Etiket: Genetik

  • Non invaziv prenatal test: girişimsel olmayan doğum öncesi tanı testi (nıpt)

    GİRİŞİMSEL OLMAYAN DOĞUM ÖNCESİ TANI TESTİ

    (NON İNVAZİV PRENATAL TEST (NIPT)

    İnsanın Genetik yapısı: Bir insanın genetik yapısı, anneden geçen 23 kromozom ve babadan geçen 23 kromozom ile, toplam 46 kromozoma paketlenmiş olup, bütün hücrelerimizde yer almaktadır. Anne ve babadan gelen genetik yapı ile tek hücre olarak anne karnında yaşam, her dakika, her saat, her gün, her gün, her hafta, her ay planlı, programlı ve düzenli olarak çoğalarak dokuz ay on günde bir hücreden yüz trilyon hücreye dönüşerek insan doğmaktadır.

    Anne karnında yaşamın ilk ayları oluşum dediğimiz embriyo dönemi, ikinci dönem gelişim dediğimiz fetüs dönemi, son aylar organların gelişimlerini tamamlayarak büyüme dönemi veya bebek dönemi olarak tanımlanmaktadır.

    Anne karnında bebeğin durumu: Anne karnında bebeğin merak edilen en önemli sorunu bebeğin sağlık durumudur. Bebeğin sağlık durumunu etkileyen en önemli faktörler, genetik faktörler, çevresel faktörler, anneye ait yaşam faktörleri denen yaşam ortamı, iş ortamı, yeme, içme, alışkanlıklar, aldığı ilaçlar, geçirdiği hastalıklardır.

    Bebeğin önemli kromozom hastalıkları: Genetik hastalıklar içinde en önemlisi kromozom temelli hastalıklarıdır. Bunların en başında kromozomların sayısal olarak fazlalığı ve eksikliği gelmektedir. Toplumda en sık bilinen ve görülenleri; 21 nolu kromozom fazlalığı olarak bilinen DOWN sendromu, en önemli hastalıklardan biridir. Bunun yanında 18 nolu kromozom fazlalığı EDWARDS sendromu, 13 nolu kromozom fazlalığı PATAU Sendromu. Ayrıca cinsiyet kromozomlarından X eksikliğine bağlı olarak dişilerde (XO) TURNER sendromu veya erkeklerde fazlalığına bağlı olarak gelişen (XXY) KLİNİFERTER sendromu görülmektedir.

    Yaklaşık her 700-800 çocuktan birinde Trizomi 21 (Down sendromu), her 6000 çocuktan birinde Trizomi 18 (EDWARDS sendromu), her 10.000 çocuktan birinde Trizomi 13 (PATAU Sendromu) görülür.

    Bebeğin kromozom hastalığını saptama yöntemleri: Tüm kromozom bozukluklarını (anomalilerini) bebek doğmadan öğrenmek için yapılacak yöntem, bebekten örnek alınarak bebeğin kromozom analizini yapmaktır. Ancak bu girişimsel yöntemin, bebek sağlığı ve anne sağlığı açısından son teknolojilere rağmen az da olsa riski vardır.

    Girişimsel olmayan işlemleri için uzun zamanlardan beri çalışmalar sürmüştür. Anne karnında fetusun yaygın görülen kromozomal hastalıkları için tarama programları 30 yıl önce biyokimyasal testlerle başlamış, daha sonraları ultrasonografi ve biyokimyasal testlerin birlikte kullanımı şeklinde devam etmiştir. Son yıllarda dört boyutlu ultrasonografi (US) ve dörtlü tarama testlerine rağmen risk analizi ancak %80 düzeyinde yapılmaktadır.

    Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı testi : Son on beş yıldan beri , anne kanında bebeğin hücre dışı serbest fetal DNA denen genetik materyal gösterilmeye başlanmıştır. Hücre dışı serbest fetal DNA, hücre dışında olup küçük parçacıklar halindedir ve anne kanında serbest olarak dolaşmaktadır. Bu süreçte çalışmalar daha da yoğunlaşmış ve 2012 yılından itibaren hücre dışı serbest fetal DNA klinik uygulamaya girmeye başlamıştır.

    Annenin 11-13. gebelik haftalarında yaklaşık %10 olan maternal kandaki hücre dışı serbest fetal DNA oranı, gebelik haftası ile artmakta ve genel olarak %3-20 arasında değişmektedir. Bu fetal genetik materyal parçalanan plasenta hücrelerinden kaynaklanır ve sürekli olarak anne kanına salınır.

    Bu yöntem tarama testi olarak kabul edilmektedir ve genel olarak “ Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi veya Non-invasive prenatal test” (NIPT) olarak adlandırılmaktadır

    Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi ile fetal kaynaklı 21. kromozom parçacıklarının artışı Yeni Nesil DNA Dizileme yöntemi ile saptanarak Trizomi 21 (Down Sendromu) tanısını koymak mümkün olmaktadır.

    Testin güvenirliliği: Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi genel olarak Trizomi 21 (T21), Trizomi 18 (T18), Trizomi 13 (T13) gibi daha sık görülen kromozom anormallikleri için tarama testi olarak kullanılmaktadır. Yüzde 99 düzeyinde sonuç vermektedir. Test negatif çıkarsa sorun yok, gebelik devam eder, başka bir teste gerek kalmaz. Test pozitif çıkarsa, gebeliğe son vermeden önce mutlaka amniosentez veya kordosentez yapılarak kromozom analizi ile durum netleştirilir.

    Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi rutin klinik uygulamaya girinceye kadar, seçilmiş vakalarda uygulanması, bu testin yalnızca T21, T18 ve kısmen T13 tanısına yönelik uygulanabileceği, diğer kromozom anomalilerini (diğer trizomiler, monozomiler, translokasyon, insersiyon ve delesyon vb) tanımasının beklenmediği ve ayrıca tarama testinin pozitif olması durumunda amniosentez ile tanının kesinleştirilmesi gerektiğinin hastaya anlatılması ve yazılı onam formunun alınması gerekmektedir.

    Testin ülkemizdeki durumu: Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi ülkemizde henüz yapılamamaktadır. Alınan kan örnekleri yurt dışına gönderilmektedir. Bu bir genetik DNA testi olduğu için ancak DNA testi ruhsatı almış Genetik Hastalıkları Tanı Merkezlerinde yapılmalıdır. Kan Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi alma ve gönderme yetkisi ancak bu merkezler tarafından uygulanmalıdır. Bu merkezler dışında yapan yerleri Sağlık Bakanlığı uyarmalıdır.

    Bildiğimiz kadarı bir çok hastane, tıp merkezi, laboratuvar ve medikal firma yasal boşluktan yararlanarak bu test için kan örnekleri almakta ve yurt dışına göndermektedir. Sağlık bakanlığı bir an önce yasal düzenleme yapmalıdır.

    Test Kimlere yapılmalıdır? Aşağıda belirtilen risk faktörlerinden bir veya daha fazlasını taşıyan ve 9. gebelik haftasını geçmiş gebelerde yapılmalıdır.

    • İleri anne yaşı (35 yaş üstü)

    • Serum biyokimyasal belirteçlerde bozukluk

    • Ultrasonografide anormal bulgular

    • Aile bireylerinde prenatal tanısı koyulabilecek hastalıkların bulunması

    • Ebeveynlerden birinde yapısal veya sayısal kromozomal anormallik bulunması

    • Teratojenik ve fetotoksik enfeksiyon veya ajanlara maruziyet

    • Diğer risk faktörleri

    Test ekonomik hale gelince veya devlet tarafından karşılanınca tüm gebelere yapılmalıdır.

    Sonuç olarak, son yıllarda gündeme gelen bu test için yeterli yasal alt yapı olmadığından bir kaos yaşanmaktadır. Her önüne gelen, medikal firma, laboratuvar vb kuruluşlar kan örneklerini yurt dışına göndermektedir.

    Sağlıklı bebek sahibi olmak isteyen her annenin yaptırması gereken bu test, sadece DNA konusunda ruhsatlı genetik tanı merkezlerinin kontrolün de yapılmalıdır.

    Sağlık Bakanlığı yasal düzenleme yapmalıdır.

    Koruyucu hekimlik alanına girdiği için her gebe kadına bu test yapılmalıdır. Bunun için devlet tarafından desteklenmelidir, ülkemizde yapılması için gerekli destekler sağlanmalıdır.

  • Ailesel akdeniz ateşi

    YAŞADIĞIMIZ BÖLGEMİZİN ATEŞLİ HASTALIĞI:

    AİLESEL AKDENİZ ATEŞİ

    Bölgemizin ve ülkemizin önemli bir kalıtsal hastalığıdır. Özellikle Ön Asya veya Avrasya dediğimiz topraklarında yaşayan Türkler, Kürtler, Ermeniler, Araplar, Yahudilerde sık görülen bir hastalıktır.

    Bu bölgedeki insanların ortak genidir ve ortak hastalığıdır. Belli dönemler içinde sürekli savaşan ve ateş altında olan bu bölgede, ailesel akdeniz ateşi de yıllardan beri genetik olarak süren ve ateş ile seyreden bir hastalıktır.

    Bu hastalık ile bölge de süren savaş hastalığı arasında bir ilişki olmalıdır. Bu hastalıkta erken tanı konmaz ise süreğen böbrek yetmezliği ve ölüme kadar götürmektedir. Bölgede yaşanan savaşta ülkeler gerekli önlemleri almaz ise, süreğen ülke yetmezliklerine ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmaktadır.

    Özellikle Diyaliz merkezlerinden rastgele aldığımız örneklerden daha önce süreğen böbrek yetmezliği tanısı konmuş ancak ailesel akdeniz ateşi testi yapılmamış hastalarda ailesel akdeniz ateşi hastalığını bulduk, aile taramalarında taşıyıcılık bulduk. Taşıyıcı olan bireyler de akraba evliliklerinden kaçınmalıdır.

    Halk arasında Ailesel Akdeniz Ateşi olarak bilinen FMF hastalığı, tekrarlayan ateş yanında, karın ağrısı, eklem ağrısı, göğüs ağrıları ile karakterize irsi bir hastalıktır. Hastalık zamanında tanınmaz ise ve tedaviye başlanmaz ise anormal bir protein olan PYRİN tüm organlarda birikmeye başlar, en çok etkilenen organ böbrek olduğu için AMİLOİDOZ denen hastalığa ve sonuçta böbrek yetmezliğine yol açabilir.

    Toplumda görülme sıklığı: Hastalık tipi, Akdeniz bölgesinde yaşayan insanlarımızda 1/1000 sıklıkta gözlenir iken, hastalığı genetik olarak taşıyanların sıklığı %20 civarındadır yani her beş kişiden birinde taşıyıcılık tipi vardır. Bu durum, özellikle akraba evliliklerinin çok sık olduğu ülkemizde, (her dört kişiden biri akraba evliliği yapmaktadır) için ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü kalıtsal geçen tüm hastalıklarda akraba evlilikleri hastaların daha fazla ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

    Klinik bulgular olarak, karın ağrısı, eklem ağrıları, 12-96 saat sürebilen tekrarlayan ateş atakları ile karakterizedir. Hastalık belirtilerinin belirli periyotlarla ortaya çıkması tanı için en önemli kriterdir.

    Hastalık bir çok hastalıklar ile karışabilir. Ateş nöbetleri, bir çok periyodik ateş tablolarına benzer, eklem ağrıları romatizmal ağrılar benzer, karın ağrıları başta apandisit gibi akut karın karın ağrılarına benzer, göğüs ağrıları zatürreye benzer, erişkinlerde kalb krizine benzer.

    Tanı: Ailevi Akdeniz Ateşi tanısını koymak eski yıllarda çok zordu, aile öyküsü, klinik bulgular yanında, çoğu zaman tedaviden teşhise gidilirdi. Artık genetik yöntemler ile tanı koymak kolaylaştı.

    Genetiği: Hastalık otozomal resesif geçişli bir hastalıktır, ancak literatürlerde az sayıda otozomal dominant geçişli vakalar da bildirilmiştir. Hasta bireyin anne ve babası zorunlu taşıyıcıdır.

    Ailesel Akdeniz Ateşi taşıyıcılığı ve akraba evliliği oranı yüksek olan toplumlarda çocukların taşıyıcı veya hasta olarak dünyaya gelme olasılığı yüksektir. Eğer anne ve baba mutasyonu heterozigot olarak taşıyorsa bir sonraki nesilde hasta bireyin dünyaya gelme ihtimali %25, taşıyıcılık oranı %50 iken sağlıklı birey olma olasılığı %25’dir.

    Moleküler Tanısı: Ailesel Akdeniz Ateşinden sorumlu olan MEFV geni, kromozom 16p13.3’de lokalizedir, 10 ekzondan oluşur ve Pyrin proteinini kodlar. MEFV geninde oluşan mutasyonlar, pyrin ekspresyonunu azaltır. Hastalığa neden olan mutasyonlar, en fazla genin 2, 3, 5 ve 10. ekzonların da bulunur.

    Tedavisi: Hastalığın tedavisinde KOLŞİSİN tableti kullanılmaktadır. Hastanın yakınmalarına doz ayarlaması yapılmaktadır. Yapılan çalışmalarda Kolşisin kullanan hastalarda Amiloid birikmemekte ve böbrek hastalığı gelişmemektedir.

    Sonuç olarak; Ailesel Akdeniz Ateşi ile benzer semptomlar gösteren hastalıkların ayırıcı tanısının güçlüğü göz önüne alındığında, hasta ve taşıyıcı şüphesi olan kişilerin MEFV geninin tüm DNA Dizi Analizi yapılarak tanının konması gerekir.

    Tanısı konan hastaya uygulanan Kolşisin tedavisi ile Böbrek hastalığından kurtulmuş olacak, Diyalize bağlı kalmayacaktır.

    SGK SUT Uygulamasında Diyaliz Merkezleri ile anlaşma yapılarak Diyaliz tedavisine ödeme yapılır iken, aynı maddede yer alan Genetik Tanı Merkezleri ile anlaşma yapılmaması ve hastalığın tanısının netleşmesini sağlayan DNA Analizi ne ödeme yapılmaması, hem koruyucu hekimlik açısından hem insan sağlığı açısından hem de ülke ekonomisi açısından dikkate alınmalıdır. Sosyal Güvenlik SUT uygulamasına Genetik Tanı Merkezleri dahil edilmelidir.

    Tüm genetik hastalıklarda olduğu gibi, Ailesel Akdeniz Ateşi için de genetik tanı uygulaması yapılmalı ve danışma hizmeti verilmelidir. Her hastanın taşıdığı mutasyon tespit edilerek “genetik kimlik kartı” alması sağlanmalıdır.

  • Bel fıtığı ve gen tedavisi

    Diğer hastalıklarda olduğu gibi bel fıtığı konusunda yapılan bilimsel çalışmalar da bütün hızıyla devam etmektedir. Bir yandan mikrocerrahi ve mikroendoskopik diskektomi tekniği yaygınlaşmakta diğer yandan suni diskler ve diğer enstrümanlar kullanım alanına girerek önemli kazanımlar elde edilmektedir. Bütün bunlara paralel olarak genetik araştırmalar da yürütülmektedir.

    Bilim adamlarının senelerdir üzerinde titizlikle çalıştıkları insan genom projesinin ilk ayağının tamamlandığı, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, İngiltere Başbakanı ve özel şirketleri temsilen Celera Genomics yetkilileri tarafından 2000 yılında ilan edildi.

    Üç milyar yüz milyon civarındaki kimyevi harften (nükleotid) oluşan genomun harflerinin sırasının büyük ölçüde belirlenmesi tüm dünyada heyecanla karşılandı. Çünkü bu projenin insanlığa faydalı olabilecek çok yönü vardır. Çalışmalar aynı hızla devam ederken birçok hastalığın tedavisinde yeniliklerden bahsedilmeye başlandı bile…

    Gerçekten de genetik araştırmalar belirli etik kurallara riayet edilip suiistimalin önüne geçilerek bütünüyle insanlığın hayrına kullanılabilirse önümüzdeki onyıllar boyunca tıpta çok önemli gelişmeler kaydedilecektir. Bu çalışmalar hastalıkların moleküler seviyede tedavisi doğrultusunda yoğunlaştırılabilir ve tüm insanlık adına bir umut olabilir. Genetik bakımdan belirli hastalıklara meyilli insanların önceden tesbiti ve gen tedavisinin giderek yaygınlaşması beklenmektedir.

    Son yıllarda bel fıtığı hastalarında muhtemel bir genetik bozukluk olabileceği fikri üzerinde ciddi şekilde durulmakta ve yapılan araştırmalarda buna ait bazı ipuçları elde edilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki dönemde diğer pekçok hastalıkta olacağı gibi bel fıtığının da teşhis ve tedavisinde genetik yaklaşımlar çok önemli yer tutacaktır. Gen transferleri denenmektedir. Yapılan bilimsel çalışma, belirlenmiş bir genin yapısında belirli değişikliğin bulunduğu kişilerde şiddetli disk dejenerasyonu görüldüğünü ortaya koymuştur. Gelecekte gen tedavisiyle belki diskin dejenerasyonu da önlenebilecektir.

  • Ağrı çekmek genetiğimizde var

    Kişinin geçmişteki deneyimlerine dayanan bir duyu olarak tanımlanan ağrıya verilen reaksiyon kişiden kişiye değişiyor. Farklı kültürlerden gelen kişiler ağrıyı çok farklı şekilde algılar. Ağrı konusundaki çalışmalara göre kişiler arasındaki genetik değişiklikler, ağrının algılanmasında önemli rol oynuyor. Araştırmalar birçok genin ağrı algısı ile ilgisi olduğunu ortaya koyuyor.

    Ağrı algısının ve ağrıya verilen reaksiyonun kişiler arasında değişiklik gösterdiği, bu konuda farklı kültürler arasında ciddi ayrımlar olduğu biliniyor. Kişiler arasındaki ağrı eşiği farklılıkları üzerine yapılan araştırmalar, bazı kişilerin ağrıya daha hassas olmasına karşın, bazılarının çok dirençli olduğunu gösteriyor. Bu farklılıkları ortaya koymak için yapılan çalışmalarda farklı ırk, cinsiyet ve yaş gibi faktörler değerlendirilmektedir. O zaman kişilerin çektiği ağrı genetik mirastan mı kaynaklanıyor? Sorusunun yanıtına bakmamız lazım;

    Ağrı akut ve kronik olarak ikiye ayrılır. Akut ağrı; böbrek taşı ağrısı, doğum ağrısı, ameliyat sonrası ağrı ya da diş ağrısı gibi bir uyarana bağlı ağrılar olurken, kronik ağrı çok daha karmaşık bir klinik tablo gösteriyor. Dünyada her yüz kişiden 15-20’si nedeni bilinmeyen ağrı sendromları hastasıdır. Kronik baş ağrısı ve pelvik ağrı gibi birçok hastalık bu grupta yer alıyor. Bu kişilerin sadece psikolojik olarak ağrı çektiğini söylemek çok doğru değil. Bu da, son yıllarda bu hastalıklar ile genetik arasında bir bağlantı olup olmadığına ilişkin çalışmaları hızlandırıyor.

    Ağrıyla ilişkili 200 gen bulundu

    Son yıllarda kronik ağrılı hastalıkların genetik bir temelinin olup olmadığı sorusuna yanıt aranmaktadır. Özellikle hangi genlerin ağrı duyarlılığını oluşturduğuna dair birçok laboratuvar çalışması gerçekleştirildi. Bu çalışmalar sonucunda ağrıya duyarlılık oluşturan yaklaşık 200 gen bulundu ve Ağrı Genleri Veri Bankası (Pain Genes Database) adlı yayın çıkarıldı.

    Ağrı ve genetik ilişkisi çok karmaşık

    İnsanlar üzerine yapılan çalışmaların doğuştan ağrı duyusunu algılamayan kişiler üzerinde yoğunlaştığı da bilinmektedir. Ağrı algısının bozuk olduğu bu kişilerde beş farklı grup genin rol oynadığı, ancak bu genlerde çok sayıda mutasyon olduğu gözlendi. Bu çalışmaların birinde; 7 farklı ülkeden 9 ayrı ailede bulunan tek bir gende 9 ayrı mutasyon saptandı. Bu sonuç, ağrı ve genetik konusunun tahmin edilenin aksine çok karmaşık olduğu sonucunu ortaya koydu. Bu çalışmaların ortada bir ağrılı uyaran olmadan da ağrılı bir tablonun ortaya çıkabileceğini gösterdiğine dikkat çekmek gerekir. Vücutta bu sistemi harekete geçirecek herhangi bir uyaran, stres, enfeksiyon gibi bir durumun bile ağrıya hassas kişilerde ağrılı sendromlar oluşturabileceği ve bu tabloda hormonların ve bağışıklık sisteminin de etkisi olduğu belirlendi. Kişilerin genetik yatkınlığı varsa, vücut ağrı oluşturuyor.

    Gelecekte kişiye özel ilaç üretilebilir

    Kişilerin ağrı kesicilere verdikleri tepkiler de genetik yapı, cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalıklar ve kullanınlan yan ilaçlar gibi etkenlere göre değişmektedir. Geçmişte çok ağrılı deneyim geçirmiş bazı kişilerin ağrıya daha dayanıklı olmasına karşın, bazılarının gün geçtikçe daha da hassaslaşmasının da mümkündür. Bugün için kronik, kontrol altına alınamayan ağrıların tedavisinde girişimsel yöntemler halen güncelliğini koruyor ve birçok hastanın yaşam kalitesinin düzelmesini sağlıyor. Yapılacak çalışmalarla, gelecekte kişinin genetik yapısı araştırıldıktan sonra ona uygun ilaç tedavisinin verilmesi gibi çok heyecan verici sonuçlara ulaşmak mümkün görünüyor.