Etiket: Evlilik

  • Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    İnsan doğanın ürkütücü gücüyle baş edebilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek toplumları oluşturmuştur. İşte bu toplumları oluşturan en küçük ve önemli öğe ailedir.Uzun yıllar sürecek mutluluk ve beraberlik beklentisi ile kurulan evlilikler bazen zaman içinde yaralar alabiliyor. Başta kurulan hayaller kumdan kaleler gibi yerle bir oluyor. Çiftler girdikleri döngüden kurtulamayıp, çözümsüz kalabiliyorlar. Süreç ne yazık ki boşanma ile sonuçlanırken hem bireyler hem de varsa çocuklar olumsuz etkileniyorlar.

    Ailenin yaşamsal döngüsünde karşılaştığı sorunlarla baş etme yöntemi her ailenin kendisine özgüdür ve o ailenin kültürel düzeyini gösterir. Güven, sevgi, saygı, bağlılık, sadakat gibi özelliklerden biri ya da bir kaçının ihmal edildiği durumlarda sorunlar yaşanır.

    Evlilik sürecinde yaşanan şiddetli tartışmalar büyük anlaşmazlıklara dönüşüyorsa, eşler arasındaki iletişim durma noktasına gelmişse, evlilik içinde sürekli bir gerginlik ve tedirginlik yaşanıyorsa, yaşanan sürekli öfke ve kırgınlık nedeniyle cinsel açıdan bir yakınlık duyulmuyorsa, güven sorunu yaşanıyorsa, ortak paylaşımlar azaldıysa aile ve evlilik danışmanından destek alınması kaçınılmaz hale gelmiş demektir.

    Aile yaşamında değişiklikler ( iş değişikliği ya da taşınma ),kayıp, yas ve travmalar, ebeveynlik becerileri, alkol ve madde kullanımı, yeme bozuklukları, boşanma, iş stresi, ekonomik problemler, evlat edinme, üvey ebeveyn/ çocuk ilişkileri aile ve evlilik danışmanlığında destek verilen konular arasındadır.

    Evlilik danışmanlığında, çiftlere gereksindikleri doğru bakış açısı kazandırılarak iletişim becerileri ailenin yapısına uygun olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Üyeler hem bireysel hem de birlikte ele alınarak değerlendirilmektedir.

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır. Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

    MUTLU EVLİLİĞE GİDEN YOL

    Beraberce bir yaşam kurmayı planlamak, birbirini çok sevmek, gelecekle ilgili harika planlar yapmakla aynı evde yaşayıp gündelik hayatın rutin sorunlarıyla yüzleşmek  birbirinden çok farklı olgulardır. Yapılandırılmış ortamlarda beraber olan çiftler bazen evlilikte beklenmeyen sorunları yaşayabilmektedir.

    Evlilik öncesi danışmanlık, bireyleri evlilik, görev paylaşımı, ev bütçesinin idare edilmesi ve ebeveynlik konusunda doğru bilgilendirmeyi, evlilik öncesi ilişkilerine tarafsız bir gözle bakmayı, evlilik yaşantısına geçişi kolaylaştırmayı, ilişkide yakınlık, bağlılık ve güveni arttırmayı amaçlamaktadır.

    Evlilik, gerçek iletişimin, dostluğun, sevgi ve saygının sağlandığı durumlarda en güzel paylaşımların yaşandığı bir yaşam ortaklığıdır. Evlilik öncesi danışmanlıkta, çiftler beraberce seanslara gelerek bilmek istedikleri soruları sorarlar, korkularını dile getirirler. Her danışan ve her çift kendine özgü bir yapı olduğundan, o çiftin kişilik özelliklerine göre yapılandırmalar yapılmaktadır.

    AİLEDE İLETİŞİM SORUNLARI

    Çağımızın slogan sorusu: Evlenince sevgi biter mi? 

    Bu sorunun yanıtını bulmak için onlarca kitap yazılmış,yazılmakta, görsel yayın ve uzmanlarla söyleşiler halen yapılmaya devam etmektedir. Sevgiyi, saygıyı, ilgiyi canlı tutmak biraz çaba gerektiren ancak imkansız olmayan bir şeydir.

    Evlendikten sonra bazı çiftler, bir an gelir daha önce yaptıkları davranışları yapmamaya başlarlar. Aynı insanla uzun süre yaşamak  genelde, sıkıcı ve boğucu bir hava yaratabilir. Bazen aynı evin içinde sorun yok gibi gözükse de kişiler giderek duygusal anlamda birbirlerinden uzaklaşırlar.  Evliliği güçlü kılan, ruhsal, fiziksel, cinsel, kültürel uyumdur. Eşin kişisel özelliklerini olduğu gibi kabullenebilme ve saygı gösterebilme yeteneği, idealler, değerler, inaçlar ve amaçlar konusunda anlayış evliliğin temel unsurlarıdır.

    Evliliğin ilk yılları birbirini tanıma anlamında büyük önem taşır ve çatışmaların en yoğun olduğu dönemdir. Evlilik ve çift terapisinin amacı, güçlü ve her zaman canlı bir evlilik isteyen çiftlere kendilerine özel , uygun danışma programıyla destek olmaktır. 

    BEBEĞE HAZIRLIK

    Yaşamın bize sunduğu en keyifli durumlardan biri çocuk sahibi olmaktır. Ancak dünyada hiçbir canlının yavrusu, yeni doğan bir bebek kadar bakım ve korunmaya muhtaç değildir. Bu sürecin uzunluğu, yalnızlık duyguları, mesleki sorunlar, parasal sıkıntılar, aile içi geçimsizlikler, kendi aileleriyle yaşamış oldukları sorunlar doğacak çocuğa yansıyabilir. Çoğu ebeveyn , hamilelikle filizlenerek varolan bu karmaşık duyguların farkında olmayabilir. Görünürdeki tüm bu nedenlerden bağımsız olarak, anne-baba kişilik örüntülerinden  dolayı bir çocuğun doğumuna henüz kendilerini hazır hissetmeyebilirler . 

    Birçok hamile kadının yaşadığı, bedensel ve psikolojik değişiklikler, aynı zamanda yoğun bir kaygının oluşumuna da neden olur. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu dönemdeki psikolojik durum, bazı kadınlar için; mutluluk, olgunluk,  bazı kadınlar için; endişe, kaygılı bekleyiş, olarak yaşanabilir.

    – Bebeğin sağlığının nasıl olacağı ile ilgili kaygılar

    – Doğum korkusu         

    – Annenin hamilelikte ve sonrasında vücudunun bozulacağından korkması

    – İyi bir anne olma kaygısı- Eş ve diğer aile bireylerinden doğum öncesi ve sonrası  yeterli destek  görememe korkusu

    – Kadının eşi ile ilgili, anlaşamama veya eşinin nasıl bir baba olacağı konusunda kaygıları

    Hamilelikte en çok karşılaşılan sorunlardandır.  Bu kaygıların günlük yaşamı etkiler düzeye gelmesi durumunda bir uzmandan yardım alınması yarar sağlayacaktır.

    AİLE OLMAK

    Yaşamımızı sürdürürken rollerimiz de bize eşlik eder. Eş, yönetici, çalışan, anne – baba gibi. Çocuğun benlik kavramı, kendisi için önem taşıyan büyüklerin ona gösterdiği tutumların bir yansımasıdır. Dolayısıyla anne baba, çocuğun gelişimine rehber olabilmek için gerekli olan tüm denetimi elinde tutmalıdır. Ana- baba ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman ana-babadır. Bazı aileler çocuğun gereksinimi olan sınırları gereğinden fazla gevşek bırakırlar, bazıları ise gereğinden fazla sıkı. Her ailenin kendine özgü yapısı ve biricikliği nedeniyle bunun tam olarak nasıl olması gerektiği o ailenin yapısına göre belirlenebilir.

    Kendilerine ve çevrelerine uyum yapmış ana babaların çocukları kendilerine sağlanan destek ve önderlik sayesinde giderek benliklerini geliştirir, bütünleşir ve özerk varlıklar olarak yetişkin yaşama ulaşırlar.

    Anne-babalar çocuk yetiştirmek gibi çok önemli bir iş yaparken zaman zaman  kararsızlığa kapılabilir, çözüm yolu bulamayabilir, bir soruna karşı nasıl tepki vereceğini bilemeyebilir. Sorunların daha fazla kalıcı hale gelmesini önlemek amacıyla uzman desteği almak yerinde olacaktır.

    SAĞLIKLI  BOŞANMA SÜRECİ

    Hangi nedenle olursa olsun boşanma, eşler  ve varsa çocuk için sorun olmaktadır. Karşılıklı anlaşma ile olamayan boşanmalarda, boşanmayı istemeyen taraf bir boşluk hissetmekte, çoğu zaman derin depresyon durumları ortaya çıkmaktadır.

    Boşanmanın nedenleri çok çeşitlidir: eşlerin kıskançlığı, akrabalarla ilişkiler, geçim sıkıntısı, çocuk bakımı ve yetiştirilmesi, cinsel sorunlar, şiddet uygulanması, eşlerin evlilik dışı ilişkileri, madde bağımlılıkları, ruhsal ve bedensel rahatsızlıklar, göç, ilgisizlik gibi nedenleri sayabiliriz. Hatta boşanmaların bazıları diğer eşe ceza vermek anlamını bile taşıyabilmektedir.

    Boşanma sürecindeki kararsızlıklar, çevrenin boşanmaya vereceği tepki, çocukların etkilenme düzeyleri, kaygılar, boşandıktan sonraki yalnızlık endişesi, süregelen yaşam biçiminden çok farklı bir boyuta geçmek bireyleri karmaşık duygularla karşı karşıya bırakmaktadır. Aslında çiftlerin boşanmaya ne kadar hazır oldukları da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.

    Boşanma sürecinde yalnızca öncesi değil, boşanma sonrası da olumsuz duyguları onarma ve yaşadıklarıyla baş etme açısından önem taşımaktadır. Danışmanlık hizmeti, bu süreci anne –baba ve çocuk açısından en az zararla atlatmada destek sağlamaktadır.

    Bu nedenle bireyler  sağlıklı bir boşanma sürecini nasıl gerçekleştirebilecekleri, boşanma öncesi ve sonrasında etkili ve verimli ebeveynlik rollerini nasıl sürdürebilecekleri  konusunda  psikolojik destek almalıdır.  

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda çiftlerin birbirini duyması, anlaması sağlanır.Anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır.  Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

  • Neden Evlenince Eşim Değişti?

    Neden Evlenince Eşim Değişti?

    İnsan yaşamındaki ilk doğum anne rahminden çıkmak ise ikinci doğumumuz da tıpkı ilk doğum gibi yeni bir yaşama merhaba dediğimiz “Evlilik ” yaşantısıdır. 
    Eşinizle uzun bir flört döneminden sonra evlenmiş olsanız bile aynı çatının altında yaşamaya başladıktan sonra her iki tarafın da birbirini şaşırtan tutum ve davranışları ortaya çıkar. Bu süreç genelde ” evlendiğim insan çok değişti ” ya da “sen artik benim tanıdığım kişi değilsin ” ya da ” sen farklı biri oldun..” vb  benzer cümlelerle tanımlanır. 
    Evlilik sizi iki kişi olmaktan çıkartır, ailelerin, akrabaların da dahil olduğu sosyal bir bütünün parçası konumuna  sokar ve bir sistemin içine alır. Yani evlilik sistemik bir olgudur. Her iki tarafın da birbirini etkilediği bir döngü gibidir. 
    Yaşamımızdaki yakın ilişkiyi deneyimlediğimiz ilk ilişki örüntüleri anne, baba ve kardeşlerimizle kurduğumuz ilişkilerdir. Erişkinlik dönemine geldiğimizde, çocuklukta kurduğumuz ilk ilişkilere benzeyen tek yakin ilişki ise “Evlilik ilişkisidir”.  Evlilik bağının kurulmasının ardından bireyler orjinal ailelerindeki ebeveyn ve kardeş ilişkilerinin benzerlerini evlendiği kişiyle kurmaya çalışır. Çünkü beynimiz alışkanlıklarına bağlıdır ve yaşadıkları arasında  benzerlikler kurmayı sever. Evlenen kişiler orjinal ailelerindeki ilişkilerinde yaşadığı, ancak bilinç dışına atip unuttuğu ve  evleninceye  kadar farkında olmadığı  ilişki problemlerini kendi evlilik ilişkisinde yeniden canlandırır. Aslında bilinç dışının yaklaşımı olan bu tutumun amacı kendimizi bir diğer ilişki içinde iyileştirmek ve yaralarımızı onarmaktir. Ne var ki.. sonuç ciddi evlilik problemlerine dönüşür.. 
    Özellikle de bebek sahibi olmak, maddi sıkıntılar, iş kaybı, ailelerden yeterince destek görememek, aileler arasi çatışmalar ya da aile büyüklerinden birinin vefatı gibi yaşamı etkileyen önemli olaylar sonrasında evlilikteki ilişki sorunları daha fazla tetiklenir. 
    Böyle durumlarda çiftlerin hem kendilerini hem eşlerini ve aralarındaki ilişkiyi anlayabilmeleri giderek güçleşir.. Her evliliğin böyle zor dönemlerden geçmesi neredeyse kaçınılmazdır. Böyle dönemlerde çiftlerin ilişkilerine dair kaygıları giderek artar ve önlerindeki seçenekleri göremez hale gelirler. Çoğu zaman boşanmanın tek seçim yolu olduğu düşünülür. Oysa çözüm için başka seçenekler de vardır. Zorlu dönemlerde geçerken çiftlerin, farklı  seçenekleri de görebilmeleri, içinde bulundukları durumu ve birbirlerini anlayabilmeleri  için profesyonel bir evlilik terapisi almaları en akilci seçenektir.

  • Evlenirken Dikkat Etmemiz Gerekenler

    Evlenirken Dikkat Etmemiz Gerekenler

    İki kişinin ev arkadaşlığının ötesinde birşeydir evlilik…Hani derler ya iyi günde kötü günde her zaman yanında olacağına ettiğin yemindir evlilik..Sadece bedensel değil ruhsal da sevebilmektir evlilik…Aldatılmayan insanlar topluluğudur evlilik…Sevmek,sevilmek en önemlisi saygı duymak ve duyulmaktır evlilik…Karşılıklı tahammül etmektir evlilik…Toplumun kutsal kurulu düzenidir evlilik…Seçmek istediğin hayattır evlilik…Hayatını paylaşmak insanla geçirdiğin ömürdür evlilik…

    Evlilik…

    Kimine göre evlilik mutluluk kaynağı olabilirken kimine göre evlilik içinden çıkılamayan bir kabustur.Evliliği mutlu gidenler herkese tavsiye ederken evliliği evliliği mutsuz gidenler hiç kimseye tavsiye etmezeler hatta bekarlık sultanlıktır derler.

    PEKİ NELERE DİKKAT EDELİM?

    • ’’Balık baştan kokar’’  

    İfadesi tamda evlilik için söylenmiştir.Aslında baştan tüm olmsuzluklarını ve hatalarını ve hatta bize uygun olmadığını bile düşündüğümüz halde belki düzelir umuduyla belki de aşık olduğumuz için gerçekleri görmemize rağmen bize olumsuz gelen durumları hiç önemsemeyiz sadece olumlu özelliklerini görür, evlilik yaparız ve tabi sonrasında aşk bittiğinde deriz ki biz ne yapmışız? Çok değişti .. ya da evlilik aşkı bitirdi ! Gibi söylemlerde bulunuruz ama aslında o hep öyleydi ve biz görmek istediğimizi gördüğümüz için durum böyle olur.

    • ’’Gerçek olanı görün’’

    Gerçek olanı görmezsek eğer sadece hayali bir kahramanla evlenmiş oluruz ve hayallerimizdeki beklentiye gireriz ama aslında gerçeğe dönmemiz ve olanı görmemiz gerekmektedir,aksi halde hayal kırıklığına uğrarız.

    • ‘’Bir Kaç Yıl Sonrasını Düşünün’’

    Bir kaç yıl sonra da şimdi istediğimiz hayat arkadaşımız olacak olan insanı isteyecek miyiz?Mesela 5-10 yıl sonra da maddi manevi hayat standartlarımız değişince aynı hazzı alacak mıyız? Diye durup bir düşünmek lazım sonrası için pişmanlık yaşamamak için…

    • ‘’Net olun’’

    Kafanızda hala soru işaretleri varsa hala çözemediyseniz ve düzelir dediğiniz durumlar varsa emin olun onlar evlendiktan sonra daha da sarpa saracak ve içinden çıkılamayan sorunlar zincirini oluşturacaktır.Sorularınızın cevabını bulmadan bu yola girmeyin.

    • ’Uyum ve Etkileşimi Arttırın’’

    Eşler arasındaki ilişinin evlilik doyumu üzerinde önemli olduğunu unutmamak ve ancak kaliteli etkileşim ve uyumla mutlu bir evliliğin kaçınılmaz olduğunuz söylemek yerinde olacaktır.

    • ‘’Ailenizin Önerilerine Kulak Verin’’

    Bazen aileniz sizin içinde bulunduğunuz duygusal durum itibarı ile gerçeği görür ve size hayat boyu devam edecek bir hatadan kurtarabilir dikkate edin.Bu ve buna benzer nedenlerle aile anne baba ağabey ve kız kardeşler hatta yakın çeverenizin önerilerine kulak verin yoksa evlendikten sonra artık herşey çok geç olabilir.

    ‘’13.12.2015 tarihinde evlenen ablama ve enişteme bu temennilerle mutluluklar diliyorum.’’Herkesin mutlu,umutlu,sağlıklı ve güzel evlilikler geçirmesi dileklerimle…

  • Boşanmış Kadınların Problem Çözme Becerileri ve Bağlanma Stilleri Bakımından İncelenmesi

    Boşanmış Kadınların Problem Çözme Becerileri ve Bağlanma Stilleri Bakımından İncelenmesi

    Günümüzde gelişimsel yaklaşıma göre yapılan araştırmalara bakıldığında ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkinin , çocuğun gelişimi açısından farklı etkileri olduğu görülmektedir. Bowlby’ye göre, bebeklik döneminde başlayan duygu, düşünce ve davranış örüntüleri yaşam boyu devam etmektedir ve bireyin başkalarıyla kurduğu yakın ilişkilerde de önemli etkileri vardır (1973;1982 akt. Soygüt 2004). Bowlby tarafından ortaya çıkan ‘bağlanma’ kavramı, “Çocuğun kendisini güvende hissetmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, duygusal yakınlık görme beklentilerinin karşılanması arayışı ile kendini gösteren, tutarlılığı ve sürekliliği olan duygusal bir bağ olarak tanımlanmaktadır”.

    Çocuk doğduğu andan itibaren birçok faktörle karşı karşıya kalmaktadır ve bu nedenle araştırmacılar çocukluktan yetişkinliğe doğru bireylerin gelişim süreçleri ve bu süreçleri etkileyen faktörler üzerine çalışmalar yapmışlardır. Bu faktörlerden biri olan bağlanma konusunda ilk kez John Bolwby bağlanma kuramında bahsetmiştir. Bağlanma çocuğun dünyaya gelmesiyle başlayan, yaşam boyunca devam eden ve yaşamımızı etkileyen bir ilişki örüntüsüdür ve olması gereken bir durumdur. Bebeklikte bağlanma kavramı; bebeğin belirli kişilere olumlu tepkiler vermesi, o kişilerle daha fazla zaman geçirmek istemesi, korktuğu durumlarda o kişiyi araması ve onun varlığıyla rahatlama duygusunu yaşaması gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü kapsamaktadır. (Erkuş 1994, Morgan 1991 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005)

    Bağlanma konusunda çalışan kuramcılara göre bağlanma güvenli ve güvensiz olarak 2 ye ayrılmaktadır ve kurulan bağlanma stili yaşam boyu devam etmektedir. Bağlanma davranışı insanların yanı sıra hayvanlarda da araştırılmıştır. Bu araştırmalardan en tanınmışı Harlow’un maymunlarla yaptığı deneysel çalışmadır. Yavru maymunların doğumdan hemen sonra annelerinden ayrılmış ve kendileri için hazırlanan kafeslerde büyütülmüşlerdir. Kafeslere monte edilen manken annelerden biri tahta başlı ve silindirden , diğer anne ise tahta bloktan yapılmış olup yumuşak bir kumaşla kaplanmıştır. Her iki yapay annelerin arkalarına ampul konularak sıcaklık verilmesi sağlanmıştır. Araştırma sonucunda maymunların süt vermese bile tüylü olan manken maymunu seçtikleri bulunmuştur. Bu çalışmadan hareketle bağlanmanın oluşması için sadece fizyolojik ihtiyaçların karşılanmasının yeterli olmadığı sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra maymunlarla yapılan çalışmalarda anne-baba ilişkisinden yoksun kalan maymunların çiftleşmekte zorluk çektikleri ve kendi yavrularına daha ağır ceza uyguladıkları yönündedir (Dodson 1995, Donley 1993,Hortaçsu 1991, Holmes 1993,Joseph 1992, Seifert ve Hoffnung 1987 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005). Lorenzin kuşlarla yaptığı deneylerde de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bulgular, bağlanma deneyiminden yoksun olan kuşların sonrasındaki ilişkilerinin kalitesini etkilediği bulunmuştur. Bir başka çalışmada ise kuzularla çalışan Maccoby, kuzuların tel örgü arkasında gördükleri ve sadece sesini duydukları bir çöp kutusuna bile bağlanabildiklerini belirtmektedir. ( Hortaçsu, 1991 akt. Soysal, Bodur, İşeri ve Şenol, 2005). Araştırmalar sonucunda bağlanmanın oluşabilmesi için yavrunun karşıdan bir tepki almasının yeterli olduğu bulunmuştur.

    Canlılarda bağlanma ve annelik davranışı türden türe değişmektedir (Panksepp 2005b Özbaran B., Bildik T., 2006). İnsanlardaki bağlanma davranışı diğer canlılara göre daha karmaşık süreçlerden oluşmaktadır. Hayvanlarda ise bağlanma ilişkisi yavrunun büyümesi ile zayıflamaktadır.

    Bağlanma ilişkisinde anne önemli bir konumdadır. Doğumla birlikte kurulan bağlanma ilişkisi, bebek ile anne arasında kurulan iletişimin kalitesini belirlemektedir. Eğer anne kendi anne babasıyla sevgi dolu ve güvenli bir bağlılık ilişkisi geliştirmişsebu durumun kendi evliliği ve çocuğu ile olan ilişkisini olumlu etkileyecektir (Biller 1993,Donley 1993, Habip 1996, Ruble ve ark. 1990, Soysal 1999, Zeanah ve ark 1993, Zeanah ve ark. 1997).

    Bowlby’nin bağlanma kuramına göre yeni doğan bebekler, kendisine bakmaya istekli bir yetişkin ile varlığını sürdürebilirler (17,23,24 akt. Sabuncuoğlu O., Berkem M., 2006). Bebekler bakım veren kişi ile etkileşim sağlayacak davranışlar ile dünyaya gelirler. Bowlby’ nin düşüncelerine ek olarak Erikson da bakım veren kişinin bebeğin ihtiyaçlarını ne kadar karşıladığı üzerinde durmaktadır. Burada sadece fiziksel ihtiyaçlar değil yakınlık ve sevgi ihtiyacının da önemli olduğundan bahsetmektedir. Bebeğin ihtiyaçlarını anlama ve yeterince karşılamanın temel güven duygusunun sağlanmasında etkili olacağını ifade etmektedir. Bebek ile anne arasındaki bağlanma,annenin bebeğin ihtiyaçları istekleri doğrultusunda kabul edici davranışlar sergilemesi sonucunda bebek anneyi güvenilir bir insan olarak görmekte ve yaşamının ileriki dönemlerini etkileyecek şekilde güvenli bağlanma tarzı geliştirmektedir (Bylsma, Cozarelli ve Sumer, 1997; Finzi-Dottan ve Diğerleri 2003). Anne- baba ya da bakıcının çocuğun ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamaya duyarsız kalması, sosyal olarak çocuğa destek olunmaması ve fiziksel- duygusal olarak temasta bulunulmaması çocuktan güvensiz bağlanma tarzının gelişmesine neden olabilmektedir (Peluso, White ve Kern, 2004). Bu çocuklar yaşamın ileriki dönemlerinde anne-babaya güvenmemekte ve tehdit algısı olarak görebilmektedir.Güvenli ve güvensiz bağlanma aile içerisinde kurulan iletişim sonucunda oluşmakta ve bu noktada aile yaşantıları ve anne-babanın ilişkileri önemli etkiye sahip olmaktadır.

    İnsanlarda bakım verme doğum sonrası annelik davranışına dönüşmektedir (Panksepp 2004b, Panksepp 2005b). Canlılarda bakım verme davranışını etkileyen vasotosin nörokimyasal maddesi bulunmaktadır ve etkileşimi farklılık göstermektedir. Örneğin kaplumbağalarda yumurtlayana kadar vasotonin düzeyi artarken yumurtladıktan sonra düşmektedir (Panksepp 2004b). Bakım verme davranışı üzerinde ki farklılıklarda biri ise cinsiyettir. Örneğin dişi farelerin hiç doğum yapmamış olmasına rağmen, diğer fare yavrularına karşı daha duyarlı oldukları görülmüştür. Bunun yanı sıra daha önce doğum yapmış olan farelerinde anneliğe duyarlılaşması daha hızlıdır ( Gaineve ve Wray 1994).Birincil bağlanma figürü anne olmasına rağmen bazı bebeklerde temel bağlanma babayla da iyi olmaktadır. Baba ve bebeğin bağlanmasını etkileyen en önemli faktörler anne-babanın iletişim biçimi, evliliklerinden aldıkları doyum ve ilişkilerine ilişkin algılarıdır. Eğer anne ve baba arasında gerginlik yaşanıyorsa baba-bebek ilişkisini de olumsuz olabilmektedir ( Donley 1993).

    Bağlanma özelliklerinin yetişkinin hayatındaki davranış tarzlarıyla yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir ( Taycan S., ve Kuruoğlu A. 2014) Bartholomew ve Horowitz’in 1998 yılında yılında yaptıkları çalışmada yetişkin bağlanma stilleri konusunda Dörtlü Bağlanma Modeli (DBM) adı verilen bir bağlanma modeli ileri sürmüşlerdir (13,14). Bu modele göre ;

    Güvenli Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumlu algılandığı, kendisini sevilmeye değer bulan, diğer insanlarla yakın ilişkiler kurabilen , yalnız kalma kaygısı bulunmayan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Saplantılı Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumsuz algılandığı, yoğun olarak yalnız kalma kaygısı yaşayan ve kendilerini sevilmeye değer bulmayan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Kayıtsız Bağlanma:Olumlu benlik imajına sahip olan fakat diğer insanların olumsuz algılandığı, kendini sevilmeye değer bulan ama diğer kişilerin olumsuz beklentileri olduğunu düşünerek yakın ilişki kurmaktan kaçınan, hayal kırıklığı yaşamamak için kendilerini koruyan ve bağımsızlıklarını sürdürmek isteyen kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Korkulan Bağlanma: Benlik imajının ve diğer insanların olumsuz algılandığı, kendilerini değersiz gören, yalnız kalma kaygısı kaygısı yaşayan bu nedenle yakın ilişkiler kurmaktan kaçınan, yoğun olarak incitilme, kaybetme ve reddedilme kaygısı taşıyan kişiler olarak tanımlanmıştır.

    Evlilik farklı özelliklere sahip iki insanın hayatlarını birlikte devam ettirmek istemeleri ile başlayan bir süreçtir. Eşler daima birbirlerinin istedikleri şekilde davranamabilirler bu durum ise aralarında çatışma yaşamalarına neden olabilir. Bu çatışmaların nedenleri ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitimsel olabilceği gibi eşlerin kişilik özellikleriylede ilgili olabilir. Psikiyatrik sorunlar ve evlilik uyumu ile ilgili yapılan araştırma sonuçları farklılık göstermektedir. Birtchnell ve Kennard’ın (1993) yaptıkları çalışmada psikiyatrik hastalığın varlığında evliliğin devam etmesinin zorlaşacağı belirtilmiştir. Bir başka çalışmada ise evlilik uyumu ve depresyon arasında negatif bir ilişki olduğu belirtilmektedir (Kim 2012). Evlilik sorunları yaşayan kadınların daha kaygılı ve kaçınan oldukları bulunmuştur (Taycan ve Kuruoğlu 2003). Akciğer kanser hastaları ve eşlerinin bağlanma stilleri ve eş uyumunun araştırıldığı bir çalışmada; kaçınan ve kaygılı bağlanma stilinin depresyon ve evlilik kalitesinde bozulma ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Ayrıca kaçınan bağlanma stili olan hastaların eşlerinde daha yüksek düzeyde öfke ve depresyon yaşadıkları bildirilmiştir (Porter ve ark. 2012). Buna benzer bir araştırmada ise bağlanma stilinin eş kaybından sonra yaşanan yas sürecinde etkili olduğu vurgulanmıştır ( Mancini ve ark 2009). Bağlanma stili ve evlilik uyumu arasındaki ilişkinin araştırıldığı bir çalışmada , güvensiz bağlanmanın evlilik ilişkisinin bozuk olduğu durumlarda bireyleri depresyona daha yatkın hale getirdiği vurgulanmaktadır (Scott ve Cordona 2002). Bir başka çalışmada ise güvenli bağlanma stiline sahip olan bireylerin problem çözme davranışlarının geliştiği, kaçınanların ise problemleri çözmek yerine kaçındıkları belirtilmiştir (Taycan ve Kuruoğlu 2003).

    Günümüzde toplumsal yapının değişmesi, kadının iş hayatında daha fazla yer alması, eğitimli kadınların artması ve geniş ailenin evlilikler üzerindeki etkilerinin azalmasıyla birlikte kadınlar daha da özgürleşerek geleneksel yapıdan esnek bir yapıya geçilmeye başlanmıştır. Toplumun kadın ve erkeğe yüklediği görevlerinde değişmesiyle birlikte boşanma oranlarının arttığı gözlemlenmektedir. Günümüzde evlilik oranları düşerken boşanma oranları artmaktadır ( Landis, 1975, akt. Beştepe ve ark, 2010,s. 15). Evlilikte çiftler ruhsal,sosyal, bedensel ve fiziksel sorunlar yaşayabilir. Bazı bireyler bu sorunlarla daha kolay başedebilirken bazı bireyler ise sağlıklı iletişimden yoksunsa evlilik çatışmaları yaşanabilmektedir ( Christensen& Shenk, 1990; akt. Karahan, 2007, s.846).

    Yaşanılan çatışmaların çözülmesi kimi zaman boşanma ile sonuçlanmaktadır. Boşanmanın bir çok nedeni olmakla birlikte günümüzde çok sık karşılaşılan nedenler eşlerin birbirlerinin beklentileri karşılayamaması, iletişim sorunları ve kültürel farklılıklar olarak karşımıza çıkmaktadır (Şendil ve Kızılbağ, 2005). Boşanma ve boşanma sonrasinda yaşanılan en büyük sorunlardan birisi ise erkeğin ve kadının hayatını yeniden düzenlemesi ve yaşanılan zorluklarla başetmeleridir. Bu sorunlarla başetmeleri için etkili problem çözme, çözüm yollarının belirlenmesi ve en uygun seçeneğin uygulanması ile mümkündür (Morgan 1999).

    Boşanma sürecinde problem çözme becerilerinde cinsiyet farkı olduğu birçok araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Kadınların boşanma sürecinde problem çözme becerilerinin erkeklere göre düşük olmasının toplumsal baskı, kültürel yapı, eğitim, geliri durumu ve sosyal destek gibi bir çok nedeni olabilir (Schalk 2005). Bağlanma kuramına göre, bağlanma örüntüsü kriz durumlarında etkin hale gelmektedir. Boşanma sonrasında bireyleri yaşadığı kriz durumunda bağlanma stillerinin aktive olacağı düşünülmektedir. Literatüre bakıldığında bu konuda çalışan terapistler, kriz anında yaşanan bu örüntülerin düzelip düzelmeyeceği konusunda çalışmalar yapmaktadır. Bowlby’nin Güvenli Üs adlı kitabında ve Ainsworth (1989) ile Bretherton (1990) yazdığı yazılarında bağlanmanın örüntülerinin terapötik süreçte değişebileceğinden bahsetmişlerdir. Bu süreçte Bowlby’e göre bağlanma örüntüsünün değişmesi için 5 aşama vardır. İlki güvenli üs, bireyin kendisine acı veren yanlarını ve özelliklerini tanımasına imkan verecek güvenli bir ortam sağlamaktır. İkincisi bireyin diğer insanlarla yaşadığı ilişki örüntülerini keşfetmesini sağlamak, üçüncüsü bireyin bağlanma figürleri üzerinde durmak. Dördüncüsü yaşadığı duygu, beklenti ve algılarının, çocukluk ve ergenlik döneminde ebeveyniyle olan ilişkisinden ne kadar etkilendiğini fark ettirmektir. Beşincisi ise bireyin geçmişte yaşadığı acı verici olayları ve ebeveyni ile yaşadığı yanlış yönlendirme sonucunda benlik algısı ve diğer insanlarla yaşadığı ilişki örüntülerinin değişebileceğini farkına varmasını sağlamaktır.

  • İnsan Neden Evlenir?

    İnsan Neden Evlenir?

    İnsan neden evlenir sorusunu düşündüğümüzde herkesin verdiği cevap değişmektedir. İnsan sadece aşık olduğu için mi evlenir? Söz konusu sadece hoşlandığı partnerle aynı evde nefes solumak, aynı yastığa baş koymak mıdır? Tabi ki sevgi-aşk, evlilik için en büyük sebeplerden biridir ama dahası var.
    Toplumumuzda “evlilik yaşın geldi” diye gençlerin çok fazla işittiği bir cümle ve evlilik yaşı anlayışı mevcut. Evlilik yaşı kaçtır diye düşündüğümüzde bilimsel hiçbir açıklaması bulunmamakla birlikte genellikle 20-30 yaşları arasındaki gençler bu baskıya maruz bırakılmaktadır. Bu baskı sonucunda gençler de evlen-meli, -malı eylemi içerisine girebilmektir. Bu -meli, -malı durumunun altında aynı zamanda gençlerin, ailelerinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyması da yatmaktadır. “Evlilik çağı gelen genç” ailem benim mürüvvetimi görsün ailem mutlu olsun düşünceleriyle değer yargılarında ailesini, kendisinin ön sırasına almaktadır.

    Kimi evlilikler varoluşçuluk esasına dayanarak bir nevi geleceğe yatırım şeklindedir. Geleceğe yatırım derken akıllara maddiyat gelmesin. Bu durum tamamen sonrayı düşünme, gelecekte geçirilecek yaşamla ilişkilidir. “Ya gelecekte yalnız kalırsam?” sorusu birlikteliklerin doğuşunu beraberinde getirir.

    Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerde neslinin devam etme isteği gibi bilindik düşüncelerin haricinde bir de başkasının ona muhtaç duymasından duyulan haz vardır. Kimi çiftlerde partner belirleme süzgeci “tam bir aile babası!” ya da “bu kadın çocuklarına çok güzel analık yapar.” ve benzeri cümleleriyle oluşmaktadır. Çocuk sahibi olmak için yaşanılan evlilikler, çiftler için hem kendilerine hem de hayata dair bir katkıda bulunma isteği olarak da açıklanabilir.

    Tüm bunların yanında kimi biriyle yaşam nasıl olur, insanlar neden evlenir gibi merak dolu sorularına yanıt ararken, kimi hayata dair güven duygusunu geliştirmeyi planlamaktadır. Kimi bekarken yaşadığı evdeki sorunlardan kaçarak yeni bir limana sığınabilmek için evlenirken, kimi önüne gelecek bir tabak aş için kimiyse koruyup kollayan bir omuz, dirsek için evlenmektedir.
    İnsan neden evlenir sorusunun cevabı kişiden kişiye değişmektedir. Herkesin isteği, beklentisi her konuda olduğu gibi bu konuda da farklıdır. Nedeni ne olursa olsun, aradaki sevgi, saygı ve sadakat pencerelerinin daima korunduğu huzur dolu birliktelikler dilerim.

  • Her Aldatma Yaşanan Evlilik Bitmeli Mi?

    Her Aldatma Yaşanan Evlilik Bitmeli Mi?

    Aldatılma kuşkusuz bir evlilik için en zorlayıcı, acı veren, kriz yaratan durumlardan biridir. Aldatılan kişi önce yoğun bir şok duygusu yaşar, zihninde ruhunda derin bir yaralanma hisseder. Güven duygusu tamamen zedelenir. En yakını, hayatını paylaştığı kişi ona ihanet etmiştir. Hem öfkelidir, hem üzüntülü, hem kederlidir.

    Bozulan güven duygusunu yeniden inşa etmek bir ilişkideki en zor durumlardan biridir. Kırılan güven duygusunun sonrasında, çiftin paylaşımları, iletişimi cinsel yaşamı zarar görür. Evlilik belki aldatılan kişi için artık anlamsız gelmeye başlar. Peki, aldatılmak her koşulda ve durumda evliliğin sona ermesini mi gerektirir? Bir çift/evlilik terapisti olarak bu soruya “hayır” cevabını vermek isterim. Kendi terapi ofisimde tanık olduğum bir çok durum, eğer eşler arasında sevgi tamamen bitmemişse, çiftin ele ele verip, emek göstererek eskisinden daha güçlü ve samimi bir ilişki düzeyine geçebildiğini gösteriyor. Bu noktada, her aldatan kişi aynı amaçla ve motivasyonla aldatıyor diyemeyiz. Aldatmaya yol açan bir çok faktörden söz edilebilir.

    En yaygınları şu şekildedir:
    • Duygusal faktörler
    • Fiziksel faktörler

    Duygusal faktörler
    Aldatan kişi sıklıkla şu cümleleri kurar:
    “Çok yalnız hissediyorum”
    “Eşim beni hiç anlamıyor”
    “Eşim benimle ilgilenmiyor”
    “Eşimle hiçbir şey paylaşmıyoruz”
    Bu duygular ve düşünceler bir süre sonra uzaklığa yol açıp, içsel bir öfke doğurabiliyor ve kişinin bu ihtiyaçlarını başkasından karşılamasına yol açabiliyor. Kişi çoğunlukla kendisi de farkında olmaz öfkesinin, üzüntüsünün, birikmiş hayal kırıklıklarının onu başkasına yönelttiğinin. Hatta, sıklıkla bu yeni kişiye aşık olduğunu bile hissedebilir ancak bu kişi aslında sadece onun çok zamandır ihmal edilmiş sevilme, kabul görme ihtiyaçlarını karşılayan bir figürdür.

    Fiziksel faktörler
    Bazen uzun süreli beraberliklerde şöyle bir yanılgı oluyor. Yıllar geçse de, cinsel çekimin, heyecanın, alınan hazzın aynı kalacağına dair bir inanç. İlk etaptaki o yüksek duygular birlikte zaman geçirdikçe, süre ilerledikçe yatışır. Bu, duyguların tamamen bitmesi anlamına gelmez, sadece yoğunluk azalır. Eğer evlilik hayatı rutin bir şekilde gidiyorsa, iki taraf da, nasıl olsa evliyiz, beraberiz diye cinsel yaşamlarını da rutin bir biçime sokmuşlarsa, cinsel yaşam da monoton algılanır. Bu da bazen (çoğunlukla da erkeklerin) evlilik dışı beraberliklere yönelmesine yol açar. Oysa ki, eğer eşler kendi aralarında cinsel yaşamlarını açık bir şekilde konuşabilseler, heyecanı aktif tutmanın yollarını düşünüp, ilişkilerine yenilikler katsalar doyumlu bir cinsel yaşamları süreğen biçimde olabilir. Bu bağlamda, açık iletişimin önemi yine karşımıza çıkıyor. Konu ne olursa olsun eşler evlilik yaşamlarında her zaman kendilerine arada sırada dönüp, “mutsuz olduğum şeyler var mı, ihtiyaçlarım neler” sorularını sormalı ve partnerlerine dönük beklentileri, istekleri varsa onla paylaşmalıdır. “Söylersem kızar mı, bozulur mu, ayıp olur mu” şeklinde düşünmek ve beklentilerini, ihtiyaçlarını içine atmak, o ilişki için olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Bireyler arasında yaşanan sorunlar evliliğin ya da ilişkinin sürecine göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin yeni başlayan evlilikler de görülen sorunların bazıları duygusal yakınlaşmada yaşanan sorunlar, yeni düzene alışmakta zorluk, maddi ve manevi paylaşımlarda ortak yol bulamamak, evlilikten beklentilerde farklılıklar, güç savaşları, cinsel yaşamdaki sorunlar, evliliğe dışardan yapılan müdahalelerden kaynaklanan problemler gibi sıralanabilir. Kişiler kendi bireysel hayatlarından ve kök ailelerinden ayrılmayı şiddetli yaşayabilecekleri gibi, evlilikte yaşanan sorunlarla da nasıl baş edebileceklerini bilemiyor olabilirler. Bu genelde ergenlik dönemine benzer bir süreçtir. Kişiler “benmerkezci” düşünüyor veya ilişkilerinde “ben de burdayım”, “ben böyleyim” diyor olabilirler. Ben, benim duygularım, benim alışkın olduğum aile hayatı doğrudur gibi bir mantıkla karar alabilirler ve bu da karşı tarafın beklentilerini karşılamadığı sürece ilişkide çatışmalara sebep olur.

    Kişiler evliliklerinin ilk dönemlerinde olan sorunlarla kendileri baş edebileceklerini düşünürler ama bazen bu konuda yetersiz kalırlar ve evliliklerini negatif bir döngüye sürüklerler. Çözülmeden üstü örtülen sorunlar başka zamanlarda tekrar ortaya çıkmaktadır. Bir hata yapıldığında kurulan bir “özür dilerim” cümlesi bazen sadece anı kurtarmak için kurulan bir sözdür, önemli olan bunu telafi etmeye çalıştığınız, kendinizi anlatmaya çalıştığınız, neyin neden yaşandığına dair iletişime geçtiğiniz, karşı tarafın hislerini anlamaya çalıştığınız süreçtir. Sağlıklı bir iletişim kurularak bu konunun üzerinde durularak bir daha tekrarlanmaması daha muhtemeldir. Diğer türlü insanlar o an affetmiş olsalar bile bir sonraki tartışma da bunun tekrar yüzeye çıkması olasıdır. Bu durum evlilik söz konusu olmayan duygusal ilişkilerde de genelde görmezden gelinebilir. Bireylerde genelde evlenince düzelir gibi bir inanış vardır, ancak evlenince bir çaba göstermeden, ortak nokta bulunmadan düzelme genelde söz konusu olmamaktadır.

    İlişki iki ayrı hayatı yaşayan insanın bir arada olduğu ve ortak bir hayatı paylaşmayı amaçladıkları bir süreçtir. Bu ilişkiyi kaliteli kılan da ortak noktada buluşabilmeleridir. Kişiler farklı oldukları için değil, beklentileri farklı olduğundan dolayı beklentileri karşılanmadığından dolayı mutsuz olurlar. Bunu çözmenin en güzel yolu da sağlıklı bir iletişimdir. Bireyler birbirlerini anlamaya çalışmalı ve karşı tarafın beklentilerini de karşılamaya çalışmalıdırlar.Böylelikle ilişkinin içinde mutlu olan bireyler ilişkilerinin de daha tatminkar olmasını sağlarlar. Birey karşı tarafın beklentilerini karşılayamayacağını belirtirse bu sefer kişi bu beklentiler onun için ne kadar vazgeçilebilir ona odaklanmalıdır. En doğrusu bu beklentilerin evlilikten önce konuşulmasıdır, böylelikle evlilikte sürprizlerle karşılaşılmaz. Bu süreçte evlilik öncesi ilişki danışmanlığı da uygulanmaktadır.

    İletişim kurarken cevap verme odaklı değil, anlama odaklı dinlemek en doğrusudur. Kişi kendini, duygularını açıklarken siz kendinizi korumak için kuracağınız cümleyi düşünüyorsanız bu olması gereken bir iletişim şekli değildir. Bunun yanında suçlayıcı davranmak genelde kişiyi çözüme ulaştırmaktan çok ilişkideki gerilimi arttırır. Bunun yerine “ben dili”’ni kullanmak daha verimli bir yoldur. “Yine geç geldin, sözünü tutmadın” gibi suçlayıcı cümleler yerine “Erken gelmeni çok isterdim, güzel bir gün geçirebilirdik, çok üzüldüm” gibi kendi duygunuzu da kapsayan cümleler kurmak ilişkide daha olumlu bir etki yaratır.

    İlişkideki bireylerde genelde beklentilerin karşı taraf tarafından anlaşılması beklenir ve dillendirilmez. Kişi dillendirmediği beklentinin olmasını beklerken de kendini yıpratır ve genelde karşı taraf ne olduğunu anlamaz. Önemli olan beklentilerin açıkça konuşulmasıdır. Çünkü karşı tarafın sizin beyninizi okuması imkansızdır. Herkes farklı aile yapılarından gelmekte, farklı beklentileri olan farklı ilişkiler deneyimlemektedir. Onun için kendinizi açıklamaktan çekinmemeniz en doğrusudur. Bireylerin beraber vakit geçirme süreleri, bu süreyi ne kadar verimli geçirdikleri, paylaşımları, güven ilişkileri, iletişim şekilleri ilişkinin sağlıklı olabilmesi için önemli unsurlardır. Çift terapilerinde bu konular üzerinde de çalışılmaktadır.

    Yukarda belirttiğim problemlerin yanında aileler çocukları olduklarında bir rol daha üstlenirler. Aileye yeni katılan bireyle beraber kendi ikili ilişkilerinde yaşanan değişiklikler pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir. Bazen anne ve baba olduklarında, eş olmayı arka plana atabilirler, hatta unutabilirler. Ancak unutulmamalıdır ki anne, baba olmak çok önemli bir rol olsa da bireyler eş olmayı asla arka plana itmemeliler, birbirlerine vakit ayırmalılardır.

    Bütün bu ve benzeri konularda çiftler kendi baş edemedikleri konularda bir terapistten yardım almaktan çekinmemelidirler. İlişki insanın hayatında çok yer kaplayan ve pozitif ya da negatif etkisi kuvvetli bir dinamiktir. İyi bir ilişki, evlilik yaşamak kişinin hayatında daha mutlu, sorunlarla daha rahat baş edebilecek bir birey olmasını sağlar. Paylaşım, anlayış, doğru iletişim ve sevgi ile ilişkiler daha kaliteli yaşanabilmektedir.

  • Evlenme Kararının Önemi

    Evlenme Kararının Önemi

    Evlenme Kararının Önemi
    Evlilik, toplumsal kurallar ve yasaların öngördüğü biçimde bir erkekle bir kadının yaşamlarını birleştirmesidir. Yaşam boyu birlikte yaşamayı amaçlayan evlilikte, ilişkilerin düzenli, uyumlu ve dengeli olması, evlilik kararının başlangıçta doğru verilmesiyle yakından ilişkilidir. Evlilik kararı, insan yaşamının üçte ikisinden fazlasını ve tüm geleceği etkileyecek boyutta önemli bir karardır. Evlilik karan, bireyden topluma geniş bir alam, evlenen eşleri her iki tarafın yakınlarını ve bu evlilikten doğacak çocukları da etkiler. Sağlıklı ve güçlü bir toplum da, toplumun çekirdeği olan aile ve evlilik yoluyla gerçekleştirilir.

    Evlilik Koşullan
    Karşıt cinsten birisi ile yaşamın paylaşılması olan evlilik, “yasal” ve “toplumsal” koşullar yanında, “bireye özgü sorumluluklar” da getirir. Bu nedenle, bireyler evlenme ve “eş seçme” aşamasına girmeden, Önce, evliliğe girişmenin Öngördüğü koşullar ve evliliğin getireceği doğal sorumluluklar yönünden, kendi durumunu, kişisel koşullarını değerlendirmesinde yarar vardır.

    Aşağıda evlenme için zaman ve koşulların uygun olup olmadığını değerlendirmede yararlanılabilecek bazı genel ölçütler verilmiştir.

    Gelişim ve Olgunluk Düzeyi
    Evlenecek kişilerin, evlilik gereklerini ve sorumluluklarını yerine getirebilmeleri için bedensel, zihinsel ve sosyal yönden belirli gelişim ve olgunlaşma aşamalarım geçirmiş, evlilik koşullarında işlevsel bir yaşam düzeyine ulaşmış olması gerekir. Türk Medeni Yasası, bu gelişim ve olgunluk düzeyini “yaş” olarak erkeklerde 17 ve kızlarda ise 15 olarak belirlemiştir. Bu yaşın altında olanların evlenmesine yasal olarak izin verilmemektedir.

    Erken evliliklerde, bireylerin geleceğe yönelik amaç ve idealleri tam olarak, şekillenmemiş, yaşam felsefeleri kararlılık kazanmamış ve evlilik koşulları gerçekleşmemiş olması nedeniyle evliliklerin başarılı ve uzun ömürlü olması olasılığı düşük olmaktadır. Erken yaşta yapılan evliliklerde eşlerin “bağımsız bir aile” olma olasılığı düşmekte, aile dışında olan akrabaların, evli çiftin yaşamına girme olasılığını da artırmaktadır.

    Bireylerin gelişim ve olgunlaşmalarında, bireysel farklar söz konusu olduğundan, yaşamlarının yanında, evlenecek kişilerin bedensel gelişimi, fiziki güç, çocuk yapma yeteneği ve genel gelişimi ve olgunluk düzeylerinin yasal olan yaşlarının ötesinde, evlenecek kişilere özgü olarak, ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

    Genel gelişim ve olgunlaşma yönünden bireyler buluğa erdikleri zaman çocuk yapabilir duruma gelmekle birlikte, kişilerin, çocuk yapabilecek ve çocuğun bakımını yapacak, gelişim düzeyine, ana-baba olabilecek sosyal ve duygusal olgunluğa ulaşmadıkları için, çocuk yapabilme potansiyeli tek başına evlilik için yeterli görülmemektedir. Gençlerin 17-21 yaşlan arasında, ana-baba olacak duygusal, sosyal ve ekonomik olgunluğa ancak ulaşabildikleri kabul edilmektedir. Bu nedenlerle gençlerin 20 yaşın altındaki evliliklerin, genel olarak sağlıklı ve uygun olmadığının bilincinde olmaları gerekmektedir.

    Ekonomik Bağımsızlığa Ulaşmış Olmak
    Evlenme kararma ulaşmadan önce, tarafların aileyi geçindirecek genel ev ve aile giderlerini karşılayacak düzeyde ekonomik olanaklara sahip olmaları gerekir. Eşlerin çeşitli ihtiyaçları karşılayabilmeleri, ekonomik sorumlulukları başarıyla yüklenebilmeleri, ekonomik gereksinimleri karşılayabilecek düzenli gelir sağlayacak bir iş ve meslek sahibi olmaları zorunludur. Ayrıca, elde ettikleri geliri akıllıca kullanabilme yeterliliğine erişmiş olmaları da büyük önem taşır. Bu nedenle, evlenecek kişilerin ekonomik bağımsızlık ve iş olanaklarını sağlayıcı/eğitim, öğretim ve yetiştirme programlarını tamamlamadan evlenmemelerinde yarar vardır.

  • Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    İnsan sosyal bir varlıktır. En temel ihtiyaçlarından biri diğer insanlarla bir arada yaşamaktır. Bireyler duygularını sosyal ilişki halindeyken fark ederler. Değişik davranış biçimlerini yaşadıkları olaylara uygun birer tepki olarak geliştirirler. Bireyler yalnız yaşamaya değil, bir topluluk içinde diğer insanlarla ilişki içinde bulunmaya göre kurgulanmış varlıklardır. Karşı cinsle olan ilişkilerini de diğer insanlarla olan ilişkilerine olduğu gibi ihtiyaçları vardır. Beraberliklerin daha kabul gören ve toplum tarafından onaylanabilir hale gelmesi için bireylerin beraberliklerini evlilik kurallarıyla onaylatmaları gerekir. Kimi insanlar evliliği toplumsal yaşamın bir gereği olarak düşünerek, bu tür bir beraberliğin çok doğal ve gerekli olduğunu kabul ederek evlenmeye karar verirler. Kimi insanlar yalnızlıktan kurtulmak için gelecekte yaşamlarını yalnız sürdürmemek ihtiyacı ile evlenirler. Kimi insanlar ise ekonomik nedenlerle, maddi koşulları daha iyi olan ve kendilerine daha iyi bir gelecek sağlayacak insanlarla evlenmeyi tercih ederler. Bir kısım insanda çocuk sahibi olabilmek için evlenmeyi düşünür. Kimileri ise cinsel doyum sağlamak için evlenirler. Bazıları da evlilik kurumunu kadın ve erkek arasında bir iş ortaklığı gibi kabul ederek, evlilik kuralarını koyarak bir anlaşma yapar ve evlilik kurumunu kurallara bağlayarak kurar. (Çaplı, 1992)

    Saygılı (2004) evlilik kurum ile ilgili; Son devirlerde ailelerin görevlenirde değişiklikler olduysa da şu dört temel fonksiyonu her zaman vardır ve var olacaktır:

    1- Cinsel ihtiyaçların karşılanması: Toplumun huzurunu sağlamak amacıyla cinsel davranışla çeşitli kısıtlamalar getirilir; evlilik kuralları da bu kısıtlamalardandır. Ancak, cinsel ihtiyaçlar evliliğin tek amacı değildir.

    2- Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Bilinen bütün insan topluluklarında cinsiyete göre bir iş bölümü ve işbirliği vardır. Erkeklere fiziki güçleri sebebiyle genelde daha ağır ve zorlayıcı görevler (avcılık, maden işleme, ağaç kesme vb. gibi) verilmektedir. Kadınlar için çocuk doğurma esas olduğundan bu görevin yanı sıra onlara çoğunlukla daha hafif işler (ev işi, yiyecek hazırlama, çocuk bakımı, kumaş dokuma, toprak çapalama vb. gibi) uygun görünmektedir. Kısacası, erkeğin ve kadının aileye ekonomik katkıları birbirini tamamlar mahiyettedir.

    3- Üreme, çoğalma ortamının sağlanması

    4- Çocuğun yetiştirilmesi, bakımı ve eğitimi (Sosyalleşme): Aile üyeleri bu konuda kendi paylarına düşeni yerine getirerek aile birliğine katkıda bulunurlar.
    Evlilik yaşamının başarılı olup olmaması söz konusu evliliğin mevcut ölçülere uygun olup olmamasıyla anlaşılır. Ölçütler ailenin içinde oluşup geliştiği kültüre, coğrafi özelliklere evlilik kurumunun üyelerinin kişiliklerine göre biçimlenir. Bu yüzden evlilikte kesin bir başarı ölçütü düşünülemez. Doğal olarak evliliğin başarısı göreceli bir yargıdır. Bu yargının olumlu olması, eş seçiminin iyi yapılmış olmasına bağlıdır. İyi eş seçmek ise karşı cinsten kimselerin tanıma olanağına sahip olmaya bağlıdır. (Bilen, 1996)
    Evlenecek kişiler (ister ilkel bir toplumun, isterse modern bir toplumun üyesi olsunlar) eş seçimi konusunda daima bir dizi kural ile karşı karşıyadırlar. (Gökçe, 1978)
    Eş seçimi insan yaşantısındaki en önemli kararlardan biridir. Kişinin geri kalan yaşamı, vereceği bu kararla birlikte birçok yönden olumlu veya olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Evlilik ilişkisi insanın yaşam süresinin yarıdan fazlasını, hatta bazen üçte ikisine ulaşan bir süreyi kapsayabildiği için, son derece önemli bir karardır. Eş seçimi kararı önemli ve bir o kadar da zor ve karmaşık bir süreçtir. Bu kararla birlikte yol alıp, gelişip değişeceğine, nasıl bir yaşam sürdüreceğine ve hatta kimden çocuk sahibi olup, kiminle birlikte çocuk yetiştireceğine karar vermiş olmaktadır. (Şenel, 2004)
    Evlilik kurumu insanoğlunun sayısının devamını sağlamaya yönelik bir toplumsal kurumdur. İnsan bu kurum yoluyla kendi neslinin devamını garantiye almaya çalışmıştır. Aynı zamanda evlilik insanın düzenli yaşamasını ve bunun sonucu olarak da bireylerim toplumsal kurallara uymasını zorlayıcı bir kurumdur. Evlilik kurumu yoluyla kimin ne olduğu, nasıl denetlenebileceği kolayca bilinebilir. Bu önemli kurumun nasıl yaşatılacağı 1970-1990 yılları arasında tartışılan önemli konulardan biridir. Ailenin öldüğü, hastalandığı v.b. iddia edilmiştir.

    Evliliğin kurulması konusu son yıllarda irdelenmeye başlayan bir konudur. (Bacanlı, 2002)

    Eş seçme ve evlenme, geleneksel düzende tamamen bireyin ait olduğu “ailenin” bir sorumluluğu iken, bugün “bireylerin kişisel sorumluluğu haline gelmiş “görücü” yoluyla evlenme geleneği “bireylerin” bağımsız iradeleri ile eşlerini seçmeleri yöntemine dönüşmüştür. Bununla birlikte eş seçme ve evlenme kararı verecek bireylerin içinde yaşadığı toplumun değerlerinden tamamen bağımsız olarak serbest iradeleri ile kişisel olarak karar verdiklerini söylemek oldukça güçtür. Modern toplumlarda bireyler görünürde “özgür” bir seçimle evlendiklerini sanırlar, ancak bu seçimin tam bir özgürlüğe dayandığını söylemek olanaksızdır. Zira sosyal sınıf, statü, eğitim düzeyi, inançları, yaşam biçimleri, aile kökenleri gibi birçok toplumsal faktörlerin bireylerin eş seme ve eşe ilişkin nitelikler konusundaki, düşünce tercihlerini şartlandırmakta ve “eş seçimini” yönlendirmektedir. Eş seçme çok boyutlu değişkenleri içeren geleceğe yönelik bir karardır. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçmenin Önemi

    Kızlar ve erkeklerin eş seçerken birbirlerinin özelliklerini iyi tanımaları, evliliği olabilir olup olmayacağı konusunda, bilinçli bir değerlendirme yapmaları gerekir.

    Evlilikte mutluluk geniş çapta eş seçiminin iyi yapılmasına bağlıdır. Evlilikte, kişiliklerin farklı, değişik çevrelerden gelmiş iki kişinin birlikte olacağı ve yaşamı paylaşacakları gerçeği unutulmamalıdır. Bu nedenle eşler önce “kendilerini”, sonra “birbirlerini” iyi tanıyıp değerlendirmelidirler. Birbirlerinin kişisel niteliklerin ötesinde, karşılıklı olarak birbirlerinin yaşamdan, evlilikten, gelecekten ne beklediklerini bilmeli gerçek beklentiler amaçlar üzerinde durulmalı ve en önemli, olası sorunlar evlilikten önce tartışılmalı ve çözülmelidir. (Özgüven 2000)

    Evlilik kararını vermeden önce kişi kendisini iyi tanıması gerektiğini belirtmiştik, nasıl biri olduğu, ne istediği, nasıl bir yaşam düşündüğü konusundaki sorulara doğru ve net cevaplar verilmelidir.

    Kişinin kendisini tanıması hususunda şu nokta çok önemlidir. Bireyler, ebeveynlerinden öğrendikleri kalıpları çoğu zaman doğru bulmasalar dahi uygularlar. Yani fert ebeveynden gördüğü kalıbı iyi çözümlemelidir. Yoksa bu durumun etkisiyle ebeveyne çok benzeyen birisini eş olarak seçebilir. Çevremizde eşler arasında sıkça duyduğumuz şu sözler, bu durumun açık bir göstergesidir.

    · Tıpkı anneme/babama benziyorsun
    · Annem/babam gibi konuşuyorsun
    · Giderek anneme/babam benziyorsun

    Bireyler başkalarıyla ilişkilerinde öğrendiği yöntemleri seçer. Hatta kendi çocukluğunda bunlara karşı çıkmış da olsa. İşte evlenmeden önce her fert bu açıdan duygusal olarak ebeveyninden kopmalı onların yönetiminde olmaktan çıkmalıdır. (Yılmaz, 2007)
    Evlilik öncesinde adayların evlilikle ilgili beklentilerini ölçmesi ne kadar zor olsa da evlilik uyumun sağlanabilmesi için beklentiler düşünülmeli yakın kişilerle bu konuda konuşulmalıdır. Evliliği bir kaçış değil başlangıç olarak değerlendiren Adler’in “Cinsiyetler arasında İşbirliği” kitabında bahsettiği evlilik uyumu hakkındaki görüşlerini inceleyelim:

    “Evliliği yalnızca bir kaçış olarak gören genç kızları; yine evliliği yalnızca zorunlu bir bela olarak gören kadınları ve erkekler bir düşünün. Cinsler arasındaki bur gerginlikten kaynaklanan zorluklar, günümüzde devasa boyutlara ulaşmış durumdadır. Kadının çocukluğundan başlayarak kendisine zorlanan role başkaldırısı ne denli güçlü olursa, ya da aynı şekilde erkek kendisine biçilen “ayrıcalıklı” saçmalığına karşın oynamakta ne denli ısrarlıysa cinsler arasındaki çatışma da o denli şiddetli olur.”

    “İyi bir evlilik, insanlığın gelecek kuşaklarını yetiştirmenin en iyi yoludur ve evlilikte bu nitelik her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Evlilik gerçekten bir görevdir, kendine has kuralları ve yasaları vardır; bu yeryüzü kabuğunun sonsuz yasası olan işbirliğini zedelemeden, o kural ve yasaların bir bölümünü benimseyip, bir bölümünü reddedemeyiz. Sorumluluğumuzu beş yılla sınırlarsak veya evliliği bir deneme süreci olarak yorumlarsak, aşkın o içten bağımlığına erişemeyiz. Erkekler veya kadınlar bu tür bahanelerle kaçış yolları ararlarsa üstlerine düşen görevi yerine getirmek için gerekli gücü toplayamazlar. Hayatın hiçbir ciddi görevinde buna benzer kaçış yolları aramayız. Sevmek ve sevgiyi sınırlamak bir arada yürümez.Hiç kimse bir başkasının davranışlarını sınırlandıramaz.Glasser (2005) Bir sevgi ortaklığı için hangi özelliklerin, gerekli olduğunu biliyoruz. Sadakat, doğruluk, dürüstlük, mesafeli olmamak, kişilik kanıtlamaya çalışmamak…

    Eğer insan sadakatsizliğin her yerde geçerli olduğuna inanıyorsa, evliliğe doğru biçimde hazırlanmamış demektir. Her iki eş de kendi hürriyetlerini, kendi bağımsızlıklarını korumaya karar verirlerse gerçek bir arkadaşlık bile yürütülemez. Buna yoldaşlık denilemez. Yoldaşlıkta her konuda hür olmalıyız. Kendimizi işbirliğine bağımlı kılarız.”

    Evlilik beklentilerinin kuşkusuz en büyüğü eşlerin ortak ve uyumlu bir yaşam sürdürebilme isteğidir. İlişkilere biraz daha uzaktan bakıldığında göreceğimiz şey, emek vermeden bu ortaklığın sağlanamayacağı gerçeğidir. Ürkmez ,Ogurtan, (2007)

    Eş Seçme Yöntemleri

    Birey yaşamında en önemli kararlardan biri olan “eş seçimi” pek çok değişken tarafından etkilenmektedir. Bireyin tercihini ve eş seçmeyi etkileyen çeşitli etmenler, eşlerin tercihlerindeki farklara ilişkin tutum ve değer yargıları konusunda ülkemizde ve yurt dışında yapılan araştırmalar, Özgüven’in (1994) “üniversite öğrencilerinin evlilik ve eş seçmeye ilişkin tercihleri” konusunda yaptığı araştırma sonuçları aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş seçmeyi etkileyen etmenlerle ilgili araştırma’da Özgüven (1994) öğrencilere kültürümüzün çeşitli kesimlerinde yer alan bazı evlenme yöntemleri verilmiş ve kendi tercihlerinin hangisi olduğu sorulmuştur. Bu soruya Ankara’da bulunan beş üniversiteden örnekleme dahil 350 öğrencinin %74’ü “Uzun bir arkadaşlık döneminden sonra evlenmeyi tercih ettikleri cevabını vermişlerdir. İkinci sırada %18 ile “mantık evliliği” yer almıştır. “Beşik kertmesi”, “görücü usulü” ve “ilk görüşte beğendiği birisi ile” gibi seçeneklere verilen cevapların frekansı ise çok düşük çıkmıştır. Cinsiyet gruplarına bakıldığında kız ve erkeklerin tercihlerinde bir paralellik bulunmakta, cinsiyet farkı olarak erkeklerin %13, kızların ise ancak %3 kadarı geleneksel eş seçme yöntemlerini benimsemesi dikkat çekicidir.

    Evleneceği kişi ile tanışma şekilleri arasında “aynı mahalleden veya köyden olma”, “konut yakınlığı” gibi “mekan yakınlığı” faktörü tanışma nedenleri arasında en başta gelmektedir. Tanışma ve Evlenme yöntemi olarak “flört” etmekte oldukça yaygındır. Keimer’in (1971) flört konusundaki çalışmasına göre benlik saygısı yüksek kızlar daha çok flört etmekte (%71) ve yüksek öğrenimde flört eden kızlar, etmeyenlere göre, daha erken evlenmektedirler.

    Ülkemizde Kayadibi (1992) tarafından yapılan bir araştırmaya göre de akademisyen olan kadınların %95’i flört ederek evlenmelerine karşı gecekondu bölgesindeki yaşayan kadınların sadece %31’i bu tür bir evlilik yapmışlardır.

    Koçinoğlu (1971)’nun yaptığı bir araştırmaya göre de üst sosyo-ekonomik düzeydeki bireylerin çoğunluğu “anlaşarak” evlenmelerine karşın daha alt sosyo-ekonomik düzeydekiler çoğunlukla “görücü” usulü ile evlenmektedirler. Bir başka araştırmada deneklerin %75’i flörtü genç bu kız ile erkeğin birbirini tanıması için gerekli olduğunu belirtmişlerdir. (Esmer, 1991)

    Ankara, Oran Semtinde oturan aileler üzerinde yapılan bir araştırmada da kadınların %71’inin ve erkeklerin ise %79’unun flörtle evlendikleri belirtilmiştir. (Küçükkaragöz 1979).
    Flört etme durumun bireylerin sosyo-ekonomik düzeyleri ile ilgili olduğu kadar sosyo-ekonomik faktörlerden biri olan, öğrenim düzeyi ile de çok yakından bağlantılı olduğu saptanmıştır. Öğrenim düzeyi orta öğretimin altına düştüğünde, flört azalmakta, öğrenim düzeyi yükseldikçe artmaktadır. Yaşamını büyük kentlerde sürdürenlerde flörtle ilişkin tutum ve eğilimler artmakta yerleşim yeri küçüldükçe azalmaktadır. (Ünal, 1996)

    Evlilik ve Eş Seçimi İle İlgili Bilgi Kaynakları

    Araştırmada öğrencilere “evlilik ve eş seçme ile ilgili bilgileri hangi kaynaklardan edindikleri sorulmuş, “aile”, “arkadaş”, “yazılı kaynaklar” ve “diğerleri” gibi seçenekler verilmiştir. Öğrencilerin evlilikle ilgili bilgileri edindikleri kaynaklar arasında %35 ile “arkadaş çevresi” ile sırayı almış, bunu, %23 ile “yazılı kaynaklar” ve %21 ile “aile” cevabı izlemiştir.

    Eş seçimine ilişkin kaynak tercihlerine ilişkin cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, evlilikle ilgili bilgi kaynağı olarak, erkeklerde “arkadaş çevresi” ile “yazılı kaynakların”, kızlarda ise, “arkadaş grubu” ve “ailenin” başta geldiği, kızların erkeklere göre aile çevresini daha çok ve yazılı kaynakları daha az tercih ettikleri anlaşılmıştır. Her iki cinste de “arkadaş grubu” bilgi kaynağı olarak birinci sırayı almaktadır. (Özgüven 1994)
    Amerikan kültüründe 30 yıldır eş seçimi konusunda çalışan Waren’in sıraladığı özelliklerin toplumdan topluma ve aynı toplumda da zaman içinde değişebileceği unutulmamalıdır. Eş seçimi ile ilgili olarak, yarım asırdan fazla bir süre içinde yapılmış bir araştırma eş seçiminde önemli olan önceliklerin zaman içinde ve kültürden kültüre değiştiğini göstermektedir. Bu araştırmaya 1939’da başlanmış. ABD’nin farklı bölgelerinde 1956, 1967, 1977, 1984-1985 ve 1996 yıllarında aynı ölçeğin uygulanması ile devam edilmiştir. 57 yıl boyunca süren bu araştırmada eş seçimine ilişkin önceliklerde birçok değişik olduğu saptanmıştır. Bu değişiklikler şu şekilde sıralanmaktadır.
    · Her iki cinsiyetin de fiziksel çekiciliğe verdiği önem artmış.
    · Her iki cinsiyetin de (özellikle erkeklerin) maddi imkânlara verdikleri önem artmış.
    · Her iki cinsin de karşılıklı olarak birbirini çekici bulmaya ve sevmeye verdiği önem artmış.
    · İyi yemek yapma ve ev bakımı konularına verilen önem azalmış (Buss, Shpackelford Kirkpatrick ve Larsen, 2001)

    Bu araştırmanın ortaya çıkardığı diğer bir bulgu da eş seçimine ilişkin önceliklerde bölgesel farklılıkların da olduğudur. Örneğin Teksas bölgesinden olanların bekârete ve benzer dini inançlara sahip olmaya verdikleri önemine daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca erkeklerin, eşlerinin fiziksel çekiciliğe sahip olmasına verdikleri önem kadınlardan daha fazla, kadınların da eşlerinin sahip olduğu maddi olanaklara verdikleri önem daha fazla bulunmuştur. Eş seçimi tercihlerine ilişkin benzer bulgulara South’un (1994) 19-35 yaş arasındaki 2214 bekarla yaptığı araştırmada da rastlanmaktadır. (Şenel, 2004)

    Eş seçme sürecinin bir boyutu olarak öğrencilere “evlenecekleri kimseyi kimin seçmesi gerektiği” sorusu yöneltilmiştir. Bu soruya verilen seçeneklerden “kendim” cevabı %80 ile birinci “aile ya da başkaları” seçeneği ise %20 ile ikinci sırada yer almıştır. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “evleneceğim kişi kendim seçerim” cevabı erkeklerin %81’i kızların ise %78’i tarafından tercih edilmiştir. Ancak kızların, evlenme kararının erkeklere göre aileleri ile daha çok paylaşma eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. (Durmazkul 1991, Özgüven 1994)

    Bacanlı (2002), eş seçimini, evrim düşüncesine göre, insanın bugünkü eş seçimi stratejileri onun geçirmiş olduğu tarihsel evrimin bir sonucudur. Bu evrim sonucunda erkek ve kadınlar aynı stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Buna göre, erkekler tarih boyunca öğrenmişlerdir ki, verimli olan kadınlarla eşlenebilenler soyadlarını sürdürmekte, verimli olmayan kadınlarla eşlenenler, soyadlarını sürdürememektedirler. Ayrıca gene öğrenmişlerdir ki, kadına yatırım yapmanın yanı sıra onu başkalarının da aynı kadına yaptırım yapması kimin soyunu sürdüğünü belirsiz bırakmaktadır. Bu yüzden erkek verimli olduğu düşünülen bir kadına sahip olmalı ve onu başkalarından korumalıdır. Bu karşılık kadınlarda öğrenmişlerdir ki, kadın kendisine ve doğacak çocuğa bakabilecek, onları bırakıp gitmeyecek bütün servetini onlara adayacak bir erkekle eşleşmeye çalışmalıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki, fakir ve güvenilmez erkeklerle eşlen kadınlar sefil düşmüşler ve hem kendilerini hem de çocuklarını hayatta tutmayı başaramamışlardır. (Buss, 1994, 1989; Buss & Barnes 1986)

    İkinci olarak, gene erkekler öğrenmişlerdir ki sağlıklı olan kadınlar, fiziksel açıdan çekici olan kadınlar verimli olmaktadır. Ayrıca bekaret, kadına başkalarının (henüz) yatırım yapmadığının bir göstergesidir. Bu yüzden erkek çekici, sağlıklı ve bakire kızlarla evlenmeye çalışacaktır. Buna karşılık kadınlar da öğrenmişlerdir ki, ekonomik açıdan gelecek vat eden, olgun, zeki, eğitimli, sağlıklı erkekler eşleşmeye daha uygundur. Erkeğin ekonomik durumunun iyi olup olmadığı ve kadına yatırım yapma hazır olup olmadığı erkeğin bahtsızlığına (evli / nişanlı olmamasına) ve ekonomik güç gösterilerine (pahalı hediyeler alması, giyim-kuşamının kalitesi) bakılarak anlaşılabilir. Zeki ve “okumuş” olan erkeklerin de bir şekilde gelecekle ilgili “umut vaat ettikleri” görülmüştür. Bu akıl yürütme erkek ve kadınların eş tercihleriyle ilgili şu sonucu doğurmaktadır. Erkekler kadınların fiziksel çekiciliklerine, kadınlar erkeklerin mal varlıklarına bakmaktadır. (Buss, 1994, 1989)

    Türk Aile Yapısı araştırması’nda (SPGM, 1993) evli, eşi ölmüş, boşanmış ve ayrı yaşayan kimselere yöneltilen “kiminle evleneceğinize kim karar vermişti” sorusuna örneklemdeki kişilerin %52’i “ailesi” %23’ü “eşimle anlaşarak”, %20’i “kendim”, %4’ü “akrabalar” karar verdi şeklinde cevaplamışlardır. Kiminle evleneceğinize kim karar vermişti sorusuna verilen cevaplar, bireylerin öğrenim düzeyleri ile karşılaştırıldığında, öğrenim düzeyi yükseldikçe “eşimle anlaşarak” karar verdik diyenlerin oranı da artmaktadır. Eş seme konusu “cinsiyet”e göre incelendiğinde kendi karar verene ve eşi ile anlaşarak karar vereme erkek oranını, kadınlara göre daha yüksek olduğu, buna karşılık ailenin ve akrabaların karar vermesi durumunun kadınların eş seçiminde daha etkili olduğu dikkat çekmektedir. Yine aynı konuya “yaş grupları açısından bakıldığında 40 yaşın altındaki genç nüfus oranında eşimle anlaşarak cevabını verenlerin, orta yaşlı (40-50 yaşlar arası) grupta ise ailem karar verdi cevabını verenlerin yoğunlaştığı görülmüştür. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçiminde Ailenin Rolü

    Araştırmada, üniversite öğrencilerine, “Eş seçiminde ailenin rolü ne olmalı” sorusu sorulmuş, verilen seçeneklerden “Ailenin görüşü alınmalıdır” cevabı %89 ile ilk sırayı almıştır. “Aile karışmamalı” cevabı %14 ile ikinci ve “Evlenme kararını aile vermeli” cevabı ise %1 ile en sonda gelmiştir.

    Eş seçimine “kim karar vermeli” ve “ailenin rolüne” ilişkin iki soru birlikte değerlendirildiğinde, öğrencilerin evlenme kararını büyük bir çoğunlukla kendilerinin vermesi gerektiği, ancak ailenin görüşünün de alınmasının uygun olduğu kanısında birleştikleri görülmektedir. Evlenme kararına ailenin karışıp karışmaması konusunda kız ve erkeklerin cevaplarında paralellik görülmektedir. (Özgüven 1994)
    Evlilik kararında ailenin etkisi dolaylı ve doğrudan olarak ele alınabilir. Dolaylı yoldan etki, çocukluk döneminde yaşanan olayların şekli verdiği düşünce ve davranış kalıplarıyla gerçekleşir. Kadının erkek, erkeğinde kadın modeliyle ilgili davranış ve düşünce kalıplarını daha çok anne ve baba şekillendirir. Örneğin, bir kız çocuğunun babası ya da ağabeyi ile kurduğu ilişki, beyninde bir erkek modeli oluşturur. Bu model onun karşı cinsle ilgili tavrını etkiler. Evlilik kararında da, kişinin karşı tarafta aradığı özellikler ve ondan beklentilerini anne ya da baba merkezli düşünce ve davranış kalıpları belirler. Ancak bu dolaylı etki gerçekçi değildir. Çünkü evlenilecek kişi ile anne ya da babanın aynı kişiliğe sahip olması mümkün değildir.

    Evlilik kararında ailenin doğrudan etkisi ise, anne babanın çocuğunun doğru kararı vermesini istemesinden onun bu önemli kararı hususunda sorumluluk hissetmesinden kaynaklanır. Geleneksel aile yapımızda çocuğun “yuva kurmasını sağlamak” anne babanın hem maddi hem de manevi görevi olarak algılandığından, evlilik sürecinde aile önemli bir rol üstlenir. Bu nedenle anne baba çocuğun kiminle evleneceği konusunda söz sahibi de olmak ister. (Tarhan, 2006)

    Eş Seçimi İçin En İyi Ortam

    Eş seçme sürecinin bir diğer boyutu, olan olanakların elverişliliği konusuna ilişkin olarak öğrencilere “Eş seçimi için en iyi ortam” sorulmuş, verilen seçenekler arasında %44 ile “Genelde arkadaş çevresi” ilk sırayı almıştır. Bunu, %25 ile “Üniversite çevresi, %18 ile “Aile çevresi” ve %13 ile “İş çevresi” cevapları izlemiştir.

    Soruyu cevaplandıranların arkadaşlarının çoğunun üniversite içinde ve dışında olabileceği düşünülürse, yaklaşık üçte ikisinin (%69) üniversite yıllarını kapsayan dönemdeki arkadaşlık ortamının eş seçmek için iyi bir ortam oluşturduğu görüşünde oldukları anlaşılmaktadır. Eş seçimi için uygun ortam konusu cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerin eş seçme konusunda “Arkadaş” ve “Üniversite” çevresinin en iyi ortam olduğunda birleştikleri, ancak, erkeklerden farklı olarak kızların (%12) aile ortamını seçtikleri aileye daha çok bağlandıkları görülmektedir. (Özgüven 1994).

    Seçilecek Eşde Aranan Nitelikler

    Üniversite öğrencilerinin eş olarak düşündükleri kişide aradıkları nitelikler hakkında bir dizi soru yöneltilmiş ve alınan cevaplar aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş Seçiminde Aranan Fiziki ve Maddi Nitelikler

    Evlenilecek kişinin fiziksel özellikler kapsamında boyu, kilosu, vücut yapısı ve yüz güzelliğine ilişkin değerlendirmeler yapılır.kişinin evlenmeyi düşündüğü kişinin fiziksel özelliklerini nasıl bulduğu beğenip beğenmediği de son derce önemlidir.Çünkü bu durum o kişiye hissedilenlerin yanı sıra o kişinin yanında hissedilenleri de etkileyecektir.Araştırma sonuçlarında da görüldüğü gibi evlenilecek kişinin fiziksel görüntüsü , özellikle erkekler tarafından vazgeçilemez bir öncelik olarak algılanmaktadır.Şenel (2004)

    Araştırmada, öğrencilere, seçenekleri eş ile ilgili olarak beş nitelik verilmiş, bunlardan en önemli gördükleri üç tanesi işaretlemeleri istenmiştir. Verilen seçeneklerden ilk sırayı %33 ile “Eşin eğitim düzeyi” almış ve bunu %20 ile “fiziki görünüm”, %20 “Sağlık durum”, %16 ile Eşin ekonomik durumu” ve en sonunda da %11 ile “Yaş farkı” izlemiştir. Bu soruya verilen cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “Eğitim düzeyi” kız ve erkeklerde ilk sırada yer almıştır. Erkeklerde “Fiziki görünüm” kızlarda ise “Ekonomik durum” ikinci sırayı almış, “sağlık” her iki cins için de üçüncü sırada belirtilmiştir. Bu ilk üç sırayı erkeklerde, sıra ile “yaş farkı” ve en sonda da “ekonomik durum” kızlarda ise “fiziki görünüm” ve “Yaş farkı” izlemiştir. Kızlarda “Ekonomik durum”un, erkeklerde ise “Fiziki görünüm”ün ikinci sırada yer alması cinsiyet farkları olarak dikkat çekmektedir.
    İlgili konuda yapılan diğer bazı araştırmalarda iyi bir evliliğin oluşturulabilmesi için “eşe sadakat” ve “mutlu bir cinsel yaşam” en önemli değerler arasında gösterilirken, sevgi, aşk, dini değerleri paylaşmak ve ekonomik etkenlerin daha az önemli olduğu vurgulanmıştır. Erkeklerin genellikle çalışan bir bayanla evlenmek istedikleri ve eşlerin evlilik öncesi ilişkileri konusunda kızlara oranla daha hassas davrandıkları saptanmıştır. (Esmer, 1991)

    Üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir araştırmada, Townsend (1989) kızların kendilerinden daha “düşük”, erkeklerin ise “daha yüksek” sosyo-ekonomik düzeydeki kişilerle evlenmek istediklerini belirtmektedir. Ülkemizde araştırmalarda ise bunun aksi sonuçlar elde edilmesi kültürel farkların varlığını düşündürmektedir. Aynı araştırmada erkeklerin %85’i kızların ise %30’u fiziksel çekiciliğin eş seçiminde önemli bulduklarını belirtmişlerdir.

    Eş Seçiminde Tercih Edilen Kişilik ve Karakter Özellikleri

    Öğrencilerin eş tercihlerinde aradıkları kişilik ve karakter özellikleri ile ilgili bir diğer soruda yedi seçenek verilmiş, bunlardan önemli buldukları üç tanesini işaretlemeleri istenmiştir. Verilen cevaplarda “Sevgi” %29 ile ilk sırayı almıştır. Diğer seçenekler ise yüzdelik sırasına göre “Dürüstlük” (%24), “Hayat Görüşü” (%13), “Sosyo-Kültürel Yakınlık” (%12), “İnanç Birliği” (%11), “Eşlerin Kişilik özelliklerindeki benzerlik” (%10) ve en sonda “Siyasi Görüş” (%1) olarak sıralanmıştır.

    Tercih edilen kişilik ve karakter özellikleri sorusuna verilen cevaplar, cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerde “Sevgi” ile “Dürüstlük” ilk sırayı almıştır. Ancak aradaki sıralarda cinsler arasında farklar görülmüştür. Erkekler üçüncü sırayı “İnanç Birliği” kızlarda ise “Sosyo-Kültürel yakınlık” her iki cinste dördüncü sırada “Hayat Görüşü” ve son sırada da “Siyasi görüş” yer almıştır. (Özgüven 2000)

    Eşini tercih nedenleri ve özelliklerle ilgili bir diğer araştırma da eş seçim nedeni olarak “mutlu olduğun ve sevgiyi paylaştığım için” diyenlerin oranı %51, “kişiliğimiz uyuştuğu için” diyenler %26 düzeyde olan kızlar, alt sosyo-ekonomik düzeydeki kızlara oranla eşlerini daha yüksek oranda “kişilik uyuşması” nedeniyle seçtiklerini söylemişlerdir (Ünal, 1996)

    Eş Seçiminde Kişinin Sosyo-Ekonomik Durumu

    Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında Özgüven (1994) öğrencilere, “eş olarak seçecekleri kişinin sosyo-ekonomik durumunun nasıl olmasını istedikleri sorulmuştur. Verilen cevaplarda öğrencilerin %50’si seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyinin “kendisinin ki kadar” olmasını %28’i kendisinden daha yüksek olmasını tercih ettiklerini %22’si ise kendileri için “önemsiz olduğunu belirtmişlerdir. Soruya verilen cevaplar erkek ve kızlara göre incelendiğinde, kızların %41 seçeceği erkeğin sosyo-ekonomik durumunun “kendilerinkinden daha yüksek” olmasını tercih ederken, erkeklerin ancak %13’ü bu tercihi benimsemişlerdir. Erkeklerin %54’ü eş olarak seçecekleri kızın sosyo-ekonomik durumunun “kendisininki kadar ya da daha az” olmasını istemişlerdir. Erkeklerin %33’ü eş seçiminde sosyo-ekonomik düzeyin “önemsiz olduğunu belirtirken, kızların ancak %11 bu görüşe katılmışlardır.

    Saygılı (2004) Eş seçiminde maddi destek ve ekonomik güven konusunda eşlerin birbirlerini mağdur etmemeleri, karşılıklı konuşarak iki tarafı da memnun eden bir yol bulmaları gerektiğini belirtmiştir.

    Görüldüğü üzere, kızlar seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyini önemli görmekte ve yüksel olmasını istemekte, erkekler de bir ölçüde önemsemekle birlikte, sosyo-ekonomik düzeyi kendilerinki kadar ya da daha az olmasını tercih etmektedirler. Genel bir eğilim olarak eş seçiminde “yaş ve eğitimin” etkisi birlikte incelendiğinde, gençlerin kültürel, eğitimsel niteliklere yaşlı ve eğitim düzeyi düşük bireylerin ise ekonomik niteliklere daha fazla önem verdikleri gözlenmektedir. Kızlar eşlerinin eğitim düzeyinin kendileriyle eşit veya daha yüksek olmasını istemektedirler. (Özgüven 1994)
    Başka bir araştırmada da, eş seçiminde sosyo-ekonomik değişkenlerle ilgili olarak öğrencilere “ekonomik bağımsızlığını henüz elde etmemiş kişiler evlenmeli midir? Şeklinde soru yöneltilmiştir. Bu soruya genelde öğrencilerin %78’i ekonomik bağımsızlığa ulaşmayan bireyler evlenmemelidir. %22 ise evlenebilir şeklinde cevap vermişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde ise kızların %81’i erkeklerin ise %75’i bu soruyu “Hayır” şeklinde cevaplandırmışlardır. Genelde her iki cins ve özellikle kızlar ekonomik bağımsızlığa ulaşamayan kişilerin evlenmesinin doğru olmadığı görüşünde birleşmektedirler. (Özgüven 2000)

    Eş Seçmede Bireyin Eğitim Düzeyi

    Evlenilecek kişi ile benzer veya yakın eğitim düzeyine sahip olmak da eş arasında ki anlaşma ve uyum için son derce gerekli özelliklerden biridir.Kişilerin eğitim düzeylerinin yakınlığı onların zihinsel kapasitelerinin, olayları ele alış biçimlerini ve verecekleri kararların da daha benzer ve uyumlu olmasını sağlayacaktır.Şenel (2004)
    Bir sosyo-ekonomik ve kültürel değişken olarak öğrencilere “Evlenecekleri kişinin eğitim düzeyinin nasıl olması gerektiği” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Öğrencilerin %63’ü seçecekleri eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki ile aynı düzeyde” olmasını tercih etmişlerdir. Geri kalan öğrencilerin %19’u kendilerininkinden daha “düşük”, %19’u “önemsiz” olduğunu, %18’i ise “kendi öğrenim düzeylerinden daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, kızların %91’i erkeklerin ise %70’i seçeceği eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki kadar” ya da “daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Eşinin eğitim düzeyini “kendisininkinden daha yüksek” olmasını isteyen erkekler %1 iken kızlarda bu oran, %32’dir.

    Eşlerin eğitim düzeyinin farklı olmasının evlilik üzerindeki etkisinin ne olacağı konusunda sorulan tamamlayıcı bir soruya, öğrencilerin %76’sı “eşler anlayışlı kişilerse mutlu olabilirler” %24’ü ise “Böyle bir evliliğin yürümeyeceği” görüşlerini ifade etmişlerdir. Aynı soruya verilen cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde erkeklerin %84’ü eşler anlayışlı olurlarsa mutlu olabilirler derken, kızların ancak %68’i bu görüşü paylaşmışlardır. Kızların %32’si erkeklerin %16’sı evliliğin yürüyemeyeceği görüşünü ifade etmişlerdir.

    Evlenmek isteyen iki kişinin eğitim düzeyleri arasında aşırı fark olması, ilgi, ihtiyaç ve arkadaşlık gibi alanlarda da farklı olmaları sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca eşlerin iletişim kurma ve kişiler arası ilişkileri yöneltme becerileri de oldukça farklı olmakta, eşlerin iletişim kurmalarını güçleştirmektedir. Aslında bireylerin eğitim düzeyi eğitim için verdiği yıllar ve aldığı diplomalar ile sırlandırılamayacak ise de, “yapılan araştırmalar eğitim düzeylerindeki denge ile evlilikteki mutluluk arasında çok yakın ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.”

    Eş Seçmede Bireylerin Yaşları

    Evlilik ve eş seçimi gibi önemli bir karar söz konusu olduğunda “doğru kişi’’ kadar “doğru zaman” faktörü de önem teşkil ediyor… Kişinin, gerek kişisel gerekse yaşamsal anlamda evliliğe hazır olması gerek…

    Evlilik kararının ne anlama geldiğini idrak edebilecek ve evliliğin getirdiği sorumlulukları taşıyabilecek yaş ve olgunlukta olmak önemli unsurların belki de ilki. İstatistiklere göre, erken yaşlarda verilen evlilik kararının sağlıksız ve isabetsiz olma riski yüksek !10’lu yaşlarında evlenen çiftler, 20’li ve 30’lu yaşlarda evlenen çiftlere göre yaklaşık 3 kat fazla boşanma riski taşıyor. Aynı zamanda, 21-22 yaşlarında evlenenlerde, 25-26 yaşlarında evlenenlere kıyasla 2 kat fazla boşanmaya rastlanıyor.

    Eş seçmede önemli sayılan bir diğer boyut olarak, öğrencilere “Evleneceğiniz kişinin yaşı size göre nasıl olmalı?” şeklinde bir soru sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Seçeneklere verilen cevapların %41’i, “seçeceğim kişinin yaşı benimki kadar olmalı” cevabında toplanmış, bunu %35 ile “yaşı benden büyük” ve %11 ise “benden küçük” cevaplan izlemiştir. Öğrencilerin %13’Ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir. Erkeklerin %20’si ve kızların %13’ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğu görüşünü belirtmişlerdir. Yaş konusunu tamamlayıcı bir başka soruda, “ideal evlenme yaşını” kızların %60’ı ve erkeklerin %48’i, 21-25 yaşlan olduğunu belirtmişlerdir (Özgüven 1994).

    Eşler Arası Yaş Farkı

    Genellikle erkeğin, yaşının kadından birkaç yaş daha büyük olması normal kabul edilmekle birlikte, eşlerin, kadın-erkek her iki yönde de aralarında birkaç yıllık fark olması büyük tehlike olarak düşünülmemektedir. Ancak, eşler arası yaş farkı 10-15 yılı geçerse, evlilik ilişkilerinin tehlikeye girme olasılığı artabilir. Buna karşın yaş farkı her durumda ve herkes için mutlaka bir tehlike olarak kabul edilmemektedir.
    Erken yaşta, yasaların tayin ettiği yaşa erişmeden evlenmeler genellikle sorun yaratmaktadır. Eş seçimine temel olan değer ve beklentilerin, kişilerin zevkleri, evlilikten beklediği gayeler, yaşam felsefeleri kararlı hale gelmeden yapılan erken yaşlardaki evlilikler, sonraları çok şey değiştiği için uzun ömürlü olma şansı oldukça düşük olmaktadır. Erken evlilikler ile eşler arasında on yılı aşan yaş farkı olan evliliklerin problemli olma olasılığının yüksek olabileceği kabul edilmektedir.

    Eş Seçmede Bireylerin Fiziki Güzelliği

    Eş seçmenin önemli bir boyutu sayılan “Fiziki yapı ve güzellik” konusu ile ilgili olarak gençlere “eş olarak seçecekleri kişinin fizik güzelliği hakkındaki tercihleri” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Toplam olarak öğrencilerin %53’ü “kendisi kadar güzel” olmasını tercih ettiklerini, %21’i güzelliğin eş seçmede “önemsiz” olduğunu, %20’si “kendisinden daha güzel” olmasını ve %6 kadarı da “kendisinden daha az güzel olmasını” istemişlerdir. Fiziki güzellik konusu, cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %75’i ve kızların ise %71’i eşlerinin “kendileri kadar ve daha güzel” olmasının istemişlerdir. Erkeklerin %18 ve kızların ise %24’ü eş seçiminde fiziki güzelliğin “önemsiz” olduğunu belirtmişlerdir(Özgüven 1994).

    Bu sonuçlara göre, erkek ve kızların her ikisi de yaklaşık dörtte üç oranında eşlerinin güzel olmasını istiyorlar, ancak, erkekler kızlardan biraz daha çok eşlerinin güzel olmasını önemli buluyorlar. Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir başka araştırmada da, ideal eş özellikleri arasında “güvenilir olmak”, “zeki olmak” ön sıralarda yer alırken “cazip görünüşün” daha az önemsendiği belirtilmiştir (Bilen, 1983).

    Eş Seçmede Dini İnanç

    Tarafların dini inançlarının eş seçmede ne derecede önemli olduğuna ilişkin soruya toplam öğrencilerin %86’sı “çok önemli” ve “kısmen önemli” ve %14’ü ise “önemsiz” olduğu cevabını vermişlerdir. Dini inancın önemi konusu cinsiyete göre incelendiğinde erkekler eş seçmede dini inancı %82, kızlar ise %89 oranında “önemli ve kısmen önemli” olarak belirtmişlerdir. Erkeklerin %18’i ve kızların ise %11’i eş seçmede dini inancın “önemli olmadığını” ifade etmişlerdir. Eş seçmede dini inancın her iki cins içinde önemli bir boyut oluşturduğu ve kızların bu konuda daha konservatif bir tutum içinde olduğu, evlenecekleri kimsenin dini inançlarının kendilerinkine benzer olmasını tercih ettikleri görülmektedir.

    Eşlerin dini inançları arasındaki farklılık ailenin mutluluğunu etkileyebilir. Çünkü dini inanç farkları eşlerin tutumlarını, yeme, içme ve eğlenme şekillerini yaşam kurallarını özellikle çocukların dini eğitimlerini etkiler, çocukların göreceklerini din eğitimi ana-baba arasında tartışmalı hale gelir. Dini bu farklılıkların kurulan evliliklerin mutluluğunu da etkilemeyebilir.

    Eş Seçiminde Bekaret Konusu

    Araştırmada, “evlenme kararı verirken bekâret konusu sizce önemli midir?” sorusuna toplam öğrencilerin %66’sı, evlenme kararı verirken “bekaret” konusunun farklı derecelerde de olsa önemli olduğunu %34’ü ise bekaretin önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir.

    Konu cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %37’si ve kızların ise %30’u bekaret konusunu önemli bulmuşlardır. Bekâret konusunun erkekler tarafından daha önemli bulunduğu görülmektedir (Özgüven 1996).

    Eşte Aranan Niteliklerin Kararlılık Düzeyi

    Üniversite öğrencilerinin, eşlerin de aradıkları yedi kişisel özelliğin sıralarında değişiklik olup olmadığını araştıran Hudson (1967) 28 yıl için de bu özelliklerin hiç değişmediğini saptamıştır. Bu temel özellikler, “güvenilir karakter”, “dengeli olmak”, “duygusallık”, “sevimli mizaç”, “karşılıklı çekicilik”, “sağlıklı oluş”, “yuva ve çocuk isteği” ve “zarafet ve inceliktir”. Bu kişilik özellikleri 1939 ile 1967 yılları arasında geçen 28 yıl içinde, farklı yıllarda üç araştırma üzerinde, yapılmış, eşde aranan bu niteliklerin önem sıralarında, dikkate değer bir değişiklik görülmemiştir.

    Ülkemizde Başaran’ın (1984) yaptığı araştırmada “ideal eşin sahip olduğu nitelikleri” incelenmiş, ideal eş olarak erkeklerin kadında aradığı nitelikler ise “ahlak, karakter, güzellik, iyi huy”, kadınların ise “ahlak, karakter, iyi bir meslek ve iyi huy”un ideal eşte bulunması gereken önemli nitelikler olarak bulunmuştur. Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında da ,Özgüven (1994) genel çerçevesi yönünden benzer sonuçlar elde edilmiştir. Araştırmalarda “ideal eşte” aranan özelliklerin önem sırası oldukça benzerlik göstermekle birlikte, kültürler arası farklılıktan erkek ve kadın olarak cinsiyetler arasında farklılıklardan dolayı önem sırasının değişmesi doğal sayılmaktadır.

    Ailelerin Çocuklarının Eşlerine İlişkin Tercihleri

    Ailelerin çocuklarının eşlerinde bulunmasını istediği nitelikler konusunda, Sosyal Planlama Genel Müdürlüğünün (1993) yaptığı bir araştırmada, aileler tarafından belirtilen nitelikler TABLO 4.1’de verilmiştir.

    TABLO 4.1

    Ailelerin çocuklarının evleneceği kişide aradığı özellikler

    Önem Sırası

    Nitelikler

    Yüzdelik

    (1)

    Köklü bir aileden olması

    %42

    (2)

    İyi bir meslek ve iş sahibi olması

    %41

    (3)

    Dinine bağlı ve ahlaklı olması

    %29

    (4)

    Çalışkan ve becerikli olması

    %28

    (5)

    Tahsilli olması

    %27

    (6)

    Aynı siyasi görüşte olması

    %21

    (7)

    Zengin olması

    %13

    (8)

    Güzel, yakışıklı olması

    %03

    Sonuç ve Öneriler

    Eş seçimini etkileyen etmenlerle ilgili pek çok araştırma yapılmıştır.Bu araştırmalar cinsiyetlere göre ayrılmış , bireylerin v erdiği cevaplar kategorilere ayrılmıştır.Her insanın fikir yapısı evlilik ile ilgili düşünceleri birbirinden farklıdır.Bu sadece eş seçimi için değil her zaman böyledir.Eş seçimi konusu da titizlikle incelenmesi gereken bir konudur.Biraz öncede söylediğim gibi pek çok araştırma yapılmış öneriler ortaya konulmuş ancak yaşantımızda bizi yargılamayan, yada değişmemizi istemeyen birisiyle olmak kendimizi gayet iyi hissetmemizi sağlayacağını düşünüyorum

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    İnsanlar genellikle bir aile içerisinde dünyaya gelir. Annesini, babasını ve diğer büyüklerini gözlerini dünyaya açtığında hazır bulur ve bu onun tercihi değildir. Yaşamla birlikte, kendi tercihlerini yaptığı bir hayat yoluna girer. Eş seçimi ve evlilik bir tercihtir. Farklı iki dünyadan gelen iki insanın sevgi ve saygı temelinde aile olmak amacıyla; bir araya gelmesi ile evlilik dediğimiz kutsal yapı oluşur. Ülkemizde birbirini çok da iyi tanımadan gerçekleştirilen ve nitelikli bir flört dönemi geçirmeden; imza altına alınan evlilikler mutlu bir şekilde devam etmemektedir.

    Ayrıca evlilik sürecinde eşler arasında romantizm ve heyecanın yitirilmesi, çoluk çocuk adına devam eden evlilikleri ortaya çıkarmaktadır. İşte tam bu noktada Aile ve çift terapisi yani bir uzman desteği gerekmektedir. Aile ve çift terapisinde eşlerinin birbirini tekrar görmesi sağlanır. İletişim becerileri kazandırılır. Gerek ekonomik sıkıntılar yüzünden gerekse aldatma, tartışma nedeniyle yıpranan evlilikler neden ve sonuçlarıyla eşlerin değerlendirilmesine sunulur ve olaylarla yüzleştirilir.

    Aile ve çift terapisinin bir işlevi de eşlerin etkin ve nitelikli zaman geçirmesini sağlamaktır. Kişilerin özsaygılarını yitirmeden birbirlerini suçlamadan yaşamalarında yardımcı olmaktır. Aile ve çift terapilerin de suçlu aranmaz. Nedenler üzerinde durulup yeni tutum geliştirme üzerine örnek müdahaleler yapılır. Hangi evlilik olursa olsun; zaman içerisinde biraz yıpranmıştır. Bu konuda bir Aile ve çift terapisi almak, bir uzman desteği görmek son derece faydalıdır. Mutlu bir ailenin çocuklarının da ruhen sağlıklı olacağı da bir hakikattir.