Etiket: Farklı

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı insan hayatının en karakteristik taraflarından biridir. Kadim zamanlardan beri insanlığı ilgilendiren birçok mesele iki kardeşler arası ilişkilerden ibarettir. İlk cinayetin hikayesi olan Habil ve Kabil, imparatorluklar döneminde kardeşler arasında yaşanan kanlı taht kavgaları, Karamozav Kardeşler, Sindirella ve Antik Yunan Mitolojisinde görülen kardeş ilişkileri kardeş kıskançlığı ve mücadelesinin tarihin her döneminde olduğunu gösterir. Çocuklarımızın birbiriyle kavga etmesi elbette hepimiz için huzur kaçırıcıdır. Durmadan tartışmaları, birbirlerine isim takmaları, tahrik ve tehdit etmeleri ya da doğrudan kavga etmeleri aile için ciddi sorunlara yol açabilir. Anne ve babanın evliliklerinde anlaşmazlıklar ortaya çıkması ya da birliktelikten alınan tatminin azalması; fiziksel zarar riskinin doğması ve aile üyelerinin özgüvenlerini yitirmesi şiddetli kardeş kavgalarının muhtemel sonuçlarıdır.

    Kardeş kavgasını nasıl algılamalıyız? Aslında kardeş kavgası, kendilerini keşfettikleri, farklılıklarını ve benzerliklerini farkettikleri ve nasıl beraber yaşayacaklarını öğrendikleri bir süreçtir. Bu kavgalar, farklı bakış açılarına saygılı yaklaşmayı, toplumla uyumlu bir şekilde yaşamayı ve sosyal kabiliyetleri öğrenecekleri bir fırsatı da barındırır. Bunun yanında, karşınızdaki henüz bir çocuk olduğu için, yeni doğan kardeşiyle alakalı hissettiği şeyin kıskançlık olduğunu bile anlamayacaktır. Onun hayatta en değer verdiği şey siz ve sizin ilginiz olduğu için, ilginizin bölünmesinden duyduğu rahatsızlığı tuhaf yollarla dışavurabilir. Bu yeni karşılaştığı duruma karşı nasıl bir tavır alacağını, nasıl davranacağını bilemez. Kardeş kıskançlığının temelleri de bu ilginin paylaşılması etrafında döner.

    Kardeşler arasında yaşanan çatışmaların ne üzerine olduğunu anlamak, onu önlemek için atılabilecek en önemli adımlardan birisidir. Kıskançlık genellikle ailenin gösterdiği ilginin paylaşımı  hususunda ortaya çıkar. Ebeveyn bu konuda kayırıcı da olsa ya da gerçekten adaletli de olsa çocuğunuz bu konudan yakınabilir. Kendini ifade edebilecek başka bir yol bilmiyor olabilir. Eğer böyle bir şey söz konusu değilse yaşanan şey yalnızca yaşları ve içinde oldukları dönemlerin farklılığı da olabilir. Bir yenidoğanın eğlence anlayışı, bir “toddler”ın siniri bozabilir. Aynı şekilde ergenliğe yeni adım atmış kardeş, kimliğini ve bağımsızlığını oluşturduğu çetin bir süreçteyken ona sevgi dolu yaklaşan kardeşiyle vakit geçirmek bile istemeyebilir. Çocuğunuzun kardeşine karşı takındığı agresif tavrın sebebi siz de olabilirsiniz. Çocuklar hemcins ebeveynleriyle özdeşim kurarak ve onları model edinerek bazı davranışlar geliştirirler. Eğer siz de eşinizle sık sık tartışıyorsanız, çocuklarınızın ettiği kavgalar da bunun bir izdüşümü olabilir.

        Günlük hayatı ve ruhsal sağlığımızı zedeleyen bu duruma müdahale edebilir, bu çatışmayı birlikte yaşama kültürünün ve sosyal kabiliyetlerin özümsendiği bir sürece çevirebiliriz.

            Dahil olmak: Eğer her kavgaya dahil olursak birçok açıdan çocukları bağımlı hale getirebiliriz. Bir sorunu kendi başlarına çözmeye dair duydukları güven sarsılabilir. İçinden çıkılamayacak durumlarda çatışmayı onlar için çözüme kavuşturan ebeveyn figürü yerine, kavgayı onlarla birlikte irdeleyen ve çözüm için gayret gösteren bir ebeveyn çocuklarımızın için daha sağlıklı bir rol model olacaktır. Böyle durumlarda taraf tutmaktan kesinlikle imtina etmeli, iki tarafın da kazançları olacağı bir sonuca varılmalıdır.

        Adalet : Eşitlik ve adalet birbirinden farklı durumlardır. Çocuğumuza, kardeşinin aldığı her şeyi alacağımıza, ne yerse onun da yiyeceğine ya da ilginin eşit paylaşılması gerektiğine inandırmamamız gerekir. İçinde oldukları gelişimsel evre, özel hayatlarında yaşadıkları bazı zorluklar bazen ihtiyaçların ve ilginin farklı oranlarda dağılmasını gerektirebilir. Çocuklarımızı paylaşmaya mecbur da bırakmamız gerekir. Kendi başlarına geçirecekleri vakitler de kardeşlerine ve dünyaya karşı tavırlarını iyileştirecektir. Farklılıkları konusunda onları cesaretlendirmeli, bu farklılıkların zarar verici değil tamamlayıcı olduğunu da onlara göstermemiz gerekebilir. Özel bakıma muhtaç ya da üstün zekalı kardeşi olan çocuklar için bu husus daha kritik bir anlam ifade etmektedir.

        Disiplin : Birbirlerine karşı gösterdikleri tavırlar, ev içinde gösterilecek uygun ve uygunsuz davranışlar ve bazı spesifik anlaşmazlıklara dair belirli bir kural sistemi oluşturulur ve bunlar çocuklara samimi bir şekilde anlatılırsa, “Ben haklıyım, sen haksızsın.” gibi suçlamaların önüne geçilmiş olabilir. Kurallar karşısında sorumlu olduğunu farkeden çocuk, davranışlarının sonuçlarının da yine onu ilgilendirdiğini farkedebilir. Hem kavgaların azalmasına hem kendilerini keşfetmelerinde önemli gelişmeler yaşanabilir.

             İletişim : Eğer yalnızca kavga ettikleri zamanlarda çocuklarınızla yakından ilgileniyorsanız, siz yokken hiç kavga etmediklerini farkedebilirsiniz. Bu kavgayı ödüllendirmektir. Aksine, çocuklarınızla birebir zaman geçirmeli, onlara olan sevginizin mahiyetini anlatmalı, ona has özelliklere dikkat çekerek özgüvenin yerleşmesine imkan vermeliyiz. Ailece geçirilen eğlenceli ve sağlıklı bir haftasonu çocuklarınızın arasındaki çatışmayı da dindirebilir.

            Yenidoğan: Eğer yeni bir bebeğiniz olacaksa, büyük çocuğunuzun kardeşini kıskanmasını önlemek için de bazı yollar denemelisiniz. Onu hamilelik sürecinin dışında tutmayın. Karnınıza ellesin, eğer memnun olacaksa sizinle birlikte kontrollere gelsin. Kardeşi doğduğunda nelerin değişebileceğini, bu doğumun hayatınız için neleri değiştirebileceğini anlatabilirsiniz. Doğumdan sonra onun da sorumluluk almasını sağlayabilirsiniz. Yapabileceği konularda onun yardımını alıp ona danışarak çocuğunuzla aynı safta olduğunuzu ona göstermeniz, kardeşine duyduğu sevgiyi arttıracaktır.

  • Üniversite Öğrencilerinin Depresyonlarının İncelenmesi

    Üniversite Öğrencilerinin Depresyonlarının İncelenmesi

    Son yıllarda depresyon tanısı alan, tedavi gören ve depresyon için ilaç kullanan üniversite öğrencilerinin sayısında bir artış gözlenmektedir. Depresyon üniversite öğrencilerinin karşı karşıya kaldığı duygusal problemlerden en ciddi olanıdır çünkü yetişkinleri ve genç yetişkinleri doğrudan ve derinden etkilemektedir. Çünkü üniversite yılları boyunca gençler yetişkin dünyasına adım atmaya başlamaktadırlar. Bir başka deyişle üniversiteye adım atan genç yetişkinler, farklı bakış açıları, farklı yaşam biçimlerini keşfetmeye başlamakta ve değişik rolleri olduğunu fark etmektedirler. Bir yandan bağımsız olmaya çalışırken, bir yandan da kendilerinden beklenen gelişim görevlerinden olan yakın ilişkiler kurma çabasına girmektedir. Üniversite öğrencileri kendi beklentileri ile diğer insanların (arkadaşları ve aileleri) beklentilerini karşılama konusunda denge kurmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca, üniversite öğrencileri kendilerini keşfetmeye çalışmakta, bu kendini keşfetme süreci ise zaman zaman benlik saygısında iniş ve çıkışlar yaşamalarına neden olabilmektedir. Ayrıca üniversite öğrencilerinin değişen çevre ve kalma yeri gibi koşullara uyum sağlaması da gerekmektedir. Bu nedenle, üniversite yaşamı hem olasılıkları hem de olumsuz yaşam koşullarını ve stres faktörlerini beraberinde getirmektedir. Sonuçta üniversite öğrencileri yaşadıkları baskı sonucunda öfke, kaygı ve depresyon gibi bazı psikolojik belirti ve sorunlara daha yatkın hale gelebilmektedirler.

    Araştırmanın Amacı:Depresyon üniversite öğrencilerinde oldukça yaygın olduğu ve yaşamlarını olumsuz yönde etkilediği için depresyonun incelenmesi çok büyük önem taşımaktadır. Üniversite öğrencilerinin yaşam koşulları ve gelişim özellikleri dikkate alındığında dış görünümden memnun olmama, akademik başarısızlık ve kalma yerine uyum sağlayamama değişkenleri depresyon için en önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle bu araştırma üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerini cinsiyet, dış görünümden memnuniyet, kalma yeri ve akademik başarı değişkenleri açısından incelemek için gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmada, (1) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri nasıldır?, (2) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri dış görünümden memnun olma düzeylerine göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır?, (3) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri akademik başarılarına göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır?, (4) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri cinsiyet ve kalma yerine göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır?, (5) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri dış görünümden memnun olma ve akademik başarı değişkenleri kontrol edildiğinde cinsiyet ve kalma yerine göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır? Sorularına yanıt aranmıştır.

    Araştırmanın Yöntemi:Bu çalışma Anadolu Üniversitesi’ne devam eden 440 üniversite öğrencisiyle gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların 315’i kadın, 123’ü ise erkektir; 102’si birinci sınıf, 105’i ikinci sınıf, 110’u üçüncü sınıf, 123’ü ise dördüncü sınıftır. Araştırma verileri, Beck Depresyon Envanteri, Beden 90 A. Aykut Ceyhan et. al. Organlarından Memnuniyet Ölçeği ve araştırmacılar tarafından bu araştırma için geliştirilmiş olan Kişisel Bilgi Anketi ile toplanmıştır. Kişisel Bilgi Formu üniversite öğrencilerinin cinsiyet, sınıf düzeyi, akademik ortalama ve kalma yeri ile ilgili sorulardan oluşmaktaydı. Data analizinde ise bağımsız gruplar için t testi, iki yönlü varyans analizi ve iki yönlü ANCOVA (Kovaryans) analizi kullanılmıştır.

    Araştırmanın Bulguları:Üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerine ilişkin dağılımın ortalaması 12.63, standart sapması ise 8.21 olarak bulunmuştur. Üniversite öğrencilerinin %25’inin depresyon puanları yedi ve yediden düşük, %50’sinin puanları ise 11’e eşit veya 11’den düşüktür, %75’inin puanları ise 17 ve daha altında yer almaktadır. Bu sonuçlara göre, üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğunun depresyon düzeylerinin yüksek olmadığı ifade edilebilir. Araştırmanın bulguları dış görünümlerinden memnun olmayan üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerinin dış görünümünden memnun olanların depresyon düzeylerinden daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca akademik başarısızlık yaşayan öğrencilerin depresyon yaşama olasılıkları akademik olarak başarılı olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Araştırmanın bulguları üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerinin cinsiyete, kalma yerine ve bu iki değişkenin etkileşimine göre anlamlı olarak farklılaşmadığını ortaya koymaktadır. Kovaryans analiz sonuçları ise üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerinin dış görünümden memnun olma ve akademik başarı değişkeni kontrol edildiğinde de cinsiyet, kalma yerine ve iki değişkenin etkileşimine göre anlamlı olarak farklılaşmadığını göstermektedir.

    Araştırmanın Sonuçları ve Öneriler: Araştırmanın bulguları üniversite öğrencilerinin kalma yeri ve cinsiyetlerinin depresyon düzeylerinde farklılık oluşturmada önemli faktörler olmadığını ortaya koymuştur. Bu faktörler, üniversite öğrencilerinin dış görünümlerinden memnun olma ve akademik başarı durumları kontrol edildiği halde anlamlı bir farklılığa yol açmamıştır. Öte yandan, üniversite öğrencilerinin dış görünümlerinden memnun olmaları ve akademik başarıları depresyon düzeylerinde anlamlı etkilere sahiptir. Depresyon üniversite öğrencilerinin karşı karşıya kaldığı en önemli psikolojik problemlerden birisi olduğu için üniversite öğrencilerine etkili psikolojik yardım hizmetleri sunulması gerekmektedir. Bu nedenle üniversite öğrencilerinin kendini kabul düzeylerini yükselten, iletişim becerilerini ve sosyal ilişkilerini geliştiren farklı depresyonla baş etme programları geliştirilebilir. Bu programların tasarlanıp hazırlanmasında ise dış görünümden memnun olup olmama ve akademik konular da dikkate alınmalıdır. Bu çalışmanın bazı sınırlılıkları vardır bu nedenle bu araştırma başka çalışmalarla tekrarlanabilir. Bu araştırmanın katılımcılarının sayısındaki sınırlılıktan dolayı, üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri ile cinsiyet, dış görünümden memnun olma ve kalma yeri arasındaki etkileşimler daha büyük çalışma gruplarıyla gerçekleştirilebilir. Üniversite öğrencilerinin depresyonlarını daha ayrıntılı olarak ele almak için nitel çalışmalar yapılabilir.

  • Dostça Boşanmak

    Dostça Boşanmak

    Geçtiğimiz günlerde, köşe yazarı Onur Baştürk’ün, tanınmış bir simanın boşanmasına dair bir yazısına denk geldim. Bu çiftin, boşanma sonrasında, birlikte gülümsedikleri bir fotoğraf üzerine ve boşanma şeklinin ne kadar medeni olduğuna dair bir yazıydı. Ben de psikolog gözlüğümle bu fotoğrafa bakıp düşündüm. Beş çocuğu olan bir çift, gün geliyor yollarını ayırmaya karar veriyor. Kavgasız, gürültüsüz, gülümseyerek..Toplumumuzun alışkın olmadığı bir tablo..Sanki ayrılıklar her daim kavgalı, çekişmeli, bolca hakaretli olur gibi bir toplumsal algıdan söz edebiliriz. Oysa ki, her çiftin evlilik kararı alma motivasyonu ve enerjisi nasıl farklılık gösteriyorsa, ayrılma nedenleri ve biçimleri de yine farklılık gösterecektir ve evet gülümseyerek, hatta el ele tutuşarak boşanmak neden mümkün olmasın? Böyle ayrılabilen çiftler bunu nasıl başarabiliyor, bundan bir parça söz etmek istiyorum.

    Eski yıllarda, ayrılan bir kişiye “Neden ayrılıyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde, “Eşimle aramda iletişimsizlik var” ya da “Yürümek istediğimiz yollar farklılaştı” gibi yanıtlar alınsa, bu kişiye büyük bir ihtimalle garipseyen bakışlar atılırdı. Anne-babalarımızın zamanında bir evliliğin sona ermesi, ancak çok yoğun şiddet, alkol-madde kullanımı gibi nedenlerin varlığında belki makul sayılabilirdi. Belki diyorum, çünkü toplumumuzun genetiğine işlemiş bir “kutsal evlilik” imajı var, yani insanlar sanki boşanmamak üzere evlenirler ülkemizde. “Yuva”nın kutsallığına vurgu yapılır ve özellikle de çocuk sahibi olunmuşsa, mutlaka devam etmelidir evlilikler! Hele ki, kadınların üzerine yüklenmiş ne kadar da fazla sorumluluk vardır. “Yuvayı dişi kuş yapar” sözü yıllarca eğitimli kadınların üzerinde bile bir kambur gibi yer aldı. İlişkilerin yürümesinde sanki ana rol kadınınmış gibi bir algı hep mevcuttu.

    Kadın ve özellikle anne olmuş bir kadının çağrışımları ülkemizde sizce de şöyle değil midir? “Fedakar, kendisini çocuklarına adamış, kendi bireysel ihtiyaçlarını unutmuş, eşini idare edebilen, alttan alan, daha arka planda yer alan, derleyen, toparlayıcı vb.” Bu düzen ve kadına atfedilen, onun daha arka planda olmasını öngören sıfatlar artık İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayan eğitimli, çalışan kadınlar dünyasında kabul görmüyor, herkes kendi kimliğine daha çok sahip çıkıyor. Özgürlük, özgür hissetmek çok önem taşıyor. Eskiden kırklı yaşlar “bir köşeye çekilme “ yaşıyken, şimdi “Hayat kırkında başlar” düşüncesi kabul görüyor.

    Bu bağlamda baktığımızda da, artık evlilikler de hem kadın, hem de erkek için, idare edilmesi, yürütülmesi zaruri bir kurum olmaktan çıkıyor. Evlenen her çift şüphe yok ki, mutlu olmak için evlenir; hayalleri, planları, olumlu beklentileri vardır. Ancak, geçen zaman, iki kişiyi de farklı etkileyebiliyor. Hem kadın, hem erkek kendi içinde farklılaşabiliyor, hayattan beklentileri, yapmak istedikleri, düşünce yapıları, inançları değişebiliyor. Bu değişim olurken, kadın ve erkek, ortak kümeleri olan ilişkilerini sabit tutup, yenilemezlerse denklemin bozulduğunu, sorunların baş gösterdiğini görüyoruz. Oysa ki, ilişki hem duygusal hem de cinsel olarak heyecan, tutku öğelerini her dönem yenilemelidir. Farklılıklar, karşılıklı sürprizler, rutini kırmak..İlişkide tekdüzelik bir süredir devam ediyorsa, duyguların yoğun kalması çok zor bir olasılıktır.

    Bir evliliğin devam etmesi için iki tarafın da duygusal bağının, paylaşımlarının derinliğinin, yakınlığının, karşılıklı anlayışın temel belirleyiciler olduğunu düşünürüm hep. Eşler aynı anda, hem birbirlerine bağlı, hem de özgür hissettikleri oranda mutlu ve tatminli hissederler kanımca. Eğer karşılıklı bu alışveriş uzun bir süredir sekteye uğramışsa, iki taraf da sıklıkla kendisini üzgün, enerjisi alınmış, öfkeli, mutsuz hissediyorsa, öncelikle bir evlilik terapisi almak düşünülebilir. Onları bu noktaya taşıyan nedenleri bulmak ve ilişkilerini istedikleri, hayal ettikleri noktaya taşımak için beraber, el ele verip çalışabilirler. Bu çalışma sonrası, ilişkilerini eskisinden sağlam hale getirebilen çiftlerin olabildiğini çift terapisi uygulamalarıma dayanarak söyleyebilirim. Ancak, bütün bu çabaların sonucunda duygularını harekete geçiremeyen ve yollarının tamamen ayrıştığı noktasında hemfikir olan çiftler de görüyorum.

    En çatışmasız, kavgasız boşanmalar bile kadın ve erkek için zorlayıcıdır. Neticede, bir “kayıp” duygusu yaşanır ve yas sürecine benzer inişli çıkışlı duygular yaşanabilir. Ama, bu kaybın travmatik biçimde yaşanmaması adına, ilişkiyi onarmak için çaba gösterilip sonuç alınamadıysa, anlaşmak ve uzlaşmak çiftlerin psikolojik sağlığı açısından önemlidir.

    Birbirlerinden alacak, verecek bir şey olmadığına kanaat getirmek, iki tarafın bu gerçeği olgunlukla karşılaması, kabullenmeye çalışması, Onur Baştürk’ün yazısına konu olan çiftin fotoğrafında olduğu gibi, gülümseyerek, dostça ayrılmakla da sonuçlanabiliyor. Böyle ayrılabilen çiftlerin haberlerinin medyada yer bulmasını, topluma olumlu örnek teşkil etmesi açısından oldukça yararlı buluyorum.

  • EVLİLİĞİN ÖMRÜ

    EVLİLİĞİN ÖMRÜ

    Evliliğin ömrünün ne kadar olduğu tartışması, tüm evliliklere ortak bir ömür biçme çabasıdır aynı zamanda. Oysaki; her evlilik kendi dinamiklerine, kendi özelliklerine göre hayatta kalış süresini kendi belirler. Sistem yaklaşımına göre evlilik bir sistemdir ve farklı dönemlerden geçer. Evliliğin ilk 1,3,5,7,10… yılının kritik yıllar olduğundan öte, her evliliğin geçirdiği evrelerin evliliğin kaçıncı yıllarına denk geldiğidir asıl mesele. Bir evlilik sistemi içinde yer alan evreler en temelde; evliliğin yeni kurulduğu zaman, ilk çocuğun doğumu, ikinci ve diğer çocukların doğumu, çocukların ergenliğe girdiği dönem, çocukların evden ayrıldığı dönem, çocukların evlendiği dönem şeklinde devam eder. Bunun anlamı da şudur; evliliğin içinde farklı dönemler vardır ve her dönemin özellikleri birbirinden çok farklıdır. Eğer bu dönemler birbirinden farklı olarak değerlendirilmezse ve her dönem birbiriyle kıyaslanırsa “evliliğin ilk yılları çok farklıydı” “çocuktan önce her şey çok daha güzeldi” şeklinde söylemler doğal olarak sistem içinde kendine yer bulacak ve eşleri mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürükleyecektir. Her evre kendi özelliklerine göre yaşanmalı ve beklentiler her evreye uygun bir şekilde güncellenmelidir. Nitekim ilk çocuğun doğumundan sonraki yılların evliliğin ilk yıllarından ya da çocuksuz olunan yıllardan farklı özelliklerde olması en doğal süreçlerden biridir. Evliliğin her evresinde ihtiyaçlar, istekler, evin sorumlulukları, ev içi düzen, maddi konular, roller farklılaşacağı için tüm bu alanlarda aile sistemi kendi içinde ihtiyacı olan güncellemeyi yapmak durumundadır. Evlilikte sorunlar genelde evre geçişlerinde olur, bu da sistemin yeni duruma uyum sağlaması sürecinin doğal bir sonucudur. Umut vaat eden nokta, yeni dönem dengeyi bulunca sorunlar da bitmiş olacaktır.

    Evliliğin ömrünü belirleyen konuların en önemlileri arasında eşlerin birbirlerini farklı iki kişi olarak kabul etmemeleri ve sahip oldukları farklı özelliklerini sürekli sorun olarak görmeleri yer alır. “Eşimle biz çok farklıyız” cümlesi eğer ki bir evlilikte sorun olarak görülüyorsa, o evlilikte sorun hep var olacaktır demektir. Çünkü evliliğin doğası zaten iki farklı kişinin aynı sistem içinde yer almasını gerektiriyor. Eşlerin her şeyden önce, “biz bu sistem içinde; farklı düşünen, farklı hisseden, farklı ihtiyaçları olan, farklı inançları olan, farklı alışkanlıkları olan, farklı zevkleri olan, farklı ilgi alanları olan iki farklı kişiyiz” diyebilmeleri gerekir. Bu kabul yapılmadığında eşler birbirini değiştirme çabası içine giriyor; kendisi gibi davranmayan, düşünmeyen eşinin yanlış davrandığını veya yanlış düşündüğünü savunuyor ve bundan oldukça rahatsızlık duyuyor. Değiştirilmek istenen eş de doğal olarak direnç gösteriyor, sistem içinde kendini var edebilmek için diş gösteriyor ve eşlerin güç mücadelesi başlıyor. Farklılıkların kabul edilmemesinin üstüne bir de sağlıklı tartışma kültürünün olmayışı eklenince en küçük sorunlar yorgan yaktırma noktasına gelebiliyor.

    Bir sorunu, bir çatışmayı çözebilmek için “sen nasıl öyle düşünürsün!” demeden, eşler birbirinin doğrusunu çürütme çabasına girmeden “bu evde iki farklı doğru var, şimdi ne yapacağız?” diyebilmek gerekiyor. Bu noktadan sonra bir çatışmayı çözmek sanıldığı kadar da zor değil. Asıl mesele silahları bırakıp güç savaşını bitirebilmek.

    Farklılıkların kabul edilmesiyle, ilişkinin sağlığı adına atılan bu büyük adımdan sonra hayata geçirilecek bir diğer konu da eşlerin birbirlerinin bireysel sınırlarına müdahale etmemesi, birbirlerine nefes alabilecekleri alanlar bırakması. “Evlendikten sonra her şeyi eşimle beraber yapıyoruz, her vakti birlikte geçiriyoruz” romantik bir söylem gibi gelebilir ancak özünde önemli bir problemi içinde barındırır. Bireylerin kendi özel ilgi alanlarına vakit ayırması, tek başlarına yaptıklarında onları mutlu eden aktiviteleri hayata geçirmesi önemlidir ve bu konuda eşler birbirine destek olmalıdır. Eşler hem bireysel olarak tek başına vakit geçirmeli, hem karı koca olarak birlikte vakit geçirmeli hem de varsa çocuklarla birlikte hep beraber vakit geçirmelidir. Evlilik sistemi ihtiyacı olan enerjinin büyük bir kısmını buralardan alır. Sağlıklı ve kaliteli bir evlilik için sağlam bir ‘biz’ oluşturmak çok önemlidir. ‘Biz’ için ihtiyaç duyulanlar ‘ben’ ve ‘sen’ dir. Çiftler ‘biz’ oluştururken ‘ben’ ve ‘sen’ i yok etmeye çalışmadan, onları koruyarak bunu gerçekleştirebilirler.

    Evlilik içinde en sık rastlanan cümlelerden biri de “Ben söyledikten sonra ne anlamı var, ben dedim diye değil, içinden gelerek yap” cümlesidir. Bu cümle, eşlerin birbirlerinin hoşlandıkları şeylerle ya da birbirlerinin beklentileri, istekleri ile ilgili bilgileri konuşmadan anlayabilecekleri varsayımını içeriyor. Eşlerden biri diğerine hangi yemeği sevdiğini söylemezse diğer eş bunu anlayamayacak ve dolayısıyla belki de o yemek o evde hiç pişmeyecek. Çiftler birbirlerinin hoşlandıkları ve onları mutlu eden şeyleri bilmeli, öğrenmek için çaba sarf etmeli ve kendisinin hoşuna gitmese bile sırf eşi mutlu etmek için bir şeyler yapmalıdır. Kişiler kendileri ile ilgili bu konuları da konuşmayınca aralarındaki paylaşımlar azalıyor ve konuşacak bir şey bulamama noktasına geliniyor. Siz dediniz, istediniz diye eşiniz sizi mutlu etmek için bir şey yaptı, bundan daha güzel ne olabilir ki…

    Bir diğer konu da çiftler evliliklerine dair ‘sıfır tartışma’ beklentisi içinde oluyor zaman zaman. Şu bir gerçek ki, sağlıklı aile sorunları olan ve bunları çözebilen ailedir. Tartışmama beklentisi içinde olan bir ailede de yaşanan tartışmaların varlığı sorgulanıyor, “biz neden tartışıyoruz” şeklinde bir yaklaşım içine giriliyor. Sağlıksız tartışmaların üstüne bir de barışma süreci olması gerektiği gibi yaşanmıyor. Barıştıktan sonra tartışılan konunun bir daha gündeme gelmemesi (“barıştık artık hadi bu konuyu kapatalım”) ya da sorun çözülene kadar barışmaya teşebbüs edilmemesi (“sorun çözülmedi ki niye barışayım”) barışmanın amacına uygun yaşanmadığını gösteriyor. Barışmanın amacı eşlerin sorunları çözebilmesi için bir araya gelmesidir, sorunları halının altına süpürmek değil. Bu konuda da kişisel savaşı bırakıp ilişkinin iyiliği adına hamleler yapılmalıdır. “Sen bana bir adım atsan ben sana koşarım” anlayışı ile ilk adımı karşıdan bekleyen iki kişi de ilk adımı atmayınca, eşlerin koşmak için kullanacakları enerji içlerinde patlıyor ne yazık ki. İlk adımı atma konusunda herkes bireysel sorumluluğunu alıp harekete geçse ilişki adına çok yapıcı bir davranış yapılmış olacak. Evliliklerde kişiler kazanmaz ya da kaybetmez, ilişki kazanır ya da ilişki kaybeder. İlk o barışsın, ilk o özür dilersin, ilk o gelsin…diye düşünmek ilişkinin kaybetmesine katkıda bulunur ancak, sizi kahraman yapmaz.

    Kaliteli bir evlilik için kaliteli iletişim kurmayı da öğrenmek gerekiyor. Öğrenmek diyorum çünkü iletişim bir beceridir ve her beceri gibi sonradan öğrenilebilir. Birçok çift iletişimi sadece ‘söylemek’ olarak düşündüğünden kaliteli iletişime dair birçok nokta da gözden kaçırılmış oluyor. ‘Söyledim ya’ değil mesele, karşılıklı anlaşmak (aynı fikirde olmaktan söz etmiyorum, aynı şeyin anlaşıldığından emin olmak asıl nokta) ve kişilerin kendilerinin anlaşıldığını hissetmesi iletişimin asıl amacıdır. Bunun için de kaliteli iletişimin tekniklerini bilmek ve uygulamak gerekir. Evlilik terapisi seanslarında iletişimi öğrenen birçok çift “Biz şimdiye kadar doğru düzgün iletişim kurmuyormuşuz meğer” diye söylerler. Şimdiye kadar kaliteli iletişimin yollarını bilmiyor olmanız bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiniz anlamına gelmemeli.

    Özetle evlilik; kuralları olan, yeni beceriler gerektiren yeni bir sistemdir. Kişiler evlendiğinde bu kuralları baştan kabul etmiş demektir. Kurallarına uygun yaşanan bir evliliğin kaliteli bir şekilde uzun süre devam etme olasılığı yüksektir. Kendi haline bırakılan hiçbir sistem sonsuza kadar kendini var edemeyeceğinden, evlilik sisteminin devamlılığı için çiftler çaba göstermek durumundadır. Unutulmamalıdır ki, evlilikler olumsuz olaylar yüzünden bitmez, olumsuz olaylar her evlilikte olur. Evliliği bitiren şey, olumlu olayların az olmasıdır. Bu nedenle evlilik sistemi içine olumlulukları çaba ve emek eşliğinde dahil etmek evliliğin ömrü açısından hayati bir öneme sahiptir. Evliliğinizin ömrüne ömür katmanız dileğimle…

  • FARKLILIKLARI KABULLENMEK YA DA KABULLENMEMEK

    FARKLILIKLARI KABULLENMEK YA DA KABULLENMEMEK

    Bir an düşünün dostlar… Çevremizdeki insanların hepsi aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri konuşuyor… Hoşlandığımız ya da nefret ettiğimiz şeyler hep aynı…Ortaya bir sorun çıktığı zaman herkes hep birlikte aynı çözüm yolunu öneriyor… Gelecek hakkında herkes aynı beklentilere sahip… Tüm öğrenciler aynı kavrama düzeyine sahip. Aynı öğrenme stilleri ile öğreniyorlar. Okulda tüm öğretmenlerin kullandığı strateji ve yöntemler aynı… Sınavlarda hepsi aynı matbu cevapları yazıp, aynı notları alıyorlar… İşyerlerinde, yollarda, marketlerde, eğlence yerlerinde kısaca her yerde herkes ve her şey birbirinin aynı…

    Böyle bir dünyada yaşamak ister miydiniz? .. Bana sorarsanız ben kesinlikle hayır derim… Aslında böyle bir dünya da yok zaten… Şimdiye kadar olmadı, umarım bundan sonra da olmaz… Yaşadığımız bu dünyada her birey bir başkasından farklı… Farklı düşünüyor, farklı konuşuyor, farklı tepki gösteriyor, farklı üretiyor, farklı yaşıyor… Dünyayı monotonluktan kurtarıp, yaşanılır duruma getiren, insanı diğer canlılardan ayıran ve onu yücelten de zaten bu farklılıklar aslında…
               Peki biz bu gerçeğin, gerçekten farkında mıyız?.. Ne yazık ki çoğu zaman değiliz… Bazen edindiğimiz yanlış deneyimlerin etkisiyle, bazen düşünmeden tepki vererek ve çoğu zaman da duygularımızın aklımızın önüne geçmesini engelleyemediğimiz için; bu gerçeği çoğunlukla göz ardı ediyoruz… Herkesin bizim gibi düşünmesini, bizim gibi tepki göstermesini, bizim gibi hareket etmesini bekliyoruz… Bu olmayınca da çoğunlukla ya içimize kapanıyoruz ya da tepkimizin dozunu artırarak karşımızdakini baskı altına alıyoruz… Sonuçta ya kendi kendimizle ya da birlikte yaşadığımız insanlarla anlaşmazlığa düşüyoruz… Hatta daha da ileri gidip kavga edebiliyoruz.

    Çocuklarımıza da yapıyoruz bunu ve bu yolla onlara da öğretiyoruz… Sınıftaki en çalışkan arkadaşı gibi olmasını bekliyoruz… Amcasının çocuğunu örnek gösteriyoruz… Komşu çocuğunu övüp duruyoruz onunla sohbet ederken… Kendisinin gibi davranmasının ona zarar vereceği mesajını iletiyoruz aslında… Ve çocuklarımız kendileri olmaktan korkarak eli-ayağına dolaşarak yaşamaya başlıyorlar… tabi ki üst üstte de hata yapıyorlar… Kendileri ve ideal diye gösteriler insanlar arasında sıkışıp kalıyorlar… Hem kendimiz hem de çocuklarımız için hayatı çekilmez hale getiriyoruz…

    O halde ne yapmalıyız da hayatı çekilmez duruma getiren yıkıcı çatışmalardan, anlaşmazlıklardan kendimizi korumalıyız? Bu konuda sihirli bir reçete var mı? Bu soruların cevabını sonraki yazımda vereceğim…

    Dostlukla…

  • ÇOCUK BAKIMINDA FİKİR AYRILIKLARI

    ÇOCUK BAKIMINDA FİKİR AYRILIKLARI

    Başka konularda ortak yönleri olan anne babalar bile çocuk bakımı felsefelerinde
    ortak yönler bulmakta zorlanırlar. Anne babaların farklı kişilik yapıları, farklı aile
    kökenleri, farklı yetişme biçimleri nedeniyle aslında bu çoğu kez kaçınılmaz bir
    durumdur. Bu durumun çocuğun gelişimini nasıl etkileyeceği farklılıkların çocuğa nasıl
    yansıtıldığına bağlıdır. Farklılıklar çocuğun gelişimine katkı sağlayacak bir zenginliğe
    dönüştürülebileceği gibi, gelişimi olumsuz yönde etkileyen önemli bir sorun olarak da
    karşımıza çıkabilirler.

    Aslında her anne baba insan oldukları ve değişken ruh durumu içinde
    bulunabildikleri için zaman zaman kendi içlerinde bile tutarsız olabilirler. Bu tutarsızlık
    anne babanın ruh durumuyla ilgili olabileceği gibi çocuğun yapısı ya da davranışın ortaya
    çıktığı koşullara da bağlı olabilir. Örneğin mutsuz, sıkıntılı bir anne çocuğun
    mızırdanmasını tolere edemeyebilir. Gürültülü bir top oyunu açık havada uygun bir
    mekanda sorun olarak görülmezken evde kabul edilemez gelecektir. Anne babanın hem
    kendi içlerinde hem de birbirleriyle her zaman ve her koşulda tutarlı olmalarını beklemek
    gerçekçi değildir. Bunu gerçekleştiremeyen anne babalarda bu beklenti kaygı ve
    yetersizlik duygusuna neden olmaktadır. Aile içinde tutarlı olunması gereken konu evde
    sounların ele alınış biçimi ve bireylerin birbirlerine olan saygılı tutumlarıdır.

    Anne baba, çocuğa sevgi gösterilmesi, kurallar-sınırlar ve sorunların ele alınış
    biçimi gibi çocuk gelişimindeki çok temel ögelerde fikir ayrılıkları içindeyse; bu
    düşüncelerini çocuğun yanında ve birbirini eleştirir tarzda tartışıyorlarsa; birbirlerinin
    kurallarını gevşetiyor ya da bozuyorlarsa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu
    öğrenemeyecektir. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk kural tanımayan ya da her fırsatta
    kuralları zorlayan, sorgulayan, sorumluluk almayan, evde hırçın ama dışarıda güvensiz
    bir çocuk olur. Anne ve babanın farklı uçlarda olması onların bu tutumlarının daha da
    belirgin hale gelmesine neden olabilir. Örneğin aşırı hoşgörülü ve yumuşak bir annenin

    varlığında, baba disiplin açığını daha katı kurallarla kapatmaya çalışırken, babanın aşırı
    kurallarının çocuğa zarar vereceği endişesiyle anne daha da esnek olmaya başlayabilir.
    Bu durumda çocuk anneye karşı istekleri konusunda tutturan, ısrar eden, kurallara karşı
    gelen bir tutum içine girer. Babanın yanında daha uyumlu gibi görünse de bu sadece
    babanın varlığında sağlanabilen bir uyumdur. Anne kuralları “oyuncaklarını toplamazsan
    baban kızar” gibi cümlelerle uygulamaya çalışsa da bu yaklaşım çocuğun o kuralın
    gerçekten gerekli olup olmadığını sorgulamasına neden olur ve uzun vadede işe yaramaz.
    Sonuçta aile bireyleri arasındaki gergin, çatışmalı ilişkiler çocuğun mutsuzluğuna ve
    güvensizliğine neden olur. Farklı tutumların neden olabileceği diğer bir olumsuz sonuç da
    anne babanın çelişkili davranışlarının çocuk tarafından kullanılmaya başlanmasıdır.
    Çocuğun anne babayı yönlendirmesi bu farklı tutumlardan dolayı kolaylaşabilir.

    Farklı görüş ve tutumların çocuğa zarar vermemesi için neler yapılabilir:

     Öncelikle çocuk için anne babanın birbirine nasıl davrandığı, birbiriyle
    nasıl uzlaştıkları ve birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi ve saygının, neye
    izin verilip neye verilmeyeceğinden daha önemli bir konu olduğu
    unutulmamalıdır. Örneğin çocuğun televizyon izlemesine karşı olan bir
    annenin buna izin veren eşiyle çocuğun önünde tartışmaya girmesi
    televizyon izlemekten daha fazla zarar verecektir. Anne ya da baba
    onaylamadıkları bir tutum için çocuğun önünde aşırı tepki vermektense o
    an için sessiz kalıp daha sonra konu üzerinde uzlaşmaya çalışmalıdır.
     Anne baba birbirlerinin fikirlerini dikkatlice ve saygı göstererek
    dinleyebiliyor ve zaman zaman birbirine hak verebiliyorsa bu çocuk için
    de çok uygun bir örnek olur. Çocuk da farklı görüşleri dinleyebilme ve
    uygun şekilde tartışabilmeyi öğrenir.
     Yatma saati, beslenme, disiplin gibi temel alanlarda nasıl davranılacağı
    konusunda önceden konuşulup anlaşma yapılabilir.

     Güvenlik önce gelir. Sağlık, güvenlik, beslenme gibi konularda anne baba
    uyuşamıyorsa bir uzmanın örneğin çocuk doktorunun önerileri
    doğrultusunda hareket edebilirler.
     Sorunların çözümünde anne baba ve çocuk/çocuklar işbirliği içinde
    olmalıdır. Çocukların çözümlere birebir katılmaları hem onların sorun
    çözme becerilerini geliştirecek hem de anne baba karşı karşıya gelmemiş
    olacaklardır.
     Anne baba birbiri hakkında olumsuz, eleştirel biçimde konuşmamalıdır.
    Bu çocuğun gözünde ebeveynin otoritesini zedeler ve çocuğun da daha
    eleştirel, insanlara karşı olumsuz yaklaşan bir çocuk olmasına neden olur.
     Her bir ebeveyn için çok önemli olan konular belirlenerek, sorumluluk
    alanları paylaştırılabilir.
     Çocuğun yanında birbiriyle çelişen mesajlar vermemeye özen
    gösterilmelidir. Yemekten önce çikolata yenmesini anne uygun
    bulmuyorsa ve buna izin vermemişse babanın “bir şey olmaz bu seferlik
    yiyiversin demesi” çocuğun tüm kurallara karşı gelmesi ya da ısrar etmesi
    ile sonuçlanacaktır.
     Anne babanın birlikte olmadıkları zamanlarda birbirlerinin kurallarını
    bozuyor olmaları da sık karşılaşılan bir durumdur. Örneğin baba çocuğun
    kendi yatağında yatmasına özen gösteriyorken babanın evde olmadığı
    zamanlarda anne çocukla birlikte uyursa çocuk sadece baba öyle istediği
    için yalnız yatması gerektiği mesajını alır. Ebeveynler birlikte olmadıkları
    zamanlarda da diğerinin kurallarına saygılı olmalıdır.

    Sonuç olarak anne babanın farklı görüş ve tutumları hemen her ailede az ya da
    çok var olan kaçınılmaz bir durumdur. Anne babalar bu farklılıkları “benim
    dediğim olacak” savaşına dönüştürmedikleri sürece birbirlerini tamamlayarak
    çocuğun gelişimine katkı sağlayacak bir zenginlik olarak yaşayabilirler.

  • Psikolog nedir?

    Psikolog nedir?

     
    Psikolog, üniversitelerin psikoloji lisans bölümünden mezun olan kişilerdir. Psikoloji mezunu olduktan sonra tek meslek sahibi olunamayan bölüm aslında psikolojidir, çünkü lisans eğitiminde insan ruh sağlığının tanımlanması, ayrışması, eğitimi alınır, ama bunlara yönelik kişiye, yardımcı olma becerilerini, kısaca terapi becerileri konusunda yeterli değildir. İnsanların ruh sağlığına destek olabilmek için klinik psikolog olmak gerekir. Klinik psikolog olabilmek için lisans sonrasında terapötik eğitimler alınır.
    Psikoloji mezunu, uzmanlığını eğitim, adli, endüstri, gibi pek çok alanda eğitimler alarak geliştirebilirken insanların ruh sağlığına destek vermek için de eğitimler alarak bireylere yaşamında baş etmekte zorlandıkları alanlarda yol göstermek yardım etmek için de terapötik beceriler alanında eğitim alınır ve klinik psikolog olunur. Özellikle klinik psikoloğun meslek yaşantısına paralel olarak eğitimleri de devam eder. Çünkü insanların yaşam koşulları da değişiyor dolayısıyla onlara uygulanan teknikler de değişmeli. 15 sene öncesinde çocuklar ağaçlara tırmanıp dizleri yara bere içinde olurken, günümüzdeki çocuklar saatlerce tabletleri ile oynuyor ve bir sivilce izine yara diyebiliyorlar dolayısıyla da değişen yaşam koşulları ile terapötik yardım şekli de değişiyor.
    Sıklıkla karıştırılan bir konu da psikolog ile psikiyatristtir. Psikiyatrist, tıp fakültesinden mezun doktorlardır ve genellikle psikoz diye adlandırılan şizofreni, bipolar gibi durumlarda ilaç veren hekimlerdir. Ancak psikolog da psikyatrist de kabullendiği ekol kuramında aldığı eğitimlerle danışanlarına terapotik yardımda bulunur.
    -bir psikoloğa kimler neden başvurur?
    Her şeyden önce ‘psikolojik destek alma’ kavramı Amerika ve Avrupa’ya göre bizim ülkemizde yeni yeni önemsenmeye başlayan bir kavramdır.
    Dolayısıyla da, ‘ insanlar bende ne var? Niye psikoloğa gideyim?’ ‘ben hasta mıyım? ’diye düşünebiliyor ve psikolojik yardım almaya soğuk bakabiliyor. Oysa ki psikoloğa gelenler kesinlikle düşünüldüğü gibi hasta olarak kabul edilmez.
    Her insanın hayatında baş etmekte sıkıntı yaşadığı problemler olabilir. Bu problemler karşısında kişi Pek çok insanın yaşam koşullarında karşılaştığı sıkıntılar vardır önemli olan bu sıkıntıların yaşam akışını etkilediği şiddettir. İnsan içinde bulunduğu problem durumun sadece bir kısmını görebilir, dışardan bakabilmeyi herzaman beceremeyebilir. Taraflı düşünebilir, arkadaş tavsiyesi de taraflı olabilir ancak psikolog desteği ile tamamen nötr ve sadece görüşme odasında kalacak bir ilişki ile sürdürülen terapi süreci öyle değildir.
    Terapötik süreçte, kişi Hayatındaki problemlere koşulsuz kabul çerçevesinde, farklı bakış açısı ile bakabilme ve kendindeki baş etme becerilerini, kendi gücünü görebilmesine, problemlerini çözebilme becerisini kazanmasına rehberlik yapılır.
    Duygularımız bizim hayatımızı nasıl etkiler?
    Biz insanların, duygularımızın şekline göre davranışlarımızı şekillendiren bir yapımız vardır. Eğer duygularımız olumsuzluk içerikli karamsar bir yapıya sahipsek hayatımızda var olan güçlü yanlarımızı göremez ve bunlardan destek alarak basamakları çıkamayız ama olumlu düşünerek ve yaşamımızdaki güçlü yönlerimizden destek alarak daha da güçlü olabiliriz.
    Genelde insan, yaşamında olumlu, başarılı olabildiği, güçlü olduğu yönlerini görme eğiliminde değildir. Olumsuz yönleri görme eğilimindedir. Problemlerimize tek bildiğimiz yoldan çözme eğilimimiz vardır. Halbuki her problemin çözümünde en az bir çözüm yolu daha vardır yeter ki farklı bakabilmeyi öğrenelim. Pencereden dışarı çıkmak isteyen bir sineği pek çok kez görmüşüzdür. Defalarca cama vurarak dışarı çıkmak ister ama her seferinde aynı yöntemi kullandığı için tekrar darbe alır ve tekrar darbe alır… böyle bir kısır döngünün içinde tekrarlar yapar ama sonuç alamaz..
    Biz insanlar o anki duygularımıza göre düşüncelerimizi yönlendiririz düşüncelerimiz de davranışlarımızı etkiler. Duygulara göre hayatımızı yönlendirmemiz de yaşamımızdaki probleminin olası kaynağının tek bir neden yerine farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini gözden kaçırmamıza neden olabilir, dolayısıyla psikolojik destekle problemine farklı bakış açılarından bakabilme ve farklı çözüm yolları üretebilme yeteneğini kazanabiliriz.
    Yaşanılan aynı bir problem karşısında her insanın tepkisi farklı olur bunda da geçmiş yaşantılar etkilidir. Bunu bir örnekle açıklarsak; ‘yolda bir tanıdığınızla karşılaşsanız ve çok yakından geçmiş olsa bile siz onu gördüğünüz halde o size selam vermese’ bu duruma pek çok kişi kendi yaşanmışlıkları doğrultusunda farklı tepkiler geliştirir. Olaylar karşısındaki algımız ve her insanın farklı algılaması, her bireyin kendi geçmiş yaşanmışlığının farklılığındandır. Kimisi boş verirken, kimisi anlayışla karşılayabilir, kimisi de ona kızabilir ya da kendisi için selam verilmeye değer bulunmadığı için selam vermediği kaygısını yaşayabilir. Bu karşılaşma durumunda selam verilmediğinde ilk önce duygularımız devreye girer yani, öfke, kızgınlık, kendimize karşı değersizlik hissi gibi.. oysa ki duygularımızı devreye sokmadan önce bu insanın bize neden selam vermemiş olabileceğine dair en az üç olası neden düşünebilirsek duygularımızın şiddetini, dolayısıyla da bizdeki yarattığı olumsuz etkiyi minimalize edebiliriz.
    Bu örneği başka bir örnekle çeşitlendirelim ve hayatımızın her koşulunda uygulanabileceğini gösterelim; akşam saat beşte bir arkadaşınızla bir yerde buluşmak için anlaştınız ve siz o saatte konuştuğunuz yere geldiniz, beklediniz beklediniz ve tam bir saat geçti arkadaşınız yok!! üstelik telefonu da kapalı!! Tam bir saat sonra arkadaşınız geldi.. ne hissedersiniz? Tekiniz ne olur? Sizi beklettiği için öfke mi? Başına bir kaza geldi diye kaygı mı? Peki bu olay sonrasında duygumuzu devreye sokmadan önce düşünce sistemimizi devreye sokalım. Çünkü tek bir olası sebebe odaklanıp kalırsak arkadaşımız geldiğinde geçerli bir sebebi olsa bile biz ona öfkemizi kusacağımızdan dolayı onu dinlemez ve onunla ilişkimizi bozabilir ve sonradan da pişman olabiliriz. Bir saattir arkadaşınız randevunuza gelmedi. Tek bir neden yerine en az 5 neden düşünelim bu gecikme için: 1. İşinde aksaklık oldu patronu göndermedi acil bir toplantıda ve dolayısı ile de telefonu kapalı. 2. Trafiğe takıldı şarjı bitti. 3. kaza yaptı ya da başına bişey geldi. 4. randevuyu unuttu. 5. size süpriz çiçek almak için çiçekçi arıyor. Gibi.. birden fazla olumlu da olumsuz da olabilecek sebepleri düşünürsek arkadaşınız geldiğinde duygularımız daha yumuşak daha kontrollü olabilir ve olası pişmanlıklarımızı azaltabiliriz. En azından gerçekten sizin için geçerli bir sebep yoksa bile bunu daha kontrollü bir şekilde ifade etmeyi becerebilirsiniz. Oysaki tek bir nedene odaklanırsak ki bu genelde bizim için en kötü olandır duygularımızı kontrol etmekte zorlanırız ve bundan biz zararlı çıkarız.
    Psikolojik olarak ruh sağlığımın iyi olduğunu nasıl anlarım?
    İnsan ruh sağlığını ayakta tutan üç temel direk vardır bunlardan birincisi; aile ve partnerle olan ilişkinin kişide yarattığı etkinin iyiliği, ikincisi; iş hayatından aldığı maddi ve manevi doyumun derecesi ve üçüncüsü; kişinin sosyal yaşama katılımı ve hobilerine ayırdığı zaman. Bunlardan herhangi birisinde bir eksiklik olursa kişinin ruh sağlığını ayakta tutan direk de eksik olur ve bir depremle karşılaştığında sarsıntı ile hasar alabilir.
    Çevremde arkadaşlarım varken neden bir psikoloğa gidip danışayım?
    Psikologtan aldığınız yardım ile arkadaşınızdan aldığınız yardım farklıdır. Terapi seansı sadece sizin saatinizdir o saatin öznesi sizsinizdir karşılıklı dertleşme değildir. Psikolog sizin özel veya sosyal hayatınızdan kesinlikle olmayacak birisidir. Terapi odasında konuşulanlar hayati bir tehdit olmadığı sürece sadece orada kalır. Psikolog hayatınızda yaşadığınız problemlere arkadaşınız gibi yanlı değil tarafsız nötr bir gözle bakar, sizi yönlendirmez, sizin kendiniz için en iyi olanı seçebilmenize fırsat verir.
    Psikolojik yardım alma süreci nasıl oluyor?
    Her bir oturum 45 ile 60 dk arasında değişebilen belli aralıklarda tekrarlanan bir süreçtir. İlk 3-4 oturum psikoloğun danışanın gözlüklerinden olabildiğince danışanın hayatına bakmaya çalışmasıyla başlar. Kişinin hayatında problemlerini nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlamaya çalışarak bu baş etme çabalarını başka güçlü yönlerinin farkındalığını göstererek farklı yollar olabileceğini denemesinde beceriler kazanmasına yol gösterir.

  • İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    Ekmek saklamanın kaç tane yöntemi vardır. Kalan yemekleri nasıl en iyi muhafaza ederiz.

    Yatamadan önce evin güvenliğini sağlamak için neler yapmamız gerekebilir? Ev temizliği en iyi nasıl

    yapılır ne kadar zamanda bir yapılması gerekir? Bu sorulara dikkatinizi vermenizi istiyorum. Bu

    sorulardan herhangi birinin herkesçe bilinen tek bir cevabı var mıdır? Herkes kendi ailesinden ya da

    sosyal çevresinden bu soruların cevabını öğrenebilir ki geçmişte çoğunu mutlaka öğrenmişsinizdir.

    Peki hangimizin cevabı doğru. Ne kadar emin olabiliriz? Ya da en son ne zaman bu soruların içinde

    cevabını bildiklerinizin doğruluğundan şüphelendiniz. Heralde şimdi ben söyleyince şüphelenmiş

    olabilirsiniz.

    Peki şimdi biraz bakış açımızı değiştirelim kendimizin cevaplarını değil de eşimizin ya da

    sevgilimizin cevaplarını soralım yukarıda ki sorulara. Belki birkaç tanesi aynı çıkabilir sizin

    cevaplarınızla fakat farklı çıkanlar onları direk elediniz değil mi? Çünkü en doğruları sizin kendi

    geçmiş yaşantınızdan getirdiklerinizdir. İşte şimdi bu durumdaki en önemli nokta karşı tarafında

    sizinle aynı şekilde düşündüğü gerçeğidir. Çünkü elbette ki farklı geçmişlerden gelme iki insan aynı

    evde yaşamaya başlayınca birbirlerini empoze etmeye çalışacaklardır. İki farklı toplumun birbirini

    empoze etmesi çok uzun yıllar süren bir süreçtir ve çok zorludur bir sürü direnç ortaya çıkabilir.

    Farklı kültür yapıları çakışabilir hatta savaş bile çıkabilir. Empoze etme durumu toplumlar için bu

    kadar zorken bireyler için daha da zordur. Çünkü farklı toplum içerisinde kendinize yandaş

    bulabilirsiniz milyon kişinin yüzde onunu etki altına alsanız işiniz daha da kolaylaşabilir fakat birey

    konusunda böyle bir avantaj söz konusu değildir. Ya hep ya hiç. Ya o ya siz.

    Birbirinizi değiştirme çabası çok yorucu bir süreçtir. Evliliğin ilk yıllarında ortaya çıkmayan bu

    kavram ilerleyen süreçte kendiliğinden ortaya çıkmaya başlayabilir. Böyle bir çaba içerisine

    girdiyseniz bir şeylerde problem var demektir. Neden mi? Nedenini çok basit bir şekilde

    açıklayabiliriz. İlişki içerisinde dinamiklere göz atacak olursak bunlar nelerdir? Sevme, sevilme,

    arkadaşlık, sırdaşlık, güvenlik, seks, aşk, romantizm, tutku vb. duygusal dinamikler vardır. Birbirini

    değiştirme gibi bir ihtiyaç söz konusu değildir. Fakat bu neden ortaya çıkar evliliğin 1. Yılından

    sonra ilişkinizin “BEN-SEN- BİZ” dengesi bozulmuş olabilir ya da cicim ayı bitmiş olabilir. Cicim

    ayının bitmesi diye bir şey söz konusu değildir bunu bitiren ilişkilerin

    kendi sahipleridir unutmayın sevgili ceketleriniz karı-koca ceketlerinizin içlerinde duruyor yeri bol

    çıkarmanıza hiç gerek yok. Cicim aylarının geçici olduğu algısı ne yazık ki toplumumuzda yerleşmiş

    bulunmakta fakat yanlış bir genellemedir. Cicim ayınızı asla bitirmeyin ilişkinizdeki “BİZ” i

    beslemekten asla vazgeçmeyin. Romantizmi her zaman kullanabilirsiniz bitirmenize hiç gerek

    yoktur.

    Evliliklerdeki güç savaşı kavramının tamamen ilişkinin ana dinamiği haline gelmesinin ana sebebi

    sevgililik döneminin terk edilmesidir. Çünkü bunu bıraktığınız takdirde yapacak bir eylem kalmıyor

    ki doğal olarak birbirinizi incelemeye ve kendinize göre karşı tarafın yanlışlarını analiz etmeye

    başlıyorsunuz halbuki ikinizin de geçmişlerinizden getirdiğiniz bilgiler doğrudur ve siz ilişkiye bu

    hallerinizle başladınız birbirinizi değiştirmeye çalışırsanız başta aşık olduğunuz kişiler

    olmayacaksınız ve bu ilişkinizdeki aşkın tutkunun bitmesine sebep olabilecek bir durum haline

    gelebilir. Başta söylediğimiz gibi güç savaşından yorgun hale gelmek istemiyorsanız mutlaka

    ilişkinin bilirlerinin de dengelenmeye ihtiyacı vardır ve tabi ki de “BEN-SEN- BİZ” dengesinin

    korunması ve beslenmelerinin zamanında yapılması gerekmektedir.

    Bu bilgilendirici yazıda okuduğunuz bilgiler teoriktir. Bu bilgilerden yola çıkarak ilişkinize bir analiz

    yapmaya çalışmanız sizi yanlış sonuçlara götürür. Her insanın kendi bakışı, hayatı algılama biçimi ve

    olayları yorumlama biçimi farklıdır. İlişkileri de aynı insan gibi ele almamız gerekir. Her ilişkinin

    kendisine ait dinamikleri, kültürü, hayatı algılama biçimi ve olayları yorumlama şekli kendine

    özgüdür. İlişkinin bu dinamiklerinin altyapıları kişilerin karakteri, hayatı algılayış biçimleri,

    kültürleri vs gibi durumlardan oluşmaktadır. Her ilişki farklı bir yapıdır ve benzerlikleri azdır. Çift

    terapisinde ilişkinize dışarıdan bakabilme şansını yakalarsınız hem ilişkinizin dinamikleri analiz

    edilir hem de kişisel duygulanımlarınızı analiz etme şansını yakalarsınız. Bu analizlerin farkına

    vardığınız zaman ilişkinizin etrafında dönen olayları daha iyi analiz edebilecek ve kendi olumlu ya

    da olumsuz duygulanımlarınızın farkına varmış olursunuz.

  • OKULA BAŞLAMA

    OKULA BAŞLAMA

    Anne baba olduktan sonra heyecan dolu ilklerden birini yaşıyor bir çok aile bugünlerde.

    Çocuklarını ilk defa kreş, anaokulu veya ilkokul kapısına götürürken heyecanla atan minik kalbi

    kim bilir hangi duygularla çarpıyordur diye düşünmekte anne babalar. Acaba öğretmenini sevecek

    mi? Arkadaşları olacak mı? Derslerinde başarılı olacak mı? Diye çocuğumuzun ne hissettiğini ne

    düşündüğünü tahmin etmeye çalışırken bir taraftan tüm bu mevzunun aslında kendi endişemiz

    olduğunun farkına varmayabiliyoruz kimi zaman.. çünkü çocuk yalnızlık veya dışlanmak nedir

    bilmez.. öğretmenini sevmemenin belki de onu ömür boyu eğitim hayatından soğutacağını bilmez.

    Bunu ona farkettiren biz yetişkinleriz. Oysa tüm bu olumsuzluklardan sıyrılıp ona yaşabileceği

    durumlarda duygusal destek verirsek olası tüm zorlukları rahatlıkla aşabilecek ve yoluna devam

    edebilecektir. Unutmayın ki çocuğun ilk öğretmeni anne babasıdır. Ve çocuklar sorunlarla başetme

    becerilerini anne babalarından aldıkları duygusal ve davranışsal tepkilerle geliştirirler. Sorunlarla

    başedebilme becerisi çocuğun gelişmekte olan karakterinin bir uzantısıdır aynı zamanda… bu

    yazıda anne babaların çocuklarının okula başlama sürecine dair endişelerini ele almak istedim.

    Öncelikle okula başlama süreci. Bu konuda birçok yazı var birçok da öneri… çocuğu nasıl okula

    alıştırırız? Salya sümük ağlayan onlarca çocuk. Dönüp arkasını gitse vicdanı elvermeyen, kalsa

    öğretmenden azar işitecek onlarca anne babalar. Aslında mesele bu çocuk nasıl susacak (okula

    alışacak) değil bu yazının amacı da anne babalara küçük pratik bilgiler vermek değil. Mesele bu

    çocuk neden ağlıyor? Peki sorun nerde başlıyor? Cevap şu: sorun okul kapısında başlamıyor. Aşırı

    müdahale edilmiş çocuklar, her işleri çevresindekiler tarafından yapılmış çocuklar okul kapısından

    içeri kendi başına nasıl gireceğini bilemiyorlar. Daha yatağını ayıramamış çocuktan tek başına

    koskoca binaya girip ders almasını istiyoruz. İşte bu noktada ayrılık kaygısı gibi gözlemlenen

    yardım çığlıkları başlıyor. Çocuklarımızı büyütürken biraz daha cesaretli olmamız gerekiyor. Önce

    kendi başına çocuk ne kadarını yapabilir gözlemlemek önemli. Tabi ki beklentimiz çocuğun

    gelişimi ile paralel olmalı. Çocuğun içinde bulunduğu süreç gündemdeki konu ile başaçıkabilecek

    seviyede mi sakince değerlendirilmeli. Karşılaştırma yapılmamalı. Sonrasında yapabildiği noktaya

    kadar izleyip ‘yapmaya hazır olmadığı kadarında’ ona destek olmalı. Bakın burada yapamadığı

    demiyorum çünkü bir zaman sonra yapabilecektir muhtemelen. Sadece yapmaya hazır değildir.

    Nasıl destek olmalı işin sırrı burada başlıyor. Çocuklar ilk defa yaşayacağı şeylerde bilinmezliğin

    verdiği heyecanla farklı tepkiler gösterebilirler. Beyin de çünkü aynı tepkiyi veriyor. Daha doğrusu

    beyin önceden yaşadığı olaylarla tekrar karşılaştığında daha sakin tepki verebiliyor. Bu nedenle

    çocuğu ne ile karşılaşabileceğine dair hazırlamalı. Ben burda ona hikaye anlatmaktansa onun en

    çok neyi merak ettiğini sorardım. Buradan yola çıkmak çocuk için daha sağlıklı olacaktır.

    Devamındaysa nasıl hayal ettiğini öğrenebilirsiniz. Bakalım hayalleri ve gerçekler birbirine yakın

    mı? Çünkü yetişkinde olduğu gibi gerçekler ve idealler arasında bir farklılık varsa ve bu farklılık

    ulaşılmazsa kişi depresyona giriyor. Çocuk bu durumda hemen depresyona girmeyebilir. Ancak

    hayal kırıklığı yaşaması muhtemeldir ve mutsuz olabilir. Ve böylelikle çocuğa muhtemelen

    geçirebileceği bir günü örnek anlatılabilir. Ve en önemlisi takip. Günün nasıl geçti? Bu soru akşam

    saatlerinde çocuğa farklı yollarla sorulabilir aslında… asıl öğrenmek istediğimiz kaç sayfa ödevi

    olduğu değildir çünkü. Okulda ne yaşadı? Bir çok zaman da hiçbirşey yaşamamış olabilir ki

    temennimiz bu yönde. Ancak benim danışanlarıma önerdiğim bir konu var. anne babaların bu

    soruyu her gün sormalarını isterim ben. Hiçbir sorun olmadan geçebilir günler, aylar belki de

    yıllar.. ancak bir gün gerçekten bir sorun oluşursa anne baba olarak çocuğunuzda minimal de olsa

    bir farklılık sezeceksiniz. Hergün rutin olan tepkiden farklı bir tepki verecektir mutlaka. İşte belki

    de çocuğunuzun anlatmaya çekindiği ya da korktuğu, ya da çözemediği o konuyu yakalamış

    olursunuz. Yine tabiki çocuğun üzerine atlamıyoruz panter gibi. İzlemeye alın. ‘monitoring’ yani

    izleme ebeveynlikte çok önemli bir kavramdır. Ve buradaki amacımız çocuğun kendi yapabildiği

    noktaya kadar olan kısmı çözmesine müsaade etmek; hazır/yetersiz olduğu noktada ona destek

    çıkmak.

    Bu yazının içinde bu çocuk nasıl susacak önerileri bulamayacağınızı söylemiştim. Amacım çocuğu

    ağlatmamak zaten. Özetle çocuğun bireyselliğini hissetmesi önemli. Kendi yapabildiği işlerini

    kendisi tamamlamalı, organize olmalı, plan yapmalı, uygulamalı. Kendi zaten bir güce sahip

    olduğunu keşfetmeli ve ona bu fırsat verilmeli. İşte bu noktada bir başka yazının konusu olacak

    olan ‘özgüvenli çocuk’ yetiştirmiş oluyorsunuz. Ve özgüveni olan çocuk okula başlarken ağlamaz.

    Mutlu bir okul hayatı dilerim

  • Erkek ve Kadınların Duygusal ve Mental Yapı Farklılıkları

    Erkek ve Kadınların Duygusal ve Mental Yapı Farklılıkları

    Erkek ve kadın beyinleri birbirine benzese de duygusal ve zihinsel gelişimini çok farklı tamamlamaktadırlar. Bilim adamlarımızın bu konudaki teorilerine bakacak olursak erkek beyninin daha ziyade analiz ve keşfe yönelik “sistematik” bir yol izlediğini; karşısındakinin ruh halini erkeklerden çok daha kolay anlayabilen kadın beyninin ise “empatik” bir karakteri olduğunu gösteriyor.

    Erkek ve kadınların duygusal ve mental yapı farklılıkları, insanlığın varoluşundan itibaren tartışma konusu olmuştur. Bu nedenle erkek ve kadın arasındaki algı ve düşünce yapısı üzerine çalışmalar yapılmıştır.

    Önceleri kadın erkek farklılıklarının sebebi sosyal çevre ile ilişkilendirilirken günümüzde bu farklılığın büyük oranda hormonlar ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur.

    Aynı ortamda yetişip aynı yerde eğitim aldığı halde, özgürlük ve kısıtlamalar aynı olduğu halde kız ve erkek çocuklarının olaylara farklı tepki verdiği gözlenmiştir. Duygu bakımından bambaşka yaklaşımlar sergilenmiştir.

    Yapılan araştırmalara göre erkek beyninin sol lobu etkinken bayanlarda sağ lob daha aktiftir. Erkek vücudunda testosteron, kadın vücudunda östrojen ve progesteron hormonları salgılanır. Testosteron hormonu sol lobu etkilerken progesteron sağ lobu etkilemektedir. Beynin sol bölümü, analitik hesaplamalar, konuşma, muhakeme yapmayı sağlar. Sağ bölüm ise müzik, sanat, duyguların gerçekleştiği bölümdür. Böylece Erkek ve kadınların duygusal ve mental yapı farklılıkları meydana gelir.

    Kadın ve Erkek Mental Yapı Farklılıkları

    • Kadın duyguyu, erkek bilgiyi benimser.

    • Erkekler sorun çözerken nasıl olduğuna değil sonuca odaklanır. Kadınlar ise sorunun nedenlerine odaklanır.

    • Erkekler çok sözcük üretme yeteneğine sahipken kadınlar sözcüklere anlam katma konusunda başarılıdır.

    • Erkek ne yapacağını, kadın ise nasıl yapılacağını benimser.

    • Görsel algılamada, erkekler işlerine yarayan kısmı, kadınlar estetik kısmını algılar.

    Kadın ve Erkek Duygu Farklılıkları

    • Kadın duygularını ağlayarak,

    • Erkek öfkelenerek gösterir. Çok sinirli olan erkeklerin depresif olduğu gözlenmiştir.

    • Kadın duygusallığı romantizm olarak,

    • Erkek ise erotizm olarak algılamaktadır.

    • Kadının ilişkide önem verdiği dinleniyor ve anlaşılıyor olmasıdır. Kadın duygularını paylaşarak rahatlar,

    • Erkek ise yetenekli ve güçlü olduğunda ve bunun karşı taraftan hissettirildiğinde mutlu olur.

    • Erkek mutluluğu başarıda ve sonuçta arar,

    • Kadın ise paylaşma, değer verme ve değer görmede arar.

    • Erkek, kadın tarafından yönlendirilmek istemez. Bu durum kendisini eksik ve güçsüz hissetmesine neden olur.

    • Kadın ise yardımcı olmayı, destek vermeyi sevgi ifadesi olarak algılar.

    • Erkek bir sorunla karşılaştığında sessizleşir, konuşmak istemez ve kendi içinde çözüm üretir

    • Kadın sorunlarını anlatarak rahatlamaya çalışır.

    • Kadın için önemli olan içini dökmektir.

    • Erkek daha az göz teması kurarken, kadın göz temasına önem verir.

    • Erkek içinse sonuca ulaşmaktır.

    • Erkek kendisine ihtiyaç duyulmasını ister. Kendisine ihtiyaç duyduğunu hissettiği kadına karşı ilgi duyar ve kendisini daha güçlü ve enerjik hisseder.

    • Kadın ise sevildiğini hissettiğinde güçlenir.

    Çevre ile olan tüm bağlantılar kadın ve erkek arasındaki duygu ve mental yapı farklılığını ortaya koyuyor. Bir mekânda göze çarpan nesneler, hafızada kalıcılık, dil, koku farklılığı cinsiyetteki yönelim farklılıklarını da etkiliyor.

    Erkekler; satranç, perspektif görüş, nesneleri tanıma, zihinsel matematik hesaplamaları konusunda daha etkili iken dikkati bayanlara göre daha çabuk dağılır.

    Kadınlar; yabancı dil, resimde bütünü daha iyi görmede iyidir. Dikkat süresi uzundur ve yüzler ile insanlarla daha çok ilgilenir.

    Kadınların hafızasının erkeklerden daha güçlü olduğu ve olayları daha çabuk hatırladıkları incelemeler sonucu ortaya konmuştur.

    Özellikle ergenlik döneminde kendini tanımaya ve kanıtlamaya çalışan bireylerde cinsiyet farklılıkları daha net gözlenmektedir. Analiz ve keşfe yönelik zihin yapısına sahip erkekler yardım almadan keşfederek öğrenmek isterler. Kişileri tanımada daha başarılı olan kadılar empati kurarak sonuca ulaşabilirler. Bu dönemde erkekler liderlik yönlerini ortaya çıkarmaya çlışırken gruplar kurar ve o grubun lideri olmaya çalışabilir. Kızlarda ise kurulan gruplar daha çok dayanışmaya ve liderlikten uzak ve birbirleriyle daha yakın olduğu gözlenmiştir. Kızlar münazara yoluyla anlaşırken erkekler emir ve yaptırımlarla anlaşır.

    Savunduğunu şiddet ve kavga ile göstermeye çalışan erkeğin aksine kızlar kavga ortamlarından uzak duygusal bağ ve konuşma yolu ile kendilerini ifade etmeye çalışır.

    Değerlendirme amacıyla bakıldığında birbirine tamamen zıt görünen kadın ve erkek arasındaki duygu ve mental yapı farklılığı aslında tam anlamıyla da bir bütünün iki yarısı gibidir. Erkeğin sahip olduğu analitik kabiliyet ve hâkimiyet duygusu kadına sahip çıkma duygusunu geliştirirken, ilgi ve güvende olduğunu hissetmek isteyen kadın ile erkeğin duygu doyumuna birlikte ulaştıkları görülür. Elbette birbirlerinin farklılıklarını kabul etme ve karşılıklı anlayış ile birlikte yaşamayı kolaylaştıracaktır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.