Etiket: Faz

  • Saç dökülmeniz mi var ?

    Dermatolojide saç hastalıklarının en sık görülenidir saç dökülmeleri. Saç dökülmesi bir tanı değil, araştırılıp adlandırılması gereken bir sorundur. Hastalar için ise labirentin çıkmaz yollarından birisidir. Saçları dökülen hastalar fazlasıyla bunalmış ve tedaviler konusunda endişelidir.

    İnsan saçı sürekli büyüme ve dinlenme dönemleri ile büyür ve ayda ortalama 6-10 milimetre uzar. Normalde günlük saç kaybı 50-100 teldir. Anormal saç dökülmesi durumlarında ise bu sayı artar ve taraklarda, banyo ve lavabo giderlerinde ve elbiselerde aşırı miktarda saç biriktiği görülebilir.

    Saçın yaşam döngüsü üç fazdır.

    Anagen faz (büyüme fazı): 3-5 yıl sürer. Saçın yaşam döngüsünün %90’ını oluşturur.
    Katagen faz (geçiş fazı): Büyüme evresinin sonunda saç kökleri kendilerini dinlenme evresine hazırlar. Büyüme döneminden dinlenme dönemine geçişe katagen faz denir. 3-5 hafta sürer. Bu evrede saç kökleri en dip bölgelerinden başlayarak kendi içine çöker.
    Telogen faz (dinlenme fazı): Saçın köküyle bağlantısı gevşer. Yaklaşık 3-5 ay süren bu dönemden sonra saç kökünden ayrılır ve düşer. Saç telinin ayrıldığı bu yerden yenisi çıkar ve yeni bir döngü başlar.

    Bugünkü yazımda sizlerle en sık saç dökülmesine neden olan 3 hastalığı irdeleyip, tedavi aşamaları hakkında bilgi vereceğim.

    Androjenik alopesi en sık görülen saç dökülme nedenidir. Genetik olarak yatkın kişilerde androjen hormonların etkisiyle kıl foliküllerinin minyatürleşmesidir. Erken yaşta görülenlerde, artmış kardiovasküler hastalık riski olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Dermatoskopi muayenesinde % 20’den fazla kılın çap farklılığı mevcuttur. Kadın olgularda, tedavi öncesi serbest testesteron, DHEA-S, prolaktin düzeyleri bakılır. Bunun yanında depo demiri olan ferritinin 70 ng/ml üstünde olması gereklidir.

    Bu hastalık grubunda tedavi en az bir yıl sürmelidir. Topikal minoksidil en etkili ürün olarak halen yerini korumaktadır. Erkeklerde %5 ‘lik, kadınlarda % 2’lik formu kullanılır. Tedaviye başladıktan sonra ilk 8 hafta telogen effluvium denilen saç dökülmesi görülebilir, bu normal bir süreçtir. Etkili diğer tedavi seçeneği, tip 2-5 alfa reduktaz enzimi inhibitörü olan finasteriddir. Bu tedavi ile % 91 hastada ilerleme durdurulurken, %66’sında klinik düzelme görülür. Tedavi kesildiğinde ise saçlar 1 yıl sonra eski haline döner. Finasterid kullanımı ile ilgili erektil disfonksiyon, kalıcı seksüel bozukluk geliştiğine dair yayınlar mevcuttur. Sperm sayısında ve kalitesinde değişiklikler görülebildiğinden, çocuk yapmaya çalışan çiftlere hamilelik sonrasında ilacın önerilmesi daha akılcı olacaktır. Kadınlarda görülen androjenik alopeside bu ilaç etkili bulunmamıştır. Kadınlarda yapılan çalışmalarda sıkı karaciğer fonksiyon takibi ile birlikte Flutamid kullanımı ile etkili yanıt alınabilir .

    İkinci saç dökülmesi nedenimiz Telogen Effluvium’dur.

    Kıl döngüsündeki karışıklık ve telogen dönemdeki kıl oranının artışına bağlı, tüm saçlı deriyi kapsayan ani ve şiddetli bir saç kaybıdır. Saçta yaygın olarak incelmeler ve dökülmeler vardır. Telogen effluvium fiziksel ve psikolojik stres oluşturan olaylara karşı saç kıllarının tepkisidir. Toplum arasında bilinen sinirsel, mevsimsel saç dökülmesi bu tiptir. Kadınlarda daha sık rastlanır ve özellikle 40-60’lı yaşlarda gözlenir. Herhangi bir yaşta da olabilir. Saçların tutam tutam dökülmesine neden olabilir.

    Anagen kıllar zararlı birçok etkene karşı duyarlıdır. Telogen dönemdeki kıllar ise göreceli olarak, saçı etkileyebilecek etkenlere karşı daha az duyarlıdır. Anagen dönemdeki bir kıl zamanından önce telogen döneme geçer. Böylece telogen dönemdeki kıl oranı artar. Neden olan olaydan 3-5 ay sonra telogen effluvium başlar.

    Telogen effluvium en sık doğum sonrası gözlenir. Genellikle doğumdan 2-4 ay sonra başlar ve birkaç ay sonra kendiliğinden düzelir. Bazen bir yıla kadar dökülmeler devam edebilir.

    Menapoz, tiroid hastalıkları (Hipo-hipertroidi), yumurtalık, böbrek üstü bezi ve hipofiz tümörleri, tifo ,sıtma , viral hastalık gibi yüksek ateşle seyreden hastalıklar bu tabloyu oluşturabilir. Bazı tansiyon, depresyon ve epilepsi ilaçları, doğum kontrol hapları, A vitamininin fazla tüketilmesi ile de görülür. Kanserler, bağ dokusu hastalıkları, yeme bozuklukları, HIV/ AIDS, demir eksikliği anemisi, çinko, biotin, esansiyel yağ asitlerinin eksikliği de Telogen effluvium nedenidir. Ağır yapılan ve proteinden eksik diyetlerin ardından, cerrahi operasyon ve kaza sonrası, psikolojik stres durumlarında da saç dökülmesi bu tiptedir.

    Ancak olguların önemli bir kısmında belirgin bir neden bulunamamaktadır. Telogen effluviumu başlatan neden ortadan kalktığında, takip eden 2-3 ayda problem düzelir. Telogen kılların oranı normale döner. Ancak kıl yoğunluğunun başlangıç seviyesine dönmesi için 6-12 ay gerekebilir. Fakat temelde bazı saç sorunu yaşayan önemli sayıdaki hastalarda bu durum devam edebilir. Dökülme yıllarca sürer. Bu taktirde hastalığa “kronik telogen effluvium” adı verilir.

    Tedavisi neden ortadan kalktığında yada tedavi edildiğinde genellikle kendiliğinde düzelen bir hastalık olmasıyla birlikte, destek tedavisi de uygulanır.

    Saçlar kan dolaşımı ile sadece diplerinden beslenir. Dışarıdan uygulanan kremlerin ve losyonların etkileri geçici olur ve yeterli etki sağlamazlar. Kullanıldığı müddetçe ancak saçların iyi görünmesini sağlarlar. En uygun tedavi nedene yönelik olandır. Saç dökülmesinin nedenleri araştırılır. Örneğin demir eksikliği anemisi varsa veya tiroitle ilgili problemler varsa bu problemler tedavi edilmelidir.

    Saç için gerekli maddeler ağız yolu ile alındığında veya mezoterapi yöntemi ile saçlı deriye enjekte edildiğinde etkili sonuçlar sağlanır .

    3. hastalığımız Alopesi Areata ‘dır. Halk arasında saçkıran olarak bilinen bir saç dökülmesidir. Saçlı deride, kaş ve kirpiklerde, sakal bölgesinde yama şeklinde dökülmeler olur. Diffuz şeklinde ise bütün saçlı deride yaygın dökülme, kaş , kirpik, sakal dökülmesi, kol ve bacak kıllarında dökülme de olabilir. Başlangıçta küçük yama şeklinde olan dökülmelerin % 15-25 olguda total dökülmeye döndüğü gözlenmiştir. Hafif formların % 34-50’si bir yıl içinde düzelir. Dermatoskopik muayenesi; sarı noktaların tüm alanı kaplayacak şekilde yaygın olması, ünlem işareti şeklinde kıllar ve siyah noktaların görülmesidir.

    Tedavi : Çocuklarda tedavide ilk sırayı potent topikal kortizonlu ilaçlar alır. Erişkinlerde ise saçlı deriye yapılan steroid enjeksiyonları ile yanıt alınabilir. Topikal minoksidil tedavisi bu hastalıkta tek başına yeterli değildir. Yaygın olgularda kontakt iritasyon yapan maddelerin bu bölgelere sürülmesi ile 6 ayda % 30 cevap alındığı bildirilmiştir. Günlük doz steroid ve diğer immunsupresif tedavilerde tedavi sıralamasında yer almakta, saç ve kıl çıkışlarına neden olmakta ancak tekrarlama olasılığı % 50’nin üzerinde görülmektedir. Son zamanlarda uygulanan mezoterapi ve PRP tedavileri ile yüksek başarı yanıtı sağlanabilmektedir.

    Son olarak sizlere saç dökülmesinde başarılı bulunan PRP tedavisinden kısaca bahsetmek istiyorum.

    PRP (Platelet Rich Plazma) yöntemi, modern tıbbın gelişmesinde devrim niteliğinde gelişme yaratan yeni bir tedavi yöntemidir. Ülkemizde yeni yeni uygulamaları başlamış olan PRP yöntemi; saç dökülmesi, deri tabakasının gençleştirilmesi ve yenilenmesi, yaraların iyileşmesi, akne izlerinin tedavisi gibi alanlarda uygulanan alternatif bir tedavi yöntemidir.

    Dokuların iyileşmesinde ve kanın pıhtılaşmasında önemli rolü olan ve adına trombosit denilen kan hücresinden zengin plazmadır. Başka bir deyişle otolog (kendisi) kan konsantrasyonu da denilebilir.

    PRP ile, zayıflayan veya ölmeye başlayan saç köklerinin, tüy haline gelmiş saç tellerinin canlandırılması ve eski sağlığına kavuşturulması hedeflenmektedir. Uygulanacak kişinin kendi kanından alınan ve özel işlemlerle akyuvar ve trombositlerin ayrılması sonucu elde edilen solüsyonun seyrelmiş ya da saçsız bölgeye enjekte edilmesi işlemidir.

    PRP (Platelet Rich Plazma) yönteminin klinik geçmişi 1990’ lı yıllardır ve günümüze kadar başarıyla uygulanmıştır. Önceleri yüz çene ameliyatlarında yaraların iyileşmesini hızlandırmak için, sonraları ise kalp cerrahisi, kronik yara iyileşmesi, spor hekimliği, ortopedik cerrahi alanlarında sıklıkla kullanılmaya başlanmış, şimdi laboratuvarda kültür ortamında hücre ayrışmasında kullanılmaktadır. Ayrıca en son kullanım alanı olarak kozmetik endikasyonlardır. 2004 yılından günümüze pek çok ülkede cilt antiaging ve rejuvenasyon tekniği olarak uygulanmaktadır.

    PRP yönteminin saça uygulanması işlemi: Hastadan alınan kan santrifüje edilerek kırmızı kan hücrelerinden ayrılır. Plazma kısmı özel bir işleme tabi tutularak seyrelmiş ya da saçsız bölgeye enjekte edilir. PRP tedavisinde özel işlemle elde edilen plazmada akyuvarlar, trombositler, pıhtılaşma faktörleri ve trombosit büyüme faktörleri (PGF) bulunur. Bu yöntemde büyüme faktörü kök hücrelerinin göçünü ve çoğalmalarını tetikler. Bu sayede dokuda yenilenme süreci başlamış olur.

    Ayda 1 kez toplam 3 seans yapılan uygulama ile saç kökleri güçlenmekte ve zayıf saç telleri dökülmemektedir. Son seanstan 3 ay sonra 4. Seans uygulanarak işlem tamamlanır. Kadın ve erkekteki tüm saç dökülme tiplerine (androgenetik alopesi, hormonal, alopesi Areata yani saçkıran, kronik şeker, troit hastalıklarına bağlı dökülmeler, protein, demir eksikliğine bağlı, ilaçlara bağlı dökülmeler dahil…) uygulanabilir.

  • Saçlarınız hakkında muhtemelen bilmediğiniz 12 şey

    Saçlarınız Hakkında Muhtemelen Bilmediğiniz 12 şey

    1. Tüm memeliler gibi, sadece avuç içi ve ayak tabanı hariç tüm vücudumuzda kıl kökleri mevcuttur.

    2 . Saç köklerinin durumu ergenlik ve hamilelik sırasında hormonlar nedeniyle değişebilir. Saç köklerinin temelinde saç büyümesini düzenleyen kök hücreler rol almaktadır.

    3 . Saç büyümesinde 3 aşama vardır. Anagen faz: Büyüme aşaması, katajen faz: dinlenme fazı ve telojen faz ise dökülme aşamasıdır (derisini değiştiren bir yılan gibi).

    4 . Saçınızın anagen faz uzunluğu, saç büyümesinin ne kadar süreceğini belirler ve bu genetik yapı ile belirlenir. Kaşların saçımıza göre daha kısa anagen fazı vardır ve bu da kaşların neden saçlarımızın uzunluğuna gelmediğini açıklar.

    5 . Herhangi bir zamanda telojen (dökülme) fazda olan kılların oranı normalde % 15’dir, ama eğer hastada yüksek ateş, tiroid hastalığı veya anemi varsa, ya da çok fazla selenyumlu yiyecek tüketirse saçlar daha da incelmeye başlayabilir. Bu duruma telojen effluvium denir.

    6 . Bir kadın hamile olduğu zaman, anajen fazına geçiş artarak tüyler daha büyür ve daha parlak görünür, doğumdan sonra ise kıllar telojen faza gider ve dökülme başlar.

    7 . (Lazerler, şampuan ve ekleri dahil ) Çok az ürün ve tedaviler saç büyümesini arttırma yeteneğine sahiptir.

    8 . Minoksidil stres, diyet, hamilelik sonrası ya da kısa vadeli bir sorun nedeniyle ortaya çıkan saç dökülmesine yardımcı olabilir.

    9 . Stres saçların telojen faza girmesini tetikleyebilir.

    10 . Aşırı diyet ve egzersiz saç kaybına neden olabilir. Temel protein eksikliği saç ve tırnakları etkiler, buna genellikle kırılgan tırnaklar ve son derece kuru saçlar eşlik edebilir.

    11 . Antidepresanlar, doğum kontrol ilaçları, özellikle kolesterol düşürücü statin grubu gibi bazı ilaçlar saç dökülmesine neden olabilir. Bazı doktorlar tiroid ve diyabet ilaçlarının saç seyrelmesine veya kaybına yol açabildiğini belirtmektedir.

    12 . Saç dökülmesi veya incelmesi menopoz döneminde çok yaygındır, ama doktorlar hala tamamen östrojen tam rolünü anlayamamaktadır. Bu tür saç dökülmesinde genetik bir bağlantı var gibi görünmektedir ve tedaviye daha dirençlidir.

    Eğer saç dökülmesi veya incelmesi gibi herhangi bir sorun yaşıyorsanız, en iyi profosyonel yardımı bir dermatologdan alabilirsiniz. Dermatologlar saç dökülmesinin nedenini belirlemek, yardımcı olabilmek ve bununla ilişkili olabilecek cilt ve tırnaklardaki diğer belirtileri tespit etmek için eğitim almışlardır.

  • DOĞUM

    DOĞUM

    Gebeliğin ilk 36-38. haftasında uterus doğum için hazır hale getirilir ancak uyarılara kapalıdır. Aynı zamanda uterus girişi de yumuşamaya başlamış ancak yapısal bütünlüğünü korumaktadır. Uzun süren bu sessizlik dönemini uterustaki kasılmaların başlaması ve uterus girişinde incelme ve açıklık başlaması izler. Doğum dört fazda incelenir.

    Faz 1(sessizlik fazı): döllenmeyle birlikte uterusta bir sessizlik dönemi başlar. Bu sessizlik gebeliğin sonuna kadar devam eder. Bazen gebeliğin ilerleyen haftalarında uterusta zayıf kasılmalar olabilir. Eyleme yol açmayan bu kasılmalara yalancı eylem denir.

    Faz 2(hazırlık fazı): gebeliğin son 6-8. Haftasında uterusta hareketlilik başlar. Bu fazda eylem için uterusta ve servikste değişiklikler ortaya çıkar. Uterusun alt segmenti oluşmaya başlar ve fetusun önde olan kısmı aşağıya iner. Servikste kollajen lifler yıkılır ve serviks yumuşar.

    Faz 3(doğum fazı): Doğum fazı 3 evreden oluşur.

    1. Evre: fetusun pasajdan geçmesi için gerekli olan serviks genişlemesinin tamamlanması için geçen süreyi kapsar. Yaklaşık 12 saat surer. Eylemde başlayan uterus kasılmaları tamamen istemsizdir. Bu kontraksiyonları sıklığı 10 dakikadan 1 dakikaya kadar düşer. Kontraksiyon arasındaki bu bir dakikalık dönem fetusun iyilik hali için çok büyük önem taşır. Uterusun kas tabakası üst kısımda daha kalın ve ilçeriğini dışarı itercesine çalışırken, uteresun alt segmenti bu pasajı kolaylaştıracak şekilde daha yumuşak ve ince olarak faaliyet gösterir.

    2. Evre: Bu evre serviksin dilatasyonunun tamamlanmasından fetusun doğumuna kadar olan süreyi kapsar. Hiç doğum yapmamış olan kadınlarda ortalama 50 dakika maksimum 2 saat surer. Çok doğum yapmış kadınlarda ortalama 20 dakika maksimum 1 saat surer.

    3. Evre: bu evre fetus çıktıktan sonra plasenta ve fetal membranların atılmasına kadar geçen süredir. Genellikle 10 dakika surer.

    Faz 4(puerperium fazı): doğumu takip eden 1 saat içinde uterusun kontrakte olması ile uterus damarlara basınç uygulanır ve kanama önlenmiş olur. Aynı anda anne sütünün gelmesi ile bebek emzirilmeye başlanır ve emme refleksi ile salınan oksitosin hormonu da uterus kontraksiyonlarına yardımcı olur.

  • Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi boynun ön kısmında yer alıp erişkinlerde ağırlığı 15 ila 25 gr. arasında değişen ve her biri 3cm uzunluğa ulaşabilen iki lob ile bu lobları bağlayan isthmus denen köprüden oluşan kelebek şeklinde bir organdır. Tiroid bezi T3 ve T4 hormonlarını salgılayarak bazal metabolik hızla birlikte çeşitli kardiyak ve nörolojik fonksiyonları kontrol eder.

    Guatr nedir?

    Normalin ortalama iki katı büyümüş, yanı ağırlığı 40 gr. civarına ulaşmış bir tiroid bezine tıp dilinde guatr denir. Birçok guatrda bir veya birden fazla nodül bulunabilir. Guatrın en sık rastlanan sebebi diyetimizdeki iyot eksikliğidir, fakat gelişmiş ülkelerde sofra tuzuna iyot katılması guatrın tıbbi bir problem olmasına son vermiştir.

    Tiroid bezi hastalıklarını sınıflandırır mısınız?

    Tiroid bezi hastalıklarını basit olarak tiroid bezinin az çalışması, tiroid bezinin fazla çalışması, tiroid bezinin iltihaplanması ve tiroid nodülleri ile tiroid kanserleri olarak sınıflandırabiliriz.

    Tiroid bezinin az çalışmasının belirtileri nelerdir?

    Tiroid bezinin gerekenden az hormon salgılaması, yani tıp dilinde hipotiroidi tabir edilen durum hastalarda birçok şikayete sebep verir. Bunların en önemlileri kolay kilo almak veya diyete rağmen kilo verememek, cildin kuru, kırışık ve özellikle gözler çevresinde şiş olması, saç dökülmesi, enerjisizlik ve unutkanlık, bağırsakların tembelleşmesi, soğuğa dayanıksızlık ve el/ayak üşümesi, kas ağrıları ve güçsüzlük, cinsel istekte azalma, regl döneminde düzensizlik ve sık sık infeksiyon geçirmektir. Kişide bu belirtilerin birkaç tanesi birden mevcutsa tiroid fonksiyonu mutlaka kontrol edilmelidir.

    Tiroid bezinin çok çalışmasının belirtileri nelerdir?

    Hipertiroidi, yani tiroid bezinin gerekenden fazla tiroid hormonu salgılaması genel olarak metabolizmayı hızlandırır ve buna bağlı şikayetlere sebep verir. Bunların başında iştahın açık olmasına rağmen kilo kaybı, istirahat halinde nabzın dakikada seksenin üzerinde olması, çarpıntı şikayetleri, tansiyon yükselmesi, sıcağa dayanıksızlık ve gece terlemeleri, uykusuzluk, asabiyet, cildin devamlı nemli/terli olması, kas ağrıları ve adet düzensizlikleri sayılabilir.

    Tiroid nodülleri ve kanserleri hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

    Tiroid nodülleri tiroid bezinin elle muayenesinde sıkça rastlanan bir bulgudur. Tek veya birçok nodül mevcut olabilir. Nodüller risk faktörlerine ve klinik tabloya göre ultrason, ince iğne aspirasyon biyopsisi ve sintigrafiyle değerlendirilip gerekli tedavi uygulanır.

    Tiroid kanserleri tüm kanserlerin yüzde birini oluşturur. Kadınlarda erkeklere oranla üç kat daha fazla görülür. Başlıca risk faktörleri arasında baş ve boyun bölgesine uygulanmış ışın tedavisi, radyasyona maruz kalmış olmak ve tiroid sintigrafisinde tespit edilen “soğuk nodül” yer alır. Tiroid kanserlerinin tedavisi cerrahi olup, ameliyat sonrası kanserin türüne göre radyoaktif iyot tedavisi uygulanır ve ömür boyu takibi gerekmektedir.

    Tiroid ve hamilelik ile ilgili şu bilgileri ekleyebiliriz:

    — Tiroid bezinin az çalışması da, çok çalışması da hamile kalmayı etkileyebilir. Fakat çok daha sık rastlanan durum tiroidin az çalışmasıdır.

    — Özellikle tiroid bezi az çalıştığında ( = hipotiroidi ) regl düzensizlikleri, yumurtlamanın ( ovülasyon ) olmaması ve luteal faz tabir edilen rahmin döllenmiş yumurtanın yerleşmesi için gelişip hazırlandığı dönemin kısalması gibi problemler ortaya çıkar ve bunun sonucunda doğurganlık azalır.

    — Hamilelik öncesi tiroid hormonu seviyeleri ve tiroid antikorları ( anti-TPO ) mutlaka kontrol edilmelidir. Özellikle hamilelik öncesi anti-TPO seviyeleri yüksek bulunan bayanlarda hamilelik sırasında hipotiroidi ( tiroid yetmezliği ) ve düşük riskinin çok daha yüksek olduğu saptanmıştır.

    — Hamilelik sırasında fark edilmeyen veya doğru tedavi edilmeyen tiroid yetmezliği bebeğin hem fiziki gelişimini ,hem de zeka gelişimini ( düşük IQ ! ) olumsuz yönde etkiler.

    — Hamilelik sırasında hem vücudun tiroid hormonu ihtiyacı arttığından, hem de normal laboratuar değerleri hamileler için daima geçerli olmadığından sonuçların bir uzman tarafından değerlendirilmesi çok önemlidir.

  • Baş ağrıları ve migren

    Baş ağrıları 2 ana gruba ayrılmakta,Birincil(primary) ve İkincil(secondary);

    Birincil( primary) baş ağrıları, başka bir patoloji ile ilgili olmadan , kendi kendine oluşan baş ağrılarıdır.4 ayrı kategoriye ayrılmakta;

    a) Migren(%35)

    b) Gerginlik başağrısı( Tension- type headache %60)

    c)Küme baş ağrısı( Cluster headache) ve başka trigeminal otonom baş ağrıları( cephalalgias) yüz ve beyindeki parasempatik nedenlerden etkilenerek ortaya çıkar.

    d) Öksürük sonrası başağrısı( max. Yarım saat sürer)

    Spor sonrası baş ağrısı ( halterci baş ağrısı)

    Sex sonrası baş ağrısı( cinsel ilişkiyle başlayan ve orgazm da şiddetlenen)

    Hipnic baş ağrısı( Hastayı uykudan uyandırıp, 5 dakika – 48 saat sürebilir) Hypnic baş ağrısını adlandırmak için bu belirtilerin en az ikisi olmalı. Atağın ayda 15 den fazla olması enaz 15 dakika uyandıktan sonra devam etmesi, ilk kez 50 yaştan sonra ortaya çıkması.

    a ) MİGREN

    Uluslararası baş ağrısı camiasına göre (International Headache Society), Migrenin teşhis ve sınıflandırılmasında 7 alt grup vardır;

    a.1) Rayic olan Migren,( Common Migren), aura sız migrendir, yani baş ağrısı var ama görme bozukluğu vs…. yok

    a.2)Klasik Migren, Aura ile beraber olan Migrendir. Bazen sadece Aura olabilir( baş ağrısı olmadan), hafif migren tipi olmayan baş ağrısıdır. Bu grupta’’ Familial hemiplegic migraine’’ ve ‘’ sporadic hemiplegic migraine’’ da yer almakta. Hastanın migren ve aura yanı sıra motor tek taraflı felç yaşanır. Eğer yakın akrabalarda aynı öykü varsa ‘’ familial ‘’ bu öykü yoksa ‘’ sporadic’’ denir.

    Bu grupta 3. tip migrenden yani ‘’ basiler- type migraine’’ den de bahsetmek gerekir.Bu hastalarda baş ağrısı ve auranın yanı sıra konuşmakta güçlük, baş dönmesi, kulak çınlaması(zil sesi duymak gibi) şikayetler ortaya çıkar( Brainstem belirtileri) ama motor güçsüzlük olmaz.

    a.3) Renital migren , tekrar olan görme bozukluğu, belli bir görme alanında bulanıklık, geçici tek taraflı körlük, baş ağrısıyla bir arada görülür. Bu grup hastalarda baş ağrısı hamleleri arasındaki periodlarda göz muayenesi tamamen normaldir.

    Bu hastalarda geçici ani tek taraflı körlüğün ( amaurosis fugax) başka nedenleri, yani’’ optic neuropathy’’ ve ‘’karotid dissection ‘’ kesinlikle ekarte olmalıdır.

    a.4 )Komplikasyonlu Migren :

    ● Kronik migren- migren baş ağrısı en az 3 ay boyunca 1 ayda 15 gün veya daha fazla sürerse kronik migren denir.( aşırı migren ilacı kullanımından sonra tablo oluşabilir) Çoğu zaman aurasız migren ( common migrenin) episadları kronik migrene dönüşebilir.

    ●Status migrainosus- 72 saatten fazla süren migren baş ağrısı hamlesine denir.Baş ağrıları şiddetlidir.( aşırı migren ilacı kullanımından sonrada aynı tablo oluşabilir) teşhis için bu durumu ekarte etmek lazım.

    ● Aura şikayetlerini ( görme bozukluğu, bulantı) biri veya birkaçı 1 haftadan fazla devam eder ama beyin enfaktusu belirtileri bulunmaz, nadir görünür.

    ● Aura şikayetlerinin biri veya birkaçı, beyin enfaktusuyle ( Ischaemic brain infarction) bir arada görülür.

    ●Migrenin aura sırasında 2 saat sonra nöbet hamlesi (seizur) eklenmesidir. Migren ve epilepsy ( sara) beyinde , kriz ile ilgili( paroxysmal) bozukluğun örnekleridir.Bu iki durumun bir arada görükmesi ‘’ migralepsy’’ adını almakda.

    a.5) Çocukluk çağında bazı periodik sendromlar çoğu zaman migrenin habercisi olabilir. Çocukta kusma nöbetleri, karın ağrısı hamleleri (abdominal migraine) ve baş dönmesi hamleleri şeklinde.

    Migrende bulgu ve şikayetler:

    Her hastada fark göstermektedir. Migren hamlesi bu 4 fazdan oluşmakta ama tüm hastalar aynı şikayetlerden yakınmazlar;

    1) Prodrome Fazı- Baş ağrısı atağından saatler veya günler önce görülür, uykulu olmak, özel yiyecek arzusu( mesela çikolata) kaslarda özellikle boyunda gerilme, kulaklarda sıcaklık hissi, ishal yada kabızlık, idrara çıkmada artış.Bir çok hasta bu belirtilerin ortaya çıkmasından migren atağının yakınlaşmasını anlayabilir.

    2) Aura Fazı- Migrenli hastaların %20-30 gözlenen bu faz 5-20 dakikada ilerler ve genelde 1 saatten az sürer.Baş ağrısı atağı çoğu zaman aura fazının bitmesinden 1 saat sonra başlar( bazen auradan saatler sonra başlayabilir) .Aura belirtilerinin en yaygını görme bozuklukları dır( visual aura).Mesela beyaz, siyah veya renkli ışıklar görme (photopsia), bulanık görme alanı vs…. Aura somatosensory de olabilir , bu da kendini ellerde , ayaklarda ve aynı tarafın burun- ağız kısmında iğne batırılma( paresthesia) hissi gibi gösterir.parestezi (iğnelenme hisi) kola ve yüze (dudaklar ve dile) yayılabilir. Aura fazın başka semptomları , ses duyusu ve koku duyusunda halüsinasyon gibi orataya çıkabilir( migrainous deliria- oliver sacks)

    3) Ağrı Fazları: Tipik migren baş ağrısı, tek taraflı, zonklayıcı orta derece veya şiddetlidir, ve genelde aktiviteyle kötüleşir.Bu şikayetler sabit olmayabilir , ağrı iki taraflı başlayıp sonra tek taraflı veya tam tersi olabilir, ataklar yer değiştirebilir,Ağrı 4 saat- 72 saate kadar büyüklerde ve 1 saatten -48 saate kadar çocuklarda sürebilir, atakların aralığı çok değişken olabilir( hayat boyu birkaç hamleden, haftada birkaç hamleye kadar) ama genelde ayda 1-3 baş ağrısı atağı görülür. Ağrı fazında % 90 bulantı olur ama sadece 1/3 kusma görülür, ışıktan ve sesten rahatsız olmak çok yaygındır. Şakak kısmındaki damarlarda sertleşme ve baş dönmesi olabilir.

    4) Postdrome Fazı;

    Baş ağrısının bitmesinden sonraki faza denir. Bu fazda hasta kendini yorgun ve bitkin hissedebilir( hungover). Tanımada zorluk, gastrointestinal bulgular ,ruh hali değişiklikleri ortaya çıkar. Bazı hastalar bu dönemde, kendilerini yenilenmiş ve mutlu hissederler, bazıları de depresif ve mutsuz.

    Migreni Tetikleyen Faktörler:

    Migrenin başlama ihtimalilini ilk 48 saat içinde artırır;

    Alerjik reaksiyonlar
    Fazla ışık , yüksek ses, özel kokular.,Ruhi veya fiziki stres
    Uyku düzeninde değişiklik,
    Sigara içmek vaya dumanına maruz kalmak,
    Öğün atlamak
    Alkol
    Mens sikllerindeki değişiklikler,
    Doğum kontrol hapları( ocp)
    Menopoza geçiş dönemi.

    Yiyecekler çikolata, avakado, bakla,peynir,tütsülenmiş gıdalar, soya sosu ve kırmızı şarap, bira, sherry, monosodium, glutamat, nitrat, nitrit ve tyramini olan tüm yiyecekler( konserveler,peynir vs)

    Migren ‘in Patofiziyolojisi;

    Her şey tam açığa kavuşmamakla birlikte , ‘’Migren’’ genetiğin ve çevresel faktör lerin ikisininde rol aldığı bir hastalıktır. Mühtemelen majör bir ağrı patikası(pathway) olan Trigeminal sinirdeki değişiklikten kaynaklanır. Beyin biyokimyasal (serotonin) imbalansı sinir sisteminde ağrı regülasyonunun bozulmasına neden oluyor. Seretonin seviyesi migrende düşer, buda trigeminal sistemden bazı neuropeptidlerin salgılanmasına ve neticede ağrı eşiğinin düşmesine neden olur.

    b) Gerginlik tipi baş ağrısı( TTH) :

    Bu tip baş ağrısının değişik adları kasılma baş ağrısı, psychogenic baş ağrısı, stres baş ağrısıdır. Nedeni tamamen birincil veya başka bir hastalığa ikinçilde olabilir.En fazla görünen baş ağrısıdır (%60).3 şekilde görülebilir; aralıklı( episodic) aralıklı ,sık görünen baş ağrısı( ayda 1 epizoda dan fazla olan baş ağrısı sık katagorisine girmekte) ,ve son olarak kronik gerginlik baş ağrısı( Kronik gerginlik baş ağrısı, ciddi yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır).