Etiket: Fark

  • Duygusal Zeka

    Duygusal Zeka

    Duygusal zekayla ilgili günümüze kadar bir çok tanım yapılmıştır. Bunlardan biri de Mayer ve Salovey’e aittir. Mayer ve Salovey duygusal zekayı, “duygusal veriyi anlama ve akıl yürütme kapasitesi” olarak tanımlar. D. Goleman’ a göre ise beş duygusal yeti söz konusudur.

    1. Duygunun farkına varmak

    2. Duyguları idare etmek

    3. Başarma güdüsü ile hareket etmek

    4. Başkalarının duygularını fark edebilmek, anlayabilmek, etkileyebilmek

    5. İlişkilere başlamak ve devam ettirmek

    Bu yetileri fark ettiğimizde duygularımızı idare edebilmeye başlayabiliyoruz demektir. E.Q. yani duygusal zeka bu yetilerin kullanımına bağlı olarak gelişir ve IQ akademik zeka ili ilişki içindedir.

    Başarıyı etkileyen faktörler arasında I.Q.’ya verilen pay birçok uzman tarafından %20 olarak belirlenirken; şans, sınıf, duygusal zeka gelişimi geri kalan payı kapsıyor.

    “Çok yüksek bir akademik başarıya ya da geniş bir kültür yelpazesine sahip olabilirsiniz, fakat bu tür yeteneklerin belirtildiği bir ortama girmediğiniz sürece yada bu tür ortamlarda kendinizi ifade etmekte yetersizlik yaşıyorsanız kimse sizin farkınıza varmaz. Fakat sempatik, girişken, muhakeme yeteneği gelişmiş bir kişiyseniz yüksek IQ değerlerine sahip olmasanız da fark edilmeniz çok daha kolaylaşır. Hatta “aranan kişi” bile olabilirsiniz ki bu duygusal zeka olarak tanımlandığına sizin istenilirliğinizi artırıcı bir özelliktir ve başarıya ulaşmanızda daha ön plan da yer alır”. İş yaşantınızda terfi etmenizi kolaylaştırır.

    Yüksek I.Q’lu bireyler üretkenlikleri, eleştirellikleri ve başarılı zihinsel aktiviteleriyle ön plana çıkarlar. Sadece I.Q’su yüksek ama E.Q.su düşük olan bir birey;iç dünyasında verimsizlik, iletişimsizlik, toleranssızlık sorunları yaşayabilir.

    Yüksek EQ’lu bireylerse kurdukları sosyal denge, duygularını başarıya odaklayabilme, etkili iletişim kurabilme, duygularını kontrol edebilme, sorumluluk alabilme, başarılı takım çalışması ve başkalarının düşüncelerine saygılı olma özellikleriyle ön plana çıkarlar. Bu noktada unutulmaması gereken nokta ise; E.Q.’nun I.Q.’nun aksine geliştirilebilir oluşudur.

    Peki E.Q. nasıl geliştirilir?

    Çocuklarımız temel duygularla doğar ve karmaşık duyguları 2 yaşından itibaren öğrenmeye başlar. Duyguları tanıyabilme ve anlayabilme yeteneği çocuk büyüdükçe gelişir. Çocuk on yaşına geldiğinde duyguları, bir yetişkin kadar iyi okuyabilir ve kullanabilir. İşte bu döneme kadar çocuklarımıza duygularını fark etmelerini, anlamalarını öğretebiliriz.

    Ailelere düşen roller ise;

    1. Yapılan araştırmalarda ebeveynleriyle güvenli bağlanma geliştirmiş olan bebeklerin ilerde duygularını daha rahat ifade edebilen, karşıdakinin duygularını daha rahat okuyabilen ve sosyal ortamlarda sevilen, güven duyulan kişiler  oldukları bulgulanmıştır. Duygusal zekanın gelişimi için bu güvenli bağlanmanın gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Bunun yollarından bir, çocuğun bebeklikten itibaren fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanması, bakım verene güvenebilmesi, değerli olduğunu hissetmesidir.

    2. Kendi duygularının ayrımında olmayan birey diğerlerinin duygularını gözlemleyip anlayamaz. Ebeveynler olarak önce kendi duygularımızı fark etmeliyiz. Aile içerisinde duyguları dile getirmeliyiz ki duyguları ifade etmenin anormal bir şey olmadığını öğrenebilsinler. “Parka gidememiş olmak seni üzdü biliyorum” gibi… Çocukların duygularını belirtmesine izin verin.

    3. Sadece olumsuz duygularınızı dile getirmek değil olumlu duygularınızı da belirtin. “keyif aldım, mutlu ettin” gibi…

    4. Çocuğa kitap okumanın da duygusal zekanın gelişimine katkı sağladığı düşünülmektedir. Okunan kitaptaki kahramanın ve çevresindekilerin duygularına yer verilmesi, sorunlar karşısında problemi çözme yetileri ve ne hissettikleri çocuğun empati, muhakeme gibi yetilerini destekleyecektir.

    5. Sosyal yardımlaşma için bir projede beraber yer almak da yardımlaşma, paylaşma gibi yetilerin kazanımını destekleyecektir

  • Görsel Dikkati Geliştiren Oyunlar

    Görsel Dikkati Geliştiren Oyunlar

    Dikkat Kitapları: Çocuğun öğrenme becerisi ve dikkatini geliştirmek için hazırlanan kitaplardır. Bu kitaplar çocuğun yaşına ve gelişim seviyesine göre seçilmelidir.

    Labirent Oyunları: Kâğıt üzerine çizilmiş labirentin bir girişi ve birçok çıkışı vardır. Amaç girişten yolu takip ederek en az hata ile doğru çıkışı bulmaktır. Bu oyunun aşamalı olarak kolaydan zora doğru seviyeleri vardır.

    Fark Bulma: Bu konuda daha önceden hazırlanmış çalışmalardan yararlanılabilir. Fark bulma egzersizleri, ayrıntıları çabuk fark etmeyi ve bulmayı, dikkati dar alanlarda iyi kullanabilmeyi sağlar. Birbirine benzeyen ama aralarında küçük farklılıklar bulunan iki resim gösterilir. Bunların arasındaki farkları çocuğun bulması istenir.

     Kamuflaj Resimler: Büyük bir resim içerisine gizlenmiş birçok resimden oluşur. Gizlenen bu resimleri bulmak gerekir.

      Harita Oyunları: Haritadan ülke, şehir, ilçe, kasaba, köy bulma ile ilgili oyunlardır. Oyunun hangi coğrafyada ve hangi özellikle ilgili oynanacağına karar verilir. Belirli bir süre içinde rakipler soruları cevapladıkça oyuna devam ederler.

      Resim Kopya Çalışması: Bakarak bir nesnenin resmini kopya etmektir. Resmin aynısını yapmaya çalışmaktır.

      Resmi Hafızada Tutup Çizme Çalışması: Bir resmi, görüntü karesini, nesneyi, pozisyonu belirli bir süre gözlemledikten sonra ayrıntılı bir şekilde hafızadan çizmeye çalışmaktır.

      Resmi Hatırlatma: Çocuğa bir dakika boyunca bir resim gösterilir. Daha sonra resim kapatılır ve o resimle ilgili sorular sorulur.

    Ayrıntı Görme Oyunu: Bu oyunu oynamak için çocukla beraber çevrenin iyi görüldüğü bakış açısı geniş, yüksek bir yere veya tepeye çıkmak gerekir. Oyun evde oynanacaksa cama veya balkona çıkmak yeterlidir. Baktığınız yerden çocuğa, Ben bir minare görüyorum. Sen de görüyor musun? Benim gördüğüm yeşil arabayı sen de görüyor musun? gibi sorular sorulur. Çocuktan bu soruların cevabını bulması istenir. Çocuk bulamazsa ipucu verilir. Sonra soru sırası çocuğa geçer. Çocuk da sorar ve oyun bu şekilde devam eder.

      Adres Öğrenebilme, Gidilen Yolu Öğrenme Oyunu: Araba ile ailece bir yere giderken, çocuğunuz gideceğiniz yerin yolunun bilmiyorsa bu oyunu oynayabilirsiniz. Yola çıkarken; Haydi bakalım seninle bir oyun oynayacağız; bu oyun yol bulma

    oyunudur. Giderken dikkat et ve yolu öğrenmeye çalış. Bakalım dönüşte yolu sen bulup, tarif edebilecek misin? denir. Yolun etrafındaki binaların, nesnelerin giderkenki görünüşü ile dönüşteki görünüşü farklıdır. O yüzden başta bunu çocuğa belirtmek gerekir.

  • Bilinç Dışı Nedir?

    Bilinç Dışı Nedir?

    Bilinçdışını anlamak için rüyalarımızı düşünmek yeterlidir. Çünkü o anda bilinç ortamdan kalkmıştır ve rüyalar bilinç dışımızın o an nasıl bizi ele geçirdiğini bize anlatır ama olaylar yaşam içindeki zaman ve mekan algısından farklıdır. Bilinçdışıyla keşfedilen diğer bir durumsa her anımızın en ufak ayrıntıya kadar kaydediliyor olmasıdır. Derin trans altında yapılan çalışmalar bunu kanıtlamıştır. Geçmişte yaşadığımız olumlu yada olumsuz her deneyimimiz,anılarımız,travmalarımız bilinç dışımızda mevcuttur. Buna fiziki travmalarda dahildir.Bilinç dışındaki kısımlarda olanları farkedebilirsen ve yaşananları bilince çıkarabilirsek o zaman hissettiklerimizin ,yaşananların bir izdüşümü olduğunu fark ederiz.

    Danışanlar kendilerini derinlemesine terapilerde incelemeleri sonunda içlerinde daha önce farketmedikleri farklı seslerin olduğunu farkederler.Kişiye kendisini değersiz,yetersiz gibi hissettiren bu sesler,çocukluğunda başkalarından duyduğu, bir süre sonrada kendi kendine söylemeye başladığı bilinç dışına kayıtlı iç seslerdir. Yetişkinlikte farkedilmeyecek hızla zihinden geçen bu sesler zayıf benlik tarafından fark edilemeyeceği için yönetilemez ve kişiyi etkisi altına alır. Danışan içindeki iç seslere kulak kabarttığında “sen beceremezsin” “sen yapamazsın” “sen yetersizsin” gibi fısıltılar şeklinde sesler olduğunu terapötik çalışmalarla farkeder. Terapötik çalışmalarla bu yanılsamalar danışanlara fark ettirilmektedir. Rüyanın etkisinden kurtulan kişinin bunun bir yanılsama olduğunu fark etmesi, gibi çalışmalarla danışanlarda bambaşka kendi gerçekliklerine uyanırlar.

    Geçmişte yaşanmış ve çözülmemiş her olay vücuttaki oluşan apseye benzer.apse gibi bunlarda açılıp temizlenmesi ve gereken pansumanların yapılmasıyla devam eden bir süreçten geçmesi gerekir ruhtaki bu birikintilerden doğan,kişinin hissettiği her huzursuzluk, sebepsiz sıkıntılar, mutsuzluk,depresyonlar, somatizasyon bulgular onun kendisine dikkatle bakmasını gerektiren uyaranlardır.

    BİLİNÇALTIMIZI BİR EVİN BODRUMUNA BENZETEBİLİRİZ

    Her şeyi depoladığımız,zamanla orada ne olduğunu bile hatırlamadığımız bir alan gibi.Yapılması gereken buraya bir ışık tutup neler olduğunu görmek ve orada olanları temizlemektir. Her birikeni ortaya çıkarıp bakmak lazımdır gerekli olanları almak olmayanları atmak o alanın rahatlamasını sağlayacaktır. Oradan işe yarayan şeyleri gün yüzüne çıkarmak arızası olanları tamir edip işlev kazandırmak hayatımızın üretkenliğini artıracaktır.

  • Anksiyete Nedir? Anksiyete Nasıl Geçer? Anksiyete ile Baş Etme Yolları?

    Anksiyete Nedir? Anksiyete Nasıl Geçer? Anksiyete ile Baş Etme Yolları?

    Hepimizin endişeli, kaygılı, gergin ya da stresli hissettiği zamanlar vardır. Genellikle bunun bir nedeni olur:

    Okulun spor takımı için seçmelere katılmak ya da iş görüşmesine gitmek gibi yeni ve zor bir şey yapmak, birine “Artık seninle arkadaş olmak istemiyorum” gibi hoşlanmayacağı bir şey söylemek, sınav gibi önemli bir şey için hazırlanmak.

    Genellikle kaygıyla bir kere yüzleştiğinde kendini daha iyi hissedersin ancak bazı zamanlarda bu rahatsızlık verici duygu çok güçlü, sık sık ortaya çıkan veya uzun süre devam edecek gibi görünebilir. Açık ve net bir neden bulmak mümkün olmadığında, seni kaygılı hissettiren şeyin ne olduğunu bilmek zor olabilir. Bu zamanlarda anksiyeteyi nasıl yeneceğini öğrenmen iyi olabilir.

    Kaygılı duygularınızı anlayın.İnsanlar kaygılı/endişeli olduğunda ya da korktuğunda genellikle vücutlarında pek çok değişiklik olduğunu fark ederler. Buna savaş ya da kaç reaksiyonu/tepkisi denir. Vücudumuz kaçmak için ya da korkutucu/endişe verici şeyle karşılaşmak ve savaşmak için kendini hazırlar.

    Temel belirtiler şunlardır: Yüzde kızarma, ateş basması, ağız kuruluğu, boğazda düğümlenme, ellerin titremesi, baş ağrısı, bulanık görme, seste titreme, kalp atışında hızlanma, nefes almada güçlük gibi..

    Rahatlamayı öğrenin.Kaygı duygularını, rahatlamayı öğrenerek kontrol edebilirsin. Bunu farklı şekillerde yapabilirsin ama şunu unutma; kontrol etmenin tek bir yolu yoktur. Farklı yöntemler farklı zamanlarda faydalı olabilir. Senin için hangisinin işe yaradığını bulmak önemlidir.

    Fiziksel egzersiz.Bazen günün büyük kısmında kaygılı olduğunun farkına varabilirsin. Bir çok kaygılı duyguların olmuş olabilir ve bu olduğu zaman fiziksel egzersiz rahatlamak için iyi bir yol olabilir. İyi bir koşu, hızlı bir yürüyüş, bisiklete binme ya da yüzme kaygılı duygulardan kurtulmana yardımcı olabilir ve daha iyi hissetmeni sağlayabilir.

    Sürükleyici faaliyetler.Rahatlamanın ikinci yolu, düşünmek için başka bir şey bulmak ve yapmaktır. Negatif düşünceleri dinlemek veya kaygılı duygulara odaklanmaktansa, başka bir şey yapmaya çalışın. Bazı insanlar bu düşünceleri ve duyguları başka bir aktivite ile uğraşarak değiştirebilirler. Yaptığın işe daha çok odaklandıkça negatif düşünceler veya duyguları daha çok bastıracaksın. Negatif düşüncelerini dinlediğinin farkına vardığın zamanlarda, yardımcı olabilecek aktivitelerden birini dene.

    Yatağına uzanıp negatif düşüncelerini dinlemek yerine, müzik dinleyebilirsin.

    Arkadaşının arayıp aramayacağını ile ilgili endişelenmek yerine, bir dergi açıp okuyabilirsin.

    Daha çok alıştırma yaptıkça, negatif düşüncelerini engellemenin daha kolay olacağını ve daha iyi hissedeceğini göreceksin.

    Kontrollü nefes alma. Aniden endişelendiğini fark ettiğin ve kontrolü yeniden eline alıp hızlı bir şekilde rahatlama ihtiyacı duyduğun zamanlar olabilir. Kontrollü nefes alma yardımcı olabilecek hızlı bir yöntemdir. Nefes alış verişin üzerine odaklanabilirsen rahatlamana yardımcı olacaktır.

    “Yavaşça derin bir nefes al, nefesini beş saniye tut ve sonra çok yavaş bir şekilde dışarı ver. Nefesini verirken kendine “rahatla” diyebilirsin.” Bunu birkaç kez yapman vücudunun kontrolünü yeniden sağlamana ve sakin hissetmene yardımcı olacaktır.

    Rahatladığım yer. Bu yöntemle seni huzurlu hissettiren özel bir yeri düşünerek rahatlamayı dene. Rüyalarını ya da hayallerini düşün.Bu yer senin daha önceden bulunduğun bir yer olabileceği gibi hayali bir yer de olabilir. Onun resmini düşün ve mümkün olduğunca şunları düşün:

    Sahile vuran dalgaların sesi veya ağaçlara esen rüzgarın çıkardığı ses.

    Deniz kokusu veya çam ormanlarının kokusu.

    Yüzünde parlayan sıcak güneş veya saçlarının arasından hafifçe esen rüzgar.

    Endişe verici düşüncelerini tespit et. Negatif, eleştirel veya endişe verici düşüncelerinin belirlenmesi önemlidir. Kaygılı hisseden insanlar genellikle;

    Olumsuz düşüncelere sahiptir.

    Kendileriyle ilgili iyi bir şey düşünmek, duymak veya görmekte zorlanırlar.

    Olumlu becerilerini fark etmezler.

    Kötü şeylerin olacağını beklemeleri daha olasıdır.

    Başarılı olabileceklerini düşünmeleri daha az olasıdır.

    Gelecekle ilgili kasvetli veya olumsuz bir görüşleri vardır.

    Bazıları bu düşünce şeklini benimser. Düşünceleri temel olarak negatif olur ve sıklıkla kaygılı hissederler.

    Düşüncelerini kontrol et ve onları sına.Düşüncelerini sınayarak olumsuz bir düşünce tuzağına sıkışıp kalmayacağına emin olabilirsin. Bu daha önce görmezden geldiğin veya gözünden kaçırdığın şeylerin pozitif bir yolunu bulmana ve başka bir şekilde düşünmeyi öğrenmene yardımcı olabilir. Düşüncelerini sınamak için şunları yapmayı dene:

    En sık duyduğun olumsuz düşünceyi bir yere yaz.

    Bu düşünceyi destekleyen tüm kanıtları yaz.

    Bu düşünceyi sorgulamak için gerekli tüm kanıtları yaz.

    En iyi arkadaşın, öğretmenin, ailen bunları duysa sana ne söylerlerdi, kendine bunu sor.

    Yardımcı olmayan düşünceleri yardımcı olan düşüncelerle değiştirmek. Bazen daha olumlu bir şekilde düşünmek yararlı olabilir ve kaygılı hissetmemeni sağlayabilir.

    “Farklılık olsun diye saçlarımı kısacık kestirdim ama galiba beni bu şekilde gören herkes bana gülecek.”

    “Bence bu saç modeli bana çok yakıştı. Hem değişiklik iyidir.”

    Korkularınla yüzleş.İnsanlar sıklıkla endişeleri ve kaygılı duygularıyla, onları endişelendiren şeylerden kaçınarak başa çıkmayı öğrenir. Bu daha iyi hissetmeni sağlayabilir ancak endişeni yenmene faydası olmaz. Bu tip durumlarda korkularınla yüzleşmek bu sorunları aşmak için faydalı olabilir. Bunu şu şekilde yapmayı deneyebilirsin:

    Meydan okuyacağın bir şey belirle ya da yüzleşmek istediğin bir korku.

    Meydan okumanı küçük adımlara böl, bu başarılı olmanı daha kolay hale getirecek.

    Başarılı olman için sana yardımcı olabilecek yardımcı düşüncelerin nedir?

    Rahatla, yardımcı düşüncelerini kullan ve korkunun aşılmasına yönelik ilk adımla yüzleş.

    Ne kadar iyi yatığını kendine söylemeyi unutma!

    Eğer bir kez başarılı olmuşsan, diğer adımı dene, yüzleş ve korkularını yenene kadar devam et.

    Kendini övmeyi unutma.Çoğu zaman kendimizi övmek ve aferin demek konusunda çok iyi değilizdir. Bu nedenle kaygıyı yenmeyi ve korkularınla yüzleşmeyi denediğinde kendini övmeyi unutma. Her ne olursa olsun, denediğin için bunu hak ediyorsun.

  • Öfkelenerek Neyin Bedelini Ödüyoruz?

    Öfkelenerek Neyin Bedelini Ödüyoruz?

    Öfke duygusunu hissetmeden önce çoğu zaman başka bir duygu daha hissederiz. Ama çoğunlukla hissettiğimiz bu duyguyu fark edemeyiz. Yani öfke, ikincil bir duygu olarak yaşanır. Öfke, buzdağının görünen kısmını oluşturur. Buzdağının altında ise, görünmeyen, fark edilemeyen birincil duygular söz konusudur.

    Öfke başkaları tarafından görülebilen bir duygu iken, buzdağının altında yer alan diğer duygular ifade edilme olanağı bulamadığı için fark edilmezler.

    Buzdağının altında fark edilmeyen bu duygular neler olabilir?

    Belirsizlik, çaresizlik, yalnızlık, utanmak, kayıp yaşamak, korkmak, üzülmek, kırılmak, aşağılanmak, reddedilmek, engellenmek, hayal kırıklığına uğramak, güven bunalımı yaşamak ve acı çekmek gibi kişiye rahatsızlık veren duygular buzdağının altında yer alabilecek duygulardan bazılarıdır.

    Thomas Gordon bu durumu şu şekilde açıklar; “üzüntü, kırgınlık, hayal kırıklığı, endişe, kaygı, korku gibi acı veren zor duygular kelimelere dökülemeyince, açıklanamayınca ve yaşanamayınca donar, katılaşır ve bir buzdağına dönüşür. Buzdağının görünen yüzü kızgınlıktır, öfkedir; ancak buzdağının sular altında kalan bölümünde ise gerçekte yaşanmakta olan başka duygular yer almaktadır.”

    Peki! Öfke duygusu kolayca yansıtılabilen bir duygu iken, buzdağının altında yer alan diğer duygular neden öfke gibi kolay ifade edilemez?

    Bu durumun en önemli nedeni şudur; öfkeye başvurarak yaşadığımız diğer duyguları gizlemiş ve rahatsızlık veren diğer duyguları yaşamaktan kaçınmış oluruz. Rahatsızlık veren duygulardan kaçınma eğilimi insanın doğasında var olan bir durumdur. Bu nedenle rahatsızlık veren ana duyguları yaşamaktan kaçınarak öfkeyi yaşamayı tercih ediyoruz. Ayrıca rahatsızlık veren bir duyguyu hissetmek, kişinin kendisini savunmasız, çaresiz olarak algılamasına ve kontrolünü kaybedeceği endişesine de yol açan bir durumdur. Bu yüzden bu duyguları yaşamak yerine, öfke duygusunu hassasiyet karşısında bir kontrol ve güç duygusu oluşturmanın bir aracı olarak görüyoruz.

    Öfke duygusunu kontrol etmeye çalışmak, sorunun çözümü adına tek başına yeterli değildir. Çünkü buzdağının altındaki duyguların neler olduğu anlaşılmadan, sorunun kökenine inilmeden yapılacak bir müdahale sınırlı ve sığ olacaktır. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklanabilir. Bir kişinin ateşinin yükselmesi bir hastalık değil, hastalığa ait belirtidir. Ateş gözle görülen bir belirtidir ve bu belirti, gözle görülmeyen bir enfeksiyon veya virüsün varlığının göstergesidir. Sadece ateşi düşürmek, hastalığı tedavi etmek adına yeterli değildir. Bu nedenle doktorlar, yüksek ateşe neden olan sorunu bulmaya ve tedavi etmeye çalışırlar. Ateşi düşürmek, belirtinin azalmasına yönelik bir müdahaledir ama tedavi değildir.

    Yukarıdaki örnekteki gibi öfke duygusu da yükselen ateş gibi bir belirtidir. Sorunun kaynağı değildir. Bu nedenle sadece öfke duygusuna yönelik bir müdahale yeterli olmayacaktır. Öfke duygusuna yol açan diğer duyguların neler olduğunun anlaşılması çok önemlidir. Öfke hissetmeden önce hangi duygunun hissedildiğini anlamak biraz çaba gerektirir. Genellikle öfkeye yol açan neden; çözülmemiş acılar veya korkulardır. Öfkenin altında yer alan ana duygular ve bu duygulara yol açan düşünceler irdelenmeden sorunun tamamen çözülmesi mümkün değildir.

    Özetlemek gerekirse; öfke, başka duyguların bastırılmasının ve ifade edilmemesinin bedeli olarak karşımıza çıkan bir duygudur. Yani ifade edilmeyen, bastırılan, kaçınılan diğer duyguların faturası olarak yaşanan bir duygudur. Bu bedeli ödemek yerine rahatsızlık veren duyguların neler olduğunu anlamaya ve bu duyguları ifade etmeye çalışmak daha sağlıklı bir tutum olacaktır. Kişi, tek başına bunu yapmakta zorlandığında bu konuda terapi desteği almak sorunun çözümü adına önemlidir. Çünkü terapi; kişinin öfke duygusunu yaşamasına yol açan ana duyguların ve düşüncelerin neler olduğunun ortaya çıkmasına, kişinin rahatsızlık veren durumlarla başa çıkmasına, bu duyguları yapıcı ve olumlu yollarla yönetmesine yardımcı olacak araçları fark etmesini sağlar ve sorunun çözümünü kolaylaştırır.

  • ÇOKLU ZEKA

    ÇOKLU ZEKA

    İnsanın karşısındaki bireye nasıl baktığı çok önemli. Çünkü, bireyin toplumdaki yeri ona nasıl davranıldığıyla ve kişinin nasıl görüldüğüyle belirleniyor. Doğamız gereği, ister istemez genellemeler yapıyor; karşımızdakileri çeşitli önyargılarla değerlendiriyoruz. Bu kategorik yaklaşımlar bizi bir takım beklentilere itiyor; beklediğimizi bulamayınca hayal kırıklıkları yaşıyoruz. Her türlü etkiye açık olan çocuklar ve gençler bundan olumsuz etkileniyor.
    Olumlu beklentiler olumlu sonuçlar doğurur. İşte buna güzel bir örnek: Herhangi bir ilköğretim okulunu ziyaret eden bir grup araştırmacı psikolog, bir genel toplantı yaparak; okulda öğrencilere bir test uyguladıklarını, uygulama sonuçlarına göre hazırladıkları başarılı ve başarısız öğrencilere ait listeleri değerlendirdiklerini, eğitim öğretim faaliyetlerinin bu listeler doğrultusunda yürütülmesini istemişler. Dönem içerisinde başarılı öğrencilere iyi bir program uygulayarak gerçekten iyi bir başarı yakalanmış; başarısız diye kabul edilen öğrencilere de daha hafif bir program uygulanmış ve onlar da yeterince başarılı olamamışlar. Araştırma mükemmel sonuçlar da mükemmel; ama işin acı tarafı dönem başında herhangi bir testin uygulandığı yok ve herhangi bir araştırmada yok. Atalarımız ne güzel söylemiş: bir adama kırk gün deli deren deli olurmuş.
    O halde insan çok kompleks bir varlık ve zekâ, diğer pek çok psikolojik değişken gibi, doğrudan gözlenemeyen çok karmaşık yapılardan biri…
    Zekayı nesnel olarak ölçülmeye çalışmak doğru; ancak zekayı sınırlı bu kadar dar yaklaşımlarla ele almak insan gerçeği ile örtüşmemektedir. Gardner’a göre zeka, kültürel değerleri kavrayabilme, yeni şeyler üretebilme ya da problem çözme şeklindeki insan yeteneğidir.
    “Çoklu Zeka Kumarı” ile birlikte klâsik zekâ testi ve tanıtımı da tarihe karışmaktadır. Bu kuramı ilk defa ortaya çıkaran Profesör Howard Gardner’dır. Harvard Üniversitesi’nde nöro-psikolog olan Gardner 1983 yılında yazdığı “Aklın Çerçeveleri adlı kitabında; zekânın, matematik ve dil olarak iki değil, sekiz türü olduğunu savundu. Böylece müzik, spor, dans ve doğada kendini gösterenlerin de zeki oldukları ortaya çıktı.
    Çoklu zeka kuramında şu ana kadar bulunan sekiz zeka alanı var. Bu sekiz alan her insanda mevcut olmakla birlikte bunlardan biri veya bazıları diğer alanlara göre daha fazla gelişmiştir. Her insan baskın olduğu alanlara göre daha fazla gelişmiştir. Her insan baskın olduğu alanlarda daha başarılı olabilir ve daha iyi öğrenebilir.
    Okullarda sayısal derslerde başarısız olan öğrencilere zeka seviyesi düşük olarak bakılır. Acaba gerçekte böyle bir şey var mı? Günümüzde birinci sınıf zeka, sayısal dersler ve sayısal ağırlıklı meslekler, ikinci sınıf zeka, sözel dersler ve meslekler olarak görülmekte sanatsal meslekler ise hobi olarak nitelendirilmektedir. Bu durumda aileler çocuklarının birinci sınıf zekaya sahip olmalarını istemekte ve bu doğrultuda çocuklarının sayısal derslerde başarılı olabilmeleri için özel kurslar ve özel dersler aldırmaktadır. Bütün bunların sonucunda çocuk yine başarısız olursa bu sefer olumsuz düşünceler oluşmakta, zekanın fazla olmadığından dolayı başarılı olamadığı anlaşılmaktadır. Oysa ki başarı sağlayacağı alana yönlendirilen aynı çocuk istenilen başarıyı sağlayacaktır. Ama bütün bunlar yapılmamakta ve çocuklarımızın kabiliyetleri ortaya çıkamamaktadır.
    Aşağıda, Profesör Howard Gardner’ın geliştirdiği çoklu zeka özelliklerinin bir veya birkaçının baskın özelliklerini taşıyan bir öğrenci o alanla ilgili mesleklerde daha başarılı olabilir.

    ÇOKLU ZEKA ÖZELLİKLERİ

    1. SÖZEL – DİL ZEKASI

    Anadili veya başka bir dili kullanma kapasitesi ve düşüncelerini başkalarının anlayacağı şekilde ifade edebilme kapasitesidir. Yazılı ve sözlü dil kullanımı, ezberleme ve hatırlama kabiliyetleri gelişmiştir, isimleri, yerleri, tarihleri iyi ezberlerler, esprilidirler, ikna edicidirler, konuşmayı severler ve hitabetleri iyidir, söyleyerek, duyarak ve görerek öğrenirler, okumayı, yazmayı severler. Genelde; şair, yazar, öğretmen, gazeteci, politikacı ve hukukçuların dil zekası çok gelişmiştir.

    2. MANTIKSAL / MATEMATİKSEL ZEKA

    Neden-sonuç ilişkisi kurabilme, bir şeyin çalışma ilkelerini ortaya koyabilme ve numaralarla oynama kapasitesidir. Soyut düşünce gelişmiştir. Tümevarım / tümdengelim düşünebilirler, sayısal ve mantıki ilişkiler kurma, sayıları etkili kullanma, problemlere bilimsel çözümler üretme ve kavramlar arasındaki ilişkileri ayırt etme, sınıflama, genelleme yapma yetenekleri gelişmiştir. Genelde; matematikçiler, bilim adamı, muhasebeci, istatikçi ve bilgisayarcıların matematiksel zekası çok gelişmiştir.

    3. GÖRSEL ZEKA

    Boşluğu zihinde canlandırabilme yeteneğidir. Okyanusta rotasını tayin edan kaptan, satranç oyuncusu ve heykeltıraşın uzamsal zekası üstün kişilerdir. Üç boyutlu düşünme en önemli özelliğidir. Nesneleri doğru bir şekilde algılayabilir ve nesneler arasındaki ilişkileri fark edebilirler. Görselleştirme yeteneği gelişmiş olup görüntüyü oluşturup değiştirebilirler. Boşlukta yön tayin edebilirler. (Çöl, orman, deniz) Renk şekil ve çizgilere karşı duyarlıdırlar. Görselleştirerek, hayal kurarak, resim ve renklerle çalışarak öğrenirler. Film seyretmeyi, ev aletleriyle oynamayı severler. Genelde; ressam, mimar, izci, rehber, fotoğrafçıların görsel zekası çok gelişmiştir.

    4. MÜZİKSEL / RİTMİK ZEKA

    Bu zekaya sahip insanlar ritimleri algılama ve tekrar oluşturmada ustadırlar. Bir şarkının ritmini kolayca yakalayabilirler. Bu insanlar yeni öğrendikleri bir dilin telaffuzunu yakalama ve kullanmada çok yeteneklidirler. Ses tonu kalitesine duyarlılık vardır, güfte yazma, beste yapma kabiliyetleri gelişmiştir. Seslere, ritim, nota ve ahenge karşı duyarlıdırlar, müzik türlerini ayırt edebilirler, çoğu zaman ya bir şarkı söylüyorlardır ya da melodi mırıldanıyorlardır, şarkı söylemeyi müzik aleti çalmayı severler, ritim, melodi ve müzik ile öğrenirler. Genelde; şarkıcı, besteci, müzisyenlerin ritmik zekası çok gelişmiştir.

    5. BEDENSEL / KİNESTİK ZEKA

    Bedenini son derce duyarlı ve etkili şekilde kullanma yeteneğidir. Vücut hareketlerini kontrol edebilme ve ellerini ustaca kullanabilme kapasitesidir. Beyin ve beden irtibatı gelişmiştir, ustaca taklit yapabilirler, denge ve esneklik yönleri iyidir, güçlü dokunma duyguları vardır, el becerileri gelişmiştir, beden dilini iyi kullanırlar, sportif etkinlikleri severler, duyu organlarıyla dokunarak, tadarak, yaşayarak öğrenirler. Genelde; sporcular, dansçı, heykeltıraş, cerrah, aktör, pandomin sanatçılarının bedensel zekası çok gelişmiştir.

    6. SOSYAL ZEKA

    İnsanların hislerini, niyetlerini motivasyonlarını, karakterlerini, ilgi, ihtiyaç ve beklentilerini anlama ve değerlendirme kapasitesidir. Bu insanlar düşünme ve akıl yürütmede çok yeteneklidirler. Başkalarının bakış açısıyla bakabilirler, grup içinde başarılı kurabilirler, insanlar arasındaki farklılıkları fark ederler, diğer insanların ihtiyaç ve beklentilerini fark ederler, mimik, jest, ve sese duyarlılıkları vardır. Çok arkadaşı vardır, bir çok grubun üyesidir. Sosyal etkinliklerin düzenleyicisidir. Paylaşarak, işbirliğiyle, karşılaştırarak, ilişkilendirerek öğrenirler. Konuşmayı severler. Genelde; psikolog, rehber uzman, öğretmen, siyasetçilerin sosyal zekası çok gelişmiştir.

    7. BENLİK / İÇSEL ZEKA

    İnsanların kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olma, sınırlılıklarını bilme, kendi iç dünyası ile irtibatlı olma, kim olduğu ne yapabileceği, neyi yapamayacağı ve sınırlılıklarının farkındadırlar. Kendine tanımada, iç dünyası üzerine yoğunlaşmada ustadırlar. Hislerdeki değişimi fark edebilir ve ifade edebilirler. Yüksek düzeyde (İlişkisel) düşünürler. İç güdüleriyle hareket ederler. Kendi kendini motive/disipline etme yetenekleri gelişmiştir. Düşünceli ve duyarlı insanlardır. Kendi başına, bireysel projelerle, kendi hızında öğrenirler. Genelde; sanatçı, din adamı, psikoterapist, sosyal hizmet uzmanlarının içsel zekası çok gelişmiştir.

    8. DOĞA ZEKASI

    Doğayı, doğal kaynakları ve doğal olayları izleme, anlama; bitkileri ve hayvanları anlama, ayırt etme ve sınıflama kapasitesidir. Hayvanlara karşı ilgileri vardır. Toprakla meşgul olmayı, bitki, çiçek yetiştirmeyi severler. Çevre bilinci gelişmiştir, mevsim ve iklim olaylarına ilgileri vardır. Doğa ile ilgili koleksiyonu vardır. Konuşmalarında bol bol doğal hayattan örnek verirler. Araştırarak, inceleyerek, gözlem yaparak öğrenirler. Genelde; biyolog, jeolog, çiçekçi, arkeolog, meteorologların doğa zekası çok gelişmiştir.

  • Neden Terapiye Gideyim?

    Neden Terapiye Gideyim?

    Terapiye yönelik düşünceler günümüzde değişmeye başlasa da çevremizden çok sık duyduğumuz cümleler devamlılığını sürdürmektedir. Psikolog ne yapacak ki? Konuşunca sıkıntılarım nasıl geçecek? Psikolog bana benim bilmediğim ne söyleyebilir? Ben deli miyim, sen git psikologa vb. Bu tarz düşüncelerin yaygınlığı ise sıkıntı yaşayan kişilerin çözüm bulma motivasyonunu kırmaya devam etmektedir. Kimi zaman ise bu söylemlere rağmen terapiste gitmeye karar veren kişiler, terapi eğitimleri olmayan insanlara baş vurabilmekte ve yaşadığı tatsız tecrübelerin yarattığı hayal kırıklığı sebebiyle terapinin bir işe yaramadığı inancı daha da güçlenmektedir. Bu durum yaşanılan sıkıntıdan kurtulmanın mümkün olmadığına dair düşüncelerin artmasına sebep olmakta ve dolayısıyla da problem yaşayan kişilerin çaresizlik hissinin artarak devam etmesine neden olmaktadır. Bununla birlikte terapistin elinde sihirli bir değnek olması hayali ve böyle bir şeyin olamayacağına dair inançlar arasında sıkışıp kalırız.

    Peki neden artık sorunlarımızı kendimiz çözemez hale geliriz?

    Sorunları çözmekte zorluk yaşamak aslında ruhsal olarak artık bir çözüm bulma ihtiyacımızdan kaynaklanır. Fizyolojik ve ruhsal sistemlerimiz her zaman bizi korumak için uğraşır. Fakat yetemediği, aşırı yüklenme olduğu durumlarda sinyaller vererek artık bir şeyleri değiştirmemiz gerektiğini göstermeye çalışır. Daha önce verdiği ufak sinyalleri büyük ihtimalle fark etmemiş veya görmezden gelmişizdir. Bu sebeple sinyaller daha rahatsız edici, çözmek için çabalanmasını gerektirecek kadar büyük olur. Kaldı ki sorunlar onu yaratan düşünce sistemi içerisinde ve onu yaratan ortam içerisinde çözülemezler. Terapiye başlayan kişi önce zihninde problemin ne olduğunu netleştirir ve bu problemin nasıl geliştiğini fark eder. Seanslarda bilinçsizce uzak durduğu ve farkında olamadığı veya görmek istemediği, hayatında sıkıntı yaratan davranış kalıplarının nedenleri ile ilgili bağlantıları kurmaya başlar. Tabi ki terapi eğitimi olan uzmanlarla çalışmanız hayal kırıklığı yaşamamanız ve motivasyonunuzun kırılmaması açısından önemlidir.

    Bilinmesi gereken en önemli şey terapi bir kere gidip bütün sorunların ortadan kaldıran bir yöntem değildir, terapistin bir sözüyle veya inanılmaz çözüm becerisiyle sorun ortadan kalkamaz. Terapistiniz bu süreçte, sorunu yaratan sistemin içerisinden çıkmanızda size yardımcı olur. Sorunu yaratan bu düşünce sisteminin ve dolayısıyla davranış sisteminin değişmesi elbette zaman alacaktır ve kişinin hızına göre değişkenlik gösterecektir. Hepimiz biliyoruz ki bazen yapmamız gereken şeyi bilmemize rağmen, harekete geçmemiz zaman alır. Terapi, değişimi engelleyen bu sebeplerinizi fark etmeniz ve değiştirmenizde güçlü bir araçtır. Hepimizin yaraları vardır ve kendi kendimize bunları çözmemiz pek mümkün değildir. Bunun sebebi halledebilecek güçte olmamamız değil, sorunun ana kaynağını çok eskiden oluştuğu için farkına varamamamızdandır.

    Bu nedenle terapi aslında özgürleşmemizi sağlayan bir araçtır. Yaşadığımız sıkıntıları terapistimiz değil, biz çözeriz. Ancak çözebilmek için önce görmeli ve fark etmeliyiz.

  • Ebeveyn Olmak

    Ebeveyn Olmak

    Çocuk Büyütmenin Sırları

    Hepimiz aslında birer çocuğuz, daha sonra büyürüz ve erişkin oluyoruz. Bu süreçte anne-babamızın, öğretmenlerimizin ve diğer insanların sevgi, şefkat, hoşgörü gibi desteklerini alırız. Tabi yanlışlar, hatalar da olmaktadır bizlere karşı yapılan. ‘Ben asla çocuğuma böyle davranmayacağım’ deriz çoğumuz. Ama işin özüne geldiğimizde çaresiz kaldığımız, nasıl davranmamız gerektiğini bilmediğimiz de oluyor sıklıkla. Çünkü bunlar okulda, üniversitede öğretilmiyor ve bizler genellikle geçmiş deneyimlerimizle, kulaktan duyma bilgilerle veya reflekslerle çocuk yetiştirmek zorunda kalıyoruz. Bu sebeple sağlıklı bir anne-baba olmak için ilave çaba ve emek harcamamız gerekmektedir. Bunun için çocuk eğitimi ve terbiyesi konulu kitaplar okunmalı, kurslara katılmalı, gerektiğinde uzman görüşleri alınmalıdır. Bu yazıda da sizlere faydalı olabilecek bazı bilgiler sunmaya çalışacağız.

    Çocuklara faydalı olabilmenin başlıca yolu onları tanımak, kişisel özelliklerinin farkında olmaktır. Çünkü her çocuk farklıdır; istekleri, hayalleri, olaylara bakış açıları, algılamaları, yargılama becerileri biri birilerine göre değişiklik göstermektedir. Dolayısıyla her çocuğun aynı tepki vermesi, aynı davranması, aynı şekilde öğrenmesi beklenmemelidir. Eğer bu farklılıkları fark edebilsek ve çocuklarımıza buna göre davranabilsek bu zorlu işte başarılı olabiliriz.

    İkinci en önemli özellik anne-babanın kendi davranışlarıdır. Anne- baba çocuğa iyi örnek olamıyorsa veya çocuğa karşı öfke, şiddet gibi uygunsuz yöntemlerle çözüm üretiyorsa çocuktan da düzgün davranış beklememesi lazım. Aynı zamanda anne- baba çocuğa güzel örnek olacak arkadaş ortamı ve çevre sağlaması lazım. Konu açılmışken çağınızın çocuklarımız açısından en büyük tehlikelerden birinin teknoloji olduğunu hatırlatmam gerekiyor. Teknolojiden kastımız TV, bilgisayar, telefon ve her geçen gün yenilenen diğer aletlerdir. Malumunuz teknolojik aletler insanoğlunun kendi rahatı, gelişimi ve mutluluğu için ürettiği aletlerdir. Ama bu aletleri olumlu katkıları olduğu gibi çok ciddi zararları da olabiliyor. Özellikle hızlı gelişen ve büyüyen varlıklar olan çocuklar bu zararlardan daha çok etkilenir. Teknolojik aletleri sanal olmaları, gerçeklik ve zaman algısını bozmaları, bağımlılık yapabilmeleri ve kötü örnek ve davranışlara yol açabilmeleri en önemli zararları olarak sayılabilir. Bunu önlemek için teknolojik aletlerin aile kontrolünde, süreli ve uygun içerikli olmasını sağlamamız lazım gelmektedir.

    Anne-babaların kararlı ve sabırlı olması gerekmektedir. Çünkü çocuklara bir şeyler öğretmek veya bir şeylerden vazgeçirebilmek için kararlılık ve sabırlılık en güzel yöntemdir. Özellikle okul öncesi dönemde çocuklarımız inatçı olabilmektedirler. Bu inadı kırabilmek ve çocuğumuza faydalı ve doğru özellikler kazandırmak ve zararlı ve yanlış davranışlardan uzaklaştırmak sabırlı, şefkatli ve hoşgörülü olmanız, söylem ve tutumlarınızda kararlı ve katiyetli davranmanız önem arz etmektedir.

    Çocuklarda görülen psikiyatrik sorunlar ve hastalıklar yaşa ve cinsiyete göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin okul öncesi dönemde konuşma bozuklukları, tuvalet problemleri, anksiyete bozuklukları ve utangaçlık sık görülmekteyken okul döneminde öğrenme bozuklukları, dikkat problemleri, davranış bozuklukları daha sık rastlanmaktadır. Kızlarda anksiyete bozuklukları, depresyon sık görülürken erkek çocuklarda hiperaktivite, alt ıslatma ve davranış bozuklukları daha sık olmaktadır. Ayrıca ergenlik dönemi diye tarif ettiğimiz ve farklı bir psikolojik durumla seyreden bir yaş dönemi vardır. Bu dönem ebeveynlerin belki de en çok çocuklarla iletişim kurmakta zorlandığı dönemdir. Genellikle 12-13 yaştan sonra görülen bu dönemde çocuklar içine kapanık olabiliyor, otoriteye karşı geliyor ve kendilerinin engellenmelerine aşırı tepki verebiliyorlar. Bu dönemde çocukları en çok bekleyen tehlikeler sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddelere bağımlılık, uygunsuz davranışlar, şiddete yönelmek ve cinsel sorunlar. Anne- babaların bu dönemde çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurabilmeleri hayati öneme sahip. Her şeye karışan, despot, yasaklayıcı ve sürekli eleştirel tutumlarda bulunmak sağlıklı iletişimi engellemektedir. Bunun yerine anlayışlı, hoşgörülü, teşvik edici, destekleyici ve arkadaşça yaklaşımlar iletişimi kuvvetlendirir ve çocuğun üzerinde etki sağlayabilmemize yardımcı olur.

    Başlıca psikiyatri hastalık ve bozuklukları sıralayabiliriz:

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Özel Öğrenme Güçlükleri

    Davranış Bozuklukları

    Uyum Bozuklukları

    Dil ve Konuşma Bozuklukları

    Kaygı ve Korku Bozuklukları

    Okul Reddi

    Panik Bozukluk

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Tik Bozuklukları

    Fobiler

    Selektif Mutizm

    Dürtü Kontrol Bozuklukları

    Çocukluk Çağı Depresyon

    Bipolar Bozukluk

    Cinsel Kimlik Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Uyku Bozuklukları

    Dışkı ve idrar Kaçırma

    Yaygın Gelişimsel Bozukluklar

    Zeka Gerilikleri

    Bu hastalık ve bozuklukların oluşması durumunda muhakkak uzman desteği alınmalı. Özellikle erken teşhis ve müdahile çocukların sağlıklı bir psikolojiye sahip olmaları açısından önemlidir. Zamanında tedavi edilemeyen hastalık ve bozukluklar kronikleşir ve karakterin bir parçası olur ki, bu da kalıcı sorunlar oluşturabilir. En önemli hususlardan biri de çocuklarımızın psikolojilerinin korunması için uygun ortam ve olanaklar sağlamaktır. Bunun için birey, aile ve toplum olarak özverili olmamız ve sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekmektedir.

  • Çocuk Sorunları

    Çocuk Sorunları

    Problem; mevcut durum ile olması gereken durum arasındaki farkın bulunması olarak adlandırılabilir. Kişi tarafından algılanan bu farkın fark edilmesi durumunda bir problemin varlığından bahsetmek mümkün olur. Aksi halde kişiyi rahatsız etmeyen ya da yaşamının işlevselliğini bozmayan farklar bir sorun olarak
    karşımıza çıkmaz.
    Anne-baba- çocuk ilişkisinde genellikle problem, anne ve babalar tarafından davranışın kabul
    edilebilir veya kabul edilemez oluşu ile ilişkilendirilir. Hangi davranışın kabul edilebilir, hangi davranışın
    kabul edilemez oluşunu belirleyen tek başına davranışın kendisi değildir. Davranışın sergilendiği ortam,
    çocuğun yaşı, anne ve babanın o anki duygu durumu da kabul edilemez faktörlerdendir.
    İşte bu kabul edilemez davranışlar aslında çocuğun değil anne –babanın problem durumudur. Bir
    problem esnasında bu durum ‘’kim için sorun?’’ ya da ‘’kime ait problem?’’ gibi soruları öncelikle
    kendinize sorarak işe başlayabilirsiniz. Eğer bu çocuğa ait bir problem ise önce ondan problemini
    tanımlamasını, sonra bu konuda kendisinin ne düşündüğünü ve en son olarak ne hissettiğini
    paylaşmasını isteyebilirsiniz. İşte kilit nokta; önce bir durumu saptamak, sonra düşünce örüntüsünü
    ortaya çıkarmak ve bu durumun kişide yarattığı duygulanımı ortaya sermektir. Bu sıra dizimi oldukça
    önemlidir. Çocuğa yaşanan bir olay sonrasında duygularından önce düşüncelerini sormak aslında
    duyguları yöneten şeyin düşünceler olduğunu fark etmesini sağlar. Ardından bu probleme karşı ne tepki
    verdiğini ya da ne gibi bir çözüm yolu düşündüğünü sizinle paylaşmasını isteyebilirsiniz. Bu probleme
    karşı başka ne yapabilirsin ya da eylem gerçekleşmiş ise bundan başka ne yapabilirdin? şeklinde sorular
    ile çocuğunuzun düşünme becerisini geliştiren aynı zamanda problemini sahiplenen ve buna uygun
    çözüm yolları geliştiren birey olarak yetiştirmiş olursunuz. Ve en son olarak çocuğunuzun bulduğu
    yöntemin gelecekte etkisinin neler olabileceği üzerinde de konuşmalı ve olası sonuçları tahmin ederek
    öngörü sergileme becerisi kazandırabilirsiniz.
    Anne babaya karşı bağlanma problemi yaşayan çocukların genellikle küçük yaşta anne babası
    tarafından problemleri sahiplenen bireyler oldukları terapi esnasında aldığımız veriler arasındadır. Bu
    yüzden çocukta sorumluluk bilinci kazandırmak ve gelecekteki ilişkisinde güvenli bir bağlanma stili
    oluşturması adına çocuğunuza bu sorumluluğu vermeli ve problemi sizinle paylaşana dek müdahale
    etmemelisiniz. Örneğin; arkadaşlarıyla tartışırken onu gözlemlediğinizde ‘’Hadi bakalım özür dile barışın,
    kavga etmeyin’’ yerine ‘’Problem nedir ?Bu durumu her ikinizde üzülmeden başka nasıl çözebilirsiniz?’’
    şeklinde yaklaşarak düşünen koltuğa çocuğunuzu oturtmalısınız. İlk cümlede dikkat ederseniz
    çocuğunuz değil siz düşünüyorsunuz ve siz çözüm yolu buluyorsunuz hatta problem size ait değilken
    sahiplendiniz bile.
    Şimdi sizlere problem çözme basamaklarını daha detaylı bir şekli ile paylaşacağım.

    1.Adım: Sorunun ne olduğunu tanımlayın.
    Ne oldu? Sorun nedir?
    2.Adım: Düşünceleri açıklığa kavuşturun.

    Ne düşünerek öyle yaptın? Sen böyle yapınca sonuç ne oldu?

    3. Adım: Duyguları tanımlatın.
    Ne hissettin?

    4. Adım: Sonuçlarla ilgili duyguları açıklığa kavuşturun.
    Bu sonuç karşısında sen ne hissettin?
    (Örneğin; senin oyuncağını alınca ne hissettin?)
    5.Adım: Çocuğu alternatif çözümler üretmeye teşvik edin.
    Bu sorunu çözebilmek için farklı bir çözüm yolu düşünebilir misin?
    (Her ikinizin de üzülmeyeceği farklı bir yol bulabilirsin. O yol ne olabilir?)

    6.Adım: Çocuğu her çözüm yolu için değerlendirmeye teşvik edin.

    Bu iyi bir fikir mi?
    Eğer iyi bir fikir ise git ve bunu dene.

    7. Adım: Çocuğunuzun düşünmüş olmasından övgüyle söz edin.
    Çözüm işe yararsa ‘’Her şeyi kendin düşündün, tebrik ederim .’’
    Eğer çözüm işe yaramazsa ‘’Farklı bir şey düşünmelisin. Senin iyi düşünen biri
    olduğunu biliyorum . ‘’ şeklinde yaklaşabilirsiniz.

    Keyifle kalın.

  • Psikolojik açlık mı? Fizyolojik açlık mı?

    Psikolojik açlık mı? Fizyolojik açlık mı?

    İnsanda Psikolojik açlık ve fizyolojik açlık vardır.
    Fizyolojik açlık, yaşamımızı devam ettirebilmemiz için gerekli olan miktarda
    giderilmesi gereken, giderilmediğinde, göz kararması, kan şekerinin düşmesi,
    karın gurultusu, titreme vs.. gibi belirtilerle kendini belli eden ve besin
    miktarının, vücudun ihtiyacı olan kadarıyla yeterli olabilen, kişide kilo
    problemine yol açmayacak açlıktır. Fizyolojik açlık kişide kilo problemine yol
    açmaz. Kişide fizyolojik bir problem (tirioid, insülin direnci, ilaç kullanımı vs..)
    olmadığı halde, kişide kilo problemi varsa kişinin bu kiloları kaçınılmaz olarak
    psikolojik açlık temellidir. Kişi örneğin, TV karşısında farkında bile olmadan bir
    şeyler yer, bu yenilenler boşluğa yenmiş gibi olur ve bilinç bunun farkında bile
    olmaz ve dolayısı ile de doyma beklenemez.
    Psikolojik açlık ise kişinin doyurulmayan ya da doyurulmayı bekleyen
    duygularının sonucunda ortaya çıkan, üzüntü, stres, yalnızlık, can sıkıntısı, boş
    kalma vs.. gibi etkenler sonucunda ortaya çıkan ve kişiye gereğinden fazla
    yedirtebilen açlıktır. Kişi, vücudunun ihtiyacından fazla olan besin tüketimine
    neden olan duygularını fark etmeli ve duygularını kontrol edebilmeyi
    öğrenmelidir. Hipnoterapi seanslarında kişi aslında bildiğini zannettiği ama
    bilinçaltında bastırdığı duygularını ortaya çıkartarak kendi duygularını kontrol
    edebilmeyi öğrenir.
    ‘su içsem bana yarıyor’, Su içmekle kimse kilo almaz!! Aldığınız kalori
    harcadığınız kaloriden fazla ise kilolar bedeninizde toplanır.
    Mükemmeliyetçi bir toplumuz özellikle de kadınlarımız. Toplum olarak sürekli
    kusur veya kusurlarımıza odaklanırız. Her şeyi mükemmel yapmak için
    enerjimizi harcarız en ufak bir sorunda yelkenleri suya bırakabiliriz. Örneğin bir
    diyete başladığımızda bir kurabiye yemek gibi bir kaçamakta bulunduğumuzda
    ‘diyeti nasılsa bozdum’ diye düşünerek tekrardan aşırı yemek yemeye
    başlamak, yaygın olarak görülür. Bu siyah- beyaz düşünme mükemmeliyetçiliğin
    bir özelliğidir.

    Hipnoterapi İle Zayıflama

    Kişi, hipnoterapi ile zayıflama seansları sayesinde, sağlıklı miktarda yemek
    yiyebilmenin kontrolünü telkinlerle kendisi sağlayabilir. Kişi, hipnoterapi
    öncesine göre daha az yemesine rağmen daha çok doyma hissi alabiliyor.
    Örneğin önceden bir paket çikolatayı bitirmesine rağmen alamadığı tatmini
    küçük bir parça çikolatadan rahatlıkla alabilir. Pek çoğumuz lokmaları
    çiğnemeden yutuyoruz dolayısı ile beynin doyma merkezine uyarı gitmediği için
    gereğinden fazla yiyoruz ama tatmin olamıyoruz. Hipnoterapi seansları ile
    yediğimiz her küçük lokmanın hazzını almakla birlikte, metabolizmamız için
    yeterli olan besin miktarını tüketebiliriz. Vücudumuzla barışık, kendimizi seven,
    farkındalığı olan birey olmak yerine, vücudumuzu çöplük olarak kullanıyoruz.
    Hipnoterapi seanslarından sonra vücudumuz için yeterli olan miktarda ve
    sağlıklı olan besinleri tüketmeye başlarız. Bunları zaten pek çoğumuz biliyoruz
    ama mesele bunu hayatımıza uygulayabilmekte, işte burada hipnoterapi sizin
    engellerinizi ortadan kaldırıyor ve sizi destekliyor.

    ‘Ben kilo veremiyorum!!’

    Kilo problemi olan kişilerde, ‘ spor yaptım, diyetisyene gittim her yolu denedim
    ama yine de kilo veremiyorum.’ İnancı vardır. Bilinçaltı, kişinin bu inancına
    inanır ve aslında burada kişi kendi kendine hipnoz etmiştir, kilo vermesi güç
    olur. Kişinin bu yanlış inancını aşabilmesi, bilinçaltındaki, ‘kilo veremiyorum’
    yerine sağlıklı ve faydalı düşünce olan ‘kilo verebilirim’ kararı ile yer
    değiştirebilmesi hipnoterapi ile aşılabilir. Kişinin güçlü olduğu yönlerinin açığa
    çıkartılması ve bu güçlü yönlerinin desteği ile kişi kendinde var olan ama fark
    etmediği bu gücünü keşfeder ve başarır.
    Hipnoterapi ile Kişinin yeterli miktardan fazla yemek yemekteki kontrolünü
    sağlayamamasının altındaki gizil duygularını fark etmesi ve bu gereğinden fazla
    yemek yemesine neden olan gizil duyguyu kontrol edebilmeleri sağlanır. Bu
    duygu kişide aşırı yemek yeme sonucunu çıkartabiliyorsa kişinin bu duyguyu
    kontrol edebilme becerisi kazandırılarak yemek yemekteki sınırını, becerisini
    sağlamayı öğrenir.
    Kendinize kilo verebilecek gücün sizde var olduğuna inanın!! yıllardır
    veremediğiniz kilolarınız için, ‘kilo veremiyorum’ telkinleri ile bilinçaltına
    gönderdiğiniz olumsuz mesajlar, gerçekten sizin kilo vermenizin önünü kapatır.

    Gerçekten kilo veremediğinize inandırdığınız, yanlış olarak bilinçaltına işlediğiniz
    telkinleri tam tersine çevirerek zihninize sizin için sağlıklı olan ‘kilo veriyorum’
    mesajını verin. İstediğiniz kiloya o an ulaşamasanız bile, eğer gerçekten kilo
    vermek istiyorsanız buna tüm bilincinizle inanın ve sizi asıl yöneten bilinçaltınıza
    bu mesajı gönderin. Başlangıçtan itibaren zihninize sanki şimdi hedefinize
    ulaşmış gibi; ‘her gün inceliyorum ve her gün daha da hafifliyor,
    özgürleşiyorum’ mesajını verin.

    OBEZİTE TEDAVİSİNDE HİPNOZ

    Hipnoterapi, başta obezite olmak üzere kilo problemleri yaşayanlar için uzun
    vadede başarılı bir kilo kaybı isteyenlere kapsamlı bir tedavi yaklaşımı sunar.
    Özellikle de dirençli obezitede etkilidir. Bu program kilo kaybı, kaygı ve
    depresyon gibi kiloyla bağlantılı olan duygusal sorunları ele alan kapsamlı bir
    çalışma sürecidir. Bu süreçte kişi zenginleştirici bir kişisel deneyim kazanmakla
    birlikte kişinin kendisine farklı bakış açılarından da bakabilmeyi öğrenmesi farklı
    olumlu duygular hissetmesini sağlayarak kilo vermesini hızlandırmak, en
    önemlisi sağlıklı bir beden, kişinin hipnoterapi ile pozitif yöndeki yeni yaşam
    tarzı ile hayatına devam etmesine rehberlik edilir. Burada kilo vermenin
    arkasındaki baskılanmış duyguların ortaya çıkartılması ile birlikte sadece ‘sonuç’
    olan kilolu olmanın altında yatan nedenleri kişi fark eder, keşfeder ve bu
    problemlerle baş etme becerileri kazanır. Hipnoterapi kişinin kendini
    keşfetmesindeki bir araçtır? Çünkü pek çok kişi canı sıkıldığında çikolataya
    başvurduğunu bilir, AMA bunun nedenini bilmez!! hoşlandığı bir yiyeceği
    yerken abartabildiğini ama kendini kontrol edebilmeyi başaramaz!!
    Üzüldüğünde yemek yemeyi kesebilir AMA bunun altında yatan baskılanmış
    nedeni bilmez!! Yaşamımızdaki benzer durumlara her birimizin vereceği tepki
    kendi deneyimlerimize, yaşanmışlıklarımıza, öğrenilmişliklerimize, mizacımıza
    göre değişebilir. Dolayısı ile hipnoterapi, kişinin kendisine özel, bireysel olarak
    yapılan özel çalışma ile bireyin kendini keşfetmesine yardımcı olur. keza
    hipnoterapi diğer terapi tekniklerinde de olduğu gibi kişiye dışardan yapılan bir
    aşılama tekniği kesinlikle değildir. Kişinin kendi içinde var olan gücünü
    kendisinde keşfetmesinde hipnoterapi ile yol gösterir.

    HİPNOTERAPİ SEANSLARINDA UYUYACAK MIYIM?

    Kişilerde genellikle, hipnoterapi seansları sırasında neler olduğunu
    bilmeyecekleri endişesini taşırlar oysa ki hipnoz seansları sırasında, bilinçlerini
    asla kaybetmez ve her ayrıntısına kadar hatırlarlar. Her zaman terapistin
    dediklerini, dışarıdan veya uygulama yapılan odada meydana gelebilecek
    günlük yaşama dair herhangi bir sesi duyabilirler. Hipnoz sırasında kişiler,
    sadece kendilerine, bedenlerine, ruhuna odaklanırlar ve günlük yaşamlarındaki
    streslerinden, üzüntülerinden, sıkıntılarından kendilerini o süreç sırasında
    arındırarak, rahatlamanın keyfini çıkartırlar. Seansı istedikleri zaman
    bırakabilirler. Ancak o keyfi yaşayan pek çok kişi bırakmak istemez..

    KALP MERKEZLİ HİNOTERAPİ
    Kalp Merkezli Hipnoterapi Diane Zimberof tarafından geliştirilmiş klasik
    hipnoterapi yöntemlerinin çeşitli tekniklerle zenginleştirilmiş şeklidir. İnsanı
    aklı, duyguları ve ruhu ile bir bütün olarak ele alan ve kişinin bu üç alanın
    bütünlüğü içinde kendini gerçekleştirmesine, farkındalığının artmasına, kendini
    geliştirmesine fırsat veren oldukça etkili bir tekniktir.
    Kalp Merkezli Hipnoterapi, Hümanistik yaklaşımdan, Transpersonel psikolojiden
    yararlanılarak Zimberoff tarafından,Fritz erls, Eric Berne Ve Virginia Satir gibi
    psikolojide büyük ses getiren kişilerle çalışılarak 25 yıllık bir çalışmanın
    sonucunda geliştirilmiştir. Kalp Merkezli Hipnoterapi, Gestalt terapisi,
    Transaksiyonel Analiz ve transpersonel Psikoloji tekniklerinden de faydalanılmış
    bir tekniktir. Bu eğitimin merkezi Amerika’daki Wellness Enstitüsüdür.
    Kalp Merkezli Hipnoterapi ile terapist danışanını yaşamında baş etmekte
    zorlandığı probleminin kaynağına götürür. İşte burada bu tekniğin diğer
    tekniklerden farklılığı ortaya çıkar ve kişinin bilinçaltında baskıladığı, sıkışmış
    olan duyguları tekniğin özel yöntemleri ile dışarı atılır. Kalp merkezli enerji
    çalışmaları ile süreç tamamlanmış olur.
    Kalp merkezli Hipnoterapi ile birey çok kısa sürede kendindeki gelişimleri fark
    eder ve hayatında yeni başlangıçlar yapar.