Kronik yaygın vücut ağrılarınız varsa , vücudumun heryeri ağrıyor diyorsanız sizde de fibromiyalji olabilir.
Fibromiyalji bir çeşit yumuşak doku romatizmasıdır. Hastaların ağrıları keskin spazmlar ve elektrik şokları gibi son derece ağrılı da olabilir.
Hastalığın başlangıcı genellikle başka bir hastalık veya trafik kazası gibi fiziksel bir stres veya duygusal bir stres ile ilişkilidir.
Ağrı kesicilere zor yanıt veren, 3 aydan uzun süren genellikle vücudun iki tarafında yaygın ağrıları olan kişilerde bu hastalık aklımıza gelebilir.
Fibromiyaljili hastalarda göğüs ağrısı, mide ekşimesi, ağrılı adet zamanları, huzursuz bağırsak sendromu gibi… diğer hastalıklarda genellikle vardır.
BELİRTİLERİ NELERDİR?
Kişi genellikle çok yorgundur, kendini dayak yemiş gibi hisseder,
Hastaların %90’ından fazlasında ferahlatıcı olmayan uyku vardır. Sabah kendini dinlenmiş hissetmez ve kötü uyku kalitesi vardır.
Depresyon eşlik edebilir.
Kısa süreli kötü hafıza olup yeni şeyleri öğrenmede , bilgi işleme ve problem çözmede zorluk çeker.
Genellikle hastalarda bazı diğer romatizmal hastalılarda olduğu gibi sabah sertliği vardır.
Hastaların bir kısmı el ve ayaklarda şişkinliğinden yakınırlar.
Karında şişkinlik, gaz, zaman zaman ishal, kabızlık ,bulantı, kusma gibi şikayetler de eşlik edebilir.
YAPILACAK TESTLER
Fibromiyaljili hastaların kan testlerinde genelde sorun yoktur, ancak yine de diğer hastalıkları dışlamak için kan sayımı, biyokimya testleri, sedimentasyon, CRP , tiroid fonksiyonları gibi bazı tesleri yapmakta yarar vardır.
Yine karışabilecek boyun ağrıları , sırt ağrılarında da bazı görüntüleme yöntemleri yapılabilir.
TANI KOYMA
1990’larda fibromiyaljinin tanı ve sınıflandırılmasında ACR kriterleri vardı , 3 ay kronik ağrı ve 18 hassas noktanın 11 noktası ağrılı ise tanı konuyordu. Ancak 2011 de kriterler değişti ve 3 ay yaygın, kronik ağrı, ağrıyı açıklayacak bir patolojinin olmaması durumunda ,hassa ağrılı noktalara bakılmaksızın tanı konur hale geldi.
TEDAVİ
Fibromiyaljili hastalar genellikle kendilerini sinirli ve huzursuz hissederler. Çünkü eşleri, aileleri, işverenleri, çalışma arkadaşları onları anlamıyordur , keyifsizliklerinin nedenlerini bilmiyorlardır. O yüzden hem hastanın hem de yakın çevresinin bu yönde eğitimleri önemlidir.
Yapılan çalışmalarda aerobik egzersiz ve vücut geliştirmenin ağrıları azaltmada oldukça yararlı olduğu görülmüştür. Isıtılmış havuz , sıcak su banyoları sıklıkla iyi gelir.
İlaç tedavisi olarak ağrı kesiciler, antidepressanlar ve antiepileptik ilaçların iyi geldiği doğrulanmıştır. Özellikle Pregabalin Amerika Birleşik Devletlerinde FDA tarafından fibromiyaljinin tedavisinde kabul edilen ilk ilaç olup deneyimlerimizde de hastaların şikayetlerini yüksek oranda azalttığını gördük.
İnflamatuvar bağırsak hastalığı nedir? Bu hastalığa bağlı eklem tutulumu nedir?
İnflamatuvar bağırsak hastalığı (IBH) denilince akla iki hastalık gelir; Crohn ve ülseratif kolit. Bu iki hastalık, immün sistemin, kendi sindirim sistemine karşı saldırıya geçerek bağırsak duvarında hasara ve ülserli yaralara neden olduğu iki ayrı otoimmün hastalıktır. Karın ağrısı, kilo kaybı, kronik (uzun süreli) ishal, kanlı ishal, iştahsızlık ve kansızlık (anemi) ile bulgu verir. Bu hastaların ortalama 1/3’inde eklem yakınmaları ortaya çıkar. Bunlar diz, ayak bileği, gibi eklemeler de iltihap (artrit) olabileceği gibi, omurganın tutulumuyla da (ankilozan spondilit) gidebilir. IBH’na bağlı eklem tutulumları, spondilartropatiler olarak adlandırılan bir grup hastalık içinde yer alır.
İnflamatuvar Bağırsak hastalığı ve buna bağlı eklem yakınmaları kimlerde görülür?
İnflamatuar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit ve Crohn hastalığı), % 0.05-0.1 oranında görülür. İBH’lı hastaların genellikle %30’unda kas-iskelet sistemine ait tutulum gelişir. Spondilartropatilerin içinde yer alır. Eklem tutulumu genellikle periferik (el bileği, diz, ayak bileği, dirsek, omuz, el ve ayak parmakları eklemleri) artrit (eklem iltihabı) ve ankilozan spondilit (iltihaplı omurga romatizması) olmak üzere iki formda olur. Eklem yakınmaları, İBH tanısından hemen sonra ortaya çıkabileceği gibi yıllar sonra da gelişebilir. Hatta hastalık süresi arttıkça eklem yakınmalarının sıklığının da arttığına dair yayınlar vardır. Hastalarda artrit, bel ağrısı ve sabah tutukluğu, eritema nodozum, daktilit gibi bulgular olabilir. Periferik artrit, daktilit ve eritema nodozum, genellikle bağırsak bulgularının da aktif olduğu zamanlarda ortaya çıkar. Total kolektomi (tüm kalın bağırsağın çıkartıldığı) uygulananlarda, eklem tutulumunun da kaybolduğu görülmüştür. Ancak omurga tutulumu (ankliozan spondilit), farklıdır; bağırsak belirtilerinin olmadığı dönemlerde yoğun yakınmalara neden olur. Hatta tüm kalın bağırsağın çıkartıldığı hastalarda bile ; bel ağrısı ve tutukluk, gibi eklem yakınmaları devam eder.
Hem ülseratif kolit, hem de Crohn hastalığına, ailesel olarak yatkınlık söz konusudur; Crohn’da bu biraz daha fazladır. HLA-B27 geni; ankilozan tipi tutulumda %70 olguda bulunurken, periferik artrit tipi tutulumda, ancak %15 olguda vardır. Crohn hastalarının yarısında, 16. kromozom üzerindeki NOD2/CARD15 gen mutasyonu vardır.
Hastalığın bulguları nelerdir?
İBH’na bağlı ankilozan tipi tutulum; tek başına gelişen ankilozan spondilitten farksızdır (Ankilozan spondilit’e bakınız). İstirahatte gelişen, aşağı bel bölgesinde, boyun-sırt ve belde ağrı ve tutukluk, değişici kalça ağrısı, topuk ağrısı yakınmaları vardır. Hareketle bel-boyun ve sırt ağrıları azalır. Ankilozandan farklı olarak 40 yaşından sonra da gelişebilir. Periferik eklem tutulumları; genellikle bağırsak yakınmaları ile eş zamanlıdır. Ani başlar; sıklıkla diz, ayak bileği, daha az oranda el bileği ve dirsekler tutulur. Genellikle 1-4 arasında eklem tutulur. Bazen kendi kendine sınırlayabileceği gibi kronik (6 haftayı geçen) sürece girebilir. Tutulan eklemde genellikle sekel (hasar) bırakmaz. Ancak ayak tarağı (metatarsofalengeal) veya kalça eklemi tutulduğunda, eklemde hasar gelişebilir. El veya ayak parmağından birinin boylu boyunca şişmesi (sosis gibi) ‘daktilit’ görülebilir. Bazen sıklıkla bacak ön yüzünde ağrılı ve kızarık fındık veya ceviz büyüklüğünde, ağrılı şişlikler ‘eritema nodozum’ gelişebilir. Ağız içinde aft veya yaralar, bu hastalarda sıktır. Üveit denilen gözün bir tabakasında iltihap gelişebilir.
Nasıl teşhis edilir?
İshal ve eklem yakınmalarının bir arada bulunduğu zaman, hastalık akla getirilmelidir. İnflamatuvar bağırsak hastalığı tanısı, genellikle gastroenteroloji uzmanı tarafından yapılan endoskopik olarak bağırsakların incelenmesi ve biyopsi sonucuna göre konur. Karışabilecek diğer ishal ve kanlı ishale neden olan hastalıklara yönelik dışkı incelenmesi (amip aranması gibi) yapılabilir. HLA-B27 gen testi istenebilir.
İnflamatuvar bağırsak hastalığına bağlı artrit nasıl tedavi edilir?
Ankilozan tipi tutulum geliştiğinde (Crohn’da sık), anti-tümör nekroze edici faktör (anti-TNF) adı verilen biyolojik tedavilerden adalimumab veya infliksimab kullanılabilir. Bu ilaçlar, hem eklem tutulumuna hem de bağırsak yakınmalarına etkili olacaktır. Periferik eklem tutulumu olan IBH’li hastalarda ise; sulfasalazin, sistemik steroidler kullanılabilir. Gerekirse metotreaksat ve azathioprin tedaviye eklenebilir.
İBH’na bağlı eklem tutulumlarında, steroid olmayan inflamasyon giderici ilaçların kullanımı (NSAİİ; naprosyn, diklofenak, indometazin gibi),
Miyopati, kas tutulumunu ifade etmek için kullanılan bir tıbbi terimdir. İmmün sistemin kas hücrelerini hedef alarak saldırması sonucunda, kaslarda inflamasyon (iltihap/yangı) ve yıkımla giden; buna bağlı kas güçsüzlüğünün geliştiği bir grup otoimmün hastalıklardır. Genellikle üç ana başlıkta incelenir; polimiyozit (PM), dermatomiyozit (DM) ve inklüzyon body miyozit (IBM). Ancak son yıllarda IBM, diğer iki hastalıktan farklı kategoride değerlendirilmektedir.
Kimlerde görülür?
İnflamatuar miyopatiler, nadir görülen (1:100 000) hastalıklardır. PM, yalnızca yetişkinlerde görülürken; DM, hem yetişkinlerde hem de çocuklarda görülür. Her ikisi de kadınlarda, erkeklere göre 2 kat daha fazladır. IBM; erkeklerde, kadınlara göre 3 kat daha fazladır; Kafkas ırkında, siyahlara göre daha fazladır ve genellikle 50 yaşından büyükleri etkiler.
Hastalığın belirtileri nelerdir?
İnflamatuar miyopatilerden, IBM hariç diğer ikisi; ilerleyici ve simetrik kas güçsüzlüğü ile bulgu verir. IBM’de ise asimetrik tutulum vardır. Hastalar genellikle, oturduğu yerden (sandalye, koltuk gibi) kalkamama, merdiven çıkarken, tırmanırken zorlanma, bir şeye uzanıp alırken zorluk, saçını tararken zorlanma gibi; üst kol ve üst bacak kaslarını ilgilendiren işlerde zorlanma ve güçsüzlükten yakınırlar. IBM’de ise erken dönemde, kuadriseps kasının tutulmasıyla, dizde bükülmeyle düşme fazladır.
İlerlemiş hastalığı bulunanlarda bile, göz kasları tutulmaz; eğer göz kaslarında tutulma varsa, inflamatuar miyozit tanısı sorgulanmalıdır. İnflamatuar miyozitlerde, kas ağrısı olmaz veya varsa da azdır. Ancak çocuk DM’inde kas güçsüzlüğüne, genellikle kas ağrısı da eşlik eder.
Özellikle sulu gıdaları yutarken, yutma güçlüğü, nefes borusuna kaçma yakınması olabilir.
Nefes darlığı ve öksürük olabilir.
Dermatomiyozitte deri bulguları da bulunur. Bu döküntü genellikle üst göz kapakları üzerinde mor veya kırmızı lekeler olarak görünür. Pullu-kızarık, deriden kabarık, parmakların üzerinde eklem bölgesinde daha yoğun, dirsek ve dizler üzerinde cilt döküntüsü oluşabilir. Dermatomiyozitli çocuklarda, deride beyaz kalsiyum birikintileri (kalsinozis) olabilir.
Bazen hastalarda, kas güçsüzlüğü olmadan, sadece cilt bulguları olabilir; buna hastalığın “amiyopatik dermatomiyozit” formu diyoruz.
İnflamatuar miyozitli hastalarda bazen, akciğer iltihabı (interstisyel akciğer hastalığı) olabilir. Kan damarları (vaskülit) iltihabı olabilir.
Yetişkinlerde, dermatomiyozit ve bazen polimiyozit; altta yatan kanser ile ilişkili olabilir. Dolayısıyla bu bozuklukları olan erişkin hastalarda, kanseri ekarte etmek için uygun testler yapılmalıdır.
Deride değişik büyüklüklerde olabilen, hafifçe kabarık, oldukça kaşıntılı kızarıklıklardır (Resim-1).
Görünümü ısırgan otuna (Urtica urens) temas sonucu ortaya çıkan kaşıntılı kızarıklıklara benzediğinden bu ad verilmiştir. Ürtiker plakları genellikle aniden ortaya çıkar ve genellikle bir iki saat içinde kaybolur. Bazen de kümeler halinde olur ve vücudun bir yerinde kaybolurken başka bir yerinde yenileri belirebilir. (Resim-2).
Halk arasında “kurdeşen” diye bilinen ürtiker, oldukça sık görülen bir rahatsızlıktır ve insanların %20’sinin yaşamlarının herhangi bir döneminde ürtiker atağı geçirdiği tahmin edilmektedir.
Ürtiker neden olur?
Ürtiker genellikle yenilen özel gıdalar veya kullanılan ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkar. Ürtikere yol açan gıdaların başında süt ve süt ürünleri, yumurta, kabuklu yemişler (fındık, yer fıstığı, ceviz), çilek, domates, balık ve kabuklu deniz hayvanları (istakoz, karides, pavurya) gelir. Ürtikere yol açabilen başlıca ilaçlar ise penisilin grubu antibiyotikler, sülfonamidler, aspirin ve epilepsi (sara hastalığı) ilaçlarıdır.
Ürtikerin diğer olası nedenleri nelerdir?
Özel bir ürtiker şekli olan dermografizm, derinin sert bir cisimle çizilmesi veya ovulmasını izleyerek, ya da giysi ve çamaşırların vücudu sıktığı yerlerde ortaya çıkan ürtiker şeklidir. Toplumun % 5’inde görülür (Resim-3).
Kolinerjik ürtiker, vücut sıcaklığını arttıran aktivitelerden sonra ortaya çıkan, etrafı kızarık, toplu iğne başı gibi küçük ürtiker plaklarıdır. Egzersiz, sıcak banyolar, sauna, yüksek ateş veya psikolojik stresler kolinerjik ürtikere yol açabilir. Ürtikerli hastaların % 5-7’sini oluşturur.
Soğuk ürtikeri, soğuk hava veya soğuk suyla temastan sonra ortaya çıkar. Genellikle kollar ve bacaklar etkilenir. Soğuk havayla temas veya soğuk su içilmesi, dudaklar ve ağızda da ürtiker oluşmasına yol açabilir.
Solar ürtiker, duyarlı kişilerde güneş ışınlarının oluşturduğu bir ürtiker tipidir. Güneşe çıkıldıktan birkaç dakika sonra lezyonlar belirir.
Kronik ürtiker ne demektir?
Bazen herhangi belirgin bir neden bulunamamasına karşın ürtiker tekrarlayabilir. Ataklar halinde altı haftadan daha uzun sürmesi durumunda kronik ürtiker olarak adlandırılır.
Kronik ürtikerli bir hastada, öncelikle altta yatan başka bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Çünkü bazı infeksiyonlar, barsak parazitleri, damar iltihapları, romatizmal hastalıklar, tiroid bezi hastalıkları, kanserler ve lenf dokusu tümörleri kronik ürtikere yol açabilir. Altta yatan böyle bir hastalık bulunmaması durumunda, nedeni belli olmayan (idiyopatik) ürtiker olarak adlandırılır ve çeşitli ilaçlar kullanılarak belirti ve bulgular baskılanır. Kronik ürtiker genellikle hayat boyu sürmeyip birkaç ay ile birkaç yıl arasında iyileşen bir durumdur.
Anjioödem nedir?
Ürtikerin deri yüzeyini tutmasına karşın anjioödem derinin daha derin tabakalarında şişme ile karakterizedir. En sık dudaklar, göz kapakları, el ve ayaklarda görülür. Boğazda olması durumunda solunum yolları tıkanabileceğinden acil tedavi önlemleri alınmalıdır. Ancak bu son derece nadir görülebilen bir durumdur. Anjioödem atakları genellikle göz kapakları ve dudaklarda şişmeye yol açar, bir iki gün sürer ve ürtikerle birlikte ya da ürtiker olmaksızın herhangi bir zamanda tekrarlayabilir.
Herediter anjioödem nadir görülen kalıtsal bir hastalıktır ve bazı olgularda ölümcül seyredebilir. Bu nedenle diğer kronik anjioödem tiplerinden ayrılmalıdır. Anjioödem, yani şişlikler yüz, kol ve bacakların yanı sıra nefes borusu, dil ve gırtlak gibi hava yollarını etkileyebilir. Hatta bazen karın bölgesindeki anjioödemin neden olduğu şiddetli ağrı, hastaların yanlışlıkla apandisit tanısıyla ameliyat edilmelerine yol açabilir. Kandaki özel bir proteinin eksikliğinin bu kalıtsal hastalığa yol açtığı bilinmektedir.
Ürtiker-anjioödem nasıl tedavi edilir?
Ürtikere yol açabilecek gıdalar, gıda katkı maddeleri, ilaçlar ve psikolojik stresler gibi tetikleyici faktörlerden olabildiğince sakınmak tedavide temel prensiptir. Atakları tedavi etmek için en çok antihistamin denilen bir grup ilaç kullanılmaktadır. Ürtiker ataklarının antihistaminlerle kontrol edilememesi durumunda, antihistaminlerle birlikte kısa süreyle kortizon içeren ilaçların (kortikosteroidler) kullanımı gerekebilir.
Hastaların büyük çoğunluğu kortikosteroid tedavisinden yarar görür; ancak potansiyel yan etkileri nedeniyle bu ilaçların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımından kaçınılmalıdır. Akut ve şiddetli anjioödem olgularında ödemi düzeltmek için bazen adrenalin injeksiyonları gerekebilir. Herediter anjioödem ise özel bazı ilaçlarla tedavi edilebilir. Bütün bu ilaçların mutlaka bir allerji uzmanının önerileri doğrultusunda kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.
Obsesif Kompulsif Bozukluk kişilerin obsesyon (saplantı, takıntı) veya kompulsiyonlara (zorlantı) sahip olduğu, yaygın, kronik ve uzun süreli bir rahatsızlıktır.
Obsesyonlar tekrarlayıcı düşünce, dürtü veya zihinsel imajlardır ve anksiyeteye (kaygı) yol açarlar. Kişi tarafından genellikle mantıkdışı bulunurlar, zorlayıcıdır ve istemsizdir. Yaygın obsesyon semptomları şunlardır:
Mikrop kapma veya mikrop bulaşması korkusu
Tabular veya yasak düşünceler ( cinsel – dini içerikli düşünceler, başka birine veya kendine zarar verme obsesyonları )
Nesnelerin – olayların simetrik veya mükemmel bir sırada olması isteği
Sayma obsesyonları
Biriktirne – istifleme obsesyonları
Kompulsiyonlar ise kişilerin obsesyonlarını bastırmak için bilinçli olarak sergilediği,
tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel eylemlerdir. Kompulsiyonların amaçları obsesyonlardan doğan sıkıntıyı hafifletmek olmakla beraber, gerçekleştirilen eylemin amaçlanan durumla arasında mantıksal bir bağ bulunmaz. Genel kompulsiyon belirtileri aşağıda yer almaktadır:
Aşırı temizlik yapma / el yıkama
Nesneleri belirli bir düzende sıralama
Bir şeyleri sürekli kontrol etme (örneğin kapıyı kilitleyip kilitlemediğini, ocağı açık unutup unutmadığını defalarca kontrol etme)
Zorlayıcı sayma (araba plakalarını sayma, belirli bir sayıya kadar sayma gibi)
Bütün ritüeller ve alışkanlıklar kompulsiyon olarak değerlendirilmez. Herkes bir şeyleri iki kez kontrol edebilir. Fakat OKB’si olan bir kişi genellikle obsesyon ve kompulsiyonlarını kontrol edemez. OKB dahilinde olması için sözü edilen türdeki düşünce veya davranışlar kişinin her gün en az bir saatini meşgul etmelidir. Ayrıca OKB’li kişiler kompulsiyonlarını icra etmekten keyif duymazlar, yalnızca obsesyonlarının meydana getirdiği kaygıları hafiflediği için rahatladıklarını düşünebilirler. Günlük hayatlarında ve işlevselliklerinde önemli problemler yaşarlar.
Epidemiyolojik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB prevalansı (yaygınlık oranı) %0.5-1 ve geç ergenlik dönemi OKB prevalansı %2-3 olarak bulunmuştur.
Klinik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB’sinin ortalama başlangıcı 6-11 yaş aralığıdır. Yetişkinlerdeki OKB’nin ½ ila 1/3’ünde rahatsızlık çocukluk veya ergenlik döneminde başlamaktadır fakat genellikle bu dönemde fark edilmemektedir.
OKB sebepleri arasında genetik faktörlerin rolü büyük olmakla beraber, hormonal faktörler, çocukluk dönemi travmaları ve kişilik özellikleri (detaycı, mükemmeliyetçi, titiz) de gösterilebilir.
Çocukluk döneminde normal olarak değerlendirilen ritüeller genellikle çizgilere basmamaya çalışma, şanslı numaralar belirleme gibi günlük işlevsel faaliyetler dahilindedir ve çocukların gelişimi için faydalıdır, kaygı düzeylerini kontrol etmeyi ve sosyalleşmeyi sağlar. OKB ile ilişkili ritüeller ise son derece rahatsızlık veren, günlük işlevselliği bozan, sosyal izolasyona yol açan şekildedir ve içerikleri daha farklıdır. Çocukluk döneminde çoğunlukla görülen obsesyon mikrop bulaşma korkusudur ve bununla beraber gelen kompulsiyon ise kaçınma ve aşırı el yıkamadır. Sıklıkla görülen bir diğer obsesyon ise kendisine veya ebeveynlerine zarar geleceğine dair kaygıları içerir ve kontrol kompulsiyonu eşlik eder. Diğer yaygın kompulsiyonlar ise dokunma, sayma, sıralama veya zihinsel eylemlerdir (dua, spesifik şeyleri düşünme, zihinde tekrarlama gibi). Bu kompulsiyonlar çocukların akademik başarılarını ve akran iletişimlerini etkileyebilir. Ergenlik döneminde ise cinsellikle ilgili obsesyonlar sıklıkla görülür.
Çocuklar genellikle yaşadıkları OKB belirtilerinden utandıkları için bunları saklarlar veya olduğundan daha hafif şekliyle anlatırlar. Belirtilerin ‘çılgınlık-anormallik’ olmasından şüphe duyarlar. Çoğunlukla kendilerini klinisyenlere daha rahat anlatırlar. Tam bir değerlendirme için klinisyenin çocuktan ayrı, anne-babadan ayrı ve öğretmeninden ayrı bilgi alması gerekir.
OKB’ye sıklıkla eşlik eden rahatsızlıklar şunlardır:
Böbrek hastalıklarında belirtiler en sıklıkla idrar yapma (micturition) alışkanlığındaki değişiklikler, idrar miktarındaki değişiklikler, idrar kompozisyonundaki değişiklikler ve böbrek fonksiyon bozukluğu sonucu gelişen belirtiler ile ağrı ve ödem şeklinde sınıflanabilir.
Miktürasyon bozuklukları (İşeme bozuklukları)
İdrar yapma alışkanlığı ile ilgili en sık karşılaşılan yakınma sık sık idrara çıkma olup “frequency” olarak tanımlanır. Bu durum artmış idrar miktarı (polyuria) ile birlikte olabileceği gibi normal idrar miktarı varlığında da görülebilir. Normal idrar miktarı varlığında sık idrara çıkma mesanenin inflamasyon, taş veya tümör sonucu irritasyonu, fibrotik kontraksiyona bağlı mesane kapasitesinin azalması (radyoterapi sonrası fibrozis), mesaneye dıştan bası (pelvik kitle, gravid uterus) sonucu olabilir. Sık idrara çıkma yakınması eğer her defasında bol idrar miktarı ile birlikteyse poliüri birlikteliğini eğer az idrarla birlikteyse mesane kapasite bozukluğunu akla getirir. Sık idrara çıkma yakınması sıklıkla noktürnal miktürasyonla birliktedir. Noktüri uyku bozukluğu olan olgularda da görülebilir. Normalde uyku ADH salınımını uyarır, dolayısıyla uykuda idrar miktarı azalır. Yatmak üzere uzandığı halde uyuyamayan olgularda ise ADH salınımı artmaz, keza yatış pozisyonunda (recumbent position) renal kan akımı artar ve olgu artmış idrar üretimi sonucu gece idrara gitmek zorunda kalır.
Orta yaşı geçmiş erkeklerde prostatik büyüme idrar akımında zayıflama, idrara başlamada zorluk (hesitancy), idrar bittiğinde damla damla akımın sürmesi (terminal dribbling), idrarın çatallanması gibi yakınmalara neden olabilir. Eğer üretral obstrüksiyon komplet bir karekter kazanırsa üriner retansiyon, akut mesane distansiyonu ve bilateral hidronefroz ile sonuçlanabilir. Diğer taraftan inkomplet obstrüksiyona neden olmuş prostat hipertrofili bazı olgularda idrar retansiyonu ve geriye doğru basınç yansıması ve buna paralel olarak nefronların filtrat akımında azalma, medullanın konsantrasyon kabiliyetini sürdürmeye yarayan kompozisyonunda bozulma ve bunun sonucunda da idrar miktarında artma gerçekleşir. Paradoksik olarak inkomplet obstrüksiyon gelişmiş olgularda görülebilen idrar miktarındaki bu artış sıklıkla yanlış değerlendirme sonucu tanıda gecikmeye neden olabilmektedir.
İşeme işlemi sırasında ağrı ve rahatsızlık hissinin varlığı yangılı idrar, sancılı idrar (dysuria) olarak anılır. Olgular sıklıkla bunu işeme işlemi sırasında veya hemen sonrasında üretral meatusta veya suprapubik bölgede gelişen bir yanma veya batma hissi şeklinde tanımlarlar. Bu yakınma genellikle mesane, prostat veya üretral inflamasyonun bir sonucu olarak gelişir. Yangılı idrar yakınması (dysuria) sık idrara gitme, hemen idrara gitme ihtiyacını hissetme (frequncy, urgency) gibi yakınmalarla da birlikteyse sistit varlığına işaret eder. Bu durum en sıklıkla genç kadınlarda ve sıklıkla seksüel aktivite ile ilişkili olarak görülür. Yaşlı kadın veya erkeklerde bu şekildeki yakınmaların altında genellikle mesane veya prostat ile ilgili yapısal bozukluklar, hastalıklar bulunur. Erkekte perineal veya rektal ağrı prostat inflamasyonunun varlığını düşündürmelidir. Çocuk ve genç erişkinlerde işeme işlemi sırasında yangı, ağlama olması veya nedeni açıklanamayan bir ateş varlığında üriner sistem enfeksiyonundan şüphelenilmeli ve üriner traktusun yapısal anomalileri aranmalıdır.
İdrar miktar bozuklukları
Günlük idrar miktarının artması poliüri (polyuria), azalması oligüri (oliguria), hiç olmaması anüri (anuria) olarak tanımlanır. Ortalama günlük idrar miktarı normal şartlar altında çevresel faktörler ve günlük su alma alışkanlığı ile ilişkilidir. İstanbul Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalınca yapılan bir çalışmada 32 normal erişkinin günlük idrar miktarı ortalama 1200 ml dolaylarında bulunmuştur. Günlük idrar miktarının 2 litrenin üzerinde olmasına poliüri denir. Normal kimseler fazla miktarda su, çay, kahve ve alkol aldıklarında poliürik hale gelebilirler. Poliürinin diğer önemli nedenleri olarak;
Primer polidipsi örneğinde görüldüğü üzere aşırı su içme
Tubuler solüt yükünde artma (kronik böbrek yetmezliği varlığında üre, hiperglisemi varlığında glukoz, myelomada düşük molekül ağırlıklı proteinler)
ADH üretiminde bir azalma (kafa travması, tümörleri, hipotalamus veya hipofiz enfeksiyonları)/Santral Diabetes İnsipidus
Renal meduller hastalık sonucu meduller konsantrasyon gradyentinin bozulması (nefrokalsinozis, analjezik nefropatisi, renal papiller nekroz, meduller kistik hastalık, orak hücre hastalığı, üriner traktusun inkomplet obstrüksiyonu)
ADH a tubulus hücre cevabının bozulması (hiperkalsemi, hipokalemi, lityum toksisitesi, ifosfamide toksisitesi, konjenital nefrojenik diabetes insipidus, Sjögren sendromu, Cushing sendromu)
Obstrüktif nefropatide obstrüksiyonun kaldırılmasını izleyen günler
Akut tubuler nekrozun poliürik iyileşme evresi
Ödem tedavisi sırasında yatak istirahati ve diüretik kullanımı
Mannitol ve hipertonik glukoz infüzyonları
gibi durumlar sayılabilir. Günlük normal metabolik fonksiyon sonucu üretilen solüt yükünün atılması için gerekli idrar miktarının altında idrar üretilmesi, çıkarılması oligürinin teorik/fizyopatolojik tanımlamasını oluşturur ki normal erişkinlerde günlük en az 500 ml idrar miktarı ile homeostasis korunabilmektedir. Erişkinlerde günlük 400 ml nin altında 50 ml nin üzerinde çıkarılan idrar miktarı oligüri olarak kabul edilir ve bu durum prerenal nedenler, akut vaskülit, akut glomerüler lezyonlar, toksin veya sepsis kaynaklı tubuler nekroz, akut interstisyel nefrit gibi nedenlerle gelişen akut böbrek yetmezliği varlığına işaret eder.
Günlük idrarın 50 ml nin altında olması, anüri (hiç idrar çıkmamasına komplet anüri denir) durumu ise öncelikle şok ve bilateral üriner traktus obstrüksiyonunu (prostat, pelvik tümörler) akla getirir. Nadiren renal infarktüs/kortikal nekroz, ciddi akut vaskülit, Good pasture sendromu, hemolitik üremik sendrom varlığında da anüri görülebilir. Hemodiyaliz gibi renal replasman tedavisi gören eski kronik böbrek olgularında da genellikle oligüri veya anüri vardır.
İdrar kompozisyonundaki değişiklikler
Klasik olarak idrar sedimentinin IM ile incelenmesi sırasında her sahada erkeklerde > 3, kadınlarda > 5 üzerinde eritrosit bulunması hematüri olarak tanımlanmakla birlikte günümüzde IM ile her büyütme alanında 2 den fazla eritrosit varlığı her iki cins için de anormal olarak vurgulanmaktadır. Gözle farkedilen hematüri varlığı olguları hemen hekime götüren önemli yakınmalardan olup, glomerüllerden üretral meatusa kadar herhangibir seviyeden kaynaklanabilir. Enfeksiyon, taş, tümör ve glomerülopatiler başlıca hematüri nedenlerini oluşturur. Kanama diatezleri, antikoagülan kullanımı, vasküler anomali ve orak hücre hastalığı gibi durumlarda da hematüri görülebilir. Hematüri bazı olgularda sadece mikroskopik muayene ile belirlenirken bazı olgularda çıplak gözle farkedilebilir (makroskopik hematüri). Makroskopik veya gross hematüri önemli/ciddi kan kaybı anlamı taşımaz. İdrarın 1 litresinin rengini 1 ml kadar küçük miktarda kan gözle farkedilebilir bir şekilde değişikliğe uğratabilmektedir. Glomerüllerden kaynaklanan hematüri sıklıkla idrar renginin kırmızı-kahverengi bir hal almasına neden olur, bazen glomerüler hematüriye bağlı renk değişikliği bulanık, çay veya koka-kola rengi şeklinde de tanımlanabilir. Makroskopik hematüri sürekli olmaktan çok intermittant özelliktedir. Bu durum sıklıkla Ig A nefropatisi olgularında ve özellikle bir akut üst solunum yolu enfeksiyonu gibi mukozal bir enfeksiyon sırasında gelişir ve genellikle 1-3 gün içerisinde sonlanır. Ataklar arasındaki dönemde ise mikroskopik hematüri genellikle varlığını sürdürür. Üretral patolojilerden kaynaklanan hematürinin hemen idrarın başlangıcında kendini gösterdiği, eğer idrar ilk akım, orta akım ve son akım örneği şeklinde toplanırsa (üç kadeh testi) ilk alınan idrar örneğinde hematüri (inisyal hematüri) tespit olasalığının daha yüksek olduğu anımsanmalıdır. Mesane ve prostat patolojilerine bağlı hematüri daha sıklıkla miktürasyon işleminin sonuna doğru fark edilir ve bu özellik terminal hematüri olarak belirtilir. İdrarla kan pıhtılarının geldiğinin belirlenmesi glomerüler orijinli hematürileri elimine etmek bakımından önemli bir bulgu olup, varlığı öncelikle mesane tümörlerini akla getirmelidir. Maratoncularda ve ciddi jogging yapanlarda muhtemelen mesane mukozasının hafif irritasyonuna bağlı geçici hematüriler tanımlanabilir. Bazı olgular hematüri ön tanısıyla araştırılırken hemospermilerinin olduğu fark edilir. Bu bulgu genellikle prostat patolojisi veya kanama diatezi sonucu gelişir. Kırmızı-kahverengi şeklinde idrar rengi değişikliği her zaman hematüri nedeniyle gelişmez, başka nedenlerle de görülebilir (Tablo-1). Bunun ayırıcı tanısı daha sonra yapılacaktır.
Tablo-1: İdrar renginin kırmızı-kahverengi şeklinde renk değişikliğinin başlıca nedenleri
Bazı sebzeler (beetroot, paprika, çeşitli gıda boyaları)
İdrarda proteinüri varlığı genellikle kimyasal olarak belirlenir ancak bazı hastalar idrarlarının köpüklü olduğunu farkederler. Normalde 24 saatlik idrarda 150 mg a kadar protein bulunabilir ve bunun % 50 den fazlası tubuler orijinlidir. İdrarda protein varlığının tarama anlamında araştırılması tüm dünyada yaygın olarak “stix” testi aracılığıyla yapılmaktadır. Bu test ile özellikle albuminüri belirlendiğinden myelomalı olgularda bu testin negatif olcağı buna karşın presipitasyon testlerinin pozitif bulunacağı hatırlanmalıdır. Bazı normal olgularda herhangi bir patolojik anlamı olmaksızın hafif düzeyde (< 1g/gün) proteinüri olabileceği bilinmektedir. Bazı olgularda da proteinüri pozisyonla ilişkili olup yatak istirahati sırasında toplanan idrarda proteinürinin olmadığı, günlük aktivite sırasında toplanan idrarda ise proteinürinin belirlendiği gösterilmiştir. Bu tipteki proteinüri ortostatik veya postural proteinüri olarak tanımlanır ve bu durumun benign seyirli olduğu bildirilmektedir. Bazı ortostatik proteinürili olgularda “nutcracker” fenomeninin rol oynadığı iddia edilmektedir. Diğer benign özellikte bir proteinüri tipi sadece egzersiz sonrası gelişen proteinüri varlığıdır. Patolojik proteinüri ise glomerüler veya interstisyel bir hastalığa işaret eder. İnterstisyel hastalık sonucu gelişen proteinüriler genellikle hafif düzeyde olup, günlük 2 g ın altındadır. İnterstisyel hastalığa bağlı nefrotik düzeyde proteinüri ile karşılaşılması çok nadirdir. Multiple myelomada cast nefropatisi şeklinde renal tutuluma bağlı ciddi düzeyde proteinüri görülebilir ki bu durum pseudonefrotik sendrom tanımlaması ile anılır. Glomerüler orijinli proteinüride ise miktar değişkendir, ciddi düzeylerde (10 g ve üzeri gibi) olabilir. Proteinürinin tipi bazen diagnostik olabilir. Örneğin; selektif bir proteinüri varlığı minimal değişimli hastalığı akla getirirken, Bence-Jones proteinürisi myelomaya işaret eder.
Bakteriüri (idrarda bakteri varlığı); semptomatik veya asemptomatik olabilir. Mesaneye toplanan idrar normalde sterildir. Üretra ve özellikle üretral meatus steril değildir ve miktürasyon sırasında idrar kontamine olabilir. Bu nedenle bakteriüri, olgu asemptomatik olduğunda sabah ilk idrardan uygun olarak steril bir kaba alınan orta akım idrar örneğinde ml. de 100000 (105) nin üzerinde bakteri üremesi olduğunda anlamlı bakteriüri olarak tanımlanır.
Lökositüri; idrar sedimentinin incelenmesinde her ışık mikroskopi alanında 3-5 üzerinde lökosit görülmesi durumunda kullanılan bir tanımlamadır. Üriner sistem enfeksiyonu yanında nefrokalsinozis, papiller nekroz, analjezik nefropatisi, polikistik böbrek hastalığı, interstisyel nefrit gibi pek çok hastalıkta görülebilen nonspesifik bir bulgudur. Ciddi lökositüri pyüri olarak tanımlanır. Pyüri varlığı daha kuvvetle enfeksiyona işaret eder. Steril pyüri varlığı ise tüberküloz ve chlamydial enfeksiyonlarda görülebilir. Başlıca steril pyüri nedenleri Tablo-2 de verilmektedir.
İdrarla spontan olarak taş atılabilir. Bu durum genellikle kolik tarzında ağrı ile birliktedir, ancak bazen ağrısız da olabilir. İdrarla taş yanında papiller nekroz ve üriner traktus tümörlerinde görülebildiği üzere küçük doku parçacıkları da gelebilir, eğer bu küçük doku parçacıkları yanında hava da geliyorsa (pneumaturia) vesikokolonik fistülden şüphelenilmelidir.
Ağrı
Böbrek hastalıklarının hepsini göstermek bakımından ağrı çok geçerli bir yakınma olmayıp, varlığı durumunda en sıklıkla inflamasyon ve obstrüksiyon düşünülmelidir. Pyelonefrit formunda böbrek inflamasyonu genellikle etkilenen taraftaki böbrek açısı olarak belirlenen bölgede lokalize bir ağrıya neden olur. Bu ağrı tedricen gelişir, ciddiyet derecesi değişken olmakla birlikte genellikle sabit karekterdedir. Perirenal apse varlığında eğer apse yukarıya doğru gelişir ve diafragmayı irrite ederse ona ait yakınmalar belirir, eğer aşağı doğru gelişirse psoas adalesine ait irritasyon bulguları görülür. Glomerüler inflamasyon genellikle ağrıya neden olmaz ancak özellikle akut glomerülonefrit ve Ig A nefropati örneğinde olduğu üzere künt bir böğür ağrısı ile birlikte olabilir.
Bazı olgular zaman zaman, değişik ciddiyet derecelerinde gelişen künt bir böğür ağrısı ile birlikte gözle farkedilir bir hematüri varlığından yakınırlar. Bu durum “loin pain hematüri” sendromu olarak tanımlanır. Böbrek biopsisinde afferent arteriol duvarında C3 birikimi ve nonspesifik bazı bulgular görülebilir. Afferent arteriol duvarındaki C3 birikiminin anlamı ve önemi henüz açıklık kazanmamıştır. Böyle olgularda renal anjiografi büklüntü, stenotik veya oklüzif lezyonlar gösterebilir. Hematüri olmaksızın özellikle sol böğürde kronik, persistan bir ağrı varlığının “nutcracker fenomeni” ile ilişkili olabileceğini iddia eden otörler vardır.
Akut üreteral obstrüksiyonda gelişen ağrı genellikle ani başlayan, ciddi ve kolik şeklinde olup kasığa ve skrotuma doğru yayılır. Kronik obstrüksiyonlarda ise genellikle ağrı olmaz. Ürolityazis varlığında klasik belirti renal kolik ve hematüridir. Bu belirtilerin yanında karın ağrısı, bulantı, idrar yapmada zorluk, penil ağrı veya testiküler ağrı gibi yakınmalar da olabilir.
Böbrek hastalıklarının çoğunda ağrı veya böğürlerde rahatsızlık hissi gibi bir yakınma ile karşılaşılmaz. Ağrı olmaksızın böbrek fonksiyonları ileri derecede bozulabilir ve olgular ciddi olarak bozulmuş böbrek fonksiyonlarının metabolik sonuçları ile karşımıza gelebilir.
Ödem
Ödem interstisyel sıvı volümünün artması sonucu gelişen, palpe edilebilen bir şişlik olarak tanımlanabilir. Ödemle birlikte olabilen başlıca renal sendromlar nefrotik sendrom, akut böbrek yetmezliği, kronik böbrek yetmezliği ve akut nefritik sendrom olarak bilinir. Bu renal nedenler yanında konjestif kalp yetmezliği ve siroz ödemin diğer önemli nedenleri arasında yer alır. Ödem sabahları genellikle göz çevresinde belirgin bir hal alırken günün ilerleyen saatlerinde bacaklarda ve ayak bileklerinde gelişir. Ödem miktarının artmasıyla bu diurnal değişim kaybolur. Periferik ödem muayenesi her iki alt ekstremitenin pretibial yüzeylerinden ve sürekli yatan olgularda sakrumdan yapılır.
Hipertansiyona ait belirtiler
Glomerüler kaynaklı renal parenkim hastalıkları genellikle hipertansiyonla birliktedir. Tubuler ve interstisyel patolojilere ait böbrek hastalıklarında hipertansiyon daha az sıklıkta görülür. Kronik böbrek yetmezliğinin geç evrelerinde sıklıkla hipertansiyon bulunur. Hipertansiyon kendini baş ağrısı, baş dönmesi, kulaklarda uğultu gibi yakınmalarla yansıtabilir. Bazen nefes darlığı, çarpıntı gibi akut sol kalp yetmezliğine ait belirti ve bulgularla da karşımıza çıkabilir. Sistemik skleroz gibi sistemik bir hastalığın bulgusu olarak ciddi kan basıncı yüksekliği bulunabilir. Tekrarlayan akciğer ödemi tablosuyla acile gelen ve ciddi kardiyak bir patoloji gösterilemeyen olgularda renal arter darlığının varlığı mutlaka anımsanmalıdır.
Üremik belirtiler
Bazı olgular bozulmuş renal fonksiyonun sonucu olarak üremi tablosu ile prezente olurlar. Üremik belirti ve bulgular; iştahsızlık, yorgunluk, halsizlik, bulantı, kusma, hıçkırık, ağız tadı bozukluğu, kaşıntı, iritabilite, uykusuzluk, kirli-soluk cilt rengi, mukozalarda solukluk, cilt kuruluğu, ciltte kaşıntı izleri, hipertansiyon, plevral veya prekordial frotman, nefesin amonyak kokması, flapping tremor, konfüzyon, komaya kadar varabilen bilinç ve kişilik değişiklikleri, asidotik solunum, nefes darlığı, çarpıntı, burun kanaması, melena, hematemez, ilk adetin gecikmesi, amenore, menoraji, infertilite, huzursuz bacak, libido kaybı, empotans, şeklinde sıralanabilir.
Sistemik hastalıklara eşlik eden böbrek tutulumu varlığı
Pek çok sistemik hastalık ortaya çıkış veya seyri sırasında renal tutuluma neden olur. Böbrek tutulumuna ait belirti ve bulgular yanında sistemik hastalığa ait belirti ve bulgular klinik tabloyu oluşturur.
İnsanlar genellikle üzgün veya düşük modda hissettikleri anlar veya zaman dilimlerinden bahsederken “depresif” kelimesini kullanırlar. Stresli veya zor bir dönemden geçerken kendinizi bu şekilde hissetmeniz normaldir. Ancak, ruh halinizin birkaç gün değil de haftalar boyunca düşük olduğunu düşünüyorsanız veya neden bu kadar kötü hissettiğinizden emin değilseniz, daha ciddi bir şey olabilir.
Sıklıkla ‘majör depresif bozukluk’ tanısı konan ‘Depresyon’, iki haftadan uzun süren hüzün duyguları ya da düşük duygudurum duygularını ifade eder ve günlük yaşamınıza girmeye başlar. Depresyonun yalnızca bir klinik psikolog veya psikiyatrist tarafından doğru şekilde teşhis edilebilecek bir durum olduğunu unutmayın.
Depresyona ne sebep olur?
Tek bir depresyon nedeni yoktur ve muhtemelen yaşanan olaylar (travma veya size yakın birini kaybetme gibi) ve biyolojik faktörlerin (genetik, hormonlar veya belirli kimyasalların dengesizliği gibi) bir araya gelmesiyle gelişir. Depresyondan etkilenen insanlar genellikle olumsuz düşünme kalıpları yaşarlar ve normal aktivitelerini yapmayı bırakarak semptomlarını daha da kötüleştirebilirler. Başka bir deyişle, depresyon bir ‘kısır döngü’ haline gelir: ruh haliniz çok aşağıda, hiçbir şey yapmaktan hoşlanmıyorsunuz, bu yüzden zevk aldığınız şeyleri yapmayı ya da yapmanız gerekenleri (okul çalışması ya da günlük işler gibi) yapmamak sizi daha da kötü hissettirir.
Depresyonun bazı belirtileri nelerdir?
Depresyondan muzdarip herkes depresyonu farklı şekilde yaşayacaktır, ancak bazı ortak belirtiler ve semptomlar vardır. Depresyon hafif ila şiddetli arasında değişebilir. Depresyonunuz varsa, deneyimleyebileceğiniz bazı belirtiler şunlardır:
Depresif duygu durumu
Genellikle ilgi duyulan aktivitelerde ilgi ve istek azalması.
İştah artması veya azalması
Uykusuzluk ve aşırı uyuma isteği.
Hiçbir şeyden zevk almıyormuş gibi hissetmek
Enerjinin düşmesi ve sürekli yorgun hissetmek
Suçluluk yada değersizlik duyguları hissetmek
Konsantrasyon güçlülüğü
Umutsuzluk, karamsarlık ve intihar eğilimi
İş ve sosyal hayatında işlev kaybı
Yukarıdaki belirtiler en az iki hafta boyunca gözlemlenirse bir ruh sağlığı uzmanından yardım alınmalıdır.
Depresyon sadece birinin ruh halini etkilemekle kalmaz uzun süreli etkilerinde aynı zamanda biyolojik olarak da etkiler.
Çoğu insan bu duygu ve davranışlardan bazılarını farklı zamanlarda ve şekillerde deneyimler. Depresyonla arasındaki fark, semptomların daha şiddetli olması, daha sık ortaya çıkması ve zamanla kaybolmamasıdır.
Tipleri
Kalıcı depresif bozukluk (distimi olarak da bilinir) en az iki yıl süren depresif bir ruh halidir. Kalıcı depresif bozukluk tanısı konan bir kişi, daha az şiddetli semptomların olduğu dönemlerle birlikte majör depresyon ataklarına sahip olabilir, ancak semptomlar, kalıcı depresif bozukluk olarak kabul edilmesi için iki yıl sürmelidir. Doğum sonrası depresyon, birçok bebeğin doğumdan sonra yaşadığı “bebek mavileri” (doğumdan sonra iki hafta içinde ortaya çıkan nispeten hafif depresif ve anksiyete belirtileri) çok daha ciddidir.
Postpartum depresyon geçiren kadınlar, hamilelik sırasında veya doğumdan sonra (postpartum depresyon) tam gelişmiş majör depresyon geçirir. Doğum sonrası depresyona eşlik eden aşırı üzüntü, endişe ve tükenme duyguları, bu yeni annelerin kendileri ve / veya bebekleri için günlük bakım faaliyetlerini tamamlamalarını zorlaştırabilir.
Psikotik depresyon, bir kişinin şiddetli depresyonu artı yanlış bir şekilde yanlış inançları (sanrılar) rahatsız etmek veya başkalarının duyamayacağı veya göremediği şeyleri (halüsinasyonlar) duymak veya duymak gibi bazı psikoz biçimlerine sahip olduğunda ortaya çıkar. Psikotik belirtiler tipik olarak suçluluk, yoksulluk veya hastalık sanrıları gibi depresif bir “tema” ya sahiptir.
Mevsimsel duygulanım bozukluğu, daha az doğal güneş ışığının olduğu kış aylarında, depresyonun başlangıcı ile karakterizedir. Bu depresyon genellikle ilkbahar ve yaz aylarında yükselir. Genellikle sosyal geri çekilme, artmış uyku ve kilo alma eşlik eden kış depresyonu, mevsimsel duygudurum bozukluğunda her yıl beklenen şekilde geri döner.
Bipolar bozukluk, depresyondan farklıdır, ancak bu listede yer almaktadır çünkü bipolar bozukluğu olan bir kişi, majör depresyon kriterlerini karşılayan (“bipolar depresyon” olarak adlandırılan) son derece düşük ruh halleri yaşar. Fakat bipolar bozukluğu olan bir kişi, aşırı yüksek – euphoric veya irritabl – “mani” denilen ruh halleri veya “hipomani” denilen daha az şiddetli bir formda da yaşar. DSM-5’in tanısal sınıflandırmasına yeni eklenen diğer tip depresif bozuklukların örnekleri arasında yıkıcı duygudurum bozukluğu bozukluğu (çocuklarda ve ergenlerde tanı konan) ve premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) bulunmaktadır.
Belirti ve bulgular
Aşağıdaki belirtilerden ve semptomlardan birçoğunu günün çoğunda, neredeyse her gün, en az iki hafta boyunca yaşıyorsanız, depresyondan muzdarip olabilirsiniz:
Kalıcı üzgün, endişeli veya “boş” ruh hali Umutsuzluk duyguları veya karamsarlık sinirlilik Suçluluk, değersizlik veya çaresizlik duyguları Hobiler ve aktivitelerdeki ilgi veya zevk kaybı Azalmış enerji veya yorgunluk Hareket etmek veya daha yavaş konuşmak Huzursuz hissetmek ya da hala otururken sorun yaşamak Yoğunlaşmak, hatırlamak veya karar vermek zorluğu Zorluk uyku, sabah erken uyanış veya aşırı uyku hali İştah ve / veya kilo değişiklikleri Ölüm veya intihar düşünceleri veya intihar girişimleri Net bir fiziksel sebep olmaksızın ağrılar, ağrılar, kramplar veya sindirim problemleri ve / veya tedavi ile bile rahatlama
Depresyonda olan herkes her semptomu deneyimlemez. Bazıları çok fazla deneyim yaşayabilirken bazı insanlar sadece birkaç semptomla karşılaşır. Majör depresyonun teşhisi için düşük duygudurumun yanı sıra çeşitli persistan semptomlar gereklidir, ancak sadece az sayıda ama üzücü – semptomları olan kişiler “subsendromal” depresyonlarının tedavisinden yararlanabilirler. Semptomların şiddeti ve sıklığı ve ne kadar sürdüğü, kişiye ve hastalığına bağlı olarak değişecektir. Semptomlar ayrıca hastalığın evresine bağlı olarak değişebilir.
Risk faktörleri
ABD’de en sık görülen ruhsal bozukluklardan biri depresyondur. Güncel araştırmalar depresyonun genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin birleşiminden kaynaklandığını düşündürmektedir.
Depresyon her yaşta olabilir, ancak genellikle yetişkinlikte başlar. Depresyon, çocuklarda ve ergenlerde meydana geldiği kabul edilmektedir, ancak bazen düşük ruh halinden daha belirgin sinirlilik ile kendini gösterir. Yetişkinlerde birçok kronik duygudurum ve anksiyete bozukluğu, çocuklarda yüksek kaygı seviyeleri olarak başlar.
Özellikle orta yaş ve yaşlı erişkinlerde depresyon, diyabet, kanser, kalp hastalığı ve Parkinson hastalığı gibi diğer ciddi tıbbi hastalıklar ile birlikte olabilir. Depresyon olduğunda bu koşullar genellikle daha kötüdür. Bazen bu fiziksel hastalıklar için alınan ilaçlar depresyona katkıda bulunan yan etkilere neden olabilir. Bu karmaşık hastalıkları tedavi etmede deneyimli bir doktor, en iyi tedavi stratejisine yardımcı olabilir.
Risk faktörleri şunları içerir:
Kişisel ya da aile depresyon öyküsü Büyük yaşam değişiklikleri, travma veya stres Bazı fiziksel hastalıklar ve ilaçlar
Depresyon yaşadığınızı düşünüyorsanız ne yapmalısınız?
Depresyon belirtileri yaşadığınızı düşünüyorsanız, bir ruh sağlığı uzmanını ziyaret edin. Depresyon ile ilgili farklı tedaviler mevcuttur. Psikiyatristiniz ve psikoloğunuz kişisel durumunuza ve deneyimlerinize uygun bir tedavi planı oluşturmak için sizinle birlikte çalışabilir. Aşağıdaki gibi teknikler içerebilir:
Bilişsel davranışçı terapi gibi psikolojik tedaviler
Kişiler arası psikoterapi
Problem çözücü psikoterapi
Destekleyici psikoterapi
İlaç (genellikle anti-depresanlar)
Yaşam tarzı değişiklikleri: düzenli egzersiz, iyi beslenme ve uyku rutinlerini uygulama.
Peter Pan sendromu 14-50 yaş arasındaki erkeklerde görülen sorumluluk almaktan kaçma,yaşları olgun olmasına rağmen çocuksu davranışlar sergileme ve büyüme korkusunun baş gösterdiği psikolojik bir semptomdur. Peki Peter Pan sendromu nedir ve en çok kimlerde görülür?
Her çocuk doğar, gelişiminin bir parçası olarak büyür ve yetişkinliğe adım atar; fakat bazı erkekler yaşları kaç olursa olsun büyümeye karşı bir direnç gösterir. Adeta büyümekten kaçar ve hep çocuk kalmak ister. İşte tam da bu sırada akıllara Peter Pan’ın hikayesi gelir, büyümeyi reddeden haylaz çocuk.
Peter Pan’ın öyküsünü bilmeyen yoktur. Büyümeyen haylaz bir çocuk olan Peter Pan, bir yanıyla da yumuşak ve neşesini kaybetmeyen bir kahramandır. İzlerken içinizdeki çocuksu yanını uyandırmakla kalmaz, kendi büyüsüne sizi de çeker.
1983 yılında Psikanalist Dan Kiley tarafından bulunan bu sendromun adını Peter Pan’dan alması ise hiç tesadüf değildir. Yaşıyla her ne kadar olgun bir birey gibi görünse de, konuşmalarıyla ve davranışlarıyla hala bir çocuktur. Erkeklerde görünen bu semptom; genellikle 12 yaş ve 50 yaş arasını kapsamaktadır. Kendisini tanımayan insanlar tarafından çekici olarak tanımlanan bu erkekler, insanlar üzerinde ilk izlenim olarak olumlu etkiler bırakır. Genellikle evlilikten uzak duran bu erkekler; sorumluluklardan kaçmak, rahat ve kaygısız bir hayat sürmek için aileleriyle yaşamayı tercih ederler. Hangi meslekte çalışmak istediğine karar vermekte güçlük çekip, eğitimini bitirmede zorluk yaşarlar. Eğitimli olan kişiler ise şuanki hallerinden memnuniyet duymak yerine daha fazlasını yapmaları gerektiğini düşünürler.
Peter Pan sendromu yaşayan erkeklerin genellikle duyguları körelmiş olup kızgınlıklarını öfke olarak, üzüntü ve kederlerini istemsiz neşe ve çocuksu şakalarla yansıtırlar. Eleştirilere karşı yetersizlik hissedip, genellikle “Bilmiyorum, umrumda değil” gibi savunmaları kullanırlar, üşengeçlerdir. Genellikle aidiyet hissi yaşamak isterler, yalnız olmaya karşı toleransları düşük olduğu için arkadaş edinme çabaları yüksektir.
Annelerine karşı genellikle kızgınlık ve suçluluk duyguları yaşayan erkekler; annelerinin etkilerinden kurtulmak isterler. Fakat bunu her denediklerinde içlerinde suçluluk duygusunu yaşarlar. Öfke patlamalarıyla yaşadıkları tartışmanın sonunu, çocuksu özürlerle kapatma çabasında olurlar. Babalarına karşı yabancılaşmış duygular içindedirler. Hem babasıyla yakın olmaya büyük bir özlem duyarlar, hem de onun sevgi ve onayını alamayacağına dair keskin düşünceleri vardır. Peter Pan sendromu yaşayan erkekler ergenliklerinin ardından kız arkadaş bulma için yoğun bir çaba harcarlar; fakat olgunlaşmamış davranışları kızları kendilerinden uzaklaştırmalarına sebep olmaktadır. Reddedilmeye karşı duyarlık, bu yumuşak ve nazik kişileri tam tersi olan sert ve kaba tavırların arkasına saklanmalarına neden olur. Kendilerini cinsel anlamda kanıtlayabilmek için sayısız kişiyle birlikte olabilirler ve bir kişide karar kıldığı zaman ise ona tamamen bağlanıp, karşısındaki kişiyi kaybetmemek için kıskanç duyguların yerine kendini acındırma duyguları yer alır.
Bu sendromu yaşayan kişilerin ebeveyn tutumlarına bakıldığında, genellikle sınır koyamayan ebeveynler, duygularını tanımayan ve bu konudan dolayı aklı karışık olan babalar, aşırı kollayıcı anneler, aile içi iletişim hataları, duygusal paylaşımların olmadığı ortamlar görülmektedir.
12-17 Yaş arasında:Sorumsuzluk, tedirginlik, yalnızlık ve cinsel rol çatışmaları kendini gösterir. İçinde bulunduğu görevlerden kaçıp yalnız kalır. 18-22 Yaş arasında: Bu yaşlarda ise kendini fazla beğenme, narsizm ve şovenist tavırlar ağır basmaktadır.
23-25 Yaş arasında:Belirsiz ve genel bir doyumsuzluk hali, bu doyumsuzluktan şikayet ederek yardım arayışı içinde olma, mutsuz ve rahatsızlık duygularından dolayı şiddetli bir kriz dönemi görülmektedir.
26-30 Yaş arasında:Büyümüş bir yetişkin rolü.
31-45 Yaş arasında:Evlenen, çocuğu ve işi olan Peter Pan sendromlu kişiler bu yaşlarda her şeyi olmasına rağmen yaşamı sıkıcı bulmakta, hayatı monoton yaşamakta ve ümitsiz bir durum içindedir.
45 Yaş üstü:Yaşı ilerleyen erkekler depresif bir duygu durum içinde olup, ajite davranışlar sergilerler. Gençliğini yeniden geri alma düşüncesinde olup; çocuk olmaya çalışma, bulunduğu hayatı sıkıcı bulmakta ve bu durumdan isyan edip istemediği hayat modundan uzaklaşma çabası içerisindedirler.
Ailelerin çocuklarının artık bir yetişkin olduğunu kabullenip, sorumluluk ve görevlerini kendilerini hissettirmesi ve ona göre davranmaları; eşlerin ise anne gibi koruyucu, kollayıcı, her işi kendilerinin yaptığı, sorumlulukları kendi üstüne alarak eşlerine çocuk gibi davranmak yerine bir birey olduğunu hissettirecek şekilde eşlerine davranmaları Peter Pan sendromlu erkeklerin bireyselleşmesi için önemlidir.
Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN; İdrarımızda fark ettiğimiz veya idrar tahlili sonrası haberdar olduğumuz hematüri hakkında bilgilendiriyor.
Hematüri; kelime anlamı ile idrarda kan görülmesi her yaşta kadın erkek insanın karşılaşabileceği bir durumdur. Bu durum idrar yolu dediğimiz böbrek-üreter-mesane-üretra oluşan sistemin herhangi birinden kaynaklanıyor olabilir. Genellikle masum bir durumdur. Rastlantısal olarak tarama testleri dediğimiz rütin check-up tahlillerinde ortaya çıkabilir. Ya da kişi idrarında kola rengi ve/veya et çalkantı suyu rengi olarak tariflediği görünümü fark etmesi ile polikliniklerimize başvurur. Tahlillerde tespit ettiğimiz hematüri durumuna mikroskopik, kişinin fark edip doktora gitme ihtiyacı duyuran duruma makroskopik veya gross hematüri olarak adlandırırız.
Fark edilenlerin çoğu masumdur. Bir o kadar insan da mikroskopik hematürisi olduğunun farkında olmadan doktor kontrolleri olmaksızın hayatını idame ettirmektedir. Şanslı olanlar hayatını sorunsuz idame edebilir fakat en erken fark edileip erken müdahele ile çözülebilecek büyük bir problemi ileri safhalarında da görebilir.
Nedenlerini irdeleyecek olursak :
1- idrar yolu enfeksiyonu ile birlikte seyredebilir genellikle karın ağrısı,ateş ve idrarda yanma ile birliktedir. Mikroskopik ya da makroskopik olabilir.
2- halk arasında nefrit olarak bilinen pyelonefrit olarak tıpta adlandırdığımız böbreğin dahil olduğu idrar yolu enfeksiyonunda görülebilir. Bir önceki maddedeki bulgu ve şikayetlere ilaveten üşüme-titreme ve kostovebral açı hassasiyeti dediğimiz hekimin tespit edebileceği bulgulara rastlanır.
3- nefrolitiazis, ürolitiazis olarak tıpta adlandırdığımız böbrekte ya da idrar yollarının diğer seviyelerinde taş veya kalkül tespitinde görülür. İdrar yolu enfeksiyonu semptomları eklenebilir. Sırta ve kasıklara yayılan ağrı tanıda yardımcı olur.
4- böbreğin inflamatuvar hastalıkları olarak tarifleyebileceğimiz glomerulonefritler bir diğer hematüri nedenimizdir. Hematüri genellikle makroskopiktir, idrarda köpüklenme, ellerde yüzde ayaklarda şişme belirgin semptom ve bulgularıdır.
5- zorlu egzersiz seansları ya da ciddi yaralanmalar sonrası geçici masum hematüriler görülebilir. Tarif edilen durumların tekrarı olmadığı takdirde hematüri sebat etmez ve ağrısızdır.
6- ileri yaş erkek hastalarda operasyon gerektirecek kadar büyümüş prostat varlığında da hematüri görülebilir.
7- mesane, böbrek, prostat dokusuna ait kanserlerde de yine hematüri eşlik eder.
Bunun yanında regl döneminde olduğunu hatırlatmayan kadınlarda, gıda boyası içeren gıdaları fazla tüketenlerde, kas yıkılımı artışı ile seyreden(zorlu fizik egzersiz, bir kısım ilaçlara bağlı, künt vasıflı travmalar sonrası) durumlarda yapılan idrar tetkikinde yalancı hematüri durumu görülebilir.
Genellikle tarama testleri ucuz ve kolay erişilebilir olan idrar testleri, kan testleri ve üriner ultrasonografiyi kapsar. İleri vakalarda bilgisayarlı tomografi ya da magnetik rezonans görüntüleme ve hatta sistoskopi ve biyopsi dediğimiz girişimsel işlemler gerekebilmektedir.
Tedavisine gelecek olursak genellikle nedene yönelik tedavi dediğimiz altta yatan durumun tedavisi yer alır. Glomerulonefritler dediğimiz durumun renal biyopsi ile tespitinde ise ilave olarak immünsüpresif ajanlar dediğimiz preparatları tedavimize ilave ediyoruz.
Tahlillerde herhangi bir nedene bağlayamadığımız ve biyopsi için yeterli şartları olmayan hastalarımızda da 3-6 ayda bir poliklinik kontrollerimize gelmelerini öneriyoruz.
İshal, ya da tıbbi adlandırmasıyla diyare, günde üç seferden fazla, sulu ve gevşek dışkılama halidir. Oldukça yaygın karşılaşılan bir sorundur.
Genellikle özel bir bakım veya tedavi gerektirmeden bir veya birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak uzamış ishal, başka sorunların göstergesi olabilir.
İshal vücudun işlevlerini normal olarak sürdürmesi için gerekli sıvıların eksilmesi anlamına gelen dehidratasyona yol açabilir. Dehidratasyon özellikle çocuk ve yaşlılarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilecek, acilen tedavisi gereken tehlikeli bir durumdur.
İshale her yaşta rastlanabilir. Ortalama bir erişkin yılda yaklaşık 4 kere ishal olur.
İshale neden olan durumlar nelerdir? İshal bakteriyel enfeksiyon gibi geçici bir durum veya bağırsak hastalığı gibi süregen bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabilir. İshalin en sık gözlenen nedenleri şunlardır: ” Su ve gıdalarla alınan bağırsağın mikrobik hastalıkları, ” Süt ve süt ürünlerin gibi gıdalara tahammülsüzlük, ” Parazitler, ” Müshil kullanımı, ” İlaca bağlı yan etkiler, ” İnflamatuar bağırsak hastalığı gibi barsak yapısını bozan hastalıklar, ” İrritabl bağırsak hastalığı gibi barsak işlevini bozan hastalıklar.
İshalin bulguları nelerdir? Karın ağrıları ve krampları, gaz, bulantı ve sürekli sıkışma hissi ishale sıklıkla eşlik eden bulgulardır. Nedene bağlı olarak ateş ve kanlı dışkılama da bunlara eklenebilir. İshal akut veya kronik olarak gözlenebilir. Akut tip 3 haftadan kısa sürer ve nedeni genellikle mikrobiktir. Kronik durum ishalin 3 haftadan uzun sürmesi ile başlar ve nedeni genellikle bağırsağın kendi hastalıklarıdır. Genellikle zararsız olsa da ishal bazen tehlikeli durumlara yol açabilir ve bazı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir. Aşağıdaki durumlarda bir hekime başvurmanız gereklidir: ” İshaliniz üç günden fazla sürdüyse, ” Karnınızda veya makatınızda şiddetli ağrı varsa, ” 38,8oC veya üstü ateşiniz oluyorsa, ” Dışkınızda kan veya katran rengi varsa, ” Dehidratasyon bulgularınız varsa.
Tanı : Öncelikle tıbbi hikayeniz alındıktan ve fizik muayeneniz yapıldıktan sonra hekiminiz durumunuza göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesini yaptırmanızı isteyebilir: ” Dışkı kültürü ile bakteri ve parazit gibi infeksiyon etkenlerinin aranması, ” Bazı hastalıkları dışlamak için kan testleri, ” Gıda tahammülsüzlüğünü ortaya koymak için açlık testi, ” Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler.
İshalin tedavisi : Çoğu hastada yitirilen sıvının yerine konması yeterli tedavidir. Bazı durumlarda ishali durdurucu ilaçların kullanılması gerekebilir. Ancak bir enfeksiyona ya da parazite bağlı ishallerde ishali durdurucu ilaçları kullanmak, organizmaların barsak içinde kalmasına neden olarak sorunu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu durumlarda hekimler genellikle bu organizmalara karşı etkili antibiyotikleri reçete ederler. Viral nedenlere bağlı ishaller virusun tipine ve klinik tablonun ağırlığına göre genellikle kendi seyrine bırakılırlar veya destekleyici ilaçlar kullanılır.