Etiket: Etki

  • Kuşaklar Arası Travma

    Kuşaklar Arası Travma

    Gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidinin yaşandığı, ağır yaralanmanın veya bedensel bütünlüğe yönelik bir tehdidin meydana geldiği ve kişinin kendisinin yaşadığı veya şahit olduğu olaylar travmatik yaşantılar olarak adlandırılır. Travmatik yaşantılar, ruhsal açıdan deprem, sel gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehdit eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini olumsuz yönde etkileyen travmatik olayları kapsar.

    Travmatik yaşantıların, hayatın normal akışı esnasında meydana gelen ve bireylerin başa çıkma mekanizmalarını devre dışı bırakarak onların hayata uyumlarını olumsuz yönde etkileyen yaşantılar olduğu görülmektedir. Ayrıca, sıradan talihsizliklerden farklı olarak travmatik olaylar, genellikle mağdurların yaşamına veya bütünlüğüne ilişkin tehditler içermekte ve bireyler üzerinde bedensel ve ruhsal yönden önemli ve etkili yaralanma belirtilerine yol açmaktadır.

    Aynı zamanda, travma sırasında bireylerin yıkıcı bir güç tarafından çaresiz hale getirildiği de dikkat çekmektedir. Ruhsal travmanın, insanın güçsüzlüğü, zayıflığı ve çaresizliği ile yüzleşmesi durumu olduğu görülmektedir. Bu yönüyle travmatik yaşantılar, insanlara kontrol, bağ kurma ve anlam duygusu veren olağan davranış sistemini alt üst ederler. Bu bağlamda psikolojik travmanın, bireylerin yaşamlarında değişiklik yapmalarını gerekli kıldığı ve bireyler açısından yeniden uyumu gerektirdiği savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra, yaşanılan travmanın çok şiddetli olması, uzun sürmesi ve kasti bir olay neticesinde yaşanması durumunda genellikle bireyler ilk olarak büyük bir dehşet ve yabancılaşma hissederler ve daha sonra bu duyguları depresyon ve suçluluk izler. Zamanla bu hislerin donuklaştığı, bireylerin çok derin bir disasiyasyon deneyimledikleri görülmektedir. Hatta, artık bireyler açısından yaşayıp yaşamamanın farksızlaştığı ve en sonunda bireylerin yaşayan bir ölü haline geldikleri dikkat çekmektedir.

    Diğer yandan, travmanın bir diğer yıkıcı etkisi de yaşanılanların sadece mağduru değil; aynı zamanda gelecek nesilleri de etkileyerek hapsetmesidir. Bu bağlamda, bireylerin çocukluk dönemleri içerisinde kronik bir şekilde gerçekleşen travmatik yaşantılarının onları dissosiye ettiği ve gelecekte bir kısır döngü şeklinde büyük oranda travmanın kuşaklararası aktarımına neden olduğu savunulmaktadır.

    Kuşaklararası travma geçişi ile düzenlenen çalışmalarda, travmanın yalnızca travmatik olaya maruz kalan kişi ya da çevreyle sınırlı kalmadığı, kendisinden sonraki kuşakları da etkilediği görülmektedir. Hayatının bir döneminde savaş ve soykırım gibi ciddi travmatik deneyimler yaşamış olan ve bu travmatik deneyimler neticesinde hayatta kalabilen çocuk ve yetişkinlerin bu sürece tanıklıkları “ikincil-vekaleten travma” olarak nitelendirilmektedir ve ikincil travma mağdurlarında travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve dissosiyatif bozukluklar başta olmak üzere pek çok ruhsal sorun ve hastalıklar oluşabilmektedir. İkincil travmayı deneyimleyen bireylerin de bu deneyimin izlerini ve etkilerini yakın ilişkide olduğu aile üyelerine aktarabildiği gözlemlenmektedir.  Bu aktarımın zaman içerisinde birincil travmayı doğrudan ya da dolaylı olarak deneyimleyen nesilden daha sonraki nesillere kadar uzanabildiğine dair görüşler çerçevesinde nesiller arası travma geçişi olarak tanımlanan fenomen ortaya çıkmıştır. Carl Gustav Jung, travmanın kuşaklararası aktarımı ile ilgili kolektif bilinçdışı kavramını formüle etmiş ve insanoğlunun; sembollerle, duygulanımsal durumlarla ve insanların davranış tipleriyle nesilden nesile aktarılan bir kolektif bilgiye sahip olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda, travmatik ruhsal sorunların sadece o kişiye has olmadığı, nesiller boyu etki oluşturan bir fenomen olarak ele alınması gerektiği görülmektedir.

    Bunlara ek olarak, kuşaklararası travma aktarımında aile ve ailenin yapısı büyük önem taşımaktadır. Aile yapılarına psikopatoloji açısından bakıldığında üç tür aile modeli olduğu dikkat çekmektedir. Bunlar; normal aile, görünürde normal aile (disfonksiyel aile) ve patolojik aile modelidir. Normal aile modelinde, ebeveynler psikiyatrik bir tanı almamış kişilerdir. Görünürde normal ailede, tanı alan bir çocuk ve genellikle tanı alamayan ancak eşik altı tanı kriterleriyle seyreden ebeveynler mevcuttur. Patolojik ailede ise, aile üyelerinin neredeyse hepsi en az bir psikiyatrik tanı alan bireylerden oluşmaktadır.

    Travmatik kişilerle kurulan patolojik ilişki, kişide travmatik etkiler yaratır. Kuşaklararası travmanın aktarımında patolojinin, kurbana ve kurban dışındaki aile bireylerinin tümüne geçtiği göze çarpmaktadır. İstismarcı-kurban ilişkisinde herkesin hem mağdur hem de kurban rolünde olabilmesi travmanın kuşaklararası aktarımını açıklayan önemli bir örnektir.

    Klinik gözlemler ve deneysel çalışmalar, travmatik yaşantıların sadece travmaya maruz kalan kişileri etkilemediğini, bu kişilerin hayatlarındaki önemli kişileri de etkilediğini göstermektedir. Travmanın kuşaklararası aktarılması teorisi, bir aile üyesinin deneyimlediği travmatik yaşantıların etkilerinin daha genç olan diğer aile üyesinde de görülebildiğini savunmaktadır. Bu etkinin ortaya çıkması için genç aile üyesinin travmaya doğrudan maruz kalmasına gerek olmadığı, hatta, bu kişinin travmatik yaşantı bittikten sonra bile doğmuş olabileceği dikkat çekmektedir.

    Ayrıca, psikotarih açısından çocuk yetiştirme stilleri, çocukluk çağı travmalarının oluşmasında önemli bir role sahiptir. Çocukluk çağı travmalarına maruz kalmak, ebeveynin veya bakım verenin çocuk yetiştirme stillerini de etkilemektedir. Çocuk yetiştirme stillerinin kuşaktan kuşağa aktarılması neticesinde çocukluk çağı travmalarının, aileler tarafından uygulandığı ve öncelikle anneden kıza geçtiği gözlemlenmektedir. Ebeveynler, kendi çocukluk çağı travmalarını yeniden işleyip, kendi çocuklarına nesilden nesile biraz daha iyi bir şekilde yaklaşma yeteneğine sahip olabilirler. Bakım verenler ve ebeveynler, özellikle anne, çocuğunu destekleyici şekilde pozitif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirirse ve bu çocuk yetiştirme stilleri toplum tarafından destek görürse tarihsel kişiliklerde değişimler gerçekleşebilir. Eğer kız çocukları negatif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirilir ve kötü muameleye maruz kalırlarsa, anne olduklarında kendi travmalarını yeniden işleyemezler ve kuşaklararası bir geçişle bu süreci çocuklarına yansıtırlar. Bir toplumda çocuk yetiştirme tarzının gelişmemesi de, o toplumun ekonomi, kültür, sanat, sosyal yaşam bakımından duraksamasına veya çökmesine yol açabilir.

    Travma alanında düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, yanlış çocuk yetiştirme tarzlarının da bireyin ruh sağlığı üzerinde travmatik yaşantılar kadar önemli ve olumsuz etkilerinin olduğu göze çarpmaktadır. Yetişen her kuşağın kendi çocuklarına çocukluk çağı travmalarını yaşatmaları, bu çocukların toplumda sorunlu bireyler olarak yetişmesine ve sonraki kuşaklara bu travmayı aktarmalarına yol açacaktır denilebilir. Bu bağlamda, çocuk yetiştirme stillerindeki önemli değişikliklerin, toplumdaki sosyal ve siyasi değişimi sağlayacağı söylenebilir. Gelişmiş, entegre edici ve çocuğun ruh sağlığına önem veren çocuk yetiştirme tarzlarına sahip olan toplumların, daha donanımlı bir yeni nesil yetiştirerek kuşaklararası süreçte bilginin, insanın ve insan olmanın değerinin bilinmesi ve her türlü kriz ortamında çözüm odaklı tekniklerin doğru bir şekilde uygulanması üzerinde oldukça etkili olduğu aşikardır.

  • Obezitenin Nedenleri

    Obezitenin Nedenleri

    Halk arasında ‘bunun annesi de kiloluydu, o kadar yiyip spor yapmazsan böyle katmer katmer göbeğin olur, doğduğunda da kiloluydu’ söylemleri obezite nedenlerinden sayılır. Aslında bu efsane mitlerde küçükte bir pay yok değildir. DSÖ obeziteyi; genetik ve çevresel etmelerin, bireyin yağ dokusuna ve enerji metabolizmasına etkileri olarak tanımlar. Daha net bir ifadeyle; obeziteye genetik yatkınlığı olan bireyler, çevresel etmenlerin etkisiyle obez olurlar (Pekan, 2017).

    1.2.1. Obeziteye Genetik Faktörlerin etkileri: Obezitenin genetik geçişi olduğu bilinmektedir fakat obeziteyle komorbid durumdaki hastalıklar dışında, obez hastaların büyük bir kısmı kalıtım sebebiyle obez olmazlar. Kalıtımın obeziteye etkilerinin neler olduğunu bulmak için ikiz çalışmaları, aile ve üvey birey çalışmaları yapılmıştır. BKİ esas alınarak yapılan çalışmalarda, aynı yumurta ikizleri ve farklı yumurta ikizleri veya ayrı olarak yetiştirilmiş aynı yumurta ikizlerinin BKİ %70 oranında benzerlik göstermiştir, aynı oran üvey birey çalışmalarında %30 ‘a düşmüştür. Aileyle yapılan çalışmalarda ise ikiz ve üvey çalışmalarında farklı olarak orta düzey bir kalıtım bulunmuştur. Birinci derece akrabalarda, obezite veya aşırı kilolu olma durumu ‘lamda cofficient’ denen metodla hesaplanmaktadır. Bu bize bir biyolojik akrabamız obez olduğunda, bizim obez olma riskimizle toplumdaki diğer bireylerin obez olma riskini karşılaştırır. Bu konu üzerinde yapılan çalışma; 840 obez bireyin, 2349 birinci derece akrabasından elde edilen risk oranın toplumdakinden 2 kat fazla olduğunu göstermiştir. Bireydeki obezitenin ciddiliğine göre riskte artmaktadır (Şık,2017). Kanada’da yapılan bir araştırma bu konuyu destekler argümanlar sunmuştur. 15245 bireyde yapılan araştırmada, akrabasında obez birey bulunanların obez olma riski Kanada toplumuna göre 5 kat fazladır (Gedik,2003). Özetle, ailesinde veya akrabalarında obez birey bulunan kişiler toplumun diğer bireylerinden daha fazla obez olma riski taşır.

    1.2.2. Obeziteye Çevresel Faktörlerin Etkileri: Bireyin obezite sorunuyla baş başa kalmasında genetik faktörlerin etkisi olsa da asıl belirleyici çevresel faktörlerdir. Bireyin kendisi dışında kalan herkes ve her şey ‘çevre’ olarak adlandırılır (Gürel ve İnan,2001). Swinburg (1999),  çevre ve obezite ilişkisine yönelik ilk tezi ortaya atan kişidir. Sağlıklı besin çevresi bireyi sağlıklı yaşamaya itmekte ve bireyin fiziksel aktivitesindeki artışa sebep olmaktadır. Çevrenin yaşayış biçimi, tarzı, düşüncesi ve hatta besin tüketim alışkanlıkları bizleri istemli ya da istemsiz olarak etkilemektedir. Obezitedeki çevresel etmenler; bizim hangi tür besini seçtiğimizle, o besine nasıl ulaştığımızla, o besinin kalorisel değerleriyle ve de çevrenin biz farkında olmadan yüklediği değerlerle şekillenir (Soylu, 2016).

    1. Besin Seçimi: İçinde yaşadığımız çevre bizim sağlıklı besin seçimimizi desteklediğinde değişim daha kolay sağlanmakta ve devamlılık sürmektedir. Cummins ve Macintre besin çevresini; dışarıdan alınan ve her türlü pişirilmeye hazır gıda, paketli ürün ya da dışarıdan tüketilen besin olarak tanımlar (Duman, Kayhan ve Sesal, 2009). Bireyden kaynaklanan etmenler (bireyin besin seçimi, yeme davranış ve tutumları, biyolojik ve demografik etmenler), sosyal çevre (aile, komşu, arkadaş ve akraba), fiziksel çevre (okul, market, işyeri, alışveriş merkezi ve restoran) ve makro düzeydeki çevresel etmenler (sosyo-ekenomik durum, kültür, besinlerin pazarlanması ve besin alanındaki politikalar) bireyin besin çevresini etkileyen faktörlerdir. Bir çocuğun sebzeyi sevip sevmemesi ya da yediği yemeğin porsiyonunu kendi belirlemesi bireysel etmen, çocuğun ailesinin sebze yiyip yemesi sosyal etmendir. Çocuğun gününü geçirdiği ev, okul gibi yerlerde sebzenin bulunması ya da ailenin sebzeye kolay ve ucuz ulaşması ise fiziksel çevre etmenidir. Bu konuda yapılan tarımsal politikalar ve kaliteli ürün ise makro düzey çevresel etmendir (Gedik, 2003).

    1. Ulaşılabilirlik: Artık Türk filmlerindeki gibi sefer taslarında yemek taşıyan insanları görmek neredeyse imkânsızdır. Günümüz çevresi bize anında, sıcak, lezzetli bol enerjili ve kalorili besinleri kolayca sunmaktadır. Her köşe başında bulunan fast food restaurantları, elimizde yürürken bile içebileceğimiz bol kalorili içeceğimiz, buzdolapları ve dışarıdaki her şeyi kolayca stoklayabileceğimiz dondurucular yiyeceğe kolayca ulaşabilmeyi ve tüketebilmeyi kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte yaşam biçimi ve sosyokültürel yapıdaki gelişmeler bireyi dışarıda beslenmeye zorunlu kılmaktadır. Dışarıda yemek yemek evde hazırlanana göre daha fazla şeker, yağ ve kolesterol içermektedir, bu durum obeziteye adeta bir davetiyedir(Soylu,2016). Us Department Of Agriculture (2010)’nin yaptığı çalışmalarda, dışarıda tükettiğimiz besinin evdekinden 134 kalori fazla olduğu bulunmuştur. Bir başka araştırma ise, insanların tükettikleri besinin kalorisini olağandan daha az algılama meyiline sahip olduğunu göstermiştir(Serter, 2003). Hayvanlar üzerinde yapılan kısa dönem çalışmaları göstermektedir ki; hayvanlara istedikleri kadar yağ oranı yüksek miktarda çeşitli besin verildiğinde, hayvanlarda yoğun bir şekilde enerji artışı ve obezite ortaya çıkmıştır. İki farklı kafes düzeneğine konulan atlardan birine 3 kap sukroz içeren içecek ve bir kap su konulmuştur, diğerine ise 3 kap su ve 1 kap sukroz içeren içecek koyulmuştur. Daha fazla sukroz içeren içecek alan at otuz günün sonunda aşırı derecede kilo almıştır. Bu hayvanlar aynı metabolik sisteme sahip olsalar bile enerji dengesi çevresel etmenlerin yönetimindedir(Soylu, 2016).

    1. Besin Fiyatları: Besin fiyatlarındaki artış ve azalmalar alacağımız besin miktarını etkiler. Üniversite öğrencilerinde yapılan bir araştırmada sağlıklı yiyeceklerin (süt ürünleri, çorba ve salata gibi) ücretleri düşürüldüğünde, öğrencilerin bu yiyecekleri daha fazla tükettikleri görülmüştür. Yine aynı şekilde öğrencilerle yapılan farklı çalışmalarda, meyve ve salata fiyatlarının yarı yarıya indirildiğinde satış oranlarının öncekine göre arttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca sağlıklı yiyeceklerin fiyatlarının düşürüldüğünün tüketiciye duyurulması, tüketicinin sağlıklı yiyeceklere yönelimini arttırmıştır. Hastane kafeteryasında yapılan bir araştırmada şeker oranı yüksek içeceklerin fiyatı arttırıldığında tüketimin düştüğü, hatta fiyat indirildiğinde bile bireylerin o içecekleri tüketme davranışının azaldığı bulunmuştur. Tüm bu araştırmalar dikkate alındığında obezite oranını arttıran sağlıksız besinlerin fiyatlarının arttırılması gerekmektedir ve bireyi sağlıklı yiyecek tüketmeye yönlendirme amaçlanmalı ve tüketicilere farkındalık kazandırılmalıdır. Sağlıklı besinlerin fiyatlarının düşürülmesi, obezite oranını da düşürmektedir(Soylu, 2016).

    1. Menülerin etiketlenmesi: Menüde yer alan yiyecek ve içeceklerin, besin değeri ve kalorilerinin hemen tüketilecek ürünün üzerinde yazması bireyi daha sağlıklı menüler seçmeye itebilmektedir(Köksal ve Özen, 2008). Büyük bir restoran zincirinde yapılan araştırmada, bireylere seçtikleri ürünün besin değerleri ve kalori bilgisi söylendiğinde, bireylerin daha az kalorili besin seçme davranışı gösterdikleri gözlemlenmiştir(Soylu, 2016). Yaşları 11-18 yaş arasındaki 106 kişiden oluşan bir topluluğa, başka bir restoran zinciri araştırması yapılmıştır. Bireylere ilk olarak üzerinde besin değerleri ve kalorileri yazmayan menü verilmiştir. Daha sonra ise kalorileri ve besin değerleri yazan 2. bir menü verilmiştir ve 2. menüyü alan bireylerin  %29 oranında daha az besin siparişi verdikleri gözlenmiştir. Menülerdeki ve siparişlerdeki bu değişimler bireylerin daha az kalori almasına yardımcı olmaktadır ve bireyler bundan sonraki besin seçimlerinde daha dikkatli olmaktadırlar. Bu konuda menülerde kalorili bildirgesi bulunmasına dair yasal çerçeve kurulursa, obeziteye etki eden bir faktör eksilebilir(Gedik,2013).

    1. Reklamların etkisi ve Nörobiyoloji: Besinlerle ilgili yapılan reklamlar o besinleri tercih etme oranımızı etkilemektedir. İştah mekanizması ve besin alımı, çevremizden ve bedenimizden gelen sinyallerden etkilenmeye açıktır. Bu durumun farkında olan besin endüstrisü, nöropazarlama tekniği kullanarak bizi o ürünü seçmeye teşvik eder. Besin endüstrisi bu yüzden nörobilimcilerle ve psikologlarla çalışırlar. Bu konuda hedef çocuklardır, küçüklükten itibaren bu algılara maruz kalan çocuklar aynı firmalar için büyüdüklerinde de müşteridir. Gıda endüstrisi kalorisi yüksek, enerjisi düşük besinlere karşı bireylerin algılarını etkileyerek pozitif inanç oluşturmaktadırlar(Öyekçin ve Deveci,2012). Yapılan araştırmalar çocukların; evde yapılmış meyve suyu tüketmek yerine, reklamlarda gördüklerini istemeye daha meyilli olduklarını göstermiştir. Dünya Tarım ve Sağlık Örgütü (2002), yüksek enerji değeri olan ve besin açısından fakir ürünlerin, tüketilmesinin ve pazarlanmasının obezite için risk faktörü olduğunu belirtmiştir.

    1. Çocuklar ve Aileleri: Bireyin ilk tanıdığı çevre ailesidir, dolayısıyla ilk öğrenmeler ve ilk alışkanlıklar ailede çerçevelenir. Model alınan aile, çocuğun yetişkinlikteki yaşamını ve tercihlerini etkilemektedir. Dördüncü sınıfa giden çocuğa sahip 1196 ailede yapılan araştırmalar, evde abur cubur tarzında (cips, kola, tüketime hazır ürünler…) yiyecekler ya da sağlıklı yiyecekler bulunmasıyla obezite arasında yakın bir ilişki olduğunu belirtmiştir. Bireyin evde bulunan yiyeceğe yöneliminin olması sebebiyle birey evde ne varsa ya onu tüketir ya da dışarıdan hazır besin sipariş verir. Ailesiyle birlikte aynı sofrada haftada yedi kez veya daha fazla yemek yiyen çocukların, ailesiyle yemek yemeyen çocuklara göre obezite olma oranları 0,7 kat daha düşüktür(Köksal ve Özel,2008). Saelens ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada kilolu ailelerin çocuklarının kilolu olma oranları %35.1 ‘iken, obez olmayan ailelerin çocuklarında bu oran %8.2’ dir, ayrıca obez ailelerin %23.2’si obez çocuğa sahiptir. İngiltere’de yapılan araştırma sonuçlarına göre, evlerinin etrafında sağlıksız besin satan yerlerde oturan bireylerin BKİ’ leri diğerlerine göre daha yüksektir. Sağlıklı çevreye yakın ve fiziksel aktivitesi desteklenmiş çocuklar (sağlıklı ürünlerin bulunduğu market ve restaurantlar, bisiklet yollarına ve yürüyüş parklarına yakın )  daha az obezite riskiyle karşılaşırlar(Şık,2017).

    1. Çevrenin Düzenlenmesi: Yaşanılan evin ya da gün boyu çalıştığımız mekânın nerede, nasıl ve hangi olanaklara sahip olduğu önemlidir. Günümüzün belki de hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz evimiz ya da iş yerimiz obezitede hangi rolü oynuyor? Evimizin ve iş yerimizin güvenli, içimizi açan ferah bir yerde olması, fiziksel olarak ( park, kaldırım ve egzersiz faaliyetlerini yapabilecek imkân sunabilmesi ) yardımcı olması, ulaşım ( bisiklet yolları ve toplu ulaşıma yakınlığı ) olarak rahat olması çevremizi cazip kılar. Bu değerler bireyin fiziksel aktivitesi ve yaşam kalitesini arttıran etmenlerdir(Sözen, 2006). Obezitede fiziksel çevrenin önemi ile ilgili yapılan çalışmalar bu konuda 4 kriterden bahseder. Bu kriterler; fonksiyonellik,  estetik, uzaklık ve güvenliktir. Bireyin yaşadığı çevrenin uzaklığının; mağazalara, parklara, alışveriş merkezlerine, sağlıklı ürün hizmeti sunan kafeteryalara ve daha iyi fiziksel aktivite yapabileceği mekânlara mesafesiyle ilgidir. İkinci kriter olan güvenlik; bireyin güven içerisinde ve tehlikeden uzak bir şekilde yürüme ya da koşu alanlarında özgürce hareket edebilmesine olanak sağlar. Kötü bir cadde üzerinde olan duvar yazıları olan, çöp konteynerlerinden kötü kokular gelen bir yer bireyi ne kadar spor yapmaya motive eder? Estetik açıdan yeşil alanlar, bakımı yapılmış ağaçlar ve ilgi çekici caddeler bireyin motivasyonunu arttırır(Soylu, 2016). Drewnowski ve arkadaşları, 2001 yetişkin üzerinde ‘çevre değerlendirmesi’ konulu on bir maddeden oluşan bir anket yapmıştır. Her bireyin evinden on dakikalık yürüme mesafesi olan yerler her katılımcı için değerlendirilmiştir. Yoğun trafiğin olduğu, abur cubur yiyecek restaurantlarının bulunduğu ve barların bulunduğu caddeler gibi düşük uygunluk değerine sahip yerlerde yaşayan bireylerin BKİ’ leri, bunların tam tersini yani temiz, güvenli ve bakımlı çevrede yaşayanlara göre daha yüksek çıkmıştır(Pekcan,2017). Çevre uygunluk değerlerini vergi kayıtlarına göre inceleyen Mellor ve arkadaşları, yüksek uygunluk değerlerine sahip bireylerin daha düşük BKİ’ ne sahip olduğunu söyler. Özetle; düşük çevre yerleşim kriterine sahip bireylerin, sağlıklı besin alma ve spor yapma düzeyleri daha düşük olduğu için BKİ’leri daha yüksektir(İnanç,2015).

    1. Şehirleşme ve Sosyo-ekonomik düzey: Xu ve Wang, yetersiz cadde bağlantılarının ve sağlıksız besin satan kafeteryaların çokluğunun obezite ile ilgili çevresel etmen grubunda yer aldığını söyler. Fakat bu sonuçları daha çok, yaşanılan yerin coğrafik özellikleri ve kentleşme düzeyleri etkilemektedir. Daha iyi cadde bağlantılarına sahip olan yerler ve spor aktivitesi, obeziteyi sadece şehirleşmenin yüksek olduğu yerlerde düşürürken; bu durum daha küçük ve orta büyüklüğe sahip şehirlerde daha az etkilidir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009). Quintiliani ve arkadaşları Boston’da düşük sosyo-ekenomik düzeyde yaşayan bireylere, çok yönlü sağlıklı müdahale programı yapmıştır.  İlk olarak bireylere sağlıklı besin ürünlerine ulaşmada kolaylık sağlanmıştır, daha sonra spor için yürüyüş grubu oluşturulmuştur. Ayrıca bu bireylere diyetisyen tarafından sağlığı arttırıcı bilgiler verilmiş olup, bireylerin diyet ve spor aktiviteleri medya kampanyalarıyla desteklenmiştir. Proje bölgesinde sağlıklı ürün satan restaurantlara ulaşabilmeleri ve yürüyüş parklarına kolayca gidebilmeleri için haritalar oluşturulmuştur. Bu projede amaç; halk sağlığı politikaların nüfusun geneline değil de, özellikle dezavantajlı gruplara ulaşabilmesini vurgulamaktır(Öyekçin ve Deveci,2012).

    1. Okullar ve İşyerleri: Ailesinden sonra bireyin en çok davranış kazanımı okulda gerçekleşir. Çocuğun beslenmeye ait davranışları ve sporsal faaliyetlere ilişkin yargıları bu dönemde oturur.  Çocukların günde en az iki yemek döneminde okulda olmaları onların beslenme biçimini etkiler(Şık,2017). Okul kantinlerinde satılan besinlerin çoğu besin ve mineral bakımından yetersiz, yüksek derecede yağ, tuz ve şeker içeren ürünlerdir. Okul kantinlerine ve yemekhanelerine çocukların sağlığı için uygun besinlerin temini sağlanmalıdır. Okul panolarına sağlıklı yiyeceklerin faydalarının anlatıldığı yazı ve görseller konulmalıdır, hatta velilere yönelik olarakta bu konuda seminer düzenlenmelidir. Okullarda yeterli düzeyde sporsal alanlar bulunmalı öğrenciler bu konuda desteklenmelidir(Serter,2003). İnsanların büyük bir kısmı çalışmaktadır ve günlerini sadece işyerlerinde geçirmemektedirler. İş yerlerinin on dakikalık mesafe alanlarında,  sağlıklı besine ve sporsal faaliyetlere ulaşım, bunların sıklığı, kavşaklara yakınlığı, yürünebilecek caddelerin bulunması bireylerin obezite riskini düşürmektedir. Aynı iş yerinden aynı spor aktivitesine giden bireylere indirim yapılması ya da grupça gidilen fiziksel aktivitelere indirim de bireyleri spor yapmaya teşvik etmektedir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009).

  • Karsinogeneziste, diyet ve mikrobiyotanın yeri

    Karsinogeneziste mikrobiyotada birçok bakteri sorumlu tutulmuş olup bunların başlıcaları şunlardır :

    Fusobacterium nucleatum; F.nucleatum gr (–) anaerop patojen bakteridir. En çok kolorektal kanser (KRK) ile ilişkisi gösterilmiş olan bakteridir. F.nucleatum KRK, kolon adenomalarında lüminal kolonizasyonu artmıştır. F.nucleatum, kolorektal kanser vakalarında %80 oranında bulunmuş. FadA adhesion and Wnt/β-catenin aktivasyonu ile DNA hasarı yapmaktadır. Önceden periodontal hastalıklarda tespit edilmiş. Daha çok gingivit ile ilişkili bulunmuştur. F.nucleatum enfeksiyonu tespit edilen tüm hastalarda kolonoskopik inceleme önerilmelidir.

    Bakteriodes fragilis; Daha çok Enterotoksijenik B.fragilis kolorektal kanser ile ilişkili bulunmuştur. Bakteriodes fragilis toksini kolonositlerde DNA hasarı yaptığı gösterilmiştir.

    Enterococcus faecalis; E.faecalis falültatif anaerop bir bakteri. Oral kavitede ve gastrointestinal sistemde commensal bir bakteri olup son zamanlarda patojen sınıfında yer alıyor. Pro-oxidative reactive oxygen species (ROS) üretiminden sorumlu. KRK’ de sağlıklı gruba göre gaitada yüksek bulunmuş. E. Faecalis tarafından ROS üretiminin kolonda karsinogenesisi tetiklediği gösterilmiştir.
    Clostridium septicum; Hermsen ve arkadaşlarının bir çalışmasında 320 KRK’de %40 oranında bulunmuş. Kontamine yiyeceklerle C.septicum sporları alınabiliyor.

    H.Pylori; Gastrik Ca ile kuvvetli ilişkili olup “International Agency for Research on Cancer” tarafından GİS karsinojeni olarak kabul edilmiş. 1991-2002 arasında Zumkeller ve arkadaşları, 11 çalışmanın meta-analizinde Hp’ nin bulunması KRK’ de riski 1.4 kat arttırmış. CagA ve VacA’ya sahip Hp olanlar daha çok KRK ile ilişkili bulunmuş. Bazı Hp suşları ile ilgili pro-oksidatif reaktif oksijen ve nitrojen üretimi KRK ile direk ve indirek ilişkili olabilir.

    E.coli; Martin ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, KRK olanlarda %70 oranında bulunmuş. Filogenetik olarak B2 colibactin üreten E.coli KRK ile ilişkili bulunmuş.

    Streptococcus bovis; S.bovis KRK ile ilk ilişkisi gösterilen bakteri olmuştur. Klein ve arkadaşları S.bovise bağlı endokarditi olanlarda KRK riskinin 5 kat arttğını tespit etmişler. Neoplastik hücrelere yapışarak karsinogenezisin ilk evrelerinde rol oynayabilirler. S.bovis enfeksiyonu tespit edilen tüm hastalarda kolonoskopik inceleme önerilmelidir.

    Kolerektal kanser, “drivers” denilen bakterilerle başlıyabilmekte, ve “passengers” denilen bakterilerle oluşabilmektedir. Fusobacteriler KRK’ de direkt driver etkisi var.

    Kısa zincirli yağ asitleri, karsinogenezis inhibisyonu ve mikrobiyota:

    Kolona sindirilmeden gelen oligosakkarit içerikli fiberlerin bakteriyel fermentasyonu sonucu bütirat,asetat ve propiyonik asit gibi kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitleri başta bütirat olmak üzere anti- inflamatuar ve anti-proliferatif etkisiyle kolonda anti-tümör aktivitesini sağlayarak koruyucu bir mekanizma oluştururlar. Bütirat ve Propionat, intestinal ve immün hücrelerde, Histon deasetilaz enzimlerini inhibe eder ve spesifik genlerin ekspresyonunu NAD-bağımlı protein deasetilaz aktif kısmında konformasyonel farklılaşmalar oluşturarak değiştirir. Histonların hiperasetilasyonu IL-6, IL-12 gibi proinflamatuvar sitokinlerin azalmasına yol açar. Regulatuar T hücrelerini ve anti-inflamatuar IL-10’u uyararak anti-inflamatuar ve antikarsinojenik etki yapar. Bu etkiyi Gpr109a reseptörü üzerinden yapar.

    Safra asitleri, karsinogenezis ve mikrobiyota: Primer safra asitleri kolik asit ve kenodeoksikolik asit karaciğerde kolesterol tarafından yapılır.Bunlar glisin ve taurin atarfından konjuge edilir ve duodenuma ekskrete edilir.Böylece bağırsaklarda yağ emilimi kolaylaşır.Primer safra asitlerinin %5’i kolon bakterileri tarafından “deoksycholic” asit

    14. Ulusal Hepato-Gastroenteroloji Kongresi 5. Ulusal Gastroenteroloji Cerrahi Kongresi 1st Euroasian Gastroenterological Association Symposium 5 – 8 Nisan 2017, Titanic De Luxe Antalya
    ve “litocholic” asit isminde toksik olan sekonder safra asitlerine çevrilir. Sonra kolondan tekrar portal venle safra asitleri karaciğere gelerek enterohepatik resirkülasyona uğrar. Sekonder safra asitleri ROS (reaktive oxygen species) üretimini arttırarak DNA hasarı yapar. Sekonder safra asitleri KRK’li kişilerin gaytasında 7alfadehydroxylation aktivitesi yüksek bulunmuş. Ayrıca beta-catenin aktivitesini arttırarak karsinogenezisin oluşmasına katkıda bulunur.

    Diet, karsinogenezis ve mikrobiyota: Diyet insan kanserlerinde %20-42 oranında rolü varken, kolon kanserindeki katkısı %50-90 arasındadır. Yüksek proteinle, trans-yağlarla beslenme, düşük fiberden beslenme, D vitamini eksikliği kolorektal kanser ile ilişkili bulunmuş.

    Kırmızı et ve yüksek hayvani yağlardan zengin diyetle beslenenlerde 7α-dehidroksilasyon aktivitesi fazla olan kolon bakterileri artarak disbiyotik barsak oluşmaktadır. Barsaklarda sekonder toksik safra asitleri artmakta, dolayısıyla mutajen özellikler ortaya çıkmakta. Sonuçta, kanser için predispozan faktör oluşmaktadır. Polifenol bileşikleri içeren gıdaların ise antioksidan, anti-inflamatuar, antikanserojen etkileri olduğu gösterilmiştir.

    Probiyotiklerin anti-kanserojen etki mekanizmaları

    1-Anti-genotoksisite

    2-Reaktif oksijen radikallerin azaltılması

    3-Karsinojenlerin bağlanması ve absorbsiyonu

    4-Apoptozis regülasyonu

    5-Karsinojen inaktivasyonunda rol oynayan enzimlerin stümülasyonu

    6-Konjüge linoleik asit üretimi

    7-Konağın immün yanıtını arttırma

    Kado ve arkadaşlarının yaptıkları bir çalışmada, kolorektal kanser hastalarının dışkısını farelerin kolonuna vermişler ve 6. hafta sonunda fare kolonunda kanser markırlarının ve hücre çoğalmasının arttığını saptamışlar. Bağırsak bakterilerinin % 80′ den fazlası kültür ortamlarında üretilememektedir.

    Ancak, son yıllarda özellikle iltihabi barsak hastalıklarına ve kolerektal kansere yol açan bakteriler, DNA genome sekans yöntemiyle tanımlanabilmektedir. Kolonda bakteri yoğunluğu ince barsağa göre daha fazla olduğu için kolonda Ca sıklığı, ince bağırsak Ca sıklığına göre daha fazla olmaktadır. Kolerektal kanser riskini arttıran bu bakteri ve bakteri enzimleri; beta glucuronidase, beta glucosidase, Azoreductase, Nitroreductase oluşmasına sebep olarak kanser gelişimine yol açarlar. Ayrıca kolonda proteolitik fermantasyonu sonucu oluşan H2S, amonyak, indoller de karsinogenezite rol oynamaktadır.

    Yapılan çalışmalarda Bifidobacterium (B.lactis, B.longum) ve lactobacillus (L. Acidophilus, L.Casei) bakterilerinin, farelerde patolojik kript odaklarını azaltarak karsinogeneziste önleyici rola sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Probiyotikler, mukozal immun sistemi etkileyerek mukozal inflamasyonu engellerler ve antikanserojen etki gösterirler. Probiyotiklerin etki mekanizması apoptosis olup, probiyotik bakterilerinin kolonda proliferasyon gösteren hastalıkların önlenmesinde onkolojik denetim yaptıkları gösterilmiştir.

    Sonuç olarak, bağırsak mikrobiyotasında görülen disbiyozis durumu patojen mikroorganizmaların daha fazla olmasına yol açar. Disbiyotik mikrobiyota ise karsinogenezisin oluşumuna zemin hazırlar. Probiyotikler ve faydalı bağırsak bakterileri karsinogenezisi önlemede başlıca anahtar rol oynarlar.

  • Metformin ve dpp-4 inhibitörlerinin birlikte kullanımının kardiyovasküler sisteme etkileri

    Diabetic Care dergisinde yayınlanan yeni bir makale de (9 Ekim 2017) metformin ve DPP-4 inhibitörlerinin birlikte kullanımının kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan kalp krizi (miyokard infarktüsü) ve ölümcül olmayan inme üzerine etkileri ortaya kondu.

    Dr. Crowley’s ve arkadaşları 3 büyük çalışmayı inceleyerek metformin ile DPP-4 inhibitörlerinin (sitagliptin, saxagliptin, alogliptin) beraber kullanımının kardiyovasküler sistem üzerine etkileri ile ilgili buldukları sonuçları yayınladılar.

    DPP-4 inhibitörlerinin kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan kalp krizi (miyokard infarktüsü) ve ölümcül olmayan inme üzerine nötr etkisi olduğu bilinmektedir. Saksagliptin ise kalp yetmezliğine bağlı hastaneye yatış sıklığını artırmaktadır.

    Metformin ve DPP-4 inhibitörlerinin beraber kullanımının bu üç hastalığın görülme insidansını, metformin kullanmayan sadece DPP-4 inhibitör kullanan bireylere göre düşürdüğü tespit edildi. Hatta Metformin kullanmayan bireylerde DPP-4 inhibitörinin zararlı etkileri gözlemlendi.

    Metformin barsaklarda inkretin üretimini artırarak etki ediyor. DPP-4 inhibitörleri de inkretinlerin yıkımını azaltıyorlar. Böylelikle metformin ve DPP-4 inhibitörleri beraber kullanıldığında hem inkretin salınımı artıyor hemde yıkımları azalıyor. Bu ilaçların beraber kullanımı Diyabet hastalarında hem şeker regülasyonu hemde kardiyovasküler olaylarda azalma meydana getirebilir

    (İnkretinler Glukoza bağlı insülin salınımında artış yaparak etki gösterirler)

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travmanın Tanımı

    Travma, bireyin bedensel ve ruhsal anlamda var oluşunu sarsan ve yaralayan her türlü olay olarak tanımlanabilir. Doğal afetler, insan eliyle oluşan kazalar, savaşlar, fiziksel veya cinsel saldırıya maruz kalma, işkence-eziyet görme, trafik kazaları, ölümcül hastalık teşhisinin konması, bir ceset ya da vücut parçası görme gibi zorlayıcı ve kişini başa çıkma yeteneğini aşan yoğun duygu yüklü olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır (Palabıyıkoğlu, 2000; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay tanımına giren her olayın kişide olumsuz duygu yaratması ve ruhsal travma olarak yaşanması söz konusu değildir. Pek çok olay kişide olumsuz duygu yükü yaratabilir ancak herhangi bir olayın ruhsal travma oluşturabilmesi için bazı özelliklerinin bulunuyor olması gerekir.

    Bu özeliklerden ilki, kişinin ölüm tehdidi, yaralanma tehdidi ya da yaralanmaya maruz kalması, kişinin kendisinden başka birinin ölümüne ya da ölüm tehdidi altında kalmasına tanık olması ya da başkasının yaralanmasına veya böyle bir tehdide maruz kalmasına tanıklık etmesi, yakınların ani ölümü, şiddete maruz kalarak öldürülmesi, yaralanması veya bunlara ilişkin tehdide maruz kalması gibi travmatik potansiyeli bulunan olaylara tanık olması ya da maruz kalması gerekmektedir (Herman, 2007; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    İkincisi ise, travmatik olaya maruz kalan kişinin olay karşısında verdiği tepkidir. İnsanlar travmatik olaylar karşısında çaresizlik, dehşete düşme, aşırı korku ve dona kalma tepkileri verebilirler (Öztürk ve Uluşahin, 2008). Bu koşullar sağlandığında kişinin travmatik bir olaydan etkilendiğini söylemek mümkün olabilmektedir. Diğer yandan kişinin yaşadığı travmatik yükü bulunan olaydan nasıl etkileneceği kişinin olayı nasıl algıladığına ve nasıl anlamlandırdığına bağlıdır (Beaton ve ark. 1999; APA, 2014).

    Travmatizasyon alanında yapılan çalışmalar, travmatik olayın, kişinin dünyaya ilişkin temel varsayımlarını ve inançlarını olumsuz etkilediğine işaret etmektedir (Foa ve ark., 1999; Aker ve Önder, 2003; Matthews ve Marwit, 2004; APA, 2014).

    Travmatik bir olay sonrasında olayın istemsiz şekilde hatırlanması, kaçınma davranışları, uyarılmışlık düzeyinin artması ve tetikte olma gibi travma sonrasında ortaya çıkan tepkilerle ilgili olarak yapılmış sayısız araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmalardan ilki İkinci Dünya Savışı sonrası savaşlarda bulunmuş ve çatışmalara maruz kalmış askerlerde ortaya çıkan psikolojik tepkiler anlaşılmaya çalışılmış ve bu tepkilere “bombardıman şoku” denmiştir. Fairbank ve arkadaşlarının (1993) bildirdiğine göre savaşın bitimi ile cepheden dönen askerlerde de aynı tepkilerin sık ve yoğun biçimde gözlenmesi sonucunda bu psikolojik tepkiler “savaş nevrozu” olarak adlandırılmaya başlamıştır.

    Matthews ve Marwit (2004) insanların dünyayla ilişkili varsayımlarının genellikle, dünyanın iyi ve adil bir yer olduğu, var olan kötülüklerin ise kendilerinin ya da yakınlarının başına gelmeyeceği şeklinde olduğunu bildirmişlerdir. Travmatik bir olay kişinin dünyaya, kendisine ve geleceğe ilişkin inancının sarsılmasına neden olabilir. Travma ve temel varsayımlar konusunda yapılan araştırmalar, travmanın, bireyin temel varsayımlarını olumsuz etkilediğini göstermektedir. (Foa ve ark., 1999; Matthews ve Marwit, 2004). Aker (2000) insanların hem kendilerinin yaşayacakları olaylara zihinsel olarak hazır hissetmek istediklerini hem de yaşadıkları olayların sonuçlarını kontrol etmek istediklerini ve bunların kendileri üzerinde veya başkaları üzerinde yaratabileceği etkileri kontrol edebilmek istediklerini ama travmatik olayın özelliğinin önceden kestirilemeyecek ve kontrol edilemeyecek olması olduğunu bildirmiştir.

    Yılmaz (2007) travmatik olayın, en şiddetli stres kaynaklarını içeriyor olması, insanın gündelik yaşamında karşılaştığı diğer stres kaynakları gibi sıradan, beklendik olmaması ve kontrol edilemez olması nedeniyle sarsıcı etkisi bulunduğunu bildirmiştir. Travmatik olayın neden olduğu sarsılmaya bağlı olarak aşırı uyarılmışlık, olaya ilişkin istemsiz hatırlamalar ve rahatsız edici düşünceler, kaçınma gibi travma sonrası tepkiler geliştirebilir. Yaşanan travmatik olayın ardından ortaya çıkabilen bu tepkilerin şiddeti giderek artabilir de zaman içinde kendiliğinden hafifleyebilir de. Bu da zaman içinde işlevselliği bozucu etki yaratabilir (Foa ve ark., 1999; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Yaşanılan tehlikenin büyüklüğü olumsuz duygusal sonuçlara yol açmaktadır. Bir kimsenin aniden olan ağır travmatik bir olaydan etkilenmesi olayın şiddetine (Öztürk ve Uluşahin, 2008); ne kadar etkilenileceği ise kişinin olayı algılama ve anlamlandırma biçimine (Carlson ve Ruzek, 2003); olay karşısındaki dayanma gücü ise kişinin kalıtımsal yapısı, kişilik özellikleri, öğrenme ile gelişen benlik gücü, böyle bir olaya hazırlıklı olup olmadığı gibi etkenlere bağlıdır (Öztürk ve Uluşan, 2008). Dolayısıyla, travmatik olay hemen her insanda korku, dehşete düşme ve çaresizlik yaratabilir ancak, ağır travmatik stres altında kalan insanların hepsi aynı bozulma, yıkılma belirtilerini göstermeyebilirler.

    Her insanın incinebilirlik düzeyi ya da eşiği birbirinden farklıdır. İncinebilirlik düzeyi yüksek olan bir kişi için zaman zaman en küçük stres kaynakları veya günlük problemler stres belirtilerini tetikleyebilirken; incinebilirlik düzeyi daha düşük olan bir kişi için sadece büyük felaketler benzer tepkilere yol açabilir. Bunun yanı sıra kronik stres kaynaklarının ortak olarak yaratabileceği etki az incinebilir kişilerde travmatik olay deneyimlemişcesine benzer tepkilere neden olabilir (Yılmaz, 2007).

     Travmatik Yaşantılar Sonucunda Ortaya Çıkan Tepkiler

    Travmatik yaşantılar sonucunda ortaya çıkan stres üst düzeyde bir strestir ve gündelik stres kaynakları gibi beklendik, sıradan, olasılıkları kontrol edilebilir değildir (Yılmaz, 2007). Travmatik yaşantının etkileme düzeyi kişiden kişiye değişse de stes karşısında bedenin gösterdiği kalp atışlarının hızlanması, kan basıncının artması, terleme, solunumun hızlanması gibi fizyolojik tepkiler herkeste görülebilir. Bu tepkiler stres hormonunun salgılanması sonucunda ortaya çıkmaktadır ve organizma tehdit atında kaldığından karşı karşıya kaldığı tehdit kaynağı ile savaşma, kaçma ya da dona kalma tepkisi verebilir. Kişinin yaşadığı stres çok yoğun olduğunda aşırı salgılanan stres hormonu, stres ortadan kalktıktan sonra dahi bir süre bedende kalır ve küçük bir uyaranla karşılaşsa dahi bedenin daha önceki tehdit durumunda verdiği stres tepkilerinin benzerlerini üretmesine neden olur. Bu tepkiler anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir (Aker ve Önder, 2003; Jones ve Wessley, 2006; Herman, 2007).

    Travmatik olaylar karşısında insanlar, kaygı, kabuslar görme, uyku problemleri, olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma, hissizlik, aşırı uyarılmışlık gibi psikolojik ve fizyolojik bazı tepkiler verebilmektedir (McHugh ve Treisman, 2007). Anormal olaylar karşısında verilen normal tepkiler olarak adlandırılan bu tepkilerin kısa süreli olması ve kendiliğinden düzelmesi beklenmektedir (Jones ve Wessely, 2006). Ancak, yaşanılan travmatik olay sona erdikten sonra da olayın psikolojik ve fizyolojik etkilerinin devam etmesi söz konusu olabilmektedir. Travmatik olaylardan hemen sonra ortaya çıkan ruhsal tepkiler doğaldır. Kişi ortaya çıkan yeni koşullara uyum sağlamaya başlar. Uyum sağlayabilen kimselerde yakınmalar kısa bir sürede kaybolur. İlk anlarda şaşkınlık, panik içinde uzaklaşma, bilinçsizce yakınlarını arama gibi durumlar belirginken zaman içinde durumlarının farkına varıp duygularını dışa vurmaya başlarlar. İleriki dönemlerde ise travmatik olayın anlamı tam olarak fark edilir. Ancak travmatik stresten sonra travmatik strese maruz kalan herkeste görülmese de çok farklı belirtilerle karşılaşılabilir. En sık olarak travma sonrası stres bozukluğu, akut stres tepkisi, travmatik yas, depresyon, uyum bozukluğu, panik bozukluk, agorafobi, özgül fobi, sosyal fobi, obsesif-kompulsif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, alkol ve madde kullanım bozuklukları, somataform bozukluklar, disosyatif bozukluklar görülebilir (Aker, 2000; Önder ve Tural, 2004; Öztürk, Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay sonrasında, tehdit kaynağı ortadan kalksa da olayın yarattığı psikolojik ve fizyolojik olumsuz etkiler devam edebilir (Flannery, 1999). Bu etkilerin devam etmesi sonucunda Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ortaya çıkabilir. Genel anlamıyla yoğun strese yol açan travmatik olaylardan sonra verilen uzun süreli bazen de gecikerek ortaya çıkan tepkiler TSSB olarak tanımlanabilir (APA, 2014). Hem doğal yollarla, hem de insan eliyle oluşan travmatik olaylar sonrasında TSSB ortaya çıkabilir (Öztürk, 2009).

    Travmatik yaşantılar sonrasında kişi benzer olayları tekrar tekrar hatırlayabilir, travmatik olaylar tekrar tetiklenebilir ve bu olaylar da travma yaşanan olaylar kadar kişiyi sarsabilir ve zorlayabilir (Kocabaşoğlu ve Özdemir, 2005; Woods, 2000). DSM V’te Travma sonrası stres bozukluğu dört tanı kriterinde toplanmıştır (APA, 2014). Bunlardan birincisi, kişinin istem dışı olarak travmatik olayları yeniden deneyimlemesidir. Buna göre, yaşadığı travmatik olaya ilişkin tekrarlanan anılar, kabuslar eşlik edebilir ve kişi olayı hatırlatacak uyaranlardan fazlasıyla rahatsız olabilir. İkincisi olayla ilişkili uyaranlardan kaçınmadır. Buna göre kişi travmatik yaşantıyı hatırlatabilecek her türlü uyarandan kaçınır ve bunlardan yoğun rahatsızlık duyar. Üçüncüsü, travmatik olay sonrası duygudurumsal ve bilişsel değişiklikler ortaya çıkar. Buna göre, kişi travmatik yaşantısına ilişkin bazı anıları hatırlayamayabilir, yaşantısı ile ilgili olarak kendisini, ikinci ya da üçüncü şahısları suçlayabilir. Dördüncüsü artmış uyarılmışlık ve tepkisellik belirtileridir. Buna göre kişi travmatik olay deneyiminden sonra bazı dönemlerde sinirli ve saldırgan olabilir ve hem kendisine hem de çevresine zarar verici davranışlar sergileyebilir.  

     Travmatik Olaydan Etkilenme Düzeyi

    Sungur (1999) travmatik olaydan etkilenme düzeylerinin kişiden kişiye göre değiştiğini bildirmiştir. Travmatik olaylar sonrasında bazı kişilerde TSSB gözlenirken bazılarında görülmemektedir. Kişinin yaşadığı bir olayın travmatik bir etki yaratması, kişinin bu olayı algılayış biçimine ve bu yaşadığı olayın hayatını, duygularını, düşüncelerini ne kadar olumsuz etkilediğine bağlıdır. Travma kişisel bir deneyimdir, her kişi olayı farklı değerlendirmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003).

    Dekkel ve arkadaşları (2014) yaptıkları çalışmada maruz kalınan travmanın şiddeti ile travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin şiddetinin doğru orantılı olduğunu ve travmanın şiddetinin yüksek olmasının başka psikopatolojilerin de ortaya çıkmasına neden olduğunu ayrıca travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin zamanla kötüleşmekte olduğunu ve depresyonun eşlik ettiği durumlarda ise TSSB belirtilerinin daha şiddetli olduğunu ortaya koymuşlardır.

    Çalışmalar TSSB geliştirme ve travmatik olaydan etkilenmede bazı faktörlerin önemli olduğunu göstermektedir. Travmatik olay sonrası TSSB gelişimi için bazı risk faktörleri olduğunu bildirmişlerdir. TSSB üzerine yapılan çalışmalarda çeşitli değişkenlere göre travmatik yaşantıdan etkilenme düzeyleri karşılaştırılmıştır bir takım risk faktörlerinin bulunduğu gözlenmiştir. Kadın olmak, çocuk veya yaşlı olmak, daha önce bir travmatik yaşantı deneyimi olmak, yardım-kurtarma çalışmalarına katılmak, yalnız yaşamak, aile desteğinin olmaması, psikiyatrik ya da fiziksel hastalık öyküsüne sahip olmak yer almaktadır (Aker, 2006; Palm ve arkadaşları, 2004; Karakaya ve ark., 2004; Suomalainen ve ark., 2011). Bunların dışında çocukluk döneminde yaşanan istismar ya da travmatik olay yaşantısı TSSB geliştirmede bir risk faktörü olarak görülmektedir (Brewin ve ark. 2000). Cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, önceki travmatik yaşantılar, kendisinde veya ailesinde psikolojik rahatsızlık hikayesi, çocuklukta istismara uğramış olmak başlıca etkenler olarak sayılabilir (Woods, 2000).

    Çocuktan ergenlik dönemine geçerken yaş arttıkça TSSB riski artarken, ergenlerin orta yaş grubuna kıyasla travmadan etkilenme düzeylerinin daha fazla olduğu görülmektedir (Suomalainen ve ark., 2011). Bu da ergenlik döneminde bulunuyor olmanın da TSSB gelişimi açısından risk faktörü olabileceğini göstermektedir.

    Travmaya bağlı kayıplar, travmatik olayın algılanan şiddeti, travmatik olay öncesindeki ruhsal hastalıklar ve yeterli sosyal desteğin bulunmuyor oluşu da TSSB görülmesini arttıran risk etkenleri arasında sayılmaktadır (Green ve ark., 2000). Kişinin sosyal desteklerinin yeterli olmaması da TSSB’nin gelişmesinde önemli bir faktör olduğu görülmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003; Sungur, 1999).

    TSSB geliştirmede risk faktörlerinden bahsedilirken aynı zamanda TSSB geliştirmede koruyucu faktörlerin de varlığından bahsedilmektedir. Cozzarelli (1993) tarafından travma mağdurlarıyla yürütülen bir çalışmada, optimist, kişisel kontrol hissinin ve benlik saygısının yüksek olması gibi kişisel özelliklerin travmanın olumsuz etkilerinden koruduğu belirtilmektedir.

    Sosyal destek travmatik yaşam olayları ve kriz durumlarında da oldukça önemlidir ve azlığı risk faktörüyken yeterince bulunuşu koruyucu bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır (Erol, 2008). Sosyal desteği fazla olan kişiler stresli durumlara daha çabuk uyum sağlamakta ve psikolojik sorunlarla daha kolay baş edebilmektedir. Sosyal desteğin kişileri yoğun kaygı yaşantısından koruduğu ve hastalıkların iyileşmesi üzerinde olumlu bir etki yarattığı pek çok çalışmada ortaya konmuştur. Örneğin; Güven (2010) 1999 Marmara depremi sonrasında depremzedelerle yapılan çalışmada, depremzedelerin algıladıkları sosyal destek düzeyi arttıkça, travma sonrası büyüme düzeylerinin arttığını ve depresyon düzeylerinin azaldığını bulmuştur.

  • Kanser ve cinsel yaşam

    Birçok kanser tipi ve tedavisi cinsel yaşamı etkilemektedir. Bilindiği gibi cinsellik, fiziksel özellikler, psikolojik ve sosyal durumdan etkilenen kompleks bir olaydır. Kişinin hastalığı ve o kişiye uygulanan tedavilere bağlı olarak değişmekle birlikte kişinin cinsiyeti, yaşı, kişilik yapısı, dini inançları ve kültürel değerlerine göre de cinsel yaşam etkilenebilmektedir. Kanser tedavisinde göz önünde bulundurulan yaşam kalitesi içincinsel fonksiyonların durumu da önem arz etmektedir.

    Kanser tanısı konulduktan sonra hastada cinsel yaşamda değişiklikler olabilmektedir. Tedavi süresince ve hatta sonrasında hastaların bir kısmında cinsel ilişkiden tamamen uzaklaşma eğilimi izlenmektedir. Bu uzaklaşmada aile içi sorunlara sebep olmaktadır. Kanser tanısı alan birçok hasta, yaşadığı durumun, cinsel yaşamdan daha önemli olduğunu düşünerek cinsel ilişkiden uzaklaşmaktadır. Bu durumun tam tersi de görülebilmektedir. Hastalığın inkar döneminde hiçbir şey yokmuş gibi davranan hasta, hayata karşı kendini ispatlama çabası içerisinde rutinin çok üzerinde, daha sık cinsel ilişkiye girme isteği hissedebilmektedir.

    Araştırmalar, meme ve jinekolojik organ kanserleri geçiren kadınların yaklaşık olarak yarısında uzun süreli cinsel fonksiyon bozukluğu görüldüğünü, prostat kanseri nedeniyle tedavi olan erkeklerde de tedavinin tipine göre değişen oranlarda cinsel problemler yaşandığını göstermektedir.

    Kadınlarda cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücut bütünlüğünde kayıp hissi ve buna bağlı cinsel benlikte eksiklik olması

    Tedavilere bağlı vajinal kuruluk ve buna bağlı olarak ağrılı cinsel temas

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Eşten beklenen anlayışın gelmemesi, eşin vücut değişimlerine gerekli olumlu tepkilerinin olmaması

    Erkeklerde cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücutta olan değişimler sonucunda yetersizlik hissi, cinsel istek kaybı

    Erken boşalma veya boşalmanın olmaması

    Tedaviler sonucu gelişen sertleşme sorunları

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Cinsel problemlerin gelişmesindeki en önemli düşüncelerden biri tedavi sürecinde cinsel yaşamın yasak olduğudur. Bu yanlış bir düşüncedir. Tüm kanser hastalarına yasaklanan bir durum değildir. Kemoterapi sonrasında gelişen bazı yan etkiler (bulantı, kusma, kan sayımında düşme vs) atlatıldıktan sonra eşler cinsel ilişkiye girebilirler. Bu yan etki süreci, kişiden kişiye ve almış olduğu tedaviye göre değişmekle birlikte ortalama 3-7 gün sürmektedir. Mutlaka tedavi veren doktora danışılmalıdır.

    Tedaviye başlamadan önce mutlaka hasta ve hastanın eşi, cinsel yaşamları ile ilgili endişelerini doktorlarıyla konuşmalıdır. Yaşam kalitesini etkileyecek bir durum olduğundan dolayı cinsel yaşamın doktor ile paylaşılmasından, konuşulmasından kaçınılmamalıdır.

    Tedavi sürecinde cinsel isteğin azalması sıklıkla depresyona bağlı olduğundan, bu durum ilaç veya psikoterapi ile kolaylıkla çözülebilmektedir.

    Yanlış düşüncelerden biri de kanserin cinsel ilişki ile bulaşma düşüncesidir. Kanser, cinsel ilişki ile bulaşabilen bir hastalık değildir. Bu sebeple eşler arasında uzaklaşma olmamalıdır.

    Cinsel yaşamın etkilenmemesi için en önemli görev hastaların eşlerine düşmektedir. Hastanın eşinin, hastalığa ve hastaya ilk koyduğu tepkilerin sonraki cinsel yaşamlarında belirgin etkisi olduğu saptanmıştır. İlk etapta hasta eşinin tepkisi sevecen ve kabullenici olursa hasta bu süreci daha kolay atlatabilmektedir. Ancak hastanın eşinde uzaklaşma, yadırgama ve ilişkiyi yasaklayıcı tavır olursabunun sonucunda hastada benlik kaybı ve depresyon gelişebilmektedir. Böyle olumsuz bir yaklaşım hastanın yaşam kalitesini ve tedavisini negatif yönde etkileyecektir.

  • Obezite kaderiniz değil !

    Obezite kaderiniz değil !

    TURDEP epidemiyolojik çalışmalarında, Türk erişkin toplumunda obezite sıklığı 1998’den 2010’a kadar yüzde 22.3’ten yüzde 31.2’ye ulaştığı bulunmuştur. Buna göre son 12 yılda kadınlarda obezitenin yüzde 34, erkeklerde ise yüzde 107 oranında artmış olduğu saptanmıştır.

    Artışın nedenleri arasında artan teknolojik gelişme sonucu ulaşım, üretim ve tarım alanlarında kolaylaşan yaşam biçimine bağlı fiziksel aktivitede azalma ve modern yaşamdaki beslenme alışkanlıklarındaki değişimdir. Bu makalemizde obeziteye neden olan genetik faktörler ve bunların hastalık üzerinde etkileri üzerinde duracağız.

    Genlerin obezite ile ne ilgisi var?

    Obezite, vücudun metabolik ve fiziki fonksiyonlarının devamı için gerekli olanlardan daha fazla besin olarak kalori alan bir insanda kronik enerji dengesizliğinin bir sonucu olarak vücut yağ oranının artması olarak tanımlanabilir.

    Son yıllarda obezitenin hızla artan sıklığı, yüksek kalorili gıdalara hazır erişim imkânı tanıyan ancak fiziksel aktivite için olanakları sınırlayan “obezojenik” bir zaman ve mekana bağlanmaktadır. Obezite salgını, daha çok bu özellikleri taşıyan toplumlarda daha fazla görülmektedir.

    Obezite önemli bir halk sağlığı problemidir çünkü diyabet, kalp hastalığı, felç, kanser ve diğer ciddi hastalıkların gelişme riskini arttırır.

    Obezojenik bir ortamda bile, herkes obez olmayabilir. Genomik araştırmalar yapılmadan önce obez aile üyeleri, ikizler ve evlat edinenler üzerinde yapılan araştırmalardan elde edilen dolaylı bilimsel kanıtlar obezitenin az bir kısmında genetik faktörlerin önemini ortaya koydu. Kalıtsal faktörler çocukluk çağı obezitesinde daha fazla katkı sağlamaktadır.

    Bir gen mi yoksa birden fazla mı?

    Obezite nadiren ailelerde tek bir genin neden olduğu net ve tek bir gen kalıtımı ile ortaya çıkar. Bunlar arasında en sık rastlanan gen, melanokortin 4 reseptörünü kodlayan MC4R’dir. MC4R’ün işlevini azaltan değişiklikler, çeşitli etnik gruplarda obez bireylerin çok az bir kesiminde ( < yüzde 5) obezite hastalığının oluşmasında katkıda bulunur.

    Etkilenen çocuklar aşırı yeme tutumu (hiperfaji) nedeniyle aşırı derecede acıkır ve obez olurlar. Şimdiye kadar, en az dokuz genin nadir bulunan çeşitleri (varyant), tek genin neden olduğu (monojenik) obezite ile ilişkilendirilmiştir.

    Fakat, çoğu obez insanda tek bir genetik neden belirlenemez. 2006 yılından beri, genom çapında çalışmalarda obezite ile ilişkili en az 50’den fazla gen saptandı ve bunların çoğu obez bireylerde hastalığın oluşmasında çok küçük etkilere sahipti. Çoğu obezite hastasında sorun çok faktörlü, yani birçok gen ve hareketsizlik, beslenme düzensizliği, diğer hormonal hastalıklar gibi çevresel faktörlerin arasındaki karmaşık etkileşimlerin sonucudur.

    Genler enerji dengesini nasıl kontrol eder?

    İnsan beyni, yağ (yağ) dokusu, pankreas ve sindirim sisteminden alınan sinyallere cevap vererek besin alımını düzenler. Bu sinyaller, leptin, insülin ve ghrelin gibi hormonlar ve diğer küçük moleküller tarafından iletilir. Beyin bu sinyalleri diğer girdilerle koordine eder ve vücuda talimat şeklinde komut verir. Bu komutlar ya daha fazla yemek yiyip enerji kullanımını azaltmak veya bunun tersini yapmak şeklindedir. Genler, gıda alımını yönlendiren sinyallerin ve tepkilerin temelini oluşturur ve bu genlerdeki küçük değişiklikler, beslenme ve kalori dengesini etkileyebilir. Obezite ile ilişkili varyantlara sahip bazı genler Tablo 1’ de görülmektedir.

    Tablo 1 : Obezite ile ilişkili varyantlara sahip seçilmiş genler

    Gen sembolü Gen adı Temel ürünün enerji dengesindeki rolü
    ADIPOQ Adiposit, C1q Yağ hücreleri tarafından üretilen adiponektin, enerji harcamasını arttırır
    FTO Yağ kitlesi ve obezite ile ilişkili gen Yiyecek alımını uyarır
    LEP Leptin Yağ hücreleri tarafından üretilir
    LEPR Leptin reseptörü Leptine bağlandığında iştahı baskılar
    INSIG2 İnsülin uyarıcı gen- 2 Kolesterol ve yağ asidi sentezinin düzenlenmesi
    MC4R Melanokortin 4 reseptörü Alfa melanosit uyarıcı hormona bağlandığında iştahı uyarır
    PCSK1 Proprotein dönüştürücü subtilisin / kekin tip 1 İnsülin biyosentezini düzenler
    PPARG Peroksizom çoğaltıcı-aktive edici reseptör gamma Yağ dokusunun gelişimini düzenler ve lipid alımını uyarır

    Yaşam için enerji önemlidir. İnsan enerjisinin düzenlenmesi, kilo artışını kontrol etmek yerine maalesef hayatta kalmak ve olası enerji ihtiyacında zayıflamaya karşı korumaya yönelik düzenlenir. Bu durumun açıklanmasına yardımcı olmak için “tutumlu genotip” hipotezi öne sürülmüştür. Bu, atalarımızın zaman zaman açlık yaşaması sırasında onlara ilerde enerji sağlanmasında yardımcı olan aynı genlerin şimdiki zamanda (bol miktarda yiyeceğin bulunduğu ) bize kazandırdığı olumsuz durum olarak tarif edilebilir.

    Bu bilgi korunmaya yönelik nasıl yardımcı olabilir?

    Obezitenin önlenmesi için halk sağlığı çalışmaları, sağlıklı beslenmeyi ve fiziksel aktiviteyi teşvik eden stratejilere odaklanmaktadır. Bu stratejiler, örneğin sağlıklı beslenme konusunda kamu hizmeti yapılan yerlerde ve okullarda farkındalığı artırmak için eğitim verilmelidir. Bu tür stratejiler, pek çok kişi için pozitif davranış değişikliklerine yol açarak geri dönüşte başarıyı artıracaktır.

    Epigenetik ve Obezite

    İnsan gelişiminin kritik dönemlerindeki çevresel maruz kalmalar, genin kendisinin dizilimini değiştirmeden o gende faaliyetinde kalıcı değişikliğe neden olabilir. Bu duruma “epigenetik” etki denmekte ve bu etkilerin ölçülmesi ve belirlenmesi DNA, RNA veya ilişkili proteinlerin kimyasal değişimlerinin ölçülmesini gerektirir. Epigenetik özellikle çocuk yaşlarda bireylerde beslenmenin gen üzerine etkilerini değiştirmesi akla makul gelse de bu durumu gösteren epidemiyolojik çalışmalar halen erken bir aşamadadır.

    Referanslar

    Walley AJ, Asher JE, Froguel P. Nat Rev Genet . 2009 Tem; 10 (7): 431-42.

    Choquet H, Meyre D. Curr Genomics . 2011 Mayıs; 12 (3): 169-79.

    World Health Organization. Obesity: Preventing and Managing the Global Epidemic. Geneva: The World Health Organization; 2000. Technical Report Series no. 894.

    Mendez MA, Monteiro CA, Popkin BM. Overweight exceeds underweight among women in most developing countries. Am J Clin Nutr 2005;81:714–21.

    Silventoinen K, Sans S, Tolonen H, et al. Trends in obesity and energy supply in the WHO MONICA Project. Obesity 2004;28:710-86.

  • Çocukların Ruh Sağlığını Kurban Etmeyelim

    Çocukların Ruh Sağlığını Kurban Etmeyelim

    Bayramlar çocuklar için ailedeki herkesin bir araya geldiği, sınırsız şeker ve tatlının tüketildiği, aile büyüklerinden alınan harçlıklarla mutlu olunan güzel günlerdir. Medyada ya da çevrelerinde gördükleri kurban kesim sahnelerinden çocuklarımızı koruyamazsak; bayram, çocuklar için birer travma olabilir. Kurban kesmenin anlamı ve bayram denildiğinde içinde bulundurduğu kavramlar çocukların içinde bulundukları gelişim basamakları göz önünde bulundurularak anlatılmalıdır.

    Kültüre ve Yaşa Göre Etkiler Değişiyor:

    Çocukların kurban kesimini görmemesi ve sonucunda oluşabilecek olası olumsuz etkiler, çocukların yaşadıkları bölge ve kültüre göre farklılıklar gösterebilmektedir. Hayvancılıkla uğraşan bölgelerde, daha önce defalarca hayvan kesimini gören çocuklar, kurban bayramında hayvan kesimini gördüğünde, şehirlerde yaşayan ve eti sadece markette gören çocuklar kadar olumsuz etkilenmeyebilirler. Fakat genel olarak çocuklara kurban kesme davranışı anlatırken ve dikkat etmemiz gereken noktalar yaş gruplarına göre değişmektedir.

    Çocuklara Kurban Bayramının Anlamını ve Güzelliklerini Anlatın:

    Okul öncesi dönemdeki çocuklarda soyut düşünme yeteneği gelişmemiştir. Düşünce sistemleri görseldir. Bu yüzden kurban kesiminin dini boyutunu ve ölümü anlamaları zordur. Bu dönemdeki çocuklara detaylı bilgi vermek yerine, kurban bayramının sosyal boyutu üzerinde durmak daha faydalıdır. İnsanların bayramda yardımlaştığını, birbirlerini ziyaret ettiklerini, ihtiyacı olanlara et ve para yardımında bulunulduğu anlatılmalıdır. Özellikle bayram süresince kurbanlarla ilgili etkilenebilecekleri görüntülerden de uzak tutulmalıdırlar.

    Çocuklar Kurbanın Kesim Anını Görmemeli: Çocuğun Kurban Bayramı’nı, kurban kesmenin önemini anlaması için kesimi izlemesi gerekmez. Unutulmaması gereken, çocukların bayramın soyut kısmını anlamlandırmaya başlasalar bile, yaşı ne olursa olsun, bir çocuğun kesim anını görmemesi daha sağlıklıdır. Kurban Bayramı sonrası uyku bozuklukları, korkular, güvensizlikler, gece ıslatmaları nedeni ile başvurular artıyor. Böyle durumlarda uzman yardımı almak doğrudur. Özel kesim yerlerinin olduğu, kesim için birçok seçenek sunulduğu günümüzde hayvanları acı çektirerek kesmek ve bunu çocuklara izlettirmek bir gelenek olamaz.

    Kesim sırasında çocukların olumsuz etkilenmesinin önüne geçmek için ebeveynlerin dikkat etmesi gereken hususlar:                                                                                                      

    Soyut düşünme kavramına erişmeyen çocuklar kurban kesimini dini bir görev olarak değil, bir cinayet veya vahşet olarak algılayabilirler. Hayvanın gözlerinin ve ayaklarının bağlanarak çaresiz bırakılması, çocuklarda duygusal yönden çöküntüye neden olabilir. Tersi bir etki de yaratabilecek bu durum sonucunda çocuklarda saldırgan tavırlar uyanabilir ve bu durum çocukların başka hayvanlara zarar vermesine neden olabilir. Öldürme bilincine sahip olmayan bir çocuğun yanında ebeveynleri tarafından bir hayvanın kesilmesi veya kesilmesine müsaade edilmesi, çocuk tarafından hayvanların öldürülmesinin doğru bir davranış olarak algılamasına neden olabilir. Ayrıca bu durum çocuklarda et yememeye sebep olabilir. Kurban kesimine şahit olan çocukların uyku düzenleri bozulabilir, kâbuslar görebilir ve hayvanlara karşı görüşleri tamamen değişebilir. Çocuklara özellikle bayram haftası süresince haber bültenleri de seyrettirilmemelidir. Kurban kesiminde ebeveynler çocuklarına karşı açıklayıcı ifadeler kullanmalıdır.                                                                                                                        Herkese sevgi, barış, anlayış, huzur ve sağlık dolu bir bayram dilerim.

  • Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    “All diseases begin in the gut.”-

    Tüm hastalıklar bağırsakta başlar./ Hippocrates

    İnsan doğduğunda bağırsak ve tüm organlarımız mikrobiyolojik olarak sterildir yani herhangi bir mikroorgazima içermez ve doğum anında anneden ve çevreden kaynaklanan bakterilerce kolonize olmaya başlar. Bu mikrobiyata sabit değildir ve anne sütü kesilip normal besinlere geçilinceye kadar farklılık gösterir. Yaşam boyunca bağırsak mikrobiyotası, beyin ve bağırsak arasında bağlantı oluşturarak insan sağlığı üzerinde önemli bir rol oynar.

    İlk temas, doğum sırasında annenin doğum kanalından, cildinden ve soluğundan meydana gelir ve bu ilk organizmalar vücuda yerleşir. İnsan vücudunda bulunan kendi hücre sayımızın yaklaşık 10 katı kadar mikroorganizma bulunur.

    İNSAN MİKROBİYOTASI;

    Bakteriler,

    Virüsler,

    Mantar,

    Ökaryotik mikroorganizmalardan oluşmaktadır.

    İnsan mikrobiotasının yakşaşık yüzde 70’i bağırsak sistemi içindedir.

    Gastrointestinal sistem (yüzde 70)

    yaklaşık 200 m2 yüzey alanı içerir

    mikroorganizmalar için zengin besin öğeleri içerir.

    Deri

    Genitoüriner sistem

    Solunum sisteminde de mikrobiota üyeleri bulunur.

    Bağırsak mikrobiyotası nedir? İşlevi Nedir? Hangi mikroorganizmalardan oluşur?

    Vücudumuzda 100 trilyon hücre vardır, yaklaşık bunun 10 katı kadar miktarda mikrobik elemanlar vücudumuzda cilt, ağız içi, kadın genital sistem, bağırsaklar gibi farklı yerlerde yerleşmiştir. Aslında zararsız olan bu mikroplara bulundukları yerin “florası” denmekte ama son zamanlarda bu tabir “mikrobiyota” olarak değişik isimle anılmaktadır. Bağırsaktaki bu floraya “Bağırsak mikrobiyotası” denir.

    Bağırsak mikrobiyotasının önemli görevlerinden bazıları

    Sindirim sistemimiz 200 m2 yüzey alanına sahiptir. Bu geniş alan bağırsak mikroorganizmaları için uygun beslenme ve yaşama ortamı sağlamaktadır. Bu geniş alan tüm mikrobiotanın yüzde 75’ini barındırır. Bağırsak içindeki bu organizmalar sindirim sistemi dahil, metabolizma, ve immün sistem gibi birçok durum için önem arzetmektedir.

    Bu yapı B ve K vitaminlerinin yapımını sağlar. Bağırsaklarda hastalık yapabilecek patojenik bakterilerin yerleşmesine mani olur. Bağışıklık sisteminin önemli bir elemanıdır; bir bariyer vazifesi görür. Bağırsak mikrobiotası bozulduğunda kanserden damar sertliğine, kilo fazlalığından şeker hastalığına ve alerjilere kadar birçok hastalığın ortaya çıkmasında rol alır.

    Hangi hastalıklarla ilişkisi vardır?

    Bakteriler ile ilişkili hastalıklar

    Diyare

    Obezite, Diyebet, Met. Sendr.

    Ateroskleroz

    İrritabl Bağırsak Sendr.

    Crohn hastalığı, Ü.Kolit

    Otizm/Depresyon/Alzheimer

    Astım, Egzema

    Kolelithiasis

    Multipl skleroz

    FMF

    Alkol dışı karaciğer yağlanması

    Obezite’de neler olmaktadır?

    Bakteriyel çeşitlilik oranında azalma görülürr,

    Firmicut tip bakteriler normalde daha az sayıda olurken obezitede sayıları artar ve Bacteroidetes’in azaldığı görülür

    Bifidobacteria tipi bakteriler azalır,

    Mikrobiyata ve yangı

    Mikrobiyata yangısal özelliklerin baskın olmasıda obezite gelişimi ile ilişkili olabilir.

    Mikrobiyatanın konağın yeme davranışlarını ve insülin direnci gelişimini bazı mekanizmalarla etkileyebilir.

    Mikrobiota ve insülin direnci

    Bağırsaktaki mikrobiotanın bozulması insülin direnci oluşumunda rol oynar.

    Obez ve insülin direnci olan farelerde mikrobiotanın düzelmesi, glikoz bozukluğunu düzeltir.

    Bağırsakta Firmicute tipi bakterilerin artışı

    Bağırsakta besin kalori emilimini artırır.

    Karaciğer yağlanması ile güçlü ilişkisi vardır.

    Bağırsak mikrobiotasının bozulması hem yangısal durum oluşturarak insülin direnci, diyabet ve obezite oluşumunu etkilerken hem de diğer yangısal hastalıkların oluşmasına ve seyrinde bozulmalara neden olabilir.

    Bağırsak mikrobiyotanız kan basıncınızı etkileyebilir mi?

    Yararlı mikroorganizmalardan olan lactobacilli m.o’ları antihipertansif etkisi olan ve ACE-1’i inhibe edebilen biyolojik aktif peptidler üretir. Laktobasil ile mayalanan süt tüketen hipertansif insanlarda kan basıncı düşer.

    Yaban mersininin antihipertansif etkisi bağırsaktaki Lactobacilli’ye bağlı olabilir .

    Spontan hipertansif sıçanlara ekşimiş sütün oral yoldan verilmesiyle sistolik kan basıncınının (büyük tansiyon) düştüğü bildirilmiştir.

    İnsanlarda yapılan randomize, kontrollü çalışmalar bir meta-analizi, probiyotik tüketimin hem sistolik hem de diyastolik kan basıncını hafifçe düşürdüğünü ortaya koymuştur.

    Çocukluk çağında sık antibiyotik kullanımı yağlanmayı artırır

    Çiftlikteki büyümeyi ve yem verimliliğini artırmak için hayvanlara düşük doz antibiyotikler yıllardır verilmektedir.

    Sık antibiyotik kullanan çocuklarda obezite daha sonraki hayatlarında daha sık görülmektedir.

    M. Blaser ve Meslektaşları genç fareler üzerinde antibiyotiklerin düşük dozda 7 hafta boyunca kullanımı sonrası yağlanmayı artırdığını ve metabolizmayı etkileyebildiklerini bulmuşlardır (Firmicutes:Bacteroidetes oranı artar)

    Bu çalışma ile bebeklerde bağırsaklarda uzun süreli etki yaratarak yağlanmayı artırıcı etki gösterdiği saptanmıştır.

    Bağırsak mikrobiyatası damar sertliğini (ateroskleroz) artırabilir.

    Bağırsak mikrobiyotası etkisi ile bağırsakta oluşan spesifik metabolitlerin üretimi ile uzak organlarda etki oluşabilir. Bağırsak mikrobiyotası beslenmede lipid fosfatidilkolinden zengin gıda alımı (yumurta sarısı, sakatat, et ürünleri) sonucu oluşan son ürünlerle aterosklerozu artırabilir. Fosfatidilkolin açısından zengin gıdalar alınması sonucu bunlar mikrobiyota tarafından koline, kolin ise karaciğer aracılığıyla son ürün olan trimetilamin oksite dönüşür. Bu madde ateroskleroz gelişimden sorunludur. Kolinin tüketimi ‘Batılılaşmış’ diyetinde fazladır ve Baceroides enterotipi ile bağlantılıdır.

    Gut mikrobiota tanısal testleri

    Gaita Kültürü

    Tüm GUT mikrobiyotasının sadece yüzde 10–50’si kültüre edilebilir.

    Yeni Kültür Teknikleri

    Matrix-assisted laser desorption/ionization–time of flight mass spectrometry (MS),

    «Fast and low-cost DNA sequencing» metodları,

    Tüm prokaryotlarda 16S rRNA ortak bulunan gendir.

    Metagenomic (veya «shotgun sequencing») çalışmaları.

    Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile birleştirilen metodlar,

    Floresan in situ hibridizasyon (FISH),

    Jel bazlı metodlar,

    Kültür bağımlı olmayan poligenetik metod 1

    6S rRNA sekanslama gibi ileri inceleme yöntemleri kullanılmaktadır.

    Gut Mikrobiyota Bozukluğunda Hangi Tedavi Yöntemleri Kullanılmaktadır

    1.Probiyotik tedavisi

    Canlı mikroorganizmalardır. Uygulandığında hastada yararlı flora değişikliği yaparlar. Genelde Lactobasilus ve Bifidobacterium.

    Bunlar arasında ;

    Yoğurt,

    Kefir,

    Peynir,

    Ekmek,

    Şarap,

    Sirke,

    Turşu,

    Boza,

    Tarhana,

    Lahana turşusu,

    Pastörize edilmemiş zeytin,

    Tarhana,

    Boza,

    Hardaliye

    2.Prebiyotik tedavisi

    Sindirilemeyen besin molekülleri içeren, yeterli uygulandığında uygulanan maddeyi sindirebilecek bakteri çoğalmasını sağlayan moleküller.

    Prebiyotikler arasında;

    Arpa, çavdar, buğday

    Kurubaklagil, soğan, sarımsak, pırasa, bezelye kuşkonmaz, domates, yer elması, hindiba, yeşil sebzeler gibi gıdalarda doğal olarak bulunur

    Muz, kırmızı meyveler,

    Polifenol içeren besinler.

    Sonuç olarak, mikrobiyota birçok faktör üzerinden kan basıncımızı etkiler. Sağlıklı beslenme mikrobiyotamız üzerine önemli etkiler oluşturur. Beslenmede prebiyotik ve probiyotik kullanımı mutlaka yer almalıdır.

  • Minopoz ve bioidentical hormon tedavisi

    Bayanların yumurtalık rezervlerinin tükenmesi sonucunda adet kanamalarının kesilmesine menopoz denilmektedir. Yaşlanma sürecine bağlı olarak ortalama 50-55 yaşlarında menopoz başlamaktadır. Doğal menopoz dışında Prematür Over yetmezliği ve Overlere yönelik cerrahi işlemlerden sonrada bayanlar daha erken yaşta menopoza girebilmektedirler. Menopoza giren bayanlarda yumurtalıklardan üretilen Estrojen ve Progesteron ismindeki kadınlık hormonlarının üretimi azaldığından bir çok klinik semptom ortaya çıkmaktadır. Çoğu bayanda bu semptomlar menopoza girmeden 3-4 yıl önce başlayıp menopoz ile birlikte zirve yapmaktadır. Menopoz semptomlarının hissedilmesi kişiler arasında farklılıklar arzetmektedir. Bazı bayanlar bu semptomlardan çok rahatsızlık duymazken , bazılarının hayatını çekilmez hale getirebilmektedir.

    Menopoz Semptomları :

    Sıcak Basmaları : Tipik olarak göğüs kafesinden başlayıp yüze doğru yayılan sıcak basması , terleme ve daha nadir olarak çarpıntı atakları ile kendini gösterir.

    Uykusuzluk

    Gece Terlemeleri

    Kilo Artışı : Metabolizmanın yavaşlamasına bağlı olarak

    İnsülin Direnci

    Duygu Durum Değişiklikleri : Anksiyete , iritabilite, depresyon, Konsantrasyon eksikliği

    Hafıza azalması

    Vajinal Kuruluk

    Cinsel İsteksizlik

    Halsizlik ve Enerji düşüklüğü

    Osteoporoz (Kemik Erimesi)

    Özelllikle menopoz semptomları günlük hayatlarını etkileyen bayanlarda ve erken yaşta menopoza giren bayanlarda tedavi endikasyonu vardır. Menopoz semptomlarının tedavisinde dünyada uzun yıllar yaygın olarak sentetik hormon replasman (tek başına estrojen veya estrojen+ Progesteron içeren haplar) tedavisi kullanılmıştır. Amerikada yapılan Women’s Health İnitiative ve İngilterede yapılan The One Million Women Study çalışmalarının 2002 ve 2003 yıllarında peşpeşe yayınlanmasından sonra tüm dünyada Sentetik hormon replasman tedavisi kullanımında ciddi bir azalma olmuştur. Çünkü her iki çalışmada da sentetik hormon replasman tedavisinin faydaları yanında yan etki olarak Koroner Kalp Hastalığı riskini, İnme riskini, Emboli riskini ve Meme Kanseri riskini artırdığı gösterilmiştir.

    Bu süreç içinde menopoz semptomlarını tedavi edebilmek için sentetik hormon replasman tedavisi yerine Bioidentical hormon replasman tedavisi (BHRT) gündeme gelmiştir. BHRT tedavisinde kullanılan hormonlar sentetik hormonların aksine moleküler yapı olarak insan vücudunda üretilen hormonlar ile nerede ise eşdeğer özelliktedirler. Ayrıca BHRT tedavisinde hormonlar sentetik hormon tedavisinden farklı olarak oral yoldan vierlmeyip dil altı veya cilt üzerine sürülen kremler şeklinde kullanılmaktadır. Bu sayede BHRT tedavisinde hormonlar karaciğerde ilk geçiş etkisi denilen metabolik etkiye uğramadıklarından Estrojen hormonunun istenmeyen metaboliti olan Xenoestrojen molekülerinin oluşumu engellenmiş olmaktadır.

    Normalde insan vücudun da üretilen Estrojenin %80’i E3 (Estron), %10’u E2 (Estradiol) ve %10’u ise E1 (Estron) şeklindedir. Bu Estrojen formlarından özellikle E1 meme ca riski ile yakından ilişkili iken E3 ise meme ca ya karşı koruyucu etki göstermektedir. BHRT tedavisinin klasik hormon replasman tedavisinden bir diğer farkı ise burada çıkmaktadır. Çünkü BHRT tedavisinde hastalara tek başına E2 verilmemekte değişen oranlarda E2 ve E3 kombinasyonları kullanılmaktadır.

    BHRT tedavisinde Klasik hormon replasman tedavisinin aksine her hastaya uygulanan standart bir doz yoktur , Uygulanacak hormon dozu kişiye özeldir. BHRT tedavisi öncesi klasik hormon replasman tedavisi alanlarda vücutta oluşmuş olabilecek Xenoestrojen moleküllerini temizlemek için Detox tedavisi uygulanabilir.BHRT tedavisi başlanan hastalarda uygun aralıklarla mutlaka PAP smear ve mamografi kontrolleri yapılmalıdır.