Etiket: Farklı

  • Ergenlik Dönemi

    Ergenlik Dönemi

    Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir. Bireysel farklılıklar görülse de genellikle 12-21 yaşları arasında sürer. Bu dönemde gençlerin bedenlerinde, düşünce sistemlerinde, ilişkilerinde, kişilik örgütlenmelerinde ve duygularında çok hızlı değişimler yaşanır.

    Dikkatleri bedenlerine odaklıdır. Dış görünüşlerine çok önem verirler. Boyları uzar. Kiloları artar. Cinsel organları olgunlaşır. Üreme yeteneği kazanırlar. Ses tonları değişir. Yüzlerinde sivilceler çıkar. Terleme artar. Cinsel bölgelerinde ve koltuk altlarında tüylenme olur. Cinsel dürtüleri artar. Kızların adet kanamaları başlar, göğüsleri büyür ve kalçaları genişler. Erkeklerin ise gece boşalmaları başlar, kasları artar, sakalları ve bıyıkları çıkar. Büyüme enerji gerektirdiği için iştahları artar. Elleri ve ayakları daha çabuk geliştiği için de sakarlıklar yaşanabilir. Bedenlerinde yaşanan bu hızlı değişimler kontrol kaybı hissine neden olabilir. Bilişsel açıdan soyut düşünme becerisi kazanırlar. Kendilerini, başkalarını ve hayatı sorgulamaya başlarlar. Din, siyaset, felsefe vb. alanlara ilgileri artabilir. Romantik düşünceleri yoğundur. Sık sık hayallere dalarlar. Benmerkezci oldukları için ilgi odağı olduklarını düşünürler. Kimlik kazanımı bu dönemde gerçekleşir. Geleceklerini bu dönemde şekillendirmeye çalışırlar. ‘Ben kimim’, ‘Neleri önemsiyorum’, ‘Hayatımı nasıl şekillendireceğim’ soruları zihinlerini kurcalar. Çocuklukta kazandıkları değerleri ve kimlikleri sorgularlar. Farklı kimlikler denerler. Kariyer belirleme sürecine girerler. Meslek seçimi yaparlar.

    Duygusal açıdan bir yandan büyümenin heyecanı bir yandan da çocukluğa veda etmenin hüznünü yaşarlar. Hem bağımsız ve özgür olma isteği hem de can sıkıntısı ve boşluk hisleri yoğundur. Duygularında ani iniş çıkışlar görülebilir. Aileden uzaklaşıp arkadaşlara yönelirler. Aileye karşı çıkma ve isyan artar. Anne ve babaların koyduğu kurallar ve sınırlar esnetilmeye çalışılır. Öte yandan arkadaş grubu tarafından kabul görmek ve onay almak çok önemli hale gelir. Sanatçılara, popüler kişilere hayranlık artar. Romantik ilişkilere başlarlar. Riskli davranışlara yönelirler.

    Ergenlik Döneminde Çocuğu Olan Anne ve Babalar:

    -Ergenlik döneminin geçici bir süreç olduğunu unutmayın. Çocuğunuzla yaşadığınız çatışmalar, çocuğunuz ergenlik sürecini sağlıklı yapılandırıp otonomi sahibi bir birey olduğu zaman ortadan kalkacaktır.

    -Çocuğunuzun sizden uzaklaşması ve sizi sorgulaması, sizlerde çocuğunuzu kaybediyormuş hissi yaratabilir. Ancak çocuğunuzun kendi doğrularını belirleyen ve ortaya koyabilen bir birey olabilmesi için sizlerden güvenli bir şekilde ayrılması ve bireyselleşmesi gerekir. 

    -Çocuğunuzla yaşadığınız çatışmaları etkili iletişim yöntemlerini kullanarak çözmeye çalışın. Çocuğunuzun kişiliğini değil davranışlarını değerlendirin. Çocuğunuzu dinleyin. Duygularını yansıtın ve kabul edin. Empati kurun. Yaşadığı süreci anlamaya çalışın. İsteklerini göz önüne alarak mantıklı, net ve amaca yönelik sınırlar ve kurallar belirleyin. Sınırları koruma konusunda net davranın.

    -Çocuğunuz büyüdüğü, istekleri ve ihtiyaçları farklılaştığı için aile içi sınırlarınızı ve kurallarınızı yeniden gözden geçirmeniz gerekir. 

    -İdeal aile kuralları yoktur. Her aile kendi değerleri ve yaşadıkları süreç doğrultusunda kurallarını belirler. Çocuğunuzu da dikkate alarak aile yapınıza uygun bir sistem geliştirmeye çalışın. 

    -Çocuğunuzun büyümesine, kendi özel alanını yaratmasına müsaade edin. Çocuğunuzun özel alanına izni olmadan girmeyin. Mahremiyetine saygı gösterin.

    -Yaşadığı her deneyimi sizinle paylaşmak istemeyebilir. Anlayışlı olun. Zorlamak yerine siz kendi yaşadıklarınızı paylaşarak iletişim kanallarınızı açık tutun.

    -Arkadaşlarıyla ilişkilerini direkt eleştirmek yerine anlamaya, arkadaşlarını tanımaya çalışın.

    -Arkadaşlarının yanında çocuğunuza duyarlı davranın. Küçük düşürücü sözlerden ve davranışlardan kaçının.

    -Olası riskleri önceden konuşup problem çözme becerilerini geliştirmesine destek olun.

    -Yanlış davranışlarıyla ilgili uyarıda bulunun ve çözüm üretmeye çalışın. Ne yaşarsa yaşasın her zaman yanında olduğunuzu, onu koşulsuz sevdiğinizi ve çözümsüz hiçbir problem olmadığını vurgulayın. 

    -Ağır cezalar vermek yerine yanlışını telafi etmesi yönünde çalışmalara yönlendirin.

    -Güçlü yanlarını ve başarılarını takdir edin. 

    -Hoşgörülü ve sabırlı davranmaya çalışın.

    -Çocuğunuzu küçük bir çocuk gibi görmeyin. Fikirlerini önemseyin ve ciddiye alın. 

    -Kendi görüşlerinizi zorla kabul ettirmeye çalışmayın. Öğüt vermeyin. Bu sadece çocuğunuzun direncini arttırır. Gerekçelerinizi açıklayın. Çocuğunuzu dinleyin. Farklı görüşlerine saygı duyun. İkna etmeye çalışın.

    -Kendi ergenlik döneminizi hatırlayın. Ancak çocuğunuza anne babalarınızın size davrandığı gibi davranmayın. Farklı bir dönemde, farklı koşullar altında bulunduğunuzu; anne babalarınızın yöntemlerinin işlevsel olmayabileceğini unutmayın. 

    -Çocuğunuza meslek seçiminde gerçekçi yönlendirmeler yapın. Kişiliğine, yeteneklerine ve ilgi alanlarına uygun bir kariyer planlamasını destekleyin.

    -Çocuğunuzun farklı bir birey olduğunu, kendi hedefleri ve hayalleri olduğunu unutmayın.

    -Çocuğunuzun ergenlik dönemini sağlıklı yapılandırabilmesi amacıyla bir uzmandan destek alın.

  • Uyku Düzeni ve Gece Korkuları

    Uyku Düzeni ve Gece Korkuları

    Çocuklar farklı dönemlere özel farklı davranışlar sergileyebilirler.

    Bu yazımızda çocukların odalarını ayırma süreçlerini, gece korkularını ve uyku düzenlerini paylaşmak istedik.

    Çocuklar doğduklarından itibaren rutin bir düzene ihtiyaç duyuyorlar. Bu düzen sayesinde, arka arkaya gelen durumları tahmin edebilir ve daha hazır olabilirler.

    Düzen dediğimiz durum, uyku saatinin belli olması ve tam zamanında olması şeklinde değildir. Uyandığı andan itibaren, birbiri ardına gelen olayların düzenli şekilde ilerlemesidir. Örneğin, uykuya dalmadan önce pijama giyme, el oyunu oynama, masal okuma ve ninni söyleme… Uykuya geçiş süreci için bu rutin düzenli bir şekilde uygulanırsa, çocuk bu bağlantıları bir süre sonra öğrenir ve uykuya çok daha rahat geçer. 6 aydan itibaren bebeklerde bu düzenin oluşması, çocukluk döneminde de devam ettirilmesi gerekir.

    Çocuklarda yatakları ayırma ve odaları ayırma farklı süreçlerdir. 40 gün itibariyle bebekler farklı yatakta yatabilirken, aynı odada olunması anneyi rahatlatan bir durumdur. 6 ay itibariyle bebekler farklı odada kalabilir.

    1 yaşından sonra odaları ve yatağı ayırmak daha zordur. Bilinçlenen ve büyüyen çocuk bu duruma büyük bir direnç gösterebilir. Ağlayıp annenin yanına gelebilir. Bu süreçte çocuğun yanında olmak, uyuyana kadar birlikte zaman geçirmek ve kademeli olarak çocuğu ayırmak doğru olacaktır.

    Bu noktada her aile için farklı bir süreç işleyebilir, aile düzenleri farklı olduğundan dolayı alışma süreci farklı ilerleyecektir.

    Gelişen ve büyüyen çocukların her yaş döneminde farklı korku ve kaygıları olabilir. 4 yaş civarında çocukların gece korkusu yaşadıkları bir dönem vardır. Bu dönemde karanlıktan korkabilir, gece korkunç rüyalar görüp ebeveynlerin yanına gelmek isteyebilirler. Gelişen ve olgunlaşan çocuk beyninde, soyut kavramlara merak salmayla birlikte bu davranışların gözlemlenmesi normaldir. Bu süreçte ebeveynler aşağıda belirteceğimiz noktalara dikkat etmelidir;

    • Çocuğa onu anladığınızı ve korkularını dindirmek için sizden yardım alabileceği güvenini oluşturmanız gerekir. Bu sebepten, ‘anne karanlıktan korkuyorum, dışarda yatağımın altına bir canavar var.’ gibi cümlelerle yanınıza gelen çocuğunuza ‘Ben yanındayım, korkmana gerek yok, hadi gel konuşalım.’ Diyerek cevap vermek doğru olacaktır. “Bunda korkacak bir şey yok, korkmana gerek yok.” dememek gerekir.

    • Çocuğun korktuğu şeyleri anlatmasına ve zihninde canlandırmasına izin vermek gerekir. Seçtiği bazı oyuncakları belirleyip, gel bu oyuncaklar seni korusun, yatağının başına koyalım, kapının girişine koyalım denilebilir.

    • Korktuğu şeyleri çizmesine veya onlarla ilgili bir masal kurmasına destek vermek gerekir.

    • ‘Canavardan korkuyorum.’ diyen çocuğunuza, ‘Sende bir şövalye kostümü giydiğini hayal et. Bir atın üstünde canavarı karşıladığında eminim senden korkacaktır. ‘Gibi karşılık vererek, onu anladığınızı ve düşünce yoluyla bir çözüm bulduğunuzu yansıtmış olacaksınız.

    • Çocuğunuzla birlikte gece korkularıyla ilgili kitaplar okumak çok faydalı olacaktır. Aşağıda bu konuyla ilgili okuyabileceğiniz kitapları bulabilirsiniz.

    -İnci Karanlıktan Korkmuyor

    -Kim Korkar Karanlıktan?

    -Teo’nun Gece Korkusu Kitabı

    Uzun süre devam eden gece korkuları, uykudan sık sık ve çığlık atarak uyanma, uykusunu alamadığı için gün içinde dikkatini toplayamama ve durumdan olumsuz etkilenmeye başlayan çocuğunuz için psikolojik bir destek almanız doğru olacaktır.

  • Yalnızca yiyecekler değil kozmetikler de hasta edebilir

    Karın ağrısı, şişkinlik ve kilo alamamak gibi masum şikayetlerle kendini belli eden çölyak hastalığı genellikle farklı hastalıklarla karıştırılıyor. Buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunan glüten proteininden uzak durarak beslenmek, çölyak hastalığının tek tedavisi olarak biliniyor.

    Alerji ömür boyu devam eder

    Glüten enteropatisi yani çölyak hastalığı ince bağırsağın glüten proteinine karşı ömür boyu gösterdiği bir alerjidir. Çölyak hastalığı, yaşam boyu devam eden bir gıda alerjisi olarak bilinmektedir. Vücudun verdiği tepki neticesinde 12 parmak bağırsak yapısı bozulmakta ve ince bağırsağın özellikle başlangıç kısmı normal yeteneğini kaybetmektedir. Dolayısıyla kişiler bu noktada gelişmesi gereken emilim faaliyetlerinden yoksun kalmaktadır.

    Bu belirtiler varsa siz de çölyak olabilirsiniz

    Çölyak hastalığı farklı yaşlarda ortaya çıkabilmektedir. Çocukluk yaşlarında ortaya çıkabileceği gibi ilerleyen dönemlerde de kendini gösterebilmektedir. Hastalığın çok hafif ilerlemesi ve belirtilerin farklı rahatsızlıklarla karıştırılması teşhisin ileri yaşlarda konulmasına neden olabilmektedir. Çocukluk döneminde en bilinen belirtisi büyüme geriliği olan çölyak hastalığı;

    · Karın bölgesinde öne doğru şişkinlik

    · Yaşa göre kilo azlığı

    · Kas zayıflığı ve kansızlık

    · Gaz şikayetleri ve dışkıda anormallik

    · Kusma, halsizlik ve iştahsızlık

    · Ağız içinde oluşan aftlar

    · Eklem ve kemik ağrıları

    · Sinirlilik

    · Ciltte kaşıntılı ve döküntüler gibi belirtilerle kendisini göstermektedir.

    Çölyak hastalığının belirtileri farklı hastalıkları da akla getirebilir. Doğru tanının konulabilmesi için bazı özel kan testleri, endoskopi ve alınan doku örneklerinin patoloji tarafından incelenmesi gerekmektedir.

    Yiyeceklerinizi ayırın

    Çölyak hastalığının tek tedavisi glütensiz diyet olarak bilinmektedir. Glütensiz bir yaşama geçildiğinde hastalıkla ilgili bir sorun görülmemektedir. Burada önemli olan glütenli ve glütensiz gıdaların iyi ayrılmasıdır. Glüten daha çok buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunmaktadır. Ancak günümüzde hazır gıda sektöründe glüten sıklıkla kullanılmaktadır. Bisküviler, hazır çorba ve köfteler, malt içecekler, glüten içeren sakız ile çikolatalar çölyak hastaları için tehlikeli olabilmektedir. Hatta kadınların kullandığı bazı kozmetik ürünlerinin içinde bile gluten bulunabilmektedir. Bunların yanı sıra ilaç, şampuan, krem gibi ürünler glüten içerikleri nedeniyle dikkatli kullanılmalıdır. Çok iyi bir etiket okuyucusu olunmalı, gıdaların etiketleri mutlaka okunmalıdır. Özellikle evde glütenli ve glütensiz gıdaların birbirinden ayrı ve uzak saklanması önemlidir. Yemek hazırlığı sırasında glütenli gıdalara değmiş veya bulaşmış çatal, kaşık, süzgeç, tabak gibi gereçler kesinlikle çölyaklı kişilerin gıdalarına dokundurulmamalıdır. Bir ton gıdada 2 kaşık glütenin bile tehlikeli olabileceği unutulmamalıdır.

    Bu gıdaları tercih edin

    Çölyak hastaları tükettikleri her gıdayı sorgulamak zorunda kalmaktadır. Glütensiz ama sağlıklı beslenme alışkanlığı yaşam şekli haline getirilmelidir. Mısır, pirinç, patates, nohut, mercimek, kestane, soya, fasulye, fındık gibi besinleri ve bu besinlerden elde edilen un ve nişastaları tercih etmek gerekmektedir. Ceviz, fındık gibi kuruyemişler ile incir ve kuru üzümü beslenme zincirinden eksik etmemek önemlidir. Bunların yanı sıra kümes hayvanları ve kırmızı et, tüm sebze ve meyveler, bakliyatların tüm çeşitleri, yumurta, bal gibi gıdalar rahatlıkla tüketilebilmektedir. Buğday ekmeği yerine mısır ekmeği yenilebilir. Hazır alınan mısır ekmeklerinin içine farklı unların karışabileceği ihtimaline karşı mısır ekmeğini evde yapmak daha sağlıklıdır.

    Diyeti aksatmanın sonuçları ağır olabilir

    En sık görülen sıkıntı bağırsaklardaki emilimle ilgili sorunlardır. Kötü beslenme ve besin emilimi bozukluğu en sık görülen rahatsızlıklardır. Bunlarla birlikte halsizlik, kemik erimesi, osteoporoz, kısırlık, düşük ve depresyona neden olabilir. Tedavi edilmemiş çölyak hastalığı uzun dönemde ince bağırsak kanseri ve lenfoma gibi rahatsızlıkların ortaya çıkma riskini de artırır. Çocuklarda ise boy kısalığı, davranışsal sorunlar ve gelişme geriliğine neden olabilir. Kişi eğer diyetine gerekli dikkati gösteriyorsa ömrünün sonuna kadar rahatça yakınmasız yaşamını sürdürebilir. Ancak yine de belirli aralıklarla gerekli tetkikleri yaptırmak önemlidir.

  • Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar: “Turkuaz, Yeşil mi Mavi mi?”

    Maldivler’de okyanus hangi renktir, diye sorduğumuz zaman insanların bir kısmı mavi bir kısmı da yeşil der. Biraz daha renkler konusunda geniş bir perspektife sahip biriyse karşımızdaki alacağımız cevap turkuaz olur. Turkuaz yeşile çalan mavi rengidir ve sizin onu nasıl gördüğünüze göre değişir. Tıpkı renk paletindeki bu mükemmel tonu algılamada olduğu gibi hayatı ve olayları herkes farklı yorumlayabilir. Özellikle stres altında olduğumuz zaman düşüncelerimizi de olduğundan farklı algıladığımız çok fazla durum vardır. Örneğin, keyfinizin yerinde olduğu iyi dönemdeyken bir gün kötü geçen bir sunumun ardından, daha iyisi olabilirdi ama şu an böyle oldu bir dahaki sefere daha çok uğraşırım, diyebileceğiniz gibi uykusuz geçen bir gecenin ardından kötü bir dönemdeyken aynı sunum size iş hayatınızın sonuna gelmişsiniz gibi bir his verebilir. Normalde çok iyi bir sürücü olduğunuz halde, sevgilinizden ayrıldığınız zaman arabanızı sürttüğünüzde “ben de dünyanın en kötü şoförüyüm” diyebilirsiniz.

    Biz insanlar düşünen varlıklarız ve zihnimizde oluşan düşünceler duygularımızı oluşturur. Zihnimizde bir düşünce ortaya çıkar, o düşünce doğrultusunda bir duygu yaşarız. O duyguya göre de hareket ederiz. Yani içinde bulunduğunuz koşullar sizin düşüncelerinizi şekillendirir; o düşünceler de o anki ruh halinizi etkileyebilir. Bunun sonucunda da o duyguya göre davranabilirsiniz. Bu döngü pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir ve negatif olduğu zaman hayatınızı derinden etkiler. Çünkü düşünceleriniz algınızı oluşturur.  Durumları ve kendinizi olduğundan daha negatif şekilde algılamaya başladıysanız “bilişsel çarpıtmalar” dediğimiz düşünceler zihninizi sarmış olabilir. Yani gerçekleri olduğundan farklı algılıyorsunuzdur.  Bir örnekle açıklamak gerekirse; öğrenciyseniz, oldukça zor bir sınavdan çıktıysanız “sınav zor değildi, ben soruları çözecek kadar zeki değildim” diyorsanız, bu bilişsel çarpıtmadır. Çünkü problem sizin zeki olup olmamanız değildir. Sınav zordur.

    Bilişsel çarpıtmalar burada bahsedildiği kadar basit ya da yüzeysel olmayabilirler; farklı problemlerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler. Altında yatan problemler farklılaşabilir ve ciddi olabilirler ama çoğumuz stresli hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla bilişsel çarpıtmaları stres altında olduğumuz zaman yapabiliyoruz. Genel olanlardan birkaç tane saymak gerekirse aşağıdakileri sayabiliriz:

    • Zihin Okuma: Akıl okumak çoğumuzun sahip olmak istediği süper güçtür ama ne yazık ki hiçbirimizde mevcut değildir. Siz bilişsel çarpıtmayı bu şekilde yapıyorsanız karşınızdakinin zihninden geçenleri “varsayarsınız” ve ona göre negatif çıkarımlarda bulunursunuz. Buluşmak için sözleştiğiniz arkadaşınızın trafikte kaldığı için gecikmesine “beni görmek istemiyor o yüzden oyalanıyor” demek buna örnektir.

    • Olumluyu Yok Sayma (Büyütme-Küçültme): Pozitif bir şey olduğunda bunu şans sayarken negatif bir şey olduğunda, sizden kaynaklı olmasa bile, kendinizi suçlamak olumluyu yok saymaktır. İş yerindeki bir sunum iyi geçtiğinde bunu dinleyicinin iyi niyetine bağlayıp, “sunum kötüydü ama beğendiler” demek kendi çabanızı görmeden gelmek gibi düşünebilirsiniz.

    • Keyfi Çıkarsama:Bir durum karşısında yeterince kayda değer kanıt olmadan öznel bir çıkarım yapmaya denir. Örneğin, ‘sadece çok çalışan öğrenci başarılı olur, ben zeki olsam da çalışmadığım sürece başarısızım.” demek. Çok çalışan öğrenci başarısız olabileceği gibi çalışmayan ama zeki bir öğrenci başarılı olabilir.

    • Seçici Soyutlama: Hayat bir bütünden ibarettir ve başımıza gelen olayları tek bir yönden ele almamız yanlış olur. Çünkü onların da kendi içinde bir bütünlükleri vardır. Yaşadığınız bir durumun sadece negatif bir yönüne odaklanıp onu genele yorarsanız seçici soyutlama yapmış olursunuz. Kahvaltıda üzerinize kahve döküldüğünde, dökülen kahve, tüm gününüzün berbat geçmesinin sebebi değildir. Siz ondan başlayarak o günü kötü diye nitelendirirsiniz ve bu da günü kötü yapar.

    • Kişiselleştirme: Aslında sizinle ilgili olmayan bir olayla kendiniz arasında gerçekçi olmayan bir ilişki bulup kendinizi suçlamanızdır. Bir çocuk okulda kızamık kaptığında annesinin “Eğer ben iyi bir anne olsaydım çocuğum kızamık geçirmezdi.” Demesi buna örnektir.

    • Aşırı Genelleme: Başınıza gelen bir durumu hayatınızın tümüne genellemenizdir. İlk girdiğiniz sınavda “matematik sınavından kaldım, matematikte hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” Demek sizin başarınızı engelleyen bilişsel çarpıtmanızdır.

    • Ya Hep Ya Hiç Düşünceleri: Hayatınızda her şeyin siyah ya da beyaz olması durumu, grilere yer vermemek anlamına gelir. Olayları yorumlamada bir orta yolunuz yoktur. Her şey keskin çizgilerle ayrılmıştır. Kesin sonuca çıkan, “Eğer bu işe girmeyi başaramazsam hayatım boyunca işsiz kalacağım.”şeklinde bir yorum ya hep ya hiç düşüncelerinden biridir.

    • -meli/-malı Cümleleri: Kendinize karşı her zaman bir gereklilik ve zorunluluk belirten beklentiler oluşturan cümlelerdir. Üzerinizde her daim kendinizden kaynaklı bir baskı oluştururlar. Gerçekçi olmayan hedefler koymak buna örnektir ve “eğer mutlu olmak istiyorsam iyi bir eşim, çok kazandığım ve başarılı olduğum bir işimin olması gerek.” gibi bir cümle kurabilirsiniz.

    • Felaketleştirme: Adından da anlaşılacağı gibi bir olay karşısında olayın etkilerinin çok ötesinde felaket senaryoları kurmak ve onlara inanmaktır. Partnerinizle kavga edip “bu kavganın sonunda kesin ayrılacağız, ben başka kimseyle beraber olmayacağım için yalnız ve mutsuz öleceğim.” dediğinizde belki küçük bir kavgayı bir sona dönüştürürsünüz.

    Peki, bilişsel çarpıtmalarla baş etmenin bir yolu var mı? Tabii ki var. Bütün bu negatif düşüncelerinizin geldiği kökleri bulmayı başarırsanız o düşünceleri değiştirmeyi de başarabilirsiniz. Bilişsel çarpıtmaları biz kendimiz yaparız. Bir olay olur. Bunun sonucunda da zihninize negatif düşünceler dolar. Kendinizi kötü hissedersiniz. Öfke, hüzün, endişe ya da kaygı gibi bir duygu yaşarsınız. Kendinizden beklentinizi yükseltirsiniz ve gerçekleri olduğundan farklı görmeye başlarsınız. Durup iki kere düşünmek, yaşadıklarınızı sakin kafayla tekrar tartıp gözden geçirmek ve bağlantıları bulup, duygularınızı keşfetmek, bilişsel çarpıtmalarınızı yenme konusunda size oldukça yardımcı olacaktır. Tabii ki bu yolculukta tek başınıza olmak zorunda değilsiniz. Bir profesyonel yardımıyla kendinize karşı acımasız olmamayı ve algınızı değiştirmeyi öğrenebilirsiniz. Çünkü zor olan problemi keşfetmektir. Çözmeye hazır olduğunuzda, süreç sizin için uzun ama öğretici bir yolculuk haline gelir.

  • Farkında Olmadan Bizleri Etkileyen Otomatik Düşünceler

    Farkında Olmadan Bizleri Etkileyen Otomatik Düşünceler

    Her bireyin farklı olduğunu, her insanın farklı düşündüğünü ve birbirinden farklı davrandığını biliyoruz. Genel olarak bunun sebebini karakter, kişilik, mizaç farklılıkları olarak yorumlarız. Peki bunları etkileyen başka neler var diye baktığımızda, bu hafta sizlere bahsedeceğim konu olan OTOMATİK DÜŞÜNCELER diyebilirim. Otomatik düşünceleri anlatmadan önce, bahsetmek istediğim önemli bir nokta var. Aslında bilmeden, her birimizin sahip olduğu, görünmeyen, gözlüklerimiz. Olayları birbirimizden farklı bir şekilde algılamamızı sağlayan bu gözlükler, dünyaya bakış açımızı belirlemektedir. Yaşamımız boyunca, edindiğimiz iyi/kötü deneyimlerden, yaşanmışlıklarımızdan, öğrendiklerimizden oluşmaktadır. Bir olayla karşı karşıya kaldığımız zaman, daha önce deneyimlemiş olduğumuz benzer bir olayla bağdaştırıp, davranışlarımızı duygularımızı şekillendirmekteyiz. Yani olaylara karşı verdiğimiz tepkiler, gözlüğümüzden ne kadar gördüğümüz ve nasıl algıladığımızla ilgilidir. Bunu bilmenin ve bu gözlüklerin farkında olmanın bize sağlayacağı yarar ise; empati.. Her birimizin , birbirinden farklı gözlükleri olduğunu artık psikoloji dilinde biliyorsunuz. Bir başkasını anlayabilmek için, onun gözlüklerini takmayı denemeniz, karşı tarafı daha iyi anlamanız ve doğal olarak kendinizi daha iyi ifade etmenizi sağlayacaktır.

    Az önce bahsettiğim gibi yaşanmışlıklarımızdan oluşan bu gözlüklerimiz, bizi belli düşüncelere sevk etmektedir. Bunun iyi veya kötü olduğu, kişinin yaşantısına göre değişkenlik gösterse de (tecrübeler), bazen rahatsız edici boyutlara ulaşabilir. Belki bir çoğumuzun önyargı diye nitelendirdiği, bilinçli bir şekilde olmaksızın bizi etkileyen, zihinsel bir işlevdir; otomatik düşünceler. Aslında, inandığımız ve doğru olduğunu kabul ettiğimiz düşüncelerimizdir. Bunu günlük hayattan bazı örneklerle açıklamak istiyorum.

    “ Ayşe yanımdan geçerken beni gördü ama bana selam vermedi, kesin ters bir şey var”

    “Bu işi başaramadım, benim yetersiz bir eleman olduğumu düşünüp, beni kovacaklar”

    “ Duygularımı açık bir şekilde ifade edersem, beni sevmezler”

        “Arıyorum arıyorum açmıyor, artık benimle konuşmak istemiyor”

        “Bu ürünle ilgili yeteri kadar bilgi veremedim, bir daha benden bilgi almak için aramayacaklar”

        Belki daha önce yaşadığınız olaylarda, bu deneyimleri kazanmış olabilirsiniz. Hatta sonrasında bu deneyimleri pekiştiren birkaç olay daha yaşayarak, otomatik düşünceyi beyninizde iyice oturtmuş olabilirsiniz. Deneyimleriniz üzerinden, örneklerdeki virgülden sonra ki otomatik düşünceleri kapsayan cümleler, zihninizden geçiriyor olabilirsiniz. Bazen kendinizi, bazen karşıyı rahatsız eden bu düşüncelerin dönüşümünü sağlamanız gerektiğini düşünüyorsanız eğer, bu düşüncelerin bilinç altınızın size bir oyunu olduğunu bilmenizde fayda var. Belki de kesin doğru olarak inandığınız bu düşüncelerin, aslında öyle olmayabileceğini kendinize hatırlatmanız gerekebilir. “Ayşe yanımdan geçerken beni gördü ama bana selam vermedi, belki de bugün çok dalgındır” diye düşünerek, daha farklı bir bakış açısı yaratabilirsiniz. Çünkü bu olumsuz düşünceyi aklınıza getiren inançlarınız ve  deneyimleriniz, insanlarla sebepsizce tartışmanıza, kırılmanıza, üzülmenize veya kızmanıza sebep olabilir. Unutmayın ki, daha önce hiç hatırlamadığınız bir olayda kabul etmiş olduğunuz bu genel yargılar, düşüncelerinizi her zaman haklı çıkartmayabilir. Neden Ayşe’ ye yanımızdan geçerken selam vermediğini sormuyoruz ki? Belki çok kötü bir gün geçirmiştir ve sizin ona nasılsın diye sormanız onu çok mutlu edecektir.. Otomatik düşüncelerinizin, günlük hayatınızı etkisi altına almanıza izin vermeyin.. Bunların farkında olun ve bunlarla mücadele edin 🙂

  • Kadın Beyni

    Kadın Beyni

    Kadın ve erkek olmak ile ilgili günümüzde birçok alanda; edebiyatta, sinemada, tiyatroda aynı içerik birbirinden farklı araçlarla karşımıza çıkmaktadır. “Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten”, “Kadın Aklı Erkek Aklı”, “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar” ve benzer başlıklar bunlardan bazılarıdır. Uzun yıllardır sıkça filmlere konu olmuş, gazete veya dergilerdeki köşe yazarlarının dikkatini çekmiş ya da okuduğumuz kitapların içeriklerini oluşturmuştur. Gündelik hayatta sıklıkla karşımıza çıkan bu olgu uzun yıllardır psikoloji, psikiyatri, nöroloji, nöropsikoloji, nöropsikiyatri gibi bilim alanlarındaki uzmanların da araştırmalarına konu olmuştur. Bugün gelinen noktada, kadın ve erkek beyni üzerine yapılan çalışmalar kadın ve erkek beyinlerindeki kimyasal, genetik, hormonal ve beynin işlevselliğinin örtüşmesini %99 oranında doğrularken, %1’lik bir farklılık beyin yapısının dil gelişiminde, sosyal becerilerde, hafızanın gelişmişliğinde, problem çözme ve duygu kontrolü gibi birçok farklılığa yol açtığını da doğrulmaktadır. Peki, nedir bu sadece %1 farklılığın yarattığı sonuçlar ve bizi nasıl etkiler?

    Doğduğumuz andan itibaren kadın ve erkek beyni birbirinden farklıdır. Bu farklılıktan dolayı da, anatomik yapı; dürtülerimizi, değer yargılarımızı ve gerçekliklerimizi kontrol eder. Nasıl ki beyin hasarları, inmeler, kafa travmaları kişilerin hayatında önemli fizyolojik bir takım değişikliklere yol açabiliyorsa, bunların yaratabileceği psikolojik değişiklikler de göz ardı edilmemelidir. Örneğin; bir beyin hasarı ya da kafa travması bir kişinin karakterini saldırgandan uysala çevirebilir. Peki, aynı beyin dışarıdan bir tepkiye maruz kaldığında bu kadar aksi yönde değişiklikler gösterirken, doğuştan farklı biyolojik yapılara sahip olan kadın ve erkek beyinleri arasındaki farkı hiç düşündünüz mü? Eğer doğuştan beyindeki iletişim ile ilgili alan daha fazla yer kaplıyorsa bunun gündelik hayattaki yansıması karşımıza nasıl çıkar, böyle bir beyin yapısına sahip olmak bize dünyayı nasıl algılattırır?

    Bu sorunun temel cevapları kadın ve erkek beyin yapısı ve hormonlarına dayandırılabilir. Kadın ve erkek olmaktan kaynaklı olarak cinsiyetlerimize hâkim bazı hormonlar vardır. Bunlar östrojen ve testosterondur. Gelişimin farklı dönemlerine ya da hayat koşullarına göre (ergenlik, menapoz, doğum öncesi ve sonrası) kadınlarda salgılanan östrojen hormonu kadınları insan ilişkilerinde, iletişimde ve karşısındakinin duygusunu anlamada daha duyarlı olmasına katkıda bulunurken; erkeklerde hakim olan testosteron hormonu erkekleri daha rekabetçi, rasyonel düşünme odaklı bir yapıya sahip olmasındaki temeli oluşturur. Bu bağlamda, hormonlar ve beyin yapısı, insanların isteklerini, arzularını, davranışlarını, hayata bakışlarını belirleyebilir. Beslenmenin, sosyal, cinsel ve saldırgan davranışların yönlendirilmesinde rol oynarlar. Baştan çıkarıcı davranmayı veya konuşkan olmayı etkileyebilir, sosyal olmanıza katkıda bulunabilir, çocuklarınıza özverili davranmanızı sağlayabilir ya da gerilmenize, sıkılmanıza, başkalarını incitmenize veya başkalarını incitmekten korkmanıza yol açabilirler. Aynı zamanda sizi hırslı ve rekabetçi yapabilir, iş hayatınızdaki verimliliğinizi etkileyebilir, cinsel istekliliğinizi arttırabilir ya da azaltabilirler.

    Kadın ve erkek beyinleri beyin görüntüleme cihazları ile incelendiğinde birbirinden çok farklı görünür. Örneğin, kadın beyninin işitme ve dil merkezindeki sinir hücresi sayısı erkeklere oranla daha fazladır. Kadının kendi duygularını yönettiği, başkalarının duygularını anlamlandırdığı ve anıların depolandığı beyin bölgeleri kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla yer kaplamaktadır. Bu da, genel olarak kadınların neden duygularını daha rahat ifade edebildiklerini duygusal olayların detaylarını neden daha iyi hatırladıklarını göstermektedir.

    Gerek baskın hormonların, gerek beyin yapısının farklılığı nedeniyle aynı olayı yaşayan bir kadının ve erkeğin düşünme süreçleri ile bu sürecin beyindeki yolculuğu ve yarattığı algı farklı olacaktır. Yani kadın ve erkek beynindeki problem çözme mekanizmasının işlevi farklı olduğu için; herhangi bir baskı veya çelişki durumunda kadın ve erkek beyni birbirinden tamamen farklı tepkiler verirler. Bu yüzden kadınlar ilk randevularındaki, ilk kavgalarındaki en ince ayrıntıları dahi unutmazken, erkekler bu olayların gerçekleştiğini bile zar zor hatırlar. Bunun böyle olması, beynin yapısı ve kimyasıyla ilgilidir. Çünkü duyular erkek ve kadın beyinlerinde farklı veriler olarak işlenmektedir. Dolaylı olarak, kadınlar ve erkeklerin işitme, görme, hissetme ve başkalarının hissettiklerini değerlendirme biçimleri birbirinden farklıdır. Birbirinden farklı işleyen beyin mekanizması kadını da erkeği de aynı görev ve sorumlulukları farklı beyin devrelerini kullanarak yerine getiren canlılar yapmaktadır.

    Biyolojik dürtüler, bugün durumumuzu anlamanın anahtarlarıdır. Fakat bu yazının da konusu olan kadın beyninin yapısının nasıl oluştuğunu, evrim, biyoloji ve kültür tarafından nasıl şekillendirildiğini de anlamak gerekir. Bu bilgi olmadan biyoloji kader haline gelir ve karşısında çaresiz kalırız. Beyin her şeyden önce yetenekli bir öğrenme makinesidir. Hiçbir şey sabit değildir. Özellikle beynimiz esnek bir yapıya sahiptir. Yeni öğrenilen her bilgiyle kendini değiştirip, dönüştürebilir. Beynimizin bu özelliğinden kaynaklıdır ki, görme yetisini kaybeden insanların dokunma duyuları çok gelişmiştir. Çünkü beyin süreç içerisinde görme işlevinin gerçekleştiği alanı, dokunma duyusunun gerçekleşmesi için kullanmaya başlar ve böylece dokunma duyusuna ayrılan bölümdeki sinir hücrelerinin sayısının artması ile görme kaybı yaşayan kişilerin dokunma duyusu daha da gelişmiş olur. Kısacası, biyolojimiz, bizim üzerimizdeki güçlü etkenlerden sadece bir tanesidir. Hormonlar ve beyin yapımızın; zekamız, algılarımız, davranışlarımız ve genel olarak yaşantımız üzerindeki etkilerini yönetmek ve eğer gerekiyorsa değiştirmek için üzerinde çalışabiliriz.

    Kadın beyni inanılmaz yeteneklerle donatılmıştır: derin kişilerarası ilişkiler kurabilmek ve sürdürmek, yüzleri ve mimikleri okumak konusundaki kapasiteleri çok gelişmiştir ve bunlar kadın beyninin sahip olduğu birkaç sosyal yetenekten bazılarıdır. Kadınlar bütün bu yeteneklerle doğarken, çoğu erkek bunlardan mahrumdur. Erkekler de kendi hormonal dengelerinin ve beyin yapılarının şekillendirdiği başka yeteneklerle doğarlar. Hepimiz kadın ve erkeklerin astronot, sanatçı, CEO, doktor, mühendis, politikacı, anne-baba ve çocuk bakıcısı olabildiklerini biliyoruz. Eğer beyninizin biyolojisinden kaynaklı yol açtığı tepkilerin farkındaysanız harekete geçmemeyi tercih edebilir ya da doğru olduğunu hissettiğiniz daha farklı bir yol ile karşılık vermeyi seçebilirsiniz.

  • Disleksi en iyi nasıl açıklanır?

    Disleksi Nedir?

    Disleksinin pek çok farklı tanımı vardır. En basit ve anlaşılır tanımı; okuma ve yazma becerilerinin kazanımını engelleyen ya da zorlaştıran nöropsikiyatrik bir sorundur.

    Kısaca Disleksi Nedir?

    Okuma ve yazma öğrenmenin kesinlikle kolay olmadığı anlamına gelir.

    Okuma ve yazma öğrenirken, diğer insanlara göre daha fazla problem yaşanacağı anlamına gelir.

    Öğretmeni suçlayamazsınız anlamına gelmektedir ( ki iyi, anlayışlı bir öğretmen en iyisidir).

    Disleksi En İyi Nasıl Açıklanabilir?

    Herkes farklıdır. Örneğin iki kişinin boylarının uzunluğu aynı olsa bile, ayakkabı numaraları aynı olmayabilir. Bunun anlamı, aynı fiziksel özelliğe sahip kişilerin bütün fiziksel özelliklerinin aynı olması şart değildir. Ayrıca bir fiziksel özelliğin biliniyor olması diğer fiziksel özelliklerinde bilineceği anlamına gelmez.

    Aynı şekilde herkesin beyin işleyişi aynı olmak zorunda değildir. Çünkü beyindeki sinirler arasındaki bağlantılar herkes de farklı farlıdır. Kişinin bir beceride usta olması diğer tüm becerilerde de usta olacağı anlamına gelmemektedir. Okuma ve yazma gibi etkinlikler de bu becerilere dâhildir. En önemli sorun ise, beynimizin içini görme şansına sahip olmadığımızdan, bireyin güçlü ve zayıf yönlerini tespit etmek ve tanımlamak zorlaşmaktadır.

    Etkili ve verimli okuma-yazma yapabilmek için, birbirinden farklı birçok beceriye ihtiyaç duyarız. Doğru sesleri çıkartabilme, sesleri ayırt edebilme ve iyi bir hafıza gerekli olan birkaç beceriden bazılarıdır. Verimli okuma-yazma için gerekli olan becerilerden herhangi bir tanesinin olması gerektiği seviyede olmaması, disleksik bireydeki asıl sorunu oluşturmaktadır. Disleksik bireyde sorunu tanımlamak için farklı farklı birçok test yapmamızın sebebi, yetersiz seviyede olan beceriyi tespit edip, beceriyi geliştirmeyi hedefleyen bir program oluşturmaktır. Güçlü ve güçsüz alanların tespitiyle kişinin güçlü yanları kullanılarak, yetersiz olan becerilerin üstesinden gelebilecek bir yol sağlayabiliriz.

    Uzm. Dr. Figen Karaceylan Çakmakcı

  • Kekemelik nedir? Tedavisi var mıdır?

    Kekemelik Nedir?

    Kekemelik, konuşmada istemsiz olarak seslerin veya hecelerin uzatılması, tekrarlanması veya takılınılması neticesinde konuşmanın akıcılığının bozulması anlamına gelmektedir. Bazen konuşmada ki takılma, uzatma veya tekrarlara göz kırpma yüzün buruşturulması, kafanın sallanması ayağın tempo tutması gibi farklı hareketlerde eşlik edebilir.

    Sık Görülen bir Rahatsızlık mıdır? Düzelir mi?

    Yapılan çalışmalarda insanlarının yaklaşık % 4 ünün hayatlarının belirli bir döneminde kekelediğini bildirmektedir. Tipik olarak 2 – 7 yaşları arasında başlangıç göstermektedir. En sık 5 yaşlarında başlangıç gösterir. Okul öncesi dönemde başlangıç gösteren kekemeliğin %80’nin zaman içerisinde düzelme göstermesi beklenir. Ancak genellikle uzun seyirlidir. Bazen haftalar veya aylar süren kısmi iyileşme dönemleri gözlenebilir.

    Nedenleri Nelerdir?

    Uzmanlar arasında net bir fikir birliği olmamasına rağmen kekemeliğin çevresel yapısal ve genetik birçok faktör tarafından ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Bazen psikiyatrik bir bozukluğun parçası olarak ortaya çıkarken zaman içerisinde çocuğun iletişiminin bozulması, arkadaş çevresinden dışlanması ve sosyal olarak izolasyonu sonucunda kekelemenin kendi başına oluşturabileceği psikiyatrik sorunlar daha ciddi boyutlarda olabilmektedir.

    Farklı Rahatsızlıklar Eşlik Edebilir mi?

    Konuşma çevremiz ile olan etkileşimimizdeki temel yapı taşlarından birisidir. Konuşmanın akıcılığının bozulması birçok çocuk ve yetişkinde sosyal olarak izolasyona, çevre ile etkileşim ve iletişimde bozulmalara neden olmaktadır. Bu nedenle kekelemeye anksiyete bozuklukları, depresif bozukluk gibi psikiyatrik rahatsızlıkların eşlik etmesi yaygındır.

    Tedavisi Var mıdır? Nedir?

    Başlangıçta kendi hastalarımla yaşadığım tecrübelerden dolayı kekemeliği yüzde yüz tedavi, bir haftada kesin sonuç vb. gibi internet ve gazete ilanlarından uzak durmanızı öneriyorum. Bunun dışında ticari kazanç amaçlı birçok merkezde uygulanan bilimsel olmayan veya etkinliği kanıtlanmamış birçok farklı yöntem ülkemizde hiçbir üniversite kurumunda uygulanmamaktadır. Eğer buna benzer bir yöntem arayışı içerisinde iseniz öncesinde mutlaka bir uzmana danışmanızı öneririm. Kekemelikte uzun yıllar önce çeşitli ilaç tedavileri kullanılmasına rağmen günümüzde kekemelik üzerine doğrudan bir etkisi olmadığı kanıtlanmıştır. Eğer kekelemeye anksiyete (kaygı) bozukluğu, depresyon gibi farklı psikiyatrik rahatsızlıklar eşlik ediyorsa tedavi sürecinde ilaç tedavilerinden fayda sağlanabilir. Kekemeliğin tedavisinde konuşma dil terapisti tarafından uygulanan konuşma terapileri temeli oluşturmaktadır. Genel olarak terapide sıklıkla iki farklı teknik uygulanmaktadır. Bunlarda birincisi doğrudan konuşma terapisidir. Bu yöntemde sesin oluşum süreçlerinde ortaya çıkan mekanik hatalar uzman tarafından doğrudan düzeltilmeye çalışılarak akıcı konuşma sağlanmaya çalışır. Diğer bir yöntemde ise konuşma sırasındaki gerginlik ve kaygı rahatlama egzersizleri ile azaltılması hedeflenmektedir. Hipnoz ile ilgili yapılan çalışmalar ise kısa dönemlerde kısmen düzelme sağlamasına rağmen uzun dönem etkinliğinin olmadığı yönündedir.

  • Otizm tanımı

    Otizm, son bilgilere göre her 42 erkek çocuktan birini etkileyen, ve sıklığı her geçen gün artan bir durumdur. Otizmden etkilenen çocuklar sosyal hayata adapte olmakta zorluklar yaşarlar. Temple Grandin’in deyişiyle esas sorun bu çocukların “otistik olmayan bir dünyada yaşamak zorunda olmaları”dır. Bu zorluklar ve çocuklarının gelecekte kendine yeterli bir hayat sürememe olasılığı, aileler açısından büyük bir endişe kaynağıdır. Bununla birlikte otizmin patofizyolojisinin ne derece karmaşık olduğunun algılanamaması, çoğu zaman, çocuğun gelişimi açısından son derece kritik ve sınırlı zamanın, çocuğun bireysel biyokimyasal ihtiyaçlarına cevap vermeyecek ve her çocuk için aynı şekilde düzenlenen tedavi arayışları ile boşa harcanmasına neden olur. Çok yerinde bir söyleyişle “otistik çocuk sayısı kadar farklı otizm vardır”. Altta yatan nedenlerin her çocukta farklılık gösterebilmesi ve birbirini tetikleyen farklı etkenler ve yolaklara bağlı bir seyrinin olması nedeniyle, hem özel eğitim, hem tıbbi tedavi yaklaşımı çocuğa özel olarak düzenlenmelidir. Bir çocukta büyük yarar sağlayan bir yaklaşım, başka bir çocukta otizm bulgularının şiddetlenmesine, hatta bazen geri dönüşsüz sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir. Otizmde görülen nöropsikiyatrik belirtiler buzdağının görünen tarafı olup, buzdağının görünmeyen tarafında hem bağırsak hem beyinde devam eden bir inflamasyon ve birbiri ile bağlantılı bozulmuş biyokimyasal yolaklar mevcuttur. Her çocuk ayrı bir bireydir ve özellikle otizm söz konusu olduğunda genetik, metabolik ve biyokimyasal süreçler hepsinde ortak olan genel prensiplerden etkilenebildiği gibi bireysel farklılıklar da gösterir. Otizmdeki biyomedikal tedavi başarısı bu bireysel tıbbi farklılıklara ve ihtiyaçlara odaklanılabildiği ölçüde artar.

  • Kişisel Alan Yaratmak

    Kişisel Alan Yaratmak

    Bir düşünün her gün kaç kişiyle iletişim kurup yüz yüze bakıyorsunuz; hele birde toplu taşıma kullanıyorsanız ya da hizmet sektöründe bir işiniz var ise o zaman sayısını bilmediğiniz farklı simalara denk geliyorsunuzdur.

    Evinize geçiyorsanız; tek yaşıyorsanız sorun yok evdeki tüm alanla sizin. Tabii komşular dışında… Ancak birkaç kişilik bir evde yaşıyorsanız o zaman kendinize ait olan odanıza dahi müdahale ihtimali olduğundan hususi bir alan yaratmak fikri pek gerçekleşmiş gibi gözükmüyor.

    Peki kişisel alan nedir ve neden bu kadar önemlidir?

    Kişisel alan; bireyin kendisini rahat hissettiği ve kendisine bir müdahalenin olmadığı ortam diye tanımlanabilir. Bu genel tanımı yapmamın nedeni kişisel alan konusuna iki farklı açıdan da değinmek istemem.

    Bireylerin kişisel alanlarının olması önemlidir. Çünkü kişiler birey olduğunu unutmamalıdır. Çok iç içe geçmiş ilişkilerde müdahale olacağından bu kişi kendisini rahatsız hisseder. Aynı bireylerde olan özerkleşme ihtiyacı gibi düşünülebilir.

    Düşünün metrobüstesiniz dibinizde insanlar ve sizin yazışmalarınızı okuyan birisi görüyorsunuz; ne kadar rahatsızlık verici. Ancak herkes birbirine bir alan tanısa, kişisel alan imkanı bıraksa toplumdaki refah düzeyinde dahi bir artış görülecektir.

    Insanoğlunda merak büyük bir unsurdur ve bu merakı gidermek için de tüm duyular devreye girebilmektedir.

    Ilişkilerinizde dahi kişisel alan yaratmak o ilişkiyi zengileştiren bir adım olur. Evde kişilerin kendilerine ait köşelerinin olması ve bir aradayken de farklı şeyler yapabilmek ilişkiyi zenginleştirir ve bu farklılıklar sayesinde çiftlerin birbirinden sıkılma oranı azalır.

    Kişisel alana bir farklı yaklaşım ise; farklı kişilerle de paylaşımda bulunabilecek alan yaratmaktır. Her bir bireyin farklı çevrelerde, değişik insanlarla iletişim kurması hem kişiye katkı sağlar, hem de birçok farklı bilgi aktarımı gerçekleşir.

    Ayrıca kişi yalnız kalmaya da ihtiyaç duyar. Bu çok doğaldır. Insan bazen kendi içinde çözümlemek ister bir şeyleri. Çözümleyecek durum yoksa dahi; birey yalnız zaman geçirdikçe insan ilişkilerinde de daha verimli olur ve sağlıklı paylaşımlarda bulunur.

    Baktınız ki sizin kişisel alanınız yok ya da sınırlama var; o zaman oluşturmak için harekete geçme vakti!