Etiket: Geç

  • EBEVEYNLİK GERÇEKLİĞİ İLE YÜZLEŞMEK

    EBEVEYNLİK GERÇEKLİĞİ İLE YÜZLEŞMEK

    Bir şey yap. Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi

    dönmüyor? Güzel bir şey gör. Veya, güzel bir şey yaz. Beceremez misin?

    Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel olsun. Çünkü “her insan ölecek

    yaşta.” geç kalmayasın.

    Şemsi Tebrizi

    Güzel Hareketler Yapın ,Çünkü Allah Güzellik Yapanları Sever (Bakara 195 )

    Hayat ,insana her an değişik sürprizlerle geliyor.Her sürpriz onu taşımayı ve

    oluşturduğu değişime uyumlu davranışlar sergilemeyi

    gerektiriyor.Sürprizlerin en kıymetlisi ,dokuz ay emek emek büyüyen

    doğumuyla yaşamımızı kendi rengine boyayan küçük insan yavrusu olsa

    gerek…

    Ebeveyn olmak ,Bir başlangıç yapmak demek ,her şeye yeniden .Kucağı

    dopdolu olmak ve kendini değerli hissetmek demek .Ebeveyn olmak öylesine

    değerli kılıyor ki insanı ,bazen diğer rollerinizi bile unutturabiliyor.Bir canlı ki

    sizin etrafınızda dönüyor.Sizde onun etrafında aşık maşuk ilişkisi .Siz ona

    sütünüzü o ise size bütünlüğünüzü veriyor.Yarım kalan yanınızı tamamlıyor.

    Duyguları tamamlanıyor içinizde . Öncesinde kaygıyı hiç bu kadar yakından

    tanımamış oluyorsunuz .Ve şefkati ,gelecek endişesini .Günler geçtikçe

    karnınızda oluşturulan yeni formları izlerken büyüleniyor, güzelliğe dair

    yargılarınız yeniden oluşuyor.Artık hiçbir çocuğu o kadar güzel

    göremiyorsunuz.

    Buna güzel bir örnek de aşağıdaki mesel ile anlatılmaktadır. Bir gün karga

    yavrusunu kaybetmiş telaşla sağına ve soluna yavrusunu soruyormuş.

    Buradan bembeyaz bir yavru geçti mi? .Diğer kuşlar beyaz bir yavru görmedik

    ama şu ilerde simsiyah bir yavru var “ diye cevap vermişler .Karga Yavrusunu

    görünce ona .”Benim yumurta beyazı yavrum ” diye sarılmış Bütün kuşlar

    şaşırarak birazda alaylı “Kendi siyah yavrusu anneye yumurta beyazı

    görünürmüş” diye gülüşmüşler.

    Uzun yıllardır ebeveynlerle görüşüyorum. İlk görüşmede hep şu sözleri

    duyarım onlardan .”Ah Nurşen hanım öylesine zeki ki yavrum şunları şunları

    yapıyor .Bu zekası ziyan olmasın iyi bir eğitim alsın, istiyorum.”Oysa

    ebeveynlerin anlattıkları çoğu kez çocuğun gelişim sürecinde göstermesi

    gereken normal davranışlardır.”.Ben büyük bir ilgiyle dinlerim .(Duyguyu

    biliyorum çünkü… annelik konusunda ortak paydalarımızdan biri de budur.

    Çocuklarımı hep diğerlerinden farklı görmek onlardaki eşsiz potansiyele

    hayran olmak” benimde bir anne olarak zaafım.

    İşte bu ebeveynlik coşkunluğu, insanı sarmalar ve bütün bir ömrü çocuğa

    adamasına sebep olur.

    Coşkunluk heyecan ve ümitlerle geçen zaman ara ara insana çaresiz anlarda

    yaşatmıyor değildir. İki yaşı şefkat sarmalıyla geçiren çocuk ,sonrasında

    ayrışmak istemektedir .Direnir ve kendi kimliğini ortaya koyar “İstemiyom

    ,Men yürüyeceğim” diyerek başkaldırır.Etrafı karıştıran oyuncaklarını fırlatan

    ve tepinerek ağlayan bir çocuk hayallerimizden uyandırır

    ebeveynleri.Başkalarında gördüğümüzde “Ailesi iyi terbiye verememiş”

    diyerek geçiştirdiğimiz davranışlar artık bize de çaresiz anlar yaşatmaya

    başlamıştır.

    Sonrasına yönelişler yaşarız kriz anlarında öncelikle bilinç altımızda kayıtlı

    olan kendi annemizin davranışlarından medet umarız.Oysa zaman

    değişmiş.Çocuklar başkalaşmıştır.

    Çocuk eğitimi ile ilgili okunacak kitaplar kütüphanemizi doldurmaya başlar.

    Verilen formüller, öneriler bizim çocuğumuzda çoğu kez işe yaramamaktadır.

    Eş dost sohbetleri hep çocuklar üzerine yönelir. Eşimizle kendimize dair

    konulara bir türlü giremeyiz. Evliliğimiz ebeveynliğimize dönüvermiştir.

    Bu arada biz arayıştayızdır. Bir eğitim modeli bulmak isteriz.Tam da bizim

    çocuğumuza göre olan.Bu öğrenme modelini uygulamak çok gayret istemesin

    .Çocuğun Birden düzelmesine sebep olsun. İsteriz. Konuşunca anlasın .Hemen

    dinlesin” Tabi ki anneciğim babacığım siz nasıl isterseniz.” Desin diye bekleriz

    Oysa bir bitki yetiştirmek bile birçok emek ve zaman istediğini unutuveririz.

    Bambunun macerası bizim için önemli bir örnektir.

    Önce bambu ağacının tohumu ekilir, sulanır

    ve

    gübrelenir.

    Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum ikinci yılda

    yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı hala toprağın dışına

    filiz vermiyordur. Uçuncu ve dördüncü yıllarda da usanılmadan her yıl yapılan

    işlem tekrar

    edilir . Bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.

    Fakat inatçı tohum filiz vermez. Cinliler büyük bir sabırla besinci yılda da

    bambuya su

    ve gübre vermeye devam ederler.

    Nihayet besinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye baslar ve altı

    hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.

    Aklımıza şu sorular gelir.

    Biz bambu ağacını daha öncesinden topraktan çıkmasını başaramazmıyız?

    Bambu ağacı 27 metrelik boya 6 haftada mı yoksa 5 yılda mı ulaşmıştır?

    Tohum 5 yıl boyunca bakımı yapılmasaydı da bu kadar uzar mıydı?

    Öyleyse bu sorulara verilecek cevap bize hedefimiz noktasında ışık olacaktır.

    Çocukların yetiştirilmesinde de zaman yöntem ve sabır çok önemli yer

    tutmaktadır.

    İşte yazımızın başlangıcında Şemsi Tebrizinin söylediği gibi

    Bir şey yap. Güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi

    dönmüyor? Güzel bir şey gör veya, güzel bir şey yaz. Beceremez misin?

    Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel olsun. Çünkü “her insan ölecek

    yaşta.” geç kalmayasın.

    Şemsi Tebrizi

    Güzel şeylere bir başlangıç yapmak için buradayız…

  • Durakta Bekleyenler

    Durakta Bekleyenler

    “Emekli olayım her şeyi bırakıp gideceğim buralardan, hayatımı yaşayacağım.” “Tam yaşayacağı

    zaman hasta oldu.” “Emekli de olmuştu, artık hayatını yaşayacaktı, erken gitti bu dünyadan.”

    Bu cümleler birçoğumuz için oldukça tanıdık olmalı. Tanıdık ama ne kadar gerçekçi diye üzerinde

    düşünülmesi gereken ifadeler olduğunu bilmekte fayda var. Yaşarken yaşanır hayat, tam yaşayacağı

    zaman diye bir düşünce ya da durum olmamalı. Yaşarken güzelleştirmeli hayatı, yaşarken keyif almalı

    hayattan ve gerçekten yaşamalı.

    Çalışırken günleriniz daha pazartesiden hafta sonunun hayaliyle mi geçiyor? Sabah işe geldiğinizde

    öğle tatiline ne kadar kaldığı, öğleden sonra da mesai bitimine kaç saat kaldığı konusu gündeminizde

    önemli bir yerde mi? “Öğlen olsa da çıksak, akşam olsa da gitsek” dilekleriyle geçen günler, haftalar,

    aylar, yıllar ve bir ömür belki de. Kariyerinin başında tüm haftayı hafta sonunu beklerken tüketenler

    gibi zaman ilerledikçe kendinizi emekliliğin yolunu gözlerken bulsanız ne hissederdiniz? İstediği hayatı

    yaşayamamış ve bunu fark ettiğinde de artık çok geç olduğunu anlayan kişi hangi duygu içinde olursa

    siz de kendinizi büyük ihtimalle o duygu ile baş başa buluverirsiniz. Tabi sözünü ettiğim bu durum

    zaten hedefi böyle bir son olanlar için sorun olan bir konu değil.

    Günümüzün en az üçte birinin işte geçtiğini düşünürsek ömrümüzün işte tükendiğini söylemek abartı

    olmamalı. Hal böyle olunca da; yapmak istemediğimiz bir işi sürdürmek, tüm vaktimizi ve enerjimizi

    bu iş için harcamak, istemediğimiz bir hayatı yaşamak ile sonuçlanıyor. Çoğumuz yaşamışızdır ya da

    yaşarız şöyle bir durumu. 1 saattir durakta otobüs bekledikten sonra, “O kadar bekledim, belki şimdi

    gelir biraz daha bekleyeyim” diyerek önümüzden geçen minibüs ve taksilere binmeye bazen cesaret

    edemeyiz. Kaybedeceklerimiz gelir hemen aklımıza, kazanacaklarımızdan önce. Oysaki otobüsün ne

    zaman geleceği ile ilgili kesin bir fikrimiz yoktur ve minibüs ya da taksiyi tercih ettiğimizde hedefe şu

    an bulunduğumuz yerden daha yakın olacağımız da kesindir. Dahası, otobüse daha önce

    bindiğimizden biliriz de otobüsü sevmediğimizi ve otobüsle yolculuk yapmak da istemeyiz aslında.

    “O kadar okudum, yüksek lisans yaptım, işimde de belirli bir seviyeye geldim, bu saatten sonra iş mi

    değiştireyim” düşüncesiyle sevmediğimiz ve yapmak istemediğimiz bir mesleği ya da işi sürdürerek

    istemediğimiz bir hayatı yaşamaya mahkum oluyoruz. Kim mahkum etti bizi, neler sürükledi bizi bu

    hayata…Herkesin bir nedeni var; nedenlerimiz aynı, benzer ya da farklı. Şu ana kadar olanlar oldu,

    bundan sonrasının nasıl geçeceği konusunda sorumluluğumuz oldukça büyük. Meslek sahibi olurken

    kendi irademizle bir seçim yapmış ya da yapmamış olsak da, sevmediğimiz şeyleri hayatımızdan

    çıkarma kararını verecek olan sadece kendimiziz. Değişim için, dönüşüm (ya da dönüşün) için ancak

    bu sorumluluğu alırsan farklı bir sonuçla karşılaşacaksın. Nossrat Peseschkian’ın dediği gibi “Daha

    önce hiç sahip olmadığın bir şeye sahip olmak istiyorsan, daha önce hiç yapmadığın bir şey

    yapmalısın.”

    Kimsenin sana istemediğin bir hayatı zorla yaşatamayacağını unutma. Bulunduğun yerden başka yere

    gitmeye ihtiyacın ve niyetin varsa senin için sorumluluk alma ve harekete geçme zamanı. Önünden

    geçen fırsatları ve alternatifleri değerlendirme yolunu seçmek, hayatının geri kalanını kurtarmanda

    sana yardımcı olacaktır. Bulunduğun yerden geçen bir taksi yoksa, o taksiyi çağırmak da sana düşüyor

    elbette.

    Başarılı yolculuklar dilerim.

    Uzm. Psk. Şahika Akkuş Sert

  • ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    Günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızla artmasıyla birlikte, cep telefonu, bilgisayar ve internet teknolojisinin kullanımı günlük yaşamımızda yaygınlaşmıştır.Teknolojiye olan bu ilgi son yıllarda yaşamımızda bir ihtiyaç ya da merak olmaktan çıkmış ve bağımlılığa dönüşmeye başlamıştır.

    İnternet ve teknoloji bağımlılığını; bireyin bağımlısı olduğu ürüne ulaşamadığında yoksunluk belirtileri göstermesi olarak tanımlayabiliriz.

    TEKNOLOJİ BAĞIMLILIĞININ YOKSUNLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bikaç dakika diyerek saatlerce internette zaman geçirmek,

    Bilgisayar, cep tefonu, televizyon başında geçirilen zamanlar hakkında çevreye yalan söylemek,

    Bilgisayar Ya da cep telefonundan uzak kaldığınızda kendinizi gergin ve boşlukta hissetmeniz,

    Yapılan eylemden hem suçluluk duymak hemde zevk almak,

    Gece geç saatlere kadar bilgisayar Ya da telefonla zaman geçirmek,

    Çevrenizdeki insanlarla yüzyüze sohbet etmek yerine internet ortamında sohbet etmeyi tercih etmek yani iletişim kurmak için sosyal ortamlardan kaçınıp sanal ortamları tercih etmek.

    İnternete girmek için, dersten, işten, randevulardan, sosyal etkinliklerden kaçınmak.

    ÇOCUKLARDA VE ERGENLERDE İNTERNET KULLANIMI NASIL OLMALI?

    2 yaşından küçük çocukların televizyon, bilgisayar Ya da cep telefonuyla tanıştırılması kesinlikle önerilmemektedir.Okul öncesi dönemdeki çocuklar için günde 30 dakika internet kullanımı yeterli olucaktır.Okula başlayan çocuklarda, ödev dışında özellikle ilköğretimin ilk 4 yılında 45 dakika eğlenceli zaman geçirmeleri için günlük ideal süredir.Sonraki yıllarda haftasonu arada esneklik yapılarak günde 1 saat, lise dönemindeki ergenler içinde aynı şekilde günde 2 saatlik internet kullanımı önerilebilir.

    İNTERNET BAĞIMLILIĞINI NASIL KONTROL ALTINA ALABİLİRİZ?

    Günlük internet kullanım saatlerini değiştirin,

    Haftalık olarak çocuğunuza internet kullanım çizelgeleri hazırlayın,

    Çocuğunuz için bireysel Ya da aile terapisi almaya başlayın,

    Çocuklarınızı arkadaşlarıyla zaman geçirmesi için yönlendirin, ona fırsat tanıyın,

    Yetenek ve ilgi alanlarına uygun spor dallarına yönlendirin,

    Bilgisayarınızda güvenli internet uygulamalarının olmasına özen gösterin.

    Teknoloji bağımlılığı çoğu zaman ailenin uzman yardımı almadan başaçıkabileceği bir durum değildir.Bu nedenle uzman yardımı alın.

  • ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARI ANLAMAK

    ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARI ANLAMAK

    Ergenlik dönemi, insanların yetişkinlikdönemine hazırladığı bir süreçtir.Çocuklar ergenlik dönemi içerisinde psikolojik ve fizyolojik değişimler yaşamaktadırlar.Bu değişimler çocukları için bazen başaçıkması zor bir sürece götürebilmektedir. Ergenlik dönemi yaklaşık 12 ile 20’li yaşlar arasını kapsamaktadır. Bazı çocuklar ergenlik dönemini erken başlayıp ya da geç bitirebilmektedir.Bunun nedeninin incelenmesi ve takip edilmesi gerkemektedir.
    Ergenlik döneminde var olan değişimlerin yoğunluğundan dolayı çocuklar bunları çözümlemekte zorlanmaktadırlar. Değişimlerin ilk sırasında fiziksel değişimler yer almaktadır. Çocuklar alışık oldukları bedenlerinin sürekli değişim içerisinde oldukları için bu değişimleri anlamakta ve vücut koordinasyonlarını kontrol etmekte zorlanırlar.

    Ergenlik Döneminde olan çocukların ortak özellikleri bakıcak olursak; ebeveynlerinin düşüncelerine karşı çıkmaları, kendi iç dünyasına çekilmeleri, akranları ile kendisini kıyaslamaları, dış görüşünü ile ilgili sorun arama ve kendini beğenmemesi, duygularının sürekli değişmesi, büyümeye ve geleceği dönük düşünceleri, riskli davranışların sergilenmesi, karşı cins tarafından beğenilme isteği, kendi düşüncelerinin kabul görme isteğidir.

    Ergenlik Döneminin Evreleri

    1. Erken Ergenlik Dönemi 

    Fizyolojik değişimlerin yoğun yaşandığı bir dönemdir. Çocukların boyları, kiloları ve ses tonlamalarında değişimler oluşmaya başlar. Cinsellik konusunda da farkındalıklarının arttığı ve belirtilerin değişimlerin gözlemlendiği bir dönemdir.

     2. Orta Ergenlik Dönemi 

    Çocukların fizyolojik gelişiminin büyük bir kısmının tamamlanmıştır. Psikolojik süreçlerinin değiştiği bir dönemdir. Çocuklar daha önceden anne ve babalararının düşünceleri önem taşımaktayken artık ergenlik döneminde kendi düşünceleri ön plandadır. Kendi duygu ve düşüncelerini hayatına uygulamaya çaşışırlar.Bazen kendi düşünceleriylede baş etmekte de zorlanabilirler. Önemli olan ergenlerin duygularını ve düşüncelerini fark etmenizdir. Bunun sonucunda ergenler kendi varlığının hissetmeye ve değer gördüklerini farkederler. Kendi benliklerinin önemli olduğu bir dönemde bulundukları için düşüncelerine zıt olan her düşünceyi reddederler. 
    Ergenlerin duygulanımları sürekli değişmektedir. Bir olaya önce gülerken bir saat sonra sinirlenebilmektedirler. Ani duygu iniş ve çıkışlar bulunmaktadır. Yapılması gerek ergenlerin ne hissettiklerini anladığınızı ve koşulsuz yanında olacağınızı fark ettirmektir. Çocuğunuz bu dönemde sizinle çatışma yaşayabilir. Bu noktada sizin bu çatışmaya karşılık vermek yerine ona karşı empati duymanız sağlamanız ve var olan çatışmayı engellemek için etkili ve sağlıklı bir iletişime geçmeniz gerekmektedir.Siz çocuğunuzu empai kurdukça çocuğunuzda zaman içerisinde empati kurmayı öğrenip sosyal ileşkilerini daha sağlıklı kurmaya başarabilecektir.
    Ergenler genellikler yaşamlarındaki sorunları çözümlemekte zorlanabilirler. Var olan sorunları dürtüsel veya aşırı duygusal yaklaşabilirler. Bu bağlamda  ergenlere çözüm yolları geliştirmek ve ona bu çözüm yollarını sunarak kendisinin uygulamasına bırakılmalıdır.

    3. Geç Ergenlik Dönemi

    Benliğin oluştuğu ve ergenlikten çıkıp yetişkinlik dönemine geçildiği bir dönemdir.Bu dönemde ergenler kendi yaşamlarına dönük kaygılar yoğunlaşır. Kaygıları, karşı cinsle olan duygusal yakınlaşması, mesleki seçimleri, yaşamını planlama ve şekillendirmesi, sosyal yaşamında varlığını, biricikliğini hissetmeye yöneliktir. Ebeveynleri ile yaşadıkları çatışmalar diğer evlere oranla daha azdır. Geç ergenlik evresinde kendini yetişkinlik dönemine hazırlar ve ergenlik dönemini sonlandırır.
    Ergenlik Döenimindeki Çocuklarla İletişim Kurulurken Dikkat Edilmesi Gerekenler
    Ergenlik dönemindeki çocuklarla baş edebilmek ve bu dönemi ergenlerin sağlıklı geçirebilmesi adına ebeveynlerin rolü oldukça önemlidir. Ebeveynler, çocuklarının yaşadıkları çatışmaları fark edip aslında neye ihtiyacı olduğunu anlaması gerekmektedir. Çocuğunuz her bir çatışmada size bir şey söylemeye çalıştığını unutmayınız. Onlarla kaliteli bir iletişimi oluşturmanız gerekmektedir. Kaliteli iletişimi sağladığınızda çocuğunuz sizin tarafınızdan anlaşıldığını hisseder ve sizden uzaklaşmak yerine size yakınlaşmaya başlayacaktır. Ergenler için anlaşıldığını hissetmek oldukça önem taşımaktadır. Onları yargılamadan dinlemek, anlattığı konuyu önemsemek ve ilginizin davranmak, dinlemeden yorum veya fikirlerinizi söylememek, etiketlemelerden uzak durmak, düşündüklerinin veya duygularının yanlış olduğunu dile getirmemek gerekmektedir.
    Çocuklarınıza bu dönemde yaşadığı sorunları sizinle rahatlıkla paylaşabilmesi için sağlıklı bir ilişki ve iletişim olması gerekmektedir. Sağlıklı bir iletişimin oluşması için ise iletişim engellerinin ortadan kaldırılmalıdır. Bu iletişim engelleri, yargılama, öğüt verme, akıl okuma, yatıştırma ve konuyu değiştirme olmak üzere toplam 5 taneden oluşmaktadır. Bu engellerin olmadığı bir iletişim sonucunda çocuğunuz dinlendiğini hissettirecektir.
    Ergenlik dönemindeki çocuklar kendilerini yetişkinlik dönemine hazırlamaktadır. Bu dönemin sağlıklı geçmesi çocuklarınızın yetişkinlik ve sonrasındaki dönemlerini nasıl geçireceğinin sinyallerini vermektedir.

  • Dil Gelişimi

    Dil Gelişimi

    Eğitimde ve Dilde Gelişme Gecikmeleri

    Dil gelişimi kavramı, tarih boyunca incelenmiş ve araştırmalarla desteklenmiştir. Bu araştırmalarda, genetik faktör, fizyoloji, fiziksel ve ruhsal durum, anne-bebek etkileşimi ve sosyal çevre, cinsiyet, aile yapısı ve iki dillilik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik etkenler gibi dil gelişimini etkileyen faktörler ele alınmıştır.

    Bu yazıda, dil gelişiminin bu faktörleri üzerinde durmak yerine; bozukluk sayılmayan olası stresler karşısında zekaya bağlı olmayan konuşma bozuklukları ile ilgili olarak rastladığımız durumlar hakkında ilerleyeceğiz.

    Çocukların başkalarıyla ilişki kurmak konusundaki istekleri genellikle konuşmayı öğrenebilmeleri için dürtü oluşturur ve dilleri gelişir. Bazı çocuklar normal bir zeka düzeyinde olmakla birlikte, bir ya da daha çok özel işlevini etkileyen gelişme geriliğinden yakınırlar. Bu gelişme bozukluğu, özellikle konuşma alanında görülür. Hareketleri ve sosyal davranışları epeyce olgunlaştığı sıralarda bile sessiz harfleri yanlış söylerler ve bebeksi konuşma biçimini sürdürürler. Çocuk, bazı sözcükleri geç öğrenebilir, üç yaşından önce bilinçli olarak konuşmaya başlarken, yedi sekiz yaşına kadar “t”, “s” ve “v” harflerini söyleyemezler. Bu, hafif konuşma bozukluğu olarak literatüre geçmiştir. Esas tehlike, hiçbir çaba harcamadan normalde öğrenebilecekken, sabırsız ve tahammülsüz ebeveynlerin “düzgün konuşması” için çocuklarını, bilinçli olarak zorlamalarıyla ortaya çıkar.

    Çocuklar, akıllıca konuşabilme yeteneğini kazanamazlarsa öfkelenirler.

    Normal durumlarda biriyle iletişime geçerken, paylaşımda bulunurken karşı tarafın sizi kolayca anlayabildiğini bilirsiniz. Bunun vermiş olduğu rahatlıkla iletişiminiz devam eder ve sağlıklı bir şekilde dilediğinizde sonlandırabilirsiniz. Çünkü iletişimde kişinin kendini anlatması, en az karşı tarafın sizi anlaması kadar önemlidir. Şimdi, kelime haznesi gelişmemiş, sesleri doğru çıkaramayan ve henüz soyut döneme geçememiş bir çocuk düşünün. Kendini anlatmak isteyen, duyguları en üst seviyede yaşayan ancak bir türlü bunu başaramayan bir çocuk… Tam da “kendi”ni ispat edeceği, fikirleriyle var olduğunu göstereceği bir dönemde bu çocuğun içinde barındırdığı yeni ve öfke dolu duyguları tahmin edebilirsiniz. Bu arada ebeveynleri, bu durumu onaylamadıklarını belirtirlerse çocuğun konuşmayı öğrenmesi daha da zorlaşır. Anksiyetenin üstesinden gelebilmesi için savunma mekanizmaları geliştirmesine yol açılabilir. Bu gibi durumlarda çocuklar daha öfkeli davranırlar ve davranış bozukluklarına tepki gösterirler. Böylece, klinik tablo daha da karmaşıklaşır. Konuşmada, eğer gelişmeye bağlı ağır bozukluklara rastlanırsa, ki bu enderdir, bu durumda kesin tanı koyulması gereklidir.

    Gecikme, tembellik değildir.

    Çocuklarda okuma ve yazmaya yol açan bozukluklar olmadığı sürece öğretmenler, ebeveynler ve çocukların kendisi dahi bu gecikmeyi tembelliğe bağlarlar. Bu şekilde etiketlenen çocuklar cesaretlerini yitirirler ve öğrenme dürtüleri zayıflar. Okuma ve yazma, eğitimin temelini oluşturduğundan, bu bilgileri zamanında almayan çocuklara “geri kalmış” rolü giydirilir. Ancak bilinmelidir ki, bu çocukların daha özenli bir yardıma gereksinimleri vardır. Her şeyden önce, özgüvenlerini ve öğrenme isteklerini koruyabilmeleri için eksiklerinin çıkarılması ve buna yönelik bir çalışma programı, aktivite listesi çıkarılması gerekir.

    Eski zamanlara baktığımızda, kendi çocukluk dönemlerinizi düşündüğünüzde sistemin böyle olmadığını, size zamanında kimsenin yardım etmediğini, kendinizin çalıştığını söyleyebilirsiniz. Bu düşünceyle birlikte çocuğa verilen tembel etiketi ebeveynlere göre, “Biz pes ettik, artık başarı ya da başarısızlık çocuğun elinde.” şeklinde çevrilebilir. Ancak, günümüzde teknolojinin ve bilimin de ilerlemesiyle, ne ders konuları aynıdır, ne de çocuğun bilişsel beceri ve kapasitesi… Daha sosyal ve interaktif bir toplumun içinde eğitilen çocuklar, yine daha fazla ilgi ve çabaya ihtiyaç duyacaklardır.

    Önerilen Kitaplar:

    1. Duy, İşit, Dinle, Anla: İşitsel Kavramayı Geliştirme El Kitabı – Dil Becerileri Serisi

    2. Problem Çocuklar – Dr. Sula Wolff

    3. Başarıya Götüren Aile – Doğan Cüceloğlu

    4. Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler – Tracy Hogg & Melinda Blau

    5. Kesintisiz Öğrenme – Mümin Sekman

    6. Çocukta Oyunla Tedavi – Hans Zulliger 

  • Büyümeyen ”bonsai” çocuklar..

    Büyümeyen çocuklar- sanki büyümeyen bitkiler ”Bonsai” gibi mi? İşte aynen öyle.. İnsanlarda da bu böyle..

    Bebek olarak dünyaya gelen insan denen canlı, tüm gelişim süreçlerinden geçerek, yetişkinliğe ve ulaşabilirse yaşlılığa doğru gider.

    Bebeklikte anneye, ya da bir yetişkine bağımlı olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Tüm ihtiyaçları birileri tarafından karşılanmalıdır. Yaşamda kalabilme en önemli bir güdüdür. Vücut bu şekilde programlanmıştır. Hatta, korku duygusunun yaşanması da yaşamda kalabilmek çabasından başka bir şey değildir.

    Beslenme, canlıların yaşaması için en önemli faktörlerden bir tanesidir. Canlılar, dünyaya gelmeleriyle birlikte beslenme programları ile iç içe olmaktadırlar ve bundan yararlanmak tarzında bir yaşama başlarlar.

    Psikomotor gelişim anlamında doğduğunda başını kaldıramayan bebek, birkaç ay içinde bulunduğu yerden dönmeye, 5-6 aylıkken oturmaya, 8-9 aylıkken emeklemeye, 11-12 aylıkken yürümeye başlar. Yürümenin ardından koşma gelir ve arkasından yetişkinleri koşturacak bir gelişim düzeyi gösterir, çocuk…Oyun bahçelerinde büyük kaslarını çok etkin şekilde kullanabilir. Bisiklete binebilir, tırmanabilir

    Bilişsel olarak, 2 aylıkken annesini tanıyan bebek, birkaç ay içinde çevresini çok iyi derecede algılayabilecek bir bilişsel seviyeye ulaşır. Gittikçe birçok konuda fikir yürütebilir, olayları mantık süzgecinden geçirebilir.

    Dil gelişimi anlamında agulamaları ve gığıldamaları birkaç ay içinde çıkarmaya başlayan bebek, yaşına doğru anne, baba, mama gibi sözcükleri söylemeye başlar, 24 aya geldiğinde çift sözcüklü cümleleri kurmaya başlar.

    Duygusal yönden haz almayı, duygulanmayı ve üzülmeyi hissedebilecek düzeye gelir.

    Tüm bu gelişimler sürerken, anne canla başla bebeğini sağlıklı büyütmek için elinden geleni yapmaktadır. Hergün ne kadar büyüdü? Aman hasta olmasın, herşey hijyenik olsun, yeteri kadar besleniyor mu? Aşıları tamam mı? Çok hasta oluyor, acaba alerjik mi? Neden ağlıyor? Kulak ağrısı mı? Karın ağrısı mı? Gazı mı var? Acaba canı mı yanıyor? Ayına uygun gelişim gösteriyor mu? Yürümesi geç mi kaldı? Ateşi yükseldi, havale gelir mi? Neden öksürüyor? İshal mi oldu? Kabızlık mı yaşıyor? Kakasının rengi neden böyle? Ve bunun gibi annelerin aklına pekçok soru gelerek ve hergün daha da ilave olarak bebeklik dönemini geçirirler.

    Daha sonraları tuvalet alışkanlığını kazandıramıyorum, arkadaşları ile oynamıyor, oyuncaklarını paylaşmıyor, kardeşini kıskanıyor, çocuğum iştahsız, yemek seçiyor, katı gıdaları yemiyor,

    Derslerini çalışmıyor? Ödevlerini nasıl yaptırabilirim? Sınavlarda başarısız olmamalı, arkadaş seçiminden endişe duyuyorum, sigara, alkol, uyuşturucu alışkanlıkları, eş seçimi, meslek seçimi gibi sorular ve düşüncelerle ebeveynler zihinlerini meşgul ediyor. Yapılması gerekenler yapılıyor, desteklenecek durumlar göz ardı edilmiyor.

    Ama burada bekleyen bir tehlike var.

    Çocuklar, ergen, hatta genç olduklarında, anne-baba hala hizmetlerine devam ediyorlar. Çocuklarının büyüdükleri gerçeği ile yüzleşemiyor ya da hayat karmaşası içinde koşturmaya devam ediyor da ediyor.

    Hala, iş sahibi olmuş gencin kahvaltısını bir görev olarak hazırlamaya devam etmek, odasını toplamak, sağa sola attığı çoraplarını toplamak, ortada bıraktığı ojesini, asetonunu kaldırmak, işe giderken ”bu gün ne giysem?” diye boşalttığı gardrobunu düzenlemek, hatta geç yattığı için, bir türlü işe gitmek için uyanamayan genci uyandırmaya çalışmak…

    Bunlar zaman zaman olsa belki bir sorun değil; ancak, anne-babanın üzerine vazife olması ve belli yaşa gelmiş yetişkinlerin sağlıklarının hiç düşünülmemesi, hatta acaba ben onlar için ne yapabiliyorum? Ya da onlara nasıl destek olabilirim? Düşüncesi gençlerin akıllarından bile geçmeyebiliyor.

    Artık, bir düzen kurulmuş, hep ALICILIK alışılmış, genç yeterki okusun,denilerek hayatla bağının yalnızca eğitim olması göze batmıyor. Lise bitiyor, üniversite kazanılıyor, bitince akademik kariyer vs. derken 30 yaşına kadar anne ve babanın hizmetleri sürüyor.

    Gençler eğitim sürelerini uzatarak, sorumluluk adına herhangi bir katılımda bulunmadan, bireysel yaşamayı seçiyorlar. Eğitimimi en hızlı şekilde nasıl tamamlayabilirim, kaygısı olmadan lisans-lisansüstü vs. akademik kariyer yıllarca sürebiliyor. Her konuda ailenin desteği devam ediyor. Hatta ayrı ev açıyorlar, ancak evinin faturalarını, temizliğini, bakımını, alış-verişini anne-babası yapıyor. Aynı evde olsa, ayrı bir odada ancak tüm ihtiyaçlar aile tarafından karşılanarak yaşam devam ediyor.

    Ya da yetişkin kocaman adam olsa da hala anne-babasının sözünden çıkmıyor. Doğru yada yanlış akıl süzgecinden geçirmeden her söyleneni uyguluyor. Bu şekilde, kurduğu ailesi ile sorun yaşamaya başlıyor, eşi tarafından kabul görmeyecek tutumlar sergileniyor.

    Bu kişiler sorumluluk almamak için evlenmekten de kaçınabiliyorlar. Aile kurumunun önemi ve çocukların sağlıklı kurulmuş bir düzen ortamında geleceğe hazırlanmaları bakımından bireyselleşmenin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Bireysellik önemli.. ancak, toplumsal bir yaşamın içinde var oluyorsak, toplumla ilgili sorumlulukları da almak gerekli.. Toplumla ilgili sorumlulukların ilk basamağı da kişinin kendisi ile ilgili sorumlulukları yerine getirebilmesi..

    Yaşama geç başlamak ve hep birilerinin desteği ile ayaktasınız… düşünülmesi gereken bir durum.. Bunlar da yaşını almış, artık dinlenmeyi, hobileri ile ilgilenmeyi hak etmiş kişiler.. Anne ve babalar..

    Anne babaların kendilerini gözden geçirmeleri, çocuklarının artık büyüdüğünü, kendi işlerini kendilerinin başarabileceklerine inanmaları gerek.

    Bu tür genç kızlar, evlenip çocuk sahibi olduklarında da anne olmanın yeterince bilincine sahip olamaz. Annelik emek ister, çocuğuyla içli dışlı olmayı gerektirir. Bizde çocuklukta yeteri kadar içli dışlı olamayan büyükler, çocukları 30 lu 40 lı yaşlara geldiklerinde onları küçük çocukları gibi görüp özbakım becerilerinde bile destek tavırlarını sürdürebiliyorlar.

    Genç erkeklerde buna daha fazla rastlanabiliyor. Genç erkekler evlendilerse ailesel olarak yeteri kadar olgunluğa erişmemiş oluyorlar. Bağımsız olma davranışını sürdürmek istiyorlar. Bağımsız olma davranışı, kökünün bağlı olduğu aile ile ilişkili olmayıp, eşine karşı tavırlarındadır..

    Hele ki çocuk sahibi oldularsa, genç baba, bireysel isteklerini ön plana almaya devam edecektir. Evli ve çocuklu olduğunun bilincinde olamayacak, sorumluluğu tam olarak hissedemeyecektir.

    Büyük anne ve büyük babalar, torunlarına kol kanat gerip, zaten büyütemedikleri çocuklarının yavrusuna da canla başla sahip çıkacaklardır. Baba olmak duygusu, çocuğuyla ilişki kuruldukça, onun bazı ihtiyaçlarını karşıladıkça güçlenir. Tabii ki babanın bunu gerçekten de istiyor olması ve çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine inanması gerekir. Ayrıca kendi psikolojik ve kişilik gelişimini tamamlamış olması gerekir.

    Bu şekilde çocuklar -torunlar- gerçek anne-babalarını kendileri üzerinde etkin olarak görememekte, hatta isimleri ile hitap edip, büyük ebeveynleri ”anne” ve ”baba” olarak bilip, hissetmektedirler.

    Burada bir karmaşa yaşanmakta, bir süre sonra genç anne-babalar bu durumdan rahatsız olmakta, çocuklarından yeteri kadar ilgi ve sevgi görmediklerini belirtmekte, anne ve babalıklarını sorgulamaya başlamaktadırlar.

    Çocuklarımız BONSAİ olmasın, izin verelim ki BÜYÜSÜNLER..

    ÖZNUR SİMAV-pedagog

  • Uyku Psikolojisi

    Uyku Psikolojisi

    Hiçbir canlı yoktur ki uykuya ihtiyaç duymasın. İhtiyacından az uyuyanlarda veya uyku alamama sorunu yaşayanlarda en yaygın görülen uykusuzluk belirtileri; sinirlilik, unutkanlık, dikkat dağınıklığı ve gerginliktir. Peki, gereğinden fazla uyku uyuyorsanız ne olur? Bu durumda da depresyon ve türevlerinin oluşturduğu kimi rahatsızlıklar söz konusu olabilir veya ortaya çıkabilir. Yaradılışımız bir ömrün yaklaşık üçte birini uykuda geçirmeye programlanmıştır. Bu kadar uzun bir süre kesinlikle boş geçen bir zaman olarak algılanmamalı ve uyku süreci gün içindeki yaşananların düzenlenmesinin ve yeni güne hazırlanmanın bir parçası olarak kabul edilmeli.

    İşte uyku hakkında bilinmesi gereken bazı bilimsel gerçekler;

    1. 15 dakikalık bir süreç içinde uykuya dalmanız normal kabul edilir. Bundan daha kısa süre içinde uyumanız ne kadar uykusuz kaldığınızı gösterirken, daha uzun sürede uykuya dalmak aşırı stresin belirtisidir ve kaliteli bir uykuya geçiş için henüz hazır olmadığınız anlamını taşır.

    2. Psikolojik destek isteyen bir kişiye ilk iş uyku düzeni hakkında sorular yöneltirim. Sorunlu uyku uyuyan bir kişinin psikolojik sorunlar yaşaması kaçınılmazdır. Bir anlamda uyku düzene girerse; pek çok sorun uykuda kalibre edildiği için kişinin yaşadığı sorunlarda daha kolay halledilebilir hale gelir.

    3. Uyumak için yatak yorgana gerek yok. Bazen gün içinde, gözlerimiz açıkken bile birkaç dakika şekerleme yaptığımız olur. Bir trans hali olan bu kısa uyku bile bedenimizin ve zihnimizin o anki ihtiyaçlarını karşılamada yeterlidir. Bu durum şarjı biten bir cep telefonunu hızlı şarj etmeye benzer. Nitekim böyle bir şekerleme sonunda kendimizi çok zinde hissederek günün kalan saatlerini daha verimli geçirebiliriz.

    4. Rüyalarımız; algılarımız içinde önemli bir yer tutar. Düşler dünyası günlük hayattaki algılarımızın entegrasyonunun gerçekleştiği ve bilinçdışı yapılanmalarının kodlarının oluştuğu yerdir. Bilimsel rüya tabirleri kadim zamanlardan günümüze kadar gelen oldukça önemli kaynaklardır. Bu kaynaktan yararlanarak pek çok sorun bilinçaltı düzeyde iyileştirilebilir.

    5. Bilinçaltımız günlük gerçekler ile rüyalarımızdaki gerçeklikleri ayırt edemez. Bu nedenle rüyalarımızdan da en az uyanıkken gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimiz kadar etkilenebiliriz. Bu etkilerin yarattığı sorunları temizlemek için biz psikologlar Hipnoz, EMDR, EFT, hipnoterapi gibi araçlardan yararlanıyoruz.

    7. Uyku; uyanıklığın bir parçası ve bir anlamda devamıdır. Aynı zamanda insanın gerçeğinin sadece bu bedende deneyimlediklerinden ibaret olmadığının en önemli kanıtıdır. Önsezilerimiz, olacakları daha önceden görebilmemiz, farklı boyutlarla bağlantımız uykudayken daha kolay gerçekleşir.

    8. Tüm rüyaların bir amacı ve belirgin bir anlamı olmak zorunda değildir. Kimi rüyalar yalnızca yaşadıklarımızın ya da yaşamak istediklerimizin dışavurumunun bir aracıdır.

    9. Gün bittiğinde, gece uykusu aşamasına geçerken gözlerin kapanması ile birlikte tamamen ışıktan soyutlanmamız gerekir. Bu iş için uykuya yardımcı göz bantları gibi aparatlardan da faydalanılabilir. Çok az bir ışık bile uyku düzenimizi ve uykumuzun kalitesini bozar. Kapalı dahi olsa göze ulaşan ışık beyindeki ‘nöral anahtarı’ kapatır ve sağlıklı uyku için gereken vücut kimyasallarının salgılanmasının bloke edilmesine neden olur.

    10. Uyku düzenini bozan en kötü alışkanlıklardan biri yatmadan önce internette geçirilen kontrolsüz zamandır.

    Uykuya Daha Kolay Geçmek İçin Öneriler

    • Her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkın. Bioritminiz ne kadar uykuya ihtiyacınız olduğunu bilir. Herhangi bir sebepten dolayı geç yattığınız günlerde bile aynı saatte kalkmaya devam edin. İhtiyacınıza göre gün içinde 1 saat uyuyabilir veya çok yorulduğunuzda o gün daha erken yatabilirsiniz.

    • Yatmadan yarım saat önce zihinsel aktivitelerinizi yavaşlatın. Cep telefonu, bilgisayar ekranı gibi uyku kaçıran şeyler sizden uzak olsun. Kendinizi hafifçe uykuya hazırlık sürecinin içine bırakın.

    • İnternette kolaylıkla bulabileceğiniz çeşitli meditasyon müzikleri uykuya dalmanıza yardımcı olabilir.

    • Yatağa girdiğinizde zihninizin çok konuştuğuna şahit oluyorsanız bir süre nefes egzersizleri uygulayın. Aşağıdaki egzersizi her yatağa girdiğinizde yaparsanız kısa süre içinde uykuya geçebilirsiniz;

    Gözlerinizi kapatıp 4 saniyede burundan nefes alın. Nefes alırken bir gülü ya da sevdiğiniz başka bir aromayı kokladığınızı düşünün. Aldığınız nefesi 7 saniye ciğerlerinizde tutun. İçinizde tuttuğunuz nefesin vücudunuz ve zihninizdeki bütün negatiflikleri toplandığını hayal edin. 8 saniyede nefesinizi ağızdan vermeye başlayın. Nefesinizi verirken 20 santim uzağınızdaki bir mumu üflediğinizi düşünün. Bütün bunları gülümseyerek yapın ve birkaç kez tekrar edin. Aldığınız oksijen parasempatik sinir sisteminizi harekete geçirecek ve kısa süre içinde uykuya dalacaksınız. Yatmadan önce fazla soğuk ya da aşırı sıcak olmayan bir bardak su içmeyi alışkanlık haline getirin.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Erken tuvalet eğitimi kabızlık nedeni olabilir

    OYUNU BIRAKMAMA İSTEĞİ KABIZLIK NEDENİ

    Kabızlık problemi annelerin korkulu rüyası. Çocuklarda sık görülen kabızlık; ateş, kusma, dışkıda kan, kilo kaybı gibi birçok soruna yol açıyor. Oyunu bırakmama isteğinden strese, yanlış beslenmeden erken tuvalet eğitimine kadar birçok sebebi bulunuyor. Kabızlığın önüne geçmek için çocuğun tuvalette oturması sağlanmalı. Ilık bir banyo ya da içecekler dışkılama hissini arttırır. Kabızlık sonrasında da çocuk istemsiz olarak kakasını kaçırabilir. Böyle durumlarda çocuğun cezalandırılmaması lazım.

    Çocuklarda kronik kabızlık çok sık görülen problemlerden biridir. Kabızlık; dışkılama sıklığında azalma, sert veya ağrılı dışkılama (barsak hareketi) olarak tanımlanır. 1-4 yaş arasındaki çocuklar genellikle günde 1-2 kez ve yüzde 90’ından fazlası en geç günaşırı dışkılar. Çocuktaki kabızlık sorununu gidermek için kronik kabızlığın nasıl geliştiğini anlamak gerekir. Çünkü çocuklarda kabızlığa birçok faktör neden olabilir. Ama genellikle geçici olmakla birlikte görülen en sık nedenler erken tuvalet eğitimi ve diyet değişiklikleridir.

    KRONİK KABIZLIK BAŞKA SORUNLAR DOĞURABİLİR

    Çocuklarda kabızlık genellikle geçici ve önemsiz bir durum olarak görülür. Ancak kronik kabızlık başka sorunları doğurabilir veya altta yatan başka bir hastalığın belirtisi olabilir. Bu nedenle iki haftayı geçen kabızlığa ateş, kusma, dışkıda kan, karın şişliği, kilo kaybı, anüs (makat) çevresinde ağrılı yırtıklar, barsağın anüsden dışarı çıkması gibi başka bulgular da eşlik ediyorsa, doktora başvurmak gerekir.

    AĞRI ÇEKMEMEK İÇİN KAKASINI TUTABİLİR

    Kronik kabızlığın ilk nedeni ağrılı barsak hareketleridir. Böyle durumlarda çocuk, ağrıyı yaşamamak için kakasını tutmayı öğrenir. Acele bir barsak hareketi olduğunda birkaç dakika kaslarımızı sıkarak acil durum geçene kadar bunu erteleyebiliriz. Erişkinler uygunsuz her durumda barsak hareketini engelleyebilirler ancak erişkinler durum uygun olduğunda en kısa zamanda tuvalet gereksinimlerini tamamlamak gerektiğini anlayabilirler. Ağrı korkusu nedeniyle barsak hareketini engelleyen bir çocuk bunu tekrar tekrar yaparak dışkılamayı engeller. Dışkılamayı engellemek için bacaklarını çaprazlar, kalçalarını sıkar ve yüz ifadesi değişir. Bunun dışında çocuklar birçok nedenle dışkılamayı geciktirirler. Oyunu bırakmak ve evden farklı bir yerde tuvalete gitmek istememe gibi nedenler, bunların arasında yer alabilir.

    KAKA KONTROLÜ OLMAYAN ÇOCUĞU CEZALANDIRMAYIN

    Dışkılamayı geciktirme durumlarında; çok miktarda sert gaita rektumda birikir. Zaman içinde rektum genişler ve gerilmeye daha az duyarlı hale gelir. Dışkı parçaları ayrılır ve çocuk farkında olmadan çamaşırına geçer. Bu farkında olmadan dışkı kaçırma nedeni ile iç çamaşırının lekelenmesi durumudur. Bazen kolon kasıldığında, sıvı gaita rektumdaki sert gaita çevresinden fışkırılarak kabızlığı olan çocuğun ishali olduğu izlenimini verir. Kabızlık ve sonrasında gelişen gaita kaçırmada çocukların kaka kontrolü yoktur, bunun için suçlanıp cezalandırılmamaları gerekir. Bu nedenle utanırlar, kirli çamaşırlarını saklamaya çalışırlar ve koku diğer aile fertlerini rahatsız ettiği halde iç çamaşırlarını değiştirmek istemezler. Başka çocukların alay etmesi nedeniyle veya utandıkları için okula gitmek de istemezler.

    BESLENME ŞEKLİ KABIZLIĞI ETKİLİYOR

    Kabızlığın birçok nedeni bulunuyor. Bunlardan biri erken tuvalet eğitimidir. Bu dönem, çocukla anne-baba arasında bir savaş haline gelebilir. İstemli tutma giderek istemsiz bir alışkanlığa dönüşebilir. Beslenme şekli de kabızlığı etkileyen durumlar arasında görülüyor. Diyetteki değişiklikler, lif bakımından zengin gıdaların tüketilmemesi, tam sıvı diyetten katı gıda içerikli rejime geçilmesi kabızlığın nedenleri arasında gösterilebilir. Öte yandan yolculuk, stres gibi rutin değişiklikler, ilaçlar, inek sütü alerjisi ve aile öyküsü de kabızlıkla ilişkili olabilir. Neden ne olursa olsun ayrıntılı bir öykü taraması gerekir. Kabızlığın ne zaman başladığı, günlük aktiviteleri, önceki ve şimdiki tuvalet alışkanlığı, dışkılama sıklığı, dışkının şekli, kanama olup olmadığı, kullandığı ilaçlar, diyetinin ayrıntıları öğrenilmelidir. Muayenede karında şişlik, kitle veya yumru, makatın yerleşimi, çatlak olup olmadığı görülür. Buna ek olarak makattan muayene yapılarak kanama olup olmadığı kontrol edilir. Karnının radyolojik görüntülenmesi, tıkanıklık durumu ve dışkının yerleşimi ve miktarı hakkında bilgi verir. Bu bulgulara göre daha ileri tetkikler ve incelemeler gerekip gerekmediğine karar verilir.

    KABIZLIĞIN TEDAVİ ŞEKİLLERİ

    Rektumu Boşaltmak:

    Bağırsaktaki büyük sert dışkı yumuşatılıp küçültülerek atılması sağlanır. Ağızdan alınan dışkı yumuşatıcılar dışkıya su çekerek işlev görürler ve alışkanlık yapmazlar. Kana geçmezler ve bağırsakta uzun süre kalmazlar. Nadir olarak aynı zamanda lavman veya fitil kullanılabilir. Bunlar sadece kalın bağırsağın alt kısmındaki dışkıyı yumuşatarak temizlenmesini sağlar. Çocuk çok şiddetli kabızsa kısa süreyle hastaneye yatırılması ve özel boşaltıcı lavmanların yapılması gerekebilir.

    Rektumu Boş Tutmak

    Her ne kadar 2-3 günde bir barsak hareketi olması normal sayılsa da kronik kabızlığı olan çocukların tedavisi için amaç bu değildir. Bu çocukların günlük dışkılamaları olması, rektumda tekrar dışkı kütlesi birikmemesi açısından dışkılamanın günlük, yumuşak ve ağrısız olması gerekir. Günlük barsak hareketlerinin olması rektumda tekrar dışkı birikmesini önler, kalın bağırsağın normal şekle ve kas tonuna gelmesini sağlar. Bağırsak çalıştırıcılarla amaçlanan hedef, yakalanmaya çalışılır. Bu çalıştırıcıların dozu her çocuğa göre farklıdır yakın izlemle çocuk için doğru ve yeterli doz ayarlanabilir. Amaç günde bir veya iki yumuşak dışkılamayı sağlamaktır. Çalıştırıcıların alımını kolaylaştırmak içim meyve suyu ile karıştırılabilir. Kabızlığı yenmek için tedavi alan çocukların ailelerinin yaptığı en büyük hata bunları hızlı azaltmak veya kesmektir. Sorun kalmadığında, çalıştırıcının dozu 1-2 haftada bir yüzde 25i azaltılır. Eğer tekrar ağrısı olursa veya günlük dışkılama durursa daha önceki doza dönülür.

    Diyet Yapmak

    Kabızlık yapan yiyecek yoktur. Lif bakımından zengin ve fakir yiyecekler vardır. Bu nedenle yeterli lif miktarı olan besinlerin verilmesi gerekir. Lif en çok meyvelerde, sebzelerde ve arpa, buğday ve mısır gibi tahıllarda bulunur. Erişkinler günde 25-30 gr lif almalıdır, çocuklarda lif gereksinimi yaşa göre değişir. Çocuğun lif gereksinimi yıl olarak yaşına 5 eklenerek gram cinsinden bulunur. Bir diğer önemli noktada ise yeterli sıvı almayı sağlamaktır. Diyet alışkanlığı sağlıklı ve hayat boyu kullanılacak bir alışkanlık olmalı.

    KABIZLIĞI GİDERMEK İÇİN;

    * Tuvalet eğitimi almış çocukların tuvalette oturması sağlanmalı.

    * Yemeklerden ve özellikle de sabah kahvaltısından sonra tuvalet eğitimi veya oturma için en iyi zamandır. Çünkü dolu mide çoğu insanda dışkılama ihtiyacı hissettirir.

    * Ilık bir içecek bu hissi arttırır.

    * Ilık bir banyo sonrası tuvalette oturmak dışkılama hissini arttırır.

    * Küçük çocukların tuvalette rahat oturmaları için ayaklarının altına küçük bir tabure veya yükseltici koyulması ve dizlerinin kalçadan hafif yukarda olması yararlıdır.

    * Çok küçük çocukların lazımlık kullanması veya tuvalette yüzlerini duvara dönmeleri daha rahat oturmalarını sağlar.

  • BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI PSİKOTERAPİ=COGNİTİVE BEHAVİORAL TERAPİ (CPT)

    BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI PSİKOTERAPİ=COGNİTİVE BEHAVİORAL TERAPİ (CPT)

          Biliş; düşünce ya da algıdır, Herhangi bir zamanda olaylar hakkında ne düşündüğümüzdür. Düşünceler otomatik olarak akar ve nasıl hissettiğimiz üzerinde etkilidir. Düşüncelerimiz duygularımızı yaratır. Pek çok insan korkunç olaylar, kişisel problemler yaşarlar. Diğer insanlar gibi en yakınlarımız bile cansıkıcı ve acımasız olabilir.Ama genlerimiz, homonlarımız, çocukluk yaşantılarımız, nasıl düşündüğümüzü NASIL HİSSETTİĞİMİZİ belirler.
              Aynı cephede omuz omuza savaşıp herkes ayrı bir psikoloji ile evine döner. Bir örnek; yıllar önce mecburi hizmette gittiğim Kayseri’de doktor odasında çayımı yudumluyordum. İki doktor arkadaş hararetle konuşuyordu biri acılı ve ağlamaklı bir sesle yatılı okuduğu lisesinden bahsediyordu. “Duvarlar hapishane duvarı gibi yüksek, kapıda gardiyan gibi bekçi, hapis gibi kızlar arasında renksiz ve kötü yemeklerle bir yaşam, geçirdim” diye ağlıyordu. Ayna norönlarım fazla çalışıyor, üzüldüm. “hangi lisede okudun?” diye sordum İzmir Kız Lisesi deyince şaşırdım benim lisem!… İzmir’e geldiğim zaman hangi araçla önünden geçsem, önünden geçerken boynunu kıracak şekilde hasretle özlemle baktığım lisem. Atatürk’ün el yazmaları ile süslü, tarihi taşlarla örülmüş, bembeyaz mermerlerle kaplı zemini olan, kalın güçlü güven veren  sutunları üzerinde dolmabahçe sarayının giriş ve iç merdivenleri gibi şahane merdivenleri ile süslü tarihi bir bina. Japonları hayran bırakan ahşap tavanları ile çok güzel. Hala rüyalarım da içinde koştuğum lisem. Sevimli bekçi amcalar haftasonu iznim için memeleketim Alaşehir’e giderken “Zeynep bizede üzüm getir iyi mi?” deyip beni 14 yaşında İzmir’e özgür salıyorlardı ben sorunsuz bir ergendim hiç ceza almadım. Hatta ceza alıp bunalanı bile etrafımda hiç görmedim. İzmir Kız Lisesi denize bakan bir tepede kurulmuştur. Aşağıdaki geniş yoldan yukarıya yükselen güçlü istinat duvarları yola taş toprak dökülmesini önler. İzmir Kız Lisesi önünde duvarlar bir karış bile, görüşünüzü engellemez. Ege denizinin gün batımını, akşamları ders çıkışı çaylarımızı yudumlarken, manzara çok güzeldi. 1980’li yıllarda İzmir’in en iyi 3 lisesi arasında ve kız için 1. Sıradaydı. Zarif değerli öğretmenleri her ders için mevcut olan labaratuvarları ile pekçok İzmir’li kızın hayali olan bir okuldu. Sadece İzmir’in başarılı kızlarına kapı açmıyor, yatılı bölümü %80 paralı olmasına rağmen, benim gibi devlet bursuyla Anadolu ilçelerinden kasabalarından gelen kafası çalışan kızlarının önüne bilimi, özgürlüğü, demokrasiyi sunmuş bir lise idi. Aynı binaya iki anlamı veren bizim düşünce yapımızdır.
              CBT’de olaylar hakkında düşünme şeklimizi, hatta temel değer ve inançlarınızı bile değiştirebilirsiniz ve bunu yaptığınızda duygu durumunuzda görüşünüzde, üretkenliğinizde sürekli değişiklik yapabilirsiniz.
              Depresyonda yada panikte CBT mi? ilaç mı? demek tavukmu yumurtadan, yumurtamı tavuktan demek kadar gereksiz. Çürümüş ağrıyan bir dişe ağrı kesici ne kadar lazımsa, depresyona antidepresan o kadar lazım. Dişlerini fırçala, diş ipi kullan, cave durtamini al demek dişi çürümüş, dişeti çekilmesi ve diş kaybı olana ne kadar yetersiz bir cevapsa psikolojik özellikli depresyon, ağır ve orta derecede depresyon, panik atakta ilaç vermemek veya alma demek ve sadece CBT’ye almak aynı şekilde yetersizdir. Hafif depresyonda genetik yük ve depresyonu hazırlayıcı medikal sebepler yok ise, psikososyal stresörler ve bilişsel çarpıtmalar fazla ise tek başına CBT uygulanabilir. Panik atağın, panik bozukluğunun, şizofreni paranoyanın semptomu olduğu ayırıcı tanısı yapılmamışsa, paniğe sebep olabilecek madde bağımlılığı, yoksunluğu, medikal hastalıklar (hipertiriodi, feokromasitoma) beyin hastalıkları araştırılmamışsa, eğer psikolog ve psikiyatristin yapacağı hata sadece tedavinin geç kalmasına yol açmayıp, bazen 6 ay CBT veya farmokoterapi ile oyalanmış beyin tümörleriyle beyin cerahları uğraşır. Psikiyatrist yada terapist yarışmacı değil uzlaşmacı bir uslupla egolarını bir kenara bırakıp birlikte çalışmaları gereken ekip elemanlarıdır.
              CBT depresyon tedavisi ve yenilenmemesi korunmak için uygulanan, psikoterapi yöntemidir. CBT için 1. Sınıf veya 2. Sınıf tedavi yöntemi denmesi anlamsızdır.
              Depresyon; beyin biyokimyasında değişiklikler sonucu oluşur. CBT beynin biyokimyasını değiştirir. Bu durum beyin görüntüleme PET’de gösterilmiştir. çevresel sebeplerlebiyolojik yapımız değişir. Örneğin; sırtı sıvazlanan bebekse büyüme hormonu salgılanır. İnsan, biyolojik, psikolojik, sosyal, kültürel, cinsel bir varlıktır.
              CBT kaygı bozuklukları, post travmatik steres bozukluğu, fobiler ve Okb, yeme bozuklukları ve borderline de başarılı bir şekilde uygulanmakatdır.
              CBT tekrar hastalanmaktan korunma ve kişisel gelişim sağlar. Öğreneceğimiz problem çözme becerileri ve başa çıkma yöntemleri modern hayatta karşılaşacağımız sorunlarınızı çözmede, boşanma, ölüm, başarısızlık gibi kriz durumlarının üstesinden gelmek faydalı olacaktır.
              Duygularınız, düşüncelerinizin sonucudur vede tersi geçerlidir duygularınızda düşüncelerinizi etkiler. Depresyonda iken sadece kendinizi değil, geçmişinizi geleceğinizi ve dünyayı kötü olarak algılayabilirsiniz.

  • İnmemiş testis

    İnmemiş testis nedir?
    Erkek bebekler doğmadan önce her iki testis bebeğin karın boşluğundadır. Bebek anne karnında gelişimine devam ederken testisler de torbaya inmeye başlarlar. Karın içi boşluğundan sonra kasık bölgesini geçerek doğuma yakın torbaya yerleşirler. Nadiren bu torbaya iniş doğumdan sonraki ilk 6 ay içinde de devam eder. Yeni doğan bir erkek çocuk doğduğunda testisler şayet torbada değilse, bu duruma gerçek inmemiş testis adı verilir. Çoğu zaman tek tarafta, bazen de çift tarafta birden olur. Gerçek inmemiş testiste önemli özellik, bir ya da iki testisin hiçbir zaman torbada olmamasıdır.
    Utangaç testis (Retraktil testis)
    Utangaç testis durumunda testisler zaman zaman torbada görülürler. Ancak özellikle soğuğun etkisiyle veya çocuğun alt taraflarının ellenmesi gibi durumlarda yukarıya, kasıklara doğru kaçarak ortadan kaybolurlar. Tıp dilinde retraktil testis denilen utangaç testisler sıcak ortamlarda, örneğin çocuğun ateşinin çıktığı durumlarda veya banyo küvetinde sıcak suyun içinde otururlarken veya çocuk uyurken bakıldıklarında çoğunlukla torbada görülürler. Utangaç testis bir hastalık sayılmaz, çocuğun ilerideki hayatında bir soruna yol açmaz. Herhangi bir tedavi ( ilaç veya ameliyat ) gerektirmez. Ancak 6 aylık aralarla çocuk cerrahisi uzmanı tarafından kontrolü gerekir. Gerçek inmemiş testisten tamamen farklı masum bir olaydır.
    Gerçek inmemiş testis kendiliğinden düzelir mi?
    İstatistiklere göre inmemiş testis erken doğan bebeklerde normal zamanında görülen bebeklere oranla 3 kat daha sık görülür. 6 ayın sonuna kadar inmemiş testislerin bir kısmı daha iner. Ancak bundan sonra artık inmez. Erkek çocukların cinsel organlarına ait en sık rastlanan anormalliktir. Her 100 sağlıklı erkek bebekten birisinde kalıcı bir hastalık olarak bulunur. İlk 6 ay geçtikten sonra mutlaka bir an önce tedavi edilmelidir. Testis, anne karnındaki yolculuk hattı boyunca herhangi bir yerde takılabilir ve inmez.1.Kasık kanalında takılmış ve torbaya inmemiş olabilir.2. Karın içinde kalmış olabilir.
    Testis tamamen yok olabilir mi?
    Karın içinden torbaya olan yolculuğu esnasında bazen testis kendi etrafında dönerek bir tur atar ve besleyici damarları burularak tıkanır. Böylelikle testis çürür ve yok olur. Doğum sonrası ciddi hastalık tablosu ortaya çıkaran ve kendisini belli eden bu durum, doğum öncesi dönemde olduğunda hiçbir belirti vermez ve bebek, testisi olmadan doğar. Muayene ile her şey anlaşılır mı? Hastaların % 80 inde anlaşılır. Çünkü bu orandaki hastada testis, tecrübeli bir elin yaptığı dikkatli muayene sonrasında kasık kanalının bir yerinde ele gelir. Ancak hastaların beşte birinde testis ele gelmez. Böyle olduğunda iki ihtimal söz konusudur. Ya testis karın içindedir. Ya da yoktur. Gerek yansılanım gerekse diğer birçok pahalı ve zor tanı yöntemi burada bize yardımcı olmaz. En kesin tanı yöntemi laparoskopidir. Yani bıçaksız ameliyat olarak da bilinen yöntemdir. Bu amaçla karın duvarında açılan delikten ince bir ışıklı mercek sokarak tüm karın içi görülür. Böylelikle testisin olup olmadığı kesin olarak saptanır ve karın içinde duruyorsa aynı yönteme devam edilerek torbaya indirilir. Böyle durumlarda bazen iki seanslı ameliyatlar tercih edilir. Şayet testis yoksa o zamanda kalıntısı bulunarak ileride ortaya çıkabilecek kanser tehlikesi nedeniyle çıkarılmalıdır.
    İnmemiş testis neden tedavi edilmelidir?
    İleride çocuk sahibi olmayı önler: Çok bilinen bir kısırlık sebebidir. Testisler ne kadar erken torbaya indirilirse bu risk o kadar azalır. Kanser gelişebilir: İnmemiş testisli hastaların testislerinde ileride kanser gelişme riski normal erkeklere oranla 15 katı kadar daha fazladır. Beraberinde kasık fıtığı da olabilir: Her zaman belirti vermese de inmemiş testisli hastaların % 65 kadarında ameliyatta fıtık da tespit edilir ve cerrahi tedavisi yapılır. Psikolojik ve estetik problem oluşturur. Dış etkenlere daha açıktır.
    Tedavi yaşı
    En ideali 6 aylık ile 1 yaş arasıdır. Ancak en geç 2 yaş bitimine kadar tedavi tamamlanmalıdır. Hangi nedenle olursa olsun inmemiş testis tedavisi 2 yaşın sonrasına bırakılmamalıdır. Şayet bilmeden 2 yaşın ötesine sarktıysa bir an önce tedavi yapılmalıdır. İnmemiş testisin olduğu tarafta fıtık da varsa o zaman hiç beklenmeden gerekirse 1 aylık bebekte de cerrahi tedavi uygulanmalıdır.Ehil ellerde ve çocuk cerrahisi uzmanlarınca yapılan ameliyatlardan sonra başarı oranı çok yüksektir. Ancak hormon tedavisi başarı şansı düşük, yan etki ihtimali büyük bir tedavi şeklidir. Ayrıntılı bilgi için doktorunuza başvurunuz.
    Hastanede yatılır mı? Ameliyat sonrası zor mudur?
    İnmemiş testis ameliyatı olan çocuklar aynı gün hastaneden taburcu edilir ve ameliyat sonrası ilk bir kaç saatten sonrasını evde geçirirler. Böylesi hem tıbbi açıdan hem de psikolojik açıdan çocuk ve ailesi için çok daha avantajlıdır. Ağrı kesici-ateş düşürücü özelliği olan ilaçlarla ameliyat sonrası rahatsızlıklar rahatça kontrol altına alınır. Çocuklar ne kadar küçükse ameliyat sonrası dönemleri o kadar rahat geçer. Daha küçük çocuklar daima daha çabuk iyileşirler. İki gün içinde tüm çocuklar ayağa kalkar ve oyuna başlarlar.3-4 gün sonra bir kez pansuman ve yara kontrolü için ameliyat eden çocuk cerrahisi uzmanına gidilir. Birkaç ay sonra geç kontrol yapılır. Ameliyattan 4 gün kadar sonra banyo yapılabilir ( İlk yara kontrolü sonrası ). Güreş, futbol, yüzme ve jimnastik gibi sporlar 20 gün için yasaklanır. Ameliyat sonrasında torbada ve kasıkta hafif şişlik ve morluklar olabilir. Bunlar birkaç gün ve hafta içinde kendiliğinden geçer. Operasyon bölgesinde aşırı şişlik, kızarıklık varsa; yaradan kan ve iltihap geliyorsa; ateş, bulantı, kusma gibi belirtiler varsa doktorunuza başvurmalısınız.