Etiket: Gerçek

  • Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    ”Gittikçe kendi dünyalarımıza hapsoluyoruz. Hayat zamanla yavanlaşıyor, tatminsizlikle doluyor. Gelecekte psikolojik destek talep edecek kişilerin en yaygın sebebi de bu tatminsizlik, bu varoluşsal mesele olacağa benziyor.”
    (BÜMED Dergi Mayıs-Haziran 2018)

    ‘Bağlanma’ günümüzün belki de en güncel, üzerine en çok konuşulan ve eğitimler verilen konularından biri. İnsan yavrusu bir ötekine bağlanmaya hazır geliyor hayata. Kendiliğimizin oluşumu bir ötekiyle ilişki içinde gerçekleşiyor. İnsan ötekinin bakışıyla kendini görmeye, dokunuşu ile kendini hissetmeye ve ötekinin sevgisiyle kendini sevmeye muhtaç doğuyor. Ötekinin aynasında kendimizi seyrederek, aynalanarak ‘ben’ hissini oluşturuyoruz. Bu yaşamın ilk yıllarında kurulan ilk ilişki ile başlıyor. Çocuğun varlığını seyredeceği ilk ayna, yani deneyimlediği ilk ilişki, ebeveynle kurulan ilişkidir. Başka bir değişle ebeveynle kurulan ilişkiden ona yansıyan duygular benliğin temelini atar. Bazı çekirdek duyguları içimize yerleştirir. Sevilen biri miyim sevilmeyen mi, var mıyım, varlığım değerli mi yoksa değersiz miyim, yeterli miyim yetersiz mi. Tüm bunlar ilk ilişkimizde bize yansıtılanlarla şekillenir. Durumun çarpıcılığını vurgulamak için şöyle ifade etmek yerinde olacak, ötekiyle ilişkide olmak psikolojik yapının oksijeni gibidir. Görüldüğünü ve sevildiğini hissedemeyen bir kişi oksijensiz kalmış gibidir.

    Bağlanmaya ihtiyacımız var. Önce bağlanacağız, sonra bireyleşeceğiz. Birilerinin bizim için orada olacağına inanacağız, güvenle bağlandığımız, duygusal olarak beslendiğimiz bir sağlam limanımız olacak. Sonra bu limandan denize açılacağız, keşfe çıkacağız, bağımsızlığımızı tadacağız. Limanın orda olduğunu içsel olarak bilmenin rahatlığı ile kendimizi deneyime bırakabileceğiz. Güvendiğimiz bir ötekine bağlanmadan özerk olunamadığını anlatan bu kuramlar bu denli popülerken, ilişki kurma şekillerimizin tam tersine evrilmesi oldukça düşündürücü. Başta bu zıtlık trajikomik görünse de, belki de durum oldukça anlamlı. İlişkilerde yalnızlaşıyoruz. Daha kendi dünyamızda, daha paylaşımsız, limansız, gerçek duyguların daha az varolduğu, kendi başımızın çaresine baktığımız ilişkiler artıyor. Bencil demeyeceğim, çünkü yaygın yaşandığını düşündüğüm bu ilişkileri bencil olduğumuz için seçtiğimizi düşünmüyorum. Aksine bu habitatta bir şekilde nasıl varolunacaksa, nasıl az zedesiz yola devam edebilirsek onu yapmayı öğreniyoruz sanki. Bencilleşmekten ziyade, yalnızlaşmaya uyum gösteriyor gibiyiz. Belki tam da bu yüzden ‘Bağlanma’dan, yakın ilişkinin öneminden ve iç dünyamıza etkilerinden konuşmaya bu denli çok ihtiyaç hissediyoruz.

    Bir şeyler bizi beslemiyor. Çünkü bu yalnızlaşma varoluşumuzla uyumlu değil. Bağlanmak ve yakın ilişki iki önemli duygusal ihtiyaç. Gerçek duygularımızın ve kimliğimizin öteki tarafından görüldüğü, fark edildiği ve bilindiği bir ilişki. Bir ötekine muhtaç ve bağlanmaya programlı bir şekilde doğan bir insan yavrusunun giderek ilişkisizliğin daha da yükseldiği bir toplumun içine yolculuk yaptığını görüyoruz. Bunu düşündüğümde bir balığın karaya vurduğu ve çırpındığı bir görüntü çağrışıyor zihnimde. O denli varoluşu dışında, o denli zorlayıcı. İçinde bulunduğumuz zamanda insan deneyimini o balığa benzetiyorum ve gelecekte de bunun artacağını düşünüyorum. İlişkiler ilişkisiz bir hale geliyor. Ruhumuzun oksijeniydi ya ilişkide olmak, oksijensiz kalıyoruz. Oksijensiz kaldıkça enerjimiz de tükeniyor. Az oksijenle devam etmeye çalışıyoruz ve bunun normal olduğunu düşünüyoruz. O denli normalleştiriyoruz ki enerjisizliğin, tükenmişliğin nedenini anlamak da zorlanıyoruz. Duygusal bağlanma ve paylaşımların giderek azaldığı, kendi dünyasına çekilmiş bireylerden oluşmaya başlıyoruz. Ne kendimize dokunduruyoruz, ne kimseye dokunabiliyoruz. Bağ kurmak, bağlanmak ürkütüyor. Bağ kurmak aşırı beklenti yüklü algılanıyor, belki engelleyici deneyimleniyor. Gerçek duyguları ortaya çıkarmak ve paylaşmanın var olmadığı ilişkiler çoğalacak gibi duruyor.

    Peki nasıl olacak bu ilişkiler? İnsanları ne bir araya getirecek?

    Burada sahte kendilik ve gerçek kendilik kavramlarından bahsetmek istiyorum. Sahte kendilik, dış odaklı ve sonuç odaklı bir yapıdır. İçinden ve özünden gelen merak ve hevesler doğrultusunda hayatı deneyimlemektense, ona dış dünyadan onay veya alkış getirip getirmeyeceği üzerinden hayatını sürdürür. Tercihleri ve ilişkileri buna hizmet eder. Gerçek kendilik dediğimiz yapı ise daha iç odaklı bir sistemdir. Gerçek duygularını yaşar, gerçek isteklerinin peşinden gider. Yaşamı bitiş çizgisine doğru koştuğumuz bir maraton olarak değil, gerçek kendini yeşerten bir deneyim olarak görür. Sonuç odaklı değil, deneyim odaklıdır. Sahte kendiliği sahte yapan kişinin kendi özünden uzak yaşamasıdır. Kişi toplumda kabul gören şekle evrilir. Gerçek kendini keşfe çıkamamıştır. Çünkü bu keşfe güvenle çıkmasını sağlayacak, ihtiyacı olduğunda sığınabileceği bir limana hiç sahip olmamıştır. Böyle olunca da toplumun mutlu olacağını söylediği ve yapmasını beklediği şeylerin peşinden gider. Belirli şeylere sahip olmayı, belirli meslekler edinmeyi, belirli statüye gelmeyi, belirli kişiler tanımayı, belirli ortamlarda bulunmayı amaç edinir. Özünden uzak yaşayan kişinin ilişkileri, kurduğu iletişim de özden uzak olacaktır. Sahte kendiliklerin çok olduğu bir ortamda gerçek duygulara temas eden gerçek dialoglardan bahsetmek mümkün olmaz. Kişi maskeli baloda gibidir. Bu kavramlar yardımıyla değerlendirdiğimde, sahte kendiliklerin arttığı bir gelecek bizi bekliyor diye düşünüyorum. Bu da ilişki kurma şekillerimizin daha sonuç odaklı, daha materyalist bir temele dayalı olacağına işaret ediyor. İnsanlar, aslında bugün de gördüğümüz gibi, ilişkilere daha çok kazanım odaklı bakacaklar. Bir diğer noktaysa yük getirmemesi beklenti içermemesi olacak. Burada teknoloji ve tüketim kültürü gibi pek çok makro etki toplumun onayını neyin aldığını belirliyor.

    Ebeveynler çocuklarına iyi imkanlar sağlayabilme kaygısı ile, duygularına temas etmeyi ve onu gerçek kendiliğini keşfe cesaretlendirmeyi kaçırabiliyorlar. Kimse onlara bunu yapmadığı için bunu nasıl yapacaklarını bilemiyorlar. Kendi duygularına temas edilmemiş, yakın ilişkilerinde anlaşılmış hissedemeyen ebeveynlerin, yani gerçek kendilikleri desteklenmemiş ebeveynlerin çocuklarına bu duyguyu verememesi gayet doğal ve anlaşılır. Tam da burada bize gelecekte durumun nasıl görüneceğini işaret eden kısır döngü başlıyor. Çocukluğunda bunu alamamış bireyler için duyguları görmeyen, uzak ve temassız ilişkiler, gerçek meraklardan doğmayan iletişimler ’doğal’ ve ’alışılmış’ hale geliyor. Çünkü kişi ilk ilişkisinde deneyimlediği neyse, bunu yetişkinliğinde tekrar etme ve benzer ilişkiler kurma eğiliminde oluyor. Sahte kendilik olağanlaşıyor.

    Sahte kendiliğe sahte denmesi, öze uzak olmasındandır demiştik. İçsel ihtiyaçlarımızın duyulmadığı bir ortamda içsel ihtiyaçlarımızı duymayı öğrenemeyiz. İçsel meraklarımızın yüreklendirilmediği bir ortamda onların peşinden gidemeyiz. Böylesi bir yaşam ise zamanla bir yavanlık bir tatminsizlik biriktirir. Sebebini net anlayamasa da ‘bir şeyler tam değil’ der kişi, ‘tatmin hissetmiyorum’. Gelecekte psikolojik destek talep eden kişilerin en çok başvurma sebebinin bu olacağına inanıyorum. Varoluşsal meseleler psikolojik destek taleplerinin çoğunluğunu oluşturucak. Varoluşsal derken anlatmak istediğim benliğine ve yaşama anlam verememe ve dindirilemeyen bir tatminsizlik hissi. Bu bir kehanetten çok, aslında halihazırda başlamış bir sürecin durum tespiti gibi. Bunun da giderek artacağını düşünüyorum. Gerçek kendiliği ile özünden gelen meraklarını ve heveslerini deneyimleyemeyen, gerçek duygularını çıkartamayan, bu duyguları paylaşarak ötekinin şefkatinde iyileşmeyi hiç deneyimlemeyen, ailesinde veya yetişkinliğinde şefkat veren koşulsuz seven bir öteki bulamayan bir bireyin hissetmekte çok da haklı olduğu bir duygu olacak bu anlamsızlık ve tatminsizlik.

    Elbette, bu bahsettiklerimden ayrılan, bu tablonun dışında kalacak bağ kuran, yaşama anlam veren ve gerçek kendiliğini deneyimleyen insanlar da olacak. Gerçek kendiliğini arayan, bulmaya uğraşan pek çok kişi var ve olacak. Bu grup belki zorlanacak, belki sıkça anlaşılmayacak, belki romantik bulunacak. Benzer bağlar kurabilen kişilerle karşılaşmayı umacak. Ancak çoğunluk olarak baktığımızda ilişkiler bu yöne evrilecek diye düşünüyorum.

    Psikolojik destek ihtiyacının bu anlamda artacağına inanıyorum. Ancak buradaki psikolojik destek ihtiyacının merkezinde, kişinin kabul edildiği ve duygularını rahatça paylaşabildiği bir ilişkiye olan ihtiyacı olacağını düşünüyorum. Yaşam içerisinde ilişkilerde bunu bulamayan bireyler için bu ilişkiyi satın almak ihtiyacı muhtemelen artacak. Yakın ilişkilerinde gitgide yalnızlaşan, iç dünyasını eşiyle, arkadaşıyla, evladıyla konuşamayan bireyin psikolojik desteğe ihtiyacı büyüyecek. Kimsenin kimseye güvenli bir liman olamadığı, liman ihtiyacının kendisini belki zayıflık gören bir insan temassızlığı bizi bekliyor. Daha kendi dünyasında, daha yüzeysel, daha duvarlı ve az temas eden insan iletişimleri.

    *Franz Kafka

  • Bir İlişkiyi Kurtarmak

    Bir İlişkiyi Kurtarmak

    Değerli kuyucular,

    Dünya üzerinde milyarlarca aday arasından belli bir kişiyi eş/sevgili olarak seçtiğimizde, bu kişi tam olarak bilemeyeceğimiz pek çok açıdan bize uygun bir partnerdir. Bilinçdışımız bilgedir; bizim hiç farkında olmadığımız pek çok kriteri ile adayları değerlendirir ve bize o kişinin uygun bir aday olup olmadığı konusunda güvenebileceğimiz duygusal mesajlar verir. Sonuçta kararımızı gerçekte bu mesajların etkisi ile veririz. Dolayısı ile çok sorulan o sorunun yanıtını verelim: eşiniz/sevgiliniz çok büyük olasılıkla sizin için doğru kişi.

    Fakat hiçbir ilişkide işlerin yolunda gitmesini tek başına partnerin doğru kişi olması garanti altına almaz. Her ilişkide karşınızda gerçek ve sizden bütünüyle ayrı bir “öteki” vardır ve ötekilerle ilişki güçlüklerle doludur. Duygularınızı, isteklerinizi, düşüncelerinizi açmak ve karşıdakininkileri de sormak durumundasınızdır. Gereksinimlerinizin her zaman ve tam olarak karşılanmaması durumuna tahammül edebilmek durumundasınızdır. Bir ilişkinin koşulsuzca kesinlikle sonuna kadar süreceği inancına veda etmek durumundasınızdır. İlişkide karşılıklılık olması gerektiğini anlayıp kabul etmek ve alıcı olmak kadar verici de olmanız gerektiğini öğrenmek durumundasınızdır. Bir ilişkde hep doyum ve mutluluk olamayacağını, kimi zaman da çatışma, huzursuzluk, acı ve mutsuzluk olabileceğini bilmek durumundasınızdır.

    Peki işler yolunda gitmediğinde bu, o kişinin sizin için doğru kişi olmadığını mı düşündürür? Elbette hayır. İşler yolunda gitmiyorsa bu sadece işlerin yolunda gitmediğini ama o kişinin hala sizin için doğru kişi olabileceğini düşündürür. Kişinin doğru kişi olmadığı inancı gerçekte bir savunmadır. İlişkide başarısız olduğunu kabul etmek pek çok kişi için güçtür ve kişi kendi başarısızlığı ile yüzleşmemek için partnerinin yanlış bir seçim olduğunu düşünmeye eğilimlidir.

    Fakat elbette partnerin yeterince tanınmadan ilişkiye dahil edildiği durumları tüm bunların dışında tutuyorum.

    Bir ilişki artık ilk zamanlardaki doyumu ve mutluluğu vermiyorsa eşlerin genelde benimsediği elverişsiz birkaç tutum olabilmektedir. Eşler ilk olarak partneri suçlayıcı ve talepkar bir tutum benimserler. Fakat partnerin “suçluluğu”, “eksikliği”, “başarısızlığı”, “hatası” söylemi üzerinden hiçbir sorun çözümlenemez. Tersine güçlüklerin artttığı görülür. Bir başka eğilim kaybedilen şeyin ilişkinin dışında bir başkası ile aranmasıdır. Aldatma ile sonuçlanan bu eğilim de bir ilişki için yıkım getirir. Pek ender olmayan bir başka eğilim de ilişkilerin kaderinin böyle olduğunu düşünüp yaşadığı yoksunluğu ve duygusal kayıpları kabullenmeye çabalamaktır. Bu da kişileri hayatı boyunca duygusal bir yoksunluğa ve geçmek bilmeyen bir mutsuzluğa mahkum eder.

    Gerçekte aşkın illa da külleneceği, sonrasında ilişkilerde kuru bir gerçekliğin hakim olacağı yönündeki inanç tümüyle yanlıştır. Bu düşünce de sevgi ilişkilerindeki başarısızlığa karşı geliştirilmiş savunmacı düşüncelerden biridir.

    Eşler şayet yaşanan güçlüklerin ortaya çıkmasında kişisel sorumluluk üstlenmeyi, sorunlardan yalnızca öteki eşin sorumlu olduğu iddiasınından vazgeçmeyi ve sorunların birlikte yaratıldığı gerçeğini kabul etmeyi başarırsa bir çift terapisinin önü açılacaktır. Bu koşullarda icra edilecek bir ilişki terapisinin sonuç vermesinin önünde bilinen hiçbir dış engel yoktur.

  • SOSYAL MEDYA ÇILGINLIĞI

    SOSYAL MEDYA ÇILGINLIĞI

    Sosyal medya yaşantımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Son 2 yıldır çiftlerin birbirlerinden en çok şikayet ettikleri konuların başında geliyor “ eve gelir gelmez elinde telefonu, saatlerce facebookta, instagramda sörf yapıyor” diyerek söylenen çiftlerin sayısı giderek artıyor.

    Bir erkek danışanım 12 yıllık eşini artık tanıyamadığını akıllı telefon aldı alalı evde yemek bile yapmak istemediğini, sürekli mesajlaştığını ve başkalarının hayatlarını merak ederek, sürekli takip ettiğinden şikayetçiydi.

    Tabi evde anne babalar böyle oldukça çocukları da aynı derecede hatta daha fazla sosyal medya ile vakit geçirmeye başlıyor. Hiç tanımadığı kişilerle tanışma tehlikesi olduğu gibi, sırf arkadaşı diye çok fazla güven duyarak pek çok iletişim kazası yaşanabiliyor.

    Örneğin; 15 yaşındaki bir gencin sosyal medya hesabı çalınmış ve onun adına başkalarının olduğu cinsel içerikli videolar paylaşılıp açık adresi ve telefonu paylaşılmıştı. Genç kız bu yaşanılanlardan depresyona girmiş, aile ilişkileri bozulmuş, hatta intihar etmek istemiş ve bir süre çocuk ve ergen psikiyatri servisinde gözetim altına alınmıştı.

    BENLİK ALGISI DÜŞÜK OLANLAR SOSYAL MEDYADA DAHA ÇOK ZAMAN GEÇİRİYOR

    • Benlik algısı daha düşük olan insanlar sosyal medyada kendisini daha güçlü hissediyor , gerçek yaşam yerine sanal ortamı tercih ediyor,
    • Ne yazık ki, sosyal medyada paylaşılanların çoğunun gerçek yaşantılarını yansıttığına inanıp, diğer insanların kendisinden daha iyi bir hayatı olduğuna inanıyor.
    • Başka insanların hayatını takip etme ve başkaları hakkında dedikodu yapma isteğini arttırıyor
    • Gerçek hayatta söylemeye çekindiği fikirlerini sanal ortamda kolaylıkla paylaşabildiği için çoğu zaman saldırganlık duygusunu arttırıyor( bu durum KLAVYE KAHRAMANLIĞI terimini doğuruyor)
    • Özgüveni düşük kişiler veya ailelerinde yeterince ilgi görmeyen ve sevilmediğini hisseden gençler kendilerini olmak istedikleri kimlikte tanıtıyor ve takipçi sayısını arttırmak için yalancı kahramanlar yaratıyor
    • Özellikle toplumsal olaylarda yalan yanlış bilgiler yayarak toplumsal tepki oluşturmayı amaçlayan kişilerin sayısı giderek artıyor
    • Hangi bilgi doğru hangisi yanlış ayırt etmek zorlaşıyor
    • En önemlisi de gerçek yaşamdaki “ANI” kaçırarak , paylaşım yapacağım diyerek sürekli fotoğraf karelerinde sıkışılıp kalınıyor, selfie bağımlıları giderek artıyor
    • Sonuçta uyku bozuklukları, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk, anksiyete bozuklukları , içe kapanma ve agarofobi ( açık alan korkusu ) gibi psikolojik hastalıkların gelişme riski artıyor

    ANNE BABALAR NELERE DİKKAT ETMELİ?

    • Ailece bir arada olduğunuzda siz başta olmak üzere evde ortak paylaşım saatleri yaratın ve telefonlarınızı kapatın
    • Gerçek arkadaşlarınızla gerçek ortamlarda ilişkilerinizi ihmal etmeyin, çocuklarınıza örnek olun
    • Çocuklarınızla kaliteli zaman geçirin, çocuğunuza sürekli internette vakit geçirmeyi bırakmasını söylemek yerine onun sahip olduğu farklı ilgi alanlarını ve hobilerini keşfetmesine yardımcı olun.
    • 12-13 yaşına kadar çocuklarınıza cep telefonu almayın, telefon alacaksanız bile interneti açık olan akıllı telefonları kullandırmayın
    • Çocuğunuzun internette takip ettiği , üyesi olduğu siteleri kontrol edin
    • Çocuklarınıza yararlı sitelerle yararsız olanları ayırt etmesini öğretin, internette araştırma yapmayı , bilgi edinmek için güvenli siteleri nasıl seçeceğini öğretin
    • Çocuklarınızı siber zorbalık, başkalarının hesaplarını takip etme ve uygunsuz şeyler paylaşma gibi internetin kötü tarafları hakkında da mutlaka uyarın
    • Çocuğunuzun sanal suçlar hakkında bilgilendirin .
  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    Çocukluk dönemine ilişkin olarak bağımlılık ve özellikle medya bağımlılığı konusu, günümüz şartlarında ve yaşantısında büyük önem taşımaktadır. Otoriter ve çocuğu adına her şeyi kendisi yapan ebeveynlerin çocuklarını kendilerine bağımlı yetiştirdikleri bir gerçektir. Çocuğun özgürleşmesine, kendi seçimlerinin kendisinin yapabilmesine izin verilmediği durumlarda, çocuğun ileriki yaşlarda da öz bakımının yapılmasında dahi ebeveyninden yardım istemesi olasıdır. Çocuklarda medya bağımlılığı ise genellikle ailelerin eliyle oluşmaktadır. Küçük yaşlarda ebeveynine muhtaç bir çocuğun ebeveynleri tarafından çeşitli nedenlerle medya araçlarına yönlendirilmesi, çocuğun bu yöndeki bağımlılığı hususunda en büyük risk etmenlerinden biridir. Yemeğini yemesi, uyuması, oyalanması için medya araçlarını kullanan anne babalar bilerek ya da bilmeyerek çocuklarına büyük zarar vermektedirler. Böyle bir rutine alışan çocuğun ileriki dönemlerde bunu hayatına genellemesi ve medya araçlarını yoğun şekilde kullanmak istemesi, bir bağımlı haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

    Çocukların medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik bağımlılıkları, gerçek ile hayal arasındaki ayrımı yapabildikleri döneme geçiş sürecinde söz konusu olduğunda, bu bağımlılığın pek çok açıdan risk taşıdığı ve ciddi bir bedeli olduğu bir gerçektir. Henüz gerçeklik ayrımını yapabilme kapasitesine sahip olmayan bir çocuğun, medya araçlarında gördüğü kurmaca etkinlik, nesne, eylem ve kişileri gerçek sanarak tehlikeli eylemlere kalkışması muhtemeldir.

    Buna örnek olarak, ülkemizde “Pokemon” adlı çizgi filmi izleyen çocuğun kendisini oradaki karakterlerden biri sanarak uçabileceğini iddia etmesi ve bu algısı sonucu balkondan aşağı atlaması gösterilebilir. Bunun yanı sıra çocuğun kendilik algısı, nesne algısı, kişiler arası ilişkilere yönelik algıları da izlediği kurmaca dünyanın bir parçası olarak yapılanma riski taşır.

    Çocuklarda medya içerikleri ve dijital medya araçlarına yönelik bağımlılığın en açık belirtileri; çocuğun hediye olarak sürekli elektronik araçlar talep etmesi, dışarıda ve insanlarla yapılacak aktiviteler yerine sürekli olarak medya araçlarını kullanmayı tercih etmesi, medya araçlarının kullanımı esnasında ebeveynin bırakması yönündeki talebine şiddetli bir biçimde karşı gelmesi, sabah ilk kalktığında ya da uyumadan evvel medya araçlarını kullanmak istemesi şeklinde sıralanabilir. Bu noktada ebeveynlerin medya araçlarının kullanımı konusuna bir sınır getirmesi, eğer durumla baş edilemiyorsa bir gelişim psikologundan (pedagog) yardım alınması gereklidir.

    Medya araçlarını yoğun biçimde kullanan çocuklar ile bu araçları ebeveyn denetiminde kontrollü olarak kullanan çocuklar arasında kişisel gelişim açısından pek çok fark bulunmaktadır. Aradaki en göze çarpan fark, yoğun bir biçimde medya araçlarını kullanan çocukların, hem psikososyal hem de bilişsel açıdan, ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocuklara kıyasla geri kalmasıdır. Ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocukların gerçek bir dünyada gerçek kişi ve nesnelerle daha sık iletişime geçmesi gelişim seyirlerinin yolunda gitmesini sağlayacaktır. Medya bağımlılığına sahip çocuklar ise psikososyal ve bilişsel açıdan geri kalma riskinin yanı sıra hareketsizlik nedeniyle fiziksel gelişimde gerilik, çeşitli sağlık sorunları açısından risk altındadır.

    Günümüzde medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik çocukların bağımlılık oranlarındaki artışta ebeveynlerin bir takım etkileri bulunmaktadır. Ebeveynlerin medya araçlarını çocuk bakımında kendilerine yardımcı, bir nevi elektronik bakıcı olarak görmeleri bu artıştaki en büyük etkendir. Günümüzde ebeveynlerin kendi işlerini yapmak için çocuklarını oyalaması adına sıklıkla medya araçlarını kullandıkları görülmektedir. Bunun yanı sıra çocuklarının yapmasını istedikleri aktivitelerde (yemek yemek, uyumak gibi) sıklıkla medya araçlarını ödül olarak kullanmaktadırlar. Aynı zamanda kendileri de yoğun olarak medya araçları kullanan anne babalar çocukları için kötü bir örnek oluşturmaktadır. Çocuklar içinde bulundukları dönem gereğince özellikle kendisiyle özdeşleştirdiği aynı cinsiyetteki ebeveynin davranışlarını, söylemlerini birebir kopya eder. Bu nedenle ebeveynin yoğun olarak medya araçlarını kullanması, çocuğun da aynı şekilde davranmaya yönlenmesine neden olacaktır.

    Sonuç olarak çocuğun gerçek bir sosyal yaşama uyumlandırılması, geleneksel çocuk ve oyun kültürünün benimsetilebilmesi, otokontrol sağlayabilen, sağlıklı bir kişilik yapısının geliştirilebilmesi ve iletişimin kuvvetlendirilebilmesi için, ailelerin çocukları ile daha fazla vakit geçirmesi, birlikte oyunlar oynaması, kısacası olabildiğince fazla etkileşim içinde olması bu hususta en önemli gerekliliklerden biridir. Tablet, telefon, televizyon gibi medya araçları ebeveyn denetiminde ve kontrollü kullandırılmalı, bu kullanıma belirli bir kısıtlama getirilmelidir. Aynı zamanda çocuğa karşı demokratik bir tutum içinde olunmalıdır. Yani ne aşırı kısıtlayıcı ne de aşırı izin verici olunmamalıdır. Küçük yaşlardan itibaren çocuğa sınır konulmalıdır. Çocuğun yemek yeme, uyku saati gibi durumlarda bir rutin geliştirilmelidir. En önemlilerinden biri de anne-babanın kararlar, cezalar ve ödüller konusunda fikir ve ağız birliği içinde olmasıdır.

  • PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    Panik ataklar aniden ortaya çıkan yoğun kaygı nöbetleridir. Bilincinde olunan ya da
    bilincinde olunmayan tetikleyicilerle ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir fizyolojik kökeni
    olmamasına rağmen kişinin bedeninde çeşitli rahatsızlar duyumsaması ile başlar. Bir panik
    atağı sırasında yaşanan bedensel ve fizyolojik belirtilere örnek olarak;

    • Çarpıntı kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma
    • Terleme
    • Titreme
    • Soluğunu alamıyor, boğuluyor duygusu, solunumun sıklaşması,
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi,
    • Bulantı ya da karın ağrısı,
    • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
    • Gerçekdışılaşma, öze yabancılaşma
    • Uyuşma ya da karıncalanma duyuları,
    • Üşüme, sıcak soğuk basmaları,
    • Sık idrara çıkma,
    • Kan basıncının yükselmesi,

    Yukarıdakilerin hepsi bir kişide görülebileceği gibi birkaç tanesini de kişi
    deneyimleyebilir. Bu fizyolojik belirtilerin yanı sıra kişi panik nöbetleri sırasında hissettiği bu
    semptomlar yüzünden yoğun bir ölüm, delirme korkusu ya da kontrolünü yitireceği korkusu
    yaşamaktadır. Panik ataklarının en şiddetli dönemi çoğu zaman 10 dakika kadar sürer nadiren
    yarım saati aşar.
    Yaşanan bedensel ve fizyolojik sıkıntılara ve bunlara bağlı olarak gelişen kişideki
    ölüm korkusuna panik atak denilebilmesi için ilk önce kişide gerçekten bir fizyolojik sıkıntı
    var mı yok mu bunun kontrollerinin sağlanması gerekir. Kalp atımı düzensizlikleri gibi
    kardiyolojik rahatsızlıklar, kan şekeri düşüklüğü, astım gibi hastalıklar panik nöbetlerine
    benzer belirtiler çıkartabilirken aynı zamanda kişinin çay ve kahve tüketimi de
    sorgulanmalıdır.
    Panik bozuklukta kişiler birdenbire, beklenmedik biçimde, herhangi bir durumla
    ilişkili olmadan panik atakları yaşamaktadırlar. Yani panik ataklar belirli herhangi bir duruma,
    nesneye karşı olurken panik bozuklukta panik atakların ne zaman ve nerede geleceği belli

    değildir. Panik bozukluk bir tür kaygı (bunaltı) bozukluğu olarak kabul edilir. Kişiler panik
    atakları sırasında yaşadıkları korkularının yanında iki atak arasında da sürekli olarak atağın
    tekrar geleceği kaygısını taşırlar. Buna beklenti anksiyetesi denir. Kişiler bu beklenti
    anksiyeteleriyle başa çıkabilmek, yaşanabilecek bir panik nöbetini engelleyebilmek için
    yaşam standartlarını bozucu, işlevsel olmayan çeşitli davranış değişikliklerine giderler.
    Bunlar;
     Yanlarında sürekli ilaç taşıma, su ve diğer güvende hissettirici eşyalar bulundurma
     Evden çıkarken yalnız başına çıkamama, bir yerden bir yere gidememe
     Evde ya da herhangi bir yerde yalnız kalamama
     Bedensel uyarımlarında artışa sebep olan ( kalp atışında hızlanma vb. ) spor ve cinsel
    etkinliklerden uzak durma
     Kaygı ve panik durumuyla baş edebilmek için alkol alma, yatıştırıcı ilaç alma
     Sürekli olarak nabız ya da tansiyon ölçme
     Yeme düzenlerine ve diyetlerine aşırı önem verme, birçok yiyecek ve içecekten uzak
    durma
     Eşinin ya da yakınlarının sürekli olarak nerede olduğunu bilmek isteme
     Sinema gibi kapalı alanlarda çıkışa yakın oturma isteği
    Panik bozukluğu olan kişilerin birçoğunda agorafobi de görülebilir. Agorafobi, panik
    atağının çıkması durumunda yardım sağlanamayacağının düşünüldüğü yerlerde bulunmaktan
    kaçmaktır. Agorafobisi olan kişiler kalabalık olan yerler, kapalı olan yerler, araba kullanma,
    evden uzakta olma, tek başına olma durumlarından kaçınırlar.
    Gerçek bir tehlike karşısında yaşanan korku ve panik aslında bizim yaşamımızı kurtaran
    işlevsel bir araçtır. Örneğin yırtıcı bir hayvanla karşı karşıya geldiğimizde ya da karşıdan
    karşıya geçerken hızla bize doğru gelen bir araba gördüğümüzde sinir sistemimizde birtakım
    değişimler yaşanmaya başlar ve terlemeye başlarız, kalbimiz hızlı hızlı atmaya başlar, hızlı
    nefes almaya başlarız. Bütün bunlar bizi savaşmaya (gerçek olan tehlikeye karşı kendimizi
    savunmamıza) ya da kaçmaya (tehlikeden uzaklaşma) iter. Dolayısıyla gerçek bir tehlike
    karşısında alarm durumuna geçeriz, ona karşı kendimizi hazırlarız. Ancak panik atakta
    yaşanan bedensel duyumlar gerçekte bir tehlike olmadığından dolayı birer yanlış alarmdır. Bu
    yanlış alarmları yanlış yorumlarız ve tehlike var sanırız.
    İlk panik atağının nerede, ne zaman ve nasıl geliştiği önemli bir ayrıntıdır. Bu yüzden
    ayrıntılı sorgulanması gerekir. Yakın birinin kaybı ya da kaybedileceği düşüncesi, ayrılık,

    çocukluk döneminde yaşanan kayıpların alevlenmesi, diğer stres yaratıcı yaşam olayları, iş
    yaşamında zorluklar, sağlık sorunları gibi nedenler panik bozukluğuna neden olabilmektedir.
    Bunun yanında kalıtımsal yatkınlık ve mizaç özelliklerinin de önemli etkisi vardır.
    Panik atakta kişilerin yaşadığı bedensel duyumlara eşlik eden felaket senaryoları arasında
    genellikle anlamlı bir ilişki vardır. Örneğin çarpıntı hissettiklerinde “kalp krizi geçiriyorum”
    “öleceğim” “kalbim duracak”, nefes darlığı hissettiklerinde “boğulacağım”, uyuşma
    hissettiklerinde “felç oluyorum”, halsizlik hissettiklerinde “bayılacağım”, baş ağrısı
    hissettiklerinde “ tansiyonum yükseldi” “beyin kanaması geçiriyorum” “beynimde tümör
    var” gibi düşünceler akıllarından geçer. Bu tip düşünceler kişilerin yaptıkları bilişsel
    çarpıtmalardan kaynaklıdır. Olası kötü sonuçları abartma bilişsel çarpıtmasında kişi, kötü bir
    olayın gerçekleşme olasılığını aşırı derecede abartır ve bunu tartışılmaz görür.
    Yıkımsallaştırmada ise kişi olası sonuçları abartmanın yanında bu olasılık gerçeklemiş
    olduktan sonraki sürecin sonuçlarını abartmaya meyillidir. Örneğin, “bir trafik kazası yapar ve
    ölürsem çocuklarım anne babasız kalır ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kalırlar.”
    Panik bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımının yanında (her zaman gerekmez) bilişsel
    davranışçı terapi yöntemleri, etkinliğini yapılan çalışmalarla kanıtlamıştır. Bilişsel davranışçı
    terapide kişinin felaket düşünceleriyle birlikte panik atakları önlemek için yaptıkları kaçınma
    ve güvenlik arama davranışları değerlendirilir. Yapılan bilişsel çarpıtmalar ve olumsuz
    otomatik düşünceler üzerinde çalışılır.
    Unutulmaması gereken en önemli şey, kaygı her zaman hayatımızın her alanında var
    olacaktır. Ancak işlevsel olmayan kaygı ve buna bağlı olarak çıkabilecek kaygı bozuklukları
    tedavi edilmelidir.

  • ERKEN YAŞTA İNTERNET KULLANIMINA BAŞLAMANIN  BİREYLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

    ERKEN YAŞTA İNTERNET KULLANIMINA BAŞLAMANIN BİREYLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

    İnternet çağımızın en önemli buluşlarından biridir. Kimilerine göre en önemli buluş

    olmakla birlikte vazgeçilmez bir imkanlar bütünüdür. İmkanlar bütünü derken kastettiğim

    internet mecrasının içerisinde gündelik yaşamda, gerçek hayatta olan birçok şeyin

    bulunmasıdır. Öyle ki internet aleminin içerisinde neredeyse “yok yok” diyebiliriz. Hatta

    insanların birçoğu yüksek bir zihinsel çaba harcayarak internet dünyasını günden güne

    zenginleştirmeye ve gerçek yaşama yakınlaştırmaya çalışıyor. Tahmin ediyorum önümüzdeki

    on yıl içerisinde internet insanlığın fizyolojik ihtiyaçları hariç birçok ihtiyacını giderebilecek

    hale gelecektir. Böylelikle bizlerde sanal yaşam ile gerçek yaşamı iç içe geçirerek sosyal

    varlıklar olma özelliğimizi yitirmek tehdidiyle karşı karşıya kalacağız.

    Bu tehdit artık tüm dünya tarafından ciddiye alınmakla birlikte kişilerin; özellikle

    erken yaşlarda internet, sosyal medya ile tanışan kişilerin davranışsal, bilişsel, sosyal yönden

    olumsuz etkilendiği görülmektedir. Bu kişilerin içinde bulundukları psikoseksüel gelişim

    dönemleri de dikkate alındığında yaşadıkları kimlik kargaşasının daha da arttığı

    gözlemlenmektedir. Eğer ki ergenlik dönemini baz alırsak yaşanılan bu kimlik arayışı

    sürecinde, internet ortamında yaratılmış olan sahte veya sanal kişilik prototipleri ergenlerde

    ideal benliği gerçek olmayan ve ulaşılması oldukça zor olan bir konuma sokmaktadır. Hali

    hazırda ergenlik döneminin karmaşık düşünce yapısı içinde olan, depresyona meyilli ve

    benlik saygısı yeni yeni oluşan bireylere bir de bu oluşturulan idealler eklendiğinde birey

    nezdinde içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.

    Genel olarak erken yaşta internet kullanımının problemli internet kullanımını

    doğurduğunu yapılan araştırmalar göstermektedir. Yani erken yaşta internet kullanımının

    bireyi sosyal yaşamdan uzaklaştırdığını, bilişsel olarak odak noktasının sanala sabit kalıp

    gerçekliğe dönmekte zorlandığını, davranışsal olarak obsesif(telefona sıklıkla bakmak vs.)

    davranışlara sürüklediğini söyleyebilirim.

    Yazımı problemli internet kullanımı ve bağımlılığa örnek olacağını düşündüğüm ve

    yaşamış olduğum bir örnekle bitirmek isterim. Geçenler de bir danışanım telefonunun şarjı

    bittiğinde tamamen çocuk saflığıyla bana şu sözleri sarfetti. “Telefonum açık veya yanımda

    olmayınca kendimi çıplak gibi hissediyorum”.

  • ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    En çok Z kuşağını tehdit eden, son yıllarda artan sosyal medya bağımlılığı olarak tanımlanan FOMO yüzyılın hastalığı olmaya aday gibi görünüyor. Gelişen teknoloji ile birlikte kişilerin sosyal yaşamı da bundan büyük ölçüde etkilenmekte ve sosyal olmanın iletişime geçmenin tanımı artık değişmekte.
    Fomo’nun kelime anlamı “Fear of Missing Out” yani çevrimiçi olmamaktan korkma, kaybetme korkusu. Kişi, internetle bağlantılı olmamaktan korkuyor. Gittiği yerde Wi-Fi çalışmıyorsa , internete giremiyorsa huzursuz oluyor. İnsanlar internete giremediğinde temel bir ihtiyacı karşılanmamış gibi hissediyor. Bu durum bir korku oluşturuyor.  Fomo, bu durumu tanımlamak için popüler psikolojide kullanılan bir terim.  Teknolojik aletlerle geçirilen vakit genellikle aile ve sevdiklerimizle geçireceğimiz zamandan çalınıyor. Bu durum kişilerin günlük zaman dilimindeki aktivitesini bozup eşi ve çocukları ile ilgilenmeyen telefonunu elinden bırakamayan yetikinler olarak sayısı gittikçe artan bir topluluğun ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kuşağın ebeveynler olarak  yetiştirdiği kuşağın gelecekteki halini hayal ettiğimizde toplumu büyük sıkıntıların beklediğini  sorunun gün geçtikçe büyümekte olduğunu rahatlıkla söylemek ise hiç zor olmuyor.
    Fomo küreselleşmenin bize bir hediyesi. Küreselleşme sadece politik-sosyolojik değişimleri yanında getirmedi aynı zamanda teknolojik bir değişim de oldu. Teknolojinin yaygınlaşması bütün dünyayı birbirine yakınlaştırdı. Eskiden çevremizdeki kişilerle sosyal ağ kurup hayatımıza devam ederken bugün dünyanın her yerinden insanlarla sosyal ağlar üzerinden arkadaşlıklar kurabiliyoruz. Duygusal ilişkiler hatta evlilikler bile sosyal ağlar aracılığı ile günümüzde gerçekleşebilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, 2010 ve takip eden yıllarda internet üzerinden tanışıp evlenen insanların oranı %35 artmış. Ancak bu evliliklerin uzun sürmediği ve internet üzerinden tanışıp evlenenlerin %60‘ının 2-5 yıl içerisinde boşandığı görülmüştür. Sanal dünyada tanışıp evlenen kişilerin boşanmasındaki en büyük neden ise insanların kendilerini olduğundan farklı göstermesi ,evliliklerin bu nedenle sahte bir temel üzerine kurulmasıdır. Bu durum zamanla fark edildiğinde boşanmalar da kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. 
    Teknoloji sayesinde günümüzde istediğimiz bilgiye anında ulaşabiliyoruz. Bu durum dünyayı elektronik bir köye çevirmeye başladı mesafeler yakınlaştı. Aslında düşünüldüğünde bilgiyi yakınlaştıran ve çok büyük kolaylıklar getiren bu durum insanı insan yapan değerleri sarstı.  Bunlardan biri de sosyal medya bağımlılığı, bu bağımlılığın yaşı gittikçe de düşüyor. 3, 4 yaşındaki çocukların elinde telefonlar, tabletler çocuklar uyuşmuş şekilde birbirleri ile oyun oynamıyorlar. Çocuk gelişiminin en önemli parçası olan oyun giderek yerini sanal oyunlara bıraktı.  Anne babalar sussun diye çocuklarına bu sanal uyuşturucuyu çekinmeden veriyorlar. Bu çocuklar ergenlikte sanal olarak arkadaşlık kuran gençlere dönüşmekte ve yetişkin halinde ise artık birbirleri ile dialog kuramayan insanlar oluyorlar. Bu bağımlılık öyle bir hale geldi ki  aynı odada bulunan aile üyeleri de tek kelime bile etmeden ellerinde akıllı telefonlarla saatlerce zaman geçiryorlar. 
    Sosyal Medya ile geçirilen zaman kişinin günlük yaşam düzenini bozduğunda , eskiden yaptığı halde sosyal medya ile geçirdiği zaman nedeniyle artık  aksattığı faaliyetler oluyorsa FOMO kapıdan gözüktü demektir. Sosyal medya bizi sosyal olarak engelli birine dönüştürüyorsa buna rahatsızlık demek gerekiyor.
     Toplumda, sanal âlemde daha fazla yer edinebilmek gibi bir kültür oluştu. Twitter’da yazdıkları retweet yapılmayanlar veya Facebook’da ve İnstagram’da yeterince beğeni almayanlar kendilerini kötü hissediyorlar. Snapchat ie anı yaşamayıp bunun sürekli video kaydını çeken, duygularını bu yolla ifade eden , takipçi sayısı ile var olan ve sevildiğini hisseden kişiler sosyal medya aracılığı ile kendi davranışlarının sözlerinin onaylandığını, sevildiğini hatta değerli olduğunu hissediyor. FOMO da görülen önemli özelliklerden biri de sürekli diğer insanların ne yaptığı ile ilgilenme olarak ortaya çıkıyor. Bu durum insanların kendi yaşantılarından mutlu olmamasına ,sürekli olarak daha iyisini istemesine ve aile içinde çatışmalara neden olacak durumların ortaya çıkmasına da neden olabiliyor. Teknoloji bir amaç için kullanildığı takdirde hayatı kolaylaştırabiliyorken bunun gereğinden fazla kullanılması ile  kişinin günlük yaşam aktivitesini bozuluyorsa,  teknoloji hayatının tek konusu haline geliyorsa, kişi eşiyle ve  çocuklarıyla ilgilenmiyorsa, gerçek arkadaşlıklar kurmuyorsa  artık bağımlılık söz konusu olmaktadır.
    Sosyal medya bağımlılığının belirtileri nelerdir?
    Giderek sosyal medya araçlarını daha fazla kullanmak,
    Sosyal medyaya gün geçtikçe daha fazla ihtiyaç duymak,
    Kullanmadığında huzursuzluk hissetmek,
    Farkında olduğumuz kişisel problemlerimizi sosyal medya aracılığı ile halletmeye çalışmak 
    Sosyal medya kullanımının kişiye güven vermesi.
    Sosyal medyada fazla zaman geçirilmesiyle oluşan bu durum sonucunda kişi, bir yerden sonra işlerin ters gittiğini durumunda anormallik olduğunu boşa vakit geçirdiğini anlamaya başlıyabiliyor ama kendini engelleyemiyor. İşte bağımlılık burada ortaya çıkmaya başlıyor. Kişi hayattan haz almamaya başlıyor. Beyinin ödül olarak algıladığı karşıdaki insanın bize gülümsemesi, arkadaşlarla konuşmak gibi durumlar ödül olarak algılanmamaya başlıyor. Gerçek hayattan sıyrılıp telefon ve bilgisayarın içine kendini hapseden bu insanlar sadece sanal ortamda bulunmaktan zevk alıyor. 
    Çocuklar güvende olsun diye sokağa çıkmasını istemeyen anne babalar bilmiyor ki sokaktan daha büyük bir tehlike evde yanı başında. Çocuklar sahte bir kimlik edinip sanal alemde dolaşıyor. Bunun sonucunda yalan doğal bir olgu olarak çocuğa gözükmeye başlıyor. Kendini olduğu gibi kabul etmeyen hayal ettiği şekilde kendini tanıtan ve gittikçe kendinden uzaklaşan bireyler ortaya çıkmaya başlıyor. Sosyal ağlar insanlara “yeni bir ben” olma seçeneği sunuyor. Ayrıca oluşturulan bu yeni  kimlik istediğin zaman değiştirilebiliyor. İşler ters gidiyorsa olumsuz eleştiri alıyorsan yada popüler olamadıysa hemen başka bir kimlik edinilebiliyor. İşte bu durum normal hayatta ilişki kurarken kendi söylediğimizden ve davranışımızdan sorumlu olma, yaptığımız hataları düzeltmeye çalışma gibi insani olan vasıfları ortadan kaldırıyor. Arkadaşlıklar ve  ilişkiler kısa süreli, sorumluluk almayan çok rahat yalan söyleyen insanlar ve sahte kendilikler…İşte bu durum zamanla insanın gittikçe kendisinden daha fazla uzaklaşmasına, hayatı yaşamamasına gerçek anlamda mutlu olamamasına neden oluyor. 
    Teknoloji gererekli olduğu taktirde amacımıza ulaşmak için bir araç olarak kullanıyorsa hayatımızı kolaylaştırmaktadır. Ancak teknolojiyi bir araç olarak değil hayatımızın merkez noktasına bir amaç olarak koyarsak hayatımızı kısıtlamış kendimizi sosyal bağımlı hale getirmiş oluyoruz. Sosyal medyada ideal bir kullanıcı, gerçek hayat ile sanal dünya arasındaki sınırları koruyabilen kullanıcıdır. Eğer siz anı yaşamaktansa o anın fotoğrafını çekip aldığınız beğeni miktarınca mutlu oluyorsanız gerçek hayattan uzaklaştığınız anlamına gelir bu.
    Telefonu elimizden bırakıp, bilgisayarın başından kalkıp;  insanlarla yüz yüze görüştüğümüz sohbetler, kısa yürüyüşler, aile toplantıları, çocuklarımızla oyun oynamak gibi faaliyetleri arttırıp FOMO dan uzaklaşabiliriz. Unutmamak gerekir ki hiçbir sanal yaşantı gerçek yaşantının yerini tutamaz. Hayata dokunmak ve gerçekten yaşamak için bırakalım elimizden telefonları, kapatalım telefonları. Hayata gerçek bir gülücük hediye edelim  ve gerçek kendiliğimizi  sevelim.  Unutmayalım geçen zaman bir daha geri gelmeyecek.
     

  • Cep telefonunu elimize her aldığımızda

    Cep telefonunu elimize her aldığımızda

    Cep telefonunu elimize her aldığımızda…
    Geçen gün gittiğimiz bir restoranda bir çift gözüme çarptı, evlenme teklifi için olduğunu sandığım güllerle kaplı bir masada oturuyorlardı. Bu çift ya restoranda gezip durmadan fotoğraf çekiyordu ya da oturup cep telefonları ile bir şeyler yapıyorlardı ve aklıma May’in bu satırları geldi: 
    “Bu dünya bizi her yönden saran gelişmiş iletişim araçları arasında gerçek bireysel iletişimin fazlasıyla güç ve seyrek olduğu bir dünyadır…insan olarak şimdiki alınyazımız, kişiler arasındaki iletişimin neredeyse yok edildiği bir dünyada yaşamak… yaşamımızı bir ses kayıt cihazına konuşarak geçiriyoruz; evlerimizdeki radyo, televizyon ve telefon kablolarının sayıları arttıkça varlığımız daha da yalnızlaşıyor.”
    May, aynı kitabında ayrıca şizoid olarak tanımladığı içinde yaşadığı dünyada var olan “Şizoid insanın teknolojik insanın bir ürünü” olduğundan bahsediyor.  
    May bu satırları 1969 yılında yazdığında, cep telefonu insanların hayatına Amerika’da sadece 5 sene önce girmişti ve 1,5 milyon kullanıcısı vardı. 2013 verilerine göre dünyada cep telefonu kullananların sayısı ise 6,8 milyar kişi. May acaba bugün gençlerin %55’inin günlük toplam 4 saatten fazla zamanı cep telefonunda yaşayarak geçirdiğini duysa ne derdi?
    “Şizoid” midir tam olarak bunun karşılığı kestiremiyorum; çünkü artık hepimiz iki hayatımız olduğunu biliyoruz: 1) Gerçek yaşamımız 2)Sanal dünyadaki yaşamımız. İki yaşamımız var ama bizden bir tane var. Bu durum bir seçimi gerektiriyor: Ya orada olacaksınız ya burada. Sanırım May’in bahsettiği bu yalnızlık yanımızdaki kişiye sanal dünyayı tercih ettiğimizde başlıyor. Yanımızdaki ile değil de sanaldakilerle konuşmaya başladığımız da başlıyor gerçek yaşamdaki aramızdaki uzaklık. O zaman başlıyor susmalar… o zaman başlıyor yanyana ama uzak olmalar… o zaman başlıyor May’in bahsettiği bu iletişimsizlik. 
     O yüzden sanal dünyayı yok saymanın imkânsız olduğu günümüzde ihtiyaç duyulan bir denge kurmak belki. Denge, bir yandan sanal dünyada var olurken karşımızdaki sevdiğimizi unutmamak… onunla yaşayabileceğimiz o anı kaçırmamak… orada var olacağım diye sevdiğimiz kişiyle göz göze gelmenin… içtiğimiz bir yudum çayın ve yüzümüze dokunan serin rüzgarın keyfini unutmamaktır belki… Denge, bunların keyfini yaşarken bir süreliğine de olsa sanal dünyaya arkamızı dönebilmektir belki… gerçekte anın keyfini yakalamışken, onları sanal dünyamıza tercih etmemektir belki.
    Unutmamız gereken gerçek şu belki, cep telefonunu rasgele de olsa elimize her aldığımızda dengeyi kuramayıp içinde bulunduğu anı kaçıran… sevdiğinden uzaklaşan…yaşamı kaçıran yine biziz… yine biz olacağız!

  • Aşk

    Aşk

    Ancak gerçek iyileştirebilir “Aşk”ı…
    Neden çıktı karşıma bu adam diye hiç düşündünüz mü?
    “Neden vuruldum sana?”, ” Neden sevdim seni?” dediniz mi hiç içinizden de olsa…
    Bilinçdışı bir çekimle başlar aşklar… önceden de yazmıştım “yarası yarasına benzeyeni sever insan”… “acısı acısına benzeyeni sever”…
    “Neden çıktı bu adam?” karşıma diye hiç düşündünüz mü? Hiç yaranızı iyileştirmek için çıktığınızı düşündünüz mü? Hiç ona ne kadar benzediğinizi düşündünüz mü?
    Yarası yarasına benzeyenler anlar birbirinin halinden… o yüzden çıktı karşınıza… ilk önce kendinizi sonra… o gerçeklikte… o içtenlikte onu iyileştirin… onun varlığında kendinize bulduğunuz yeni anlamla… onun da kendini yeniden anlamlandırmasına vesile olun diye çıktı…
    Nasıl olucak ki şimdi bu? diye sorduğunuzu duyuyorum. Bakın Greenberg & Johnson (2012) nasıl açıklıyor bunu:
    “Zayıf iletişim becerileri sıklıkla yeterli açıklığa ve açık bir diyaloğa yer vermeyen bir ilişki tanımını yansıtır; bu nedenle örneğin bir partner karşıdaki kişinin araya mesafe koyma gibi savunma tepkilerinden ziyade korku hisleri ile ilgili dürüst sözlerine tanık olduğunda; partnerin savunmasızlığına dair oluşan yeni algısı yeni bir yanıtın ortaya çıkmasını sağlar. Bu, sürece yeni bir etkileşimsel döngü kazandırmış olur.”
    Yani gerçekle olucak… “mış gibi” yapmadan, dürüst sözlerle olacak … eski ezberleri bir kenara bırakıp yüreğinizdeki gerçeği paylaşmakla olacak…
    Çünkü ancak gerçek iyileştirebilir sizi… ancak gerçek iyileştirebilir bir ilişkiyi… çünkü ancak gerçek…. gerçek dönüştürebilir aşkı…aşkınızı