Etiket: Gel

  • Çocukla Sosyal Ortama Çıkarken Dikkat Edilecek 5 İpucu

    Çocukla Sosyal Ortama Çıkarken Dikkat Edilecek 5 İpucu

    Çocukla seyahat, birçok anne-baba için soru işaretleri ile doludur. Sağlıkla ilgili temel önlemleri aldınız. Ama o da ne, tatile çıkmak için sabırsızlanan çocuğunuz yolculuğu tahmin ettiği kadar sevimli bulmuyor ve yol boyunca onu oyalamak pek de kolay gözükmüyor.

    1- Çocukla seyahat öncesinde, onu bu seyahate psikolojik olarak nasıl hazırlayabiliriz?

    İlkokul çağından küçük olan çocuklarda zaman kavramı henüz gelişmemiştir, bu sebeple sık sık sabırsızlanma ve mızıldanma eğiliminde olabilirler. 6-7 yaşından küçük çocuklar kendilerinden istenen “bekleme” görevini tam olarak kavrayıp yerine getiremeyebilirler. Bu onların elinde olan bir durum değildir, çünkü 10 dakika ile 10 saatin zamansal farkı hakkında yorum yapamazlar. Öncelikle anne-babalar olarak bu yaş çocuklarımızın zaman algısının henüz gelişmediğini bilip, onlardan beklentilerimizi buna göre düzenlememiz fayda sağlayacaktır. Sabırsızlık gösteren ve mızıldanma eğiliminde olan çocuğumuzu sakinleştirmemiz için onun da keyifle katılabileceği bir faaliyette bulunması sağlanabilir, örneğin kendi topladığı minik bir çantasını taşıma sorumluluğu ya da sevdiği bir şapkasını kaybetmeden koruması ve tutması görevini verdiğimizde, bir işle meşgul olacağı için, daha uyumlu olacaktır.

    2- Çocukla seyahat için seçilen araba, otobüs uçak yolculuğu gibi uzun süre hareketsiz kalacağı bir ortamda çocukların sıkılmaması için alınacak önlemler

    Tüm yetişkinlerde olduğu gibi, çocuklar da kendilerini güvenli ortamlarda hissetmek isterler. Güvenli ortam, sakindir, huzurludur, beklenmedik şeyler olmaz, bildiğin ve alışık olduğun şekilde gelişir her şey. Yolculukta ise bu şartlar değişir ve tüm bu yeni şartlar çocuklarda öncelikle kaygı düzeyinde artışa sebep olurlar. Artan kaygı düzeyi ile çocuk normalde vermediği farklı ve beklenmedik tepkiler geliştirebilir. Bu konuda bizlere yol gösterecek basit bir kaç öneriyi şöyle sıralayabiliriz:

    Tatil yolculuğu saatini çocuğumuzun uyku alışkanlıklarına göre düzenleyebiliriz.

    Ayrılık objesi olarak tanımlanan, çocukların yeni ortamlarda yükselen kaygı düzeyini rahatlatacak olan, sevdiği bir objeyi yanında bulundurması sağlanabilir, bu bir oyuncak, bir battaniye, bir kitap olabilir.

    3- Çocukla seyahat sırasında uyku ve yemek düzeni sağlama ipuçları:

    Tatil yolculuğu saatini çocu­ğumuzun uyku alışkanlıklarına göre düzenleye­biliriz. Evla­dımızın uyku saatlerine göre çıkılacak olan tatil yolculuğu, çok daha rahat ve sorunsuz geçme olasılığı vardır.

    Çocuğumuzun yemek yeme alışkanlık ve düzeni göz önünde bulundurulmalıdır. Kimi çocuk yemek saatleri konusunda daha hassastır, düşen açlık kan glukozuna verdikleri tepkiler agresyon ve huzursuzluk şeklinde olabilir. Basit bir kaç bisküvi, süt, sevdiği meyveler gibi kan şekerini hızla yükseltebilecek besinler, açlık atağını kesecektir.

    Yolculuklar kimi zaman planlanandan uzun olabilir, hatta yolda ihtiyaç molası verilmesi atlanabilir. Bu konuda çocuklarımızın yetişkinler kadar dayanaklı olmadıklarını hatırlayarak, 2-3 saatte bir tuvalet için yeterli sürede molalar vermek fayda sağlayacaktır.

    Çocuğumuzun sevdiği ve alışık olduğu bir filmi izlemesi, onu daha uyumlu ve sakin olması konusunda biz anne ve babalara yardımcı olacaktır.

    4- Çocukla seyahat sırasında ağlama krizi yaşanırsa?

    Çocuğumuzun davranışları yolculuk sırasında kontrolden çıkmadan önce bir çok defa uyarı sinyalleri verecektir. Bu uyarı sinyallerini doğru yakalamak ve gerekenleri zamanında, vakit geçirmeden yapmak önemlidir. Eğer bir şekilde olaylar kontrolünüzden çıkacak olursa ve çocuğunuz tepkisel şekilde, ağlama krizi ile karşınıza çıkarsa, öncelikle ve kesinlikle, anne-baba olarak bizler sakin olmalıyız! İnatlaşmadan, çocuğumuzun dikkatini farklı ve onun ilgisini çekecek yeni bir objeye yöneltmemiz fayda sağlayacaktır. Bu adımı doğru uygulayabilmek için, anne ve babanın çocuğunu yakından tanıması, çocuğunun ilgi ve merak konuları hakkında bilgi sahibi olması çok önemli avantajdır. Ağlama krizindeki bir çocuğun dikkatini farklı bir konuya çekmek için, onun ilgi alanı olan örneğin yoldaki mavi arabaları sayma oyununa onu davet edebilirsiniz ya da araç plakası takip oyunu gibi bir aktivite başlatmayı önerebilirsiniz.

    5- Çocukla seyahate gidilen yer çocuk için büyüleyici olabilir. Yeni gördüğü ve eğlendiği mekanların etkisiyle çocuk söz dinlememeye başlarsa, yapılması gerekenler!

    Yemek zamanı geldiğinde oyuna son vermek ya da akşam olduğunda deniz-havuz faaliyetlerini sonlandırmak çocuklar için uyum gösterilmesi zor durumlardır. Böylesi durumlarda, öncelikle anne ve baba olarak sizlerin net ve kararlı duruşu çok çok önemlidir. Planlı olarak hareket etmeniz, çocuğunuzun size uyumu konusunda zaman kazanmasına yardımcı olacaktır. Örneğin, tam oyun ortasında çocuğunuza yaklaşıp: “Hadi gidiyoruz, gel bakalım!” dediğinizde, karışılacak olduğunuz şeyin sizi şaşırtmaması gereklidir. Size karşı gelen, söylediğinizi yapma isteğinde olmayan, uyumsuz ve aksi bir davranış sergileyen çocuğunuzla karşılaşmaya hazır olunuz.

    Bu durumlarda, çocuğunuzun hararetli şekilde, keyifli bir oyun faaliyeti içinde olduğu sırada, birden devreye girip, faaliyetin sonlanmasını istemek yerine, ona zaman verin ve verdiğiniz zamana uyun. “Haydi bakalım, sana tam 10 dakika daha veriyorum, ardından şu şu faaliyete geçeceğiz!” söylemi, çocuğunuzla iletişim konusunda size yardımcı olacaktır. Sevgi ve anlayış, her kalbe ve düşünceye ulaşır. Sadece nasıl, nerede ve ne zaman kullanacağımızı iyi bilelim…

    Uzun yolculuklarda, elektronik oynatıcılardan faydalanabilir ve çocuğunuzun hoşuna gidecek bir film izlemesine izin verebilirsiniz. Çocuğunuzu tatile çıkmadan önce yolculuğa hazırlayın. Buna seyahatinizi nasıl yapacağı­nızı anlatarak, gideceğiniz yerle ilgili önceden bilgi vererek başlayabilirsiniz…

  • Çocukların Dikkatini Geliştirmek İçin Yöntemler

    Çocukların Dikkatini Geliştirmek İçin Yöntemler

    Yol Çizme

    Çocuğunuz anaokulu (yuva, ilkokul vs.) ve ev arasındaki yolu bir kağıda çizsin ya da boyasın. Takıldığı noktada ona ufak bir ipucu verebilirsiniz. Böylece kafasında haritayı çizecek, yolları binaları ve caddeleri hatırlamaya çalışacak.

    * Bağlılık Oyunları

    Yemekte veya arabada bir yere giderken ara sıra bu güzel bağlılık oyununu oynayabilirsiniz. Örneğin siz ona çeşit çeşit hayvanları sayıyorsunuz (balık, papağan, maymun, köstebek…), çocuğunuz da ardından nerede yaşadığını söyleyecek (havada, karada, suda).

    * Sen Ne duyuyorsun?

    Birlikte yürüyüş yaptığınızda veya bir yere giderken, duyduğunuz seslerin nereden geldiğine dikkat edin.

    İşitme duyusunu çalıştırırken konsantre yeteneği gelişiyor. Neler işitiyorsun? Bu araç sesi bir tıra mı ait? Öten kuşlar var mı? Martı mıydı o? Pazarda esnaflar “gel gel domatesin kilosu 2 lira” dediğinde çocuğunuza sorun, kaç lira dedi?

    * İlk Kim Gördü?

    Konsantrasyon işitme duyusu sayesinde geliştirilebildiği gibi görme duyusuyla da gelişir. Örneğin, dışarıda alışverişte, doğada, her yerde ilk kim sarı araba, çiçek veya hayvan gördü. Kırmızı ceketli başka çocuk hangimiz görecek. Çocuğunuz söylediğinizi bulmak için konsantre olacaktır. Tabi abartmamak gerek, 10 dakikalık etkinlikler bunlar. Saatlerce sıkmayın çocuğunuzu.

    * Hmm Bu Ne Olabilir?

    Eğlenceli bir konsantrasyon oyunu, kahvaltıda veya akşam yemeğinde sofrada yapabilirsiniz. Yemekleri tabaklara koyduğunuzda çocuğunuz gözünü kapatsın ve tadına bakarak bugün menüde ne yemek var tahmin etsin. Daha zoru sadece kokusunu alarak tahmin etmek.

    * Günlük Tutmak

    Çocuğunuza güzel kilitli anahtarlı bir günlük alın. İsterse her akşam günün özetini yapar. Onu yaparken bütün gün neler yaptı onlara konsantre olur. Yazma, cümle kurma yeteneği de gelişir.

    Not: Kesinlikle günlüğüne onun izni olmadan bakmayın. Bakıp üstelik eleştiri yaparsanız bu saygısızlık olur ve hiç etik bir davranış değildir.

    * Diğer Etkinlikler

    En yaygın ve faydalı konsantrasyon oyunları : yapboz, kağıt evi kurmak, hafıza oyunları

     Mandala resim boyaması çocukları rahatlatıyor ve konsantre olmalarını sağlıyor.

  • Hayır Deme Teknikleri

    Hayır Deme Teknikleri

    Aman tatsızlık çıkmasın diye diye kimseye bir şey diyemez hale gelen tüm iyi niyetli arkadaşlara gelsin bu yazı. Hayır demekte zorlanan insanların kafalarında dönen birkaç düşünceyi sıralayayım:

    1.Hayır dersem kırılırlar.

    2.Hayır dersem benim anlayışsız biri olduğumu düşünecekler.

    3.Hayır dersem eskisi kadar sevilmeyecem.

    4.Hayır dersem benimle tartışacak/kavga edecekler ve ben buna katlanamam.

    5.Ben hayır demek istediğim zaman çok heyecanlanıyorum, kaygılanıyorum ve bu bunaltı kısa sürsün diye hemen evet diyorum.

    6. Örneklerin geriye kalanını size havale ediyorum bu örnekleri yorum kısmında paylaşırsanız çok güzel olur ( HAYIR paylaşmayacam!!!)

    Hayır derken karşı tarafı incitmeme ve hakkınızı koruma adına birkaç hayır deme tekniği bilmek gayet faydalı olacaktır.

    1)Bozuk Plak Tekniği

    Karşınızdaki anlayana kadar ısrarla aynı şeyleri tekrarlayın.

    Örneğin: Üniversite sınavına hazırlanan Ahmet ve sınava hazırlanmayan Mehmet baş rolde olsun.

    Mehmet- Ahmet bu akşam sinemaya gidelim mi?

    Ahmet- Eyvallah biraderbu sefer gelemeyecem ders çalışmam gerekiyor .

    Mehmet- Abartma bee çalışırsın hem kısa bir filme gideriz fazla oyalanmayız.

    Ahmet-Sağol Mehmet ama biliyorsun sınav var benimde ders çalışmam gerekiyor.

    Mehmet-Oğlum ne mızıkçı adamsın gel işte.

    Ahmet-İnan mızıkçılıktan değil, sınav var diye kasıyorum yoksa gelirdim. Ders çalışmam gerek…

    Not: Bu teknikte önemli olan konuşurken sakin olmak ve cümleyi aynı şekilde bitirmek (ders çalışmam gerekiyor) lazım.

    2)Sis Perdesi Tekniği

    Burda amaç karşı tarafın tahriklerine gelmeyip hak verir gibi yapıp karşı tarafı yumuşatma ve kararını kabul ettirmedir. Ahmet ile Mehmet üzerinden devam edelim.

    Mehmet- Oğlum Ahmet seni adam sandım satmaz sandım bilet almıştım sürpriz yapacaktım. Yazıklar olsun.

    Ahmet- İnan çok üzüldüm.

    Mehmet- Üzüldüm diyorsun ama hikaye. Geçen gezmeye de gelmedin.

    Ahmet- Haklısın ona da deneme sınavı denk gelmişti.

    Mehmet- Bu iki etti bak ona göre.

    Ahmet- Bundan sonra elimden geleni yaparım ama maalesef şimdi ders çalışmam gerek.

    Not: Eleştirilere hazır olun. Buradaki tek amacımız karşı tarafı sakinleştirmek,gönlünüalmak.Tabi bunun için önce sizin sakin kalmanız gerek.

    3)Olumsuz Doğrulama Tekniği

    Bu teknikteki amaç karşı taraf haklı olduğu zaman hem hayır deyip kararımızı kabul ettirme hem de orta noktayı bulmadır. Bizim Ahmet ders çalışırken ortalığı bir hayli dağıtmakta ve odasını toplamamaktadır. Ahmet’in annesi Nesrin Hanım.

    Nesrin Hanım- Oğlum bu odanın haline Allah aşkına ? Oğlum bak hep öyle yapıyorsun yemek yediğin zamanlarda da mutfağı batırıyorsun. Hemen topla şu dağınıklığı.

    Ahmet-Anne her iki konuda da haklısın ama günlük 300 soru çözüyorum, okulda da 8 saat ders + bir buçuk saat yol inan pertim çıkıyor. Bak söz iki saat dinleneyim sonra toparlayacam ama şimdi toplayamam.

    Not: Her zamanki gibi sakin oluyoruz .Hem anneye ses yükseltmek çok ayıp zaten!

    Bu ve buna benzer teknikleri merak eden hayır deme konusunda ciddi zorluklar yaşayan arkadaşlara İletişim yayınlarından çıkan Marie HADDOU’nun‘Hayır Demeyi Bilmek’adlı eserini tavsiye ederim.

  • Uyku Düzeni ve Gece Korkuları

    Uyku Düzeni ve Gece Korkuları

    Çocuklar farklı dönemlere özel farklı davranışlar sergileyebilirler.

    Bu yazımızda çocukların odalarını ayırma süreçlerini, gece korkularını ve uyku düzenlerini paylaşmak istedik.

    Çocuklar doğduklarından itibaren rutin bir düzene ihtiyaç duyuyorlar. Bu düzen sayesinde, arka arkaya gelen durumları tahmin edebilir ve daha hazır olabilirler.

    Düzen dediğimiz durum, uyku saatinin belli olması ve tam zamanında olması şeklinde değildir. Uyandığı andan itibaren, birbiri ardına gelen olayların düzenli şekilde ilerlemesidir. Örneğin, uykuya dalmadan önce pijama giyme, el oyunu oynama, masal okuma ve ninni söyleme… Uykuya geçiş süreci için bu rutin düzenli bir şekilde uygulanırsa, çocuk bu bağlantıları bir süre sonra öğrenir ve uykuya çok daha rahat geçer. 6 aydan itibaren bebeklerde bu düzenin oluşması, çocukluk döneminde de devam ettirilmesi gerekir.

    Çocuklarda yatakları ayırma ve odaları ayırma farklı süreçlerdir. 40 gün itibariyle bebekler farklı yatakta yatabilirken, aynı odada olunması anneyi rahatlatan bir durumdur. 6 ay itibariyle bebekler farklı odada kalabilir.

    1 yaşından sonra odaları ve yatağı ayırmak daha zordur. Bilinçlenen ve büyüyen çocuk bu duruma büyük bir direnç gösterebilir. Ağlayıp annenin yanına gelebilir. Bu süreçte çocuğun yanında olmak, uyuyana kadar birlikte zaman geçirmek ve kademeli olarak çocuğu ayırmak doğru olacaktır.

    Bu noktada her aile için farklı bir süreç işleyebilir, aile düzenleri farklı olduğundan dolayı alışma süreci farklı ilerleyecektir.

    Gelişen ve büyüyen çocukların her yaş döneminde farklı korku ve kaygıları olabilir. 4 yaş civarında çocukların gece korkusu yaşadıkları bir dönem vardır. Bu dönemde karanlıktan korkabilir, gece korkunç rüyalar görüp ebeveynlerin yanına gelmek isteyebilirler. Gelişen ve olgunlaşan çocuk beyninde, soyut kavramlara merak salmayla birlikte bu davranışların gözlemlenmesi normaldir. Bu süreçte ebeveynler aşağıda belirteceğimiz noktalara dikkat etmelidir;

    • Çocuğa onu anladığınızı ve korkularını dindirmek için sizden yardım alabileceği güvenini oluşturmanız gerekir. Bu sebepten, ‘anne karanlıktan korkuyorum, dışarda yatağımın altına bir canavar var.’ gibi cümlelerle yanınıza gelen çocuğunuza ‘Ben yanındayım, korkmana gerek yok, hadi gel konuşalım.’ Diyerek cevap vermek doğru olacaktır. “Bunda korkacak bir şey yok, korkmana gerek yok.” dememek gerekir.

    • Çocuğun korktuğu şeyleri anlatmasına ve zihninde canlandırmasına izin vermek gerekir. Seçtiği bazı oyuncakları belirleyip, gel bu oyuncaklar seni korusun, yatağının başına koyalım, kapının girişine koyalım denilebilir.

    • Korktuğu şeyleri çizmesine veya onlarla ilgili bir masal kurmasına destek vermek gerekir.

    • ‘Canavardan korkuyorum.’ diyen çocuğunuza, ‘Sende bir şövalye kostümü giydiğini hayal et. Bir atın üstünde canavarı karşıladığında eminim senden korkacaktır. ‘Gibi karşılık vererek, onu anladığınızı ve düşünce yoluyla bir çözüm bulduğunuzu yansıtmış olacaksınız.

    • Çocuğunuzla birlikte gece korkularıyla ilgili kitaplar okumak çok faydalı olacaktır. Aşağıda bu konuyla ilgili okuyabileceğiniz kitapları bulabilirsiniz.

    -İnci Karanlıktan Korkmuyor

    -Kim Korkar Karanlıktan?

    -Teo’nun Gece Korkusu Kitabı

    Uzun süre devam eden gece korkuları, uykudan sık sık ve çığlık atarak uyanma, uykusunu alamadığı için gün içinde dikkatini toplayamama ve durumdan olumsuz etkilenmeye başlayan çocuğunuz için psikolojik bir destek almanız doğru olacaktır.

  • Otizm spektrum bozukluğu ve otizmli çocuğu olan ailelere öneriler

    Otizm bireylerin sosyalleşmesini, sözlü ve sözsüz iletişim becerilerini olumsuz etkileyen bir bozukluktur. Bunlarla beraber otizmli bireylerde sıklıkla tekrarlayıcı davranışlar ve ilgilerini çeken konuların çok az olduğunu görüyoruz. Daha önce Otizm başlığı altında bu bulguların görüldüğü değişik tanılar sınıflandırılırken, şimdi bütün tanılar Otizm Spektrum Bozukluğu olarak adlandırılmaktadır. Burada spektrum ile bulguların ve bu bulguların şiddetinin bireyden bireye değişiklik gösterdiği kastedilmektedir.

    Otizm beyin gelişimi ile ilgili bir bozukluk olup nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Otizmin gen çevre etkileşimi ile ortaya çıktığı düşünülüyor. Otizmde kanıtlanmış tek etken ileri baba yaşı. Aşılar ile ilgili yapılan geniş çaplı araştırmalar sonucu, otizmin aşılama ile ilgisinin olmadığı kanıtlanmış.

    Otizm (autism) kelimesi içe dönük olmak demektir ve yunanca autos (kendi, ben) kelimesinden gelmektedir. Otizmli bireyleri değerlendirdiğimizde en önemli bulgunun sosyalleşememek olduğunu görürüz. Bunun nedeni otizmin en temel bulgusu olan “sosyal-iletişimsel” yetersizliklerdir. Otizmli bireyler iletişim becerilerini ve sosyal ipuçlarını zamanında kazanamadıklarından insanlarla ilişki kurma güçlüğü yaşarlar. Erken dönem belirtileri arasında ismine dönmeme, göz göze gelmeme, parmağı ile işaret etmeme, kelime söylememe, gülümsendiğinde karşılık olarak gülümsememe ön plana çıkar. Bunların 1.5 yaş civarında olmaması durumunda otizmden şüphelenmek gerekebilir. Sosyal-iletişimsel yetersizliklerin yanında bir diğer bulgu tekrarlayıcı davranışlar ve kısıtlı ilgi alanıdır. Genelde otizmli bireylerde tekrarlayıcı motor hareketler, aynı şeyleri yapmakta ısrar ve bazı takıntılar eşlik edebilmektedir.

    Otizm tanısının son yıllarda daha sık konulduğu, bunun en belirgin nedeninin otizm ile ilgili farkındalığın artması olduğu düşünülmektedir. Çocuklarda ilk 3 yaşta aşırı ekran maruziyetinin iletişim becerilerini geciktirmesi bu duruma katkıda bulunan bir faktör olabilir. Ayrıca ileri ebeveyn yaşı gibi faktörler de bu durumu etkileyebilir. Otizm tanısı klinik değerlendirme ve gözlem ile konulur. 2 Yaş civarı konulan tanının güvenirliği yüksektir.

    Otizmde klinik gidişi etkileyen faktörler; bireyin zeka durumu, belirtilerinin şiddeti, dil becerileri, eşlik eden bozukluklar ve eğitsel faktörlere erken yaşta başlama olarak gösterilmiştir.

    Otizm tanısı konulduktan sonra yapılacak ilk iş, otizm belirtilerine ve çocuğun davranışlarına yönelik özel eğitime başlamaktır. Ailenin detaylı bilgilendirilmesi ve desteklenmesi çok önemlidir. Devletin karşıladığı eğitim saatleri yetersiz olduğu için ailelerin, ev içerisinde eğitimi sürdürmeleri gerekir. Otizm tedavisinde ilaç tedavisi, davranış sorunlarını azaltmak ve çocuğun eğitimden daha iyi fayda görebilmesi için düzenlenir.

    Otizm tedavisinde; diyet, ağır metallerden arındırma, nörofeedback, duyu bütünleme gibi etkinliklerin otizmin temel belirtileri olan sosyal-iletişimsel yetersizlikler ve tekrarlayıcı davranışlar üzerinde bir etkisi gösterilememiştir.

    Otizmde Aile Desteği

    Tanı koyulduktan sonra ailelere büyük görev düşmektedir. Çocuklarına otizm tanısı konulan anne ve babalar büyük üzüntü yaşayabilir, bu durumdan ruhsal olarak etkilenebilir. Ancak ailelerin öncelikle kendi beden ve ruh sağlıklarını korumaları gerekir. Otizmli çocuğun hayata kazandırılmasında en büyük destek ailesi olacaktır. Aileler gerektiğinde bir ruh sağlığı uzmanından yardım almalılar.

    Ailelerin çocuğun eğitime başlamasını, gelişimini takip etmesi gerekir. Çocuklarının takibi, yapılması gerekenleri ve ortaya çıkacak sorun ile ilgili bilgileri uzman kişilerden ve güvenilir kaynaklardan alımalıdır. Bu sebeplerle, bir çocuk psikiyatristinin takibinde olmaları ve adım adım eğitim hedeflerini belirlemeleri önerilir.

    Otizmli çocuğu olan diğer ailelerin bulunduğu destek grupları ile irtibat halinde olmak her zaman fayda sağlayabilir. Çocuğun eğitim sürecinin iyi bir takip altına alınması gerekmektedir, aileler sürekli bu sürece dâhil olmalı ve çocuğun zihinsel gelişiminin önünü açmalıdır.

    Ailenin eğitim programının içinde olması, çocuğun sosyal iletişim becerilerinin gelişmesine katkıda bulunması ve sorunlu davranışlarının değiştirilmesi açısından çok önemlidir.

    Ailenin şunun farkında olması gerekir; çocuk ancak haftada iki kez özel eğitim merkezine gidiyor, zamanının çoğunu ailesi ile birlikte geçiriyor. Bu nedenle özel eğitimde yapılanları evde tekrarlamaları gerekir.

    Ailelerin evde yapmaları gereken aktiviteler:

    -Çocuğu uzun süre kendi haline bırakmadan, televizyon izletmeden, oyun oynamak, aktiviteler yapmak ve sürekli konuşarak iletişim kurmak,

    -Çocuğunuza sürekli ismiyle seslenin, eğilip göz hizasına inip seslenmeye çalışın, bazen elinizde ses çıkaran bir nesne olsun, bu nesneyi göz hizasına getirerek, ismi ile seslenin, baktığında alkışlayın, sevdiği bir yiyecek verin,

    -Basit komutları öğretmeye çalışın; ismiyle seslenin, baktıktan sonra “gel” deyin. Yanınıza gelirse “Aferin, çok güzel geldin” deyip sevdiği yiyecekten küçük bir parça verin, alkışlayın, gülümseyin, eğer yanınıza gelmezse elinizle gel işareti yaparken “gel” deyin. Yanınıza gelirse yine aynı şekilde ödüllendirin. İşaretle gösterdiğiniz halde de gelmezse, yanına gidin, “gel” diyerek çocuğun elinden tutun ve bulunduğunuz yere getirin. Yine ödüllendirmeyi unutmayın. Çocuğun yavaş ilerleyeceğini unutmayın ve sabırlı olun.

    -Çocuk bir komutu öğrendikten sonra başka bir komutun öğretim aşamasına geçin (gel, tut, al vb.).

    -Çocukla gün içinde sık sık oyun oynayın. Basit oyunlar oynamaya çalışın. Oyun oynarken abartılı sesler ve abartılı yüz ifadeleri kullanın. Örneğin arabaları çarpıştırırken yüksek şekilde araba sesi çıkartın ya da top oynarken çocuk topu size atarsa “yaşasın” diye sevincinizi çok belli eden ifadeler kullanın.

    Top oynama, lego yapma, araba sürme gibi oyunlar ile başlayabilirsiniz.

    Oyunlara nesnelerin isimlerini söyleyerek başlayın, sonra oyunu kurmaya ve çocuğunuzu katmaya uğraşın.

    Top oynarken;

    -Çocukla karşılıklı oturun. Eşiniz de destek için çocuğun hemen yanına oturabilir.

    -Topu yerden yuvarlayarak çocuğa atın. “Oley” ya da “yaşasın” gibi ifadeler kullanın. Çocuğun da topu size atması için teşvik edin. Eğer çocuk tepki vermezse eşiniz çocuğun ellerinden destekleyerek topu atmasını sağlasın ve yine “Aferin, topu çok güzel attın” diyerek ödüllendirin. Alkışlayabilir veya sevdiği yiyecekten verebilirsiniz.

    -Çocuğun dikkatini çekebilmek için topla abartılı hareketler yapın. Topu havaya atıp tutun. Topu havadan çocuğa atın. Eşinizin yardımıyla yakalamasını sağlayın. Ödüllendirmeyi unutmayın.

    Araba sürerken,

    -Arabayı elinize alın ve çocuğun ismini söyleyerek “bak araba” deyip çocuğa gösterin.

    -Arabayı ses çıkararak sürün. Çocuğun da sürmesi için teşvik edin. Yapmıyorsa elinin üzerinden destek vererek sürmesini sağlayın. Yaptığı zaman “Aferin çok güzel sürdün” deyin, alkışlayın veya sevdiği yiyecekten bir parça verebilirsiniz.

    -Çocuk arabayı eline aldığında tekerleğini çevirmeye çalışabilir ya da hiçbir şey yapmadan bakabilir. Bu durumda hemen müdahale edip arabayı yere koyarak sürmesi için teşvik edin.

    -Siz arabalardan birini sürerken eşiniz de çocuğu eliyle desteklesin ve o da diğer arabayı sürsün. Karşılıklı ses çıkararak arabalara yarış yaptırın ya da çarpıştırın.

    Legolarla oynarken,

    -Küpleri üst üste koyarak kule yapın. Çocuğun da küpleri koyması için teşvik edin. Küp koyarsa alkışlayın ve ödüllendirin.

    -Üst üste koyduğunuz küpleri abartılı sesler çıkararak elinizle veya topla devirin. Gülümseyin ve alkışlayın.

    -Tüm oyunları benzer şekilde basit ve işlevine göre oynamaya çalışın. Her seferinde ismini söyleme ve göz temasını sağlamaya çalışmak ve ödüllendirmek iyi olur.

    -Çocuğunuz günlük işlerinizde yanınızda olsun, yaptığınız şeyleri anlatın, nesnelerin ismini söyleyin, nesneyi söylerken ağzınıza yakın tutun ve çocuğunuzun ağzınızın hareketlerini de görmesini sağlamaya çalışın.

    -Konuşamayan çocuklarda, nefes egzersizleri ve ağız hareketleri yaptırmaya çalışın. Balon şişirme, bir şeye üfleme, mum söndürme, sakız çiğneme, pipetle içecek içme, ağız kenarı yalama gibi hareketleri karşılıklı yapabilirsiniz.

    -Beraber hayvan sesleri çıkarmak hem dil gelişimi hem de taklit yeteneği açısından çok faydalıdır. Hayvan sesleri çıkaran bir oyuncak veya resimleri gösterip, önce ismini söyleyip sonra ses çıkarmak yararlı olur. Öncelikle köpek, kedi, kuzu, inek gibi kolay sesleri çıkaran hayvanlardan başlayın. Her seferinde hem hayvanı gösterin hem sesini çıkartın. Ağzınıza dikkat etmesini teşvik edin. Çocuk bir sesi çıkarmayı başardıktan sonra diğer sese geçin.

    -Çocuğunuzla hayali oyunlar oynamaya çalışın, bir nesneyi alıp telefonla konuşuyor gibi yapabilir, bir kaptan yemek yiyor gibi yapabilirsiniz.

    -Çocukların kelime kullanımını arttırmak için mümkün olduğunca çok kelime tanımaları gerekmektedir. Bunun için nesneleri, hayvanları, renkleri şekiller ile göstermek, “Ali bak bu elma, Ali bak bu kırmızı, Ali bak bu bir at” şeklinde söylemek, sonra söylediğimiz nesneyi, rengi, hayvanı bir kutu içine atmasını istemek; her seferinde gülerek alkışlamak, ödüllendirmek iyi olur. Örneğin, yüz organlarını tanıma çalışması yaparken. “Ali, burun nerede?” diye sorun. Elinizle burnunuzu gösterin, sonra onun elini tutarak, onun burnuna dokunun, “işte burun” deyin ve alkışlayın. Bunları sık sık yapın.

    -Otizmli çocuklar zamir kullanma konusunda sorun yaşayabiliyorlar. Bunu desteklemek için, çocuğunuz bir hareket yaptıktan sonra “kim yaptı” diye sorun. “Ben” demesini teşvik edin. Sonrasında eli ile kendisini gösterip “ben” demesini sağlamaya çalışın. Aynı şekilde, “bu kimin kazağı” diye sorun. “Benim” demesini teşvik edin. Söylemediğinde, siz yaparak destek olun.

    -Çocuğunuza evet-hayır kullanımını öğretmek için, bir nesne gösterin ve soru sorun. Örneğin, “Ali, bu top mu?”, çocuğunuzun evet, demesini teşvik edin; ya da aynı nesneye “bu elma mı” diye sorun. Hayır demesini teşvik edin. Sonra alkışlayıp, ödüllendirin.

    -Çocuğunuza var-yok kavramını öğretmek, bir şeyin bulunmadığını söylediğinizde öfke nöbetlerinin azaltılması açısından çok önemlidir. Resimli kartlar kullanarak; bak elma, bak araba diyerek ilgisini çekin. Sonrasında “elma var mı” diye sorun, “var” diyerek cevap verin; “köpek var mı” diye sorun, “yok” diyerek cevap verin. Gülerek ve alkışlayarak onun da cevap vermesi için teşvik etmeye çalışın.

    Öfke Nöbetleri ve Saldırganlık

    Otizmli çocukların öfke nöbetleri ve saldırgan davranışları, genellikle istedikleri bir şey yapılmadığında, kafalarındaki düzen bozulduğunda, kendilerini baskı altında hissettiklerinde, bazen de nedenini yetişkinlerin bilemediği ya da anlamadığı zamanlarda ortaya çıkabilmektedir. Öfke nöbetleri ve saldırganlığın, otizmli çocukların çevrelerinde olup biteni anlayamamalarından dolayı yaşadıkları gerilimin bir sonucu olduğuna da inanılmaktadır. Böylesi bir gerilimin çocukların ilişkilerini bozması, çevresindekileri çaresiz bırakması hatta korkutması da kaçınılmazdır. Ayrıca bu davranışlar otizmli çocuğun öğrenme yaşantısını da olumsuz etkileyecektir.

    Böyle durumlarda:

    -Öfke nöbetine sebep olan etmenler varsa bulunmalı ve mümkünse ortadan kaldırılmalıdır.

    -Çocuğun davranışları karşısındakileri asla korkutmamalıdır.

    -Çocuğun bunu başkalarına zarar vermek için yapmadığı, bunun kendini ifade etme biçimlerinden biri olduğu anlaşılmalıdır.

    -Çocuğa kendini ifade edecek doğru kanallar öğretilmelidir (konuşamayan bir çocuğa, istek ve ihtiyaçlarının resimlerinin olduğu bir defter hazırlanması gibi)

    -Öfke nöbeti bitince, 2-3 saniye sessiz kaldıktan sonra çocuğun bu davranışı dikkate alınmalı ve övülmelidir (aferin, şimdi sakin oturuyorsun gibi).

    -Yani çocuk öfke nöbeti yaşadığı için cezalandırılmamalı, öfke nöbeti bitince sakinleştiği için ödüllendirilmelidir.

    -Değiştiremeyeceğiniz davranışları kabul etme, eğer çocuğu olumlu etkiliyorsa, zararsız rutine binmiş davranışlara müsaade etmek ve bunlara uyumlu hareket etmek fayda sağlar.

    -Otizmli çocuklarda, tekrarlayıcı davranışlar, değişime direnç gösterme, takıntıların huzursuzluklarını azaltmaya yardımcı olduğu düşünülmektedir.

    -Otizmli bireyle dışarı çıkma, arabaya binme, market alışverisi yapma sırasında da böyle öfke nöbetleri yaşanabilmektedir. Unutmamalıyız ki otizmli bireylerin duyuları çok hassastır, ışıktan, sesten, kokulardan aşırı etkilenebilmektedirler. Böyle bir durumda sakin bir yere almaya çalışmak, gürültülü, ışıklı ortamdan uzaklaşmak, basit kelimeler ile onu anladığımızı söylemek gerekir.

    -Çocuğunuzun otizmden kaynaklı motivasyon eksikliği ve çabuk sıkılmaları olacağının farkında olarak öğrenmeyi eğlenceli faaliyetlerle ve ödüllendirmelerle geliştirmeye çalışın. Dikkat dağınıklığı, aşırı hareketli olma, davranış sorunları, öfke nöbetleri, uyum bozucu takıntıların varlığında çocuk psikiyatristinizden yardım isteyin.

  • Yetişkin Olmaktan Suçluluk Duyan Çocuklar

    Yetişkin Olmaktan Suçluluk Duyan Çocuklar

    Yaklaşık iki yıllık evliyiz, nerdeyse haftanın 4 günü annemlerdeyiz. Her sabah onu aramadan güne başlayamıyorum. Gün içinde en az 3 kez telefonlaşıyoruz. Bir süre sonra fark ettim ki eşimle aramızda geçen her şeyi sanki bir canlı yayındaymışız gibi anneme anlatır oldum.
    “ İş çıkışı yorgun olursun kızım, sana yemek yaptım gel al” diyordu annem . Önceleri bu çok hoşuma gidiyordu, hem de kolayıma geliyordu.İş çıkışı eşim de geliyordu, bazen uykumuz gelince eve gitmiyor orda kalıyorduk.
    Son birkaç aydır , eşimle çok kavga eder olduk, aramızda cinsel soğukluk da başladı, kavgalarımızın çoğunda eşim annemi suçluyor. Her kavga ettiğimizde de annem “ çık gel, boşan kızım” diyor. İki kez evi terk ettim, bu sefer de “ komşular ne der, kızları bir evliliği beceremedi demezler mi? “ diyor.
    Artık ne yapacağımı bilmiyorum. Annemi mi, eşimi mi mutlu etmeliyim?Ben ne yapacağım doktor hanım?

    Çocuklarınızı Kendi Çıkmazlarınıza Mahkum Etmeyin !!!

    Her ailenin kendine özgü dengeleri vardır. Aile bireyleri kendilerine biçilen rolleri oynadıkları sürece bir sorun yaşanmaz. Ancak birbirine bağımlı bir şekilde yaşayan , sorunlu olan aile bireyinin saklandığı, bir tarafın , zavallı ve acı çeken , kurban rolünde kaldığı, diğer tarafın bencil ve soğuk veya zulüm eden olduğu ailelerde maalesef ki çocukların yetişkinliğe terfi etmesi neredeyse imkansız oluyor.Özellikle de eşi tarafından duygusal ya da cinsel açlık içinde olan kadınların ilk çocuğu erkek ise kendilerine eş rolünde yoldaş, ilk çocuğu kız ise kendilerine arkadaş rolünde kaderdaş seçiyorlar. Bu rolü üstlenmiş olan çocuğun bir gün evden taşınmayı ya da evlenmeyi isteyerek kendi ailelerini kurmak istemeleri ise bağımlı ailelerin dengelerini bozuyor.

    Bu durumda sürekli çocukları üzerinde gizli bir baskı kurarak suçluluk duygusu oluşturuyorlar. Suçluluk duygusu altında ezilen çocuk , bu duyguya karşı kendilerini koruyabilmek için ya tüm anlaşmazlıklarda anne babalarının haklı olmalarına izin veriyorlar ya da bu duygudan kaçmak için alkol veya uyuşturucunun arkasına saklanıyorlar .En kötüsü de bağımlı bir ilişkiden kaçayım derken başka bir bağımlı ilişkiye doğru geçiş yaşıyorlar.

    Çocuklarınızın artık bir yetişkin olduğunu, kendi hayatlarını , kendi ailelerini kurabilecek kadar büyüdüklerini kabul edin, sizin ne hissettiğiniz değil, onların ne hissettiği önemli olsun, kendi çıkmazlarınıza çocuklarınızı mahkum etmeyin! Bırakın özgürce kendi hayatlarını suçluluk duymadan yaşasınlar…

  • ÇARPIK KADRAJLAR

    ÇARPIK KADRAJLAR

    “…zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz? Bu da başka bir yazının konusu olsun. “ demiştik en son…

    Öncelikle SİZ’den başlamalı. Siz’in kim olduğunuzu, isminizi bilmiyorum. Nerelisiniz, tipiniz nasıl, yaşınız kaç, sosyal statünüz nedir…beni de ilgilendirmiyor. Ancak benim tek bildiğim sevgili

    Maslow’un piramidinin en üst seviyesindeki Kendini Gerçekleştirme gereksinimine sahip olmaya layık olduğunuz.

    Maslow, bir ihtiyacın karşılanmadan diğerine geçilemediği gereksinimlerimizi şu şekilde sıralamıştır.

    1. Fizyolojik gereksinimler(yemek yemek, nefes almak, su içmek, cinsellik, uyku,denge,boşaltım)
    2. Güvenlik gereksinimi(can güvenliği, iş, aile, mülkiyet güvenliği)
    3. Bir gruba ait olma, sevgi, gereksinimi(şefkat, arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
    4. Saygınlık gereksinimi(tanınma, kendine saygı, özgüven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı, sosyal statü sahibi olma)
    5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi(potansiyelini gerçekleştirme, mükemmelleşme, erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

    Şimdi bu piramitte ilk 2 koşul zaten her birimizde var. Var ki şu anda bu yazıyı rahatlıkla okuyabiliyorsunuz. 3. şartla beraber biraz zorlanmalar başlıyor.

    • Son gereksinime kadar giderken yolda bazıları tekliyor, kimi öksürüp kimi aksırıp bir şekilde ilerlemeye çalışıyor… değil mi?
    • Peki nedir bizim yolumuza çakıl taşları dizenler?

    İşte biz bunlara “Bilişsel Çarpıtmalar ” diyoruz.

    • Elbette ki tek neden bunlar değil ama birazdan sayacağım gerçek dşı değerlendirmeler, başlamak için güzel bir konu değil mi?

    Hep ya da Düşüncesi: Halbuki hayat gri ve grinin tonlarından ibarettir siyah beyaz olmak yerine. Ama işte bazen zorlaştırıyoruz bu düşünce ile mükemmeliyetçiliği överken. Çektiğiniz fotoğraf ana sayfaya çıkmadıysa “ Ben işe yaramaz bir fotoğrafçıyım! X bile çıktı ana sayfaya bir ben yokum..” Halbuki daha önce benzer başarılar elde eden birbirinden hoş kareleriniz olsa bile…

    Zihinsel Filtre:

    • Yaşanan olaylardaki olumsuz detaylara odaklanmak sizi yormuyor mu? Örneğin X sitesinde fotoğrafları geziyorsunuz. Biri belki de gereksiz ve yersiz bir yorum yapmış her hangi bir kareye. “Herkes de böyle sanatçı kesildi. Bunlar hep böyle. İnsanlar hiç bir şeyi beğenmiyorlar. Şimdi ben yüklersem benim fotoğrafımı da kimse puanlamayacak!”

    Aşırı Genelleme:

    • O gün bulutlar pek yardımsever değil mi?
    • Modeller açısından şanslı hissetmiyor musunuz?
    • Yoksa her çekim günü mü böyle?
    • “Ne zaman çekime çıksam bunlar beni buluyor?
    • Ne şanssız insanım ben! Benden hayatta iyi kare çıkamaz!” mi diyorsunuz?
    • Şimdi tekrar gözlerinizi kapatın ve düşünün çıktığınız 30 çekimin kaçında birkaç aksilik oldu?

    Yazın günü gününe ve sesli okuyun. Okuyun ki çarpıtılmış bilişiniz ile yüzleşmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayın.

    Etiketleme: Aşırı genellemenin hayatınızı daha zorlaştıran halini düşünün, işte etiketleme. “Benden hayatta iyi kare çıkmaz! Ben beceriksiz bir şipşakçıyım!”

    Büyütme ve Küçültme: Kusurlu olduğunuzu düşündüğünüz taraflarınızı büyütüp, olumlu yanlarınızı küçültmeyedir bu. “Ne yaptım ben! Mahvoldum! Nasıl olur da fotoğrafı bu ışıkta çekerim hem de bu diyaframla!” ya da “Ne olmuş yani iyi bir kare yakaladıysam maharet lenste!”… Mutsuzluuk, mutsuzluk gel kucağımıza…

    ”- meli, -malı” Cümleleri: Bu eklerle motive olmaz aksine mutsuz, kızgın, isteksiz hissedersiniz. “Bu gece çektiğim tüm fotoğrafları işlemeliyim. Hatta gruptaki tüm fotoğrafçılardan önce ve hatta hemen siteye eklemeliyim.”

    • Yorucu değil mi?

    Olumluyu Geçersiz Kılma: Sergi açtınız diyelim. Uğraştınız, emek verdiniz ve filanca yerde filanca gün filanca kişileri çağırıp sundunuz fotoğraflarınızı. Gelen konukların beğeni yorumlarını duydukça “Of.. Aslında kibar olmaya çalışıyorlar. Eminim beğendiklerinden değil bunlar!”

    • Tanıdık geldi mi?
    • Ne kadar yorucu ve yıkıcı bir biliş değil mi?

    Zihin Okuma: Aynı sergi açılışındayız. Diyelim ki gelenlerden biri bir köşede pencereden dışarıya bakıyor, dalmış uzaklara. “Gelenleri çok sıktım. O kadar sıkıcı bir sergi açmışım ki adam gezmek yerine dışarıyı izleyeyim daha iyi diyor kesin!” hmmm belki de şimdi aldığı bir telefondan dolayı düşüncelere dalmıştır, ki öyle, ama siz kendi düşüncenize öyle ikna olursunuz ki araştırma gereği duymadan tüm gününüzü hem de sergi açılışınızı mahvedersiniz.

    Falcılık Yapma: Fala inanma falsız da kalma derler ya, bu onlardan biri değil, acı veren bir bilişsel çarpıtma şeklidir. Sergide dışarıya dalıp giden adam var ya, işte o, telefonda kız arkadaşı ile tartıştı. Ancak daha da vahimi yapmakta olduğu falcılık, “Bundan sonra asla düzelmeyecek ilişkimiz. Hiçbir şekilde onu geri döndüremeyeceğim. Eminim bundan!” Gerçekçi olmamasına rağmen o buna inanıp çoktan ümitsizliğin pençesine düşmüştür bile.

    Kişiselleştirme: Hiçbir mantıksal açıklaması olmaksızın, bir temele dayandıramadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstleniverirsiniz. Sonuç, büyük bir suçluluk hissidir. “Ben olmasaydım burada çıkmazdık çekime ve o daha iyi kareler çekerdi. Ben iyi bir çekim arkadaşı değilim. Hepsi benim hatam!” Hâlbuki başkalarının yaptığı sizin değil onların sorumluluğudur.

    Zor görünen insanların çoğunda, ya da yorucu hayatların büyük kısmında bilişsel çarpıtma örneklerini görebiliriz. İlk adım onların farkına varmaktır.
    Ve,
    Sevgili okuyucu, dünyanın en iyi terapistine de gitseniz, dünyanın en harika ilacını da kullansanız; iç görünüze giden patikayı reddederseniz, bir sonuç alamazsınız. Öncelikle SİZ istemelisiniz gelişmeyi, gelişmeye giden yola çıkmayı.

  • Süt çocuğu beslenmesinde doğru bilinen yanlışlar

    Süt çocukluğu dönemi doğumdan 12. ayın sonuna kadar, yani 1 yıllık sürece denir. Bu dönemin insan hayatında önemi oldukça büyüktür. Ayrıca bu dönemdeki gelişme ivmesi de oldukça yüksektir. Şöyle ki 1 yılın sonunda ağırlık olarak 3 katına erişen bir canlıdan bahsediyoruz. Bu gelişim fiziksel, zihinsel ve ruhsal alanda da olur. Bu nedenle bu dönemdeki beslenme insanın geleceğinin temellerini oluşturmaktadır.

    Bilindiği gibi yenidoğan bir bebek doğum sonrası ilk 1 saat içinde anne ile temas ettirilerek anne sütüne başlanmalıdır. İlk 6 ay sadece anne sütü ve vitamin desteği yeterli olmaktadır. Daha sonra ek gıdalara başlanmalıdır. İşte tam da bu dönemde yanlışlar yapılmakta ve bebeğin gelecekteki kişiliğinin genetik kodları da doğru veya yanlış bir şekilde oluşturulmaktadır. Kas iskelet sistemi, beyin fonksiyonları ve dolayısıyla kimlik oluşumu bebeğin beslenmesiyle yakından ilgilidir. Özellikle belleme ve kavrama(algılama) fonksiyonları çok önemlidir.

    Bebek ve gelişimi ile ilgili dünyada birçok dev sektörler vardır. Örneğin emzik ve biberon üretiminde marka olmuş dev firmalar. Halbuki emzik çok istisnai durumlar dışında bebek için hiç de faydalı bir ürün değildir ve hatta zararlıdır. Ha keza biberon da aynı şekilde birçok zararları vardır. Ağızda şekil bozukluğu, emme iç güdüsünün uzun süre kalması, ağız hijyeninde bozulma gibi. Yine aynı şekilde mama sektörüne bakıldığı zaman da aynı fotoğrafı görmek mümkündür. Çok özel istisnai durumlar dışında mama ile beslenmeye özendirmek son derece yanlış ve bu yanlışın en çarpıcı örnekleri,1970-1980 yıllarında Almanya'da gurbetçilerimizin çocuklarında görmek mümkündür. Fiziki olarak iri yapılı, adeta hormonlu sebze gibi çocuklardı. Zira o dönemde Avrupa'da önde gelen mama firmaları bazı sözüm ona Prof.'ları para ile satın alarak mama reklamı yaptırdılar ve o dönemlerde Avrupa'da anne sütü verme oranı çok düştü ve bu prof'lar yıllar sonra yaptıkları hataları kendileri ikrar ettiler. Halbuki yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de birçok Ayet'te geçiyor ve bir annenin bebeğine 24 ay anne sütü vermesi gerektiği taa 14 asır önce bildirilmişti. Hal böyleyken bu yanlışları yapma lüksümüzün olmadığını düşünüyorum. Zira dünyada en iyi yatırım çocuklarımıza yapılan yatırımdır, yatırımdan kastım maddesel değil manada da yatırım. Yani onları hem maddi hem manevi anlamda güzel yetiştirmek, özellikle 21.yüzyıl dünyasında çok büyük önem arzetmektedir.

    İlk 6 aydan sonra ki beslenmede çok farklı önerileri basın yayın organlarında sıkca görmekteyiz. Ben bunların üzerinde durmayacağım. Meslekte 30 yılı geride bıraktım. İstanbul Çapa Tıp Fakültesinde stajyer doktor iken hocalarımız Türkiye gerçeklerine göre bebeğe en iyi ek gıdanın İnek sütü olduğunu ve bunun da bebeğin yaşına göre modifiye edilmesi yani sulandırma ve şeker ilavesi yapılması gerektiğini öğrettiler bizlere. Daha sonra o dönemde mide rahatsızlıklarında yine inek sütü kürleri verilirdi. Tıp eğitimi dinamik bir eğitimdir ve her yıl değişik bilgilere ulaşılmaktadır. O zamanın bu doğruları şimdinin yanlışları oldu. Özellikle bebek için son yıllarda İnek sütü üzerinde birçok araştırmalar yapılmakta ve sonuç mualesef doğruların yanlış olduğu yönündedir. Yani konuyu açarsak; bebek beslenmesinde en az 2 yıl hiç inek sütü verilmemesi önemle vurgulanmaktadır. Zararları oldukça fazladır. Ama gel gör ki TV'de reklamlarla meyveli süte özendirilmekteyiz. Benim de bu kadar yıllık tecrübemle gördüm ki biberon birinci hata, inek sütü ikinci hatamız. En basit somut yan etkilerini sıralarsam: Demir eksikliği anemisi, kalsiyum fosfor dengesinde fosfor lehine bozulma, dişlerde biberon çürükleri, hırçınlık ve iştahsızlık ve tek yönlü beslenmeye gidiş, en önemlisi de bir hipotez olup tip 1 diabet(çocukluk çağı şeker hastalığı) görülme sıklığında artma ki bu oldukça önemlidir. Halbuki mayalanmış süt ürünlerinde böyle bir tehlike yok ve ilk 6.aydan sonra verilmeli ve de oldukça faydalıdır. Araştırmalarda, dünyada en uzun süre yaşayan insan topluluklarının beslenmesinin özünde mayalı süt ürünleri(yoğurt, peynir, çökelek, kefir) görülmüştür. Şükür ki son zamanlarda bu sektörde ciddi gelişmeler gözlenmektedir. Probiyotik denilen şeyin yoğurdun mayası da olduğunu ve bu ürünün değişik bebek mamalarına dahil edildiğini görmek tezimizi daha da güçlendirmektedir ve bence büyük bir yanlıştan dönüldüğünü de görür gibiyiz .

    Sonuç olarak hiç kimse Amerikayı keşfetmiyor. Özümüze dönerek doğal beslenmeyi bebeklerimize sunmak zorundayız. Her sebze ve meyvayı mevsiminde tüketmeye tekrar döneceğiz, çökeleği, yoğurdu, peyniri, köy yumurtasını, ev tarhanasını, mercimeği, bulguru bebeklerimize zamanı gelince uygun şekilde hazırlayarak vermek zorundayız. Beslenme konusunda bu dönemde hata yapma lüksümüz yok. Zira Allah'ın bize bahşettiği en değerli varlık olan yavrularımızı en güzel bir şekilde geleceğe hazırlamakla mükellefiz. Bunların ekonomik boyutu yoktur, sadece kültürel boyutta konuyu düşünmek yeterlidir.

    Sağlıklı nesiller dileğiyle….

    Uzm.Dr.Yaşar ÖZKAN

  • İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    İletişimde Savaşma Seviş Dönemi

    Herhangi bir olay, kişi ya da durum karşısında “tepki” göstermek durumunda kalırsanız

    yandınız. Ama şunu da unutmamak gerekir ki herhangi bir olay, kişi ya da durum

    karşısında verilecek bir “karşılık” vardır. Yani tepki göstermeden karşılık vermek bizi bir

    adım öne geçirecektir iletişimde.

    İletişimde en çok üzerinde durulması gereken noktalardan biri de “akıl-dil uyumu”… Hani

    bizde bir deyim vardır: “Söylediğini kulağın duyuyor mu?” Aslında söylenmek istenen

    “Söylediklerini aklın süzgecinden geçirdin mi?” değil midir?

    Akıl-dil uyumu konusunda sorun yaşayan biri her türlü tehlikeye maruz kalabilecek bir

    ortama sahiptir. Akıl-dil uyumu bir anlamda antivirüs programları işlevini üstlenirler. Ve bir

    antivürüs programına sahip olmayan beyinler düşünce virüsleri ile mücadele edemezler

    çok kısa bir zaman içinde beyinleri infilak eder.

    Öğrenme bir anlamda kişinin bildikleri şeylerden bilmedikleri şeylere doğru gitme süreci ise

    akıl-dil uyumu zaman içerisinde öğrenilir. Akıl-dil uyumunu yakalamanın en iyi yolu da

    kıyaslama yöntemidir. Hayat o kadar karmaşık bir yapıya sahip ki mümkün olduğunca bu

    karmaşıklıkları anlamak ve herkesin anlayabilmesi için de mümkün olduğunca

    basitleştirmek zorundayız. Basitleştirirken bayağılaştırmamaya da dikkat etmeliyiz.

    Eğitimin amaçlarından biri de zihni açmaktır. Bir kişinin zihni de motive olmadığı sürece

    açılmaz. Bir kişiyi motive etmenin birçok yolu vardır ama temelde tek bir prensibe

    dayandırılır. “Beklentileri yükseltmek…” Beklentileri düşük seviyede tutmak bir anlamda

    ilkelliğe, basitliğe de davetiye çıkarmaktır.

    Bazen dilimizin ucuna geliveren sözcükleri kullanma şanssızlığına uğrarız. Dilimizin ucuna

    geliveren sözcüklerden uzak durmalıyız. Dilimizin ucuna geliveren sözcükler bir anlamda

    bizim en ilkel ve basit tarafımızdır. Hayatımız boyunca en çok pişmanlık duyacağımız

    konuşmayı yapmış oluruz.

    İletişimde mümkün olduğunca hızlı empati kurmak gerekir. Yalnız empatiyle sempatiyi de

    birbiriyle karıştırmamak gerekir. Karşımızdaki kişiyle birlikte oturup ağlarsak çok sempatik

    bir insanızdır. Karşımızdaki kişinin ağlamasını durdurabiliyorsak ya da bu ağlamayı

    avantajlı hale çevirebiliyorsak empatinin ne demek olduğunu anlamışız demektir.

    En büyük zafer savaşmadan düşmanı alt etmektir, derler. Bize, çevremize ve

    toplumumuza yansıyacak olumsuzlukları savaşmadan avantaja çevirmek için iletişim

    içinde olduğumuz insanların nasıl bir yapıya sahip olduğunu çok iyi tanımamız gerekir.

    Bazı insanlar çok sinirliyken o insanlara yaklaşamazsınız, bazıları ise ne kadar yakın

    durursanız o kadar çözüme yakınsınızdır.

    Peki, tüm bunları nasıl takip edeceğiz? Harekete mi geçmeli? Bir adım geriye mi çekilmeli?

    Karşımızdakinin gözünün içine mi bakmalı? Ayaklarına mı bakmalı… Bütün bunları ayrıntılı

    bir şekilde tecrübe etmeye çalışmak bizi delirtebilir. Peki ne yapmalı?

    Genellemeler, öğrenmenin en önemli yollarından biridir. Mesela iletişimde üç tip insan

    vardır: Uyumlu insan, zor insan, korkak insan. Bunun üçüne karşı da aynı karşılıkları

    veremeyiz. Tepkileri çok değişik olacaktır. Ona göre yöntemler geliştirmeliyiz. Ama Bu

    insanları nasıl anlayacağız. Tabi ki birikimlerimizden, tecrübelerimizden yararlanacağız.

    Ama bizim demek istediğimiz burada önemli oluyor. Tecrübelerden yararlanırken

    genellemelerin kurbanı olmayacağız. Toparlayacak olursak, ne kadar sorunla karşılaşırsak

    karşılaşalım o kadar da değişik çözüm vardır. Ve durumlar karşısında konum belirlemek

    en güzel sonucu almamıza yardımcı olacaktır.

    Bruce Lee’nin dövüş sanatına çok farklı ve önemli bir yaklaşım getirdiğini çoğumuz bilir.

    Ona göre dövüşün ilk prensibi rakibine karşı koymamaktır, bunun yerine, onunla birlikte

    hareket etmek ve enerjisini yeniden yönlendirmektir. Üç tip insan vardır: Zor insan, Uyumlu

    insan, korkak insan… İletişim kurmada en zor insan “zor insan”dır. Zor insanların sürekli

    olarak “Neden?” diye sormalarından rahatsız olmamaya başladığım an benim de onlardan

    biri olduğumu anladığım andır. Asıl zor olan korkak insanlarla iletişim kurmaktır. Yüzünüze

    karşı, ha, evet, tabi ki gibi davranırken bir de bakarsınız ki arkanızdan bıçaklanmışsınızdır.

    Tek yapmamız gereken onları gizlendikleri delikten çıkarmaktır. İletişimdeki bütün

    alternatifleri çok iyi değerlendirip olumlu bir yaklaşım geliştirecekleri konusunda temkinli

    yaklaşmaktır.

    Gelelim ikinci bölümümüze:

    Bazı sözler vardır ki hiçbir zaman hiçbir kişiye kullanmamamız gerekir.

    Gel buraya! 

     Sen anlamazsın!

    Çünkü kurallar böyle!

    Seni İlgilendirmez!

    Peki bu konuda ben ne yapayım!

     Sakin Ol!

    Senin derdin ne?

    Sen zaten hiç……….. ya da Sen zaten hep…….

    Ben sana söylemiştim.

    Bir daha söylemeyeceğim.

    Bunu senin iyiliğin için yapıyorum. 

     Neden mantıklı olmuyorsun?

    Şimdi bu sözler kaba hatlarıyla bakıldığında “Canım bunların da kullanılabileceği yerler

    vardır.” diye düşünülebilir.” ama emin olun ki bu sözleri hayatımızdan çıkarırsak hiçbir şey

    kaybetmiş olmayız. Hatta insanlarla olan iletişimimizde çığırlar açabiliriz. Bu sözler,

    iletişimin en ilkel şeklidir. Espri olsun diye kullanmak bilmiyorum bakış açımızı ne kadar

    değiştirir ama?… Beni hayatımda en çok rahatsız eden sözler bunlar oldu. Bu sözleri sizin

    kullanmamanız sorunu çözmüyor tabi ki. Bu sözleri kullanan kişilere karşı da değişik

    alternatifler geliştirmeliyiz.

    Bu konudaki yaklaşımlarımı aşağıda sıraladım:

    Şimdi soruyorum size: “Gel buraya!” değil de “Afedersiniz, sizinle bir dakika konuşmam

    gerekiyor.” desek otoritemizden ne kaybederiz söyleyin bana? Birisi bize böyle bir üslup

    kullanırsa da “Neden?” diye sormaz mıyız?

    Bir insana “Sen anlamazsın!” demek herhalde o insanı (o konuyla ilgili hiçbir şey anlamıyor

    olsa bile) can evinden vurmak demektir. Bunun yerine: “……….. bu konuyu anlamak biraz

    güç alabilir, açıklamaya çalışayım.” demek ortamı ne kadar yumuşatır ve pozitif hale

    getirir? Biri bize böyle bir cümle kurarsa: “Siz anlatın, ben anlayacağımdan eminim, bu

    konuda bir şeyler yapmak istiyorum.” deriz.

    “Çünkü kurallar böyle!” insanların en çok ifrit olduğu sözdür. Kuralın nedenini istemek

    iletişim içinde olduğunuz insanın en doğal hakkıdır. Bize böyle diyen birine de aynı

    yaklaşımı sergileriz.

    “Seni ilgilendirmez!” sözü suistimalin en ağır şeklidir. Bize biri böyle derse ilgilendirdiğini

    söyler ve nedenini açıklarız.

    İletişimde en çok kullanılan ve kullanılması da bir o kadar olumsuz sonuçlar doğuran bir

    başka cümle: “Peki, bu konuda ben ne yapayım?” Bunun yerine: “Üzgünüm gerçekten de

    size ne söyleyeceğimi ya da tavsiye edeceğimi bilimiyorum, keşke bilseydim. Yardım

    etmek isterdim fakat edemiyorum.” demek karşımızdakini rahatlatacaktır. Eğer biri bize

    böyle derse “Beni dinlemeni ve bana yardım etmeni istiyorum.” diyerek açıklamaya

    başlarız.

    “Sakin ol!” sözü sakin olma ihtimali olan birini de çileden çıkarmaya yeter. Bu söz yerine

    “Her şeyin düzeleceğini, sizinle konuşmasını söylemek, sorunun ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak en güzeli olacaktır. Biri size sakin ol, diyorsa ve siz de sakin değilseniz, en güzeli

    oradan ayrılmaktır.

    “Senin derdin ne?” sözü de çok kaba. Bunun yerine “Meselenin ne olduğunu öğrenmeye

    çalışmak daha güzel olacaktır. Biri bize böyle derse bunun bir dert olmadığını,

    konuşulması ve halledilmesi gereken bir konu olduğunu söylemek yetecektir.

    Genellemeler çoğu zaman ciddi sorunlar çıkarmaya neden olan yaklaşımlardır. En güzeli

    genellemelerden uzak durmaktır. Bir olumsuzluk genelde öyleyse bile çözüme

    kavuşturmak istiyorsak somutlaştırma yöntemini kullanmalıyız.

    “Bir daha söylemeyeceğim.” başından dürüstçe bir ifade olmadığını ortaya koyuyor zaten.

    Ciddi olmanın başka yolları da vardır. Söylediğiniz şeyin çok önemli olduğunu vurgulamak

    daha doğru olur.

    “Bunu senin iyiliğin için yapıyorum.” sözü gerçekten onun iyiliği için yapsak da çok rahatsız

    edici bir yaklaşımdır. Yaptığımız şey, zaten onun iyiliği içinse bunu söylemeye gerek

    yoktur. Karşımızdaki insan bunu anlamayacak biriyse, bu sözü söylesek de anlama ihtimali

    yoktur.

    “Neden mantıklı olmuyorsun.” sözü de iletişime ket vuran sözlerden biridir. Uzak durmak

    gerek.

    Yukarıda iletişim içinde olduğumuz insanlara karşı asla söylememiz gereken sözlerden ve

    böyle bir söz söylendiğinde nasıl hareket etmemiz gerektiğinden kısaca söz ettik.

    İletişimin anahtarı herkese, her olay karşısında aynı tavrı sergilememektir. Herkesi bir

    birey olarak değerlendirip ona göre yaklaşım sergilemek en güzelidir. İçtenlik ve samimiyet

    ise vazgeçilmezidir. Ve hepsinden önemlisi tökezleyeceğimiz yerde dans etmeyi bilmektir.

    Bundan sonra doktortakvimi.com ile birbirimize daha yakın olacağız… Anlayabilme ve

    anlatabilme adına sağlıcakla kalın…

  • Bir İntihar Psikolojisi

    Bir İntihar Psikolojisi

    Aslında yazacak o kadar çok konu, gündemde o kadar çok sorun var ki. Fakat bütün hepsini elimin kenarıyla masamdan şöyle bir kenara itip dünyanın evrensel bir bunalımından, öldürücü sendromundan söz etmek istiyorum bu hafta: İNTİHAR!

    Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve “niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsunuz” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi “yaşamaları için” yanıtını verince, adama şaşkınlıkla ‘iyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?’ der. Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, ‘Bak onun için çok şey değişti’ karşılığını verir.”

    İşte bir deniz yıldızı için çok şey değişir düşüncesi ile başlıyorum yazıma.

    Hayatımda ilk intihar haberini gazeteden okuduğumda ortaokul öğrencisiydim: “11 yaşındaki Yemen üvey anne şiddetine dayanamayıp kendini odasında astı…” Daha yeni yeni tanıştığım ergenlik duygularımla çok üzülmüştüm bu habere. Uzunca bir süre etkisinde kaldım ve hala da kalmaktayım” On bir yaşındaki bir kız çocuğu (henüz ergen bile değil) nasıl böylesi bir ölümü tercih edebilir, neden kendini asar? Hadi o çok mutsuzdu diyelim Ya Robin Williams, o herkesi güldüren yüzü gülücükler dağıtan Oscar, Emmy, Altın Küre, Grammy ödüllü sevimli insan? Peki o nasıl intihar edebilir? Ya geçenlerde 34 yaşında ki genç insanın intihardan önce veda videosu’na ne demeli? Her geçen gün yazılı, görsel ve sosyal medyada intihar olaylarının arttığına şahit oluyoruz. Her intihar haberini duyduğumuzda da içimiz burkuluyor. Fakat hiç kolay değil tabii öyle insanın canına kıymaya karar vermesi. Elimize küçük bir kıymık batsa acısını hissedebiliyorsak, yaşamımıza son verecek kadar elem verici bir davranışı gerçekleştirmek için büyük nedenler veya ciddi rahatsızlıklar olması gerekir. O halde insan neden intihar eder?

    Pek çok araştırma gösteriyor ki, intihar en az bir tetikleyici olay sonucunda gerçekleşmektedir. İntiharda en önemli tetikleyici olaylar; kavga, terk edilme, okul başarısızlığı ya da sınav, işten çıkarılma, şiddete uğrama’ dır. Bu duygunun ortaya çıkmasında en önemli etken psikolojik rahatsızlıklar ve durumsal yaşam krizleri’dir. Durumsal yaşam krizlerinden kastım beklenmedik ve aniden gelişen olumsuz  durumlar. Örneğin; boşanma, dul veya ayrı yaşıyor olmak, başarısızlık, statü kaybı, ağır bir hastalığa yakalanma, sevilen birini kaybetme gibi deneyimler bütün insanları etkileyen olaylardır. Bireylerin bu zor dönemleri kendi kendilerine atlatabildikleri gibi zorlandıkları durumlarda olmaktadır. Gel gelelim ki işin içinden çıkılamayan anlar olmuştur. Bu kesinlikle bir ruh hastalığı değil, bir zorlanma dönemidir. Durumsal yaşam krizleri durumunda bireyin psikolojik yardım almaması ne yazık ki intihara kadar varan sonuçlara ulaşmaktadır. Bütün bunlar kişinin kendini çaresiz ve ümitsiz hissettiği sıkıntılı hayat şartlarıdır.

    İntihar aslında insanın hayatının alt üst olma halidir. Sosyolog Durkheim sefaletin tek başına intiharlara neden olmadığını belirtmektedir. Ekonomik krizlerin intihara neden olduğunu belirten Durkheim, bunun nedeninin zenginlik ya da fakirlik değil; toplumsal yapıdaki değişiklik olduğunu belirtir. Önemli olan toplumda meydana gelen değişikliğin bireyin yaşam koşullarını alt-üst etmiş olmasıdır.

    İntiharlarda bir çözüm arayışı hep vardır. Bu durumdan nasıl kurtulurum sorusuna yanıt olarak intihar gündeme gelmiştir. Psikolojik gerçekler Aristo mantığı ile uyuşmaz, intiharda da bu görülür. Kişi ölüme hazırlanırken, intihar girişiminde bulunurken bir yandan da yardım isteğinde bulunur. İşte burada bir çelişki vardı. Onlara yaklaşım bu bakımdan hassas bir konudur. Bu sebeple intihardan bahseden kişiye yaklaşımda amacımız “hayatın onun için tekrar yaşanabilecek değerde olması için yaşam şartlarında ne gibi değişiklikler yapılmalı?” sorusuna cevap aramaktır. Bunu yaparken; uyarmak, genelleştirmek (herkes öyle gibi), öğüt vermek, problemi küçümsemek, yargılamak en tehlikeli tutumlardır. Şunu unutmamak gerekir ki intihar girişimi hiçbir zaman “gösteri”, “şantaj”, “numara” olarak değerlendirilmemelidir

    İntihar eğilimine yatkın kişilerde psikoterapinin yararı elbette ki yadsınamaz. Yaşamla ölüm arasında gidip gelen kişinin çatışmalı duygu durumu anında psikolojik destek almasıyla düzelmeye başlayacaktır. Çünkü bu tarz çatışma durumları aynı zamanda insanların kendileri ve hayatları adına yeni kararlar aldığı, kendini yenilediği dolayısıyla değişime açık olduğu en önemli dönemlerdir.

    Psikoloji alanında söz sahibi olan Sigmund Freud’a göre “intihar önceleri özdeştirilmiş bir sevgi nesnesine yöneltilmiş saldırganlık sonucu meydana gelen bir depresyon halidir; daha sonraları ise saldırganlığın kişinin kendi üzerine çevrilmesi olarak tanımlamıştır.” Evet, İntihar kişinin kendisine yönelttiği bir şiddet eylemidir. Umutsuzluğa kapılan kişi ya yakınındaki kişilere saldırır ya da kendini yok eder. Şiddet ülkemizi tehdit eden sorunların başında gelmektedir. İntihar duygusu buna sıklıkla eşlik edici bir davranış olarak karşımıza çıkar. Bu duygu ile kişide ki sadizminin kendisine çevrildiğini görürüz. Malapert de bu konuda benimle aynı fikirde; “intihar egoizmin ürünüdür” der.

    İntihar belirtilerini sıralarsak; çabuk öfkelenme, aşırı sinirlilik, çabuk ağlama, aşırı üzüntülü durum, hoşlandığı şeylere karşı ilgisizlik, uyku bozuklukları, İştah değişikliği, kendini suçlayıcı konuşmalar, ölümle ilgili konuları konuşma, içe kapanma, kimseyle konuşmama, halsiz ve yorgun olduğunu söylem, Saldırgan davranış..

    Freud, önceleri intiharın açıklanamayacağını ifade etmiş ve “İntihar bilim açısından çözümlenememiş bir sorundur” demiş olmakla birlikte “yas ve melankoli” adlı makalesinde kişideki sadizmin depresyon hallerinde kişinin kendisine çevrildiğini söyler. Freud’a göre melankolide (ağır depresyon hali) kişinin egosu ile içine yansıttığı bir bakıma içine yerleştirdiği sevgi objesi birbiriyle kaynaşmış durumdadır. Kaybettiği bu sevgi nesnesinin yerine, normallerde olduğu gibi yeni bir obje koyamazsa kaybetmiş olduğu nesneye yönelttiği saldırganlık kuvvetlerini  kendisine yöneltmiş olur.

    Dünyada ortalama olarak her 3 saniyede bir kişi intihar girişiminde bulunmakta; her 40 saniyede bir kişi intihar sonucu yaşamını yitirmektedir

    Ölüme yapılacak en büyük hazırlık yaşamayı ertelememektir. Ertelenmemesi gereken yaşamaktır. Yaşamak nedir sorusu ise kişinin hayatı nasıl anlamlandırdığı ile ilişkilidir.  Bu durumu stoacı felsefeciler kısa bir cümlede özetlemeyi başarmışlardır: “İyi yaşamak iyi ölmektir.”

    Yazımı Genç Werther’in Acıları adlı romanı ile pek çok intihar vakasına sebep olan yazar Goethe’nin bir sözü ile bitiriyorum: “Elinde hava, ışık ve dost sevgisi kaldıysa üzüntü çekme.”