Etiket: Geç

  • Gebelik ve Toksoplazma

    Gebelik ve Toksoplazma

    Gebelik ve Toksoplazma

    Toksoplazmozis nedir?

    Toksoplazmozis, protozoan parazit Toksoplazma gondii nin neden olduğu bir enfeksiyondur ve anne karnındaki bebeğinizin hayatını tehdit edebilir. Parazitle enfekte kedi dışkısı içeren kedi kumu ya da toprağa temasla enfeksiyonu alabilirsiniz. Aynı zamanda parazitle enfekte az pişmiş et ya da çiğ et ile temas etmiş pişmemiş yiyecekleri tüketerek de enfeksiyonu alabilirsiniz. Eğer daha önce toksoplazma enfeksiyonu geçirdiyseniz muhtemelen tekrar geçirmezsiniz.

    Toksoplazma belirtileri nelerdir?

    Toksoplazma çoğu insanda belirtiye sebep olmadığı için enfekte olup olmadığınızı bilmek zordur. Belirtileri genellikle soğuk algınlığına benzer, ateş ve lenf bezlerinde şişkinlik yapabilir.

    Eğer gebelikten önce toksoplazma geçirdiysem, anne karnındaki bebek için risk oluşturur mu?

    Nadir istisnalar hariç, gebelikten en az 6-9 ay önce enfeksiyonu geçirdiyseniz Toksoplazmaya bağışıklık gelişir ve bebeğinize bulaşmaz.

    Eğer gebelik sırasında toksoplazma geçirirsem bebeğime ne olur?

    Toksoplazma enfeksiyonu olan gebelerin yaklaşık yarısında enfeksiyon plasenta aracılığıyla bebeğe geçebilir. Gebeliğin erken döneminde oluşan enfeksiyonun geç dönemde oluşana göre bebeğe geçme olasılığı daha düşüktür. Fakat erken enfeksiyon geç gelişenden genellikle daha ciddidir.

    Anne karnında enfekte olmuş birçok bebekte doğduklarında toksoplazmozis belirtisi görülmez fakat birçoğunda ileriki yaşamlarında öğrenme, görme ve duyma güçlüğü gelişir.

    Anne karnındaki bebeğimin enfekte olup olmadığını nasıl öğrenebilirim?

    Eğer gebelik esnasında toksoplazmozis enfeksiyonu olmuşsanız, bebeğinize bulaş olup olmadığı gösteren yöntemler vardır:

    • Amniyon sıvısı ya da anne karnındaki bebeğin kanı enfeksiyon açısından test edilebilir.
    • Enfekte olmuş bebeklerin 1/3 ünde ultrasonla görülebilen problem oluşur.

    • Doğumdan sonra bebeğin kanı test edilebilir.

    Gebelik sırasında toksoplazma tedavi edilebilir mi?

    Gebelik sırasında toksoplazma enfeksiyonu antibiyotik ile tedavi edilebilir. Enfeksiyona ne kadar erken tanı konur ve tedavi edilirse bebeğe geçme olasılığı o kadar az olur. Eğer bebeğe enfeksiyon bulaştıysa tedavi ile hastalığın şiddeti azaltılabilir. Ayrıca bebek doğduktan sonra da tedavi edilebilir.

    Toksoplazma enfeksiyonunda nasıl korunabilirim?

    CDC (ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi) nin önerileri:

    • Yiyecekleri uygun ısıya (73 derece) ve etlerin içinde pembelik kalmayana kadar iyice pişirin.
    • Yemeden önce meyve ve sebzeleri bol su ile güzelce yıkayın. Çiğ yiyeceklerle temas edecek kesme tahtası gibi mutfak gereçlerini ve ellerinizi su ve sabunla iyice yıkayın.

    • Bahçe, toprak ya da kumla uğraşacaksanız eldiven giyin çünkü enfekte kedi dışkısı içerebilir.

    • Eğer kedi besliyorsanız kedi kumu ile temastan kaçının. Değiştirecekseniz mutlaka eldiven giyin ve sonrasında ellerinizi güzelce yıkayın. Kumunu her gün değiştirin, kedinizi içeride tutun, sokak kedilerine temastan kaçının. Kedinizi çiğ ya da az pişmiş etle beslemeyin.

  • Frengi

    Treponema pallidum denen bakterinin neden olduğu cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Başka hastalıklardan ayırdedilemeyecek kadar çok sayıda belirti ve bulgulara sahip bir hastalıktır.

    Bulaşma

    Frengi yarasının insandan insana doğrudan teması yoluyla bulaşır. Yara genelde dış cinsel organlarda oluşur. Vajen, anüs veya rectum içi gibi. Ağız ve dudakta da olabilir. Vajinal, anal veya oral cinsel ilişki sırasında bulaşır. Gebe kadının bebeğine de bulaşır. Frengi, tuvaletlerden, kapı kollarından, yüzme havuzlarından, sıcak su kazanlarından, banyo kazanlarından, kullanılmış giysilerden ve bulaşıklardan bulaşmaz.

    Belirti ve bulgular

    Frengi bulaşan kişilerde yıllarca belirti olmayabilir ve tedavi olmazlarsa geç dönem komplikasyonların oluşma riski artar. İnsandan insana yarayla bulaşmasına rağmen bu yaralar tanınmayabilir. Böylece, kişi enfeksiyonunun farkına varamaz.

    1.Devir

    Frenginin ilk devresi genelde tek bir yara ile karakterizedir. Bu yaraya şankr denir. Birden fazla da olabilir. Frengi enfeksiyonunun başlangıcı ile ilk belirtilerin ortaya çıkışı arasında 10-90 gün ( ortalama 21 gün ) vardır. Şankr, genelde sert,yuvarlak, küçük ve ağrısızdır. Frengi mikrobunun girdiği noktada başlar. Şankr 3-6 hafta sürer ve tedavisiz iyileşir. Yeterli tedavi edilmeyen kişiler hastalığın 2. devresine geçerler.

    2.Devir

    İkinci devir deri ve mukoza döküntüleri ile karakterizedir. Tipik olarak vücudun bir veya birden fazla bölgesinde döküntü şeklinde başlar. Genelde kaşıntı yoktur. Bu döküntü şankr iyileştikten hemen sonra veya birkaç hafta sonra başlar. Tipik olarak, kaba,kırmızı veya kırmızı-kahverengi lekeler halinde olup ayak tabanı ve avuç içlerinde görülür. Bazen diğer hastalıkların döküntülerine benzeyen değişik döküntüler de olur. Bazıları o kadar soluktur ki farkedilemez. Deri döküntülerine ek olarak, ateş, lenf bezlerinde şişme, boğaz ağrısı, bölgesel saç dökülmesi, başağrısı, kilo kaybı, kas ağrısı ve halsizlik görülür. Tedaviyle ya da tedavisiz kaybolur. Tedavi olmadıysa hastalık sessiz döneme geçer ve hatta geç döneme doğru ilerleyebilir.

    3.Devir ve Sessiz Devir

    Frenginin sessiz devri 1. ve 2. devir belirtileri kaybolunca başlar. Kişi, tedavi olmazsa belirti ve bulgu olmaksızın enfeksiyonu taşır. Hastalık vücutta kalır. Bu sessiz dönem yıllarca sürebilir. 3. devir yani geç dönem hastaların % 15 ‘inde gelişir. Enfeksiyon bulaştıktan 10-20 yıl sonra ortaya çıkar. Frenginin bu geç döneminde, hastalık iç organlarda harabiyete sebep olmaya başlar.Beyin, sinirler, gözler,kalp, kan damarları, karaciğer, kemikler, eklemler hastalanır. Geç devir frengide, kas hareketlerinde koordinasyon bozukluğu, felç, körlük ve bunama görülür. İç organ harabiyetleri ölümcül olabilir.

    Gebe kadına ve bebeğine etkisi

    Gebelik sırasında bebek bu bakteri ile enfekte olabilir. Annenin kaç zamandır enfekte olduğuna bağlı olarak ölü doğum veya doğum sonrası bebek ölümü görülür. Enfekte bebek belirti ve bulgu olmaksızın doğabilir. Hemen tedavi edilmezse birkaç hafta içinde ciddi sorunlar gelişir. Tedavi olmamış bebekte büyüme geriliği veya ölüm olur.

    Tanı

    Karanlık alan mikroskopisi denilen yöntemle yaradan alınan sürüntüde bakteri aranır.

    Kan testleriyle tanıya gidilir. Enfeksiyon alındıktan kısa bir süre sonra frengiye karşı antikorlar oluşur. Bunlar etkin, güvenilir ve ucuz testlerdir. Hastalık tamamen tedavi olsa bile kanda düşük düzeyde antikorlar aylarca ve yıllarca kalabilir. Tedavi olmamış frengili gebe kadınlar bebeklerini enfekte edip ölümüne sebep olacağından tüm gebe kadınların frengi yönünden testlerinin yapılması gerekir.

    Frengi ve HIV arasındaki ilişki

    Frenginin sebep olduğu genital yara ile HIV’ in bulaşıcılığı artar. Frenginin varlığında HIV bulaşma riski 2-5 kez artar.

    Yaraya ve ülsere sebep olan veya deri ve müköz membranların bütünlüğünü bozan ülseratif lezyonlarla seyreden cinsel yolla bulaşan hastalıklarda ,frengi gibi, derinin koruyucu mekanizması bozulur. Enfeksiyonlara eğilim artar. Frengiye bağlı genital ülserler kolayca kanar. Cinsel ilişki sırasında oral veya rektal mukoza ile temas ettiğinde de HIV ‘ in bulaşma riski artar. Diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da olması HIV ‘ in bulaşmasını kolaylaştırır.

    Tedavi

    Frenginin erken dönemlerinde tedavi kolaydır. Etkene yönelik antibiyotik tedavisi uygulanır. Tedavi ile frengi mikrobu ölür ve daha ileri yıkımlara sebep olması engellenmiş olur. Ama halihazırda bir harabiyete neden olduysa bunu tedavi edemez.

    Etkin bir tedavisi olduğundan cinsel yolla hastalık bulaşma riski olan kişilerin frengi yönünden zaman zaman araştırılması gerekir.

    Frengi tedavisi gören kişinin yarası tamamen düzelene kadar cinsel ilişkide bulunması yasaklanır. Bu kişilerin birlikte oldukları diğer kişileri uyararak frengiyle ilgili testlerin yapılmasını ve gerekirse tedavi olmalarını sağlaması gerekir.

    Frengi tekrar eder mi?

    Frengi olmak hastalığın tekrar oluşmasını engellemez. Başarılı bir tedaviden sonra bile hastalık yeniden bulaşabilir.

    Bir kişinin frengi olduğu testlerle ortaya çıkar. Çünkü, frengi yaraları vajen, rektum ve ağız içinde gizlenebilir.Böylece, kişi cinsel ilişkide bulunduğu kişinin hasta olduğunu açıkça göremez. Bu nedenle, şüpheli durumlarda tedaviden sonra yeniden test gerekebilir.

    Korunma

    Frengi de dahil olmak üzere, cinsel yolla bulaşan hastalıklardan en emin korunma şekli cinsel temastan uzak durmak ya da testleri yapılmış, enfekte olmadığı bilinen tek bir eşle uzun süreli bir beraberliktir.

    Alkol ve uyuşturucu kullanımından da uzak durmak frenginin bulaşmasından korunmada önemlidir. Çünkü, bu gibi hallerde riskli cinsel eylemlere katılmak kolaylaşır. Cinsel temesta olan eşlerin birbirlerine kendi HIV durumlarını ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklarının varsa hikayesini anlatmaları bu hastalıklardan korunma önlemlerinin alınmasını kolaylaştırır.

    Frengi gibi genital ülserle seyreden hastalıklar, hem kadınların hem de erkeklerin genital bölgelerinde kondomla kapatılabilen bölgelerde olduğu gibi kondomun örtemediği bölgelerde de oluşabilirler. Doğru ve sürekli kondom kullanımı enfekte bölgenin temasını engellediği sürece frengi, bunun yanında genital herpes ve şankroid , bulaşma riskini azaltır.

    Spermisitlerle ( özellikle N-9 ) kayganlaştırılmış kondomların diğer kayganlaştırılmış kondomlara göre korunmada üstünlüğü yoktur. N-9 ile kayganlaştırılmış kondomlar cinsel yolla bulaşan hastalıklar ile HIV den korunmada önerilmemektedir.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıkların geçişi ,frengi de dahil olmak üzere, genital bölgenin yıkanması, idrar yapma veya cinsel ilişki sonrasında duş yapmakla engellenemez.

    Herhangi bir olağandışı akıntı, yara veya döküntü özellikle genital bölgede farkedildiğinde cinsel ilişkinin sonlandırılarak acilen uzman bir hekime danışılması gerekir.

  • Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    Kaygı; insanların hayatta kalmasını sağlayan tehlikeli durumlar karşısında hissedilen doğal bir duygu durumudur. Rahatsızlık verici olmakla beraber yeterli düzeyde bir kaygı sadece normal değil aynı zamanda uyumsal ve hatta sağlığımız ve normal işlevselliğimiz açısından da önemlidir. Günlük hayatta bizde kaygı uyandıran birçok olayla karşı karşıya geliriz. Örneğin, bir sınava girmek üzereyken veya topluluk önünde konuşma yapacağımız zaman, başarısız olma korkusu yeterli derecede hazırlanmamızı sağlar. Ancak her insanın olayları algılayış ve bunları yorumlama biçimleri farklıdır.  Bu nedenle kaygı çok hafifte yaşanabilir, panik derecesine varan yoğunlukta da olabilir.Hissedilen kaygı eğer kişinin denetimi dışına çıkıyorsa ve işlevselliğini bozuyorsa kaygı bozukluklarından söz edebiliriz.

    Bireyin birden fazla kaygı bozukluğu olabilir. Birincil kaygı bozuklukları;

    -Yaygın Kaygı Bozukluğu

    -Panik Bozukluk

    -Agorafobi

    -Özgül Fobi

    -Sosyal Kaygı Bozukluğu

    -Seçici Konuşmazlık (Selektif Mutizm)

    -Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    YAYGIN KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUĞU NEDİR?

    Yaygın kaygı bozukluğu tanısı alan bireyler, genelde kendi kendilerine ve hiçbir neden yokken endişe duyarlar. Sıradan günlük yaşam olaylarına karşı aşırı korku ve kaygı içerisindedirler. Ve bu kaygıyı kontrol etmek de zaman zaman zor olur. Tedirgin edici bu sıkıntılı durum bireyde pek çok fiziksel semptoma neden olur.  Yine bu durum kişide daha fazla kaygıya neden olarak kişiler, kalp, baş, boyun, mide rahatsızlıkları, omuz ağrıları gibi nedenlerle doktora başvururlar.  Nedensiz yorgunluk, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, bulantı, sıcak basması diğer fiziksel yakınmalardır. Pek çok farklı konu ile ilgili; uyku problemleri, zihinsel şikayetler,  ailevi problemler, aşırı ve kontrol edilmesi zor endişeler, huzursuzluk ve dikkat gibi problemlere yol açar.

    Yaygın kaygı bozukluğu genelde 30’lu yaşlarda başlar. Genel yetişkin nüfusunda görülme oranı %9 olup kadınlarda görülme olasılığı daha yüksektir. Yaygın kaygı bozukluğunda genetik faktörler önemli rol oynamaktadır.

    PANİK ATAK NEDİR?

    Panik atak aniden başlayan ve genelde yarım saatten az süren, göğüs ağrısı, ürperme, sıcak basması, tıkanma, nefes darlığı, hızlı veya düzensiz kalp atışı, karıncalanma, uyuşma, aşırı terleme, mide bulantısı, baş dönmesi ve titreme gibi sıkıntıların eşlik ettiği bir felaket hissidir. Panik atak geçiren kişiler gerçek dışı hissedebilir, akıllarını kaybediyor veya ölüyormuş gibi korku yaşarlar.

    Panik atak oldukça yaygındır. Yetişkinlerin %30’u en az bir kere yaşamıştır. Genelde kadınlarda erkeklere göre daha fazla rastlanır. Panik atak yaşama sıklığı açısında farklıdır. Kişiler hayatları boyunca birkaç kez yaşabilir veya haftada birkaç kez yaşabilirler. Panik atak geçirdiğinde kişi fiziksel olarak hasta olduğuna dair inanç geliştirilebilir ve bu durum daha fazla endişeye neden olur. Tedavi edilmezse ciddi düzeyde zarar verebilir.

    Panik ataklar başka bir semptom olmadan veya agorafobi, sosyal kaygı bozukluğu, özgül fobi, travma sonrası stres bozukluğu, duygudurum bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi gibi diğer farklı pek çok bozuklukla bağlantılı olarak, aynı zamanda, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğunda maddenin/ilacın yol açtığı kaygı bozukluğunda da ortaya çıkabilir.

    PANİK BOZUKLUK ise kişi, aniden geçirdiği panik ataklar sonucunda tekrar panik atak geçirmekten korkar ve bunun sonuncunda atakları tetikleyen aktivitelerden, bir kere bile olsa, uzak durur veya panik atak yaşadığı yerlerden kaçınarak gelecekteki ataklardan kaçınmaya çalışır. Panik bozukluk olarak adlandırabilmek için bir aydan fazla ve sıkıntı veya yeti eksikliği yaşanmalıdır.

    AGORAFOBİ NEDİR?

    Kişinin yalnız kalması veya evden uzakta olmaları gereken durumlarda karşı karşıya kaldıkları aşırı endişe ve kaygı halidir. Bu duyguyu yaşadıkları durumlar; otobüse binmek, kamuya açık yerlerde bulunmak, alışveriş merkezleri gibi kalabalık ortamlara girmek, sinema, tiyatro gibi etkinliklere katılmak, uçak ve otobüs gibi kalabalık ulaşım aracına binmek gibi oldukça fazladır. Agorafobi hızla gelişebilir. Sadece birkaç hafta içinde üst üste panik atak geçirdiyse yeniden geçirme korkusuyla evden çıkmaktan veya aktivite de bulunmaktan kaçınabilirler. Agorafobinin görülme olasılığı son yıllarda %1-2’ye yükselmiştir. Kadınlarda görülme olasılığı erkeklere göre daha fazladır. Genelde 20’li yaşlarda görülmeye başlar ve kalıtımsal yönü oldukça güçlüdür.

    ÖZGÜL FOBİ NEDİR?

    Özgül fobisi olan kişiler özgül nesneler ve durumlar karşısında aşırı ve mantıksız  bir dehşet ve korkuya kapılırlar. En çok rastlanan fobiler arasında hayvanlar, kan, uçakta seyahat etmek, kapalı alanda kalmak, yükseklik ve gök gürültüsünü sayabiliriz. Bu fobilerden birine maruz kalan kişi panik atak veya  kaygı yaşayabilir. Kişi korku uyandıran uyarana ne kadar yaklaşırsa ve kaçmaları ne kadar zor olursa kendisini o kadar kötü hisseder. Kişilerin genelde birden fazla fobisi olabilir.  Bu fobilerde kişilerin geçmişte yaşadığı olumsuz olayların rolü olduğu düşünülür ancak bu yanıltıcıdır. Asansörde mahsur kalan ya da bir köpek tarafından ısırılan kişi de bu tür fobilerin oluştuğunu görürüz ancak bu tür deneyimleri olmadan da bu tür fobi geliştiren birçok kişi vardır. Bazı araştırmacılar korkuların genetik olarak belirlendiği ve bazı durum ve nesnelerden korkacağımızın daha doğmadan belirlenmiş olduğunu söyler. Yani fobiler kalıtsaldır. Anne babada özgül fobi olan kişinin benzer fobi geliştirmesi olağandır.  Edindiğimiz deneyimler ve çevrenin etkisi de kişinin fobi geliştirmesi üzerinde etkilidir.

    Özgül fobi genel nüfusta en çok karşılaşılan kaygı bozukluklarından biridir. Başlama yaşı genellikle çocukluk dönemi ve ergenliktir. Özellikle hayvan fobileri daha erken başlama eğilimdedir. Bazı hayvan fobileri bir hayvan tarafından ısırılıp, zarar gördükten sonra başlar.

    SOSYAL KAYGI BOZUKLUĞU NEDİR?

    Sosyal kaygı bozukluğu insanlarla etkileşimde bulunurken utanç verici görünme korkusudur. Bu kişiler olumsuz olarak değerlendirilmekten büyük kaygı ve endişe duyarlar.  Sosyal kaygı bozukluğu bireyin bir kalabalık önünde konuşmasını veya bir performans sergilemeleri gerektiren durumlarda veya daha basit olan yemek yerken veya bir şeyler içerken, yazı yazarken belki de sadece biriyle konuşurken içinde bulunduğu durumlarda bile aşırı kaygı duyarak rezil olma korkusu taşımalarıdır. Sosyal kaygı bozukluğunda, yüz kızarması,  ses kısılması, titreme ve terleme gibi fiziksel semptomlar hem kadınlar hem de erkekler olmak üzere birçok kişide sıkça görülebilir.  Çocuklar ise kaygılarını, ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek, donarak veya konuşmayı reddederek ifade edebilir. Sosyal kaygıya sahip bireyler kaygılarının mantık dışı olduğunun farkındadırlar. Uygun psikoterapi tedavisiyle bu sorunun üstesinden gelebilirler.

    Sosyal kaygı bozukluğu genel nüfusta görülme sıklığı %4’ten %13’e kadar olan aralıkta değişmektedir.  Ortaya çıkışı genelde 10’lu yaşların ortasıdır.  Sosyal kaygı bozukluğunun genetik bir yapısı olup yıllarca sürme ihtimali vardır.

    SEÇİCİ KONUŞMAZLIK(MUTİZM) NEDİR?

    Seçici konuşmazlık olarak bilinen mutizm çok nadir görülen bir bozukluktur. Seçici konuşmazlık yaşayan çocuklar genelde yalnız kaldıkları zamanlar ve çok yakın birkaç kişi hariç, konuşmazlar ve sessiz dururlar. Genelde utangaç yapıya sahiptirler ancak normal bir zeka seviyesine ve duyma yetisine sahiptiler.  Konuştukları zaman yeterli cümle yapısı ve kelime dağarcına sahip oldukları görülür. Seçici konuşmalık 1000 kişiden 1’inde görülür. Erkek ve kızlarda görülme sıklığı eşittir.  Mutizme eşlik eden kaygı bozuklukları sosyal kaygı bozukluğu ve ayrılma kaygısı bozukluğudur. Aile geçmişi, okuldaki başarısı, arkadaşları ile ilişkileri ve şiddetle maruz kalması gibi faktörler etkilidir.

    AYRILMA KAYGISI BOZUKLUĞU NEDİR?

    Ayrılma kaygısı yaşayan kişiler anne-babaya ya da hayatlarındaki önemli insanların başına bir şey geleceği korkusu yaşarlar ve yalnız kalamazlar. Kendilerini veya bağlandıkları kişinin öleceğinden, kaybolacağından, kaza geçireceğinden veya hastalanacağından çok korkarlar. Bu korkularından dolayı okula, işe gitmeyi veya başka sebepten dolayı evden ayrılmayı hiç istemezler. Ayrılma düşüncesi bile bu kişilerde kaygıya, kabuslara, baş ağrısı, kusma veya başka fiziksel şikayetlere yol açabilir.  Başlama yaşı çocukluğun ilk dönemlerindeyse bu durumun azalma olasılığı daha yüksektir. Eğer başlangıcı daha geç ise kişi bunu yetişkinliğine de taşımakta ve işlevselliğinde daha büyük sıkıntılara yol açabilmektedir. Ayrılma kaygısı bozukluğuna duygudurum, kaygı ve madde kullanımı ile ilişkili bozukluklarda eşlik edebilir. Pek çok kaygı bozukluğunda olduğu gibi ayrılık kaygısı bozukluğunun da güçlü bir genetik alt yapısı bulunmaktadır.

    KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ

    Kaygı (anksiyete) bozukluğu tedavisinde ilaç kullanımı oldukça önemlidir. Ancak ilaç tedavisi tek başına yeterli değildir. İlaç kullanımının uzun sürmesi beraberinde bağımlı olma riskini taşır. Bu nedenle kişinin kaygı yaratan düşünceleri ele alınarak daha sağlıklı bir iyileşme için psikoterapi alınmalıdır.  Psikoteröpatik müdahalelerde etkili olan bir yöntemde bilişsel-davranışçı terapi yöntemidir. Maruz bırakma, sistematik duyarsızlaştırma gibi tekniklerle kişilerin istenemeyen davranışların ortadan kalkmasına yardımcı olur. Nefes egzersizleri ve gevşeme egzersizleri ile de kişinin kendini rahatlamasını sağlamayı amaçlar.

  • Yetişkinlerde Dikkat Eksikliğinin Belirtileri Nelerdir?

    Yetişkinlerde Dikkat Eksikliğinin Belirtileri Nelerdir?

    Dikkat Eksikliği Neden Gözlenir? Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan çocukların, tedavi programlarının oluşturulmasının yanı sıra yaşam kalitelerinin arttırılmasına yönelik yaşamsal düzenlemelerin de yapılandırılması son derece önemlidir. 2016 yılında Journal of Attention Disorders’da yayımlanan araştırma, Amerikan Pediatri Akademisi, Ulusal Uyku Vakfı ve Amerika Tarım Bakanlığı işbirliği ile hazırlanmıştır ve anne babalara rehber olma niteliğindedir. Ayrıca Amerikan Washington Üniversitesi’nde yayınlanan araştırmada, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların yaşam kalitesini arttırmaya yönelik adımların nasıl yapılandırılabileceğinin ayrıntıları şu şekilde verilmiştir.

    Dikkat Eksikliği Neden Gözlenir? Çocuğun Yaşam Kalitesini Arttırmaya Yönelik İpuçları:

    1- Anne babalar çocuklarının televizyon karşısında geçirdikleri süreyi sınırlandırmalıdır. Televizyon karşısında geçirilen süre maksimum 1- 2 saat olmalıdır.

    2- Fiziksel egzersiz, günlük ritüelin bir parçası haline getirilmelidir. Çocukların günde  en az 1 saat fiziksel aktivitelere zaman ayırması sağlanmalıdır.

    3- Çocuğun beslenme alışkanlığı gözden geçirilmelidir. Özellikle yapay gıda katkı maddelerinin ve tatlandırıcılarının bulunduğu yiyecek ve içeceklerin tüketimi sınırlandırılmalıdır.

    4- Çocuğa sağlıklı  bir uyku alışkanlığı kazandırılmalıdır. Yaş grubuna göre değişebilmekle birlikte, çocuğun ihtiyaç duyduğu 9 ila 11 saatlik gece uykusunun alındığından emin olunmalıdır.

    5- Çocuğun yaş grubuna bağlı olarak, günlük 7-10 bardak su tüketmesi sağlanmalıdır.

    Bütün bu adımlar birbirini tamamlar niteliktedir. Çocuğun televizyon karşısında geçirdiği zamanı kısıtladığımızda, fiziksel egzersiz için zaman dilimi yaratılabilir, fiziksel egzersiz ve sarf edilen efor ile su tüketimini arttırılabilir ve yapılan egzersiz sonrası çocuğun uyku kalitesi artabilir.

    Risk Sadece Çocuklarda Mı?

    Dikkat Eksikliği neden olarak her ne kadar çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarından birisi olsa da, yetişkinlerde görülme sıklığı %4’ tür. Çocuklardaki yaygınlığının %8 ve ergenlerde %6 olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, yetişkinlerin de  %4’lük geniş bir dilimde yer aldığını söyleyebiliriz.

    Kings College London, Psikoloji ve Nörobilim Enstitüsü’nün 2016 yılı araştırması, yetişkinlerde, ‘geç başlangıçlı’ Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite  bozukluğuna dikkat çekmiştir. Yetişkinlerin gözlenen Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun %70’inde, çocukluk döneminden gelen ve teşhis edilmemiş bir bozuklukla ilişkili olmayabileceği saptanmıştır. Yani yetişkinlerde görülen Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu semptomları, çocukluk dönemi sonrası başlangıçlı  olabilmektedir.

    Buz Dağının Görünmeyen Kısmı…

    Çocuklarda sıklıkla rastlanan Dikkat Eksikliği neden ve belirtileri nörogelişimsel bir bozukluk olarak sınıflandırıldığından, yetişkinlerdeki tespit oranının hızlı artışı yanında birçok yeni teori getirmiştir. Geç başlangıçlı Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, çocukluk döneminden bağımsız olmak üzere birçok farklı sebep ve sonuca bağlanmaktadır. İngiltere, Brezilya ve Yeni Zelanda’da yürütülen, JAMA Psychiatry tarafından yayımlanan ikiz çalışmaları, geç başlangıçlı Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun, kişilerin kalıtsal özelliklerinden ziyade sosyal yaşantısındaki komplikasyonlardan ortaya çıkabileceğine dikkat çekmektedir. Ve tüm bu bilimsel gelişmeler ilgili uzmanlara yeni çalışma alanları  açmaktadır.

  • Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Çıktığımız serüvende sıra geldi 2 yaşındaki çocuğumuza…

    Çocuğunuz iki yaşında ve artık bebeklikten çıkıp erken çocukluk dönemine girmiş bulunmaktadır. Bu da, çocukları daha özgür olma hissine sahip, daha benmerkezci olmalarını haklı kılıyordur. Çocuklar, iki yaşındayken yaşadıkları haklı özgürlüklerinin önüne geçilmesini çok fazla istemezler. Engellenmek, karışılmak, söz hakkı verilmemesi gibi durumlar 2 yaşındaki bir çocuk için oldukça stres oluşturan bir faktörlerdir.  Bu stres oluşturan faktörleri yapmanız 2 yaşında ki bir çocuğu strese sokar ve olaylar çözülmez bir hal alır. 2 yaşındaki çocuğun; anne ve babasıyla inatlaşması artar, hatta öfke nöbetleri bile yaşayabilir. Diğer taraftan, bu süreçte anne ve baba olarak çocuğunuza kurallar ve sınırlar koyarken, birlikte yol alan iki yol arkadaşı gibi davranırsanız herşey çok daha kolay ve olumlu olacaktır. Süreç sizin için de çocuğunuz için de keyifli geçecektir. Annelerimiz ve babalarımız bu hususlarda en çok yönelttiği soru; ”Bu çocuk daha 2 yaşında, bunların hepsini nasıl anlar?” sorusudur. Sizinde aklınızdan bu soru geçiyor mu? Sorunun cevabı ise, hala kendini her zaman akıcı bir şekilde ifade edemese de, 2 yaşında ki bir çocuk sizi çok iyi anlar, çok iyi hisseder ve kendisini de size anlatabilmek, sizinle iletişim kurabilmek için bastırılamaycak şekilde heyecanlı ve istekli tutum ve davranışlara girer. Bu sebeple, doğduğu andan itibaren özellikle konuşmaya başladıktan sonra çocuğunuzu bir birey gibi görüp çocuğunuzla sağlıklı bir iletişime geçmeniz çok önemli bir olgudur.

    İki yaşındaki çocuğunuzun dönemsel özellikleri olarak, duygu dalgalanmaların yaşandığı, ben merkezciliğin fazla olduğu bir dönemden geçmektedir. Herşeyi hem kendi yapmak ister hemde yanında sizi hissetmek ister. Bir yandan ağlayıp, bir yandan gülebilir. Bazen neden ağladığını anlamlandıramayabilirsiniz bile. Herkes bilir, iki yaşında ki bir çocuğun ebeveyninden bahsediyorsak anlamlandıramama süreci çok normaldir. Çünkü, çocuğunuz keşif döneminde ve her kaşif gibi kaygı, stres, heyecan, gibi bir sürü duygulanımı içinde barındırmaktadır. İki yaşındaki çocuğunuzu bir kaşif gibi görerek; keşfetmesine, deneyimlemesine izin verin. Bırakın, özgürlüğünü yaşasın. Bırakın, kişiliğini geliştirsin. Tabiki, bu süreçte dikkat edilmesi gereken ince çizgileri unutmamak gerekir:

    • En sevdiği kelime “HAYIR!” olan iki yaşındaki çocuğunuzla inatlaşmadan sonuca ulaşmak,

    • Sınırlarını çizmek,

    • Güvenli alan oluşturmak,

    • Hep destek olduğunuzu hissettirmek,

    • Kararlı ve tutarlı davranmak,

    • Duygularını kabul etmek,

    • Duygularını yansıtmak,

    • Anlayışlı olmak,

    • Tercih yapmasına izin vermek,

    • Takdir etmek, gerektiği kadar,

    • Ufak tefek olumsuz davranışları görmezden gelmek,  aklımızın köşesinde olması gereken ebeveyn tutumlarının başlıcalarıdır.

        Dil gelişimi ise; bir yaş öncesine göre kelime hazinesi genişlemiştir. Kendini daha iyi ifade eder ve karşısındakini daha iyi anlar. Bununla birlikte kelime hazinesinin daha çok genişletmek ister. Kaşifliğiyle birlikte daha çok sorgular. Bu neden ile, Sorduğu sorulara her zaman cevap vermeniz, doğru cevap vermeniz, çocuğunuz ile aranızdaki olumlu ilişkinin gelişmesi açısından önemli bir yapı taşıdır. Eğer, çocuğunuzu sorduğu sorunun cevabını bilmiyorsanız, araştırmanız gerektiğini ve cevabı öğrendikten sonra cevabı çocuğunuz ile paylaşacağınızı söylemeniz; çocuğunuzun bir ihtiyacı olduğunda size güvenebileceği ve her noktada sizinle paylaşımda bulunabileceği duygusunu destekleyecektir. Burada dikkat etmeniz gereken ise; cevabı araştırıp çocuğunuza en geç 2 gün içerisinde sorunun cevabını vermenizdir. Dil gelişimini daha eğlenceli ve kaliteli vakit geçirme dilimleri olarak da değerlendirebilirsiniz; birlikte kitap okuma, özel konuşma zamanları yapma, yaptığı hareketleri anlatma oyunu oynama, gibi aktiviteler eğlenceli olacaktır.

        Dil gelişimiyle birlikte çocuğunuzun zihinsel gelişiminde de ilerleme görülür. Herşeyi neden, niçin diye sorgulaması bunun en güzel örneklerindendir. Daha önce bahsettiğimiz gibi iletişim içerisinde olma zihinsel gelişimini en çok etkileyecek hususlardandır. Bununla birlikte, oyunlar oynamak faydalı olacaktır. Bu dönemde, her türlü oyuncağın, her türlü materyalin faydası vardır. Çocuğunuz, ne kadar fazla ve farklı uyarana (oyuncağa) maruz kalırsa, zihinsel gelişimi de o kadar sağlıklı ve olumlu bir şekilde gelişim göstermiş olacaktır. Oyunlarınızın içerisine her konuyu, her etkinliği ekleyebilirsiniz. Örnek ile;

    • Matematik etkinliği,

    • Yaratıcı düşünme,

    • Özgün düşünme,

    • Sorgulama,

    • Kavram öğrenme,

    • Kategorileştirme, konulardan bazılarıdır.

        Diğer bir gelişim evresi olan duygusal gelişimi, iki yaş çocuğu için en zor olan gelişim evresidir. Ben merkezci bir dönemde olduğu için ve duygu dalgalanmalarını çok fazla yaşadığı için; kendi duygularını anlamakta da, kendi duygularını yönetmekte de çok fazla zorluk yaşamaktadır. Bu sebeple;

    • İnatlaşmalardan kaçınmanız,

    • Çocuğunuz karmaşıklığın içine girdiğinde, anne ve baba olarak sizlerin sakin kalmanız,

    • Çocuğunuzun duygularını anlamlandırmanız,

    • Sakinleşmesi için zaman tanımanız,

    • İşbirliği kurmaya çalıştığında çabalarını övmeniz,

    • Birlikte hedefler belirlemeniz,

    • Yanında olmanız,

    • Çocuğunuza karşı hep dürüst olmanız, önemli hususlardandır.

        Yukarıda bahsettiğim maddelerden, inatlaşmalardan kaçınma kısmı en önemli ve en zor olanlardan biridir. Çünkü, iki yaşındaki bir çocuğun duygu dalgalanmaları, bağrmaları, tepinmeleri, belkide vurmaya çalışması, gibi karşısındakinin inatlaşmadan iletişime girmesini engelleyecek her türlü tutum ve davranışın karşısında inatlaşmamak çok zordur. Ancak, anne ve baba olarak sizler nasıl çocuğunuza yaklaşırsanız, çocuğunuzla nasıl konuşursanız, çocuğunuza nasıl davranırsanız; unutmayın ki onlarda size aynı şekilde davranacaklardır. Bu bağlamdan yola çıkarsak, önce çocuğunuza sarılıp çocuğunuzu sakinleştirmek, sonrasında bağırmasının altında yatan nedenleri, “Bağırmana sebep olan şeyler neler?” gibi yapıcı sorularla keşfetmek, sabırla çocuğunuzu dinlemek, sakin bir ses tonu ile konuşmak, göz teması gerekiyorsa ten teması kurarak konuşmak, kuralları sakin ve iyi olduğunuz anlarda konuşmak,kesin ve net olmak, agresif olduğunda ilgi göstermemek ancak sakinleştiğinde hemen iletişime geçmek, sergilediği tüm zorlayıcı tutumlara rağmen teslim olmamak,rutinler belirlemek ve işbirlikçi bir tavır sergilemek, gibi tutumlar inatlaşmaya girmeden ve olay ego savaşına girmeden çözümlenebilmesi için ufak ufak adımları atılmasına zemin oluşturacaktır.

            Son olarak, iki yaşındaki çocuğunuz kendini, bedenini ve cinsiyetini keşfetmeye başlar. Bu keşif ile birlikte, kendini kontrol etmeyi ve denetlemeyi öğrenir. Bu da, tuvalet eğitimine başlamak için sinyaller verdiğini düşündürmelidir. Çünkü, tuvalet eğitimine başlamaya karar vermek için; hazır olduğunu bize belirli bir yaşa gelmesinden ziyade, çocuğun bu olguya hazır olunuşluğuna dikkat edilmelidir. Tuvalet eğitimine hazır olduğunu anlamak için;

    • Tuvaletini belirli zamanlarda yapması,

    • Basit kıyafetlerini kendi çıkartabilmesi,

    • İşleri kendi kendine yapmaya istekli olması,

    • Tuvalet ile ilgili konularda ilgili olması,

    • Bezinden rahatsız olmaya başlaması,gibi hususlar belirleyicidir. Ancak, burada en çok dikkat edilmesi gereken husus, tuvalet eğitimini verecek olan kişinin bu sürece hazır olunuşudur.

            Unutulmamalıdır ki; her çocuğun gelişim süreci kendine özgüdür. Bu sebeple, çocuğunuzun kendi gelişim adımlarına göre, çocuğunuzu sabırlı bir şekilde desteklemeniz ve cesaretlendirmeniz keyifli bir serüven yaşamınızın anahtarıdır!

  • Reaktif artrit

    Reaktif artrit, son bir ay içinde veya halihazırda bir enfeksiyona tepki olarak gelişen inflamatuar (yangılı/iltihaplı) artrit şeklidir. Geçmişte, “Reiter sendromu” adı verilirdi; ancak şimdilerde “spondiloartrit” ailesinin bir üyesi olarak kabul edilmektedir.

    Kısa Notlar:

    Reaktif artrit, özellikle diz veya ayak bilekleri gibi eklemleri, topuklar, parmaklar ve beli etkileyebilir.

    Reaktif artrit, genellikle ishal ya da cinsel yolla bulaşan bir hastalıktan sonra görülür. Ancak hemen her enfeksiyona reaksiyon olarak da gelişebilir. Bazen enfeksiyona ait belirti olmadan da (asemptomatik denir) gelişebilir.

    Reaktif artrit nedir?

    Reaktif artrit, akut (ani başlayan ve 6 haftadan kısa süreli) başlangıçlı iltihabi bir artrittir. Belli bakteriyel enfeksiyonlardan sonra, ortaya çıkar. Çoğu zaman, bu bakteriler genital (Chlamydia trachomatis) veya bağırsak (Campylobacter, Salmonella, Shigella ve Yersinia) enfeksiyonudur. Klamidya, genellikle cinsel yolla geçer. Genellikle hiçbir belirtisi yoktur veya genital akıntıya neden olabilir. Bağırsaktaki enfeksiyonlar ise, ishale neden olabilir.

    Reaktif artritte, bu özelliklerin herhangi biri veya tümü olabilir:

    Sıklıkla diz ve / veya ayak bilekleri gibi belli eklemlerde ağrı ve şişlik

    Topukta şişme ve ağrı

    Ayak veya el parmaklarında şişme

    Geceleri veya sabahları artan sürekli bel ağrısı,

    Artritin bu türünün bulunduğu bazı hastalarda, gözlerde yanma ve kızarıklık olabilir. Yine diğer belirti ve bulgular içinde; avuç içi veya ayak tabanında döküntü ve idrara çıkarken yanma sayılabilir.

    Reaktif artritin nedeni nedir?

    Tam olarak nasıl ortaya çıktığı bilinmiyor. Genetik yapı ve çevresel nedenlerin yanı sıra, bazı bakteriyel enfeksiyonlara karşı vücudun savunma mekanizmasında bozulmayla birlikte artrit gelişir.

    Reaktif artrit kimlerde gelişir?

    Reaktif artrit yaşları 20 ile 50 arasındaki genç erişkinlerde daha sıktır. Erkeklerde kadınlara göre 3 kat fazladır. Reaktif artrit, her enfeksiyonla olabilse de bazı bakteriyel enfeksiyonlardan sonra gelişmesi daha fazladır. Bakteriyel diyarelerden sonra, hiç belirti vermeden veya genital akıntıyla bulgu veren klamidyal enfeksiyonlardan sonra görülür. Bazen A-grubu beta-hemolitik streptokok bakterisinin yaptığı, üst solunum yolu enfeksiyonundan sonra da reaktif artrit gelişebilir. Reaktif artritli bazı hastalar, HLA-B27 denen bir geni taşırlar. HLA-B27 testi pozitif hastalarda, sıklıkla semptomlar daha ani ve şiddetli başlar. Onlar da kronik (uzun süreli) semptomların olması daha muhtemeldir. Ancak, HLA-B27 negatif olan (bu geni taşımayan) hastalarda da reaktif artrit gelişebilir.

    İmmün yetmezliğe rağmen, HIV’le enfekte AIDS hastalarında da reaktif artrit gelişebilir.

    Reaktif artrit nasıl teşhis edilir?

    Tanı çoğunlukla enfeksiyon (halen var olan veya son bir ay içinde geçirilmiş) varlığıyla birlikte tipik kas-iskelet sistemi tutulumunun olmasına dayanır. HLA-B27 geni, Klamidya için idrar ve genital akıntı örneği alınabilir. Salmonella serolojik testi, gaitada (büyük abdest) kültürü, idrar kültürü, gibi testler yapılabilir.

    Reaktif artrit nasıl tedavi edilir?

    Tedavinin tipi, reaktif artritin evresine bağlıdır.

    Erken evre tedavi: Akut (erken evre) enflamasyonda, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar (NSAİİ’lar) ile tedavi edilir. Şişlik ve ağrıyı baskılamak için, naproksen, diklofenak, indometazin gibi NSAİİ’lar kullanılır. Bu ilaçlar, mutlaka mide koruyucu tedavilerle verilmelidir. Tek eklem tutulumlarında, eklem içine kortikosteroid enjeksiyonu yapılabilir.

    Geç evre tedavi: Kronik reaktif artritte, sulfasalazin veya metotreksat gibi hastalığı modifiye edici antiromatizmal ilaçlar (DMARD denir) ile tedavi gereklidir. Reaktif artrit, gastrointestinal enfeksiyonlar tarafından tetiklendiğinden sülfasalazin, daha yararlı olabilir.

    Yeni araştırmalar, klamidyaya bağlı kronik reaktif artrit hastalarında, uzun süreli antibiyotik kullanımının nüksleri azaltabileceği gösterilmiştir. Ancak bu sonuçlar, daha çok Kuzey Avrupa ülkelerinde doğrulanmıştır.

    Hatırlanması gereken noktalar

    İshal ya da genital infeksiyonun bir ayı içinde artritiniz gelişmişse, reaktif artrit olabilirsiniz.

    Reaktif artrit vakalarının çoğu, kısa sürede oluşur geçer. Bazen, kronikleşebilir.

    Reaktif artriti kontrol eden etkin tedavisi vardır.

  • Panik Atak Süreci: Kıvılcımın Yangına Dönüşmesi

    Panik Atak Süreci: Kıvılcımın Yangına Dönüşmesi

    Çoğu insan hayatında bir kez de olsa panik atak geçirmiştir. Panik bozukluk da ise bu durum, hastalık şeklinde sürekli nükseden bir seyir almaktadır. İnsan beyni kaç ya da dövüş şeklinde çalışır. Atakların seyri bunlardan etkilenmektedir. Bu durumu bir örnekle açıklamakta yarar var. Bir yolda karşıya geçiyorsunuz. Hızla gelen arabayı geç fark ettiniz ve kendinizi son anda karşıya attınız.

    O esnada ne yaşanır? Beyin otomatik olarak alarma geçer. Kalp atışı hızlanır, kaçmak için kan ayakta yoğunlaşır, mideden kan boşalır, herhangi bir yaralanma ve kan kaybına karşı önlem için vücuda kan pompalanır. Bu saniye bile sürmeyen durumu beynimiz bizim için otomatik olarak yapmaktadır. Bu yaşamsal bir işlemdir. Aksi olsaydı – düşünerek bunu yapsaydık- bu süreci yönetmek zorunda kalmak hem zor hem de hayati tehlike arz eden durum oluştururdu.

    Peki, panik bozuklukta ne olmaktadır? Tamamen yukarıda anlattığım aynı durum ama yanlış alarm süreci gerçekleşmektedir. Yine beynimiz tüm vücudu alarma geçirir.Olağanüstü hal ilan eder.Ancak panik bozukluk hastası otomatik düşüncelerinden kaynaklı ‘felaketleştirme’ ile hareket ederek tamamen gerçek dışı veya kısmen gerçek dışı düşüncelerle bu yanlış alarm sürecini başlatır.Panik atak süreci burada bir yangının başlaması gibi kıvılcımla başlar  ve alevlenir.Kalp krizi düşüncesiyle panik atak yaşayan bir kişiyi örnek verelim.(bütün tetkiklerini yaptırmış ve biyolojik olarak sağlıklı olan birisi için )Panik ataklarda  yaygın olan kalp krizi geçirme düşüncesinden dolayı örneğini verdiğimiz bu kişi; öncelikle kalp krizi geçirdiğini düşünür.Dolayısıyla ortalama veya ortalamanın kısmen üstünde atan kalp;  beynin otomatik alarma geçmesiyle ve kalp krizi tehlikesine karşı önlem için daha fazla atar.Tamamen abartılmış düşüncelerimizle beyni bir anlamda yanlış yönlendirmiş ve otomatik alarm sürecini harekete geçirmiş oluruz.Kişi bunu görünce kendi bilişini(düşünce) doğru kabul eder ve evet gerçekten kalp krizi geçirmesem kalbim daha da hızlı atmazdı diye düşünür.Bu duruma diğer belirtiler de eşlik etmektedir.Mideden kan boşalmasından dolayı mide bulantısı; nefes alış verişinin   dengesizliği ve hızından dolayı oksijen-karbondioksit dengesizliği ve baş dönmesi; ayrıca boğulma ve ölüm hissi gibi duruma eşlik eden anksiyete durumları..Böylece fizyolojik sürecin eşlik ettiği düşüncelerimizle iç içe  karmaşıklaşan bir süreç meydana gelmektedir.

    Filmi en başa sararsak aslında bu karmaşık sürece de müdahale imkânımız olduğunu görürüz. Nasıl mı?

    1.Aslında otomatik düşünce dediğimiz düşünceyle başlayan ortalamanın hafif üstünde atan kalbi taşikardiye kadar yükselten yine düşüncelerimizdir. Otomatik düşünce bilişsel davranışçı psikoterapide işe yarayan ve pratik faydaları olan bir modellemenin parçasıdır. Öncelikle fizyolojik olarak neler oluyor ve bunun düşüncelerinizle bağının yakalanması şarttır.

    2.Panik atak özellikle felaketleştirme bilişi üzerine kuruludur. Hasta kalp krizi diye düşünür beyin otomatik tepki verir vücudu alarma sokar. Alarma geçen vücutla ilgili yeniden düşünürsünüz ve kendi kendinizi doğruladığınız ama özünde yanlış olan bir süreç meydana gelir.

    3. Panik bozukluğu hastasındaki atakta kıvılcım bir yangına dönüşmeden atağını kontrol etmesi için hastanın düşünceleri-duyguları-davranış ve fizyolojik durumu arasındaki tüm ilişkiler gözden geçirilmelidir.

    4.Bilişsel davranışçı terapilerde gözden geçirme bilişsel terapistin hastayla yaptığı değerlendirmeler ve  hastanın terapiye ortak edilmesiyle gerçekleşir. Bu tek taraflı terapist telkinine dayalı bir terapi süreci değildir. Ve sonuç olarak düşünceler   yeniden yapılandırılır.

    5.Tüm bunların yanı sıra   psikoterepi; gevşeme, imajinasyon ve nefes egzersiz teknikleriyle desteklenerek atak sürecine müdahale ve atağın önlenmesi veya azaltılması gerçekleştirilmektedir. Yazıyı W.Sakespeare’in şu sözleriyle bitirelim.“Düşüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatının gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir.” 

  • Çalışan Anne Olmak

    Çalışan Anne Olmak

    Günümüzde hayat şartlarının giderek zorlaşması, maddi sıkıntılar sadece babanın çalıştığı eski aile yapılarında değişikliğe yol açmıştır. Artık özellikle de şehir hayatında ailenin geçimini sağlamak için her iki ebeveyn de çalışmakta ve çalışan annelerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Sadece maddi sıkıntılar değil, kadınların eğitim seviyelerinin artması da çalışmak istemelerine sebep olmuştur. Peki, annenin çalışması çocukları nasıl etkilemektedir? Annenin çalışmasının aile yaşamına katkıları olduğu gibi zorlukları da vardır. Bu durumun çocuk üzerinde yaratacağı etkiler değişir. Annenin yaptığı iş, çalışma koşulları, anne-çocuk iletişimi, aile içi ilişkiler, annenin yokluğunda çocuğa bakan kişinin özellikleri ve sağladığı bakımın uygun ve devamlı olması, çocuğun hangi gelişim basamağında bulunduğu ve çocuğun yaşı çocuğun annenin çalışmasından nasıl etkileneceğini belirler. Yaş, üzerinde önemle durulması gereken faktörlerden biridir. Çünkü yaş ne kadar küçük olursa anneye duyulan ihtiyaç o kadar artar.

    Çalışan anneler konusunda ülkemizde yapılan araştırmalar, tutarlı sonuçlara ulaşamamışlardır. Gerek uygulanan yöntem, gerekse uygulamanın yapıldığı grubun sayısal büyüklüğü ve temsil gücü açısından elde edilen sonuçları genellemek güçtür. Bu konuda yapılan bazı araştırma bulguları, çalışan annelerin çocuklarında, annesi çalışmayan çocuklara göre bazı davranış sorunlarının daha fazla olduğunu gösterirken, bazıları ise tersine; annesi çalışan çocukların psiko-sosyal gelişimlerinin annesi çalışmayan çocuklara kıyasla çok daha üstün olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmalar çocuğun kişilik gelişimi üzerinde annenin çalışıp çalışmamasının değil, ancak anne babanın çocuk yetiştirme tutumlarının etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

    Aşağıda çalışan annelere verilebilecek önerileri bulabilirsiniz:

    ● Çalışan anneler genellikle çocukları ile “yeterince vakit geçiremediklerinden yakınırlar. Oysa bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki, anne babası çalışan çocukların %85-90’ı böyle bir durumdan şikâyetçi değildir. Diğer bir ifade ile çalışan anne babaya sahip çocukları sadece %10-15’i anne babaları ile daha fazla vakit geçirmek istediğini söylemektedir. Ayrıca unutmamamız gerekir ki, çocuğunuzla geçirdiğiniz sürenin uzunluğu değil, kalitesi önemlidir. Annenin çocuğuyla birebir ilgileneceği bir zaman diliminin belirlenmesi, yapacaklarını onunla planlaması ve onun isteği doğrultusunda oyun oynaması çocuğuyla kaliteli zaman geçirmesini sağlamaktadır.

    ● Annenin çocuk ile birlikte geçirdiği süre arttıkça birlikteliklerinin kalitesinin azalma olasılığı vardır. Yani, çalışan annelerin düşündüğü gibi, çalışmayan anneler zamanlarının çoğunu çocuklarıyla verimli bir şekilde geçirmeyebilirler. Bunun en önemli sebeplerinden biri bütün gününü çocuğu ile geçiren annelerin çocukların enerjilerine yetişemeyip bir süre sonra yorgun düşmeleri ve bunalmaları olabilir. Ya da anneler; yemek yapma, ev işleri, alışveriş, temizlik ve ütü gibi sorumlulukları tek başına üstlendikleri için çocukları ile gün içinde çok vakit geçiremeyebilirler.

    ● Çalışan bir anne olarak akşam işten eve geldiğinizde yemek hazırlamak, sofra kurmak, çamaşır yıkamak vb. gibi bir sürü ev işi yapmakla çocuğunuzla vakit geçirmek arasında kalıyorsanız, bu ikilemi çözmenin en uygun yollarından biri ev işlerini çocuğunuzla birlikte yapmaktır. Ona da sorumluluk verirseniz, bu durum hem onun hoşuna gidebilir, hem de günlük işlerinizi yaparken onunla ilgilenmeye devam etmiş olursunuz. Çocuğunuz ev işlerinde size yardımcı olmak istemeyebilir. Bu tür durumlarda onu teşvik edin; ama çatışmaya girmeyin.

    ● Bazı anneler oyun oynamaktan keyif almazlar. Hem sizin hem de çocuğunuzun birlikte yapmaktan keyif alacağı etkinlikler bulmaya çalışın.

    ● Fazla mesailerinizden dolayı eve geç gelen bir anneyseniz çocuğunuzun uyku saatini de buna göre ayarlamanız önerilir. Her çocuğun kısa bir süre de olsa her akşam annesini görmesi önemlidir.

    ● Çalışan annelerde en çok gözlenen davranışlar, çocuklarıyla yeteri kadar vakit geçiremediklerini düşündükleri için suçluluk duymaları ve onlara karşı aşırı hoşgörülü davranmalarıdır. Fakat unutulmaması gerekir ki çocuklar öyle görünmese de sınırlara ihtiyaç duyarlar ve ancak kuralların olduğu ortamlarda kendilerini güvende hissederler.

    ● Çalışan annelerde bir diğer görülen davranış ise neredeyse her akşam eve gelirken çocuklarına bir şeyler almalarıdır. Bu durum çocukta her akşam bir beklenti yaratmaktadır. Çocuklar annelerinin eve gelişini kendisine oyuncak ya da çikolata vb. gibi yiyecekler getireceği için değil, onlarla birlikte zaman geçirmek için beklerlerse anne ve çocuklar arasındaki ilişki daha sağlıklı olur.

    ● Bazı çalışan annelerin yaşadığı en büyük sıkıntı ise eve iş getirmek zorunda olmalarıdır. Bu durum kurumsal şirkette çalışanlarda gözlenebileceği gibi, annenin akademisyen ya da öğretmen olduğu durumlarda da görülebilir. İşten yorgun eve gelen anne hem yemek yapmak, sofra kurmak, toplamak vb gibi ev işleriyle uğraşırken hem de yarına yetiştirmesi gereken işleri düşünür. Bu tür durumlarda babaların annelerle işleri paylaşması annelerin stresini azaltabilir.

    ● Çalışan bir anne olarak eve iş getirdiyseniz, işinizi çocuğunuz uyuduktan sonra yapmanız çocuğunuzla çatışma yaşama olasılığınızı düşürecektir. O gün eve getirdiğiniz işiniz fazlaysa ve çocuğunuz uyumadan önce de çalışmanız gerekiyorsa bunun çocuğunuza açıklayın.

    ● Çalışan annelerin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de çocuklarına kimin bakacağıdır. Genelde bir büyükanne -anneanne veya babaanne- ya da bir bakıcı çocuğun sorumluluğunu anne ile birlikte üstlenir. Bu durum ise çocuğa karşı farklı tutumların gösterilmesine yol açabilir. Hâlbuki bir çocuğun doğru yanlış kavramları edinmesinde en önemli unsur ona bakan kişilerin ortak bir tutum içinde olmalarıdır. Çocuğa büyükanne bakarsa onun doğruları ile anne babanın doğrularının çatışma olasılığı vardır. Örneğin, büyükanne ve dedeler torunlarına aşırı düşkün oldukları için gevşek bir tutum benimseyebilirler. Bu yüzden anne babasının onaylamadığı şekilde yemek yemesine- TV karşısında yemek yemek vb gibi- ya da uzun süre çizgi film izlemesine izin verebilirler. Benzer bir sorun çocuğa bakıcı baktığında da görülebilir. İş kaybetme korkusu ile çocukla çatışma yaşamamak için onun her istediğini yapan bakıcılar, anne babanın çocuğa kural koymasını zorlaştırabilir. Çocuğa bakan her kim ise; büyükanne ya da bakıcı, anne baba ile ortak bir tutum içinde olmalı ve anne evde yokken de onun istediği düzenin devam etmesini sağlamalıdır.

    ● Çocuğunuzla hafta içi yeterince vakit geçiremediğinizi düşünüyorsanız hafta sonu ve resmi tatillerde birlikte vakit geçirmenin keyfini çıkarın. Sadece onun istediği şeyleri yaparak değil, ikinizin de istediği şeyleri birlikte yaparsanız, hem siz hafta sonunda dinlenmiş hem de birlikte iyi vakit geçirmiş olursunuz. Bütün bunlar göz önüne alındığında çalışan bir annenin durumunun oldukça zor olduğu düşünülebilir. Fakat çalışmak kişiyi zihnen ve bedenen yorsa da, çalışmak manevi tatmin sağladığı için çalışan anneler bu zorlukların üstesinden daha kolay gelmektedirler. Burada unutulmaması gereken bir nokta ise evdeki tüm sorumlulukların anne ve baba arasında paylaşılmasının önemidir. Ancak böyle bir paylaşım sonucunda çalışan anneler çocuklarıyla düzenli ve iyi vakit geçirebilirler.

  • Kanserde erken tanı

    Kanserde erken tanı

    Kanser tedavisinde en önemli adım kanserin erken dönemde tanınmasıdır. Ne yazık ki pek çok kanser türü daha tanı konulduğunda ileri evrede olmaktadır. Bu nedenle bir takım belirtiler ortaya çıktığında bir uzmana başvurmalıyız. Bu belirtiler:

    – Kilo kaybı

    – Halsizlik ve yorgun hissetme

    – Solukluk

    – Vücudun herhangi bir yerinde geçmeyen ağrı

    Tedaviye rağmen geçmeyen yakınmalar hem hasta hem de tedavi eden doktoru tarafından uyarıcı olmalı allta kanserin var olabileceği unutulmamalıdır. Sık görülen kanserlerde genel özellikler nelerdir. Kısaca gözden geçirelim

    MEME KANSERİ
    Belirtiler:
    — Memede ele gelen kitle,

    — Meme derisi üzerinde kalınlaşma, çökme veya çekilme,

    — Meme başından berrak veya kanlı akıntı

    — Memede ağrı

    Risk Faktörleri:
    Meme kanseri genellikle elli yaşın üzerinde olan kadınlarda; hiç çocuğu olmamış kadınlarda, ilk çocuklarını otuz yaşından sonra doğuran kadınlarda, hiç emzirmemiş olan kadınlarda, ideal ağırlıklarının yüzde 40 üzerinde olan kadınlar ile cinsel olgunluğa gecikmiş olarak gelen veya gecikmiş menapozu olan kadınlarda ve ailesinde (anne veya kızkardeşlerde) menapoz öncesi meme kanseri olayı olan kadınlarda ortaya çıkar.

    Tarama ve takip

    Kendi kendine meme muayenesi: 20 yaşından başlayarak her ay yapılması önerilir.

    Klinik meme muayenesi: 20-40 yaş arası 2-3 yılda bir, 40 yaş üzerindeki kadınlarda ise her yıl doktor tarafından yapılması önerilir.

    Mammografi (meme röntgeni): 50 yaş üzerindeki kadınlarda yılda bir yapılması önerilirken, 40-50 yaş arasındaki kadınlarda meme dokusu daha yoğun olduğu için şüpheli kitleleri gösterme başarısı daha düşüktür. Bu yaşlar arasında yapılıp yapılmayacağı, yapılacaksa da hangi sıklıkta yapılması gerektiği tartışmalıdır. Amerikan Kanser Cemiyeti mammografi çekimlerinin 40 yaşında başlamasını ve her yıl tekrarlanmasını önermektedir.

    AKCİĞER KANSERİ

    Belirtiler:
    — Geçmeyen veya karakter değiştiren öksürük,

    — Kanlı, pis kokulu balgam,

    — Yeni gelişen ses kısıklığı veya değişikliği,

    — Göğüs kafesinde ağrı,
    — Sık ve uzun süreli akciğer enfeksiyonu (bronşit, zatürre) geçiriyor olma
    Risk Faktörleri:

    Çok sigara içmek ve özellikle astbest olmak üzere çevre kirletici maddelere maruz kalmak.

    Tarama ve takip:
    Kırk yaşın üzerinde olan herkesin bir göğüs röntgeni çektirmesi gerekir. Bunu takip eden göğüs röntgenleri doktorunuzun kişisel kararına göre yapılacaktır.

    KOLOREKTAL (KALIN BAĞIRSAK VE REKTUM) KANSER

    Belirtiler:
    — Uzamış ishal veya kabızlık,

    — Barsak hareketlerinde düzensizlik,

    — Koyu renkli veya kanlı dışkı,

    — Uzun süreli karın ağrısı veya baskı hissi,

    — Açıklanamayan kilo kaybı varsa

    Kanser Riski Faktörleri:
    Aile üyelerinden birinde geçmişte kolorektal polip (iyi huylu tümoral oluşum) veya kolorektal kanser veya kronik ülserleşmiş kolit olması.

    Tarama ve takip:
    50 yaşından itibaren kadın ve erkeklerde tarama testlerinden birinin yapılması önerilmektedir. Bu testlerden herhangi birisi şüpheli çıkarsa mutlaka kolonoskopi yapılmalıdır.
    Kalın barsak kanseri taramasında 5 test kullanılabilir. Bunların başarı oranları birbirine eşittir.

    a. Dışkıda gizli kan aranması: Dışkıda sadece mikroskopla görülebilen kanamaları bu test saptayabilir. Farklı günlerde alınan 3 dışkı örneği test edilir. Yılda bir tekrarlanır.

    b. Sigmoidoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip kalın barsakların bir kısmının incelenmesidir. Eğer şüphelenilen bir bölge, polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 5 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    c. Sigmoidoskopi ve yıllık dışkıda gizli kan incelenmesinin birlikte yapılması.

    d. Baryumlu kolon grafisi: Makattan özel bir ilaç verildikten sonra çekilen rontgenlerdir. 5 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    e. Kolonoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip tüm kalın barsak incelenir. Eğer şüphelenilen bir bölge, polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 50 yaş ve üzerindeki kişilerde mutlaka yapılması gerekmektedir. Daha önceleri sonuçların tamamen normal olduğu kişilerde 5 yılda bir yapılması önerilirken Amerikan Kanser Cemiyetinin son önerisi 10 yılda bir tekrarlanmasıdır.

    TESTİS KANSERİ
    Belirtiler:
    Testislerde herhangi bir kitle veya boyutlarında değişiklik.

    Kanser Riski Faktörleri:
    İnmemiş testisler. Daha çok genç erkeklerde ortaya çıkar
    Tarama ve takip:

    İlk gençlik yıllarının son dönemlerinden başlayarak tüm yaştaki erkekler her ay testislerini muayene etmelidirler.

    SERVİKAL (RAHİM AĞZI) KANSERİ

    Belirtiler:
    — Anormal vajinal kanama.

    — Cinsel ilişkiden sonra kanama,

    — Normalden fazla vajinal akıntı
    Risk Faktörleri:

    Genital (cinsel) bölgelerde kabarcıklar oluşturan deri iltihaplan veya genital siğil enfeksiyonları, ergenlik çağına geldikten kısa bir süre sonra cinsel ilişkiye girme veya çok fazla cinsel ilişki partnerinin olması.

    Tarama ve takip:
    İlk cinsel ilişkiden itibaren ilk 3 yıl içinde veya en geç 21 yaşında serviks kanseri tarama testlerine başlanmalıdır. Her yıl kadın doğum muayenesi ve Pap testi yapılmalıdır.

    — 30 yaşından sonra peş peşe yapılan son 3 tarama normal bulunmuşsa tarama arlıkları 2–3 yılda bire çıkartılabilir. Eğer anne karnındayken dietilstilbesterol (DES) kullanılmışsa, HIV enfeksiyonu varsa, veya organ nakli, kemoterapi tedavisi ya da uzun süreli kortizon içeren ilaçlar kullanması nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmışsa kontrollere yıllık devam edilir.

    — 30 yaş üstü ve normal sonuçları olan kişiler için diğer bir öneri de 3 yılda bir yapılacak olan Pap testi ve HPV-DNA testidir.

    — 70 yaş ve üstü kadınlarda son yapılan Pap testlerinden 3 veya daha fazlası veya peş peşe yapılan testlerden 10 tanesi birden normal gelirse serviks kanseri için tarama sonlandırılabilinir. Yukarıda belirtildiği gibi bağışıklık sistemini baskılanmış hastalarda tarama yıllık olarak devam etmelidir.

    — Histerektomi (rahmin rahim ağzı ile birlikte tamamen alınması) ameliyatı olan hastalarda tarama yapılmayabilir.
    ENDOMETRİUM (RAHİM) KANSERİ

    Belirtiler:
    Anormal vajinal kanama.

    Risk Faktörleri:
    Geçmişte kısırlık olması veya yumurtlama olmaması; menapozun geç başlaması veya uzun süreli östrojen tedavisi, vücutta aşırı yağlanma; çok fazla sigara içmek.

    Tarama ve takip:
    Menapoza geldikten sonra geçmişinde kısırlık, aşırı şişmanlık, yumurtlayamama, anormal rahim kanaması veya östrojen tedavisi olan kadınların endometriyal biyopsi yaptırmaları gerekir.

    İDRAR YOLU VE MESANE KANSERİ

    Uyarıcı işaretler:
    İdrarda kan; sırt ağrısı; kilo ve iştah kaybı, sürekli ateş; anemi (kansızlık).

    Risk Faktörleri:
    Elli yaşın üzerinde olan erkeklerde-, çok fazla sigara içenlerde, geçmişte kronik idrar yolu enfeksiyonlarından rahatsız olanlarda daha fazla görülür.

    Tarama ve takip:
    Yukarıdaki şikayetleriniz varsa bir üroloji uzmanına başvurunuz.
    AĞIZ KANSERİ

    Uyarıcı işaretler:
    — Ağızda iyileşmeyen ağrılı/ağrısız yaralar

    — Ağız içi ve dudakta beyaz veya kırmızı plaklar, kitle veya sertlikler
    Risk Faktörleri:

    Genellikle kırkbeş yaşın üstünde erkeklerde, çok fazla sigara içenlerde ve özellikle çok fazla alkol kullanımı ile daha fazla görülür.

    Tarama ve takip:
    Eğer ağızda iyileşmeyen bir yara ve renk değişikliği varsa KBB doktoruna başvurunuz.

    GIRTLAK KANSERİ
    Belirtiler:
    Boğuk seslilik, ses kısıklığı

    Risk Faktörleri:
    Çok fazla sigara içmek, özellikle fazla miktarda alkol kullanımı da varsa.

    Tarama ve takip:
    Konuşma özelliğinizde herhangi bir değişiklik olması durumunda bir KBB uzmanı tarafından yapılan muayene veya eğer çok fazla sigara içiyorsanız yıllık muayene yaptırmanız gerekir.

    PROSTAT KANSERİ
    Belirtiler:
    İdrara çıkmada zorluk, sık sık ve az az idrar yapma, idrar sonrası rahatlayamama, kasıkların üst kısmında sürekli ağri; idrarda kan.

    Risk Faktörleri:
    İleri yaşlarda risk artar.

    Tarama ve takip:
    Makattan parmakla muayene ve prostat spesifik antijen testi (PSA kan testi) prostat kanserinde tarama testleri olarak halen araştırılmaktadır. 50 yaşın üstünde olan ve önümüzdeki 10 yıl süreyle sağ olacağı düşünülen erkeklere bu taramalar önerilmektedir. Yüksek riskli kişilerde (bir veya daha fazla 1. dereceden akrabada erken yaşlarda prostat kanseri tanısı olması) bu testlere 45 yaşında başlanılmalıdır. Çok riskli kişilerde ilk testler 40 yaşında yapılıp sonuçlar normal gelirse 45 yaşından sonra yıllık taramalara da devam edilebilinir.

    CİLT KANSERİ
    Belirtiler:
    — Renk, şekil ve büyüklüğü değişen, çabuk kanayan veya ülserleşen benler,

    — İyileşmeyen yaralar
    Risk Faktörleri:

    Kadın ve erkeklerde kızıl saç, açık cilt rengi veya gözlerin mavi olması; çocuklukta ciddi güneş yanığı olması; ailenin geçmişinde doğum lekeleri veya benler varsa.
    Tarama ve takip:

    Eğer yukarıda sıralanan uyarıcı belirtilere sahip herhangi bir cilt lezyonunuz varsa bir cilt doktoruna danışınız.

    Bunun dışında
    Sindirim Sistemi:

    — Yutma güçlüğü, uzun süren kusma/bulantı,

    — Karında şişlik

    — Açıklanamayan kilo kaybı varsa

    Kan ve Lenf Sistemi:

    — Boyun, koltukaltı ve kasıklarda ele gelen, çoğunlukla ağrısız kitleler,

    — Kilo kaybı,

    — Gece terlemeleri,

    — Uzun süren ve açıklanamayan ateşler,

    — Ciltte nedensiz beliren döküntü ve morluklar varsa…

    İskelet Sistemi:

    — Ele gelen kitle veya şekil bozukluğu,

    — Kemiklerde şiddetli ağrı,

    — Hareket kısıtlılığı

    Sinir Sistemi:

    — Şiddetli ve uzun süreli baş ağrıları,

    — Çift görme veya görme kaybı,

    — Yeni gelişen dengesizlik, baş dönmeleri, uyuşma veya felçler,

    — Şuur bulanıklığı, konsantrasyon güçlüğü,

    — Konuşma güçlüğü,

    — Kişilik değişiklikleri

  • Yaz rehavetinden okul disiplinine geçebilmek için öneriler

    Yoğun bir okul döneminin ardından geçirilen yaz tatili çocukların akran ve aile ilişkilerini geliştirebilmeleri, dinlenmeleri, fiziksel etkinliklere katılabilmeleri, oyun oynayabilmeleri ve gezmeleri için bir fırsattır. Ancak, yaz tatilinin sona ermesi ile çocuğun uyku ve beslenme döngüsünün düzene girmesi, derslere katılımının sağlanması, ekran karşısında geçirdiği zamanın kısıtlanması, ev ödevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir. Okulun açılış günü yaklaşırken ailenin gündemi değişebilir ve çocuklar bir anda değişen sürece uyum sağlamakta zorlanabilir. Doğru bir iletişim ve günlük etkinliklerin okul açılmadan önce yapılandırılmaya başlaması ile çocukların okula uyumu kolaylaşabilir.

    1. Yaz tatilinin bitişi ve çocuğunuzun bu konudaki duyguları hakkında konuşun:

    Yaz tatilinin bitişini ve okulun açılacağı tarihi çocuklara hatırlatmak, onların okula uyumunu kolaylaştıracağı için önemlidir. Ancak bu konuyu ve okul döneminde sorumluluklarının artabileceğini sürekli vurgulamaktan kaçınmak uygun olacaktır. Çocuklarda yaz tatili sonrası okula başlarken gerginlik ve bir miktar kaygı olağandır. Özellikle yeni bir okula başlayacak olan çocuklarda bu endişe daha belirgin olabilir. Hem çocukların hem de onların ailelerinin okul dönemi başlarken bir miktar kaygı yaşamalarının olağan olduğunu bildirmek çocuğunuzu rahatlatabilir. Okul dönemi içerisindeki sorumlulukların yanında, çocuklarla bir sohbet havasında; özledikleri sınıf arkadaşlarından, okulun sosyal ortamından, gezilerden konuşmak, geçmişteki okul yıllarına ait olumlu anılara odaklanmak çocukların kaygılarını azaltabileceği gibi, okula uyumlarını da kolaylaştıracaktır.

    2. Sabahları uyanma ve okula hazırlanma rutini için planlama yapın:

    Yaz tatilinin bitişinin en önemli göstergesi çocukların sabahları daha erken kalkmak, okul için giyinmek ve eşyalarını hazırlamak zorunda kalmalarıdır. Çocuğunuzun bu rutine daha kolay alışabilmesi için okul dönemindeki servis ve ders saatleri ile ilgili olarak ona bilgi vermeniz ve kendisinden beklenen sorumlulukları açıklamanız onun bu rutine alışmasını kolaylaştıracaktır. Sorumlulukları basit ve net yönergeler ile açıklamak, bunları bir liste haline getirip, yatağının baş ucuna asmak sabahları hazırlanmayı kolaylaştırabilir. Daha küçük sınıflarda bu liste resimli ve çıkartmalı olarak hazırlanıp ilgi çekici hale getirilebilir. Sabah rutinleri okul açılmadan önceki hafta bir kaç kere denenebilir. Bu denemelerde eksiklerden çok, çocuğun yapabildiklerine odaklanmak ve yapabildiği şeylerle ilgili övgü ve olumlu geri bildirimler vermek hem motivasyonunu hem de kendine güvenini artıracaktır.

    3. Yaz ödevleri ve ev ödevlerinin tamamlanabilmesi için planlama yapın:

    Çocukların okulda öğrendiklerini pekiştirebilmeleri için yaz ödevlerinin tamamlanması önemlidir. Ancak çoğu çocuk tatildeki seyahatlar ve etkinliklere kapılıp, ödevlerini tamamlamayı ihmal edebilir. Okulun açılışı yaklaştığında bu ödevlerin bir anda hatırlanabilir ve ana babalar kalan sürede ödevlerin bitirilmesi için çocukları zorlayabilir. Ancak, bir haftalık sürede tamamlanacak yaz ödevi hem gerekli pekiştirme işlevini sağlamayacak hem de çocuğun kaygılarını ve ebeveynler ile çatışmalarını artıracaktır. Bunun yerine yaz ödevini bir- iki kere hatırlatmak ve tatilin kalan süresinde yapabildiği kadarını tamamlayabilmesi için yardımcı olmak önerilebilir. Yeni okul yılındaki ev ödevleri için yazılı bir plan hazırlamak, okul sonrası ödevleri biriktirmeyip, düzenli olarak yapmanın önemini vurgulamak çocukların okula uyumunu kolaylaştırabilir. Küçük sınıflardaki çocuklar için hazırlanan planlarda görseller ve çıkartmaların kullanılması çocukların uyumunu artırabilir. Ödevlerin 20- 30 dakikalık küçük parçalara bölünmesi ve tamamlanan her parçadan sonra çocuklara olumlu geri bildirim verilmesi çocukların uyumunu kolaylaştırır ve motivasyonlarını artırabilir.

    4. Uyku düzenini planlayın:

    Hemen her çocuk için yaz tatili, gece geç yatabilmenin, sabahları geç kalkabilmenin, ebeveynlerle birlikte daha fazla zaman geçirmenin olağan olduğu bir dönemdir. Okulların açılması ile birlikte bu düzeni aniden değiştirmekte zorlanabilir ve yatış/ kalkış zamanları ile ilgili olarak ebeveynlerle çatışabilirler. Yaz tatili sona ermeden okul döneminde geceleri ne zaman yatılacağının planlanması, bu planın yazılı hale getirilmesi çocukların uyumunu kolaylaştırabilir. Okullar açılmadan önce çocukların yatış saatlerini her gece 10- 15 dakika kadar erkene çekmek ve ani değişikliklerden kaçınmak uygun olabilir. Uyku düzenini oturtabilmek için gün içi kestirmelerin de engellenmesi gereklidir.

    5. Ekran zamanını düzenleyin:

    Çocuklar yaz tatillerinde televizyon, telefon/ tablet karşısında daha fazla zaman geçirebilir ve bilgisayar/ konsol oyunları ile daha çok oynayabilir. Uyku düzeninde olduğu gibi bu alanda da ani değişikliklerden kaçınmak ve tatilin kalan süresi için ekran karşısında geçirilen zamanı yavaş yavaş azaltmak çocukların okula uyumunu kolaylaştıracaktır. Okul döneminde çocukların televizyon/ telefon/ tablet ve oyunlarla ne kadar zaman geçirebileceği önceden planlanabilir ve planlamaya çocuklar da dahil edilebilir. Çocukların ekran karşısında geçirdiği zamanı ayarlayabilmek için alarm kurulabilir ve bu alarmın kararlaştırılan süreden yarım saat, on beş ve beş dakika önce bir kaç kere çalması sağlanabilir.

    6. Öğünleri düzenleyin:

    Çoğu çocuk, yaz tatillerinde beslenme düzenini de aksatmaktadır. Tatilin sonlanmasından önce bu konuda konuşulması ve planlama yapılması uygun olabilir. Öğünler planlanırken abur cubur yerine sağlıklı beslenmenin önemi vurgulanabilir.

    7. Banyo ve kişisel temizliği düzenleyin:

    Çocuklar yaz tatillerinde diş fırçalamayı, tırnaklarını kesmeyi ve banyo yapmayı aksatabilir. Tatil bitmeden önce kişisel temizliğin önemi konusunda çocuklarla konuşulabilir ve bu konuda bir planlama yapılabilir. Çocukların eksik kaldığı alanlardan çok yapabildiklerine odaklanmak bu konudaki uyumlarını artıracaktır.

    8. Bireysel sorumluluklar verin:

    Okula hazırlığın çocuğun da etkin katılımı ile gerçekleştiğini vurgulayın. Bu nedenle okul için üniforma ve gerekli malzemeleri alırken beraber alışveriş yapın ve onun seçim ve tercihlerini de göz önünde bulundurun.

    9. Okulu sadece sorumluluklar ve dersler temelinde algılamasını engelleyin:

    Özellikle daha küçük sınıflardaki çocuklarda okulun aynı zamanda akran ilişkileri ve oyun için önemini de vurgulayın. Bunun için onu sınıf arkadaşları ile buluşturabilir, veya okul bahçesinde oyun oynamalarını sağlayabilirsiniz. Diğer tüm etkinliklerde olduğu gibi burada da çocuğun istek ve tercihlerini göz önüne alın.

    10. Okul malzemelerini bir gece önceden hazırlayın:

    Özellikle okulun ilk günü sabah yoğunluğunu ve tartışmaları engellemek için okul malzemelerini ve çantasını geceden hazırlayın. Bir gece önceden hazır olmanın önemi ve faydaları hakkında çocuğunuzla konuşun.

    Çoğu çocuk yukarıda sıralanan öneriler ve benzerleri ile okula görece rahat biçimde uyum sağlayabilir. Yine de uzun süren, çocuğun ve ailenin ilişki ve iletişimini bozan okula uyum sorunlarında bir ruh sağlığı çalışanından yardım almaktan çekinmeyin.