Etiket: Fark

  • Çocuklar, Aile İçi Eğitim ve İletişim – 1

    Çocuklar, Aile İçi Eğitim ve İletişim – 1

    Hepimizin bildiği üzere gerek artık pazarlama gerek hissettiğimiz mecburiyet sebebiyle çocuklarımızın en iyi, en etkin kurumlarda eğitim görmesini istiyoruz. Tabi ki eğitimi en etkin kurumlardan almak; bütün öğrenciler için faydalı olacaktır; ancak unutmamamız gereken bir eğitim daha var. O da aile içi eğitim. Bu yazımda aile içinde çocuklarımızın kişiliklerine ve süregelen eğitim süreçlerine nasıl pozitif destek olabileceğimizden bahsedeceğim.

    Bilindiği üzere eğitim kaynakları bize birçok şeyi yazılı, işitsel ve görsel olarak sunar. Sunulan verileri işlemek ise öğrencinin de dahil olmasıyla gelişen bir süreçtir. Aile ise farklıdır. Ailede bir şeyin nasıl yapılacağını söylemek gün boyu okulda aldığı standart eğitimden farklı bir şey sunmaz. Onun için söyleyerek değil örnek teşkil ederek ve doğru davranışları sergileyerek yani çocuğumuza neyin nasıl yapılacağını göstererek mesajımızı iletmeliyiz. Kendimizin dahi durduğu noktalar ile ilgili konuşursak çocuklarımız bu durumu er ya da geç fark edecek ve ona göre söylediklerinizi “hayalî” olarak değerlendirecektir. Bu şekilde ilerleyen süreçten sonra ebeveynler olarak söylediklerimizin değersizleşmesi kaçınılmaz olur.

    Başka bir konu ise takdirdir. Gelişme gördüğümüz ilerleme gördüğümüz her alanda takdirimizi veya aferinimizi eksik etmememiz gerekir. Yaptığım birçok görüşmede fark ettiğim üzere ebeveynler aferin demenin şımarıklığa sebep olacağını ve çocuklarının ilerlemeyeceğini bu noktada kalacağını düşünür. Aksine aferin veya takdir çocuğu daha iyisine sevk eden bir tavır olup eksikliği çocuğun mevcut noktada durmasına ve ilerleyen süreçte tekrar başladığı noktaya dönmesine sebep olur. Bunun yanı sıra çocuklarımızın güven ve özsaygısının da eksik kalmasına yol açabilir. Çünkü çocuğun emeği sözel olarak dahi ödüllendirilmemiş hatta fark edilmemiştir. Asıl konu aferin demek ya da dememek değildir, nedenini belirterek takdir etmektir. Bu durum bizim neyi onayladığımızı gösterdiği gibi çocuklarımızın emeğinin karşılığı olduğunun da işaretidir.

    Diğer bir konu ise hata yapmasına izin etmektir. Birçok ebeveyn hata yapmasına katlanamaz durumdadır ve önlem almak üzere davranışlarda bulunmaktadır. Bu durum çocukların kendi başlarına karar verme süreçlerini zorlaştıracağı gibi onun yerine düşünen ve harekete geçenlere bağımlı kalmasına yol açacaktır. Sonucu ne olursa olsun verilen sorumluluklar çocukların o işleri zamanla daha iyi yapmasını sağladığı gibi karar alma ve özgüven konularında da kendilerini geliştirmede destekçi olacaktır. Ek olarak başarısız sonuçların olması gerekir ki hata görülebilsin ve bir dahaki sefere hatanın farkında olarak ilerlenebilsin. Unutmayalım ki çocuklarımız her geçen gün yeni şeyler deneyimliyor ve yaşamda almaları gereken inisiyatifler de bu oranda hatta bu oranın katları olacak şekilde artıyor. Bu süreçte bizim yapmamız gereken işleri halletmek değil onlara işleri en sağlıklı şekilde hallettirmek olmalıdır.

    Aile içi eğitim ve iletişim süreçleri tabi ki bu kadar az değil. Bu konudaki farklı yaklaşım fikir ve görüşleri yeri geldikçe ilerleterek yazacağım. Şimdilik bir virgül koyarak yazıma son veriyorum.

    Sevgi ve saygıyla ….

  • Yeni Gelinler

    Yeni Gelinler

    ESKİDENDE YENİ GELİNLER BÖYLEMİYDİ? SOSYAL MEDYA YÜZÜNDEN Mİ BU HALE GELDİK?

    Sanıyorum eskiden günümüze bakıldığında oluşan en büyük fark, bu ihtiyaçlara gereksinimi hissetme düzeylerimizde (özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanı) ki abartılı artış ile bu ihtiyaçları karşılama yollarının giderilme kanallarının gelişen teknoloji ile değişmesi, artması ve sunileşmesidir. Gelişen internet imkanları ve hızla yaygınlaşan sosyal medya araçları insanların kitlelere ulaşma ve kitlelerden haber alma kaynaklarını artırmaktadır. Bu da ihtiyaçlarımızın giderilmesinde bize farklı ve çeşitli imkanlar sunmak için oldukça önemli bir faktör gibi durmaktadır. Gün geçmiyor ki her yeni gün hayatımıza yeni bir kavram, yeni bir trend, yeni bir terim girmesin.

    Eskiden de ihtiyaçlar çok farklı olsaydı atalarımızdan günümüze gelen gelin-kaynana çatışmaları, insanların kendi maddi varlıklarını göstermeye düşkünlüklerini anlatan deyimler olmazdı. Benim en iyi bildiğim hikayelerden biri, gelin ve görümce arasında geçen ev kapısında yatan köpek örneğidir. “Gelin kocasının ona yeni aldığı yüzüğü gösterebilmek için “ellerini kullanarak kapısının önüne yatmış köpekten bahseder”, görümce ise buna karşılık kolundaki altın bilezikleri sallayarak “hoş hoş” diyemedin mi der. Bugün gelinen durum ise çok farklı değil… Sadece kanallarımız değişti, çeşitlendi ve çoğaldı. Ve bu hikayeler internetin gücüyle herkese canlı canlı aktarılmaya ve duyurulmaya sebep oldu. Doğal bir sonuç olarak da doyum sunileşti.

    BU NEYİN GÖSTERGESİDİR?

    Doğal hiyerarşik ihtiyaçlar listesi insan ruhunun derinleşmesi ve psikolojik anlamda sağlamlığı için aynı düzey ve sıralamada olsa da, gelinen teknolojik imkanlar ve bu imkanlara erişim kolaylığı ile bazı insanların özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanlarındaki açlıklarını bu kanallarla doyurma sıklığında ciddi bir artış oldu. O insanları da buna iten yine derindeki aynı ihtiyaçlar… Özellikle yeni kurulan ailelerde yeni rollerle birlikte başlayan bu rollere uyum ve gelinen ailelerin içinde yer edinme kaygısı evliliğin ilk yıllarında hepimizin üzerine düşen baş edilmesi gereken konulardır. Yeni kurulan ailelerde özellikle gelin ve erkeğin aile üyeleri arasında; saygı görme, itibar kazanma, değer görme ihtiyaçları karşılıklı olarak yüksektir ve ilk yıllar çoğu ailede bu dengenin oturtulması ile geçer. Eğer burada ciddi bir dengesizlik varsa, sağlıklı ve sınırları net ilişkiler oturtulamamışsa, erkek kendi ailesi ile yeni kurduğu ailesi arasında iyi bir duruş sergileyemiyorsa, özellikle gelin ve kayınvalide arasında bazen açık bazen yarı açık rekabet, kendini olduğundan fazla gösterme ihtiyacı hisseder. Bazen olduğundan daha iyiymiş gibi kendi ilişkilerini sunma ihtiyaçları da gündeme gelebilir. Ama iki taraf için de verilmeye çalışılan mesaj hep aynıdır; ne kadar değerli, sevilir ve sayılır biriyim.

    Sevgi/ait olma ve saygı hem çok kuvvetli ihtiyaçlardır hem de aslında gerçek anlamda bakıldığında tatmini için çokta komplike olmayan şeylerle giderilebilir. Ama işte gerçek anlamda sorunlar ihtiyaçlar masaya yatırılıp sahici adımlar atılamadığında da ihtiyaç giderek artar ve bugün ki tablo ortaya çıkar. Kafası karışan kişiler suni doyum kanallarını kullanırlar. Bu sebeple de herkes kendi entellektüel düzeyinde ve kendi ihtiyaçlarına yönelik bu araçları kullanarak nasiplenmektedir. Hal böyle olunca, karşımıza da çeşit çeşit renk renk kaba tabirle bazen görgüsüzlük bazen de estetik içeren bir sürü resim, paylaşım çıkmaktadır. Gerçek duyguları ve ihtiyaçları talep etmeyi öğrenemezsek sosyal medya üzerinden laf sokucu mesajlar, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diyalogları, annesi ve eşi arasında bazen gereksiz poh pohlanıp, bazen bir oraya bir bu tarafa itilen kocaların hikayeleri ve resimleri, bunları takip eden insanları görmeye devam edeceğiz.

    Hayranlık uyandırma, kendini gösterme, onaylanma ihtiyaçlarındaki abartılı artış ile tezat gibi görünse de aynı alanının suni doyum karşılığı abartılı özsaygı, kendini beğenme, narsisizm bu döneme özgü ciddi problemler halini almıştır. Altında yatan en önemli unsur ise psikolojik anlamda hissedilen yetersizlik ve kusurluluk algısı, hayata karşı anlamlı hedefler oluşturamama, tatmin olma sınırının artık günümüzde ucunun açık olmasıdır.Hep daha fazlası artık var! Çağımızın bu tuzağına düşmüş, sadeleşemeyen, özüne dönemeyen, duygularının farkında olmayan, hakiki doyum kanallarını bulamayan çoğu insan bu bataklığın içinde her gün yeni bir deneme ile debelenip durmakta.

    BUNUN SONU NEREYE GİDİYOR? ÇARESİ VAR MI?

    Gelinen noktada son yok sanırım. Her gün yeni bir kavram ve trend çıkıyor. Biz kişisel olarak kendimize dönüp ihtiyacımızı fark edip onu hakiki anlamda giderecek yerler bulmadıkça ve kendimize bir dur demedikçe ucu hep açıktır.

    Doğru olan tüm bu imkanlardan geri durmak değil, hiç takdir edilmeyi istememek, saygı beklememek ya da kayınvalideyi/ gelini red etmek değildir. İhtiyaçların abartılması, doyum noktasındaki abartı ve bu doyumu sağlarken ruhumuzun hiçte ihtiyacı olmadığı kanallarda takılıp kalmak. Esas sağlıksız olan budur. Yoksa kitle ulaşım araçlarıyla haber almak, haberdar olmak, hayatımızdan kesitler sunmak normal düzeyde yani “olsa da olur olmasa da olur noktasında” bu kanalları kullanmakta bir sakınca yoktur. Ama bunu yaparken kanlı canlı ilişkilerinin peşini bırakmayıp, olumsuz duygularımızı fark etmeyi öğrenmek zorundayız. Doğal duygusal tepkilerimizi fark etmeye çalışmaktan, neye ihtiyacım var diye kendimize sormaktan geri durmamalıyız. Emin Olun bunun cevabı daha çok like, kayınvalidemi alt ettim ya da o geline gününü ne güzel gösterdim olmayacaktır.

    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri “hayatı anlamı yaşamanızı sağlayacak amaçlara ve her an temas edebildiğiniz sevilir hissettiğiniz ilişkilere” sahip olmanızdır. Kalıcı mutluluğun ve kendinden/ hayatınızdan memnuniyetin sahip olamadıklarınızla değil sahip olduklarınıza sahip çıkarak onları besleyip geliştirerek elde edeceğinizi unutmayın. Yeni kurduğunuz evliliğinizde “iyi bir gelin, iyi bir eş “ olarak algılanmak istemeniz, yer edinmek ve saygı görmek istemeniz gayet normaldir.Kayınvalidenizle/gelininizle hayalinizdeki ilişkiyi henüz oturtamamış ve kendinizi “istenmeyen” algılıyor olabilirsiniz. Yapmanız gereken sizi rahatsız eden durum ve kişilerin davranışlarını belirleyip, problem odaklı değil, yapıcı bir şekilde rahatsızlık duyduğunuz konuları açıkça karşılıklı konuşarak ifade etmek, ihtiyaç duyduğunuz şeyi karşıdan talep etmek, zamanında olmuş bitmiş hala önünüze gelmeyen konuları unutmak yani sağlıklı ama sınırları net ilişki kurabilmek için adımlar atmaktır. Sosyal Medya aracılığı ile geline/kayınvalideye indirekt yollarla haber göndermeyi bir tarafa bırakıp, pasif agresif (çeşitli bahanelerle ilişkiye ket vurma gibi) davranmaktan vazgeçerek, show üzerinden değil çözüm odaklı yaşamayı öğrenmeye çalışmalıyız.

    Us Psikiyatri Enstitüsü’nden Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu

  • Hipnozda Telkin ve Trans nedir?

    Hipnozda Telkin ve Trans nedir?

    Hipnotik trans, değişik hipnoz teknikleri ile kişinin zihinsel ayrışmasıdır. Buna disosiasyon denir.
    Hafif, orta ve derin olmak üzere 3 aşamadır. Hipnotik transın derin kısmında hipnotik fenomenler dediğimiz özel bulgular ortaya çıkar.Hipnoz sırasında çevreden gelen uyaranlardan geçici olarak kopulduğu ancak telkin alabilecek düzeyde kalındığı ,bedenin tamamen gevşemiş olduğu bilinir.İçsel verilere odaklanılarak yeni bir farkındalık boyutunda kişinin kendini keşfetmesi ihtiyaç duyduğu konularda (olumsuz kişisel kalıplar ,zararlı alışkanlıklar gibi ) telkinlere çok açık hale gelip kolaylıkla telkin alabildiği bu hale trans hali diyoruz. Söz konusu trans hali içinde iken dikkatimizi odakladığımız problem yada konu dışında dışarıdan gelen uyaranların ,içerden ise kendi beş duyumuzdan gelebilecek duyulara olan algı ve farkındalık da büyük oranda azalır.
    Örnek vermek gerekirse günlük yaşamda da trans halinin söz konusu olduğu bir çok durumu farkına bile varmadan defalarca deneyimleriz. örnek vermek gerekirse araba kullanırken dalgınca, kafamız düşüncelerle fazlasıyla meşgulken varacağımız yere nasıl ulaştığımızı neredeyse bilmeden yolun sonuna geldiğinizi hiç deneyimlediniz mi ? Yada farklı bir bilinç seviyesinde bilinç altı zihnin kontrolü ele aldığı bir durum yaşanmıştır ,bazen çok ilgi çekici bir kitabı okurken ,bazende bir televizyon programını seyrederken öylesine dalarız ki , çevrede olan bitenlerden ,konuşulanlardan ,çalan telefonlardan bütünüyle koptuğumuz ve kendi içimize döndüğümüz anlar ki bu anlar, aslında fark etmeden yaşadığımız birer trans deneyimidir.
    TELKİN NEDİR ?

    Telkin bir kişiye veya topluluğa bir duyguyu veya düşünceyi belli bir hedefe yönelik olarak benimsetmek maksadıyla iletmektir. Bu bilinç dışı bir süreçtir ve bu vasıta ile, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi , yeni ve doğru düşünme ve davranma şeklinin benimsetilmesinde çok etkindir. Telkin olumlu şekilde yapılabildiği gibi olumsuz da olabilir. telkin olumlu mesajlar içermeli, uyum içerisinde ilgi ve dikkatin toplandığı bir anda verilmelidir. Anne ve babaların hemen tüm sözleri çocuklarına verdikleri mesajlar farkında olmadıkları derecede etkin gerçek telkinlerdir. Bu nedenle ebeveynler çocuklarıyla olabildiğince olumlu ve motive edici telkinler içeren konuşmalar yapmalıdırlar.
    Hipnoz esnasında trans altında telkin yoluyla gerçekte yapılmak istenipte yapılamayan şeylerin bilinçaltı gerekli biçimde etkilenerek, davranışların gene amaca hizmet edecek şekilde değiştirilmesiyle başarılı olunamayan konuların başarılabilir hale getirilmesine yönelik telkin verilmesi mümkündür ( okul başarıları için etkin ders çalışma,sınav heyecanı gibi konularda )Diğer taraftan davranışlarımızı etkileyen bilinçaltımızın şekillenmesi büyük oranda geçmişimize çocukluğumuzdan bu yana deneyimlediğimiz tüm yaşantılarımıza dayanmaktadır. Doğduğumuz andan itibaren bize söylenen her sözcük doğrudan bilinçaltına gitmektedir. Yaşanılan deneyimlerin özellikle olumsuz olanlarının daha derin izler bırakarak bu günkü hayatımıza negatif ket vurmaları söz konusu olabilmektedir. Bunların belirlenmesi , olumlu telkinlerle yeni ve doğru davranış kalıplarının öğretilmesi söz konusu olabilmektedir. Verilecek telkinler transın derinliğinden bağımsızdır.
    HİPNOZ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?

    BİREYSEL HİPNOZ: Bir kişinin hipnoz edilmesidir.
    Grup hipnozu: Birden çok kişinin aynı anda birlikte hipnotize edilmesidir.
    OTOHİPNOZ: Kişinin bir başkasına ihtiyaç duymaksızın kendi kendini hipnotize etmesidir.
    YOL HİPNOZU: Özellikle uzun ve düz yolda otomobil kullanan sürücülerin yol hipnozuna girdikleri bilinir. Aşırı yorgunluk, uykusuzluk, sessizlik, trafiğin serbest ve rahat oluşu yol hipnozunun meydana gelmesini kolaylaştırır.
    KOLLEKTİF HİPNOZ: Kalabalık sayılabilecek insan grubunun topluca hipnoz edilmesidir. Grup hipnozundan farkı, hipnotize olan insanların sayıca farklı oluşudur.
    Analitik hipnoz: Hastanın oluşan probleminin temel noktalarını saptamak için yapılan kişinin tedavi edilmesini de mümkün kılan , regresyonun(geçmişe döndürmenin) kullanıldığı bir yöntemdir.Kişinin doğumu itibarıyla tüm yaşantıları,anılarına ulaşılması söz konusu olabilir.

    HİPNOZUN DERECELERİ NELERDİR?

    HAFİF TRANS HALİ : Hipnozun başlangıç aşamsında gelişir. Hafif bir gevşeme durumudur. Hipnoza alınan kişinin gözleri kapalı olduğu halde göz kapaklarında titremeler meydana gelir.Kişinin bu esnada zihinsel faaliyetlerinde zayıflama, kol ve bacaklarda ağırlaşma, fizyolojik faaliyetlerde yavaşlama görülür. Bütün bunlara rağmen hafif bir hipnoz hali gerçekleşir.

    ORTA TRANS HALİ Bu safhada hipnoz hali net olarak gelişir.hipnoz olan kişi hipnozitörün sesine tam olarak bağlanır.Etraftaki sesleri duymaya bilir.Duygular hipnozun bu safhasında kesinlik kazanır, kişi telkine tamamem hazırdır.

    TAM VE DERİN TRANS HALİ: Tam ve derin transta, trans hali bozulmaksızın sujenin (hipnoz yapılan kişinin ) gözleri açtırılabilir. Deneğin gözleri açık olmasına rağmen, donuktur. Ortamdaki seslerin hemen hiçbirini duymaz. Kendisine hipnotizörün verdiği şekli aynen, muhafaza eder. Sujenin gözlerinin bakışı sabittir. Tam bir uyuşukluk hali bütün vücuda yayılmıştır. Bu safhada denek üzerinde çeşitli testler rahatlıkla yapılabilir.

    SOMNAMBULUZİM HALİ: Hipnoza alınan kişinin tamamen kontrol altında olduğu ve her türlü tedavinin yapılabilecegi bir durum söz konusudur.Her hastada bu seviyede bir durum söz konusu olamayabilir,ancak hastaları yüzde 20-30 unda rastlanabilen bir durumdur.

  • Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi sürecini bilimsel ve sözlük anlamlarıyla açıklamadan önce bir öykü olarak

    bakarsak; hayat bir açık denize benzer gemi ise kişinin hayatıdır. Kişi hayat gemisini

    yürütmekle sorumlu kaptandır. Ne zaman ki fırtına koptu, yolu şaşırdı, girdaplar, başka

    gemiler çıktı işte o zaman minimum risklerle güvenli denizlere ulaşabilmek için kılavuz

    kaptan olarak psikoterapist devreye girer. İşte bu kılavuz kaptanla yapılan yolculuk

    psikoterapidir. Kişi daha sonra hayat denizinde aynı veya benzer sorunlarla karşılaştığında

    artık ne yapacağını gemisini nasıl kurtaracağını bilecektir.

    Batı dillerindeki kelime anlamıyla psikoterapi İngilizcesi “psycho” olan, can ve ruh

    anlamına gelen ve bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi anlamına gelen “threapy”

    kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Bu tanımlardan yola çıkarak sözlük anlamında

    psikoterapi ruhsal yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Bu tanım psikoterapiyi tam

    olarak açıklamaz. Kapsamı biraz daraltırsak psikoterapi danışanın medikal ve cerrahi yöntem

    kullanmadan değişik yöntemlerle kişinin kendini iyi hisssetme, moralizasyon ve topluma

    kazanma durumudur. Bu iyi hissetme, moralizasyon açısından bakıldığına her iyi hissetme

    örneğin ;öğretmenin öğrenciye, ebeveynin çocuğuna, din adamının cemaatine, şamanın

    halkına, doktorun hastasına yaptığı bilgilendirme, ikna gibi farklı uygulama ve yaklaşımlar

    psikoterapi kapsamına girer. Böylece bu tanımda psikoterapiyi açıklamakta yetersiz kalır.

    Psikoterapi bu geleneksel yöntemlerden daha farklı ve bilimseldir.

    Psikoterapide ilk akla gelen psikiyatrik rahatsızlıklar ve ruhsal sıkıntılar olsa da, eş,

    arkadaş, ve insan ilişkileri gibi ilişki zorlukları; kimlik karmaşaları ve arayışları, ahlaki

    ikilemler, cinsel sorunlar gibi kişinin iç dünyasında olup biten zorluklar gibi pek çok problem

    psikoterapi ihtiyacı oluşturur. Özetleyecek olursak psikoterapi zihinsel, duygusal ve toplumsal

    sorunlarla bş etmekte yetersiz kalan kişi, çift ya da gruplara belli bir amaç ve plan dahilinde

    belli teknik ve yöntemlerin duygusal bağ kurularak uzman kişilerce uygulanan bir tedavi etme

    bilim ve sanatıdır. Bu yolculukta danışanın kendi yöntemiyle anlatıyı veya öyküyü kendi

    sosyal ve kültürel bağlamından soyutlayarak kişinin bu öyküde altta yatan patolojik yapılarını

    keşfetmesine yoğunlaşır. Bu keşifte kişi haberdar olmadığı birçok yönünü görecek ve

    kendisiyle yüzleşecektir.

    Psikoterapi iki kişi arasında geçen sıradan bir sohbet olmadığına, insan gelişimini

    açıklayan felsefi ve bilimsel bir sistem olduğuna göre bu sistemin belirli yöntemleri, teknikleri

    ve çeşitleri vardır. Bugün dünyada birçoğu kullanılmayan sekiz yüzün üstünde psikoterapotik

    teknik olduğu iddia edilmektedir. Bu kadar çok teknik ve yaklaşımın olması belki de

    insanların bu kadar çok çeşitli olmasından kaynaklıdır. Bunların başlıcaları başlıklar halinde

    şunlardır:

     Psikianalitik yaklaşım

     Bilişsel davranışçı yaklaşım

     Dinamik yaklaşım

     Varoluşçu yaklaşım

     Hümanistik yaklaşım

     Sistemik yaklaşım vb.

    Kullanılan bazı yöntemler ise; grup terapileri, EMDR, hipnoterapi, çizim teknikleri,

    oyun terapisi, sanat terapi vb.

    Nasıl ki her insanın parmak izi farklıysa kişilik yapısı, gelişimi ve kültürü gibi bir çok

    özelliği de farklı olduğundan her teknik her insanda aynı etki ve sonucu yaratmaz. Orlinsky ve

    Howard (1986) 35 yıla yayılan bir araştırmanın sonuçlarını incelemişler ve terapinin ana

    unsurunun kullanılan kurama değil danışanla empatik ve önyargısız olarak kurulan bir bağ

    olduğuna işaret etmişlerdir. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında bir güven

    ilişkisi kurulmalı, danışan anlaşılmalı, danışanın ne söylediği kadar nasıl söylediğine, neleri

    önemsediğiyle de ilgilenilmeli. Yani satır araları iyi okunmalıdır. Yardım amacıyla gelen

    danışanın yalnızca sorunlarıyla değil, çocukluğuyla, korkularıyla, endişeleriyle de

    ilgilenilmeli, odaya getirdiği kişiliği, kültürü ve yaşanmışlıklarıyla bir bütün olarak kabul

    edilmelidir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta da danışanını üzerinde güç arzusu

    doyurulacak bir nesne olarak görmemesidir. Danışanın terapiste güvenmesi, gerçekten

    işitildiğini, aynı duyguların paylaşıldığını, anlaşıldığını hissetmesi, terapistinin yardım etme

    becerisine, bilgisine ve hünerine sahip olduğuna, iyileşeceğine inanması başarılı bir terapi

    sürecinin anahtarlarıdır.

    Sonuç olarak neden psikoterapi almalıyız ?

     Kendimize bakabilmeyi öğrenmek, kendi sistemimizden kaynaklarla yüzleşip bu

    durumu çözebilmek için.

     Her zaman içimizde daha uzak hedeflere gidebilme kabiliyeti olduğunu görmek için

     Hayatta ki en büyük kaybın ölüm değil, yaşarken içimizde ölen şeyler olduğunu

    öğrenmek ve onları yaşatmak için.

     Hayat oyununda yaşadıklarımızın ya kazanç ya da öğrenme olduğunu fark etmek için.

     Asıl gerçeklerin içimizde olduğunu, dışarının sadece bir rüya olduğunu fark ederek

    uyanmak için.

     Bir takvim yaşı olmasa “kaç yaşındasınız?” sorusunu yanıtlayabilmek için.

     Kendimizi kötü hissettiren şeylerin aslında bizim onlara yüklediğimiz anlamlar

    olduğunu öğrenmek için.

     İnsanın hayal edip, inandığı seyleri başarabileceğini, merdiveni tırmanmak için başka

    güce değil iç gücünüze ihtiyacınız olduğunu görmek için.

     Kötü olasılıkları hesaplarken güzellikleri kaçırmamak için.

     Birlikteliklerde önemli olanın aynı düşünmek değil, birlikte düşünebilmek olduğunu

    fark edebilmek için.

     Mutlu evliliğin doğru kişiyle olmakla değil, doğru kişi olmakla olacağını kavramak,

    değişime önce kendimizden başlamak için.

     Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkaracağını, keskin sirkenin küpüne zarar vereceğini tam

    manasıyla kavramak için.

     Ya çaresiz yada çarenin siz olduğunu öğrenmek için.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon kısaca kişinin var olan stresini dışarı vurma şekli olarak açıklanabilir. Herkes bu durumu farklı şekillerde yaşayabileceği gibi çocuklar için de durum aynıdır. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, hiperaktivite veya farklı bedensel engeller depresyon ile birlikte görülen psikolojik sıkıntılar olarak düşünülebilir. Çocuk gelişiminin her bölümü farklı önem taşımaktadır. Çocukluk çağını ayırabileceğimiz,

    * Bebeklik,

    * Oyun dönemi,

    * Okul çağı ve

    * Ergenlik kendi içinde pek çok farklı özelliği barındırmaktadır.

    Bu dönemlerde yaşanacak sorunlar depresyonun ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Çocuklar kendi eksiklikleri ya da dış etkenlere bağlı olan sorunlar ile baş etmeye çalışırlarken depresyona girebilirler.

    Çocuklarda Depresyon Nasıl Fark Edilir?

    Toplumumuzda büyüklerin depresyona girmesi daha kabul edilebilir bir olguyken çocukların depresyona girme ihtimali göz ardı edilmektedir. 0-18 ay arasındaki anne ile bağlılık ilişkisi gelecek yıllar üzerinde oldukça etkili bir dönem olarak görülmektedir. Sağlıklı olarak gerçekleşen bağlanma bebeklerde ve çocuklarda psikolojik sorunların yaşanmasını engellese de sağlıklı olmayan bağlanmalar ciddi bir tehdit olarak algılanmalıdır. İhtiyaçları zamanında ve gerektiği gibi karşılanmayan bebekler ve sevgi açısından eksik kalanlar zaman içinde depresyona girebilirler.

    Anne kimliği ile kadın kimliği birbirine karışan kişilerde bu durumun yansımasına maruz kalacak çocukları zor günler bekliyor olabilir. Çocuklarda depresyon durumu,

    * Ağlama,

    * Uyku düzeninde bozukluk,

    * İştahsızlık,

    * Vücut ağrısı,

    * Tepkisizlik ve

    * Oyuncakları atma şeklinde görülebilir.

    Okul dönemine kadar olan bölüm sağlıklı bir bireyin gelişimi açısından son derece önemlidir.

    Depresyonun Her Yaş Döneminde Görülebileceği Unutulmamalıdır

    Okul başarısızlığı, adaptasyon problemleri, aktivitelere katılmama gibi sorunlar gösteren çocukların aileleri ile birlikte konusunda uzman olan kişilerden destek alması hayatlarını düzene sokacak en önemli gelişme olarak dikkat çekmektedir. Yeni kardeşin depresyona neden olabileceği de bilinen bir gerçekliktir. Çocuklardan hiçbir şeyin saklanmaması ve gelişmelerin paylaşılması sorunların ortadan kalkmasını sağlayacak en basit tedbir olarak uygulanabilir. Evde yaşanan tartışmalardan kendini sorumlu tutan çocuklar da depresyon belirtisi gösterebilir. Anne ve baba arasında disiplin farkı oluşu çocukta kaygı bozukluklarının yaşanmasına neden olurken bu duygu zaman içinde kendini depresyon olarak dışa vurmaya başlayabilir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • Erken çocuklukta otizm belirtileri nelerdir

    Otizm, günümüzde adını sıkça duymaya başladığımız bir olgu haline geldi. Uzun yıllardır biliniyor olmasına rağmen, hayatımıza ve literatürümüze girişi oldukça hızlı oldu.

    Tanı konan çocuk sayısı arttı, otizm ile ilgili alternatif tedavi ve terapi yöntemleri arttı, bu arada insanlar da otizmi daha yakından tanımaya başladı.

    Otizm çok geniş bir yelpazede seyreden bir durumdur. Kendi içinde birçok çeşidi vardır. Bazen çocuklarda sadece otizm görülürken, bazen otizmin yanında ona eşlik eden epilepsi, dikkat eksikliği ya da down sendromu görülebilir. Otizme eşlik eden farklı bir durumun olması, otizmde elde edilecek başarıyı etkilemektedir.

    Otizmde en önemli nokta erken tanıdır. Aslında birçok aile erken çocukluk dönemimde çocuklarının gelişiminde diğer çocuklara göre farklılıklar gözlese de, ya bunu kendine bile itiraf etmek istemez, ya sebep olar farklı kılıflar bulur, ya da bunun geçici bir durum olduğunu düşünerek zamana bırakır.

    Oysa, erken dönemde fark edilen ve eğitime başlanan birçok çocukta, ciddi anlamda ilerleme görmem mümkündür. Ama çocuğun yaşı ilerledikçe, başarı oranında düşüş yaşanmaktadır.

    Peki otizmin belirtileri nelerdir, anne babalar çocuklarını gelişimi açısından nelere dikkat etmelidirler.

    Otizmli çocuklar bebeklik dönmelerinde de sürekli huzursuz olan bebeklerdir. Kucağa alınmaktan da hoşlanmazlar, yatağa bırakılmaktan da hoşlanmazlar.
    Aynadaki görüntüsüne bakma, yetişkinin yüzüne gülümseme, güldüren hareketleri, jest ve mimikleri tekrarlama gibi becerileri diğer bebekler kadar çok sergilemezler.
    Nedensiz ve uzun süreli ağlamaları olabilir. Fakat bu durum “Kolik Bebek” durumu ile karıştırılmamalıdır.
    Büyüdükçe ismi ile seslenildiğinde tepki vermeme, arkası dönük iken çağrıldığında dönüp bakmama, göz kontağı kurmama gibi durumlar ortaya çıkabilir.
    Birkaç çocuk bir arada iken, diğer çocuklar ile oynamak, onların elindeki oyuncağı çekip almak yerine, eline aldığı bir oyuncak ile dakikalarca tek başına ve amacına uygun olmayan şekilde oynadığı görülebilir.
    Dönen, ışıklı ve hareketli nesnelere karşı ilgisi vardır. Her çocuk ışıklı ve hareketli, sesli oyuncakları sever. Ama otizmli çocuklar için bu oyuncaklar adeta takıntı haline gelebilir.
    Sterotipik hareketler dediğimiz tekrarlayıcı hareketleri oluşmaya başlar. Sürekli olarak ve bilinçli olmadan yapılan bu hareketler içinde ileri geri sallanma, ellerini sallama, kendi etrafında dönme parmak ucuna kalkma ve parmak ucunda yürüme gibi hareketler olabilir.
    Duyusal hassasiyetleri olabilir. Kalabalık ortamlara girmek istememe, kokulara karşı hassas olma, farklı tatlara karşı töleransının düşük olması bunların içinde sayılabilir.
    İnce motor ve kaba motor gelişimi açısında yaşıtlarına oranla daha geriden gelebilirler. Gelişimsel olarak kendisinden beklenen yaşta olmasına rağmen, hala ayak değiştirerek merdiven inip çıkamamak, kalem tutamamak, bisiklet kullanamamak, işaret parmağı ve baş parmak ile kavrama hareketi yapamamak bunlar arasında sayılabilir.
    Konuşma gelişiminde de gecikmeler yaşanabilir. 3-4 yaşını geçmiş olmasına rağmen hiç ses çıkarmamak, anlamsız ses ve heceler çıkarmak, “Ekolali” dediğimiz papağan konuşması şeklinde konuşmak bunlardan bazılarıdır.

    Anne ve babalar için önemli olan iyi birer gözlemci olmak, çocuklarını iyi tanımaktır. Yukarıda sözü edilen bazı belirtiler otizmli olmayan çocuklarda da gözlenebilir.

    Bir çocuğun otizmli olup olmadığını belirlemek adına birtakım testlerin yapılması, çocuğun alanında uzman kişilerce gözlenmesi gerekmektedir.

    Bu nedenle çocuğunun gelişimi ile ilgili endişe duyan anne babalar, konuyla ilgili uzmanlardan destek almalıdır. Erken tanı ve erken başlatılan özel eğitim ile gelişme kaydetmiş hatta otizm duvarını aşmış pek çok çocuk vardır.

  • Aşk ve Evlilik Üzerine

    Aşk ve Evlilik Üzerine

    “Eşimle 6 yıllık evliyiz, her şey evlenmeden önceki gibi olsun istiyorum ama ne yaparsam yapayım hiç bir şey eskisi gibi olmuyor, çok çaresizim.”

    “Eşim bana eskisi gibi ilgi göstermiyor.”

    “Eşimle eskiden çok güzel vakit geçirirdik, çocuklar doğduğundan beri sadece aynı evi paylaşan iki yabancı gibiyiz.”

    “Eşim çocuklar doğduktan sonra beni tamamen unuttu, tüm odak noktası çocuklar oldu.”

    “Eşimden görmediğim ilgiyi dışarıda bulmaktan ve buna engel olamamaktan çok korkuyorum.”

    Evlilikte ilişki problemlerine baktığımız zaman kadın olsun erkek olsun temel problemlerin yukarıda bahsedilen problemler olduğu görülmektedir. Eğer sizde evliliğinizde bu tarz problemler yaşıyorsanız bu yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.

    İlişki kavramı, aşk ve sevgi kavramları üzerine kuruludur. Karşı cinsi önce fiziksel olarak beğeniriz, sonra onu tanıdıkça aşık olmaya başlarız. Aşık olduğumuz bir kişiye ise saygısızlık yapmamız hemen hemen imkansızdır çünkü onu kırmak, üzmek, incitmek istemeyiz. Günümüzde yapılan en büyük hatalardan biri aşk ve sevgi kavramlarını birbirine karıştırmaktır. Biz her şeyi, herkesi sevebiliriz; annemizi, babamızı, arkadaşımızı, kedimizi, köpeğimizi… hatta o kadar çok severiz ki bir çoğumuz “canımdan bile çok seviyorum” cümlesini hayatımızda mutlaka birkaç kez kullanmışızdır. Ama aşk çok daha farklı bir duygudur. Aşık olduğumuz kişiyi sürekli düşünürüz, hep onunla beraber olmak isteriz, olamadığımız zaman kendimizi dünyanın en mutsuz insanı hissederiz, öyle güçlü bir duygudur ki, yeri geldiğinde çok seviyoruz dediğimiz insanları bile gözümüz görmez olur. Bir bakıma hep söylenildiği gibi kör oluruz, gözümüz dünyayı görmez. Mutluluğu da, mutsuzluğu da hep en üst seviyede yaşarız. Ama yeri geldiğinde mutsuzluktan bile mutlu olunabilecek kadar karmaşık bir duygudur aşk. Eğer aşkın karmaşıklığı ile baş edebilirse sonunda evlilik kararı alınır ve evlenilir. Artık dünyanın en mutlu insanı bizizdir çünkü aşık olduğumuz insan artık hep yanımızda olacaktır. Onunla beraber hayatı doya doya, özgürce yaşamaya başlamışızdır ama zaman geçtikçe artık onunla olmaya alışmışızdır. İnsanlar sürekli güzel bir şeye maruz kalınca, onun güzelliğine alışır ve artık güzelliğin farkına varmamaya başlar. Bu noktadan sonra kusurları fark etmeye başlarız. Kusurları fark etmeye başladıktan sonra ise artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görürüz. Artık daha az konuşuyoruzdur hatta belki o ayrı bir oda da televizyon izlerken biz kendimizi başka bir oda da kitap okurken buluveririz. Çıkar yol ararken aklımıza çocuk fikri geliverir. Çocuğun her şeyi eskisi gibi yapacağını düşünürüz. Eskisi gibi aşk duygusunu tetikleyeceğini düşünürüz. İşte en büyük hatalardan biri bozulan ilişkimizi çocukla düzeltmeye çalışmaktır. Çünkü zaten odak noktamız birbirimizden farklılaşmışken, çocukla birlikte tamamen koparmaktayız. Bu nedenle kötüye giden ilişkimizi asla çocukla düzeltmeye çalışmamalıyız.

    Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, bugün boşanmaların bu kadar artmasındaki etkenlerin en önemlisi çiftlerin çocuk doğduktan sonra birbirlerinden tamamen uzaklaşmalarıdır. Bu nedenle önce ilişkimizi gözden geçirmeli, çift taraflı olarak problemlerimizi aşabiliyorsak o aşamadan sonra çocuk yapmaya karar vermeliyiz. Unutulmamalıdır ki çocuk sahibi olmak ilişkiyi kurtarmanın aksine ilişkilerinde problem yaşayan kişilerin ilişkilerini daha çok çıkmaza sürüklemektedir.

    Bir diğer unutulmaması gereken nokta da aşk duygusunun geçici ama sevgi duygusunun kalıcı olduğudur. Eşimizi çok sevebiliriz, çok değer verebiliriz, çok eğlenceli ve kaliteli zaman geçirebiliriz ama ilk zamanlarda ki aşk duygusunu, heyecanı yaşamayı düşünürsek ve bunun arayışına girersek hayal kırıklığı yaşama olasılığımız çok yükselir. İlişkiyi canlı tutmanın en önemli özelliğinin davranışlarımızı aşk duygusunu yaşarken ki gibi farklı ve heyecanlı tutabilmekten geçtiğini unutmamalıyız.

    Eğer bu makalede yazan sorunları yaşıyorsanız ve sizde ilişkinizi kurtarmak istiyorsanız vakit kaybetmeden bir uzmana başvurarak yardım almalısınız.  

  • Neler oluyor o terapi odasında?

    Neler oluyor o terapi odasında?

    Neler oluyor o terapi odasında? 
    Terapi için kapıdan girmeyen kişinin hep merak ettiği bir şeydir psikoterapi. Akıllarda bir dolu soru birikir: ” Ne yani şimdi beni hiç tanımayan biri benim hakkımda maral mı okuyacak?”, ” Bana ne yapmam gerektiğini mi söyleyecek?” “Beni bir çırpıda çözecek mi?” gibi… gibi…gibi
    Oysa terapi süreci ne kimseyi maral okuma ne kimseyi bir anda çözme sürecidir… Psikoterapi uzun bir yolculuktur… insanın kendine doğru yapılan… psikoterapi özün, kendiliğin bilgisine ulaşmadır… Bu bilgiye ulaşma ve bireyin yaşamına bu farkındalıkla bakmasıdır.
    Danışanlarıma hep aynı şeyi söylerim ” Sürecin bütün amacı, sizi bensizliğe hazırlamaktır.”… Bütün amaç terapi sürecinde kişinin kendisine dair fark ettiği bilgi ile kendi yaşamına farklı bakmasını, farklı bir varoluşun da olduğunu fark etmesidir. Bütün amaç benim yokluğumda eski davranışlara, eski düşüncelere veya eski duygulara daldığında kişinin bunu yaptığını fark etmesi ve bu farkındalıkla yaşamının rotasını değiştirebilmesidir. 

  • Uzak Diye Bir Yer Yok…

    Uzak Diye Bir Yer Yok…

    İnsan bazı sözcüklerin tam anlamını bazen yaşayarak bazen hissederek bazen ise görerek öğreniyor. Mesela özlem mesela ayrılık mesela uzaklık…Hepimizin hayatında bir özlem bir ayrılık bir uzaklık yaşanmıştır. Özlemi ele alalım önce. Özlem, bir şeyden uzak olmak ve ona kavuşma isteği. O anda orada, yanında olma isteği. Ayrılık? Kavuşmanın diyalektiği olabilir mi? Aslına bakacak olursak bu bir masayı ayakta tutan dört önemli ayak. Mutluluk ise dantelli masa örtüsü.

    Uzaktayken, ayrılık yaşarken özlemle tanışır insan. Özlem duygusunu tadar. Hani Orhan Veli’nin dediği gibi “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimerinse kifayetsiz olduğunu. Bu derde düşmeden önce” İnsan ayrılığı, özlemi, kavuşmayı bu denli bilmezdi uzağa gitmeden önce!

    Uzak! Uzak diye bir var mı gerçekten? Aynı şehirde, aynı ülkede aynı kıtada hatta aynı gezegende olduğumuz sürece uzak dediğin neresi? Sınırı var mı? Hepimiz tek bir gökyüzü altında toplanmadık mı? Uzak nedir öyleyse hiç gidilemeyen hiç varılamayan mı? Kilometreler, dağlar, denizler bizi sevdiklerimizden dostlarımızdan ayırabilir mi? “Sevdiğimiz biri ile olmak istiyorsak zaten orada değil miyizdir? ” diyor Richard Bach. Uzak diye bir yer yok elbette. Hele günümüzde hele şu Milenyum çağında. Elimizde cep telefonları, bilgisayarlar, tabletler, facebook, whatsapp, viber, v.b varken yıkarız dağları denizleri kilometreleri…Tabi ki burada aslolan yürek uzaklığı.. Yüreğinden hissedersen mesafe yoktur. Taa uzaklardan bir e-posta, bir küçük günaydın mesajı ya da bir telefon sesi içimizi ıstmaz mı?

    Yaşam bu. Her daim hareket halinde. Herakleitos’un da dediği gibi “Her şey akar!” Madem ki aynı nehir bir kere daha giremeyeceksek o halde özlem, ayrılık ve uzaklık da sona erecektir evrenin devinimiyle. Bir ayrılık bir uzaklık…Ve sen, ben ve biz kavuşacağız. Masa örneğimde olduğu gibi dört yanı dört ayrı ayak dört ayrı duygu: Ayrılık, uzaklık, özlem ve kavuşmak..

    “Bahaneyi bir kenara bırakmalı insanlar, çünkü mesafeler dokunmaya engeldir sevmeye değil” diyor Leo Buscaglia. Ne de güzel diyor. Uzak sevdirir. Uzak özletir. Uzak bağlatır. İnsan uzaklaştıkça özler. Toprak sudan uzaklaştıkça çatlamaz mı hasretten? İnsan uzaklaştıkça sever. Yok öyle gözden ırak olan gönülden de uzak olur deyimine sığınmak. Gönül inadına daha da koynuna giriyor geceleri uzakta olanların. Efsane aşkların sebebi değil midir uzaklık. Mesafeler sevgiyi yok etmez çoğaltır. Bazen aynı anda telefonlara sarılırsınız, bazen de mesajlar çekersiniz sevdiğinize. Bu özel anlara şaşırır işte düşüncenin gücü dersiniz. Bunun tek açıklaması; seviyorsunuzdur, seviliyorsunuzdur. Sevdikleriniz sizden kilometrelerce uzakta olsa da yalnız değilsinizdir. Sizi düşündüğünden emin olduğunuz dostlarınız, sevdiğiniz varsa asla güçsüz değilsiniz uzaklarda. Gönüle dokunmayı bildikten sonra, ister on adım ötede ol ister deniz ötesinde. Sevgi mesafe ile orantılı değildir, ne kadar içtenlik taşıdığı ile orantılıdır. Farklı şehirlerde, farklı ülkelerde de olsanız farklı farklı hayatlarda yaşasanız, bazen sıkıntılara çareler ararsınız, sevinçlere kutlamalar yaparsınız ayrı ayrı şehirlerde… Onun ne hissettiğini biliyorsunuzdur. Radyoda hasret dolu bir şarkı çalar siz şarkıyı değil dostunuzu dinlersiniz. Keşke sende gelebilseydin ile başlayan buluşmalar anlatılır saatlerce sonra biraz hayıflanılır beraberce. Bir anda fark edersiniz ki oradadır. Zaten hep yanı başınızda. Onun şehrine ait kültürel faaliyetleri araştırırsınız internet sayfalarında. Birlikte programlar yaparsınız gerçekleşmeyeceğini bilseniz de hayal kurmakta parayla değil ya kardeşim deyip gülüşürsünüz telefonda…

    Bazen özleminiz öyle sarar ki bedeninizi ona dokunmak, yüzüne doya doya bakmak istersiniz. İlk uçakla ya da ilk otobüsle ansızın çıkmak istersiniz karşısına.. İşte uzaklarda dostluk böyle bir şeydir. Onun kalbiyle hissetmeyi öğrenirsiniz, anılara gider, tekrarlarla yaşarsınız ayrı şehirlerin inadına… Çünkü dostluğun kilometre tanımadığını en iyi siz bilirsiniz. Vedalar canınızı sıkmasın. Yeni bir buluşma için, Merhaba demek için bir Hoşça kal gereklidir. HOŞÇAKAL!…

  • İdeal kiloda olmadığını farkediş

    Kilosu olan herkes hayatında bir dönem ideal kilodaydı. Sonra çoğunlukla farketmeden kilo almaya başladı. Bir gün ideal kiloda olmadığını farketti. Kilolu bir grup insan ise hala farkında değil.

    Kiloyu çoğunlukla takip etmiyoruz. Aralıklarla tartılmayı alışkanlık haline getirmiyoruz. Bir yerde tartı gördüğümüzde üzerine çıkıyoruz. Tartıdaki değere şaşırıyoruz. Ben ne zaman bu kiloyu aldım diye düşünüyoruz.

    Her hastalıkta olduğu gibi öncelikle hastanın kendi durumunun farkında olması ve bundan kurtulmak istemesi gerekmektedir. Zira hastalığının ciddiyetinin ve neler kaybedeceğinin farkında olan hastalar, iyileşmek konusunda çok da hızlı ilerler ve doktorun önerilerini eksiksiz olarak uygularlar.

    Çoğu kişi aşağıdaki şekillerde kilo aldığının farkına varıyor;

    Çevresindeki kişiler kilo aldığını söylüyor,

    Kıyafetlerinin içine sığamamaya, fermuarları çektiğinde nefes alamamaya başlıyor,

    Bol bol giyilen rahat t-shirtler göbek kısmından gerilmeye başlıyor

    Çorabı giymekte, ayakkabıyı bağlamakta zorlanmaya başlıyor,

    Eline bedenindeki can simidi geliyor,

    Pantalonu tutmaya yarayan kemer artık sadece bir aksesuar olmaya başlıyor. Mağazada kıyafet denerken aynada kendi görüntüsünden hoşnut olmamaya Arkadan görüntü vermemek için çaba göstermeye başlıyor,

    Giydiği beden numarasını denemesine rağmen küçük geliyor

    Merdivenleri eski hızında çıkamamaya, yokuş yukarı yürüdüğünde nefes nefese kalmaya başlıyor

    Bel ağrısı, üzerinde yorgunluk ve ağırlık olduğunu hissetmeye,

    Spor yaparken zorlanmaya başlıyor,

    Bütün hayatı boyunca yemek yedirmeye çalışan anne, siz daha çok yemek istediğinde “çok kilo almışsın oğlum (kızım), bugün daha fazla yeme artık” demeye başlıyor.

    Aşağıya doğru baktığında ayaklarını görememeye başlıyor,
    Normalde bitiremediği porsiyonun artık doyurmadığını fark etmeye,
    Kadınlar için, “çok güzelsin”li iltifatların yerini “çok tatlısın”lı iltifatlar almaya başlıyor.
    Bu olayları yaşayan kişi kilolarının fazlalığının farkına varıyor.

    Hepimiz aslında ideal kilomuzda olmak istiyoruz. Farkındalığı olan herkes 3 kilo fazlalıktan tutun da 50 kilo fazlalığa dek ideal kiloya ulaşma isteğindedir. Ama çoğu kişi bunu gerçekleştirememektedir. Kilolarına mahkum olmaktadır. Kiloları ile mutsuz bir beraberlik yaşamaktadır.

    Bazı kişiler ise fazla kilolarının farkında bile değildirler. Hayatlarında bazı sorunlar ile o kadar meşguldürler ki fiziksel bedenlerinde farkındalıkları yoktur. Çevreleri tarafından kilo vermeye zorlanırlar. Farkındalık sağlanamazsa bu kişilerin kilo vermeleri çok zordur.

    Kilo bizim fiziksel bir özelliğimiz aslında. Ama kilolu olmanın sadece fiziksel bir yükü yok. Duygusal, sosyal, ruhsal bir yükü de var. Kiloyu sadece bedenimizle değil, ruhumuz, zihnimiz ve duygularımızla da taşıyoruz.

    Biz ideal kilodan ne kadar uzaklaşmışsak o kadar ağır yükle dolaşıyoruz. 1 kilo, 5 kilo, 10 kilo, 20 kilo, 50 kilo… Siz taşıdığınız fazla yükü düşünün. Biz bu yükü nasıl taşıyoruz. Bu yükü yavaş yavaş ediniyoruz. Ağırlık yavaş yavaş yüklendikçe kaldırabiliyoruz. Farkında olmadan da taşıyoruz. Hem de her yere. Bu yükleri yıllarca taşıyoruz. Her sene daha çok yüklenerek. Bunları taşımak bize zor gelse de bize aitmiş gibi sahipleniyoruz. Bizim bir parçamız gibi benimsiyoruz.