Etiket: Gerçek

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon her insanın hayatında en az bir kez yaşadığı dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Bu kadar yaygın olmasından dolayı depresyon psikiyatrik rahatsızlıkların nezlesi olarak da tabir edilir. Eğer kendinizde depresyon belirtileri görüyorsanız ya da ciddi olarak depresyonda iseniz her şeyin kötü olacağına hep kötü olduğuna ve öyle kalacağına inanırsınız. Yani depresyonu tüm zamanlara atfeder geçmiş gelecek ve şimdiki zamanı depresyona hapsedersiniz. Geçmişte başınıza gelen kötü şeyleri hafızanızda canlı tutarken bir yandan da gelecekte ki boşluk umutsuzluk ve koca bir karamsarlık hakim olur duygularınıza. Bu o kadar gerçek görünür ki sorunlarınızın ömür boyu süreceğine inanırsınız ve buna kendiniz ikna olduğunuz gibi çevrenizi de buna ikna etmeye çalışırsınız. Hayat benim için çok kötüydü hala kötü ve kötü olarak kalacak. Aslında bu durumda depresyonunuz gerçekleri doğru algılamanızı engellediği gibi zihninizde çarpıtmalar yaparak buna inanmanızı sağlamaktadır depresyonunuz zihninizde ki çarpıtmalara bağlı olarak aratarak devam edecektir depresyon arttıkça çarpıtmalarda artacak ve sizi bir kısır döngüne sokacaktır. Bu nokta da iyileşme yolunda ki en önemli adım kendinize yardım etmek için önemli bir azim göstermek olacaktır. Depresyonunuzun çok ağır olması sizi yıldırmasın tedaviye en hızlı yanıt verenler depresyonu en ağır yaşayanlardır.

    Depresyon hepinizin aşina olduğu bir bilgi olan duygusal bir rahatsızlık değil çarpıtmış olduğumuz olumsuz düşüncelerin sonucudur. Depresyon bilişsel bir sorundur.  Depresif duygularımızın ortaya çıkıp gelişmesinde mantık dışı kötümser duygularımız rol oynar ve yoğun olumsuz düşüncelere her zaman depresif bir durum  ya da acı veren duygular eşlik eder. Depresyonda iken kendimizi ve başkalarını gerçek olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahibizdir. Ve bu inanç gerçekle bağlantımızın kopmasına yardımcı olur. Depresyonda olduğumuz da kendimizi değersiz hissederiz ve depresyon ne kadar ağır ise bu duygular da o kadar yoğun olacaktır. Yapılan çalışmalar depresyon hastalarının %80 inden fazlasında kendilerini beğenmediklerini zeka başarı popülerlik çekicilik sağlık güçlülük gibi konularda kendilerini kapasitelerinin çok altında gördüklerini ifade etmişlerdir.

    Depresyondaki kişinin kendi hakkındaki düşüncelerini dört başlıkta toplayabiliriz.

    1. Yenilmiş

    2. Kusurlu

    3. Terkedilmiş

    4. Yoksun

          Bütün bu duyguların altında derin bir değersizlik duygusu hakimdir. Ve değersizlik duygusu depresyondaki anahtar duygudur.

           Değerlilik ya da değersizlik nedir?

           Kime göre ve neye  göre değerlisinizdir?

            Aslında psikolojinin ya da felsefenin de bu soruya tam bir cevabı yoktur. Ama bu duyguyu biraz irdeleyecek olursak öncelikle yaptıklarınız sayesinde değer kazanamazsınız başarılar size tatmin getirebilir ancak mutluluk getirmeyebilir ki başarıya dayanan bir özgüven başarısızlıklar karşısında güvensizliğe dönüşebilecek sahte bir güvendir ki birçok ünlü olmuş insanların çok şatafatlı hayatlardan sonra intihara kadar sürüklendiği başarı özgüveninin örnekleridir.  Ayrıca benlik değeriniz görünümünüze yeteneğinize şöhretinize veya servetinize dayalı olamaz. Depresyondaki bireylerin çoğu sevilen insanlardır ancak bu depresyona girmelerine ya da depresif duygu durumuna engel değildir çünkü bu kişiler kendilerini hiç sevmezler. Gerçek olan kendinize verdiğiniz değerin nasıl hissettiğinizi belirlediğidir.

             Depresyonda duygu durumumuz çok önemlidir bunu değiştirebilmekte bizim elimizdedir.  Duygu durumumuzun yükselmesi için ne yapabiliriz? İnsanlar önce düşünür sonra da bunu davranışa dökerler. İşte bu yüzden davranışlarımızı değiştirerek hissettiklerimizi de değiştirebiliriz ki burada ki en önemli sorun depresyonda iken hiç bir şey yapmak istemeyiz. Depresyonun en yıkıcı tarafı isteğinizin de felç olmasıdır. En hafif depresyonda dahi en basit işler ertelenir ve yığılarak yapılamaz hale gelir. Bu da üretkenliğimizi düşürür bu da kendimize öfkemizi artırır. İnsanlardan ve işlerden daha fazla uzaklaşmamızı sağlar.  İçine düştüğünüz duygusal hapishanenin farkına varamazsınız ve durum haftalarca aylarca hatta yıllarca sürebilir.

               Eğer bir kişi her şeyden uzak kalarak aylarını geçiriyorsa  bu tüm normal aktivitelerden ve insan ilişkilerinden kopma sürecini hızlandırır bunu da depresyon izler.

                  Depresyon ile birlikte oluşan suçluluk endişe keder ve utanç içerisinde kendimize dair algılarımız şu şekilde ilerler.

      Kötü davranışlarımdan dolayı değersizim  (bu yorum depresyona neden olur.)

     Diğerleri ne yaptığımı anlarsa beni aşağılar.( utanmaya neden olur.)

            Cezalandırılacağım ve yaptıklarıma misilleme yapılacak. ( endişeyi artıracak)

        Olumsuz düşüncelerinizin çoğunda temelde böylesi düşünce hatalarına dayandığını fark edeceksiniz. Aklımıza şu da gelebilir benim depresyona girmeme neden olan her şey gerçek  iflas yaşlılık bedensel engel ölümcül hastalık sevilen birinin kaybı gibi nedenler de depresyona sebep değil midir?

        Hayır bunların hiçbirisi gerçekçi depresyona neden olmaz.

    Bu durumda bilmemiz gereken şey sağlıklı üzüntü ile depresyon arasındaki  fark.

    Üzüntü olumsuz olan duyguyu ve düşünceyi  çarpıtmadan tarif ettiğimiz gerçek duyguların hislerimize yansımasıdır.

    Depresyon ise çarpıtılmış düşüncelerin oluşturduğu bir hastalıktır.

    Örneğin sevdiğimiz birini kaybettiğimiz zaman onu kaybettim ve onu çok özleyeceğim gerçekçi ve istenen bir duygudur. Ama bir daha asla mutlu olamayacağım o öldü bu haksızlık gibi duygular çarpıtılmış düşüncelerin duygularıdır.

              Depresyonunuz  kaybolmaya başladığında yerini yaşamdan zevk alma ve rahatlama isteği dolar. Kendinizi iyi hissetmeye başladığınızda karamsar duygu ve düşünceleriniz de yok olmaya başlar. Ve sizi ümit dolu bir gelecek bekler.

  • Sosyal Medya Çılgınlığı

    Sosyal Medya Çılgınlığı

    2000’li yıllarda teknolojinin sınırları aştığı dönemde hayatımıza giren ve artık bizim onu değil, onun bizi yönettiği bir olgu: SOSYAL MEDYA

    İlk başta sadece bir takma adla, masa üstü bilgisayarlarımızla kullanabildiğimiz icq vardı. Şimdiki gençler onu bilmezler. Şimdiki sosyal medya çılgınlığına göre oldukça masumdu. Gerçekten arkadaşlarımızla konuştuğumuz bir aracıydı. Daha cep telefonu yeni yeni çıkmıştı ve ev telefon faturaları çok yüksek geliyor diye aynı anda birden fazla kişiyle konuşabileceğimiz çok güzel bir icattı. Kimse iletişimi arttırmayı hedefleyen bu icadın ileride iletişimi yok edecek boyuta geleceğini tahmin edemezdi.

    Sonraları ilk olarak cep telefonları boyut atladı. Telefon açmak ve mesaj yazmanın dışında tüm dünyaya açılan telefonlar değişik aplikasyonları da beraberinde getirdi. Bunlardan en çok kendini duyuran FACEBOOK oldu. Sonra İnstagram, Snapchat, Tinder ve bunun gibi bir sürü modern çağ icatları gelişti.

    Sözde bu icatların temel noktası uzakta olan arkadaşlarla veya akrabalarla iletişim sağlamak. Peki biz ne için kullanıyoruz? Her şeyden önce flirtleşme ve tanışmalar artık hep bu aplikasyonlar sayesinde. Özenle seçilmiş resimler, “beğen” butonu, 1-2 yorum, sonra direkt mesajlaşma derken Whatsapp’a geçiş ve buluşma. Bu buluşmaların amacı gerçek bir ilişkiden tek gecelik ilişkiye kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Kaç beğeni aldığın veya kaç takipçin olduğu en büyük popülarite sayılmaya başlandı ve parayla takipçi satın alma gibi bir şey icat edildi. Bunların tek bir amacı var aslında. O da beğenilmek, ilgilenilmek ve sevilmek. Herkesin beğenilmeye ve sevilmeye ihtiyacı var ama bunun sanal bir ortamda olması sadece anı kurtarıyor. Hiç farkında değiliz ama gitgide yalnızlaşmaya başlıyoruz. Arkadaşlarımızla veya ailemizle sosyalleşmek için geçirdiğimiz zamanlarda artık elimizde hep bir telefon. Sohbetler yarıda kalıyor, duygular bastırılıyor, tatminsizlik artıyor. Bununla baş etmek için ise daha çok sosyal medyaya saldırılıyor. Daha çok beğeni peşinde sahte hayatlar yaşanmaya başlanıyor.

    Öte yandan sahte hayatlara gerçek imrenmeler oluşuyor. Maddi durumun iyi değil mi; herkesin tatilleri gözüne batmaya başlıyor. Sevdiğin bir arkadaşını, ailenden birini mi kaybettin; herkesin arkadaşı, ailesi gözüne batmaya başlıyor. Sevgilinden yeni mi ayrıldın; sevgililerin pozları gözüne batmaya başlıyor. Neyin eksikse onu görmeye başlıyorsun ve başkalarının hayatıyla kendini kıyaslamaya başlıyorsun. Önce bunun anlamsız olduğunu düşünüyorsun ama her ne oluyorsa bir müddet sonra anlamsızlığı unutup bu sahteliği gerçekmiş gibi algılamaya başlıyorsun ve kendini çaresiz, umutsuz, değersiz, yalnız hissetmeye başlıyorsun.

    Mesajım gitti mi gitmedi mi, tek tik mi çift tik mi, tik mavi oldu mu olmadı mı, çevrimiçi mi çevrimdışı mı, yeni resim koymuş mu koymamış mı, en son neredeymiş, kimlerle arkadaş olmuş, kimleri beğenmiş, kimler onu beğenmiş vb. Bunlar için gün içinde ne kadar vakit harcadığınızın farkında mısınız? Bunun yerine kendinize vakit harcasanız, dinlenseniz, yeni fikirler üretmeye çalışsanız, insanlara yardım etseniz daha tatminkar olmaz mısınız?

    Peki sosyal medyanın hiç mi iyi yanı yok? Tabii ki var. Sosyal medya sayesinde özellikle basın yasağının git gide arttığı ülkemizde gerçek haberleri takip edebiliyoruz. İşlerimizi duyurabiliyoruz. Her şeyin çok hızlı yaşandığı ve yaşam mücadelesinin ciddi boyutlara ulaştığı bu devirde sosyalliğe çok fazla zaman harcayamadığımız için sosyal ağlar geliştirebiliyoruz. Yeni fikirler keşfedebiliyoruz. Gerçekten uzakta olan yakınlarımızla görüşebiliyoruz.

    Ancak sorun şu ki, bilinçli kullanıcılar olmazsak dezavantajları yüzünden psikolojik bunalımlar yaşamamız kaçınılmaz. Hiç kullanmayın demiyorum. İşinize yaradığı ölçüde herkesin sosyal medya kullanması gerektiğini düşünüyorum ancak 7-24 bunun içinde olmak, kendini başka hayatlarla kıyaslamak, hem de bu kıyaslamayı sahte hayatlar için yapmak kişiyi kendisinden an ve an uzaklaştırıyor.

    Özellikle ergen ebeveynlerinin çok dikkat etmesi gerekiyor. Ergenlik zaten duygusal açıdan zor bir süreç. Bu süreçte sosyal medyanın bir ergeni ele geçirmesi çok kolay. Daha “ben kimim, ne istiyorum” sorularını keşfetmeyen ergenlerin bu soruları keşif aşamasında sosyal medya tam anlamıyla bir zehirli virüs. Çocuklarının ellerine telefonu vererek sakinleştirmeye çalışan anne-babalar, bu çocuklar büyüdüğünde neyle sakinleşecekler?

    Bilinçli sosyal medya kullanıcısı olmanız dileğiyle…

  • Çağımızın gerçeği; internet

    Dünyada gelişim döneminin özelliklerine göre nesillere özel isimler verilmektedir. ‘’ X NESLİ’’ 1961-1981 yılları arasında doğanlar için kullanılırken, ‘’ Y NESLİ ‘’ terimi 1981 ile 2000 yılları arasında doğanlar için kullanılmaktadır. X ve Y neslini takiben ‘’ Z nesli’’ ise 1990 sonları ile 2012 yılları arasında doğanları kapsamaktadır. Bu nesile aynı zamanda ‘’internet nesli’’ de denilmektedir.

    Z nesli X neslinin çocuklarıdır. Yeni sessiz nesil olarak da anılan bu nesil, sabırsız ve anlık zihne sahip, kendinden önceki neslin hırslarına sahip olmayan, içe kapanık, ‘’ gerçek insanlar’’la vakit geçirmekten pek hoşlanmayan olarak tanımlanırlar. Daha çok tüketim odaklı oldukları ve önceki nesilden farklı olarak kitap okumaktan hoşlanmadıkları ve sosyokültürel etkinliklere pek ilgi göstermedikleri söylenebilir. Z nesli daha çok bireysel takıldıkları belirtilmektedir.

    İnternet gençliği interneti yoğun biçimde kullanan ( oyun oynama, sohbet etme, arkadaşları ile iletişim kurma, yalnızlığını giderme, ) ve yaşamında internetin önemli bir yere sahip olduğunu düşünen ergenlerdir.

    İnternet gençliğinin özellikleri arasında şunlar vardır:

    İnternetin oyun ve eğlence aracı olarak görülmesi

    Kendisi ile hemfikir olduğunu düşündüğü kişilerle internet aracılığıyla bağlantı kurması

    Sanal alemde sohbet ve paylaşım ihtiyacını gidermeye çalışması

    Can sıkıntısı nedeniyle internete yönelmesi

    Sosyokültürel etkinliklere katılımlarının az olması

    Daha çok internet arkadaşlıklarını tercih etmesi

    İnternet aracılığı ile evrensel vatandaş olma

    İnternet gençliğinin kimlik ve kişilik kazanmasında içinde yaşadığı sosyal çevre kadar sanal dünyada kurduğu iletişim ve etkileşim de etkili olmaktadır. Bunun olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır.

    Olumlu olarak; internet demokratik amaçlara hizmet etmeye uygun yapısı nedeniyle gençlerin kendilerini iyi bir ifade etme ve kendini gerçekleştirme alanıdır.

    Öte yandan belirli bir amacı olmayan, zamanını dolduracak anlamlı faaliyetler bulamayan, aile çatışmaları yaşayan ve akran ortamı içinde kendine yer bulamayan ergenlerin daha çok içe çekilmesi, kendilerine hedef koymaktan çok uzak eylemsizlik haline bürünmesi, zamanının çoğunu sanal ortamda harcaması da internetin en belirgin olumsuz yönleridir.

    İnternetin hangi özellikleri onu bu kadar vazgeçilmez hale getirdi?

    İnternet emek gerektirmez, tembel işidir.

    İnternet sorumluluk gerektirmez.

    İnternet sosyalleşme mekanıdır, benzer ilgi alanına sahip olmak kişilerle iletişim kurmak için yeterlidir. Bu nedenle gerçek dünyada olmayacak ilişkiler kurabilirsiniz.

    Göz kontağı kurmanıza gerek yoktur. Bazı kişiler göz kontağı kurmaktan kaçınırlar. Ama internette buna gerek yoktur. Saatlerce kendi ortamınızda kimse ile göz göze gelmeden konuşabilirsiniz.

    İnternette kendini ifade etmek daha kolaydır. Gerçek hayatta iletişim kurmakta zorlanan, duygularını ifade edemeyen ve duygusal olarak kendilerini açamayan insanlar için internet bulunmaz fırsattır.

    Bir gruba dahil olmak çok kolaydır. Herkes için ait olmak, bir oluşumun parçası olmak önemlidir. Gerçek hayatta bir gruba dahil olmakta zorlanan kişiler bir tıkla istedikleri gruba dahil olup onaylandıklarını, kabul gördüklerini hissederler.

    İnternette buluşmak kolaydır.

    İnternet statü ve kimlik verir.

    İnternet gizemlidir, özgürlük verir, sınırsızdır.

    Toplumsal denetim zayıftır.

    Kontrol kişidedir. Kişi gerçek hayatta kontrol etmeye ya da ulaşmaya gücünün yetmediği tüm durumları sanal ortamda deneyimleme şansı bulur.

    İnternetin ödülü boldur.

    Televizyonun aksine siz internetten istediğinizi alırsınız.

    İnternette seçenek çoktur.

    Stresle başa çıkma yoludur.

    Buna benzer tüm bu faktörler nedeniyle sanal dünya, gençler ve çocuklar başta olmak üzere pek çok kişinin vazgeçilmezi oldu. Bu durum ‘’internet kötüye kullanımı’’ ve ‘’internet bağımlılığı’’ kavramlarını da beraberinde getirdi. Çocuk ve gençler için belki de en çok dikkat etmemiz gereken ise bu kavramlar… Ancak bu konuda anne babaların işinin hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Bu nedenle interneti gereğinde ve ya sınırlı zamanlar için kullandırmaya yönlendirmek en temel hedefimiz olmalı…

  • Popüler çizgi film karakterleri ve çocuk ruh sağlığı

    Çocuk psikiyatrı olarak sosyal gözlem yapmak benim vazgeçilmezim. Özellikle çocukların dünyasında yeni moda olan akımları çok yakından takip ediyorum. Bu sayede onların dünyasına daha iyi ulaştığımı hissediyorum. Son 3 ay içerisinde peş peşe gerçekleşen başvurular dikkatimi çekti. Karton karakterleri gerçek zanneden, onlardan korkan, bir gölgenin içinden veya duvarın arasından yassı hale dönüşerek ortaya çıkacağını zannederek bu karakterleri korkulu gözlerle arayan/ ortaya çıkacağını öngören veya onların büyüsel güçlerini kendilerinde mevcut olduğunu düşünen, yaşları 8.5-11 yaş arasındaki çocuklardan bahsediyorum…

    Bu çocukların ortak özellikleri dış dünyaya dair gerçeklik duygularını koruyamıyor veya zorlukla koruyor olmaları. Zamanlarının çoğunu bu karakterlerden bahsederek geçiriyorlar veya onlardan etkilendiklerini gösteren bir davranış sergiliyorlar. Aileleri istedikleri kadar bu karakterlerin hayali olduğunu anlatmaya çalışsınlar, ancak tek karakter konusunda ikna olabiliyorlar. Bir süre sonra başka bir sürükleyici karton karakterle ilgili olarak benzer zihinsel süreçleri yaşamaya başlıyorlar.

    “Ben de ……….karakter gibi ölümsüzüm. Bu bıçağı kendime saplasam bana bir şey olmaz!” diyerek, mutfaktan ellerine geçirdikleri bir bıçağı karınlarına saplamaya çalışabiliyorlar.!!!!!!! Bir günün en az 6 saatini bu karakterleri düşünerek, geçiriyorlar. Takıntılı halde akıllarına gelen bu düşüncelere engel olamıyorlar. Bu karakterlerin kendilerine zarar vermesinden ürküyor ve ürperiyorlar. Bazıları, bunun saçma olduğunu bilse dahi bu düşünceleri an’lık olarak “gerçekmiş” gibi yaşayabiliyor. Bazıları, “saçma” olduğunu bilse dahi, bu düşünceleri aklından kovamıyor. Akşamları tek başlarına yatamıyorlar. Bir odadan diğer odaya tek başlarına geçemiyorlar. Bazıları bu karakterleri “gerçekmiş” gibi algılıyor. Kendilerini de bu üstün karakterler gibi “güçlü, yenilmez ve ölümsüz” olarak idrak edebiliyor ve buna göre davranmaya kalkışabiliyor! Bazı çocuklarsa, kendilerini gerçek arkadaşlarından izole edip, tamamen karton karakterlerin hayatını taklit ederek yaşama ve paralel düşünce sürecine girme akışına kapılabiliyor!

    Sinir sisteminin gelişmesi açısından çocuklar yaklaşık olarak 9 yaşına kadar somut düşünce aşamasındadırlar. Ek olarak, büyüsel düşüncenin etkisi altındadırlar. Gerçek dışı kavramlara rahatlıkla inanabilirler. Zihinlerini bunlarla meşgul edebilirler. Çocuklar, 9 yaşından sonra soyut düşünce aşamasına geçerler. Gerçek ve gerçek dışı arasındaki farkı ve mecaz anlamları ancak bu yaştan sonra idrak edebilirler. Normal gelişim gösteren bir çocukta dokuz yaşından sonra gerçeği değerlendirme yetisinin bozuk seyretmesi “çocukluk çağı psikozu” ön teşhisini akla getirmektedir. Beyin normal gelişimini tamamlamadan önce, erken dönemde yaşanan böylesine süreçler, beyinsel gelişimi sınırlamaya ve bozmaya yol açar. Öyle ki, çocuğun normal zihinsel gelişimi yakalamasına engel oluşturabilir. Takıntılar (obsesyon) ve bunları nötralize etmek adına yapılan ritüellerle (kompulsiyon) seyreden hastalığı “obsesif kompulsif bozukluk” (OKB) adı verilir. Normal çocukluk döneminin seyrinde 4-5 yaşlarındaki çocuklar “aynılığın ısrarı” temalı bazı ritüellerin gerçekleştirilmesi hususunda ısrarcı davranabilirler. Bir yere giderken aynı yerden geçme, aynı kıyafeti giyme, bazı şeyleri aynı sırayla yapma bunlar arasında sayılabilir. İlerleyen yaşlarda bu belirtiler genellikle geçer. Geçmeyen vak’alarda, çocukluk dönemi OKB’si 7-8 veya 11-13 yaşlarından itibaren başlayacak şekilde kendini gösterebilir. Bu tarz karton karakterlere yönelik aşırı düşünce uğraşları “çocukluk başlangıçlı OKB’yi” tetikleyebilmektedir. Bu hastalığın ana belirtilerinden birisi olan teyit etme ve anlatma kompulsiyonları” bu çocuklarda aniden ortaya çıkabilmektedir. Anne-babalarını saatlerce soru ve teyit alma yağmuruna tutabilmekte ve saatler süren ikna çabalarına rağmen tatmin olamamaktadırlar. Çocuğun zihinsel gelişimi açısından büyük risk taşıyan böylesi durumların ortaya çıkmasını engellemek adına ebeveyn neler yapabilir?

    -Çocuğunuzun seyredeceği karton filmi öncelikle siz seyredin. Gerçeğin abartılı şekilde ötesinde ve/veya korkutucu-ürkütücü olan, vahşet ve şiddet barındıran, kötüyü kahraman kılma temalarını savunan filmleri çocuklarınıza seyrettirmeyin.

    -Zamanı sınırlayın. Sekiz yaşına kadar bir çocuk günde en fazla 3 karton film seyretmelidir. Bunu da sabah ve akşama yaymak en uygunudur.

    -Söz konusu kahramanlar ve işlenen temalar hakkında çocuklarınızla konuşun. Onlara gerçekçi mesajlar vererek doğruyu görmelerini sağlayın. Çocuğunuzun zihinsel süreçlerinde bu kahramanlara yönelik amacını aşan bir “takılma” sezinliyorsanız, hiç vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatrına başvurun ve profesyonel yardım alın. Unutmayın ki, bu konularda çocuğunuza yapacağınız saatler süren uzun açıklamalar, onları tatmin etmekten ziyade, takıntılarını pekiştirecek, ruhsal hastalıklara zemin hazırlayacaktır.

    En son olarak da şunu eklemek istiyorum:

    Çocukların ruhsal süreçlerine dokunacak böylesine etkili karton filmler çekecek olan yapımcıların, senaryoyla ilgili olarak bir çocuk ruh sağlığı profesyonelinden mutlaka danışmanlık alması gerektiği kanaatindeyim. Unutulmaması gereken bir gerçek, “ruh sağlığı yerinde olan çocuklar, sağlıklı bir toplumun öncüsü ve vazgeçilmezidir”.

  • Ergenlik Çağında Gelişen Şizofreni

    Ergenlik Çağında Gelişen Şizofreni

    Ergenlik çağı şizofreni çok sık karşılaşmadığımız ama ciddi ruhsal rahatsızlıktır. Bu rahatsızlık ergenlerde gerçekleri yorumlamakta zorlanmanın yanı sıra düşünce (bilişsel), davranışsal ve duygusal sorunlar yaşamalarına sebep olur. Kişi halüsinasyonlar, delüzyonlar ve garip olarak kabul ettiğimiz düşünce ve davranışlar sergiler.

    Rahatsızlığın seyri ve semptomları genel olarak yetişkinlik çağı şizofrenisi ile aynıdır. Sadece erken dönemde başlayan şizofreninin teşhisi ve tedavi süreci daha zordur ve kişinin erken yaşta eğitim ve sosyal hayatını direkt etkileyen bir rahatsızlıktır.

    Şizofreni kronik rahatsızlık olup, sürekli tedavi gerektiren bir rahatsızlıktır. Rahatsızlığın en erken evrede teşhisi ve tedavisi kişinin uzun sürede hayat kalitesini yükseltmek adına çok önemlidir.

    Semptomlar

    Şizofreni genel olarak 20’li yaşlarda ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Rahatsızlık 13 yaşın altında çok nadir görülse de, çok erken 14-18 yaşlarda ortaya çıkmaktadır. Semptomlar genelde hepsi birden ortaya çıkmaz zamanla gelişmeye başlarlar.

    13 yaş üstü çocuklarda görülen semptomların bazılar:

    • Aile ve arkadaşlardan uzaklaşmak

    • Okul başarısının azalması, okula ilginin azalması

    • Uykuya dalmakta zorluk

    • Gergin, irritable, ve depresif duygudurumu

    • Motivasyonun olmaması

    • Garip davranışlar

    • Madde kullanımı

    Delüzyonlar –gerçeğe aykırı olan yanlış inançlar

    • Birilerinin sana zarar verdiğine inanmak

    • Belirli işaretler (gestures), yorumların onunla alakalı olduğuna inanması

    • Olağanüstü yetenek veya popülerliğinin olmasına inanmak

    • Belirli bir kişinin ona aşık olduğuna inanmak

    • Her hangi bir trajedinin eşiğinde olduğuna inanmak

    Halüsinasyonlar – gerçekte mevcut olmayan bir şeyleri duymak veya görmek. Kişi halüsinasyonlarının gerçekliğine tam olarak inanırlar.  

    Dağınık Düşünceler – dağınık düşünceler kişinin dağınık konuşmasıyla bir başa alakalı durumdur. Kişi efektif iletişim kuramaz, verdiği cevapların bir kısmı alakasız olabilir, cümleler anlamsız kelimeler içerebilir ve ‘WORD SALAD’ dediğimiz ‘kelime karmaşası’ oluşur

    Son derece dağınık veya anormal motor davranışı – Kişi talimatlara uymayan, uygunsuz ve tuhaf davranışlar sergileyebilir.   

    Negatif semptomlar – normal işlev yeteneğinin azalması veya olmaması

    • Kişisel hijyenin ihmali

    • Duygu eksikliği

    • Göz kontaktı kuramama

    • Yüz ifadesinin olmaması

    • Monoton konuşma

    • Konuşma sırasında el veya baş hareketlerini kullanamama

    • Günlük aktivitelere karşı ilgi kaybı

    • Sosyal geri çekilme

    • Zevk alamama

    Ne zaman hekime danışılmalı?

    • Kardeş veya akranlarla karşılaştırıldığında gelişimsel olarak onlardan gecikmeler varsa

    • Banyo veya giyinme gibi günlük beklentileri yapmaktan kaçınıyorsa

    • Sosyalleşmek istemiyorsa

    • Akademik performansı düşmeye başladıysa

    • Tuhaf yeme ritüelleri varsa

    • Başkalarına karşı aşırı şüphe hissi duyuyorsa

    • Duruma uygun olmayan duygular sergiliyorsa

    • Tuhaf fikirleri ve korkuları varsa

    • Gerçek olmayan şeyleri, rüyaları, TV’de gördüklerini gerçekle karıştırıyorsa

    • Tuhaf düşünce, davranış veya konuşma sergiliyorsa

    • Kendine veya başkalarına zarar verme dürtüsü, agresif davranışları ve ajitasyonu varsa

    İntihar eğilimi

    Çocukluk ve ergenlik çağı şizofrenisi olan kişililerin normal popülasyona göre intihar eğilimleri çok daha yüksektir. Bu durum ailenin ve psikiyatristin kontrolü altında tutulması şarttır.

    Sebepleri

    Rahatsızlığın tam olarak hangi sebepten geliştiği bilinmese de, bilim insanları depomin ve glutamate nörotransmiterlerinin farklı çalışmasıyla alakalı olduğunu savunuyorlar.

    Risk Faktörleri:

    • Ailede şizofreni öyküsünün olması

    • Bağışıklık sisteminin fazla çalışması – otoimmün rahatsızlıklar

    • Baba yaşının fazla olması

    • Bazı gebelik veya doğum komplikasyonları: yetersiz beslenme, beyin gelişimini etkileyebilecek toksinler veya virüslere maruz kalma

    • Gençlerin psikoaktif ilaçlar kullanması

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Yaşamda cinsel ifade ve davranış olarak yer alan cinsellik, insanların çoğu tarafından insanın yaşayabileceği en güzel zihinsel ve bedensel eylemlerin bir bütünü olarak kabul edilebilir. İnsanın var olmasının ya da varlığını ötekine hissettirebilmesinin başka tür anlatımıdır. Cinsel ifade ve davranış biyolojik yapıdan, genel kendilik algısından, kişilik özelliklerinden ve içinde yaşadığı kültürden büyük ölçüde etkilenir. Bu nedenle de cinsellik; biyolojik yapı, içinde yaşadığı kültürel yapı ve genel kendilik algısı gibi kavramlarla iç içedir.

         Peki, nasıl oluyor da bu kadar büyük bir hevesle beklenen ve zevk veren bu zihinsel ve bedensel eylemler, bazı kadınlar/çiftler için büyük bir korku kaynağı olabiliyor? Kızlık zarının temiz kalmayla eşdeğer ve erkeğe saklanmaya değer görüldüğü, evlenene kadar bakireliğin korunmasını uygun gören kültürlerde kadınların çoğu için evlendikleri gece, cinsel birleşmenin olup olmayacağı, çok kanlı ve ağrılı olacağı endişesi ile büyük korku yaşanmaktadır. Büyük beklentilerin olduğu bu ilk gecede birleşme sağlanamadığında çiftler ve bazen de yakınları için durum dramatik olmaktadır. Bu korkuyla değil eyleme geçmek, eylemi düşünmek bile bu konudaki sorunların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu korku sonucunda kadın istemsiz olarak baldırlarını, bazen de bacaklarını sıkıca kapatmaktadır. En kötü senaryoları yazmakta ve cinsel birleşme gerçekleşememektedir. Bunların yanı sıra bundan sonraki zamanlarda da cinsel birleşme girişimi bir eziyete dönüşmektedir. 

         İlk gece ile ilgili erkeklerin ve özellikle kadınların asıl olarak ne beklediklerini ya da ne yapacaklarını bilmedikleri için korkuları yaşamaktadırlar. Gerçek dışı bir ilk gece yaşayacağı anlayışında olan toplumlarda, doğal olarak cinsellik olumsuz etkilenmektedir. Halbuki ilk gecede kadınlar için cinsel ilişki deneyimi, ne yüksek derecede ağrılı ne de daha sonraki cinsel birleşmelerinden daha çok zevkli olacaktır. Deneyimsizlik ve ilk olması nedeniyle sonrakilerden biraz daha heyecan taşıması kabul edilebilir bir durumdur. Öpüşme, öpme, karşılıklı okşama, cinsel konuşma ve cinsel oyunları içeren yeterli bir sevişme olmadığında ya da kadın uyarılmaya açık olmadığında vücut psikolojik ve fizyolojik olarak cinsel birleşmeye hazır hale gelmemektedir. Sonuç olarak cinsel birleşmenin gerçekleşmesi için gereken cinsel uyarılma düzeyi ve ıslanma oluşmaz. Normal cinsel tepkiler ortaya çıkmadığında cinsel birleşme gerçekleşmeyebilir ya da rahatsızlık içinde ağrılı bir şekilde gerçekleşebilir. 

         Vajinismus, kişinin zihninin yapmayı kararlaştırdığı, ama bedenin hayır dediği durumlara, yani zihin beden çatışmasından doğan klinik tablolara iyi bir örnektir. Sadece cinsel yaşamda değil, hayatın her alanında zihin beden etkileşiminin ve özellikle de bu ikisi arasındaki harmoninin ne kadar önemli olduğu üzerine çok fazla söz söylemeye gerek yoktur

  • Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Karşımda oturan birçok kişiden şu cümleleri duydum;

    Güzel/ yakışıklı değilim
    Kim benimle olmak ister ki
    Sevilecek bir yanım yok
    Gerçekte olduğum kişiyi görmelerinden korkuyorum;
    Beni gerçekten tanısalar aslında sevmezler
    Saçmalayacağım ve rezil edeceğim kendimi
    Beni gerçekten şaşırtan cümleler bunlar. Çünkü genellikle karşımda tanımladıklarından çok başka insanlar oturuyor olur. Evet güzel ya da yakışıklı. Elbette sevilmeye değer, beceriksiz olmayan, duyguları, düşünceleri, arzuları olan diğer insanlardan farklı olmayan insanlar. Aynı zamanda kendilerine karşı fazla eleştiriler ( negatif yönde ), kendilerini objektif bir şekilde görüp yorumlayamayan. 

    Peki Benim görüşümle onların görüşü arasındaki fark nereden kaynaklanıyor. Nasıl oluyorda aynı insana baktığımız halde farklı şeyler görüyoruz. İşte o noktada algımızı etkileyen şemalarımızdan bahsedebiliriz. 
     
    Çocukluğumuzdan itibaren dünyamızda deneyimlediğimiz her şeyin oluşturduğu şemalar. Çocukluk çağımızda bazı durumlarla baş edebilmek için kendi yöntemlerimizi oluşturmuş olabiliriz. O zaman gerçekten bu yöntemler işe yaramış da olabilir. Fakat yetişkinlikte halen o yöntemleri uyguluyorsak, hayatımızdaki sorunları çözmeye, o zamanki kadar katkı sağlamıyor, hatta , işleri çıkmaza sokuyor olabilir. 
     
    Hayal edin benimle birlikte; anaokulundasınız biraz dolgun yanaklara, yuvarlak çerçeveli gözlüklere sahipsiniz. Arkadaşlarınız size ”şişko, dörtgöz” gibi kelimelerle sesleniyor. Bu sizi kırıyor, üzüyor, utandırıyor belki de daha fazlası. Zihninizde insanlar acımasız, güvenilmez gibi düşünceler oluşuyor. Onlardan uzak durmanız gerektiğine karar veriyorsunuz sonrasında. Öyle de yapıyorsunuz. 
     
    Aradan yıllar geçiyor artık yetişkin bir birey oluyorsunuz, fakat o gün orada olanların oluşturduğu şemanızla şimdi ve burada yaşamaya çalışıyorsunuz. Kendinizi yalnızlığa mahkum etmiş, izole bir hayat süren bir birey olarak yaşıyorsunuz, ya da yaşadığınızı varsayıyorsunuz. 
     
    Yetişkinler daha hoş görülü, esnek ve aydınlıktır. Gerçek anlamda olgunlaşmış yetişkinler insanların gözlükleriyle, kilolarıyla alay etmezler. Insanların kusurlarını aramaz, eleştiri yaptıklarında dahi yapıcı eleştiriler yaparlar. Insanların hatalarını bulmaya odaklı değillerdir. Onlar zamanlarını gereksiz mevzularla öldürmezler. Dolayısıyla çocukluk çağında acımasız olan insan, yetişkinlik döneminde ilerlemiş ve kendini geliştirmiştir. Sizin o zaman oluşturduğunuz şemanız bugün işlememektedir. 
     
    O gün orada hırpalanan o çocuğa ulaşın ve ona sarılıp yalnız olmadığını söyleyin. Onu yalnızlığın oluşturduğu o soğukluktan yetişkin halinizle kurtaracağınızı söyleyin. Dünyada hassas olmayan insanların varolmasının, sizin varoluşunuza etki etmesine izin vermeyin . 
     
    Onlar siz umursadığınız müddetçe varlar. Ve sizin umurunuzda olmayı kesinlikle hak etmiyorlar. 
     
    Şimdi tekrar bak kendine. O çocuğun söylediği gibi çirkin değilsin.. 
     
    Kimbilir kime kızmıştı o gün, belki de çok mutsuzdu. Senden çıkardı başına gelenlerin acısını. Henüz yeteri kadar güçlü olmadığından insanlar çocukken böyle yöntemler kullanabiliyor. Şimdi senin gerçek dışı her düşünceyi sorgulama zamanın. 
     
    Bir düşünce zihninize geldiğinde o düşüncenin nereden geldiğini kendinize sorun. Bu düşünce sizin düşünce alışkanlığınızdan mı geliyor ya da bir gerçeklikten mi? 
     
    Bilimsel yöntem gözlemle, analiz et ve sonuca git der, özetle. Hayatımızda bilimsel yöntemi kullandığımız müddetçe daha az zarar göreceğimize inanıyorum. 
     
    Sorgulama cesareti gösterebilenlere…

  • Başarısızlık Şeması

    Başarısızlık Şeması

    Başarısızlık şeması, temel anlamda hep başarısız olduğunuza dair içsel bir inanç taşımanızdır. İçsel olarak başarısızlık şemasına sahipseniz, hayatınızda her ne olursa olsun, eğitim, kariyer, iş, spor, evlilik, insan ilişkileri  vs… gibi alanların hepsinde başarısız olacağınıza dair gerçekçi olmayan bir inanç taşırsınız ve elde ettiğiniz gerçek başarılar bile içsel olarak bu şemayı değiştirmeye yetmez. Çünkü bu başarılarınızı fark etmez, önemsemez, çeşitli başarısızlıklarınıza ya da hayali başarısızlıklarınıza odaklanırsınız. Kendinizi sık sık başkalarıyla kıyaslamaktan alıkoyamazsınız ve kendinizi diğerlerine göre yeteneksiz, düşük seviyede, algılaması zayıf, beceriksiz, daha az başarılı ya da tamamen başarısız olarak algılarsınız. Başarısızlık şeması genel olarak tüm alanlarda olabileceği gibi özel olarak bir alanda da ortaya çıkabilir. Mesela genel anlamda başarısızlık şeması olmayan biri “matematikte başarısız olmak”, İngilizcede başarısız olmak”, evlilikte başarısız olmak” gibi bazı kendisine göre özelleştirdiği bir takım alanlarda da başarısız olacağı hissine kapılabilir. Bu şemaya sahip kişilerde belli başlı bazı davranışlar görülebilir. Bu davranışlarda bulunuyorsanız sizinde içinizde başarısız olacağınız yönünde derin bir inanç olabilir ve başarılı olmak için öncelikle bu gerçekçi olmayan inancınızı değiştirmeniz gerekebilir.

    Başarısızlık Şemasının Karakteristik Davranışları Nelerdir?

    • Başarmak için çaba göstermemek. (Zaten başarısız olacağım düşüncesi hakimdir. Hem boşuna çabalamak istemez hem de çaba gösterip başarısız olmaktansa hiç çaba göstermeden başarısız olmak daha makuldür. En azından çalışmadım, çabalamadım gibi ondan başarısız oldum şeklinde kendisini savunabilir, başkalarına ve kendisine karşı. Diğer türlü hem çaba göstermek hem başaramamak daha büyük bir aptallıktır diye düşünülür.)

    • İmkan olmasına rağmen, gerçekten gösterebileceği potansiyelin çok altında bir kariyer seçmek. Kendini gerçekleştirmek için adım atmamak ve kaçınmak

    • Hiçbir risk almamak için asıl istediği işi sürekli ertelemek ya da yapmamak.

    • Başlangıç seviyesinde bir işte çalışmayı veya başkalarının işinde çalışmayı kaldıramamak. (Başkaları tarafından değerlendirilmeye yönelik endişeler yaşadığı için)

    • Bir işte çalışırken, başarısızlık endişesi nedeni ile işe karşı ve iş yerine karşı, çalışanlara karşı olumsuz tutumlar geliştirmek.

    • Kendi işinizle ilgili uzmanlaşmak ve kendinizi geliştirmek için çaba harcamamak, yerinde saymak.

    • Başarılması çok zor hedefler belirlemek. Hep uzun vadeli planlar yapmak, kısa vadedeki planları düşünmemek.

    • İşle ilgili insiyatif almaktan ve bağımsız karar vermekten kaçınmak, böyle durumlarda çeşitli bedensel yakınmaların  da oluşması, sorumluluk almaktan kaçmak.

    • Gerçekte başarılı işleriniz olmasına rağmen temelde aptal veya yeteneksiz olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu nedenle de insanları kandırdığınızı hissetmek.

    • Yeteneklerinizi ve başarılarınızı küçümseyerek  sürekli hatalarınızı ve zayıf noktalarınızı fark etmek, Başarılı olduğunuz halde kendinizi başarısız hissetmekten alıkoyamamak

    • İlişkilerde eş veya arkadaş  olarak başarılı kişileri seçmek ya da onların başarılarıyla övünmek.

    • İnsanlar için çok fazla fedakarlık yaparak hissetiğiniz başarısızlığı kamufule etmeye çalışmak.

    • Dış görünüşünüze aşırı önem vererek başarısızlık duygunuzu kamufule etmeye çalışmak.

    Başarısızlık Şemasına sahip bireylerin yukarıda bahsettiğim gibi ve bunlara benzer başarılı olmayı engelleyici bir takım davranışları görülür. Başarısızlık şemasına sahip bireyler bu şemanın doğrulanması için kendilerini hep bir başarısızlığa sürükleyecek davranışlarda ve seçimlerde bulunabilirler. Böylelikle onlar için “ Evet ben başarısızım” şeması doğrulanmış olur ve bu durum farkında olunmadıkça ve bu gerçekçi olmayan şema değişmedikçe kendini gerçekleştiren kehanet gibi kısır bir döngü şeklinde devam eder. Yukarıda bahsettiğim başarısızlık hislerini yaşıyorsanız, kendi başarılarınızı engelleyici davranışlar ve seçimlerde bulunuyorsanız, ne olursa olsun içinizdeki başarısızlık hissini atamıyorsanız sizde de “Başarısızlık Şeması” olabilir.

  • Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Eskiden oyun oynamak için çocukların ihtiyacı olan basit nesnelerdi. Dönen, birleştirilebilen veya renkli sade eşyalar oyunun içeriğine göre sembolleştirilirdi. Oyunların çoğunluğu için ise herhangi bir şeye bile gerek yoktu. Kuralları koyan ve değiştiren çocuklardı. Eğer oyun oynamak için bir eve ihtiyacımız varsa, “Burası evmiş.” gibi bir varsayım hayal gücümüzün harekete geçmesine yeterliydi. Gerçekten ihtiyacımız olan tek şey, oyun arkadaşlarıydı. Endüstrinin gelişimiyle oyuncakların sayısı ve vasfı da arttı. 80 ve 90’ların çocukları hayal güçlerine yardımcı olan oyuncaklarla tanıştı. İlk dönem oyun konsolları da, oyun oynamanın şeklinde değişiklikler meydana getirse de, doğasına zarar verecek etkilere sahip değildi. Gelişim psikologlarına göre gerçek dünyaya ait ve yarı teknolojik bu oyunlar sağlıklı gelişim için gerekli olan sosyal etkileşimi, yaratıcılığı, hayal gücünü ve gerçek dünyayla, doğayla olan bağımızı sağlıyordu. 10-15 yıl gibi kısa bir sürede iPadler, akıllı telefonlar ve Xboxlar, “elektronik kokain”, “dijital eroin” olarak anılmaya başladı.

    Çocuğumuz kitap okumak, arkadaşlarıyla birlikte futbol, basketbol, misket, saklambaç veya lego oynamaktan heyecanlanırken, özellikle Minecraft, Counter Strike, League of Legends, Dota gibi oyunların başından kalkmaz oldu. Bu sandığımız kadar kötü bir şey mi yoksa yalnızca yeni bir oyun çağına mı giriyoruz?

    İlkokul öncesinde veya bazen konuşmayı bile öğrenmemiş çocuklarımızın eline teknolojik aletler veriyoruz. Çocuklarımız ilk önce başka şeylerle ilgilenmeyi bırakıyor. Yalnızca tek bir oyuna odaklanıyor. Oyunlarda gerçek hayatta rastlamadığı şiddet öğelerine maruz kalıyor. Kendisini ve evreni keşfetme yolu kıyamet sonrası bir dünyada canavarları öldüren bir karakter üzerinden ya da en kısa sürede en çok adamı öldüren bir terörist üzerinden gerçekleşiyor. Oyunu elinden almak isterseniz öfke nöbetleri geçiriyor. Ebeveynlerine karşı çirkin kelimelere hatta şiddete başvurabiliyor. iPad elinde değilken hiçbir şeyle ilgilenmeden, dalgın, cansız ve sıkılgan bir şekilde çevresini izliyor. Bir gün size oynadığı oyunu rüyasında veya gözlerini kapattığında gördüğünü söyleyebilir. Geceleri yatağında, gözleri kan çanağı ve transa girmiş bir şekilde onu ekrana bakarken bulabilirsiniz.

    Bu yeni bir oyun çağı değil, sandığımızdan da kötü bir uyuşturucuyla karşı karşıyayız. Beyin görüntüleme teknikleri ışığında anlıyoruz ki, bu aletler kokain ve eroin gibi uyuşturucularla aynı bölgeleri etkiliyor. Yürütücü işlev ve dürtü kontrollerinin gerçekleştiği frontal korteksle, dopamin gibi iyi hissetmemizi sağlayan nörotransmitterler dijital uyuşturucaların etkisi altında. Beyindeki bu değişimler, çocukların okumaktan, bilimle ve doğayla ilgilenmekten, spor yapmaktan aldığı zevki yok ediyor. Dolayısıyla arkadaşlarıyla beraber olmak da onlar için çekici bir şey olmaktan çıkıyor.

    Ekrana bakmanın depresif duyguları arttırdığına, kaygı ve agresyonu perçinlediğine dair araştırmalar mevcut. Çocuklar gerçeklikle bağını kaybederek psikotik semptomlar da gösterebiliyor. Bağımlılık çalışan uzmanlar, meth ve kokain gibi ağır maddelerin tedavisinin, oyun ve sosyal medya bağımlılarından daha kolay gerçekleştiğini söylemektedir. Tedaviye başlamadan önce, ekran vasıtasıyla aşırı uyarılmış sinir sisteminin detoks yapması gerekir. Ağır vakalarda televizyondan bile ayrı kalmalıdır. Bu süreç 4-6 hafta arasında sürecektir. Uyuşturucu bağımlısı bir kişi, bu maddelere maruz kalmadan günlü hayatını geçirebilirken, ekrana ve teknolojiye denk gelmeden yaşamak bir hayli zordur.

    Çocuklar tam bağımlı olmadan onları başka şeylere yönlendirmemiz gerekmektedir. 12 yaşına kadar iPad ve bilgisayar kullanmamasına çalışmalıyız. Ekrana bakmadan oynana oyunları beraber oynarak, onlardan nasıl zevk alınacağını öğretmeli, arkadaşlarıyla ve dünyayla organik bir ilişkinin nasıl kurulacağını onlara tattırmalıyız. En önemlisi ise çocukları yalnız bırakmamak. Teknolojiye yönelen çocuklar, genelde yalnız bırakılan ve izole edilmiş çocuklardan meydana gelmekte.

  • Ölüm İçgüdüsü, Gerçeklik ve Haz İlkesi

    Ölüm İçgüdüsü, Gerçeklik ve Haz İlkesi

    Küçükken şeker görünce muhtemelen onu hemen isterdiniz. O hazza hemen sahip olmak isterdiniz. Bekleme ve erteleme düşüncesi sizi dehşete düşürürdü. Bu Freud’un haz ilkesi olarak tanımladığı bir davranıştır.

    Gençken veya henüz olgun değilken, ihtiyaçlarımızın hemen karşılanmasını ve haz duymayı isteriz. Aynı zamanda acıdan da kaçınmak isteriz. Ama zamanla büyürüz, olgunlaşırız ve sonra tekrar o şekeri görebiliriz. Ama bu sefer o şeker bizim olmayabilir, başkasının olabilir. Onu almak için başımızı derde sokabiliriz. Sosyal açıdan uygunsuz olabilir. Beklememiz gerekebilir. İşte burada gördüğümüz şey, gerçekliğin hazla yer değiştirmesidir. Gerçek olan şey beklemeniz gerektiğidir. O anda ödülü alabilmek için fedakârlık yapmanız gerektiğidir. Bu çeşit uzun süreli memnuniyet için o anki ödülle yerini değiştirirsiniz. Dış dünyanın keyif arayan davranışlarınızı artık hoş görmediğinin farkına varmalısınız. Her zaman istediğinizi elde edemezsiniz. Yerinize oturup toplumdaki rolünüzü gerçek dünyada oynarsınız. Haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçiş. Bu iki ilkede memnuniyet ile ilgili aynı kapsamlı görevi yerine getirir. Ama gerçeklik ilkesinde beklemeniz gerekebilir. Gecikme olabilir ancak, kurallara bağlı kalmak koşuluyla memnun olabileceksiniz; toplum kurallarına, dünya kurallarına. Hâlbuki haz ilkesi, karşılıklı iletişimin daha toy yoludur. Hemen oracıkta istediğinizi almayı beklersiniz. Hem de herhangi bir anlaşma olmadan. Daha çok bir bebeğin beklentisi gibi, bebek ağlar yemek yedirilir. Ama bu büyüdükçe devam etmez.

    Freud’a göre; hepimizin hayata karşı bir içgüdüsü olur. Bu güdü; sağlıklı olma, güvende olma ve cinselliğe katılma yani türümüzü devam ettirmeyi gerektirir. Yani bu yaşamak istediğimiz hayat için faydalı bir şeydir. Aynı zamanda çoğalmak ve türümüzün devamını sağlamak için de yararlıdır. Bu yaşam içgüdüsüne Freud, eros der. Aşk, iş birliği yardımlaşma da bununla anılır. Aslında kendi iyiliğin ve başkalarının ki için diğer insanlarla birlikte çalışmak. Bazı insanlar birtakım
    davranış modelleri takınır. Bunlar kendine veya etrafındakilere zarar veren davranışlardır. Freud buna ölüm içgüdüsü demektedir. Bu içgüdü de bazı duygularla anılır. Bunlar korku, öfke, nefret gibi duygulardır ve insanların kendi içine veya dışarıya diğer insanlara yönelik olabilir. Bu ölüm içgüdüsünün de bir adı vardır. Genel olarak buna thanatos denir.

    Eros ve thanatos birbirinin zıttıdır. Bu konuyla ilgili önemli olan şey ise; içgüdülerin yaradılıştan olan evrensel dürtü ve his oldukları Freud tarafından söylenmiştir. Herkesin içgüdüsü vardır. Bunlar doğal olarak ortaya çıkarlar ve bizi yaşam veya ölüm içgüdüsüne dönüştürecek dışarıdan bir şeye ihtiyacımız yoktur. İçgüdüler insanlarda doğal olarak gelişen şeylerdir. Bir çok insan bu düşüncelere de karşı çıkabilmektedir.

    (Sigmund Freud’dan kaynak kullanılmıştır.)