Etiket: Etme

  • Evdeki Ergen

    Evdeki Ergen

    Hayatımızın her dönemi farklı değişimlere ve geçişlere sahiptir. Bebeklikten çocukluğa geçmek, ilkokuldan liseye geçmek, yeni bir eve-işe geçmek, farklı birlikteliklere geçmek, yeni bir eşyaya geçmek… Değişimlere uyum sağlamak, alışmak genellikle sancılı ve zor bir süreç olabilir. Ergenlik dönemi de hormonal, duygusal ve düşüncesel yani psikolojik ve fizyolojik bir çok değişimin gerçekleştiği bir süreçtir. Bu sürecin getirilerini ergenler sadece kendileri yaşamazlar, aynı zamanda çevrelerindeki bireyler de bu süreçten etkilenmektedirler. . Dolayısıyla ergen bu kadar çok değişimden geçerken aslında ergen anne-babası da değişimden geçer, geçmek zorunda kalır. Bu dönem çocukluk ve erişkinlik arasında yer alan, gelecekteki yaşantımıza yön verecek olan kimlik ve kişilik özelliklerimizin oluşmasında büyük rol oynayan, yaşamın en zor ve karmaşık denebilecek bir kesitidir.

    Anlaşmazlıklar, farklı fikirler ve düşünceler hayatın her anında yaşanan bir durumdur. Önemli olan böyle kriz dönemlerini yönetebilmektir. Ergenlik döneminde hızlı büyüme ve değişim ergenin duygularını, davranışlarını kontrol etmesini zorlaştırabilir. Çocukluk ve yetişkinlik arasında kalmışlık hem anne-babanın hem de ergenin tepkilerini, sorunlar ile baş etme becerilerini farklılaştırır. Anne-baba bir taraftan büyüyen çocuklarının daha olgun, daha sorumluluk sahibi davranmasını beklerken, bir taraftan da eskiden olduğu gibi, alıştıkları gibi çocuklarının sözlerinden çıkmamasını isterler. Ergen ise bir yandan daha çok özgürlük ve bağımsızlık isterken bir yandan da davranışlarının sorumluluğunu almayı erteleyebilir ya da reddeder. Anne-baba ve ergen arasındaki çatışmalar temelde bu ikilemlerden kaynaklanır. Ergenlik döneminin tipik tutumları vardır. Bu tutumlar da tüm aileler tarafından benzer şekilde dile getirilerek ifade edilir. Otoriteye karşı gelme, söz dinlememe, eleştirilmeye karşı hassaslık, beğenmeme ve eleştirme gibi… Ergen bu tutumlar ile anne-babasından farklı bir birey olduğunu kanıtlamaya, kendi yeterliliğini kendisine çevresine göstermeye çalışır. Bir yandan da yalnız kalmaktan, hata yapmaktan korkar, anne-babanın ona rehberlik etmesine içten içe ihtiyaç duyar. Ancak zaman zaman bundan hoşlanmıyormuş gibi ifadelerde ve davranışlarda bulunabilirler. Ebeveynler de bu değişimler doğrultusunda çocuklarının bambaşka bir kimliğe sahip olmaya başladığını gözlemleyip kaygılanarak farkında olmadan bu durumlara karşı olumsuz tutum ve davranışlarda bulunabilirler. Eskiden daha uyumlu, söz dinleyen, sorumluluklarında daha dikkat eden bir çocuk kısa bir zamanda bunları yapmamaya ve reddetmeye başlamıştır. İşte tam da bu durumlarda ebeveynler geçmiş yıllarda kullandıkları yöntemleri kullanarak evdeki ergene yaklaşmaya çalıştıklarında ilişkilerindeki sarsıntının şiddeti artmaya başlar. Çünkü ergenin tam da kurtulmak istediği, kanıtlamak istediği şey artık çocuk olmadığıdır. Ancak ebeveynler bunu gözardı ederek çocukmuş gibi davranmaya devam etmek istemektedirler.

    Peki ebeveynlerin ne yapmaları gerekir? Doğru tutumlar ve yöntemler nelerdir? Ergenlerle nasıl daha sağlıklı iletişim kurulur?

    Tüm ailelerin öncelikle hiçbir zaman göz ardı etmemeleri gereken durumlar; aile bireylerinin değerli ve önemli olduklarını bilmeleri, kendilerini güvende hissetmeleri, yakınlık ve dayanışma duygusunu geliştirmeleri, sorumluluk bilincinin artırılması ve karşılaşılan zorluklarla mücadele edebilme becerisinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bilinçle yaklaşılan tutumlar ve davranışlar sağlıklı iletişim becerisini bunun sayesinde de daha az çatışmayı beraberinde getirecektir. Sağlıklı iletişimde dikkat etmemiz gereken temel unsurlar;

    • Emir verici, gözdağı vererek ya da otorite mercii gibi cümleler kurmadan neyi istiyorsak gerekçesini açıklamalıyız.

    • Ergenin düşünceleri çocukça ya da basit düzeyde gelse dahi ad takma, alay etme, aşağılama ve kıyaslamalardan uzak durulmalıdır.

    • Sürekli kendi yaşantılarınızdan ya da sizin döneminizdeki zorluklardan bahsederek öğütler verilmemelidir.

    • Yaşanan problemler karşısında getirmiş olduğu çözüm önerileri dikkate alınmalıdır, geliştirilmesi gereken noktalar varsa geliştirilebilinir. Ancak ebeveynler kendisini tek çözüm kaynağı olarak görmemelidir.

    • Ergenlerin hayatları ısrarcı ve sürekli sorularla sorgulanıp sınanmamalıdır.

    • Yaptığı olumlu her davranışı doğaüstü bir beceri yapmış gibi abartarak ve sürekli övülmemelidir.

    Ancak her şeye rağmen bazı problemlerle mücadele etmekte güçlük çektiğinizi ya da sorunlarla başa çıkamadığınızı düşünüyor veya gözlemliyorsanız, lütfen sağlıklı ruh sağlığına sahip olabilmek için profesyonel bir destek almayı ihmal etmeyiniz.

  • Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk kişilerin obsesyon (saplantı, takıntı) veya kompulsiyonlara (zorlantı) sahip olduğu, yaygın, kronik ve uzun süreli bir rahatsızlıktır.

    Obsesyonlar tekrarlayıcı düşünce, dürtü veya zihinsel imajlardır ve anksiyeteye (kaygı) yol açarlar. Kişi tarafından genellikle mantıkdışı bulunurlar, zorlayıcıdır ve istemsizdir. Yaygın obsesyon semptomları şunlardır:

    • Mikrop kapma veya mikrop bulaşması korkusu

    • Tabular veya yasak düşünceler ( cinsel – dini içerikli düşünceler, başka birine veya kendine zarar verme obsesyonları )

    • Nesnelerin – olayların simetrik veya mükemmel bir sırada olması isteği

    • Sayma obsesyonları

    • Biriktirne – istifleme obsesyonları

    Kompulsiyonlar ise kişilerin obsesyonlarını bastırmak için bilinçli olarak sergilediği,

    tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel eylemlerdir. Kompulsiyonların amaçları obsesyonlardan doğan sıkıntıyı hafifletmek olmakla beraber, gerçekleştirilen eylemin amaçlanan durumla arasında mantıksal bir bağ bulunmaz. Genel kompulsiyon belirtileri aşağıda yer almaktadır:

    • Aşırı temizlik yapma / el yıkama

    • Nesneleri belirli bir düzende sıralama

    • Bir şeyleri sürekli kontrol etme (örneğin kapıyı kilitleyip kilitlemediğini, ocağı açık unutup unutmadığını defalarca kontrol etme)

    • Zorlayıcı sayma (araba plakalarını sayma, belirli bir sayıya kadar sayma gibi)

    Bütün ritüeller ve alışkanlıklar kompulsiyon olarak değerlendirilmez. Herkes bir şeyleri iki kez kontrol edebilir. Fakat OKB’si olan bir kişi genellikle obsesyon ve kompulsiyonlarını kontrol edemez. OKB dahilinde olması için sözü edilen türdeki düşünce veya davranışlar kişinin her gün en az bir saatini meşgul etmelidir. Ayrıca OKB’li kişiler kompulsiyonlarını icra etmekten keyif duymazlar, yalnızca obsesyonlarının meydana getirdiği kaygıları hafiflediği için rahatladıklarını düşünebilirler. Günlük hayatlarında ve işlevselliklerinde önemli problemler yaşarlar.

    Epidemiyolojik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB prevalansı (yaygınlık oranı) %0.5-1 ve geç ergenlik dönemi OKB prevalansı %2-3 olarak bulunmuştur.

    Klinik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB’sinin ortalama başlangıcı 6-11 yaş aralığıdır. Yetişkinlerdeki OKB’nin ½ ila 1/3’ünde rahatsızlık çocukluk veya ergenlik döneminde başlamaktadır fakat genellikle bu dönemde fark edilmemektedir.

    OKB sebepleri arasında genetik faktörlerin rolü büyük olmakla beraber, hormonal faktörler, çocukluk dönemi travmaları ve kişilik özellikleri (detaycı, mükemmeliyetçi, titiz) de gösterilebilir.

    Çocukluk döneminde normal olarak değerlendirilen ritüeller genellikle çizgilere basmamaya çalışma, şanslı numaralar belirleme gibi günlük işlevsel faaliyetler dahilindedir ve çocukların gelişimi için faydalıdır, kaygı düzeylerini kontrol etmeyi ve sosyalleşmeyi sağlar. OKB ile ilişkili ritüeller ise son derece rahatsızlık veren, günlük işlevselliği bozan, sosyal izolasyona yol açan şekildedir ve içerikleri daha farklıdır. Çocukluk döneminde çoğunlukla görülen obsesyon mikrop bulaşma korkusudur ve bununla beraber gelen kompulsiyon ise kaçınma ve aşırı el yıkamadır. Sıklıkla görülen bir diğer obsesyon ise kendisine veya ebeveynlerine zarar geleceğine dair kaygıları içerir ve kontrol kompulsiyonu eşlik eder. Diğer yaygın kompulsiyonlar ise dokunma, sayma, sıralama veya zihinsel eylemlerdir (dua, spesifik şeyleri düşünme, zihinde tekrarlama gibi). Bu kompulsiyonlar çocukların akademik başarılarını ve akran iletişimlerini etkileyebilir. Ergenlik döneminde ise cinsellikle ilgili obsesyonlar sıklıkla görülür.

    Çocuklar genellikle yaşadıkları OKB belirtilerinden utandıkları için bunları saklarlar veya olduğundan daha hafif şekliyle anlatırlar. Belirtilerin ‘çılgınlık-anormallik’ olmasından şüphe duyarlar. Çoğunlukla kendilerini klinisyenlere daha rahat anlatırlar. Tam bir değerlendirme için klinisyenin çocuktan ayrı, anne-babadan ayrı ve öğretmeninden ayrı bilgi alması gerekir.

    OKB’ye sıklıkla eşlik eden rahatsızlıklar şunlardır:

    • Depresyon

    • Anksiyete bozukluğu

    • Bipolar bozukluk

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu

    • Tik bozukluğu / Tourette sendromu

    • Otizm spektrum bozukluğu

    • Yeme bozuklukları    

  • Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    İnsanların hayatlarına devam etmek için birtakım temel ihtiyaçları vardır; bunlardan bazıları barınma, uyku, dinlenme ve tabii ki yemek. Yemek ihtiyacı birincil ihtiyaç olmasının dışında sosyal varlık olan insanların sosyalleşmesinin de bir yoludur. Planlarınızın çok büyük bir kısmı yemek üzerinedir. Bunun ötesinde yemek insanların duygularına da eşlik eden bir alışkanlıktır. Mutlu olunca yersiniz, coşkulu hissedince yersiniz, stresli anlarımızda yersiniz, moraliniz bozuk olunca yersiniz. Kişisel farklıları bir kenara bıraktığınızda göreceksiniz ki yemek birçok insanın en büyük ortak noktası ve bu ortak nokta bazen bir zevk, bir ihtiyaç, bir sosyal aktivite olmaktan çıkıp bir probleme dönüşebiliyor. Problemin ortaya çıkma şekli ise: duygusal yeme.

    Nedir?

    Duygusal yeme, negatif duygulara karşılık gelişen bir yeme bozukluğudur. Bu davranışlarda en sık görülen durum normalden daha fazla yemek ya da besin çeşitlerini farklı seçmek; daha tatlı, daha tuzlu veya daha yağlı yiyecekleri tercih etmek gibi. Yapılan araştırmalara göre duygusal yeme özellikle yoğun kaygı, stres, depresyon, öfke gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde görüldüğü, yalnızken gerçekleştiği öne sürülmüştür. Ayrıca bu durum yetersizlik hissiyle ve benlik saygısının düşük olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Yani bu durumda yemek yemek bir amaç olmaktan çıkıp bir araç haline dönüşüyor. Hayatta yaşanan olumsuzluklar yeme alışkanlıklarını büyük ölçüde etkiliyor. Olumsuz duyguların kişide yarattığı boşluk hissi yalnızlıkla baş etmeyi güçleştiriyor. Kişi bu boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışıyor. Ama duygusal açlık ne yazık ki yiyeceklerle giderilemiyor. Üstüne üstlük alınan fazla kaloriler de bir noktadan sonra sağlığınızı tehdit etmeye başlayabiliyor.

    Ne değildir?

    Öncelikle duygusal açlığı fiziksel açlıktan neyin ayırdığını bilmeniz gerekiyor. Duygusal açlık belirli durumlarda ortaya çıkar ve fiziksel açlıktan farklı olarak midenizin bir anda kazınmaya başladığını hissedersiniz. Düşünmeden, bulduğunuz her şeyi yemeye başlarsınız. Sağlıklı besinler sizi doyurmuyormuş gibi gelir ve abur cubur gibi besinlere yönelirsiniz.  Duygusal açlıkta bedeniniz için daha sağlıklı olan, oturarak ve çatal bıçakla yenen yiyecekler yerine üzerine hiç düşünmeden, ayakta, bir önce midenize ulaşacak ve yerken sizi uğraştırmayacak yiyecekleri bulur ve onları yersiniz. 

    Fiziksel açlıkta ne yiyeceğiniz üzerine düşünür, ona göre bir yemek hazırlarsınız. Kontrol sizdedir. Ancak duygusal açlıkta yedikleriniz üzerindeki kontrol duygunuzu kaybedersiniz. Yiyecekleri “iyi yiyecekler “ve “kötü yiyecekler” olarak etiketlemeye başlarsınız ve sürekli kalori hesabı yaparsınız.

    Yemek bitince içinizi bir suçluluk duygusu kaplar, hâlbuki bir problem olmadığı zaman insan yemek yediği için kendini kötü hissetmez. Kendinizi sürekli eleştirirsiniz. Duygusal açlığı fiziksel açlıktan ayıran en önemli şey bu suçluluk duygusu diyebiliriz.

    Çözüm Yolları

    Duygusal yeme sizin duygularınız üzerinden gerçekleşen bir süreç ve kendinizi fark etmeye başladığınızda kurtulabileceğiniz bir durum. Öncelikli olarak yapmanız gereken şey duygusal yeme probleminiz olduğunu kabul etmek. Bir şeyler yolunda değil, bu düşünceyi fark edip kabul ettikten sonra hangi durumlarda bunu yaptığınızı, sizi yemeye neyin ittiğini anlamız gerekiyor. Bu noktada bir profesyonelden yardım almayı da ihmal etmemek gerekiyor çünkü tek başınıza olmanız gereken bir süreç değil, desteğe ihtiyaç duymanız da çok normal. Duygusal yemeden sağlıklı yemeye geçiş tabii ki kolay olmayacak fakat bu mümkün. 

    • Duygusal yemenin tetiklendiği anları keşfetmek ve bu tetikleyicilerle baş etme yolları geliştirmek.

    • Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek.

    • Farkındalıkle yeme (mindful eating) yöntemini benimsemek.

    • Duygusal yemeye sebep olan durumu yani kökeni keşfetmek ve tüm bu çözüm yollarının stratejik ve doğru bir şekilde uygulanabilmesi için psikolojik destek almak.

                      Farkındalıkla Yeme

                      İsminden de belli olacağını gibi yediklerinizin farkında olmak anlamına geliyor. Farkındalıkla yemek için öncelikle açlık sinyalinizi iyi okumanız gerekiyor. Vücudunuzun gerçek açlığının, yani fiziksel açlığı bilmek ve doyduğunuz zamanı ayırt etmek iki önemli başlangıç noktası. Bu iki nokta yardımı ile ne zaman ne kadar yemeniz gerektiğini belirleyebilirsiniz.

    • Duygusal yemeye başlamadan önce rahatlamak için biraz zaman yaratın: Yemeklere koşmak yerine bir süre içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Ayaklarınızın altındaki zemini, oturduğunuz koltuğu hissedebilir, yemeklerin kokusunu içinize çekebilir, görünüşlerini inceleyebilirsiniz.

    • Belirli bir başlangıcı ve bitişi olan bir rutin belirleyin. Tüketici duygusal yeme ”dürtüsel” ve ””dikkatsizce” dir (mindless). Ayakta durarak mutfak tezgahında yiyor olabilirsiniz. ”Yeme” deneyimini daha keyifli, daha kontrollu ve daha bilinçli yapmak için bilinçli bir şekilde kendinize yemek için güzel bir yer hazırlayın, mümkünse bu yeri görsel olarak güzelleştirin.

    • Anda kalabilmek için rutini değiştirmek: Anda kalabilmek, zihnimizin başka şeylere kaymasını engellemek için oturduğumuz sandalyeyi değiştirebilir, bardağı kullanmadığımız diğer elimizde tutabiliriz.

    • En keyif verecek yiyecekleri özenle seçmek: Seçtiğimiz yemekler genel olarak bizi en çok rahatlatacak olanlar değil, evde hazır bulunan yiyeceklerdir. Duygusal yemeye gösterdiğimiz dikkatin artması ile bizi en çok rahatlatacak en çok zevki verecek yiyeceklere yönelebiliriz.

    • Pişman etme potansiyeli fazla yiyeceklerden kaçınmak: Farkındalıkla yemenin amacı genel iyilik halimizi arttırmasıdır. Bu yüzden karnımızı ağrıtma ve şekerimizi aniden yükseltme ihtimali yüksek yiyecekleri seçmemek yerinde olacaktır.

    • Nicelikten ziyade niteliğe önem vermek: Yemeğin bizi rahatlatması ne kadar yediğimizle değil, yemekten ne kadar zevk aldığımızla ilişkilidir. Örneğin, küçük bir parça çok lezzetli ve kaliteli bir çikolatadan aldığımız tatmin, kalitesiz koca bir paket şekerden aldığımız tatminden çok daha fazladır.

    • Yeme deneyimine odaklanmak: Zihnimiz bu an yaptığımız aktiviteden ziyade başka şeylerle meşgul olmaya meyillidir, bu da kendimizi dağınık hissetmemize sebep olur. Yemek yerken yemeye odaklanarak hem daha fazla zevk alırız hem de zihnimize dinlenmesi için fırsat veririz. Yiyeceği direkt yutmadan önce koklayın. Ağzınıza aldığınız yiyeceğin tadını hissedin. Yavaşça çiğneyin ve iyice çiğnedikten sonra yutun.

  • Hasta Eden İlişkiler

    Hasta Eden İlişkiler

    Bir çocuk olarak nasıl sevildiğimiz, yetişkin olarak nasıl seveceğimizin rotasını çiziyor. Anne çocuk arasında gelişen bağlanma şekli gelecekte kuracağımız ilişkilerde güvenli, güvensiz veya kaçıngan (ikircikli) bağlanma örüntürleri kurmamıza yol açar.

    Güvenli bağlanma olanağına sahip nadir insanlardansanız ilişkilerde rahatlıkla bağlanma, kendinizi bir ilişkiye adama ve ilişkiyi sürdürme ve yürümeyen ilişkileri ajitasyon yaşamadan bitirme potansiyeline sahip olursunuz. İlişkiye yönelik olarak kendi beklentilerinizi bilir, kendinizin ve partnerinizin artı ve eksi özelliklerinizin farkında olursunuz.

    Güvensiz bağlanma stiline sahipseniz her türlü yakınlığı bir tehdit, sıkışma, zorlanma alanı olarak görüp gerçek ilişkilerden uzak durabilirsiniz. Aynı anda bir çok kişiyle birlikte olabilir, günübirlik ilişkiler yaşayabilir, insanları tanıma ve anlama yönünde ilgi göstermektense ihtiyacınıza göre kullanma ve kontrol etme eğiliminde olabilirsiniz.

    Kaçıngan (ikircikli) bağlanma stiline sahip kişiler tutarsızlık, güvensizlik, hızlıca bağlanma, ilişkide boyun eğme veya aşırı kontrolcü ve kıskanç olma, yürümeyen ilişkileri bitirememe gibi sorunlar yaşayabilirsiniz. Yaşadığınız ilişki kendi yaşam süreçlerinizi etkileyebilir, iş hayatında ve aile ve diğer sosyal ilişkilerinizde bozulmaya yol açabilir.

    Bazen biri gelir ve sizi öyle bir ilişkiye sokar ki ne yapacağınızı bilemez kendinizi tamamen karşıdakinin etkisi altına aldığı bir düzenekte bulursunuz. Bu ilişkilere hasta eden ilişkiler diyorum. Kaçıngan ve güvensiz bağlanma stiline sahip kişiler çoğunlukla bu şekilde aşağıda belirttiğim örüntülerde davranma eğilimindedir.

    Yapışmacı, tutarsız ve iletişimi siyah beyaz algılayan kişiler önce size öyle bir gelir sokulur, bağlanır ve iyi histtirir ki kendinizi tamamen teslim edebilirsiniz. Tam da bu sırada kedi ile aynı çuvala girmişsiniz gibi sizi tırmalamaya başlar. Sizi sürekli “senden nefret ediyorum, beni terk etme” döngüsü içerisine sokar. Ve bu kişiyi mutlu edemediğiniz için gerilir, mutlu etmenin yolunu olmadığını görüp daralırsınız. Ancak beni terk edersen ölürüm ve sen çok kötüsün yansıtması ile de kötü hissedip onu terk etmeme eğiliminde olursunuz.

    Mesafeli, zor güvenen zor ilişkilenen, içine kapanık ve ketum kişiler bağlanmakta zorlanırlar. Bağlılık gösterir samimi olarak orda olur, sadıktır ancak tam olarak teslim olması, güven duyarak bağlanması zordur. Siz farkında olmaksızın bu kişileri iter, kendinize hizmet etmeye zorlar ve soğuk bir mesafelenmeye girersiniz. Yani ilişkide onları zora sokacak yakınlığın zor ve tehlikeli olduğu yansıtmasının bir parçası olursunuz. Güvene dayalı bir ilişki kurabilmeleri için birinin her şeye rağmen hiç hata yapmadan o kişinin hayatında kalabilmesi gerekir.

    Kaynaşmacı ve hemen biz olalım, aynı olalım diyen kişiler size kendileri ile iyi olma ve hatta kendilerine hayran olma ya da size hayran olmak üzerinden ilişki kurmaya çalışırlar. Bu kişilerle iyi geçinir, ona iltifat edecek bir şeyler bulmaya çalıştığınızı fark edersiniz. Onunla aranız iyiyse harika, değilse berbat hissedersiniz. İlişkinin olmazsa olmaz yürütücüsü olan onunla aynı kafada, aynı fikirde olma halinde bir ikili birlik (füzyon) oluşturursunuz.

    Bunun aksine daha nevrotik ve güvenli bağlanmaya sahip kişilerle iseniz daha olgun savunmalar geliştirip, daha güvenli bir bağlanmaya yönelebilirsiniz. Bunlar benim “iyileştirici ilişkiler” dediğim ilişkilerdir.  Ancak siz de yukarıda bahsettiğim kişilik organizasyonlarından herhangi birine sahipseniz,  bu güvenli bağlanmadan kaçmak, onu bozmak için farkında olmadan elinizden geleni yaparsınız. Aslında bu noktada iş başında olan bilinç dışıdır.

    Güzel bir ilişki başlarken kafası bulanan, sen çok iyi birisin, değerli birisin ama ben ilişkide kalamam diyenler tam da bu kaçışı sergilerler. Bebeklikten yetişkinliğe dek edinilen ilişki kurma örüntüleri harekete geçer ve bugünün gerçekliklerini çarpıtarak algılar. İçsel korku, kaygı, güvensizlik bazen aşırı beklenti ve yapışma eğilimlerini eyleme dökerler. Yani bugünün gerçeğini algılayıp hissederek tepki vermek yerine, geçmiş deneyimlerini bugün oluyormuş gibi canlandırırlar.

    Diğer taraftan sağlıklı ilişki kurmaktan da korkacakları için yakın ve gerçek ilişkide olunan kaybetmekten korkmadıkları, orada olduğundan emin oldukları kişileri en çok zorlarlar. Ya güvenip kaybetmeyeceğinden emin olduğu için rahatça ilişkiyi sabote ederek ilişkiyi bozacak eylemlerde bulunur ya da gidecekler mi diye sürekli karşısındakini sınarlar.

    Böyle sağlıklı iyileştiren ilişki potansiyeline sahip birini bulduğunuzu düşünüyorsanız kendinizle ve kendi iç dinamiklerinizle çalışmanın bir yolunu bulmanızda yarar var.

    Terapi bir çeşit iyileştiren ilişkidir: sınırları belli, gerçeklik temelli, dünü ve bugünü bağlamında değerlendirerek ortaya çıkan duygulanımların netleştirilmesi ve ifade edilmesine olanak sağlayan güvenli bir alan yaratır. Böylece gerçek dünyadaki ilişkisel varoluşumuzda sağlıklı bir yönelime ulaşmak için yalnız kalmamış olursunuz.

  • Psikotik Bozukluklarda Destekleyici Psikoterapi

    Psikotik Bozukluklarda Destekleyici Psikoterapi

    Psikotik bozukluklarda çeşitli terapi yöntemleri de kullanılabilmektedir. Bunlar arasında bilişsel davranışçı terapi modeli çok kullanılan terapi modeli olsa da dinamik terapiler de etkili olabilmektedir. Psikoloğun hastanın sanrılarını, varsanılarını, davranış boyutlarını, konuşmalarındaki dağınıklığının öyküsünü almalı ve ona göre çalışma stili geliştirmelidir. Burada psikolog terapiyle çalışırken psikofarmakolojik desteğinin takibini de psikiyatr eşliğinde takip etmesi psikoloğa yarar sağlayacaktır. Aynı zaman da hastanın ailesiyle olan bilgi alışverişi bir bütün olarak hastaya olumlu katkıda bulunulacağı yadsımaz gerçeklerden bir tanesidir.

    1. BİLİŞSEL TERAPİ

    2. Hallüsinasyonların Bilişsel Terapi ile Ele Alınması

    Bilişsel bakış açısından gerçekte olmayan bir şeyi görüyormuş hissiyatı kişiye dışarıdan yani zihninin dışından geliyormuş gibi gelen kişinin kendiliğinden ortaya çıkan(otomatik) düşünceleri olarak değerlendirilir.

    Hallüsinasyonlar zorlayıcı yaşam olaylarını ve koşullarını dışsallaştırma eğiliminden kaynaklanır. Bu kişilerin halüsinasyonlara anlam yükledikleri, içeriğini tartıştıkları, bunlarla baş etme yöntemleri geliştirmelerinin sağlanması ve halüsinasyonların kendisiyle ilgili düşünceleri yansıttığının uygun bir biçimde gösterilmesi yarar sağlayacaktır. Hastaya aynı zaman da tetikleyici etmelerin, gösteren duygusal ve davranışsal tepkilerin, başa çıkma yaklaşımlarının, ilişkili diğer düşünceleri ve eşlik eden imgelerin araştırılması gerekmektedir. Hastanın yerleşik düşüncelerini sorgulamak adına aşağıdaki gibi birtakım yaklaşımlarda bulunulabilir;

    • Duyduğu seslerle ilgili olarak kanıtlar sıralanabilir

    • Duyduğu seslerin günlük işlevselliğini bozma biçimi ele alınabilir.(kaçınma davranışı gibi)

    • Yönlendirecek buldurma yöntemine başvurabilir.(korkulan seslere karşın gösterebileceği tepkiler üzerinde yeniden çalışabilir)

    • Oyunlaştırabilir.

    • Kökleşmiş yerleşik düşüncelerini değiştirmesine yardımcı olmak

    • Radyo, Tv açılabilir

    • Müzik dinlenebilir

    • Bir arkadaşıyla sohbet edinebilir

    • Spor yapılabilir

    1. Hezeyanlarının Bilişsel Terapi Modeli İle Ele Alınması

    Üstbiliş sürecinin aktifleşebilmesi açısından kendilik kavramını tehdit etmektedir. Üstbilişin farkındalığı paranoid şizofreni de öfke ve yanlış inançlar veya başkalarından gelen eziyet ile karakterize edilmektedir. Psikotik belirtilerin yapısından dolayı direnci azaltmak klinik popülâsyonu tedavi ederken arzu edilen başarı olabilir. Direnci büyüklüğünü etkileyen faktörler arasında;

    • Tehdit edilen spesifik özgürlüğün önemi

    • Tehdidin büyüklüğü bu açıdan önemlidir.

    Direnci asgari ölçüde azaltmak için değişimi en zayıf olandan başlatmak, hastadan sadece düşünceleri için alternatif belirlemesini istemek, inancın kendisinin aksine inanç kanıtlarına meydan okumak, hastanın kendi inancına karşı olan delilleri dile getirmesine teşvik etmek hasta için faydalı olacaktır. Hastanın hezeyanlarını terapi yoluyla ele almak hezeyanların büyük ölçüde gelişmesinde önem arz etmektedir. Kişi bu hezeyanları hatırlamakta güçlük çekebilir. Anımsatılmaya çalışılmalı ve bilgi alınmalıdır. Kişi anımsamak istemiyor gibi görünüyorsa bunu sınamak gerekir.

    “Sizi etkileyen olayları anımsamak size çok rahatsızlık mı veriyor? İsterseniz hazır olduğunuzda bu konuya geri dönebiliriz? Denebilir.

    Kişinin duraksaması rahatsızlık duyduğu ya da kendisine acı veren birtakım olaylar olduğunu gösterse bile kuşkucu olduklarından dolayı da bu şekilde davranabilirler.

    1. PSİKOSOYAL BECERİ EĞİTİMİ

    2. İletişim becerileri ile alakalı

    3. Kişilerarası problem çözme ile alakalı

    4. Herhangi bir iş ile uğraşmak vb. yoluyla kişinin hastalık nedeniyle kaybettiği ya da hiç kazanamadığı temel becerileri kazandırmayı hedeflenen  eğitimlerdir.

  • Obesesif ve Kompulsif Kişilik

    Obesesif ve Kompulsif Kişilik

    Obsesyon tarihten beri bilinen eski hastalık olarak bilinmektedir. Obsesyon Esquriol tarafından melankolik belirtisi olarak tanımlamaktaydı. Bir psikanalist olan Shapiro, kişilik aksaklıklarıyla ile ilgili psikoanalitik teorilerle doyum sağlamadığı düşündüğü için kendi kavramlarını geliştirmesi gerektiğini belirtmiştir. “Nörotik stiller” diye isimlendirdiği bir stilin yapısını ve özelliklerini tanımlamış olmakla beraber, kişinin genel düşünce sistemindeki birçok sendromun ve savunma mekanizmalarının kristalleştiği bir kalıp olarak düşünülebileceği üzerinde durmuştur. Bunlardan birincisi; düşüncenin katı ve net, sert bir biçimde odaklaşmış olmasıdır. Shapiro‟ya göre takıntılı bireyler bu hususiyetleri nedeniyle sürekli olarak dikkatli ve yoğun odaklanmış bir dikkate sahiptirler; bu sebeple de teknik ve detaylı işlerde başarılı olma olasılıkları yüksektir. Fakat yeni bilgiler veya dışsal uyaranlar nedeniyle kolayca dikkatleri dağılır ve kesintiye uğrarlar. Shapiro‟nun üzerinde durduğu ikinci özellik, obsesif-kompulsif kişinin bağımsızlık duygusundaki bozulmadır. Son özellik ise, obsesif-kompulsif kişilerin gerçeklik duygularını kaybetmiş olmaları veya dünya hakkındaki suçlayıcı duygularıdır. Obsesif düşünce, kompulsif ise dürtü anlamı taşımaktadır. Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu kurallar, düzenlilik ve kontrol hissiyatı üzerine aşırı düşünme olarak karakterize edilir. Bu kişiler bir şey üzerinde kontrol sahibi olamama noktasında ihtimal var ise  aşırı derecede anksiyete yaşarlar ve bu nedenle  bu tür durumlardan kaçmayı tercih etmektedirler. Kontrol onlar için önem arz eder ve sağlayamadıkları noktalarda ise öfke duygusu gerçekleşmektedir. Aşırı kontrollü halleri, madde bağımlılığı, hoyrat cinsel ilişki kurma, ekonomik sorumsuzluk gibi durumları engelleyerek kötü işler yapmasında iyiye çevirecektir. İş başarısı konusunda çok duyarlı ve kaideci olduklarından başarılı olma olasılıkları çoktur.  Esnek davranma noktasında problemli, mükemmeliyetçilik, detaylar noktasında aşırı ilgilenme gibi durumlar günlük yaşantılarını çok zorlaştırmakla beraber ve işlerini yaparken büyük bir zaman ve enerji sarf etmelerine neden olmaktadır. Yapılan iş her ne ise unutturacak derecede detaylarla, kaidelerle, listelerle, organize etme ve program yapma gibi davranışsal işlerle uğraşırlar.  Bu kişiler yeniliklerle ve esneklik gerektiren durumlarla karşılaşınca rahatsızlık duyarlar. Kültürel normlara çok bağlı olmakla birlikte inatçı bir kişilik yapısına sahiptirler. Kendileri kurallara uymaktadırlar ve kurallara tam olarak uymasını beklemektedirler.

    Kuralcılıkları ve detaycılıkları aile ilişkilerinde ve iş yaşamındaki yönetimi altında olan personellerini tabiri caizse hayatlarından bezdirir. Onun zihninde yanılgıya ne kendilerinde ne de diğer kişilere tahammül etmeleri noktasında problem yaşamaktadırlar. Başkaları tam olarak kendileri gibi düşünüp, hareket etmedikçe onlarla bir çalışma içine girmek istemezler, zorunda kalırlarsa sinirlenmektedirler. Yanlış yapmasını engellemek için yaptıklarını sürekli kontrol ederler. Olayların olumlu olumsuz yönlerini sürekli tartmaya çalıştıkları için karar vermekte çelişki yaşarlar. Duygularını geri planda tutup, çoğu zaman mantığı ön planda tutmaktadırlar. Mantığına uymayan kişilere karşı öfke duygusu gelişir ya da onlarla iletişim kurmak problem yaşamaktadırlar.  Eğlenceli ortamlara girdiklerinde zevk alamadıklarını ifade ederler. Genel manada sert, inatçı, cimri kişilerdir.

  • Gelecek Kaygısı / Sonsuz Kontrolcülük ve Tanrının Rolünü Çalmak

    Gelecek Kaygısı / Sonsuz Kontrolcülük ve Tanrının Rolünü Çalmak

    Gelecek kaygısı / sonsuz kontrolcülük ve tanrının rolünü çalmak

    Geleceği planlamak, onu daha işlevsel bir boyuta getirmek için birçok senaryolar, hipotezler gerekirse kuramlar oluşturur dururuz. Bu hipotezler veya kuramlar bizi hayatımızla ilgili tam nesnel olana götürmese de gerçeğe yakınlaştırır. İnsanda ki bu öngörü yeteneği sayesinde yaşantımı istediğimiz hedeflere doğru götürebilir ve bu sayede yaşantımızı istediğimiz doğrultuda yaşayabilme imkânı buluruz.

    Gelecek kaygısı, sonsuz kontrolcülük, tanrının rolünü çalmak

    Bu planlamalar müthiş bir öngörü yeteneği ile birleşince tadından yenmez. Daha fazla geleceği tasarlayarak ve kontrol ederek daha fazla şey elde edebiliriz. Örneği başarı…

    • Peki gerçekten neden bu kadar başarılı olmak istiyoruz?
    • Başarılı olma ile ne elde edebiliriz?
    • Başarısızlığımız durumunda ne olur?
    • Başarısızlığa kim/kimler uğrar?
    • Başarınca hangi grupta olacağız başarmadığımızda hangi gruba girmiş oluruz?

    Bu soruların cevabı bize ne hissettiriyor.

    Hayatımız da daha fazla başarılı olduğumuz sürece daha çok kabul görecek, onaylanacak ve sevil-ecek Toplum tarafından size bir statü tahsis edil-ecek, istediğimiz bir partnerle yaşantımızı sürdür-ecek, herhangi bir olası problemle karşı karşıya kalma riskimiz azal-acak veya ortadan kalk-acak. Her şeyi kontrol aldığımız mutlu olacak, huzursuz olamay-acak…ecek, acak….

    Bu -ecek, acak, cümle yapılarını o kadar içselleştirmişiz ki bunları yaşantımız içinde olmadığında yaşantımız sanki felaket bir senaryo ile bitmiş gibi hissettirir. Bu felaket durumu yaşamamak için bir kaçınma davranışı olarak geleceği dahil her şeyi ve herkesi kontrol etmeye eğilim gösteririz. Bu bazılarımızda o kadar çok ileri bir safhaya gelir ki geleceği tahmin ve öngörü adı altında tüm gelecek olaylarını olumsuz bir senaryo ile sonuçlanacağı şeklinde inançlara sahip oluruz. Durumu ve geleceği kontrol etme isteği o kadar fazlalaşır ki tanrının rolünü çalmış oluruz. Tanrı gibi her şeyi kontrol etmeye çalışırız. Kapasitemizin üzerinde bir yük alırız. Bu yükü kaldıramadığımız için çoğu sefer kapasitemizin altında performans göstererek yaşantımız da istediğimiz noktaya gelmekte problem yaşarız. Kısaca Koktuğumuz şey, korkulan şeyi yaratır paradoksu bu noktada aktive olur.

    Yaşantımızda gereğinden fazla olan kontrolü bıraktığımızda daha özgür bir düşünme şekline kavuşacağımızı söyleyebiliriz. kendimiz, başkaları ve gelecekle ile ilgili daha esnek kurallara, düşünceye sahip olmak daha esnek bir yaşantıya sahip olmamızı sağlar. Bu hayattan zevk almanızı, yaşantımızda iş yaparken eğlenmenizi sağlar. Geleceğinizle ile daha fazla seçenek üretir, gelecek planımızda birden çok sonucu olan seçenekleri hayatımıza entegre ederiz ve bunların sonuçlarını daha kolay tolere ederiz. Çok fazla kontrolcülük yaşantılardan haz almamızı engelleyen bir yaşantı tarzı olarak kendimizi gerçekleştirmemizi engel olur.

    Yaşantımızda “şimdi ve burada”ya odaklanmak yeteneklerinizi keşfetmemizi sağlar. Kendiliğimizi gerçekleştirmek ve aktive etmek, “şimdi ve burada” dan daha fazla haz almak, kaliteli bir yaşantı geçirmek için geçmişi analiz ederek, geleceği planlamak önemlidir. Bunları “şimdi ve burada”yı daha kaliteli bir şekilde geçirmek için yaparız. Geleceği planlamayı ve öngörmeyi, geleceği kontrol etme formuna dönüştürdüğümüzde “şimdi ve burada”ları kaçırarak hayatımızın büyük bir kısmını kaçırırız.

    Geleceği planlarken, onu yaşayamama seçeneğimizin olduğunu, bizim gibi diğer insanların ve doğanında yaşantımızda dolaylı ve doğrudan söz sahibi olduğunu, katkı sağladığını, katı planlamalarımızın doğanın / kaderin ve diğer kişilerin kendi planlarını uygularken sabote edileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

          Uzman Klinik Psikolog  Haşim BELTEN                                                                   

  • Anksiyete

    Anksiyete

    Esasen anksiyete, bireyin fiziksel ve ruhsal bileşenlerinin doğal tepkilerinden biri olarak kabul edilir. Yaşamımızı tehdit eden veya tehlike niteliği taşıyan uyaranlara karşı, vücutta ortaya çıkan fiziksel (çarpıntı, terleme, solunum sayısının atışı, kaslarda kasılmalar vs.) ve ruhsal belirtiler (ruhsal gerginlik, endişe, öznel sıkıntı hissi gibi) anksiyete olarak tanımlanır. Tehdit veya tehlike unsuruna karşı ortaya çıkan bu belirtiler, tehdit veya tehlikeden korunmamıza yardımcı olur (kaçmak veya mücadele etmek gibi).

    Peki doğal tepkilerimizden biri olarak kabul edilen anksiyete ne zaman “bozukluk” olarak tanımlanır?

    Eğer yukarıda belirttiğimiz fiziksel ve ruhsal belirtiler, çoğunlukla bir tehdit veya tehlike unsuru olmadan ortaya çıkıyorsa, belirtiler süreğen hale geldiyse veya günlük işlevselliğinizi (mesleki, ailevi, sosyal, akademik vs.) etkilemeye başladıysa, muhtemelen “anksiyete bozukluğu” söz konusudur?

    Bu hastalar yaşamlarını,her an bir felaketin çıkmak üzere olduğuna inanarak geçirirler.Kötü bazı şeylerin onların kontrolünün dışında meydana gelebileceğine inanmışlardır.Aniden bir salgına yakalanacaklar; doğal bir afet olacak; bir suçun kurbanı olacak; paralarını kaybedecek ya da sinir krizi geçirecektir veya delireceklerdir.Kötü bir şey meydana gelecek ve buna engel olamayacaklardır.Ağır basan duygu ,alt düzey korkudan tam gelişmiş panik ataklara doğru gelişen anksiyetedir.Bu hastalar,günlük olayları idare etmekten korkmazlar,felaketlerden korkarlar.

    Bu hastaların çoğu,bu durumla baş etmek için kaçınma ya da aşırı tefafiye itimat ederler.Fobik olurlar,yaşamlarını kısıtlar,sakinleştiriciler alırlar,sihirli düşünceyle meşgul olurlar,kompülsif ritüeller uygularlar ya da sakinleştirici,bir şişe su,herkesin güvendiği bir kişi gibi ‘’güvenli işaretlere’’bel bağlarlar.Bu davranışların tümü ,kötü şeyin oluşmasını durdurma amacına sahiptir.

    Tedavi amaçları:

    Hastanın felaket olacağı düşünceleri azaltmak ve üstesinden gelebilecekleri değerlendirmeleri bilişsel ve yaşantısal müdahalelerle artırmaktır.Genellikle hastalar korkularının oldukça abartılı olduğunu fark etmeye başlarlar.Tedavinin nihai amacı kendileri için rahatsızlık veren bir durumda daha önceden kullanmış oldukları başa çıkma becerilerini (kaçınma,aşırı telafi) daha sağlıklı baş etme beceriyle yapılandırmak ve korktukları pek çok durumla yüzleştirmektir.

  • Oyun oynamanın çocuğun gelişimine olan katkıları

    Çocukların hayal dünyaları yetişkinlere oranla oldukça geniştir. Çocuklar, çoğu zaman duygu ve düşüncelerini kelimeler ile ifade etmeyi tercih etmez. Çünkü anlatmak istediği, düşündüğü şeyleri sembolize ederek kendini daha iyi ifade edeceğini düşünür. Oyun da çocukların dünyasında oldukça önemli bir yer kaplar. Oyun, çocuk ile ebeveyn arasında duygusal yakınlığın ve bağ kurmanın gerçekleşmesini sağlamaktadır. Oyunun bağ kurmak, duygusal yakınlık dışında birçok yararı daha vardır. Bunlarda biri de oyunun iyileştirici gücüdür.

    Oyunun İşlevleri

    Oyunun iyileştirici gücü, özellikle travmatik yaşantılar geçiren ve travmatik yaşantılara maruz kalmak zorunda bırakılan çocuklarda “mucizevi” nitelikte olumlu sonuçlar göstermektedir.

    Oyunun bir diğer işlevi ise; çocuğa, gerçek yaşamda karşılaşabileceği olumsuz durum ve yaşantıları kontrollü şekilde ve çocuğun eğlendiği bir ortam olan oyun ortamında sunarak çocuğun olumsuz durum ve yaşantıları deneyimlemesini sağlamaktır. Böylece çocuk, yaşadığı olumsuz durumları kontrol etme ve başa çıkabilme becerisi kazanmış olacaktır.

    Oyun oynamak çocuğun yaratıcılığı destekler. Hayal dünyasını zenginleştirir.

    Oyun oynamak, çocuğun özgüvenini destekler. Çocuk, oyun oynayarak kendini daha iyi ifade etmeyi öğrenir.

    Oyun oynayan çocuk, oyun esnasında ihtiyaçlarının farkına varır. Çocuğun oyunda kurduğu senaryo ile ihtiyaçlarını dile getirebilir ya da oyuncaklar ile sembolize edebilir.

    Çocuğun hayatında oyun önemli bir yer kaplamaktadır. Çocuklarla oyunlarla öğrenir, oyunlarla büyür.

    Oyun oynamak, çocuğun çok yönlü gelişimini desteklemektedir.

    Oyunun, Sosyal Gelişime Katkıları

    Arkadaşlık kurma ve arkadaşlığı sürdürme

    Toplum kurallarına uyma, kuralları içselleştirme

    İç denetim geliştirme

    Oyunun Duygusal Gelişime Katkıları

    Oyun oynamak çocuğa kendi duygularını tanıma fırsatı sağlar.

    Oyun oynayan çocuk, duygularını uygun şekilde ifade etmeyi öğrenir.

    Oyun oynan çocuk başkalarının duygularını da dikkate almaya başlar.

    Oyunun Bedensel Gelişime Katkıları

    Oyun oynamak, çocuğun vücut, hareket gelişimini olumlu yönde destekler.

    Oyun oynayan çocuğun el becerileri gelişir.

    Hareket yetkinliği artar.

    Oyunun Zihinsel Gelişime Katkıları

    Çocuk, oyun oynayarak kavramların ve nesnelerin özelliklerini öğrenir.

    Çocuğun oyun oynaması dilini etkin şekilde kullanmasına yardımcı olur.

    Oyun, çocuğun problem çözme becerisinin gelişmesine yardımcı olur.

  • Çağımızın gerçeği; internet

    Dünyada gelişim döneminin özelliklerine göre nesillere özel isimler verilmektedir. ‘’ X NESLİ’’ 1961-1981 yılları arasında doğanlar için kullanılırken, ‘’ Y NESLİ ‘’ terimi 1981 ile 2000 yılları arasında doğanlar için kullanılmaktadır. X ve Y neslini takiben ‘’ Z nesli’’ ise 1990 sonları ile 2012 yılları arasında doğanları kapsamaktadır. Bu nesile aynı zamanda ‘’internet nesli’’ de denilmektedir.

    Z nesli X neslinin çocuklarıdır. Yeni sessiz nesil olarak da anılan bu nesil, sabırsız ve anlık zihne sahip, kendinden önceki neslin hırslarına sahip olmayan, içe kapanık, ‘’ gerçek insanlar’’la vakit geçirmekten pek hoşlanmayan olarak tanımlanırlar. Daha çok tüketim odaklı oldukları ve önceki nesilden farklı olarak kitap okumaktan hoşlanmadıkları ve sosyokültürel etkinliklere pek ilgi göstermedikleri söylenebilir. Z nesli daha çok bireysel takıldıkları belirtilmektedir.

    İnternet gençliği interneti yoğun biçimde kullanan ( oyun oynama, sohbet etme, arkadaşları ile iletişim kurma, yalnızlığını giderme, ) ve yaşamında internetin önemli bir yere sahip olduğunu düşünen ergenlerdir.

    İnternet gençliğinin özellikleri arasında şunlar vardır:

    İnternetin oyun ve eğlence aracı olarak görülmesi

    Kendisi ile hemfikir olduğunu düşündüğü kişilerle internet aracılığıyla bağlantı kurması

    Sanal alemde sohbet ve paylaşım ihtiyacını gidermeye çalışması

    Can sıkıntısı nedeniyle internete yönelmesi

    Sosyokültürel etkinliklere katılımlarının az olması

    Daha çok internet arkadaşlıklarını tercih etmesi

    İnternet aracılığı ile evrensel vatandaş olma

    İnternet gençliğinin kimlik ve kişilik kazanmasında içinde yaşadığı sosyal çevre kadar sanal dünyada kurduğu iletişim ve etkileşim de etkili olmaktadır. Bunun olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır.

    Olumlu olarak; internet demokratik amaçlara hizmet etmeye uygun yapısı nedeniyle gençlerin kendilerini iyi bir ifade etme ve kendini gerçekleştirme alanıdır.

    Öte yandan belirli bir amacı olmayan, zamanını dolduracak anlamlı faaliyetler bulamayan, aile çatışmaları yaşayan ve akran ortamı içinde kendine yer bulamayan ergenlerin daha çok içe çekilmesi, kendilerine hedef koymaktan çok uzak eylemsizlik haline bürünmesi, zamanının çoğunu sanal ortamda harcaması da internetin en belirgin olumsuz yönleridir.

    İnternetin hangi özellikleri onu bu kadar vazgeçilmez hale getirdi?

    İnternet emek gerektirmez, tembel işidir.

    İnternet sorumluluk gerektirmez.

    İnternet sosyalleşme mekanıdır, benzer ilgi alanına sahip olmak kişilerle iletişim kurmak için yeterlidir. Bu nedenle gerçek dünyada olmayacak ilişkiler kurabilirsiniz.

    Göz kontağı kurmanıza gerek yoktur. Bazı kişiler göz kontağı kurmaktan kaçınırlar. Ama internette buna gerek yoktur. Saatlerce kendi ortamınızda kimse ile göz göze gelmeden konuşabilirsiniz.

    İnternette kendini ifade etmek daha kolaydır. Gerçek hayatta iletişim kurmakta zorlanan, duygularını ifade edemeyen ve duygusal olarak kendilerini açamayan insanlar için internet bulunmaz fırsattır.

    Bir gruba dahil olmak çok kolaydır. Herkes için ait olmak, bir oluşumun parçası olmak önemlidir. Gerçek hayatta bir gruba dahil olmakta zorlanan kişiler bir tıkla istedikleri gruba dahil olup onaylandıklarını, kabul gördüklerini hissederler.

    İnternette buluşmak kolaydır.

    İnternet statü ve kimlik verir.

    İnternet gizemlidir, özgürlük verir, sınırsızdır.

    Toplumsal denetim zayıftır.

    Kontrol kişidedir. Kişi gerçek hayatta kontrol etmeye ya da ulaşmaya gücünün yetmediği tüm durumları sanal ortamda deneyimleme şansı bulur.

    İnternetin ödülü boldur.

    Televizyonun aksine siz internetten istediğinizi alırsınız.

    İnternette seçenek çoktur.

    Stresle başa çıkma yoludur.

    Buna benzer tüm bu faktörler nedeniyle sanal dünya, gençler ve çocuklar başta olmak üzere pek çok kişinin vazgeçilmezi oldu. Bu durum ‘’internet kötüye kullanımı’’ ve ‘’internet bağımlılığı’’ kavramlarını da beraberinde getirdi. Çocuk ve gençler için belki de en çok dikkat etmemiz gereken ise bu kavramlar… Ancak bu konuda anne babaların işinin hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Bu nedenle interneti gereğinde ve ya sınırlı zamanlar için kullandırmaya yönlendirmek en temel hedefimiz olmalı…