına rağmen, sindirim sonunda ortaya çıkan asidik kalıntılar vücutta asidik bir ortam oluşumunu desteklediği için aşağıdaki tablolarda asidik gıdalar bölümünde karşınıza çıkacaklardır.

    Proteinlerle karbonhidratları aynı öğünde yerseniz kolay sindiremezsiniz. Gazlı asitli içecekler vücuda alındıklarında ph dengesini sağlamak için kemiklerden kalsiyum salınır, buda kemiklerin zayıflaması anlamına gelir. Alkali su tüketirseniz kemik ve diş sağlığınızı korumuş olursunuz.Uzun süre vücutta asit üreten gıdalar tüketirseniz, alkali depolarınız azalır ve asidoz oluşabilir.

    Asidite obeziteye neden olur, en basit tedavisi bol sıvı ve alkali beslenmedir. Obezite asitlerin organlara hasar vermesini önlemek için vücudun geliştirdiği savunma mekanizmasıdır.

    Toksinler yaşlanmanın nedenlerinden biridir. Hücrelerde hasara yol açan toksinler yüzümüzdeki çizgileri artırır. Sebze ve meyvelerde bulunan antioksidanlar bu toksinleri hücrelerden uzaklaştırarak yaşlanmaya karşı vücudu korur.

    Alkali (Detoks) diyetin püf noktaları:
    1. Kırmızı et , yağlar , işlenmiş gıdalar, şeker, hazır meyve suyu, kahve, siyah çay tatlandırıcıları diyetinizden çıkarın.

    2.Tabağınızı daha çok sebzeyle doldurun. Sebzeler alkalidir ve vücut ph’ını dengelemede size yardımcı olur. Her yemekten önce ve yemek sırasında sebze yiyebilirsiniz. Bu asidik gıdaları nötralize etmenizi kolaylaştırır. Sabah kahvaltıdan 15 dakika önce greyfurt yemek, proteinlerin ve karbonhidratların asit etkisinden sizi korur.

    3.Limon asidik bir tada sahiptir ancak vücutta alkali ortam oluşturur, salatanıza limon sıkmanız yarar sağlar. İnek sütü yerine soya sütü tercih edin.

    4.Diyetinizde sağlıklı yağlar olmalıdır. Avakodo, çiğ fındık, çiğ tohumlar kalp dostu omega-3 kaynağıdır. Bunlardan yeterince tüketemiyorsanız omega-3 takviyesi kullanabilirsiniz.

    5.Günde 2 litre alkali su içiniz.

  • Kronik ağrılı hastalıklar ve gıda duyarlılığı

    Gündelik olarak yediğimiz, doğal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir.


    Gıda Duyarlılığı ve Hastalıklarla İlişkileri

    Gündelik olarak yediğimiz, doğal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz birçok yiyecek, bedenimizin savunma mekanizmalarını uyararak olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Gıda duyarlılığı, belirli besinlerin yeterince sindirilemeyince ortaya çıkan yapıtaşı moleküllerine karşı bedeninizin savunma mekanizmasının uyarılması reaksiyonudur. Bu durum, sürekli aynı, uyarı ile daha da şiddetlenir. Savunma mekanizmasının olumsuz tepkileri “Gıda Duyarlılığı” olarak isimlendirilir ve vücutta birçok kronik(süregelen) şikayetlere neden olur. Gıda duyarlılığı tedavi edilemezse süregelen(kronik) hastalıklar ortaya çıkar. Alerjen uyarılara savunma mekanizmasının verdiği yanıt sonucu bedenimizde çok miktarda zararlı-toksin ortaya çıkar. Bu zararlı toksinlerin temizlenmesi kapasitemizi aşmaya başlar ve vücudumuzda birikir.Biriken zararlı-toksik maddeler dokularda sinir sitemimizi uyararak süregelen ağrı ve kronik hastalıklara neden olur.

    Gıda Duyarlılığı, gıda alerjisi ile karıştırılmamalıdır. Her iki durum da savunma sistemimizin bir tür karşı koyma tepkisidir. Fark, Gıda Duyarlılığına IgG, gıda alerjisine IgE antikorlarının aracılık etmesidir. Gıda alerjisi az kişide ve az sayıda gıdaya karşı görülür. Kısa sürede ciddi şikayetlere neden olur. Alerjinin belirtileri çok hızlı ve alevlenmiş olarak geliştiğinden kişinin kendisi de o gıdaları, dikkat ederse belirleyebilir ve o gıdalardan uzak durur. Örneğin, süte alerjisi olan kişiler, süt içeren gıdayı tükettikten yaklaşık bir saat sonra ciddi solunum sıkıntısına girer, çarpıntı ve terleme buna eşlik eder. Bu durumu bir kere yaşayan kişi o gıdalardan zaten artık uzak durarak bedenini korur.

    Gıda Duyarlılığında yediğimiz yiyeceklerin olumsuz etkisi 8-72 saat arasında çıkmaya başlar. Gün içinde birçok yiyecek yendiği için, yaşanılan sorunun gıdadan kaynaklı olduğu insanların aklına pek gelmez. Gelse de hangi gıdadan olduğunu belirlemesi oldukça zordur. Örneğin, sabah kahvaltıda yumurta yemiş sonra geceye kadar farklı gıdalar tüketmiş birini düşünelim. Gece yatmadan ya da ertesi sabah ortaya çıkmış bir barsak sorununun sebebinin, sabah yemiş olduğu yumurta olduğunu kimse düşünmez. Bu durumu bir hekim dahi ayırt edemez.

    Yiyeceklerin yenmesi sindirilmesi ve zararlı kısımlarının bedenimizden atılması arasındaki süreçte, besinler sürekli bir sindirilme ve parçalanma işlemlerine uğrarlar. İlk olarak ağızda parçalanmaya başlayan besinler, daha sonra mide asitleri ve hareketleri ile belli bir kıvama gelir ve barsağa geçerler. Barsakta, safra kesesi ve pankreastan gelen çeşitli sindirim enzimlerinin etkisiyle bu yiyecekler en küçük parçalara yani yapıtaşı molekülleri olan aminoasitlere kadar ayrıştırılırlar. Sindirilmiş yapıtaşı molekülleri; lenfatik sistem sıvısına ardından toplardamarlardaki kana karışarak karaciğere ulaşır. Karaciğerde işlemlerden geçerek gerekli organlarda kullanılmak üzere vücuda dağıtılırlar.

    Vücudumuzda çeşitli enzimlerin yetersiz veya kalitesinin düşük olması; barsak florasında(yararlı mikroplar) bozukluklar veya diğer barsak hastalıkları, yiyeceklerin barsakta sindirilmesini zorlaştırır. Proteinlerin, aminoasitlere kadar parçalanması engellenmiş olur. Bu aminoasitler lenfatik sisteme ve kana parçalanmadan geçerler. Lenfatik sistem vücudun ilk ve en temel savunma mekanizmasıdır. Bu savunma sistemi, iyi sindirilmemiş yiyeceklere yabancı bir madde gibi davranır ve savunma sistemini harekete geçirerek saldırır.

    Savunma hareketi sonucu bedenimizde ciddi reaksiyonlar ve yan etkiler oluşur. Bedenin savunma maddelerinin kan düzeyleri artar. Bu zararlı-toksik maddelerin bedenimizden uzaklaştırılması yada zararsız hale getirilmesi gerekir. Bu zararlı-toksik maddelerin zararsız hale getirilmesinde başta karaciğer olmak üzere, böbrek, akciğer, cilt büyük görev alır. Ancak sürekli zararlı- toksik madde oluşumu sonucu bu organlarımızın kapasiteleri aşılır. Bu aşılma sonucunda zararlı-toksik madde birikmeye başlar. Bu zararlı-toksik maddelerin birikmesi arttıkça sinir sistemimizi uyararak çeşitli belirtilere neden olurlar. Bu durum, doku ve organ kaybına neden olmadan önce, geleneksel laboratuar ve görüntüleme yöntemleri ile belirlenemediği için anlamlandırılamayan çeşitli şikayetler oluşturur. Halsizlik, yorgunluk, uykusuzluk, sindirimin yavaşlaması, gaz, şişkinlik, reflü gibi kesin tanı konulamayan, yeterince tedavi edilemeyen rahatsızlıklara yol açar.

    Kişinin sindirilemeyen gıdayı, bilmeden sürekli tüketmesi durumunda bu savunma mekanizması ve savunma elemanları, zararlı-toksik madde üretimine devam ederek bedene zarar vermeye başlar. Süregelen, adı konulamayan veya ancak ilerlediğinde tanı konulan birçok kronik hastalık gelişmeye başlar.

    Gıda duyarlılığının, zararlı-toksik maddeler üzerinden süregelen(kronik) rahatsızlıkların oluşmasında büyük bir etken olduğu kabul edilmektedir. Kronik hastalıklar, genel olarak immun sistemin, ilgili gıdalara karşı reaksiyon vermelerinden kaynaklanmaktadır. Kronik hastalıkların, kadınları erkeklere oranla iki kat daha fazla etkilediği tespit edilmiştir. Gıda duyarlılığı kadınlarda daha sık rastlanmakta ve sindirim sisteminde birçok şikayete, hastalığa sebep olmaktadır.

    Bunların başlıcaları; şişmanlık, kilo verememe, irritabl barsak sendromu, barsak gazı, karın şişkinliği, kabızlık, ishal, ağızda yaralar, üst karın ağrıları, mide krampları, reflü, barsakların süregelen hastalıkları, iltihabi barsak hastalıkları, kolitdir.

    Sindirim sistemi dışında ise cilt problemlerine (örn. sivilceler, lekeler, kaşıntı, dermatitler, egzamalar, sedef, cilt alerjileri vs.), sellülit, romatizmal eklem hastalıklarına, romatolojik yumuşak doku hastalıklarına, süregelen farenjite, sık sık nezle gribe yakalanmaya, astım gibi üst solunum yolu mukozası hastalıklarına, sabahları kalkamama, sürekli yorgunluk, depresyon, uyku bozukluklarına, baş ağrısına, migrene ve tedavi edilemeyen ağrılara neden olur.

    Araştırma sonuçları açıkça ortaya koymuştur ki, severek yediğimiz ve organik, doğal, yararlı zannettiğimiz bir gıda, yıllarca bize büyük rahatsızlıklar yaşatmış olabilir.

    Görülüyorki; klasik muayene ve laboratuar-görüntüleme yöntemleri ile hekimler tarafından nedeni ortaya konamayan, sürekli ilaç kullanmamıza sebep olan ve tüm ilaçlara rağmen istenilen düzeyde iyileşmeyen hastalıkların temelinde “Gıda Duyarlılığı”yatabilir.
    “Gıda Duyarlılığı”nın saptanması ve tedavi sürecinin başlaması, nedeni saptanamamış ve sürekli ilaç kullanılması gereken birçok hastalığa iyileşme umudu olmuştur.

    Gıda Duyarlılığı Testleri

    Test için 2-3 ml venöz damardan kan örneğine ihtiyaç duyulmaktadır. Kanda gıdalara karşı oluşmuş Ig G antikor ölçümleri yapılır ve çok sayıda (200-250) gıdaya karşı, vücudumuzun savunma mekanizması tarafından oluşturulmuş antikorlar saptanır. Ig G antikorlar kapiller kanda % 45 oranında kayba uğrarlar, bu nedenle kapiller(parmaktan alınan) kandan yapılan ölçümler % 40 yanılmayla ölçüm yapar. Ölçümlerin venöz kandan yapılması daha dogru sonuçlar vermektedir.

    Gıda duyarlılığı yanında, buna neden olabilecek bozuklukların tespiti önemlidir.Böylece gıda duyarlılığı nedeniyle kısıtlanan beslenme rejimlerinden daha kısa sürelerde ve kalıcı olarak kurtulmak mümkün olmaktadır.

    Özellikle sindirimin yetersizliği ve barsaklardaki flora bozukluğu gıda duyarlılığına neden olmaktadır. Barsaklardaki maya mantarının artmış olması da gıda duyarlılığını arttırmaktadır. Gıda duyarlılığının tedavi edilmemesi, sonuçta; organ bozukluklarına (disfonksiyonlar), metabolik latent asidoz, hormonal disfonksiyon, ağır metal birikimi gibi birçok kronik hastalığa neden olacak sorunlara sebep olmaktadır.

    Gıda duyarlılığının yıllardır devam ettiği düşünülürse; önceden şikayet oluşturmayan durumlar, bedenin çeşitli sistemlerinde bozukluklar yaptıktan sonra şikayetler oluşturmaktadır. Bu, vücudun dokularındaki zararlı-toksik maddelerin yani asiditenin artması sonucunda gelişmektedir. Bunun en belirğin örneği; dokulardaki asiditenin artması sonucunda, teşhisin zor konulduğu ve yeterince tedavi edilemeyen romatizmal ağrılı kas-eklem-iskelet sistemi hastalıklarının ortaya çıkmasıdır.

    Bazı hormonal bozuklukların temelinde de gıda duyarlılığı yatabilmektedir. Mutluluk hormonu olarak da bilinen Serotonin'in %70'i barsaklardan salgılanmaktadır. Gıda duyarlılığı durumunda Serotonin yeterince salgılanamamaktadır. Hormon düzeyleri yeterli olmasına rağmen hormonların hücre üzerindeki algılayıcılarının azlığı veya bozukluğu da hormonal bozukluk şikayetlerine sebebiyet verdiği, araştırmalarla ortaya konmuştur. Hormonal disfonksiyonlar ilk olarak kronik yorgunluk sendromu olarak isimlendirilen sürekli bir yorgunluk, halsizlik, mutsuzluk, alınganlık şikayetleriyle karakterize tabloyu oluşturmaktadır. Bu hastalık şikayetleri üzerine serotonin hormonunun etkisi çok büyüktür. Gıda duyarlılığı yaşayan bir barsakta serotonin salgılanması bozulmaktadır.

    Modern yaşam içinde sadece besinleri değil besinlerle birlikte kimyasalları da yiyeceklerle alıyoruz. Bu kimyasal maddeler içinde bedenimizin tanımadığı ve baş edemediği moleküler yapıtaşları vardır. Bu zararlı yapıtaşları bedenimiz tarafından tanınamadığı için zararsız hale getirilememekte ve atılamamaktadır. Bu durumda bu maddeler bedenimize zarar verir duruma gelmektedir. Bu yapıtaşı moleküllerin arasında bedenimize en çok zarar veren kimyasalların başında; ağır metaller gelmektedir. Ağır metaller nefes ile solunum yolundan veya aşılar-ilaçlar yoluyla tedavi amaçlı bedenimize girmektedir. Bedenimize yabancı olarak dışarıdan giren, savunma sistemimizin tanımadığı ve baş edemediği bu ağır metaller, dokularımızda birikmektedir. Bu metal birikmeleri, klasik muayene veya laboratuar-görüntüleme teknikleri ile saptanamaz.

    Ağır metal birikmeleri açıklanamayan ve başta kanser olmak üzere yeterince tedavi edilemeyen birçok hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Yapılan yoğun, ağır ilaç ve büyük cerrahi operasyonlara rağmen, hastalıklar durdurulamaz. Oysa hastalığa ve tedavilerin başarısızlığına sebep olan, dokulara çökmüş ağır metaller olabilmektedir. Ağır metal yüklenmesi gıda duyarlılığına da neden olabilmektedir. Özellikle katkı maddeli, işlenmiş ve paketlenmiş gıdalarda çok miktardaki zararlı-toksik maddelere ilave olarak ağır metallerde yer almaktadır. Bunların dikkatli tüketilmesinde yarar vardır.

    Sonuçolarak herhangi bir “Gıda Duyarlılığı Testi” ile sadece gıda duyarlılığını saptayıp beslenme rejimlerini belirleyebilirsiniz. Ancak beslenme planı bozulduğunda şikayetler tekrar olabilmektedir. Bu durumda beslenme planına çok uzun süre devam etmek gerekmektedir.Oysa gıda duyarlılığına sebep olan nedenleri de tespit etmek ve tedavi etmek gerekmektedir.Beslenme planınızın yanında, nedenlerin tedavisi ile sağlığınıza daha kısa sürede ve kalıcı olarak kavuşabilirsiniz. Gıda duyarlılığında, temel nedenin tedavisinin sağlanması ile de beslenme planlarının kullanımı 3-6 ay süreden sonra tamamen bırakılabilecektir.

    Gıda duyarlılığı testlerindeki gıda sayısının 200-250 düzeylerinde olması, besin planlarının daha kolay yapılabilmesini sağlayacaktır. Sonuçta bu durum beslenme planına uyumu artırarak tedavi başarısını da arttırmaktadır. Gıda duyarlılığı tedavisinde beslenme planı kadar gıda duyarlılığına neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması da gerekmektedir.

    Günümüzde kullanılan check-up olarak yaptırdığımız geleneksel laboratuvar ve görüntüleme testleri organlarımızda ciddi hücre, doku hasarı olduğunda gösterebilmektedir. Bu durumlarda organı veya hücreleri kurtarmak çok zor olmakta, sürekli ilaç kullanmak zorunda kalınmaktadır.

    Oysa, gıda duyarlılık testleri gibi özel testlerle organlardaki bozuklukların düzeltilebilir düzeyde saptanması sağlanmış olmaktadır. Böylece hastalık oluşmadan önlemler alınmış, korunma sağlanmış olacaktır.

    Gıda Duyarlılığı ve Ağrılı Kronik Hastalıklar

    Gıda duyarlılığı sonucu oluşan savunma(immün) sisteminin elemanları, dokularımızda ciddi enflamasyonlara ve zararlı-toksik madde birikimine neden olur.Böylece zaman içinde immün sistem kaynaklı enflamatuvar hastalıklara davetiye çıkarırlar. İmmün enflamatuvar hastalıkların tanısı ise oldukça zordur. Tanısı konduktan sonraki süreçte geleneksel tıp nedene yönelik tedaviler yerine, immün sisteminizi baskılayacak tedaviler uygulamaktadır.

    Bu hastalıkların tanıları konana kadar geçen sürede bedenimiz durumunun bozukluğunu bize çeşitli şikayet ve ağrılı durumlarla anlatmaya çalışır. Biz bedenimizi dinlemez, nedene yönelik tedavilerimizi yaptıramazsak adı konulamayan; sürekli ilaç kullanmak zorunda kaldığımız ağrılı hastalıklarla yaşamaya başlarız.

    Tedavilerimiz nedene yönelik olarak yapılmaz immün sistemin tepkilerini baskılama yoluyla yapılmaya çalışılırsa başarısızlık kaçınılmaz olacaktır. Bir süre geçici olarak şikayetler azalacak ama hiçbir zaman geçmeyecektir. Bir süre sonra daha güçlü baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda kalınacaktır. Ancak tedavilere rağmen hiçbir zaman istenilen düzeyde bir rahatlık sağlanamamaktadır.

    Oysa alerjik zeminde gelişen otoimmün hastalıkların temelinde dokularımızda biriken reaksiyonlar sonucu oluşan zararlı-toksik maddelerin birikmesi vardır.Bu zararlı-toksik maddelerin dokudan ve vücudumuzdan uzaklaştırılmadan tedavi olunması mümkün değildir.Tabiî ki, öncelikle toksin oluşumlarının durdurulması esas olacaktır. Sonraki dönemdebu toksinlerin uzaklaştırılmasına yönelik tedaviler uygulanmalıdır.

    Nedene yönelik tedavi olmadığımız sürece, romatizmal ağrılı hastalıklarla hareket edemez hale geliriz. Sonuçta, çeşitli ameliyatlarla ve platin-protez uygulamalarıyla ayakta kalmaya çalışırız. Ancak hiçbir zaman ağrılarımızdan kurtulamaz, ağrılarla yaşamaya devam etmek zorunda kalırız.

  • Sağlıklı yaşam bilgileri

    +Sağlıklı olmak, sadece hasta olmamak veya hastalığı tedavi ettirip iyileşmek değildir.Sağlıklı olmak, ileride görülebilecek hastalıklardan korunmayıda kapsamalıdır.Doğru bir beslenme ve yaşam tarzı ile bu, büyük oranda sağlanabilir.

    +Bir yiyeceği ne kadar doğal haline yakın tüketirsek, o kadar sağlıklıdır.

    +Sebze ve meyve çeşitlerini tüketmek sağlığımızı korumanın vazgeçilmez bir gereğidir.Çalışmalar, sebze ve meyve tüketiminin, kanserden ve kalp damar hastalıklarından korunmada en güçlü silahımız olduğunu göstermiştir.

    +Araştırmalar sonucu, meyvelerde, yaşlanmayı ve beyin yıpranmasını önleyen maddeler bulunmuştur.

    +Tatlı ihtiyacımızı meyvelerle gidermemiz, doğanın bize sunduğu en güzel çözümdür.

    +Tatlı ihtiyacımızı, rafine şekerlerle yapılmış tatlılarla gidermek, hem daha hızlı kilo almamıza, hemde vitamin, lif ve fitokimyasallardan mahrum kalmamıza neden olur.

    +Buğday, mısır. pirinç gibi gıdalar, işlem gördüğünde, içindeki B vitamini, E vitamini, çinko, fitokimyasallar, mineraller, lifler büyük oranda (%65 gibi) zarar görür.Bunların sonradan zenginleştirilmiş hali ise hiç bir anlam ifade etmez,sadece kendimizi kandırmamıza yol açar.

    +Yiyeceğimiz ekmek tam buğday unundan yapılmış olmalıdır.Rafine un içine, tam buğday boyası veya renklendirici eklenmiş olabilir.Bunlar gerçek tam buğday ekmeği sanılabilir.

    +Sebze, meyve, baklagil, tam tahıllı gıdalarla, bol miktarda lif aldığımızda, bu lifler glukoz emilimini yavaşlatır, sindirim hızını daha düzenli kılar, ve kan şekerinin hızlı yükselmesine engel olur.Yani diyabet önleyici etki gösterirler.

    +Ayrıca dyabet önleyici etki için, vücudumuzun ihtiyacından fazla gıda almamalıyız.

    +Lifli gıdalar kolesterol düşürücü etki gösterirler.Ayrıca hormonların daha düzenli ve dengeli salgılanmasınada katkıda bulunurlar.

    +İşlem görmemiş kuruyemiş (çiğ badem, çiğ fındık, çiğ kabakçekirdeği vb.) ve sebze gibi yiyeceklerin bitkisel yağlarındaki fitosteroller ve diğer doğal maddeler, kötü kolesterolü düşürüp, iyi kolesterolü yğkseltirler.

    +Bir çok kişi kanser koruyucu etki amacıyla, vitamin ve mineralleri hap olarak almayı tercih etmektedir.Yaşam ve beslenme tarzını değiştirmek istememektedir.Fakat, doğru olan, bunları, doğal halleri ile gıdalardan almalarıdır.Çünkü ilaç veya bazı besinlere tamamlayıcı olarak eklenen bu maddeler, doğal olanların yerini tutmamakta, fazla alındığında toksik etki, hatta kanser oranını artırıcı etki yapmaktadırlar.Örneğin beta karoten fazla dozda alındığında, hücre DNA’sı üzerine bölünmeyi artırıcı etki gösterdiği için, bazı kanser türlerinin (özellikle üreme hücreleri ile ilgili olan) artmasına neden olmaktadır.

    +Düzenli spor yapmayı yaşam alişkanlığı haline getirmek, vücut yağlarının azalıp, kaslarının gelişmesini, toksinlerin atılıp daha zinde olunmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini, salgılanan bazı hormonlar nedeniyle, ruhsal açıdan daha iyi hissedilmesini sağlar.

  • Boy uzaması

    Uzun kemiklerin büyümesinde rol oynayan ve epifiz yakınındaki kıkırdaktan oluşan disk biçimindeki bölge epifiz plağı olarak isimlendirilir. Bu bölge boy uzamasında etkin rol alır ve yoğun olarak kemikte uzamayı sağlayan hücreleri içerir. Boy uzaması genellikle 18 yaşında epifiz plağının kapanmasıyla durur. Ancak kemiklerde büyümeyi sağlayan epifiz plağı kapanmamışsa boy uzaması 25 yaşına kadar devam edebilir. Bunun tersine epifiz plağı 14 yaşında kapanan insanın boy uzaması durur ve bir daha boyu uzamaz.

    Yapısal faktörler boy kısalığının önemli nedenlerinden biridir. Yapısal faktörleri etkileyen ise anne ve babadan aktarılan kalıtımdır. Bir insanın boyu ile ilgili değerlendirmede beklenen ideal boy hedefi dikkate alınır. Eğer ebeveynlerinizden en uzun olanın boy seviyesine ulaşmışsanız beklenen boy hedefinizi yakalamışsınız demektir.

    Boy gelişimini etkileyen diğer önemli faktörde hormonal yeterliliğin olup olmadığıdır. Boy gelişiminde büyüme hormonu, tiroid hormonları ve seks hormonları etkin rol alır. Bu hormonların yetersizliği ya da fazlalığı durumlarında boy gelişiminde kısalıktan anormal uzamaya kadar varan bir dizi düzensizlik oluşur. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları yetersizliğinde boy kısa kalabilir. Seks hormonlarının erken devreye girdiği durumlarda epifiz kıkırdağı beklenen yaştan önce kapanarak boy uzamasının durmasına neden olur.

    Günümüzde boy gelişiminde rol oynayan en önemli faktörlerden birinin beslenme olduğu kabul edilmektedir. Dengeli ve yeterli bir beslenme rejiminin büyüme ve gelişme için en uygun yaklaşım olduğuna bilim çevrelerince ağırlıklı olarak vurgu yapılmaktadır.

    İlave olarak kronik hastalıkların, psikolojik rahatsızlıkların ve sedanter yaşam tarzının boy uzaması üzerinde negatif yönde etkileri mevcuttur.

    Boy uzaması üzerinde etkili olan söz konusu faktörler dikkate alınmadan boy kısalığı olgularına çözüm üretmeye kalmak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Özellikle büyüme hormonunu arttırdığı iddiası ile bazı gıda takviyelerinin gelişme çağındaki adelosanlara genel bir kabulmüş gibi önerilmesi çok sakıncalıdır. Çünkü günümüzde gıda takviyesi amacıyla önerilen ilaç benzeri maddelerin büyüme ve gelişme üzerindeki etkileri hakkında çelişkili görüşler mevcuttur. Bu gıda takviyelerinden biride büyüme hormonu salınımını arttırdığı iddia edilen ve bir aminoasit olan L arginindir. Tek bir aminoasitin büyüme hormonu sentezini arttırmada yeterli olmayacağı gerçeğinden hareketle gelişme çağında yeterli protein içeren dengeli beslenme kaidelerine uyan birinin aminoasit takviyesi kullanmasına ihtiyacı olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca gıda takviyesi amacı ile kullanıma sunulan bu tür ilaçların ilaç dairesi tarafından verilmiş uygunluk belgesinin olup olmadığı dikkat edilmesi gereken diğer bir husustur. Gıda takviyesi maksadıyla kullanmakta olduğunuz ürünün ilaç dairesi onayı yerine tarım bakanlığı onayı varsa eğer sizin için zararlı etkileri olması ihtimal dâhilindedir. İlaçta olsa kullanılan her ürünün böbrek ve karaciğer gibi organlara zararlı etkileri söz konusudur. İlave olarak söz konusu aminoasit sadece büyüme hormonunu uyarmakla kalmaz başka hormonal dengesizliklere de neden olabilir.

    Büyüme hormonu uyarılması ve dolayısıyla sağlıklı bir boy gelişiminin sağlanması için en uygun yaklaşım; dengeli beslenme ile hormonun en fazla salındığı akşam 22.00-24.00 saatlerini içeren yeterli uyku düzenidir.

    Son olarak, hormonal salgılama mekanizmalarında bir sorun oluşmadığı sürece müdahale gerektirecek bir durumda söz konusu değildir.

  • Anne sütü ve oruca bakış

    Anne sütü; yenidoğanda ideal büyüme ve gelişme için gerekli olan tüm sıvı, enerji ve besin öğelerini içeren, biyoyararlılığı yüksek, sindirimi kolay doğal bir besindir.

    Emzirme dönemi içinde bulunulan fizyolojik ve psikolojik durum açısından özel bir dönemdir. Emziren annenin sağlıklı, yeterli, dengeli beslenmesi ve psikolojik açıdan desteklenmesi gerekmektedir. Bu sure zarfında günlük en az 1800-2000 kalori alınmalı 3lt civarında su içilmelidir. Emzirme sırasında günlük kalori diyetine yaklaşık 500 kalori daha gıda takviyesi yapılmalıdır.

    Bu amaçla annenin günlük protein, karbonhidrat, yağ, mineral, su, sıvı alımı sağlanmalıdır. Anne beslenme açısından geceyi gündüze gündüzü gece çevirir yeterli ve çeşitli miktarda gıdasını ve sıvı ihtiyacını karşılarsaoruç tutmasında sakınca yoktur. Bebeğin 24 aya kadar anne sütüyle beslenmesi tavsiye edilmektedir.

    İlk 6 ay bebeklere yalnızca anne sütü verilirken ortalama 5. Ay gibi ek gıdaya başlanmaktadır. Bu sure zarfında ek gıdaya başlanmış bebekler anne sütü dışında dışarıdan gıda takviyesi ile desteklenmelidir. Bu aydan sonra annelerin oruç tutması nisbeten yani bebeğin beslenmesi açısından alternatif taşıdığından kolaylık arzetmektedir.

    Bebek gunde 6-8 kez idrar yapıyorsa, ağırlığı haftada 150-200 g artıyorsa, annenin sütü yeterlidir

    Özellikle çalışan anneler gün boyu bebeklerinden uzak kaldığı için sütlerini sağıp uygun koşullarda saklayaraktan süt ihtiyacının giderildiği düşünülürse oruçlu dönemde çalışan hatta çalışmayan annelerin hali hazırda uygun koşullarda muhafaza ettikleri süt kotalarına başvurulabilmeleri diğer bir seçenektir. Çünkü anne sütü buzdolabında 3-5 gün buzlukta 2 hafta derin dondurucuda 3 ay hatta 6 aya kadarsaklanabilmektedir.

    Bebeklerin Günlük Kalori, Protein, Mineral ve Vitamin Gerekliliği :

    Kalori İhtiyacı

    Yenidoğan bebeklere 90-140 kcal/kg,

    1-3 ay arası bebeklere 120 kcal/kg,

    4-9 ay arası bebeklere 110 kcal/kg,

    10-12 ay arasındaki bebeklere 105 kcal/kg onerilmektedir.

    1 yaşından sonra genellikle toplam gunluk 1000 Kalori baz alınmakta ve bunun

    uzerine, her yaş icin 100 kcal ilave edilmektedir.

    Ortalama protein

    gereksinimleri (Dunya Sağlık Orgutu verilerine gore):

    0-3 ay: 3.3 g/kg,

    4-6 ay: 2.6 g/kg,

    7-9 ay: 2.1 g/kg,

    10-12 ay: 1.7 g/kg onerilir.

    Birçok çalışma anne sütünün üstünlüklerini ve anne sütü ile beslenen çocukların sağlıklarının daha iyi durumda olduğunu göstermektedir. Literatürde anne sütü alan bebeklerde ishalli hastalık, kulak enfeksiyonları ve allerji ataklarına daha az rastlanmakta olduğu gösterilmiştir. Aile ekonomisine sağladığı maddi kazanç dışında anne sütü alan çocukların daha ileri zekada olduğu düşünülmektedir. Anne sütünün zengin besi değeri sağlaması annenin beslenmesiyle de alakalı olup gereken miktarda protein, karbonhidrat, vitamin desteğinin gıdalarla alınması sağlanmalıdır.

    ilk 4 ay anne sütü bebeğin temel ihtiyacı iken, 5*6 aydan sonra öğün düzeniyle ek gıdaya geçilen bebeğin artık dışarıdan gıda temini gerçekleşmektedir. Anneler böylece sütün az olduğunudüşündüğü vakit bebeklerine gıda desteği yapabilecek, daha gönül rahatlığıyla oruçlarınıtutabileceklerdir. İftar ve sahurhatta ara öğünlerle beslenme zenginliği ve sıvı alımına özen göstererekten ;gece bebek uyuyakaldığında da süt verilmeli veya süt sağılarak kullanılmak üzere uygun şartlardamuhafaza edilmelidir.

    Gece beslemelerinde bebeğin giysileri ıslak değilse bebeğin altı değiştirilerek rahatsız edilmemelidir. Bebek yavaşca kaldırılıp uyandırılmadan emzirilebilir.

    Süt veren annenin alması gerektiğiBesin Grupları ve Günlük Miktarlar

    *Süt, yoğurt

    *2-3 su bardağı (400-600ml)

    *Peynir 2 kibrit kutusu kadar (60 g)

    *Et, tavuk, balık 3-4 porsiyon

    *Yumurta, kurubaklagiller 1 porsiyon

    *Taze sebze ve meyveler 5-7 porsiyon

    *Tahıllar

    *Ekmek 4-6 dilim

    *Pirinç, bulgur, makarnavb.Hiç/2-3 pors.

    NOT:

    1 porsiyon süt=1 su bardağı süt veya yoğurt veya 2 kibrit kutusu kadar peynir

    1 porsiyon et=60-90 g et veya 1 yumurta (50 g)

    1 porsiyon sebze=150-200 g

    1 orta dilim ekmek=50 g

    Birtakım gıdaların, özel çayların günümüzde anne sütü miktarını arttırdığı bilgisi ışığında gerektiğinde bu yola da başvuru da oruç tutup sütü azalacağı endişesi taşıyanlar için bir seçenek olmaktadır. Konuyla ilgili gıda diyet listesi dışında eczanelerde ürün teminiaçısından halka yardımcı olunmaktadır.

    Anne sütünün azalmaması için bir önerimiz de uygun aralıkla sağım veya emzirmenin ihmal edilmemesidir. İlk 4 ayda sütü her şeye rağmen az olan annelere bir seçenek deanne sütüne yakın içeriklerin mevcudiyetidir.Mümkün olduğunca anne sütü verilmesine özen gösterilmelidir.

    Anne sütü veren bayanlar için oruç tutma mevzunda Kuran ve hadisler ışığında ruhsat verildiği görülmektedir.Dolayısıyla güç yetirebilen anneler anlattığımız hususlara dikkat ederekten orucunu tutabilecekken, bunları yapamayacak ve bebeğinin sağlığını riske atabileceği kaygısını taşıyan annelerin de orucunu daha sonra kaza etmek üzere erteleme seçeneği mevcuttur.

    Sayılı günler olarak (oruç size farz kılındı)! Fakat içinizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutsun)! Ona gücü yetmeyenlerin üzerine ise, (tutamadıkları her gün için) bir fakirin (bir günlük) yiyeceği kadar fidye (verme borcu) vardır. Buna rağmen kim gönlünden koparak bir hayır işlerse(daha fazla verirse), o takdirde bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla berâber bilirseniz,(güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.(Bakara 184)

    Uzm.Dr.Seda SEZER