Etiket: Fark

  • Öfke Kontrolü

    Öfke Kontrolü

    Öfke problemi, çok sık rastladığımız, günlük hayatımızı oldukça olumsuz etkileyen bir problemdir. Kişinin kendi yaşadığı huzursuzluk dışında, etrafına da verdiği huzursuzluk, kişiyi daha çok strese sokan bir durumdur. Peki neden bu kadar öfkeleniriz? Ya da neden diğer insanlar öfkelerini daha farklı şekilde ifade edebilirken, biz ani patlamalar yaşıyoruz hiç düşündünüz mü? İşte kontrol altına alabileceğiniz bir kaç öneri..

    FARKINDALIK KAZANIN

    Tabii ki günlük işte yaşadığımız problemler, ailevi yaşanan problemler, günlük stres katsayımızı belirlemekte önemli rol oynuyor. Ancak gün içerisinde bizi neyin strese soktuğunu, asıl öfkeli olduğumuz olayın ne olduğunun farkında olmak önemli bir faktördür. Stresin kaynağını bildiğimiz ve bunun farkında olduğumuz zaman, daha kontrollü davranışlar sergileyebiliriz. Böylece işte yaşadığımız bir sorunu evde ailemize veya evde yaşadığımız bir sorunu iş yerine, arkadaşlarımıza yansıtmayı minimuma indirebiliriz.

    DUYGULARINIZI İYİ TANIYIN

    Öfke, ortaya koyulması en kolay duygulardan bir tanesidir. Ancak iyi bilmeniz gereken 8 temel duygumuz vardır.

    Mutluluk: Sevinç, neşe, zevk, keyif, haz, gurur, heyecan ve coşkunluk,

    Üzüntü: Keder, acı, melankoli, umutsuzluk, yalnızlık

    Korku: Kaygı, endişe, sinirlilik, ürkeklik, dehşet ve panik,

    Şaşkınlık: Hayret, şaşırma, şaşkınlık ve merak ,

    Öfke:  Hiddet, kızgınlık, gazap, sinirlilik, düşmanlık, hınç ve şiddet,

    İlgi: Merak, güven, şefkat, sevgi ve bağlılık,

    İğrenme: Tiksinme, küçümseme, kibir, nefret, hoşlanmama, sevmeme,

    Utanç: Suçluluk, utanç, hayal kırıklığı, vicdan azabı, pişmanlık, üzüntü

    Bilmeniz gereken bu 8 temel duyguyu ne kadar iyi tanıdığınız ve ne kadar iyi ifade edebildiğiniz çok önemlidir. Özellikle “duygularını içinde yaşayan” tabirli insanların öfke patlamaları daha fazla olmaktadır. Çünkü sürekli içinize attığınız duygularınızı bedeninizde mutlaka hissedersiniz. Bir şekilde bir tepki vermesi gereken vücut, beyin ve düşünce sistemi en kolay olan öfkeyi yüzeye çıkartabilir.

    BEDENİNİZDE NELER OLDUĞUNU HİSSEDİN

        Öfkeli olduğunuzda veya bir öfke patlaması yaşamaya hazırlandığınız zamanda,  vücudunuzda neler olduğunu hissedip anlayın. Mesela ellerde karıncalanma, göz seğirmesi, başınızda uyuşma, ellerde titreme gibi vücudunuzun neresinde, ne olmaktadır? Bunların farkında olursanız eğer, öfkeyle bir davranışta veya bir konuşmada bulunacaksanız o an sinirli olduğunuzu fark edebilir ve o an yapacağınızı işi bir süre erteleyebilirsiniz. Öfkeyle kalkan zararla oturur dedikleri kısmını atlatmanız için kendinize yardımcı olmuş olursunuz.

    BEKLENTİLERİNİZİ REVİZE EDİN

        Öfke duygusu, şaşırma duygusuyla başlar. Karşılaştığınız ve beklemediğiniz bir durumda önce şaşkınlık yaşarsınız ve sonucunda doğal olarak öfke duyarsınız. Her zaman değil yalnızca kontrol edilemediğinde iyi sonuçlar doğurmayan öfke duygusu bazen hayatta kalabilmemiz için yararlı bile olabilir. Birisi çantanızı çalmaya çalıştığında eya size şiddet uyguladığında, o anda beklemediğiniz için önce şaşırırsınız. Şaşkınlığı üzerinizden attığınız zaman, öfke duygusuyla kendinizi savunmaya geçebilirsiniz. Günlük hayatta karşılaştığınız insanlar beklemediğiniz şekilde, şaşırtıcı şekilde size yaklaşırsa öfkelenebilirsiniz. Örneğin eşiniz yemekten sonra bulaşıkları toplamıyor ve dağınık bırakıyorsa buna şaşırmayın. Bunun bu şekilde olduğunu her defasında gördünüz. Her defasında buna şaşırıp hemen arkasından öfkelenmek ve tartışmak yerine, her defasında daha sakin ve güzelce anlatmaya çalışın. Bu anlamdaki beklentilerinizi daha düşük tutmaya gayret gösterin.

    GEVŞEME TEKNİKLERİ

        Tabii ki olmazsa olmaz, günlük stresinizi boşaltabileceğiniz bir alan yaratın. Mesela spor, mesela yoga, belki dövüş dersleri.. Hiçbirini yapamıyorsanız günlük olarak nefes egzersizleri yapabilirsiniz.

  • Memede oluşan her kitle kanser midir?

    Memede görülen şişlik ya da başka değişikliklere sık rastlanmaktadır. Bu tür değişikliklerin çoğu kanser değildir. Yine de hekiminizin sizden istediği testleri yaptırmanız durumunuzun daha detaylı değerlendirilmesi açısından çok önemlidir.

    Memede görülen değişiklikler

    Memenizin görünüşünde bir değişiklik fark ederseniz vakit kaybetmeden hekiminize başvurmalısınız. Bir sonraki mamografi tarihine kadar sakın beklemeyiniz. Mamografi memede en ufak değişiklikleri dahi gösterebilen bir testtir ve yaşınıza göre hekiminizin önerdiği şekilde rutin olarak yaptırılmalıdır.

    Memede görülen değişikleri şöyle sıralayabiliriz:

    1. Şişlik veya sertlik hissi:

    • Memede veya kenarında şişlik
    • Koltuk altında şişlik
    • Koltuk altında veya memede ya da kenarında kalın veya sert doku
    • Memenin şeklinde veya büyüklüğünde değişiklik

    Şişlikler farklı büyüklükte ve şekildedir. Görülen şişliklerin çoğu kanser değildir. Memenizin birinde şişlik olduğunu fark ettiğinizde diğer memenizi de kontrol etmeyi unutmayınız. Her iki memede aynı ise bu durum normal olabilir. Normal meme dokusu bazen yumru yumru olabilir. Bazı kadınlar düzenli olarak kendi kendine meme muayenesi yapmaktadır. Bu muayene normal memenin nasıl olduğunu öğrenmelerine ve herhangi bir değişikliği kolayca fark edebilmelerine yardımcı olacaktır. Tabii ki kendi kendine meme muayenesi mamografinin yerini tutmaz.

    2. Meme ucunda akıntı veya şekil değişikliği:

    • Meme ucunda akıntı
    • Kanlı sıvı
    • Meme ucunda şekil değişikliği (meme ucunun içe doğru çökmesi gibi)

    Meme ucunda akıntı farklı renkte ve yapıda olabilir. Bu akıntı genellikle kanser işareti değildir denebilir. Doğum kontrol hapları, bazı ilaçlar ve infeksiyon da bu akıntıya yol açabilir. Bu nedenle kesin nedeni öğrenmek için vakit kaybetmeden hekime başvurmanız gerekmektedir.

    3. Deride görülen değişiklikler

    • Meme derisinde kaşıntı, kızarıklık, pul pul bir görünüm, çukurluk veya büzüşme

    Memede normal kabul edilen değişiklikler:

    Kadınların çoğunda yaşamları boyunca memelerinde değişiklikler meydana gelir. Bu değişikliklerin birçoğu hormonlar veya yaşlanma sürecinde normal kabul edilen sebeplerden kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu değişikliklerin çoğu kanser değildir ve benign (iyi huylu) değişiklikler olarak adlandırılır. Yine de herhangi bir değişiklik fark ettiğinizde bir sonraki mamografi tarihine kadar beklemeden hekiminize başvurmanız gerekmektedir.

    • Menopoza girmemiş genç kadınların memeleri daha yoğun bir dokuya sahiptir. Yoğun dokuda daha glandüler (beze gibi) ve bağ dokusu, daha az yağ dokusu vardır. Yoğun doku ve tümörler görüntülendiğinde aynı şekilde sert beyaz alanlar olarak gözlenir. Bu sebeple bu tür dokular mamografide daha zor değerlendirilir. Meme dokusunun yoğunluğu kadınların yaşı ilerledikçe azalır.

    • Regl döneminde veya öncesinde memelerde şişlik, hassasiyet veya ağrı hissedilebilir. Bu dönemde memenizde ekstra sıvı olduğu için bir veya birden fazla yumru hissedebilirsiniz. Bu değişiklikler regl döneminiz sona erdiğinde kendiliğinden geçecektir. Memede hissedilen bazı yumrular normal hormonal değişiklerden kaynaklandığı için hekiminiz regl dönemi dışında farklı bir zamanda sizi tekrar muayene etmek isteyecektir.

    • Hamilelik döneminde memelerde yumru hissedilebilir. Bunun sebebi süt üreten bezelerin büyümesi ve sayısının artmasıdır.

    • Emzirme döneminde mastit adı verilen memede iltihaplanma durumu ile karşılaşılabilir. Bu durum süt kanallarının tıkanması ile ortaya çıkar. Mastit memenin rengini kırmızıya döndürür ve yumrular çoğalır, ayrıca meme daha sıcaktır ve hassasiyet mevcuttur. Tüm bu belirtiler enfeksiyona bağlı gelişebilir ve çoğunlukla antibiyotik ile tedavi edilir. Bazen de kanalların boşaltılması gerekebilir. Tedavi sonrası kırmızılık veya mastit devam ediyorsa vakit kaybetmeden hekiminize başvurmanız yerinde olacaktır.

    • Menopoza giriyorsanız regl dönemleriniz azalacaktır. Ayrıca hormon seviyeniz de değişir. Regl döneminde olmasanız bile bu durum memelerinizi daha hassas hale getirebilir. Memelerinizde öncesine göre daha fazla yumru hissedebilirsiniz.

    • Hormon kullanıyorsanız (menopozal hormon tedavisi, doğum kontrol hapı veya enjeksiyon) meme daha yoğun bir hal alır. Bu da mamografinin değerlendirilmesini zorlaştırabilir. Hormon kullanıyorsanız, bundan hekiminizi haberdar ediniz.

    • Artık regl olmuyorsanız (menopoza girmişseniz), vücudun hormon seviyesi düşecek, meme dokusu yoğunluğunu kaybedecek ve daha yağlı bir hal alacaktır. Artık yumru ve ağrı hissetmeyebilir veya meme ucundan sıvı gelmeyebilir. Meme dokunuzun yoğunluğunu kaybetmesi, mamografi değerlendirmesinin daha kolay yapılmasını sağlayacaktır.

  • Terapiye Başlamak

    Terapiye Başlamak

    Kişiler bazen psikolojik bir destek almak konusunda karar veremeyebiliyorlar. Psikolojik yardıma gerçekten ihtiyaçları olup olmadığı, sadece konuşarak neyin hallolabileceği, bir arkadaşıyla sohbet ederek içini dökmekle psikolojik yardım süreci arasında ne gibi farklar olabileceği konusunda kararsızlıklar yaşayabiliyorlar.

    Ne zaman psikolojik bir desteğe ihtiyacınız olabilir?

    Bir süredir kendinizi mutsuz hissediyorsanız, kişilerarası ilişkilerde sıklıkla veya son zamanlarda problemler yaşadığınızı düşünüyorsanız, öfkenizi anlamakta ve ifade etmekte zorlandığınızı fark ediyorsanız ya da etrafınızdaki kişilerden bu konuda zorlandığınıza dair geri bildirimler alıyorsanız, kendinizi sıklıkla bir şeyler için kaygılanırken buluyorsanız, yeni ortamlara girmek sizde kaygıya neden oluyorsa, hayatınızda adapte olmakta zorlandığınız bazı değişiklikler yaşıyorsanız, yeni roller edinme süreci sizin için zor geçiyorsa (anne olmak, baba olmak, evlenmek vb.), intiharı düşünüyorsanız psikolojik bir yardım almak sizin için yararlı olabilir. Tüm bunların dışında, kendimi keşfetmek, benliğimi daha iyi anlamak istiyorum diyorsanız yine bir psikolojik destek süreci sizin için faydalı olabilir.

    Aklınızdan “Sadece konuşarak sorunlarımdan nasıl kurtulacağım?”, “Bir arkadaşımla konuşur rahatlarım” gibi düşünceler geçiyorsa…

    Psikolojik yardım süreci kişilerin farkındalıklarını arttırmaya yönelik bir süreçtir. Farkındalıklar da çözüme giden yolları aydınlatırlar. Psikolojik yardım sürecinde yapılan konuşmalar günlük bir sohbetin ötesinde daha derin ve kişinin çözüm yollarını keşfetmesine yönelik konuşmalardır.

    Psikolojik yardım sürecinde kişinin yaşantıları empatik bir iletişim şekliyle, güvenli bir ortamda konuşulur. Psikolojik desteği sağlayan uzmanın olaylara objektif bir şekilde yaklaşımı ise kişinin bir arkadaşıyla konuşmasından oldukça farklıdır ve farkındalığın arttırılmasında oldukça önemlidir.

    Eğer yukarıda yazdıklarım size de yakın ve anlamlı geliyorsa, bir desteğe ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız ve daha da önemlisi kendinizi böyle bir sürece başlamak için hazır hissediyorsanız, ertelemeden bir uzman ile iletişime geçebilirsiniz.

  • Dikkat Oyunları İle Çocuğunuzun Ders Başarısını Arttırabilirsiniz!

    Dikkat Oyunları İle Çocuğunuzun Ders Başarısını Arttırabilirsiniz!

    Dikkat Geliştiren Oyunlar Nelerdir?

    Dikkat performansı, egzersizler ve oyunlar aracılığıyla geliştirilebilir. Dikkat oyunları işitsel ve görsel alandaki performansı arttırmaya yöneliktir. Bu süreçte hafızada tutma, kopyalama, eşleştirme, fark bulma gibi egzersizler kullanılabilir. Ayrıca yapılan araştırmalara göre herhangi bir spor dalı ile uğraşma, piyano gibi enstrümanlar çalma, eğitsel oyunlara katılmak da dikkati geliştiren etkinliklerdendir. İşte bazı dikkat oyun ve egzersizleri:

    • “Hangi Eşyayı Sakladım?” oyunu: Evinizde herhangi bir odayı seçiniz. Çocuğunuza odayı dikkatlice incelemesini, eşyalara bakmasını söyleyiniz. Çocuğunuzu odadan çıkarın ve bir eşyayı saklayın. Geri çağırın ve sakladığınız eşyayı söylemesini isteyiniz.
    • Hatırlama oyunu: Çocuğunuza bir dakika süresince bir resim gösterin ve bir dakika sonra resmi kapatınız. Daha sonra resimle ilgili sorular sorunuz. ‘Çocuğun kıyafeti ne renkti?’, ‘Çocuğun saçı ne renkti?’vb.
    • “Farklı Resim Hangisi?” oyunu: Çocuğunuzdan, kendisine gösterilen resimlerden diğerlerine göre farklı olanı bulması ve neden farklı olduğunu açıklamasını isteyiniz. Örneğin, hayvan ve geometrik şekillerin bulunduğu resimler yan yana koyulabilir, odasında bulunan masa sandalye gibi cansız nesnelerin fotoğraflarının yanına çiçek gibi bitki resmi konulabilir.
    • Şekilleri hatırlama: Bir kağıt üzerine bazı geometrik şekilleri çizerek çocuğunuzdan bir dakika bakmasını isteyiniz. Daha sonra resmi kapatın ve çocuğunuzdan hatırladıklarını çizmesi isteyiniz.
    • Benzer iki resim arasındaki farkları bulma: Birbirine benzeyen fakat aralarında küçük farklar bulunan resim kartlarını çocuğunuza gösteriniz ve farkları bulmasını isteyiniz.
    • Okuduğunu anlatma: Çocuğunuza kısa bir okuma metni (hikaye/masal) veriniz. Okumasını isteyiniz. Daha sonra hikayede/masalda ne anlatıldığını sorarak konsantrasyon ve hafıza çalışması yapınız.
    • Son harften kelime bulma: Birden fazla kişiyle bu oyunu oynayabilirsiniz. Kişiler kendisinden önce söylenen kelimenin son harfiyle yeni bir kelime bulmaya çalışır.Bu sayede çocuğunuz dikkatini “kelime bulma” işlemine odaklamak durumda kalır.
    • Masa tenisi: Masa tenisi oynamak seçici dikkati ve karar verme stratejileri geliştirmeyi sağlar.
    • Golf: Yapılan araştırmalara göre küçük yaşta golf oynamaya başlayan bireylerin dikkat odaklarının olumlu yönde geliştiği, dikkatlerinin sürekli ve kuvvetli olduğu görülmüştür.
  • Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    İnsanların hayatlarına devam etmek için birtakım temel ihtiyaçları vardır; bunlardan bazıları barınma, uyku, dinlenme ve tabii ki yemek. Yemek ihtiyacı birincil ihtiyaç olmasının dışında sosyal varlık olan insanların sosyalleşmesinin de bir yoludur. Planlarınızın çok büyük bir kısmı yemek üzerinedir. Bunun ötesinde yemek insanların duygularına da eşlik eden bir alışkanlıktır. Mutlu olunca yersiniz, coşkulu hissedince yersiniz, stresli anlarımızda yersiniz, moraliniz bozuk olunca yersiniz. Kişisel farklıları bir kenara bıraktığınızda göreceksiniz ki yemek birçok insanın en büyük ortak noktası ve bu ortak nokta bazen bir zevk, bir ihtiyaç, bir sosyal aktivite olmaktan çıkıp bir probleme dönüşebiliyor. Problemin ortaya çıkma şekli ise: duygusal yeme.

    Nedir?

    Duygusal yeme, negatif duygulara karşılık gelişen bir yeme bozukluğudur. Bu davranışlarda en sık görülen durum normalden daha fazla yemek ya da besin çeşitlerini farklı seçmek; daha tatlı, daha tuzlu veya daha yağlı yiyecekleri tercih etmek gibi. Yapılan araştırmalara göre duygusal yeme özellikle yoğun kaygı, stres, depresyon, öfke gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde görüldüğü, yalnızken gerçekleştiği öne sürülmüştür. Ayrıca bu durum yetersizlik hissiyle ve benlik saygısının düşük olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Yani bu durumda yemek yemek bir amaç olmaktan çıkıp bir araç haline dönüşüyor. Hayatta yaşanan olumsuzluklar yeme alışkanlıklarını büyük ölçüde etkiliyor. Olumsuz duyguların kişide yarattığı boşluk hissi yalnızlıkla baş etmeyi güçleştiriyor. Kişi bu boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışıyor. Ama duygusal açlık ne yazık ki yiyeceklerle giderilemiyor. Üstüne üstlük alınan fazla kaloriler de bir noktadan sonra sağlığınızı tehdit etmeye başlayabiliyor.

    Ne değildir?

    Öncelikle duygusal açlığı fiziksel açlıktan neyin ayırdığını bilmeniz gerekiyor. Duygusal açlık belirli durumlarda ortaya çıkar ve fiziksel açlıktan farklı olarak midenizin bir anda kazınmaya başladığını hissedersiniz. Düşünmeden, bulduğunuz her şeyi yemeye başlarsınız. Sağlıklı besinler sizi doyurmuyormuş gibi gelir ve abur cubur gibi besinlere yönelirsiniz.  Duygusal açlıkta bedeniniz için daha sağlıklı olan, oturarak ve çatal bıçakla yenen yiyecekler yerine üzerine hiç düşünmeden, ayakta, bir önce midenize ulaşacak ve yerken sizi uğraştırmayacak yiyecekleri bulur ve onları yersiniz. 

    Fiziksel açlıkta ne yiyeceğiniz üzerine düşünür, ona göre bir yemek hazırlarsınız. Kontrol sizdedir. Ancak duygusal açlıkta yedikleriniz üzerindeki kontrol duygunuzu kaybedersiniz. Yiyecekleri “iyi yiyecekler “ve “kötü yiyecekler” olarak etiketlemeye başlarsınız ve sürekli kalori hesabı yaparsınız.

    Yemek bitince içinizi bir suçluluk duygusu kaplar, hâlbuki bir problem olmadığı zaman insan yemek yediği için kendini kötü hissetmez. Kendinizi sürekli eleştirirsiniz. Duygusal açlığı fiziksel açlıktan ayıran en önemli şey bu suçluluk duygusu diyebiliriz.

    Çözüm Yolları

    Duygusal yeme sizin duygularınız üzerinden gerçekleşen bir süreç ve kendinizi fark etmeye başladığınızda kurtulabileceğiniz bir durum. Öncelikli olarak yapmanız gereken şey duygusal yeme probleminiz olduğunu kabul etmek. Bir şeyler yolunda değil, bu düşünceyi fark edip kabul ettikten sonra hangi durumlarda bunu yaptığınızı, sizi yemeye neyin ittiğini anlamız gerekiyor. Bu noktada bir profesyonelden yardım almayı da ihmal etmemek gerekiyor çünkü tek başınıza olmanız gereken bir süreç değil, desteğe ihtiyaç duymanız da çok normal. Duygusal yemeden sağlıklı yemeye geçiş tabii ki kolay olmayacak fakat bu mümkün. 

    • Duygusal yemenin tetiklendiği anları keşfetmek ve bu tetikleyicilerle baş etme yolları geliştirmek.

    • Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek.

    • Farkındalıkle yeme (mindful eating) yöntemini benimsemek.

    • Duygusal yemeye sebep olan durumu yani kökeni keşfetmek ve tüm bu çözüm yollarının stratejik ve doğru bir şekilde uygulanabilmesi için psikolojik destek almak.

                      Farkındalıkla Yeme

                      İsminden de belli olacağını gibi yediklerinizin farkında olmak anlamına geliyor. Farkındalıkla yemek için öncelikle açlık sinyalinizi iyi okumanız gerekiyor. Vücudunuzun gerçek açlığının, yani fiziksel açlığı bilmek ve doyduğunuz zamanı ayırt etmek iki önemli başlangıç noktası. Bu iki nokta yardımı ile ne zaman ne kadar yemeniz gerektiğini belirleyebilirsiniz.

    • Duygusal yemeye başlamadan önce rahatlamak için biraz zaman yaratın: Yemeklere koşmak yerine bir süre içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Ayaklarınızın altındaki zemini, oturduğunuz koltuğu hissedebilir, yemeklerin kokusunu içinize çekebilir, görünüşlerini inceleyebilirsiniz.

    • Belirli bir başlangıcı ve bitişi olan bir rutin belirleyin. Tüketici duygusal yeme ”dürtüsel” ve ””dikkatsizce” dir (mindless). Ayakta durarak mutfak tezgahında yiyor olabilirsiniz. ”Yeme” deneyimini daha keyifli, daha kontrollu ve daha bilinçli yapmak için bilinçli bir şekilde kendinize yemek için güzel bir yer hazırlayın, mümkünse bu yeri görsel olarak güzelleştirin.

    • Anda kalabilmek için rutini değiştirmek: Anda kalabilmek, zihnimizin başka şeylere kaymasını engellemek için oturduğumuz sandalyeyi değiştirebilir, bardağı kullanmadığımız diğer elimizde tutabiliriz.

    • En keyif verecek yiyecekleri özenle seçmek: Seçtiğimiz yemekler genel olarak bizi en çok rahatlatacak olanlar değil, evde hazır bulunan yiyeceklerdir. Duygusal yemeye gösterdiğimiz dikkatin artması ile bizi en çok rahatlatacak en çok zevki verecek yiyeceklere yönelebiliriz.

    • Pişman etme potansiyeli fazla yiyeceklerden kaçınmak: Farkındalıkla yemenin amacı genel iyilik halimizi arttırmasıdır. Bu yüzden karnımızı ağrıtma ve şekerimizi aniden yükseltme ihtimali yüksek yiyecekleri seçmemek yerinde olacaktır.

    • Nicelikten ziyade niteliğe önem vermek: Yemeğin bizi rahatlatması ne kadar yediğimizle değil, yemekten ne kadar zevk aldığımızla ilişkilidir. Örneğin, küçük bir parça çok lezzetli ve kaliteli bir çikolatadan aldığımız tatmin, kalitesiz koca bir paket şekerden aldığımız tatminden çok daha fazladır.

    • Yeme deneyimine odaklanmak: Zihnimiz bu an yaptığımız aktiviteden ziyade başka şeylerle meşgul olmaya meyillidir, bu da kendimizi dağınık hissetmemize sebep olur. Yemek yerken yemeye odaklanarak hem daha fazla zevk alırız hem de zihnimize dinlenmesi için fırsat veririz. Yiyeceği direkt yutmadan önce koklayın. Ağzınıza aldığınız yiyeceğin tadını hissedin. Yavaşça çiğneyin ve iyice çiğnedikten sonra yutun.

  • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Kadınlar ilkel zamanlardan bugüne dek daima üretimin sembolü olmuşlardır. Hayatın içinde aktif rol alan kadın mağara yaşamında göçebe toplumlarda çocuk bakımını üstlenmiştir, yerleşik hayatta tarımsal üretimde bulunmuştur, endüstriyel toplumlarda günümüzde ise ekonomik değer üreten bir konuma kadar gelmiştir. Şimdilerde kadın evini finanse eden, iş dünyasında statü sahibi olan, pek çok alanda yeniliklere imza atan, bir sürü projeye öncülük eden pozisyonlarda aktif olarak yer almaktadır. elbette bu aşamaya gelmek kolay olmamıştır, öncelikle kadının seçme ve seçilme hakkı elde etmesi, daha sonrasında iş hayatında erkeklerle eşit gelir düzeyine sahip olabilmesi uzunca yıllar almıştır. Kadın, verimlilik, üretkenlik, sevgi, şefkat, merhamet kelimelerinde anlam bulan içindeki bu duyguları çevresiyle çocuğuyla ailesiyle fazlaca paylaşandır. Yıllarca süregelen halen günümüzde de ses getiren kadına yönelik taciz, şiddet haberleri her defasında bizleri daha çok üzmekte ve bunun çaresini bulmaya itmektedir. Kadın erkek cinsiyetlerinin aralarındaki farklılıklar dikkat çekmektedir. Toplumun eğitimler aracılığı ile bu farklılıklar konusunda bilinçlenmesi gelecekte daha sağlıklı ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Ben bu ilişkilerde ‘Sevgi” kavramının öneminden ve işlevinden bahsedeceğim. Böyle özel günlerde verdiğimiz değeri göstermek için özel planlar yaparız. Ancak sevgimizi ve değerimizi göstermek için yalnızca böyle özel günler değil her gün bizler için önemlidir. Sevmek ve sevilmek süreklilik arz eden bir durumdur.

    İşim gereği çiftlerle çalıştığım için sevgililerde ve eşlerde sevginin ifade edilişi ve anlaşılma biçimi arasındaki farklılıkları gözden geçiririz. Her ayrı çift terapisinde sevgi dilinin hayatımızdaki yerini şaşırarak fark ederiz. Nedir bu sevgi dili ? Ben burada kısaca değineceğim ama isteyen Gary Chapman’ın yazdığı ”Beş Sevgi Dili” kitabını satın alıp okuyabilir. Maslow’un İhtiyaçlar hiyerarşisinden bildiğimiz üzere, insan fizyolojik ihtiyaçlarını temin ettikten sonraki aşamada ait olma sevgi ve saygı ihtiyacını karşılama gereksinimi duyar. Evlenirken bireyler ne çok sevildiğini düşünür kendisini bu denli seven kişi ile hayatını mutlu mesut yaşayacağını hayal eder, bu motivasyonla evlilik kararı alır. Evlendikten sonra hayat tarzı değişen, birlikte aynı evi paylaşan ve farklı sorumluluklar üstlenen bireyler bu duruma uyum sağlamaya çalışırlar. Evlilik ile beraber karı-koca sistemi işlemeye başlar. Evliliğinin 4. ayında, 1. yılında terapiye başvuran çiftlerde artış gözlüyorum. Çiftlerin sevildiğini hissetmeme, sevgi ifadelerine yer vermede eksiklik gibi ortak şikayetleri oluyor.Evliliği ayakta tutan en temel duygulardan biri sevgidir,sevginin ifade edilişi ve algılanışı kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla çiftlerin eşlerinin sevgi dilinin ne olduğunu fark etmesi gerekir bunun için küçük bir dikkat yeterli olacaktır.Sevginin ne olduğunu ve sevgiyi ifade etmeyi küçük yaşlarda çocukluk döneminde ailemizden öğreniriz, bunun için sevgi dili kültürden kültüre göre değişiklikler gösterebilmektedir. İçinde sevginin yoğun olarak hissedildiği ilişkilerde de iletişim daha sağlıklı daha kaliteli daha doyurucudur. Sevginin dozu arttkça iletişim artmakta çatışma azalmaktadır. Böylece ilişkimize uzun yıllar sürmektedir.

    Sevgi dilinin ilki Takdir ve Onay cümleleridir. Örneğin; ”Seni Seviyorum” şeklinde sevginin eşe doğrudan ifade edilmesidir. Bunun yanı sıra işten gelen eşi güler yüzle karşılamak, yapılan yemeğin lezzetli olduğunu söylemek bunun için teşekkür etmek, eşe iyi bir anne iyi bir baba olduğunu söylemek, eşimizde gördüğümüz ve hayranlık duyduğumuz güçlü yönleri olduğunu söylemek, kadının erkeğe tamir içinde çok becerikli olduğunu; erkeğin kadına güzel göründüğünü, elbisesinin yakıştığını söylemesi gibi örnekler ile çoğaltılabilir.

    Diğer sevgi dili ise Birlikte Vakit Geçirmek; eşimize kendisi ile yürüyüş yapmayı teklif etmek onun tarafından sevgi ifadesi olarak algılanabilir. Bir akşam yemeğini dışarıda yemeyi , sinemaya gitmeyi, konsere gitmeyi teklif etmek alt metin olarak seninle vakit geçirmek istiyorum benim için değerlisin anlamını taşır.

    Sevgi dilinin bir diğeri ise Armağan Almak, eve giderken bir buket çiçek, bir takı, kıyafet, hediyelik bir eşya alıp vermek sevgimizi ifade edebileceğimiz somut adımlardan bir tanesidir. Bazı kadın danışanlarımın eşleri hakkında, ”Bana her gün seni seviyorum diyor, 15 yıldır evliyiz bir çiçek bile almadı, beni sevdiğini hissetmiyorum.” dediğine şahit olmuşumdur. Bu sevgi diline kadınlarda daha sık rastlanmaktadır.

    Dördüncü sevgi dili olan Hizmet Eylemleri de erkeklerin daha çok benimsediği sevgi dilidir. İşten gelen bir erkeğin evde eşi tarafından hazırlanmış güzel bir yemek masası onun için en büyük sevgi ifadesi olabilmektedir. Hasta olan eşe ilaç ve suyunu vermek, üşüyen eşe hırka getirmek, terliklerini vermek gibi eylemler bu sevgi diline örnektir. Bir kadın ev işleri yapan erkeğin ne kadar sevgi dolu olduğunu eşine değer verdiğini söylediğinde o kadının sevgi dilinin hizmet eylemleri olduğunu düşünebiliriz.

    Son olarak da Tensel Temas olan sevgi dili içinde dokunmayı barındırır. Kadınların sevgi dilleri sıralamasında birinci ve ikinci kategori arasında yarıştığını söyleyebilirim. Eşe sarılmak, elini tutmak, omzuna yaslanmak, kol kola girmek, öpmek gibi eylemler dokunsal yoldan sevginin ifadesi olarak eşler için önem arz etmektedir.

    Tüm bu ifade biçimleri çiftlerin zaman zaman yer verdiği eylemlerdir ancak bu eylemlerin devamlılığı ilişkinin dinamiği için önem taşımaktadır. Sevginin hissedildiği ve hissettirildiği ilişkilerde mutlu kadın ve erkekler olmak dileğiyle sevgilerimle,

    Bir sonraki ”İletişim’ konulu yazımda görüşmek üzere..

  • Anda mısın?

    Anda mısın?

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), son zamanlarda konuşulan popüler bir kavram. Bir felsefe ya da bir psikoterapi yöntemi olduğunu söyleyen de var; meditasyon yöntemi, ya da bir yoga felsefesi gibi düşünen de. “Carpe diem” mantığıyla açıklanan yanlış bilgiler de oldukça fazla. Aslında mindfulness; eğitimlerle, uygulamalarla ve düzenli egzersizlerle daha iyi anlaşılabilecek, son zamanlarda yaygınlaşan ve bilimselliği kanıtlanan yeni bir akım.  Bu yazımda, Mindfulness’ın, temel bir kavram olarak ne olduğundan ve ne işe yaradığından bahsedeceğim. Bunun yanında, pek çok yönü olan Mindfulness kavramını; kendi deneyimlerimden sonra beni en çok etkileyen, derinden yararını hissettiğim ve hayatıma adapte edebildiğim kısmından bahsetmek istiyorum.

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), kaynaklarda ufak değişikliklerle birlikte genel olarak şöyle tanımlanır: Tam da şu an; var olduğumuz an içerisinde tüm bedenimizle birlikte, etrafımızda gerçekleşenleri olduğu gibi fark etmek. Anı fark etmek de ne demek, aslında olduğumuz anda olmama ihtimalimiz var mı diye sorabilirsiniz kendinize. Şimdi düşünelim.

    Düşüncelerinde bir sen varsın, geçmiş zamanda bir sen varsın ya da gelecekte olması muhtemel bir olayın içinde sen varsın.  Peki, bulunduğun an içerisindeki sen, nerede?

    Olduğumuz an içerisinde kalmak kendiliğinde olan bir olay değildir. Evet, hayatın doğal bir akışı var ve bu doğal akış içinde olduğumuzu hepimiz biliyoruz ancak bu akışı ne kadar fark edip hissedebiliyoruz? Yaşadığımız çağda her geçen gün, her şey daha da hızlı ilerlemeye başlıyor.  İşte tam da bu yüzden anda kalmaya çalışmak, hızla akan zamanda anda durabilmek, olduğumuz an içerisinde olanları gözlemlemek,  istenilerek yapılması mümkün, bilinçli yapılan bir eylemdir. Ancak bilinçli bir şekilde ve yavaş yavaş alışkanlık haline getirerek, anda olanlara dikkat etmeye başlayabiliriz. Çünkü Mindfulness’ın temelde kabul ettiği ve esas ilgilendiği kısım burasıdır: zihin uçuşan bir şeydir.  Çoğu zaman şu an içerisinde değilizdir. Geçmiş ya da gelecekle ilgili herhangi bir duygu ya da düşünce; bizi,  şu anı fark etmekten alıkoyar. Kafamıza takılan herhangi bir sorun varken, çoğu zaman onu düşünürken buluruz kendimizi. Science dergisinde yayınlanan bir makalede, uçuşan zihin kavramı şu şekilde açıklanmıştır: ”İnsanlar, hayvanlardan farklı olarak zamanlarının büyük bir kısmını çevrelerinde o anda orada olmayan ya da olma olasılığı bile olmayan veya şu anda burada olmasa da geçmişte olup bitmiş olayları düşünmekle geçiriyor.” *

    Televizyon izlerken düşüncelere dalmış olduğunuzu fark ettiğiniz oldu m? Çocuklarınızın anne- baba diye seslendiğini 3 seferde duyduğunuz? Ya da bir kitap okurken sayfa bittiğinde hiç bir şey okumadığınızı fark ettiğiniz? Yaşadığımız deneyim; bedenen orada o andayken başka diyarlarda gezinip yorulan bir zihin, çözülmesi için gereken enerjimizin tükenişinden başka bir şey değil aslında… Minfulness, bu yorgun zamanlarda bir durak noktası.  Orada o anda olanları olduğu gibi gözlemlemek ve olduğu gibi kabul etmek için bir mola zamanı.

    Peki, ne olmasını bekliyoruz. Yazının başından beri tanımlamaya çalıştığım kavramı, anda kalmayı sağladığımızda neyin değişmesin bekliyoruz? Aslına bakarsanız bir beklenti içine girmiyorum. Anda kalmak, mindful olmak bir varış noktası değil, bir durak. Ara sıra da olsa deneyimlediğim, yani anda kalmaya çalışmak zihnimi meşgul eden her neyse ( geçmiş ya da gelecekle ilgili düşünce ve duygular), onlarla arama mesafe koymamı sağlayan bir durak noktası evet.

    Bize gitmekten yorulduğumuz uzun bir şehirlerarası yolda kısa bir mola, nefes aldığımız, soluklandığımız, su içip elimizi yüzümüzü yıkadığımız bir mola yeri olarak düşünebilir.  Bize, nefes alarak dinlediğimiz bir alan yaratmamıza fırsat verir. Minfulness bir dost olsaydı bence şunları fısıldardı kulağımıza:

    Dur bir sakin ol. Şu an nerde nefes alıyorsun, hangi kokular geliyor burnuna; etrafında yükselip alçalan, yer değiştiren sesleri duyabiliyor musun? Duyguların, düşüncelerin olduğu yerde kalsın, neden nasıl diye sorma kendine, sadece etrafında olanlara dikkat et. Eminim, dinlendiğini fark edeceksin…”

    Bahsettiğim şey, sihirli bir değnek değmiş gibi sorunların çözülmesini beklemek değil; ya da hipnotize olup geçmişe gitmek ya da geleceği bir şekilde öngörmek de değil. Aksine, sorunlar her neredeyse ve hangi zamandaysa onların peşinden gitmeyi bırakmak. Sorun ya geçmişle ilgili ya gelecekle ilgili; ya aile hayatınla ilgili ya da işinle ilgili. Belki çok sevdiğin arkadaşına kızdın, belki keşkelerin yakanı bırakmıyor. Onlar her kimle ilgiliyse ve hangi zamana aitse orda kalsın; çünkü var olduğun bu anda seninle değiller. Onları bu ana taşıyan sensin ve olduğun ana dikkat ederek bu anı kendine ayırabilirsin. Aslında bu senin en özgür alanın. Ve bu anı kendine ayırmayı unutmuşken bunu yapabilir, bu anın içinde olanları fark edebilir ve mola zamanını, kendi özgür alanını yaratabilirsin.

    Dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var burada. Bahsettiğimiz gibi zihin, uçuşan bir şeydir; bu yüzden bu deneyim esnasında dikkatimiz dağılabilir. Ana odaklanmaya fark etmeye çalışırken dağılabilir, zihnimiz uçuşmaya başlayabilir, düşünceler tekrar aklımızı meşgul edebilir. Problem değil. Yapmamız gereken tekrar ana odaklanmaya devam etmeye çalışmak. Kendimizi yargılamadan, düşüncelerimizi yorumlamadan, onların geçip gitmesini izlemek, tekrar tekrar ana dönmeyi deneyimlemek.

    Şu an bir kafede oturuyorum, geleceğimle ilgili bir takım endişeli düşüncelerim beni esir almış durumda. Yapılması gereken işlerim var, hepsi birbirine girmiş. Hepsini kabul ediyorum.  Şu an burada benimleler mi gerçekten? Onu bir paket gibi yanımda mı taşıyorum? Gittiğim her yere, her ana götürebiliyor muyum? Evet. Peki, götürmeseydim ne olurdu? Evde bırakıp çıkabilsem ah ne güzel olurdu. İşte şuan, bu kafede otururken onların yanımda olmadığını fark etmek istiyorum. Bunu bilinçli bir şekilde yapıyorum. Onları evde unutmuşum gibi. Otomatik pilottan çıkıp kendime mola zamanı yaratmak istiyorum.

    Yan kafede çalan şarkıya kulak veriyorum. Sahilde yürüyen insanları görüyorum. Bir de denize girenler var, deniz dalgalı ve hafif bir rüzgar esiyor. Fincanımdaki kahveyi yudumluyorum, biraz soğutmuşum sanırım. Yudumu alırken halen gitmemiş olan kahve kokusu gülümsetiyor beni.  Bedenimin, oturduğum sandalyeyle bağımı hissetmeye çalışıyorum. Otururken iki ayağımla yere dokunduğumu fark ediyorum. Kollarım sandalyenin demir kollarına yapışmış gibi, biraz ısınmışlar. Tam bu sırada aklıma, akşamki davette ne giyeceğime halen karar veremediğim geldi. Biraz gergin hissettim sanırım. Sorun değil. Tekrar ana dönüyorum, sanırım çalan şarkı değişmiş. Rüzgar hala esmeye devam ediyor hafif hafif.

    Şu an da etrafımda olanları 5 duyu organımla algılayabilmeyi deniyorum. Etrafımda, gerçekten etrafımda olanlara keşif yapar gibi dikkat ediyorum. . Algıladıklarım, az önce bahsettiğim gelecek kaygılarımdan çok farklı bir deneyim oluyor benim için… Sanırım artık kalkmam gerekiyor. Akşamki davete hazırlanmak için eve uğramam gerek. Hesabımı ödeyip hızlıca kalkıyorum.

    Anlattığım kısa mola bana iyi geldi, hissedebiliyorum. Orada, o kafede ve aynı masada çok defa oturdum. Ama bu sefer başkaydı çünkü her sefer başkadır.  Lütfen deneyimleyin. Anda gerçekleşenleri fark etmeye çalışın, kendinize küçük molalar için fırsat verin. Kendi özgür alanınıza sahip çıkın, onu sadece siz yaratabilirsiniz. Bunu hepimizin hak ettiğini biliyorum. Çünkü hiç birimiz geçmiş ya da gelecekle ilgili olumsuz duygu ve düşüncelerin esiri olmak zorunda değiliz. Bunu alışkanlık haline getirmeye başladıkça, fark ediyoruz ki olumsuz duygu ve düşüncelerime aramıza mesafe giriyor. Konu her ne olursa olsun olduğum an bana ait ve o anda dinlenebilirim. Daha iyi hissederek, daha güçlü ve huzurlu devam edebilirim yoluma. Sıkıntım her ne olursa olsun, hangi zamana ait olursa olsun, ben buradayım bu anın içindeyim. Ve gerçeklik tam da burada. Bu ana dikkat ettiğimde olumsuz duygu ve düşüncelerime arama mesafe koyabiliyorum. Onların kaybolduğunu ve gelip geçici olduğunu hissedebiliyorum.  Şimdi ki ana odaklanırken, aslında özgürleşiyorum.

    Şimdi size sormak isterim. Siz tam da şu an neredesiniz? Hangi anın içindesiniz gerçekten?

  • Düşünceleriniz Nasıl İse Hayatınız da Öyledir

    Düşünceleriniz Nasıl İse Hayatınız da Öyledir

    İnsanı eşsiz yapan algılayabilmesi, anlamlandırması, akıl yürütmesi ve hissetmesidir. Sadece insanoğluna bahşedilen bu özellikler başka hiçbir canlı da yoktur. Peki, bir günde zihnimizden 60.000 ila 90.000 düşünce geçmekte olduğunu biliyor muydunuz? Kaç tanesini fark edebiliyoruz? Çoğunlukla düşüncelerimizi fark etmiyoruz çünkü duygularımız düşüncelerimizin önüne geçiyor. İnsan zihni bir sıralamaya göre çalışır; önce karşılaştığı durumu algılar, sonra yorumlar ve anlamlandırır, sonra da duyguyu hisseder. Fakat Türk toplumu öncelikle duygularını fark eder sonra düşüncelerini.

    Düşüncelerimiz ikiye ayrılıyor olumlu ve olumsuzlar. Olumsuz düşüncelerimiz “annem beni anlamıyor”, “kimse beni sevmiyor”, “bu sınavdan kalacağım”gibidir. Olumlu düşüncelerimiz“ mutlu bir insanım”, “hayat çok güzel”, “ben önemliyim”.  Şimdilerde herkesin söylediği dillere pelesenk olmuş bir söz var “Olumlu düşün ve olumsuz düşünceleri aklından çıkart.” Ama kimse olumsuzların nasıl olumluya dönüşeceğini anlatmıyor, bir sihirli değnek belki değiştirir.

    Psikolojik rahatsızlıkların temelinde olumsuz, gerçeğe uzak ve işlevsel olmayan düşünceler vardır. Her psikolojik rahatsızlığın ise farklı bilişsel özelliği vardır. Yani depresyonu olan “ Ben değersiz bir insanım” diye düşünebilir. Anksiyetesi olan “ Telefon çaldığında kesin kötü bir haber alacağım” diye düşünebilir. Anksiyete bozukluğunda bilişlerimiz olması çok düşük olan ihtimalleri yüzde yüz olacak gibi algılamamızla ortaya çıkar. Anksiyetesi olan insanların temel bilişsel özellikleri vardır.

    Anksiyete bozukluklarında görülen ortak temel bilişsel özellikler:

    1) Anksiyete bozukluğunda, belirli uyaranlar gerçekte olduğundan daha tehlikeli algılanır (panik bozukluğunda masum olan kalp çarpıntısının kalp krizi gibi algılanması).

    2) Anksiyete hastaları korktukları olumsuz sonuçların olma ihtimalini gerçekte olduğundan daha abartılı algılarlar( sosyal fobisi olan bir bireyin sosyal bir ortamda ellerinin titreyeceği ve yüzlerinin kızaracağına kesin olarak inanması gibi).

    3) Anksiyete bozukluğunda korkulan sonucun oluşması bir felaket olarak algılanır. (Panik atak geçirdiğinde kişinin çıldıracağına inanması gibi).

    4) Anksiyete hastaları korktukları sonucun olmaması için bir dizi bilişsel ve davranışsal kaçınmalarda bulunurlar (ilgiyi dağıtma, düşünmemeye çalışma, yanında ilaç taşıma, kolay çıkamayacağı kalabalık yerlere gitmeme veya çıkışa yakın yerlere oturma).

    5) Anksiyete bozukluğunda bedensel belirtiler korkulan şeyin gerçek olduğu yargısını arttırır yani anksiyete arttıkça bedensel belirtiler artar bedensel belirtiler arttıkça anksiyete artar bir kısır döngüye dönüşür.

    6) Anksiyete bozukluğu olan hastalarda tehlikeyi çok büyük ve baş edilemeyecek bir durum olarak algılarlar, kendi baş etme becerilerini de çok düşük veya yok olarak algılarlar. Örneğin sınıfta arkadaşı tarafından dalgaya alınan öğrenci yaşadığı durumu felaket olarak görürken kendini de baş edemeyecek kadar zayıf görmesi gibi).

    Düşünce sisteminizin farkında olmak hangi düşüncenin sizi olumsuz etkilediğini ve hasta ettiğini görmenize yardımcı olur.

  • Sizinki Kaygı Mı? Korku Mu?

    Sizinki Kaygı Mı? Korku Mu?

    Toplumda korku ve kaygı iç içe geçmiş iki farklı terimdir. Hatta insanlar bu terimleri birbirinin yerine kullanarak yaşadıkları durumu anlatmaktadır. Aslında, her korkunun içinde biraz kaygı, her kaygının içinde de korku vardır ama aynı değildirler. Neden bu duyguları birbirinden ayrıştırmak gerekir? Duyguların farkında olmak ve doğru tanımlamak bu duygulara sebep olan uyaranları bulmaya yardım eder. Dolayısıyla, farkındalık bu duygulardan kaynaklanan problemlere doğru çözümler getirmeye katkı sağlayacaktır.

    Korku (fear) Almancadan gelen bir terimdir. Bu dilde, köken aldığı kelime beklemek, pusuda yatmak veya saldırmak anlamına gelmektedir. Korku, dış dünyada karşı karşıya geldiğimiz kişi, olay ve olgu gibi tehditlere verdiğimiz duygusal tepkidir. Örneğin, ormanlık bir alanda piknik yapıyorsunuz ve üzerinize büyük bir örümceğin tırmandığını görüyorsunuz vereceğiniz duygusal tepki korku olacaktır. Korktuğunuz zaman vücudunuzda tepki verecektir. Daha hızlı nefes almaya başlayacaksınız kalbiniz daha hızlı çarpacak, titreyeceksiniz, bütün kaslarınız kasılacaktır.

    Kaygı(anxiety), Latince “tıkanma”, “boğulma” anlamına gelen “angere” kökünden türetilmiştir. Kaygı, korkuda olduğu gibi bir tehdit algısına cevaptır ama kaynağı belli değildir içten gelen belirsiz tehditler durumunda ortaya çıkan bir duygudur. Yani kaygı genellikle fiziksel bir tehdittin olmadığı durumlarda kötü bir şey olacakmış hissi olarak tanımlanabilir. Bir öğrenciyi ele alalım, matematik dersi sırasında öğretmen tahtaya bir problem yazıyor ve bu öğrenciden tahtada bu problemi çözmesini istiyor. Öğrenci zihninde, tahtaya çıkıp soruyu yapamaması durumunda arkadaşlarının ona güleceği dalga geçeceği ve onu dışlayacağı ile ilgili düşünceler oluşuyorsa öğrencinin yaşayacağı duygu kaygıdır. Kaygıda da yaşanacak fiziksel belirtiler korkuda bahsettiğimizle benzer olacaktır.

    Kaygı ve korku arasındaki diğer farklar ise kaygı daha kroniktir, korku akuttur. Yani kaygı çok yoğun olmamakla beraber süreğen bir duygudur, korku ise ani olup çok şiddetli yaşanan bir duygudur. Kaygının aşırısı anksiyete veya kaygı bozukluğu olarak adlandırılırken, korkunun fazlası fobi olarak adlandırılır.

    Kaygı ile korkuyu birbirinden ayırmak için daha açık bir örnekle gidelim. Bangi-Jamping kursuna gidiyorsunuz. Grup olarak çok yüksek olan  Yeni Zelanda’daki Kawarau Köprüsünden kendinizi esnek bir ip aracılığı ile aşağıya atacaksınız. Grup arkadaşlarınız sırası ile kendilerini aşağı atarken ve sıra size yaklaşırken kalp atışlarınız hızlanıyor nefes alış verişiniz artıyor ve titremeye terlemeye başlıyorsunuz. Eğer köprüden atlarken ipin kopacağını ve sizin aşağıya düşüp öleceğinizi düşünüyorsanız bu korkudur. Eğer düşüp ölmekle ilgili korkunuz yok ama kendinizi aşağı atarken atacağınız çığlıktan dolayı rezil olacağınızı ve arkadaşlarınızın sizi beğenmeyeceğini düşünüyorsanız bu kaygıdır.

    Kaygı ve korku gibi duygular insanın hayatında hep var olacaktır. Doğamızda var olan bu duyguları fark etmek ve tanımak kendimizi tanımanın başlangıcı olacaktır. Bu duyguları yaşamaktan korkmak yerine anlamak ve olması gerektiği kadar hayatımıza katmak mutlu, başarılı ve huzurlu bir yaşam döngüsü sağlayacaktır.

  • Hematüri(idrarda kan görülmesi) başıma iş açar mı?

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN; İdrarımızda fark ettiğimiz veya idrar tahlili sonrası haberdar olduğumuz hematüri hakkında bilgilendiriyor.

    Hematüri; kelime anlamı ile idrarda kan görülmesi her yaşta kadın erkek insanın karşılaşabileceği bir durumdur. Bu durum idrar yolu dediğimiz böbrek-üreter-mesane-üretra oluşan sistemin herhangi birinden kaynaklanıyor olabilir. Genellikle masum bir durumdur. Rastlantısal olarak tarama testleri dediğimiz rütin check-up tahlillerinde ortaya çıkabilir. Ya da kişi idrarında kola rengi ve/veya et çalkantı suyu rengi olarak tariflediği görünümü fark etmesi ile polikliniklerimize başvurur. Tahlillerde tespit ettiğimiz hematüri durumuna “mikroskopik”, kişinin fark edip doktora gitme ihtiyacı duyuran duruma “makroskopik” veya “gross” hematüri olarak adlandırırız.

    Fark edilenlerin çoğu masumdur. Bir o kadar insan da mikroskopik hematürisi olduğunun farkında olmadan doktor kontrolleri olmaksızın hayatını idame ettirmektedir. Şanslı olanlar hayatını sorunsuz idame edebilir fakat en erken fark edileip erken müdahele ile çözülebilecek büyük bir problemi ileri safhalarında da görebilir.

    Nedenlerini irdeleyecek olursak :

    1- idrar yolu enfeksiyonu ile birlikte seyredebilir genellikle karın ağrısı,ateş ve idrarda yanma ile birliktedir. Mikroskopik ya da makroskopik olabilir.

    2- halk arasında nefrit olarak bilinen “pyelonefrit” olarak tıpta adlandırdığımız böbreğin dahil olduğu idrar yolu enfeksiyonunda görülebilir. Bir önceki maddedeki bulgu ve şikayetlere ilaveten üşüme-titreme ve kostovebral açı hassasiyeti dediğimiz hekimin tespit edebileceği bulgulara rastlanır.

    3- “nefrolitiazis”, “ürolitiazis” olarak tıpta adlandırdığımız böbrekte ya da idrar yollarının diğer seviyelerinde taş veya kalkül tespitinde görülür. İdrar yolu enfeksiyonu semptomları eklenebilir. Sırta ve kasıklara yayılan ağrı tanıda yardımcı olur.

    4- böbreğin inflamatuvar hastalıkları olarak tarifleyebileceğimiz “glomerulonefritler” bir diğer hematüri nedenimizdir. Hematüri genellikle makroskopiktir, idrarda köpüklenme, ellerde yüzde ayaklarda şişme belirgin semptom ve bulgularıdır.

    5- zorlu egzersiz seansları ya da ciddi yaralanmalar sonrası geçici masum hematüriler görülebilir. Tarif edilen durumların tekrarı olmadığı takdirde hematüri sebat etmez ve ağrısızdır.

    6- ileri yaş erkek hastalarda operasyon gerektirecek kadar büyümüş prostat varlığında da hematüri görülebilir.

    7- mesane, böbrek, prostat dokusuna ait kanserlerde de yine hematüri eşlik eder.

    Bunun yanında regl döneminde olduğunu hatırlatmayan kadınlarda, gıda boyası içeren gıdaları fazla tüketenlerde, kas yıkılımı artışı ile seyreden(zorlu fizik egzersiz, bir kısım ilaçlara bağlı, künt vasıflı travmalar sonrası) durumlarda yapılan idrar tetkikinde yalancı hematüri durumu görülebilir.

    Genellikle tarama testleri ucuz ve kolay erişilebilir olan idrar testleri, kan testleri ve üriner ultrasonografiyi kapsar. İleri vakalarda bilgisayarlı tomografi ya da magnetik rezonans görüntüleme ve hatta sistoskopi ve biyopsi dediğimiz girişimsel işlemler gerekebilmektedir.

    Tedavisine gelecek olursak genellikle nedene yönelik tedavi dediğimiz altta yatan durumun tedavisi yer alır. Glomerulonefritler dediğimiz durumun renal biyopsi ile tespitinde ise ilave olarak immünsüpresif ajanlar dediğimiz preparatları tedavimize ilave ediyoruz.

    Tahlillerde herhangi bir nedene bağlayamadığımız ve biyopsi için yeterli şartları olmayan hastalarımızda da 3-6 ayda bir poliklinik kontrollerimize gelmelerini öneriyoruz.