Etiket: Gerçek

  • Kendimizi Tanıyalım

    Kendimizi Tanıyalım

    Kendiliğimiz

    Yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan, insan ilişkilerimizi düzenleyen ve bir şekilde karşımıza çıkan her durumda nasıl davranacağımızı belirleyen bir kendiliğimiz bulunmaktadır. Bu kendiliğimiz yaşamımızın ilk 3 yılında ortaya çıkar ve yaşamımızın diğer dönemlerinde gelişir. Özellikle ergenlik döneminde netlik kazanır. Kendilik üzerine birçok tanım yapılmıştır fakat anlaşılır ve bütüncül bir bağlamda toparlayacak olursak kendilik, tam bir kişi olarak bilinçli ve bilinçdışı süreçleri içinde barındıran, bizim kim olduğumuzu tanımlayan bir terimdir. Kendimizle ilgili zavallı, aciz, değersiz, mükemmel, eşsiz, korkak, cesur, başarılı, başarısız vs. yüzlerce kendilik tasarımımız vardır.

    Kendiliğimizi gerçek kendilik ve sahte kendilik olarak ikiye ayırabiliriz. Sahte kendilik, içinde sevilme, beğenilme, onaylanma, ilişkilerde mesafe ayarlama vb. bazı savunmaları bulundurmaktadır. Bu savunmaları sıkıntılardan kurtulmak, kendimizi uyuşturmak pahasına gerçeklikten uzaklaşarak kötü duygulardan korunmak için kullanırız. Oluşumu ise ilk üç yaşta bize bakım veren kişinin beklentileri doğrultusunda oluşur ve hayatımız boyunca tüm bu ilişkilerimizi ilk bakıcıyla yaşadığımız ilişki gibi yaşarız. Bu, çoğunlukla bilinçdışı ve sağlıksız bir döngü halini alır. Örneğin, koşullu sevgi almayı öğrenen bir bebek, hayatı boyunca ancak yaptığı eylemler neticesinde sevileceğini düşünerek hareket eder. Başka bir örnek verecek olursak, yine ilk üç yaşta her dediği olan, sınırlarını bilmeyen bir çocuk, yetişkinlik yaşantısında da her şeyin kendi kafasındaki gibi olmasını bekleyecektir. Dünya adeta onun etrafında dönmektedir. Bu davranışlar bilinçli bir düşünmeden değil, sahte kendiliğe hizmet eden sağlıksız savunmalardan kaynaklanır.

    Gerçek kendilik terimi ise, içinde sahte kendilik bulundurmayan doğal, özgün, dış odaklı olmayan içsel bir kendiliktir. Gerçek kendiliği daha iyi anlayabilmek için bazı kapasitelerinden bahsetmek mümkündür. İşte gerçek kendiliğe sahip olan kişilerin kapasiteleri;

    1. Sağlıklı bir gerçek kendilik geliştirmiş, sahte kendiliğinin savunmalarıyla yaşamını sürdürmeyen bir bireyin duyguları spontan, canlı, doğal ve içtendir. Duygularını canlılık içerisinde hisseder.

    2. Kişinin kendini tam kendi olarak algılaması kendilik kapasitelerinden bir diğeridir. Kendilerini ne olduğundan zayıf, yetersiz, değersiz ve aciz hissetmeli ne de gereğinden fazla şişirilmiş kendilik algısı olmalıdır.

    3. Kişinin kendilik aktivasyonu yapabilmesidir. Kendilik aktivasyonu yapabilmek, kişinin bireyleşmeyi başarabilmesi ve yaptığı davranışların arkasında durmasıdır. Yaptığı eylemleri temelinde yatan şey dış etkenlerle bağlı değildir. Kendi için, içsel deneyimlerinin sesini dinleyerek davranır. Başkalarının onayını bekleyerek dış odaklı bir sistemle yaşamını sürdürmez. Dışarıdan gelen saldırılara karşı kendini savunur. 

    4. Yaptığı kendilik aktivasyonunu kabul eder ve kendine güvenir. Çevresel durumlarla olumlu ve uyumlu bir tavırla başa çıktığını kabul eder ve kendine güveni ortaya çıkarır.

    5. Acı veren duyguları yatıştırabilir. Acı veren duyguları yatıştırarak bağımsız bir şekilde plan yapar ve yaşadığı olumsuz duyguları minimuma indirerek yaşantısına devam eder.

    6. Kişinin tecrübelerinin devamı olarak kendiliğinin devamını sürdürebilir. Başka bir deneyim halinde ise bu durumla uyum sağlayabildiğini kabul eder. 

    7. Kararlıdır. Kendini bir nesne veya ilişkiye adar, bütün engellere rağmen hedefe ulaşmada ısrarcı davranır. 

    8. Yaratıcılık özelliği vardır. Bu özelliği sayesinde eski ve tanıdık örüntüleri kendiliği için farklı hale dönüştürür. 

    9. Bir ilişki içerisinde terk edilme, yok olma, bitme vb. kaygıları olmadan kendini ilişkiye adar ve kendini tam olarak ifade eder. 

    Özetle gerçek kendiliğe sahip kişi olgunlaşmış, güçlü potansiyelleri olan, cinsel kimliğini kabullenmiş, doğal davranan, adaptasyon kabiliyeti olan kişidir. 

  • Sosyal Medya İletişimimizi Nasıl Etkiliyor?

    Sosyal Medya İletişimimizi Nasıl Etkiliyor?

    İletişim bilindiği üzere göndericiden alıcıya doğru bilgi, duygu ve düşüncenin paylaşımı olarak bilinen bir süreçtir. İletişim sayesinde insanlar çevresinde meydana gelen olaylardan haberdar olurlar.

    Son yıllarda teknolojik gelişmeler sayesinde insanlar sosyal medya ortamlarını daha fazla kullanmaya başlamışlardır. Sosyal medya bireylerin çevresiyle kurduğu yeni iletişim teknolojilerinden birisidir.

    İnternetin etkin şekilde kullanılmasıyla çeşitli araçlarla gerçekleştirilen (bilgisayar, telefon) iletişim, sanal iletişimdir. Bu araçları iletişimde kolay ve rahat bir şekilde kısa sürede yanıt almak ve birçok ağın birbiriyle birleşimi sonucu evrensel iletişimin oluşması için kullanırız. Bu şekilde sosyal medya her yaştan ve her kültürden insanların talep ve ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Bu sayede insanlar arasındaki engellerde kaybolmaya başlamıştır. Kişiler artık sosyal medyada fikirlerini paylaşmakta ve bu fikirleri tartışabilmektedir. Yeni fikirler ortaya koyarak, kişisel bilgilerini paylaşabilmekte, alışveriş yapabilmekte, fotoğraf ve video yükleyebilmekte ve iş bulup iş imkanı sunabilmektedir. Kısaca gerçek hayatı sanal ortamda yaşayabilmektedirler.

    Bu şekilde sosyal medya kullanımıyla yeni iletişim kalıpları oluşmaktadır. Teknolojinin hızla gelişmesi ile birlikte toplumun kültürel özellikleri de değişebilmektedir. Sosyal medyada sosyal kimlikten bağımsız bir iletişim vardır. Yani genelde insanlar kendi eğitim durumlarında, gelir seviyesine uygun çevresindeki insanlarla iletişim kurar. Fakat sosyal medyada ekonomik durum, eğitim seviyesi, dil, din ayrımı olmaksızın iletişim kurulur. Farklı düşüncedeki birçok insan bir araya gelerek tartışma ortamı oluşturabilir. Facebook, instagram, twitter gibi çeşitli ağlar ve bloglar sayesinde bilgi alışverişi eskiye oranla daha hızlı olmaktadır. İnternet ortamında genelde konuşma yerine yazı dili kullanılmaktadır. Bu da sanal ortamda farklı bir iletişim tarzı meydana getirmiştir diyebiliriz.

    Sosyal medyanın tüm bu iletişimi kolaylaştıran olumlu taraflarının yanı sıra internet kullanımı sırasında kişinin karşı karşıya kalabileceği tehlikeler ve tehditler de vardır. Farkında olmadan suç örgütleri ve kötü niyetli insanlar haberleşme yapabilmekte, şiddet, öfke, düşmanlık, pornografik öğeler ve yasa dışı içerik ile karşı karşıya kalınabilir. İnternetin çok hızlı gelişmesi denetimden uzak olmasına neden olur.

    Sosyal medya ruh sağlığımızı da önemli ölçüde etkilemektedir. Artık bireyler sosyalleşmek için buluşup birlikte vakit geçirmek yerine sosyal medyada sohbet etmeyi tercih ediyor. Bu sanal gerçeklik kişilere sınırsız özgürlük alanı sunarken aynı zamanda kişilerin kendilerini, duygularını ifade etmelerini ve ilişkilerini en aza indirgemesine neden oluyor.

    Gerçeklik ve sanal gerçeklik arasındaki sınırları çizemezsek bu kimlik bunalımına ve depresyona da yol açar. Sosyal medyada geçirdiğimiz zamanı kontrol ederek, bu alışkanlığın bağımlılığa dönüşmemesine dikkat etmeliyiz.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Çok küçük yaşlardan bu yana bir çok değerlendirme ve ölçümlemeye maruz kalarak yetişiyoruz. Lunaparkta bir alete binmek için belirli bir boy uzunluğuna aşmak zorunda kalarak başladığımız hayat yolculuğu istediğimiz mesleği yapabilmek için belirli doğru soru puanına ulaşmak olarak devam ediyor. Terfi alabilmek için belirli bir satış hedefini tutturmak, istediğiniz evi alabilmek için belirli bir maaşa ulaşmak diye ömür boyu sürüp giden bir döngü içindeyiz.

    İlk başaran olmak, birinci olmak, en olmak; ve bunları yapmak için uğraşırken yapamamaktan kaygılanmak hemen herkesin ortak sıkıntılarındandır. Bu sıkıntıların tavan yaptığı dönemlerse lise ve üniversite gibi önemli okulların kazanılacağı sınav dönemlerdir, kuşkusuz. Gençliğin başta duman olduğu, dışarıda kişiyi hedefine odaklanmaktan alıkoyan teknoloji, iletişim kanalları, gençlik istekleri gibi gerçeklerin olduğu bu dönem kişinin önündeki sınavın tüm hayatı etkileyeceği düşüncesiyle çelişerek yüksek bir kaygı yaratır. Bu kaygı kişi hedefinden uzaklaştıkça da hedefine odaklandıkça da artabilir.

    OPTİMUM KAYGI İYİDİR… DOST KAYGI!

    Artan kaygı kontrol edilmesi gereken bir psikolojik yapı olmakla beraber optimum düzey korunduğunda işlevsel bir tarafı da vardır. Kişiye hedefine bağlar, çalışması için gerekli ortamı ve yöntemleri gösterir, dış uyarıcılardan uzak tutar. Nitekim, sınav kaygısını hiç hissetmeyen biri o sınavın olumsuz sonucundan hiç çekinmezse iyi bir sonuç için de çaba harcamayabilir. Bu kaygıya dost kaygı da diyebiliriz. Çünkü bu seviyede tutulan kaygı bir dost gibi kişinin başarısına hizmet eder.

    KAYGININ KONTROLDEN ÇIKTIĞINI NASIL ANLARIZ? DÜŞMAN KAYGI!

    Eğer kaygı optimum düzeyin üzerine çıkmaya başlarsa kişinin performansını olumsuz etkiler. Düşman kaygı olarak nitelendirebilecek bu kaygı çeşidi kişiye zarar verir. Kişi bildiklerini hatırlamakta, aktarmakta, zamanı doğru kullanmakta yani kendini gerçekleştirmekte zorlanır. Kaygının kontrolden çıktığını anlamak için kişinin kendisini dinlemesi gerekir. Aşırı kaygılı kişide fiziksel bir takım değişiklikler oluşur. Kaygı başladığında kişi ajite olabilir. Sınavın gerçekleşeceği sınıfın kapısının önünde sürekli adımlayan, yerinde duramayan kişi bu duruma örnektir. Sınav esnasında kişinin kalp atımı hızlanabilir, elleri terleyebilir, midesi bulanabilir, gözlerini odaklamakta güçlük çekebilir, ağzı kuruyabilir, aklına olumsuz sonuçlar gelebilir, gürültü ve ışık gibi dış uyarıcılardan çok fazla etkilenebilir. Bu belirtilerin hepsi ciddi kaygı göstergesidir. Bunları yaşayan kişi odaklanma güçlüğü yaşar. Bu da kişiyi korktuğu sonuca yaklaştırır. Kişi hak ettiğinden daha az başarılı olur.

    KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET!!!

    Kişi bazen olumsuz senaryolara odaklanır. Sınava giderken yolda kaza olacağı, sınav yerine geç kalacağı, kodlamaya yönelik hata yapacağı, iyi bildiği konuları hatırlamakta zorlanacağı yönünde endişe dolu senaryolar üretir. Bu senaryolar kişinin kaygısını arttıracağı için korktuğu senaryoyu gerçek kılmaya yönelik kişiyi istemsiz bir çabaya sokar. Ve kişi kaygısı ve telaşıyla korktuğu şeyleri gerçekleştirmek için bilinç dışı bir çaba harcar. Buna kendini doğrulayan kehanet diyoruz. Bu yüzden kişilerin mümkün olduğunca pozitif senaryolar kurgulaması, olumsuzluklar aklına geldiğinde bununla mücadele etmesi önemlidir.

    KAYGIYI AZALTMAK İÇİN DESTEK!

    Çoğu durumda kaygı kişileri bir döngüye sokar. Kişi elindeki becerilerle bununla mücadele edemeyebilir. Bu çok normaldir. Çünkü kişi kendine özgü mücadele yöntemlerini ancak bir uzmanla keşfedebilir. Kaygının geleceğini fark etmek, yönetmek ve kontrol altına almak, kaygı yaratan duruma verilen anlamlar, kişinin kendinden beklentileri, rahatlama becerilerini geliştirmesi, hedefine dair doğru bir planlama içinde olması gibi bir çok alan çalışılarak kaygı terapide başarıyla ele alınabilir. Ve kişinin yönettiği sınav kaygısı kişiyi başarıya ulaştıran bir kavram haline gelebilir.

  • Terk Depresyonu

    Terk Depresyonu

    Ta uzak yollardan
    koştum geldim senin kollarına
    İçimde yanan hasretinle ben
    baktım durdum senin yollarına
    Sensizlik bir ÖLÜM sanki…

    Nilüfer’in çok eski ve çok sevdiğim parçalarından biri olan bu şarkı sözlerine biraz yakından bakalım:

    Şarkının yazarı sevdiğini o kadar yüceltmiş o kadar yüceltilmiş ki öyle fedakarlıklarla uzaklardan ona geldiğini, içinde bitmeyen bir hasretle yanıp tutuştuğunu ve öyle derin öyle çok sevdiğini, bu sevginin yokluğunun bir ölüm gibi hissedildiğini yansıtmış mısralarına…

    Son zamanlarda biten, yarım kalan aşk hikayelerinden sonra terk depresyonuna düşen , hayatın anlamsız olduğunu büyük bir boşluk içerisinde olduklarını, yaşamak bile istemediklerini vb. gibi ayrılık acısını anlatmaya yönelik bir çok mail aldım.Bu nedenle bu yazıyı yazma sorumluluğu hissettim.

    İnsan bir başkası tarafından sevilmeye, takdir edilmeye, özel hissetmeye, dokunulmaya ,paylaşmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. Birlikte bir bütün gibi hissettiğin, onunla gelecek planladığın , birinden ayrılmak elbette çok üzüntü verici dir. Elbette zordur. Fakat ayrılığın, ölümle eşdeğer şekilde yoğun hissedilmesi, büyük bir boşluk yaratması hayatın durması gibi duyguların hissedilmesi normal olmayan bir durumdur. Bütün bunların bugünkü sevgiliyle, “terk edenle” ilgili olmadığını söylesem, ne düşünürdünüz???

    Bir bebek düşünelim annesinin karnında cennette yaşarcasına mutlu huzurlu ve dengede… annesinden bütün ihtiyaçlarını karşılıyor oksijeni bile sıvı şekilde alıyor. Sonra bebek dünyaya geliyor ve bu denge bozuluyor. İlk nefes alıp ciğerlerini kullanmaya başlaması bile çocuğa büyük acı veriyor. Daha sonra fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılaması için bir bakım verene ( Anne, bakıcı, büyükanne, baba) İhtiyaç duyuyor. Önceleri simbiyotik (içiçe geçmiş)bir ilişki içerisinde var olan bebek, zamanla , anneden bağımsız bir varlık olduğunu fark etmeye ve ayrışmaya doğru gittiği bir gelişim dönemi içerisinde ilerliyor. Bu dönemde çocuk adeta dünyayı keşfederken büyük bir coşku içerisinde merakını gidermeye yönelik davranışlar içerisine giriyor. Bu kendini gerçekleştirme döneminde annenin veya bakım verenin , aşırı korumacı ya da kontrolcü bir şekilde bu keşfe engel olması ve çocuğu kendi kafasındaki gibi yaratmaya çalışması çocuğun benliğine damgasını vuruyor.
    Çocuk bu dönemde yeni şeyler keşfetmek kendi başına karar almak gibi dünyaya dair coşkusuna son vermek zorunda kalıyor çünkü annesi onaylamıyor. Annesinin sevgisinden vazgeçemez, çünkü bu sevgi çocuk için bir yakıt, bir oksijen gibi… Çocuk gerçek kendiliğinden vazgeçmek zorundadır çünkü annesinin yokluğu ona , depresyon, korku,kızgınlık, suçluluk ,çaresizlik ve boşluk gibi duygular yaratacaktır.
    Bu gelişim döneminde (ayrışma-bireyleşme)takılı kalmış bireyler yetişkin ilişkilerinde de ayrılığı çok şiddetli bir şekilde deneyimlerler.
    Anne ve baba ile kurduğumuz bu duygusal ilişki yetişkinlikte ki aşk ilişkisinde tezahür eder.
    Bu durumdaki yetişkinler ayrılık acısına katlanabilmek için bir takım savunmalar geliştirir. Yemek yemek, alışveriş yapmak, alkol ve madde kullanımında artış, tehlikeli işler yapmak vb. gibi maliyetli başa çıkma yöntemleri kullanırlar.Bazen de eski ilişki döngüsüne çok benzer birini bulur ve acıyı bir şekilde yatıştırır. Gerçekten aşık olduğunu düşünür, yeniden heyecanlanır, yeniden bağlanır. Çoğunlukla da bir önceki ilişkide olduğu gibi yine terk edilir. Sonra “hep böyle birileri beni bulmak zorunda mı ?” diye isyan eder ve tekrar bu duyguyla başa çıkmak için maliyetli yollara başvurur ve bu böylece sürüp gider… Özellikle ayrılık döneminde bir terapiste başvurulur işte bu dönemde gerçek kendiliğine doğru gidebilecek güçte ve kararlılıkta olursa çocuklukta yaşanan ayrışma ve bireyleşme yeniden yapılandırılabilir ve sağlıklı duygusal ilişkiler kurabilirler.

    Gerçek kendiliğinizle sevebileceğiniz, hissedebileceğiniz günlere…

  • Hümanistik Psikoterapi Yaklaşımı: Carl Rogers’ın Psikoterapi Yorumu

    Hümanistik Psikoterapi Yaklaşımı: Carl Rogers’ın Psikoterapi Yorumu

    DANIŞAN ODAKLI (ROGERYEN) PSİKOTERAPİ TEORİSİ

    Carl Rogers, psikoterapistlerin dominant, otoriter ve en iyiyi bilen tavrına karşı çıktı. Eşitliği ve karşılıklılığı önemseyen yeni bir bakış açısı sundu. Bu bakış açısı, danışanı biricik bir birey olarak benimsedi; onu yönlendirmek veya şekillendirmekten ziyade onun içsel deneyimlerine ve bağımsızca hareket etmesine değer verdi. Danışan odaklı terapinin kökleri 1940’lara dayansa da, modern psikoterapi dünyasını benzersiz bir bakış açısı olarak etkilemeye devam etmektedir.

    Danışan odaklı teori; insan doğasını, kişilik gelişimini ve psikoterapi pratiğini kapsayan bütüncül bir bakış açısı sunar. İnsanı ele alma biçimiyle hümanist bir teoridir. Danışan odaklı terapide, hasta ilk defa ‘danışan’ olarak adlandırıldı ve eski pasif duruşunun aksine terapide aktif bir rolü olduğu vurgulandı. Danışanın kendisi için en iyi olanı bileceğine güvenen ve danışanın terapiyi kendisi için en iyi olacak şekilde yönlendirmesine olanak sağlayan yeni bir ekol oluştu. Terapistin lider ya da uzman rolü reddedildi, onun yerine terapiste yardımcı olma rolü atfedildi. Terapist ile danışanın terapide eşit rollere ve eşit güce sahip olduğu öne sürüldü.

    Rogers’a göre, insanlar psikolojik stres yaşadıkları için psikoterapiye başvururlar ve psikolojik stresin esas sebebi kişinin deneyimlerinin kişinin benlik algısından farklılaşmasıdır. Gerçek benlik ve ideal benlik arasındaki fark; kişinin sevilme, değer verilme ve diğer insanlar tarafından kabul edilme ihtiyacı yönünde deneyimlerinin gerçek benliğinden farklılaşması nedeniyle oluşur. Bu ihtiyaçlar, bireyi, kabul edilip değer verileceğine inandığı şekilde davranmaya iter. Bu durum, kişide, benliğini diğer insanların algısına göre şekillendirdiği dışsal referans noktasının oluşmasına neden olur. Diğer insanların koşullu şekilde değer, kabul ve sevgi sunması durumuna koşullu kabul adı verilir.

    Çoğunlukla bireyler, kendi gerçek benliklerini inkar edip diğer insanların koşullarına göre yaşama eğilimi gösterirler. Rogers, gerçek benliği, diğer insanların yargılarından arınmış özgür benlik olarak tanımlar. Rogers ayrıca, bireyin organizmasının, kendini gerçekleştirme eğilimi olduğunu ve içsel referans noktasına, yani kendi içsel yargı sistemlerini kullanabilecek potansiyele, ulaşabileceklerini belirtir. Dışsal referans noktası, kişinin, başka insanların algı ve değer mekanizmalarını esas almasına; içsel referans noktası ise, kendi algısını ve bireysel deneyimlerini, kendini değerlendirmesinin esas noktası olarak ele almasına işaret eder.

    Danışan, içsel referans noktasını esas alma noktasına ulaştığında değişim mümkün olabilir. Danışanın, dışsal referans noktasını esas almaktan içsel referans noktasını esas almaya doğru giden yolculuğunda terapistin görevi, danışanı olduğu gibi kabul etmek ve bu yolda ona yardımcı olmaktır.

    Danışan odaklı teoriye göre, terapinin hedefi danışanın tam olarak işleyen birey seviyesine ulaşmasıdır. Tam olarak işleyen birey, kendini gerçekleştiren bireydir. Öncelikle, tam olarak işleyen birey, başkaları tarafından yönlendirilmekten ziyade kendi deneyimlerine güvenmektedir. Tam olarak işleyen birey, şekillendirilmemiş ya da sınırlandırılmamıştır. Yeni deneyimlere açıktır, hayatı dolu dolu ve doyumlu bir şekilde yaşamaktadır. Bir özgürlük deneyimi yaşamaktadır. Tam olarak işleyen birey yaratıcıdır, meraklıdır, spontandır, otantiktir ve kendine özgüdür. Her zaman mutlu hissetmekten ziyade esnektir ve değişikliğe açıktır. Yeni durumlara kolayca adapte olabilir. Zorluklarla mücadele etmeye hazırdır. Tam olarak işleyen bir birey olmak, bir son noktasına ulaşmak değil, devamlı gelişim ve değişim halinde olmaktır.

  • Çocuklarda Yalan Söyleme ve Çalma

    Çocuklarda Yalan Söyleme ve Çalma

    Yalan ve çocuk çok yan yana kelime de bile yakışmasa da ; Çocuğunuz yalan söylüyor mu ?

    Çocukların büyük çoğunluğu yalan söyler, daha doğrusu söyledikleri yalana benzer. Genelde bu yaşla ilgilidir.
    • Çok küçükken (2-3 yaşlarında) çocuk gerçekleri çarpıtmaya başlar: Islakken altına yapmadığını söyler, tabağı dolu olduğu halde yemeğini bitirdiğine
    inandırmaya çalışır. Bu halinde bizim söylediğimiz masum yalanların tesiri büyüktür. Evde olduğumuz halde yok dedirtmemiz gibi. Çocuk gerçekleri kendi işine gelecek şekilde ayarlar,
    çarpıtır.
    • 4-5 yaşına doğru çocuk kendine ait, anne-babasındakinden farklı düşüncelerinin olduğunun ayrımına varmaya başlar. Gerçek olmayan şeyler anlatarak, onun bizden farklı olduğunu,
    beklenen şeyleri söylemek zorunda olmayan başka bir kişilik olduğunu bilmemiz gerektiğini anlatmak istiyordur. Bu yaşta bizi işletmek ve tahrik etmek için şaka yapmaya da
    başlar.
    • Bazı çocuklar uydurmayı severler. Olur, olmaz şeyler anlatır, kendilerininde gerçekten inandığı bir yığın hikâye uydururlar. Bu çoğunlukla özgüven eksikliği yaşadıkları veya gerçekleri
    söylemeye engel olan bir suçluluk duygusunu bastırmadıkları içindir. Bu çocukların kendilerine güveni yoktur. Değişik hikâyeler anlatarak zayıflıklarını kapatmak için dikkatleri üzerlerine çekmek isterler.
    • Çocuğumuzun doğru söylemeyi öğrenmesine yardımcı olabilmek için öncelikle yalan söylemenin, birini kandırmanın yanlış olduğunu anlayabilecek durumda olup olmadığını
    bilmemiz gerekir.
    • Beş yaşın altındaki çocukların söyledikleri yalana benzeyebilir veya kendi inandıkları şekilde hikâye anlatabilirler. Hemen yalan damgasını vurmayalım.

    Peki Yalan Söyleyen Çocuğa Ne Yapmalısınız ?

    • Yalan söylediğinde sinirlenmeden,cezalandırmadan ve azarlamadan “Acaba gerçekten doğru mu söylediklerin? Bana değilmiş gibi geliyor” diyelim.
    • “Ben senin annenim, sana güveniyorum. Doğruyu duymak istiyorum” diye devam edelim.
    • Yine ısrarla yalan söylüyorsa onu cezalandıralım.
    • Ama bu konuları çocuğumuzla yalnız olduğunda konuşalım, asla başkalarının önünde değil.
    • Öncelikle onlara uygun örnek olalım ve yalan söylemekten, verdiğimiz sözden vazgeçmekten kaçınalım.
    • Çocuğumuzun bize yalan söylediğini veya kandırmaya çalıştığını biliyorsak, köşeye sıkıştırıp yalanını itiraf etmesi için zorlamayalım.
    • Kötü davranışına son vermek içinyardıma hazır olduğumuzu vurgulayalım.

  • Motivasyon

    Motivasyon

    İsimlerini bildiğimiz, sıfırdan yükselmiş veya çevremizde başarı öykülerini gururla anlatan insanların yüksek hedelere nasıl ulaşabildiklerini hiç düşündünüz mü? Yoksa onlara bakıp, helal olsun diyerek, nasıl başardıkları konusunda yaşadıkları zorlukları hiç merak etmeden geçiştirdiniz mi? Mutlaka bir çoğunuzun etrafında, hiç dershaneye gitmeden, iyi bir üniversite kazanmış bir kaç örnek vardır. En kötü ihtimalle çocuklarımıza örnek gösterdiğimiz, zor şartlar yaşıyor olmasına rağmen başarılı olmuş bir çocuk… Herkesin bileceğini düşündüğüm Bill Gates, McDonald’s gibi, sıfırdan şirket yaratmış isimlerden bahsetmiyorum bile… Çok ilginç öyküleri ve bu yerlere gelene kadar nasıl çok zor şartları aştığını daha ayrıntılı bilmek isterseniz, bir göz atın derim… Düşünmenizi istediğim, nasıl oluyor tüm bunlar? İnsan olarak ne kadar farklıyız birbirimizden ki, birileri başarılı işler gerçekleştirirken, biz yanlızca hayat telaşesi içinde kavruluyoruz? Belki de hala gerçek motivasyon ve hedeflerimizi bilemiyor, bilemediğimizi gerçekleştiremiyoruz.. Peki, nedir bu motivasyon? Motivasyon öyle bir algıdır ki, insanda hedefe giderken, çok önemli bir şeyi gerçekleştirir. HAREKETE GEÇMEK.. Gördüğüm danışanlar, konuştuğum arkadaşlarım veya bir ortamdaki gözlemime dayanarak söyleyebilirim ki, harekete geçmek çoğumuzun temel sorunu.. Bazen benim de.. Genellikle insanlar sorunlarının neden kaynaklandığını, ne yaptıkları zaman neyin düzeleceğini, hangi davranışın iyi geleceğini biliyor, evet bu konuda belki de fikir sahibi, ancak bunları uygulamakta, yani harekete geçmekte sorun yaşıyorlar.. Bir amaca ulaşmaya ne kadar arzumuz, bir hedefe gitmeye ne kadar motivasyonumuz varsa, işte o kadar başarılı oluyoruz aslında. Harekete geçip, bir iş sırasında yaşadığımız sorunlarla başa çıkabilir ve tüm sorunlara rağmen, devamlılık sağlayıp güçlü durabilirsek; başarıya giden yolumuzu, çizmiş sayılıyoruz…Yani, adımlar doğru ilerliyor demektir 🙂 Gelin kısaca motivasyonumuzu arttıracak yollara bir göz atalım ;

    Gerçekçi, sizi mutlu edeceğine inandığınız hedefler belirleyin..Gerçekçi diyorum, çünkü hedeflerinizi sizinle ortak bir paydası olmayan, “bu insanı mutlu ediyordur” gibi kalıp düşüncelerle belirlenmiş hedeflerin, motivasyona pek etkisi olmayabilir.. Tabii ki hayal kurun, isteyin ve elde edin ancak, gerçekten yüreğinizde, ne istediğinize bir bakın öncelikle… Çünkü, bu hedefe ulaşmak için bir zaman ve çaba sarf edeceksiniz. Harcadığınız zaman ve çabaya değer bir hedef olup olmadığının analizini, iyi yapmanız gerekir..

    Belirlediğiniz hedefleri netleştirin.Ne istiyorsunuz, ne bekliyorsunuz, bu hedef sizin için ne ifade ediyor, içinizdeki mutluluk hormonunu ne kadar tetikliyor.. Tüm bunları nacizane tavsiyem, bir kağıda yazın ve netleştirin…

    Olumsuz düşüncelere kulaklarınızı kapatın..Hatta mümkünse size yapamayacağını, başaramayacağını kaygılayan, beyninizi de kapatabilirsiniz 🙂 Başarıya ulaşmış insanlar hakkında bir şeyler okumak, belki olumsuz düşüncelerle savaşmanız için, size yardımcı olabilir.. İnsanların başardığını görmek de, iyi bir motivasyon tetikleyicisi olabilir.. Sizde, kendi hedeflerinizin sonucunda neler kazanabileceğiniz,, neler hissedebileceğinizi, kendinize sürekli hatırlatın.. Dilerseniz ayna egzersizi yapabilirsiniz. Sabahları ve akşamları yüzünüzü yıkarken, belki ellerinizi yıkar, dişlerinizi fırçalarken, başınızı bir kaldırın.. Aynadaki yüzünüze bakın ve kendinize, başaracağınıza olan inancınıza bir gülümseyin.. Aynadaki sizsiniz, belkide bir kaç gün, bir kaç ay , birkaç yıl sonra, hedeflerine ulaşmanın gururu ile bakacaksınız yeniden kendinize.. Bu yüzden, en büyük motivasyonu kendiniz, kendinize verebilirsiniz…

    Hedeflerinizin adımlarını belirleyin.Eğer kendinize direk, en yüksekteki hedefi belirlerseniz, bu hedefe giderken muhtemelen çabuk tükenir ve vazgeçersiniz. Evet, temel bir hedefiniz olsun ancak o temel hedefe giderken alt dallarını belirlemek önemlidir. Yani, önce ulaşabileceğiniz, küçük hedefleri gerçekleştirir ve bu hedefleri temel hedefinizle bağdaştırabilirseniz daha doyurucu ve sizi yormayan bir şekilde ilerlemiş olursunuz. Bu şekilde asıl hedefinize doğru adım adım ilerlemek tabirini kullanabilirim..

    Kendinizi ödüllendirin.Temel hedefinize giden yolda, belirlediğiniz bu küçük hedeflere ulaşmak, sizi başarılı hissettirecek en güzel etkendir. İşte bu başarılarınızı, sizi mutlu edecek bir kek, bir arkadaş sohbeti, biraz alışveriş gibi motive ederek ödüllendirebilirsiniz. Nasıl mutlu olduğunuzu biliyorsunuz, başardınız ve bunu hak ettiniz…

  • İlişkilerdeki Doğru İnsan

    İlişkilerdeki Doğru İnsan

    Bu zamana kadar flört ettiğiniz herkes yanlış kişiydi değil mi? Doğru insan çıkmadı karşınıza? Peki neydi doğru insan, kimdi o? Neyi nerede arıyoruz gelin bir bakalım etrafımıza… Ergenliğin coşkun ve tutkulu günleri geride kalırken, etrafta bütün arkadaşlar bir bir evlenirken ne çok korkuyoruz değil mi ‘yanlış insanla evleneceğim’ hissinden. Ve yanlış insana denk gelmemek için, ergenlikte yaptıklarımızdan daha saçma şeyler yapabiliyoruz, sözde olgun bir yetişkin olmak adına. Diğeriyle yakınlaştığımızda, ortaya garip bazı sorunlar çıkar; bizi daha yakından tanımaya başlayan birisinin varlığı, aslında sandığımız kadar ‘normal’ olmadığımız gerçeğini yüzümüze vurur. Sadece bizi yeterince iyi tanımayan insanlara mükemmel görünebiliriz. Birisiyle yakınlaşmaya, hayatına dahil olmaya başladığınızda, bir ayna gibi karşınızdadır kendi gerçekliğiniz. Onun gözlerinden pek de normal olmayan kendinizi görmeye başlarsınız. Bu her zaman kolay olmayabilir, zira kendine tahammül edebilmek yüksek ego gücü gerektirecektir. Her babayiğidin harcı değil. Birbirinizin fikirlerine katılmadığınızda, biri çalışırken diğeri yatıp dinlendiğinde içten içe öfke duyuyor olabilirsiniz. Karşınızdakinin ailesi istediğiniz gibi olmadığında, istediğiniz tepkileri vermediğinde, sevgilinizin çalışma tutumları tahmin ettiğiniz gibi olmadığında ya da sosyalleşme beklentiniz hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmediğinde sesinizi çıkartmakta zorlanıyor olabilirsiniz. Gerçek şu ki; kimse mükemmel değil; biz de, karşımızdaki de! Gündelik hayatımıza dahil olan sevgili, kusurlarımızı açığa çıkarma konusunda tehdit edici olabilir. İşte tam da bu anda korkup, ilişkiyi orada bırakabiliriz. Buradaki korku konusunu biraz daha açmakta fayda var; bu korku salt olarak karşımızdakinden ya da ilişkiden korkmak değil; kendi gerçekliğimizle ve mükemmel olmayan yönlerimizle yüzleşmekten korkmak. Nihayetinde yalnız geçirdiğimiz yıllar boyunca, ‘iyi ve anlaşılabilir’ biri olarak düşünüyorduk kendimizi değil mi? Belki de büyük bir yanılgı içindeyizdir! Ve en sevdiğimiz, en sıkı sarıldığımız kişi, bu algımızın gerçek olmadığının kanıtıdır. Yıllarca ‘iyi ve anlaşılabilir’ olduğumuz gerçeği ile kendimizi kandırmamızın sonu gelmiştir belki de? Can sıkıcı değil mi? Kesinlikle…Hadi biraz da geçmişe bakalım, büyük büyük büyüklerimiz nasıl evlenmişler? Kendilerine kalacak toprakları hesaplamışlar mesela, ya da başlarına geçecekleri krallıklar beylikler için eşlerini seçmişler. Karşı tarafın ailesinin şehirde büyük söz sahibi olması, mirasın dağılmaması, işlerin yolunda yürümesi gibi sebepler genelde evliliklerin belirleyicisi olmuş. Hatta Büyük Lider Mustafa Kemal Atatürk’ün evliliğine baktığınızda da belli ‘standartlar’ı sağladığı için evlilik yaptığı apaçık ortadır. Nihayetinde Latife Hanım, üç lisan bilen, piano çalan ve at binen bir kadındı. Dışarıdan bakıldığında, Paşa’ya uygunluğu tartışmasız kabul edilebilirdi. Sayısız cenk’e katılmış, yürekli bir adamın duygularına, savunmasız kalbine hitap ediyor muydu peki? En huzurlu alanı olan evinde, hanesinde onu şefkatiyle kucaklayabiliyor muydu Latife Hanım dersiniz? Yeter miydi bildiği üç dil, çaldığı piano ya da Avrupadan getirttiği kıyafetler paşaya huzur vermeye? Sanırım değildi ki, kurallar ve şartlar bakımından, kağıt üzerinde böylesi uygun görünen çift sadece iki buçuk yıl evli kalabildi. Unutmamamız gereken en önemli konu sanırım şu; liste halinde gelen bir imajla değil, insanla evleniyoruz. Peki son yüzyılda neler yapıyoruz? Ekstra bir romantizm büyüsüne mi kapıldık dersiniz? Romantizmin şekillendirdiği bir ‘mükemmel tamamlayıcı eş’ anlayışı oluşuyor sanırım gitgide. Dışarıda bir yerlerde her türlü ihtiyacımızı karşılayacak ve tüm özlemlerimizi giderecek mükemmel birinin varolduğu düşüncesine bel bağlayıp yıllarımızı geçirdik değil mi? Bu romantizm anlayışını biraz değiştirmemiz gerekebilir. Seçtiğimiz kişi bizi üzüp kırabilir, canımızı sıkıp hayal kırıklığına uğratabilir; ve bütün bunları farkında olmadan, kötü niyet içermeden biz de yapabiliriz. Büyülü romantizm anlayışımızı, daha gerçek olan bu farkındalıkla, zaman daha fazla geçmeden değiştirebilirsek ne ala. O kadar da büyülü bir romantik ilişki yok, canınız biraz yanabilir. Savrulur gibi hissettiğiniz bir boşluğun sizi ele geçirdiğini düşünebilirsiniz, romantizme dayandırılmış bir hayal kırıklığında. Ayrıca bu doldurulamayan eksiklik ve boşluk halinin sonu gelmez olabilir. Ancak bu duyguların hiç biri olağandışı olmadığı gibi, ayrılmak / boşamak için de yeterli sebepler değildir. Kendimizi kime teslim edeceğimizi seçmek, kimin bize kendi gerçekliğimizi sunacağı ile ilintilidir; metnin başında da dediğim gibi bu her zaman kolay olmayacaktır. Kendi eksikliklerinizle barışıyor olmanıza ve kırgınlık duygusuyla başetme gücünüzle seçimler yapmalısınız. Basitleştirin hayatı, zaten herşey çok karışık. Sadece bir seçim bu; kimin bize ‘kendimizle yüzleşme’ cesareti verecek olduğunun, şefkat ve şehvetle sarılmış olduğu bir seçim. Seçtiğiniz kişiyle bütün geçmişiniz aynı olmak zorunda değil; farklı deneyimleri paylaşmak aynı hayallere birlikte yürümek, farklı tatları birleştirmek belki de aşk… Birbirinin imajlarındaki listeye uymak değil, birbiri ile denk adımları atabilmek belki de. Güzel bir ilişkinin başarısıdır uyumlu olmak; önkoşulu değil. Biraz romantizm biraz gerçeklik ile birlikte, kendimize ve eşimize karşı her zaman daha affedici, eğlenceli ve ılımlı bir bakış açısı ile bakmaya çalışarak, kendimizi de diğerini de mutlu etmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Hepinize kocaman bir kalp diliyorum; hem kendinizi hem diğerini affedebileceğiniz…Hadi şimdi, bu yazıyı okurken aklınızdan geçen kişiye sarılın kocaman.

  • Sınav (Sınanma) Kaygısı

    Sınav (Sınanma) Kaygısı

    Her konuda olduğu gibi sınavlarda başarı için de belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır ve bu doğaldır. Fakat gerçek ve akılcı bir temele dayanmayan türden engel olamadığınız ve durduramadığınız düşünceler sınav kaygısını yükseltecek ve performansı olumsuz etkileyecektir.

    Kaygı duygusal ya da fiziksel baskı altındayken ortaya çıkan doğal bir tepkidir ve kaynağı çoğu zaman belli olmayan bir korkudur. Kaygıda fiziksel varlığımıza yönelik bir tehlike yoktur. Kendi olumsuz düşüncelerimiz sonucu kaygıyı üretiriz. Kaygının kaynağı belirsizdir. Korku daha kısa sürelidir, kaygı ise daha uzun süre devam eder.

    Sınav kaygısının temelinde hem kişinin kendisinden hem de çevresinden kaynaklanan çeşitli nedenler yatmaktadır ve sınanma kaygısı yaşam boyu karşı karşıya kaldığımız, başarımızın zaman zaman da kişiliğimizin karşılaştırıldığını düşündüğümüz düşünce biçimimizdir.

    Özellikle yoğun sınav dönemlerinde, sınav tarihi yaklaştıkça ve hayatını etkileyeceğini sınavlarda sınav kaygısı yaşayan öğrencilerin sayısı gittikçe artmaktadır. Sınavlar bilgi ölçen araç olmaktan çıkmakta artık öğrenci için kendinin değerlendirildiği ve yaşamın tamamını kapsamın bir obje halinin almaktadır.

    Sınav kaygısı ile başa çıkmak bedensel, zihinsel, duygusal ve davranış düzeyindeki bir takım düzenlemeler ve çaba gerektirir.

    SINAV KAYGISININ NEDENLERİ
    Sınav kaygısının nedenleri şöyle sıralanabilir:
    ′ Zamanı iyi kullanamama,
    ′ Kötü çalışma alışkanlıkları,
    ′ Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslamak
    ′ Yüksek beklenti düzeyi,
    ′ Mükemmeliyetçi yaklaşım,
    ′ Görev ve sorumlulukları erteleme
    ′ Başarısız olma ve değerlendirilme korkusu vs…
    SINAV KAYGISININ BELİRTİLERİ

    ′ Kalp atışlarında hızlanma ve artış, çarpıntı
    ′ Hızlı nefes alıp verme
    ′ Gerginlik ve / veya sinirlilik hali
    ′ Terleme ve / veya titreme
    ′ Dilin damağın kuruması
    ′ Mide şikayetleri
    ′ Bağırsak hareketlerinde değişme (ishal / kabızlık)
    ′ Ortamdan uzaklaşmak isteme
    ′ Yoğun yorgunluk hissi
    ′ Yeme alışkanlıklarında değişme vb.
    ′ Telaş, şaşkınlık, organize olamama
    ′ Baş ağrısı, huzursuz uyku, kabus görme Konsantrasyon bozukluğu
    ′ Kaygı ve korku ifadeleri içeren düşünceler

    SINAV KAYGISININ ETKİLERİ
    ′ Öğrenilen bilgiler transfer edilemez.
    ′ Okuduğunu anlama ve düşünceleri organize etmede zorluk yaşanır
    ′ Dikkatte bir azalma olur, dikkat sınavın içeriğine değil sınavın kendisine ve bağlı olarak yaşananlara odaklanır
    ′ Zihinsel beceriler zayıflar, bilgilerin hatırlanmasını engeller.
    ′ Fiziksel rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olur.

    Kaygıyla baş etme yöntemlerinde en önemli etken düşüncelerinin ve duygularının farkına varmak ve bunlarını kontrol edebilmektir. Düşünce biçimindeki düzenleme ve duyguların kontrolü kaygının azalmasında önemli rol oynar.

    Bunun için kendinize şu soruları sorabilirsiniz:

    – Kaygı karşısında davranışlarımın diğer zamanlara nasıl bir farklılık göstermektedir?
    – Bu davranışlar başkalarıyla ilişkilerimi etkiliyor mu?
    – Başa çıkma yollarını denediniz mi? İşe yarayan oldu mu? Tepkilerimi nasıl değiştirebilirim?

    Kaygıya neden olan olumsuz duygu ve davranışları, düşünce biçimlerini değiştirebilirseniz olayları daha gerçekçi algılayabilir ve daha esnek olabilirsiniz.
    İnsanın duygu ve düşüncelerini belirleyenin çevredeki insanlar ve meydana gelen olaylar olduğu bir çok kişi tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple insanlar, kendilerini gerginliğe iten ve duygusal açıdan sıkıntı veren durumlarda kendisi dışındaki olay ve kişileri suçlama eğilimindedir. Böyle yapmakla da hem strese yol açan, hem de stresle başa çıkmayı güçleştiren önemli bir hataya düşerler. Bu hata, insan hayatındaki gerginliklerin ve baskıların, olayları değerlendirme ve yorumlama biçiminden kaynaklandığını görebilmeyi engellemektedir.

    Bu bölümde, “Düşünceyi Biçimleme Yöntemi” neden bahsedilecektir. Bu yöntemle herkesin zaman zaman kendini kaptırdığı ve “mantıklı olmayan düşünce biçiminden” kaynaklanan endişe ve gerginliklerle yapıcı bir biçimde mücadele etmek mümkün olacaktır.

    Herhangi bir durumun veya olayın gerçekçi bir çözümlemesi için gerekli olan ölçütler şunlardır:

    1- Düşünce veya yaklaşım biçiminiz objektif gerçeklere dayanmalıdır.
    Ölçülerine ve değerlerine güvendiğiniz 3-5 kişilik bir zihinsel jüri kurun. Bu jüride bulunanların o durumu veya olayı nasıl algılayacaklarını ve değerlendireceklerini düşünün. Onların yaklaşımları da sizinki gibi mi olurdu? Yoksa olay daha farklı yorumlara da olanak verebilir miydi?

    Bu soruların cevaplarına göre olayı (durumu) ve dolayısıyla olayın yol açtığı tepkiyi abartıp abartmadığınız, yaklaşım ve yorum biçiminizin gerçekçi olup olmadığı konusunda fikir sahibi olabilirsiniz.

    Örneğin, “Bu sınavı başaramayacağım” düşüncesi, eğer sınava ciddi bir gayretle hazırlanıyorsanız gerçekçi değildir.

    2- Değerlendirme ve yaklaşım biçiminiz size ve problemi çözmeye yardımcı olmalıdır.
    Bir konuyu ele alış, düşünüş ve yaklaşım biçiminizin problemi çözmeye katkısı olmalıdır. Aksi takdirde bu yaklaşım (düşünce) biçimi gerçekçi ve geçerli değildir. Bu yaklaşım biçimine çeşitli konulardaki endişeler de dahildir. Gerçekçi bir düşünce biçiminin problemin çözümüne katkısı olması gerekir. “Hayatta başaramayacağım”, “Eyvah yapamıyorum” veya “Sınavı kazanamazsam bittim” türündeki, kişinin kendisine yönelik yıkıcı düşüncele¬ri büyük çoğunlukla hem gerçekdışıdır, hem de yararsızdır.

    3- Değerlendirme ve yorum biçiminiz kısa ve uzun dönemli amaçlarınıza katkıda bulunmalıdır.
    Bir konuda karar vermek zorunda kaldığınız zaman, yapacağınız seçim konusunda size ışık tutacak olan “Amaçlarınız ve Önceliklerinizdir”. “Hayat Amaçlarınız” aklınızda olmalıdır. Böylece sadece o anda yapmak istediği¬niz, size haz verecek herhangi bir etkinliği ertelemeniz mümkün olabilir ve davranışlarınızı kısa veya uzun vadeli amaçlarınız doğrultusunda yönlendirebilirsiniz. O an aklınıza gelen ve size keyif veren bir uğraşınızı erteleyip, ertelememek konusunda yine öncelikleriniz size yol gösterecektir.

    4- Yorum ve yaklaşım biçiminiz sizi çatışma ve gerginliğe sürüklememelidir.
    Yorumlarınız, yaklaşımlarınız ve değerlendirme biçiminiz sizde iç çatışma ve gerginliğe sebep olmamalıdır. Yaklaşım tarzınız kendinizi huzurlu ve rahat hissetmenize yardımcı olmalıdır. Eğer değerlendirme biçiminiz kendi¬nizi üzgün, gergin, öfkeli hissetmenize sebep oluyorsa, bu yorum biçiminizi bir kere daha gözden geçirmenizde ve nasıl değiştireceğiz konusunda düşünmenizde yarar vardır.

    Bu durumu değerlendirirken problemleri hafife almak veya ertelemek gibi bir yaklaşım yoktur. Ancak yorumunuzla duygu ve düşünce açısından bulunmak istemediğiniz bir noktaya geliyorsanız, bu durum problemle başa çıkmanızı da güçleştirecektir.

    5- Yaklaşım biçiminiz diğer insanlarla çatışma ve sürtüşmeleri azaltmalıdır.
    Eğer konulara yaklaşım biçiminiz sürekli olarak başka insanlarla aranızda problem çıkmasına ve gerginlik doğmasına sebep oluyorsa, haklı olduğunuzu düşünüyor bile olsanız, yaklaşım biçiminizi gözden geçirmenizde yarar vardır.

    Bazen de farkına vardığınız noktaları küçük bir kağıda yazıp sık karşılaştığımız yerlere koyarak hatırlamak mümkündür.

    Böyle bir uygulamanın sağladığı bir başka yarar da; olay olmuş bitmiş, siz tepkinizi vermiş bile olsanız, bu ölçütlerle bir kere daha olay üzerine düşünmek size davranış, yorum ve yaklaşım biçiminizle ilgili gerçekçi bir değerlendirme imkanı verir.

    Kağıt üzerine şunları yazabilirsiniz. Bu yaklaşım biçimim:
    1- Problemi çözmeye faydası var mı?
    2- Kısa ve uzun dönemli amaçlarıma katkısı var mı?
    3- İç çatışma ve duygusal gerginliğimi azaltıyor mu?
    4- İnsan ilişkilerimi olumlu yönde mi etkiliyor?

    Hiç şüphesiz bazı durumları bu 4 ölçüte uydurmak zordur. Ancak günlük hayat içindeki bir çok durumu yukarıdaki ölçütlerle değerlendirmeniz ve yaklaşımlarınızı değerlendirmeniz mümkün olacaktır.

    SINAVA DAİR YARARLI DÜŞÜNCELER

    Sınava hazır olmam için eksiklerimi kapatmaya odaklanmalıyım
    Bu bilgilerin, eğitim hayatımın sonraki aşamasını kolaylaştıracağına inanıyorum.
    Konuları önem ve kavrama sırasına dizerek, çalışmaya başlamalıyım.
    Sınav hayatımızın doğal bir parçası ve bana eksiklerimi görme ve kapatma fırsatı veriyor
    Zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabileceğimi planlamalıyım.
    Yapmam gerekenleri nasıl bir öncelik sırasına koymalıyım?
    Günlük ve haftalık tekrarlar yapmalı ve eksiklerimi belirleyip öğretmenime sormalıyım.
    Tüm dersi değil X dersinin Y ünitesinin Z konusunu anlamıyorum.
    Gereken hazırlığı elimden geldiğince yapacağım.
    Elimden geleni yapacağım

    KAYGI VE HEDEF ARASINDAKİ İLİŞKİ

    Hedef belirleme kişiler için olması gereken ve kaygı yaratan bir durumdur. Ancak hedef belirleme aşırı düzeydeki kaygı oluşturuyorsa, hedef gözden geçirilmeli belki revize edilmelidir. Hedefe ulaşmak için kaygı olmazsa olmazdır. Kaygı insanın harekete geçirme gücüdür. Ancak aşırı kaygı öğrenmeyi olumsuz etkileyeceğinden kontrol altında tutulması gereken bir olgu olmalıdır. Dolayısıyla hedefle kayı ilişkisini çok iyi değerlendirmek ve hedefin kaygı yarattığı durumlarda hedefi bölümlere ayırarak ulaşmaya çalışmanın kaygının kontrol edilmesi açısından faydalı olacağı görünmektedir.

    KENDİNİ BAŞKALARIYLA KIYASLAMANIN OLUMSUZ ETKİLERİ
    Sınav kaygısını olumsuz yönde tetikleyen en önemli unsurlardan biri de kendini başkalarıyla kıyaslamaktır. Sınav performansı bakımından kendi sonuçlarını sürekli başkalarıyla kıyaslamak, kişinin enerjisini boş yere harcamasına neden olur. Halbuki her öğrencinin ilgi alanları, daha başarılı olabileceği alanlar birbirinden farklıdır.

    Başkalarının performansına odaklanmak, insanın kendi yapabileceklerini ve hangi konularda eksikleri olduğunu keşfetmesini zorlaştırır. Bunun yerine, gerçekçi ve daha çözüme yönelik tutum, insanın her konu bazında kendi gelişim sürecine odaklanmasıdır. Kendini zaman içinde değerlendirmek, eksiklerini tespit etmek ve bunu kapatmak için harekete geçmek daha etkili ve değerli bir yaşam becerisidir.

    Sonuç olarak öğrenci, var olan enerjisini etkili biçimde kullanmakta zorlanır ve enerjisinin önemli bir kısmını boşa israf etmiş olur.

    SINAV ÖNCESİNDE KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Sınavı hayatın içinden, doğal bir kavram olarak algılamak
    ′ Yemek ve uyku alışkanlıklarınızı sabitlemek
    ′ Riski düşük fiziksel etkinlikler yapmak
    ′ Sınavla ilgili olumlu hayaller kurmak.

    SINAV SIRASINDA KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Özellikle ilk 20 dakikayı iyi yönetmeye odaklanmak. Yapılan araştırmalar sınav kaygısının sınavın ilk 20 dakikasında en yoğun yaşandığını, daha sonra kaygıda bir düşüş ortaya çıktığını göstermektedir.
    ′ En rahat cevaplayabilecek test türüyle ya da o testin sorusuyla başlamak
    ′ Soruyu okurken çözüme değil, sadece soruyu anlamaya odaklanmak
    ′ Başka öğrencilerin kâğıtlarına değil, sadece kendi kâğıdına odaklanmak.
    ′ Soru kökünü iki kez okumak

    SINAV SONRASINDA KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Sınav iyi veya kötü geçsin, sınavdan sonra kendini ödüllendirmek; hoşlanılan bir şeyler yapmak.
    ′ Geleceğe dair sınav odaklı olmayan gerçekleştirmesi düşünülen hayallerin düşünülmesi ya da oluşturulması.
    ′ Alternatiflerin oluşturulması.
    ′ Olumlu düşünce yöntemlerine başvurmak.

    RAHATLAMA YÖNTEMLERİ
    1- NEFES EGZERSİZLERİ

    Stres sırasında beden kimyasında değişiklikler meydana gelir ve bazı kimyasal maddeler salgılanır. Gevşeme cevabının öğrenilmesi ve uygulanmasıyla ise stres sırasında ortaya çıkan kimyasal maddeler kaybolur. Bu maddeler özellikleri gereği gevşeme cevabıyla aynı zamanda “var olamaz”lar. Bir başka biçimde ifade edersek bedende aynı zamanda hem gerginliğin hem de gevşemenin beden kimyası birlikte olamaz. Bu sebeple insan eğer stresi yaşıyorsa bedende ona ait beden kimyası, gevşemeyi yaşıyorsa ona ait be¬den kimyası egemendir.

    Bedensel olarak gevşemiş bir insan ruhsal olarak sakin ve huzurludur. Bedensel olarak gergin bir insan ruhsal olarak endişeli ve sıkıntılıdır. Bir insan aynı anda hem gergin, hem gevşek olamayacağına göre gevşemiş bir insanın endişeli ve sıkıntılı, veya gergin bir insanın sakin ve huzurlu olması mümkün değildir.

    Solunumun derinleşmesi (stres tepkisi sırasında hızlanır) kalp vurum sayısını azaltır (stres tepkisi sırasında artar), el ve ayaklara giden kan miktarının artması bu bölgede ısınma ve ağırlaşmaya se¬bep olur (stres tepkisi sırasında damarlar daralır, kan içeri çekilir ve dolayısıyla yüzey sıcaklığı düşer). Bu durum bedenin bütün kaslarında gevşemeye ve rahatlamaya sebep olur.
    “Önce nefes almayı öğrenin”
    • Temel Nefes Egzersizi

    İyi nefes almak her zaman iyi bir nefes vermekle başlar. Nefes alma işleminin bütünü zihinsel olarak denetlenmeli ve ağır, derin ve sessiz olmalıdır.

    1) Nefes alma egzersizinize başlamadan önce sağ avucunuzu göbeğinizin hemen altına, sol elinizi göğsünüzün üstüne koyun ve gözlerinizi kapatın.
    2) Nefes almadan önce ciğerinizi iyice boşaltın. (Nefesi verirken ciğerler zorlanmamalı ve nefes itilmeden kendiliğinden çıkmalıdır).
    3) Ciğer kapasitenizi hayali olarak ikiye bolün ve “biir”, “ikii” diye içinizden sayarak ciğerinizin bütününü doldurun… Kısa bir süre bekleyin, “bir-iki” diye diye sayarak nefesinizi aldığınızın iki katı sürede boşattın. Sağ eliniz göğüs kemiklerinizin, hareketli bir köprü gibi, yana doğru açıldığını hissetmeli… Yeni bir nefes almadan iki saniye bekleyin.
    4) 2 ve 3. maddede yazılanları tekrarlayarak bir derin nefes daha alın ve verin. Egzersizi bir kere daha tekrarlayıncaya kadar mut¬laka en az 4-5 normal nefes alın.

    Yukarıda belirtildiği gibi diyafram akciğeri dalak, karaciğer, mide ve bağırsak gibi iç organlardan ayıran bir kastır. Böyle bir nefes alışkanlığının yerleşmesi diyaframın altında kalan ve dışardan başka hiçbir şekilde ulaşılamayacak olan organlara masaj yapılmasına imkan verir.

    Bedendeki oksijen miktarının artması ve bu oksijenin en uç ve derin dokulara kadar ulaşması, stres sırasında ortaya çıkan maddelerin (adrenalin, noradrenalin) azalmasına ve kaybolmasına sebep olduğu için, kişiyi sakinleştirir ve duygusal açıdan daha dengeli kılar.

    Akciğere bütün kapasitesini kullanma imkanı verilir. Böylece hem kan dolaşımı hızlanmış olur, hem de solunum sistemi ile ilgili hastalıklara karşı önlem alınmış olur.

    Günde en az 40 defa bu şekilde nefes almak, bu tür nefes almayı alışkanlık haline getireceği için. istenen yararların gerçekleşmesini sağlar.

    Sınava Hazırlanırken Fizik Egzersiz

    Günde 10 – 20 dakika düzenli egzersiz yapmanın sınavlara hazırlanan bir gence sağlayacağı yararların birincisi kaygıyı azaltması, ikincisi de öğrenmede etkinliği artırmasıdır.

    Düzenli fizik egzersiz programlarının temelinde bedenin mümkün olduğu kadar çok oksijen yakması vardır. Yapılan araştırmalar, böyle düzenli bir uygulama içinde olanların teneffüs ettikleri hava içinden daha fazla oksijen kullandıklarını ortaya koymuştur.

    Spor yapanların kanlarında dokuya oksijen taşıyan alyuvarların hem sayısının, hem dayanıklılığının arttığı gözlenmiştir. İkinci sebep, bedenin savunma elemanı olan akyuvarların artmasıyla bağışıklık sisteminin güçlenmesidir. Üçüncü sebep, zorunlu durumlarda kullanılan yedek damar sisteminin açılmasıdır. Bu durum daha az yorulmaya ve kendini enerjik hissetmeye sebep olur. Bu durumda öğrenmeye gerçekleşmesi yardımcı olmakta ve bu fiziksel hazır bulunuşluk zihinsel bir rahatlık yaratmaktadır.

    DİĞER BAŞ ETME YÖNTEMLERİ

    Bedensel Düzenlemeler

    Kaygıyı azaltmak için gerekli bedensel düzenle¬melerin basında düzenli beslenme gelir. Her bireyin yasına, beden ölçülerine, etkinliğine bağlı dengeli ve sağlıklı beslenme yöntemini bilmesi gerekir.

    • Sabahları kahvaltı edin.
    • Akşam yemeklerini az yiyin.
    • İdeal kilonuzu korumaya çalışın.
    • Protein içeren ve doğal yiyecekleri tercih edin.
    • Az ve sık yemek yiyin
    • Spora zaman ayırın.
    • Her türlü harekete, fizik çalışmaya önce yürüyüşle başlayın.

    Zamanı Planlama ve Amaç Saptama
    Zamanı kullanmanın en iyi yolu; gerçekleştirilmek istenen amaç ve öncelikli işlerin saptanması ve zamanın bunlar için kullanılmasıdır. Zaman, amaçlarınız doğrultusunda planlandığında, davranışlarınızı yönlendirmiş ve gereksiz şeyler için zaman harcamamış olursunuz. Aynı şekilde, zamanın iyi değerlendirildiği duygusu kaygıyı azaltır.

    Çalışmak istedikleri halde saatlerce dersin başına oturamayan, çalışmaya başlayamayan öğrencilerin çoğunun belirli bir hedefleri yoktur, motivasyonları eksiktir ve çalışma isteği duymazlar. Çalışamadıkları için suçluluk duyar, başarısız olurlar ve bu da kaygıyı artırır.

    Amaçlara ulaşmak zamanı kontrol etmekten geçer. Bu da plan yaparak ve uygulayarak gerçekleşir.

    Planlı olmak ne kazandırır?
    1. Zamanı kullanmayı öğretir.
    2. Kararsızlığı önler ve doğru karar almaya yardım eder.
    3. Problem çözümüne yardım eder.
    4. Kendine güveni artırır.

    Yapılan planları uygulamak için zaman nasıl yaratılır? Öncelikli işlerinizi yapabilmek için, hedeflerinize hizmet etmeyen işlere “hayır” diyebilmelisiniz. Amaçlarınızı önem derecesine göre sıralayın. Öncelikli olanları gerçekleştirmeden ikinci ve üçüncü derecede olanlara geçmeyin.

  • Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Düşünceler ve duygular birlikte hareket etmeyi çok severler. İyi ve olumlu şeyler düşündüğümüzde; daha mutlu, daha moralli, daha heyecanlı, daha pozitif vs. hissederiz. Oysa kötü ve olumsuz şeyler düşündüğümüzde enerjimiz düşer, mutsuz oluruz, kaygılanırız, karamsar bir duygu durumu oluşur ve bir anda aslında her şeyin kötüye gittiğini düşünüp depresif bir duygudurum içerisine girebiliriz. Aslında bu durum içinde bulunduğunuz durumun tam yansıması olmayabilir. Yani beyniniz düşünceleriniz sizin algılarınızla oynuyor olabilir. Bu durumda duygularınızın değişmesine ve olumsuz bir duygu içerisine girmenize neden olur.

    Yaşadığınız durum ile baş etme beceriniz, duygunuzun olumlu yada olumsuz tarafa geçmesini belirlemektedir. Karşılaştığınız durumlar her ne kadar zor olursa olsun sizin o durumla baş etme beceriniz o andaki duygularınız oluşumunu belirlemektedir. Bir olay anında düşünceleriniz (iç sesiniz) size “bu işin içinden çıkamayacaksın” dediğinde hissedeceğiniz duygu (mutsuzluk, karamsarlık, depresif duygudurum, kaygı, korku vs.) olumsuz olacaktır. Bu düşünce durumunu değiştirememeniz durumunda bu duygu durumundan kurtulma şansınız olmayacaktır. İnsanlar olumsuz duygu durumundayken, depresyonda iken kendisini aslı olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahiptirler. Burada yapılması gereken düşünceyi yeniden yapılandırmaktır. Yani olumsuz düşüncelerinizin oluşmasına katkı sağlayan bilişsel çarpıtmalardan kurtulmaktır.

    Bilişsel Çarpıtmalar Nelerdir?

    1-Hep yada Hiç Düşüncesi: Bu çarpıtma kişisel özelliklerinizi siyah ve beyaz gibi uç noktalarda görmeniz demektir. Her zaman “Takdir” alan öğrenci “Teşekkür” aldığında “İşe yaramazın tekiyim” sonucuna varır. Hep yada hiç düşüncesi mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Herhangi başarısızlık durumunda veya hatadan korkarsınız. Çünkü bu durum size kendinizi değersiz, yetersiz ve beceriksiz hissettirecektir.
    Olayları bu şekilde değerlendirmek gerçek dışıdır. Çünkü hayat çok az zamanda “ya öyle yada böyle” mantığıyla bizleri gerçekte karşılaştırır.
    2- Aşırı Genelleme: Olayları kendi özelinde değerlendirememek diğer yaşantılarla birleştirerek bir genellemeye ulaşmaktır. Aslında zihinsel bir yanılsama ve illüzyon içerisine girmektir. Başınıza bir şey geldiğinde yineleneceğini ve çoğalacağınızı onaylamış olursunuz. Reddedilme acısı çoğunlukla aşırı genellemeden kaynaklanır. Bir genç iki ayrı kız tarafından reddedildiğinde tüm kızlar tarafından reddedileceği sonucuna varır.
    3- Zihinsel Filtre: Bir olaydaki olumsuz bir ayrıntının üzerine yoğunlaşarak bütün olayların olumsuz olarak algılanmasıdır. Depresyondayken olumlu her şeyi filtreleyen bir gözlük takmış gibi olursunuz. Bilincinize takılan her şey olumsuzdur. Eğer bu zihinsel filtre kavramını bilmiyorsanız her şeyin olumsuz olduğuna karar verirsiniz. Bu durum sizi gereksiz bir acıya sürükleyen kötü bir duygudur. Bu duruma “seçici odaklanma” denir.
    4- Olumluyu Geçersiz Kılmak: Olumlu olaylar sanki yokmuş gibi göz ardı edilir. Olumlu olayları sürekli olumsuza çevirme eğilimidir. Depresyonda olan biri tam tersini yapma becerisini geliştirmiş olabilir. Bu durum farkında olmadan yapılmaktadır. Olumluyu geçersiz kılmak bilişsel çarpıtmaların en yıkıcı türüdür. Olumsuz bir deneyim yaşadığınızda “ İşte bu hep düşündüğüm şeyi kanıtlıyor” sonucuna varırsınız. Bu eğilim için ödenen bedel yoğun bir şekilde acı ve olan güzelliklerin değerini bilememektir.
    Sizin yaşam deneyimleriniz bu kadar uç olmasa bile olumlu deneyimlerin göz ardı edilmesi hayatın zevkini alır götürür ve insanın karamsar bir duygu durumuna sürüklenmesine neden olur.
    5- Sonuçlara Atlamak: Gerçeklikle bağdaşmayan olumsuz bir sonuca atlamak.
    a-Zihin Okumak: Başka insanların duygu ve düşüncelerini anlamak ve araştırmaya gerek duymadan bunlara inanmaktır.
    Örnek 1 : “Bana Günaydın demiyor çünkü ………” – Beni önemsiyor/ Beni görmezden geliyor. Gerçek olan yetiştirmesi gereken bir işten dolayı hızlı hareket etmek zorunda olması.
    Örnek 2- Uyuyan bir dinleyici için – “Dinleyenleri çok sıktım galiba” düşüncesi – Gerçek durum bir gece öncesinde çocuğunun rahatsızlanması ve geceyi hastanede geçirmek zorunda olmasından dolayı uykusuz kalması
    b- Falcılık yapmak: Elinizde sihirli bir kürenin olmasına benzer. Başınıza kötü bir şey geleceğine dair tahminde bulunmak ve bunu doğru kabul etmektir. Endişe atakları geçiren birinin “Ya bayılacağım ya çıldıracağım” demesi gibi. Bu tahminler gerçek dışıdır. Çünkü hayatında hiç bayılmamış veya çıldırmamıştır.
    Arkadaşınıza mesaj attınız. Mesajı aldığını ve size geri dönecek kadar değerli bulmadığını düşündünüz ve üzüldünüz. ( ZİHİN OKUMA) Öfkelendiniz ve tekrar aramak istediniz ama “tekrar ararsam kendimi aptal durumuna düşürür” dediniz. (FALCILIK YAPMAK)
    6- Büyütme – Küçültme: Dürbün hilesi de denebilir. Dürbünün normal tarafından baktığınız büyük görürsünüz. Bu genelde olumsuz olaylarda olur. “eyvah ben bu hatayı nasıl yaptım. Bu bir felaket” (Felaketleştirme)
    Başarılarımıza baktığımızda dürbünün ters tarafıyla yani küçük gösteren tarafıyla bakarız. Aslında kusurlarımızı büyütüp, iyi taraflarımızı küçültürsek kötü hissedeceğimiz ve kendimizi aşağı çekeceğimiz kesindir.
    7-Duygusal Karar: Duygularınız mantığınızın kanıtıdır. “ Başarısız hissediyorum o zaman başarısızım.” Bu çeşit mantık yürütmeler yanıltıcıdır. Duygular; düşüncelerimizi ve inançlarımızı yansıtmaktadır. Eğer bunlar çarpıtılmışsa duygularınızın gerçekliği olamaz. Duygulara göre mantık yürütme neredeyse tüm depresyonlarda vardır. Her şey size olumsuz geldiği için gerçekten öyle olduklarını varsayarsınız. Duygusal karar vermenin etkilerinden bir de ertelemektir.
    8- -meli –malı cümleleri: Kendinizi “şunu da yapmalıyım” “bunu da bitirmeliyim” diye motive etmeye çalışmak sizi öfkelendirir ve sinirlendirir. Üzerinizde baskı yaratır. Bu durum kişide suçluluk ve kızgınlık gibi duyguların yaşanmasına neden olur.
    9-Etiketleme: Aşırı genellemenin ilerlemiş şeklidir. Etiketleme sadece yıkım değil aynı zamanda mantıksızdır. Bir işte sorun yaşadığınızda “hata yaptım” yerine “ben bir hiçim” ifadeleridir. Hayat; karmaşık ve sürekli değişen düşünce, duygular ve hareketlerin akışıdır. Dolayısıyla değişkendir. Durağan bir yapıya sahip değildir. Kendinize olumsuz etiketler yapıştırmak yanlış bir yorumdur. Kendiniz yerine yaptığınız işe veya davranışa odaklanın böylesi daha sağlıklı olanıdır.
    10-Kişiselleştirme: Hiçbir nedene dayanmadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstlenmedir. Çok önemli bir çarpıtmadır. Kişiselleştirme karşısında sizi çaresiz bırakan bir suçluluk hissettirir. “ Ben kötü bir anneyim” “ Bu benim başarısız bir müdür olduğumu gösterir”

    Örnek: Bir kişinin hastalığının iyileşmemesi doktora “ Ben kötü bir doktorum. Onu iyileştiremiyorum” diye hissettirebilir. Ancak burada hastalığın iyileşmemesinde bir çok etken bulunmaktadır.

    Yukarıda bahsedilen 10 bilişsel çarpıtma depresif durumların hepsinde olmasa da bir çocuğunun nedenidir. Bu 10 çarpıtmayı öğrenmeniz hayat boyu bu bilgiden faydalanmanızı sağlayacaktır. Bu tanımları biliyor olmak ve onları tanıyor olmak böyle durumlarla karşılaştığınızda bunların aslında bir bilişsel çarpıtma olduğunu, gerçek olmadıklarını bilmenize yardımcı olur. Düşüncelerin farkında olmanız onları kontrol edebilmenize ve duygularınıza yansımalarını şekillendirmenize yardımcı olacaktır.
    Duygular düşüncelerden kaynaklanabilir. Olumsuz bir düşünce insanı olumsuz bir duyguya veya depresyona götürebilir. Duygularınız her zaman gerçekleriniz değildir. Hatta duygularınız bazen düşüncelerinizin aynası olması dışında anlamsızdır. Olumsuz duygu gerçekmiş hissi yaratır ve onu yaratan çarpıtılmış düşünceye inandırıcılık yükler. Bu döngü sürer gider ve içinde tutsak olur kalırsın.

    Aslında olumsuz duygular çoğu zaman çarpıtılmış bilişlerimizin ürünü olduğunu için pek de istenilen şeyler değildir. Düşünceleriniz çoğunlukla duygularınızı yaratır o zaman duygularınız düşüncelerinizin doğru olduğunun kanıtı olamaz. Hoş olmayan duygular olumsuz bir şey düşündüğünüzün ve ona inandığınızın bir göstergesidir.