Etiket: Etki

  • Çocuğunuz sizi duymuyor sizse ona sürekli bağırmaktan bıktınız mı?

    Bir Çalışma Aracı Olarak Görsel-İşitsel sürüklenmesi Kullanımı – Hızlandırılmış Öğrenme Öğretisi

    GİRİŞ

    Bu yazı aslında Dr. Georgi Lozanov,( Bulgar profesör ve psikoterapist), ve eserlerine dayanan bir öğretim yöntemi incelemekle birlikte nörobilim alanındaki daha yeni teknolojik gelişmelerin özellikle de AVE methodunun öğrenme/ gevşeme / asimilasyon tekniği geliştirmek için nasıl kullanılabileceğini de inceleyeceğiz.Yazının arka planında bir hafta sonu çocuklarım Berdan ve Dersu ile pek de bir şey yapmadan boş boş geçirilmiş bir süreçte onların dinleme kapasiteleri ve benimki ile aradaki uçurumu(! )keşfetmemle başladı ve bir öğretmen arkadaşın bu konuda yazmamı teşviki ile devam etti.

    DR. Lozanov’un methodu

    1966 yılında, Dr. Lozanov Sofya, Bulgaristan Suggestology Araştırma Enstitüsü’nü kurdu. Alışıldık methotların aksine , Dr. Lozanov rol oynama, oyunlar, görsel sanatlar ve müzik içeren bütünsel bir yöntem geliştirdi. Öğrenme doğal, zevkli bir süreç olacak şekilde tasarlanmıştı. Öğrenme ortamı güvenli hoş ve konu içeriği, kolaylaştırıcı ve diğer öğrencilerle iletişim ve katılımın teşvik etmesi için özel olarak tasarlanmıştır. Dr. Lozanov öğrenme sürecinin bu kullanıcı dostu özelliğinin yanı sıra hızlı olabilmesi ile de ilgilendi.

    Telkinle de insanların vücut fonksiyonlarını ve beynin her iki tarafını da koordinosyonu yolu ile zihin ve beden rezervlerini araştırmada yardımcı olmak için tasarlanmış teknikler yönteminin bir parçası oldu. Bu teknikler Suggestology olarak adlandırılır ve Raja Yoga ile bağlantılı kökleri vardır.Lozanov öğrenme, şifa ve sezgisel gelişimi için değişik yöntemlerin uygulamasıyla ilgileniyordu.

    Dr Lozanov’un ilk programı gevşeme, resim ve müzik kullanarak yabancı dil öğretimine odaklanmıştır. Bu yöntemi kullanarak, öğrenciler bir seansta % 98 oranında ya da daha iyi bir oranda günde 100 ile 1000 yeni yabancı kelime kelime öğrenmeyi başardı. Hızlandırılmış Öğrenme olarak bilinen (veya Superlearning dil öğrenimi son derece iyi çalışıyor gibiydi.

    Batı’da eğitimciler Dr. Lozanov çalışmalarını duyunca geleneksel sınıflarında bu gerçek olamayacak kadar iyi görünen yöntemi uygulamak istediler.

    Dr Jane Bancroft, Toronto Üniversitesi Fransız Doçent,onu takiben 1972 yılında, Iowa Üniversitesi’nden Ray Benitez-Bordon ve Dr. Donald Schuster, Iowa State Üniversitesi Psikoloji Profesörü gelişmiş bellek teknikleri ilgilenmeye başladı ve bu öğrenme yöntemlerini denemeye başladı. Öğrencilerin 10 gün içinde tam bir yıl devam etmişcesine İspanyolca öğrendiğini şaşırarak gördüler.

    DIY SUPERLEARNING – TEKNİĞİ

    Onların ardından da Sheila Ostrander ve Lynn Schroeder DIY’ers için Lozanov tekniğinin temel ilkelerini kullanarak ana hatlarıyla “Superlearning”i geliştirdiler.

    Nöroterapi – Ses Terapisi Bu yazıda son yıllarda giderek önem kazanan ”nöro-bilişsel çalışmalar” ın psikoloji ve nöropsikoloji bilimleri ile olan ilişkisinden yola çıkarak nöroterapinin, duygu durum bozuklukları, dikkat, okuma-yazma, konuşma ve bellek gibi bilişsel işlevleri üzerine etkisi ele alınmıştır. ALGI Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi’nde uygulanan Nöroterapi yaklaşımı bu bağlamda tanıtılacak, kaygı ve duygu-durum bozuklukları ve dikkat, okuma-yazma, konuşma, bellek ve öğrenme gibi işlevsel sorunların tedavisine yönelik bilimsel alt yapısı açıklanacaktır. Nöroterapi: Epilepsi, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi merkezi sinir sistemi hastalıklarında tamamlayıcı tedavi olarak kullanılmaktadır. Bu metod son yıllarda artan beyin görüntüleme teknikleri ve beyinin elektromanyetik akımlarının izlendiği EEG ölçümlerinden elde edilen sonuçlar ile davranışsal tıbbın bir alt kolu olarak psikonörolojik tedavilerde de etkin olarak kullanılmaktadır. Binaural Beat (Binaural; iki kulak ile ilgili, Beat; Vurgu) : Nöroterapi yaklaşımdında kullanılan Binaural Beat tonları, beyin dalgalarını istenen frekansa sürüklemek için kullanılarak bilinç durumu değitirebildiği gibi, bu duruma uygun olarak birçok bilişsel sürecin araştırılmasıda da uyarıcı olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında etkilediği nörotransmitter salınım bozukluklarında altarnatif bir terapi metodu olarak da göz önünde bulundurulmaktadır. Binaural Beat uyarımı kısaca şu şekilde yaratılır;sağ kulağa 500 Hz sol kulağa 510 Hz saf ses tonu dinletildiğinde 10 Hz frekans süperior kollikulusta oluşur. Bu 10 Hz’lik frekans beyin dalgalarından Alfa frekansına denk düşer ve dinletilen bu ses beynin frekans takip cevabıyla, baskın beyin dalgalarını Alfa frekansına sürüklemek için kullanılır. Sonuçta beyinde hakim frekans 10 Hz Alfa frekansı olur. Bu durum ise Alfa frekansının yarattığı duygu-durumun ortaya çıkmasını sağlar. Beyin Dalgaları Beynimizde bulunan sinir hücreleri sürekli olarak birbirleri ile haberleşme halindedir. Bu haberleşme esnasında sinir hücrelerinin ürettikleri elektrokimyasal sinyaller çevreye değişik Uzm. Psk. Okan Karka, 2014 Algı Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi 2 aralıklarda frekans dalgalarının yayılmasına neden olur. Elektorensefalogram yani EEG denilen bir cihaz ile beynin gönderdiği en zayıf dalgalar dahi artık ölçülebilmektedir. Beyin saniyediki titreşim sayısı yani frekanslara göre değişen ALFA, DELTA, GAMA, TETA ve BETA denilen farklı dalgalar yayar. Delta; 0.5 – 4Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Delta frekansları en yavaş ve yüksek olan dalgalardır. Normalde yetişkinler uykudayken ağır dalga şeklinde görülür. Aynı zamanda bebeklerde de görülür. Teta; 4Hz.‘ten 8Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Teta genelde çocuklarda görülür. Yaşça daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde tahrik olma durumunda, rehavet çökme halinde ve meditasyon sırasında da görülebilir. Uykunun REM dönemi, hayal kurma, uyuklama düşünme ve tasarlama gibi bilişsel işlevlerde izlenen beyin dalgası olarak bilinir. Alfa; 8 Hz.‘ten 12 Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Hans Berger’in ritmik EEG aktiviteleri sonucu ilk defa adlandırılan dalga alfa frekansıdır. Beynin her iki arka tarafında da görülür, dominant olarak görüldüğü hemisfer sağ hemisferdir. Kişi kendini rahat ve güvende hissettiği her an beyinde alfa dalgası hakimdir. Beta;12 Hz.‘ten 40 Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. İki tarafa da simetrik bir şekilde dağılmış olan ve frontal alandaki en belirgin dalgadır. Beta faaliyeti dikkat, alarm hali ve farkındalığın arttığı hiper uyanıklılık durumlarında izlenir. Düşük seviyelerdeki çoklu veya farklı beta dalgaları aktif, meşgul veya kaygılı düşünme hali ve aktif konsantrasyon ile ilintilidir. Beta frekansı en çok kişi eğer tetikteyse veya kaygılıysa görülür. Gama; 30 Hz.‘ten 100 Hz.’e kadar yayılmış olan frekanstır. Gama dalgaları, bir amaç uğruna belli bir bilişsel veya motor işleyişi için nöronları birarada tutar. Algılama, bilinç, ve düşünce gibi bilişsel işlevler esnasında izlenmektedir. Binoral Frekans Farklılıklarının (İki Kulaklı Frekans Farklılıkları – BFD) Tarihçesi ALGI Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi Nöroterapi Programları‘Binoral Vuruş (duyum)’u baz alır. Binoral Duyumun kısa geçmişi: Fizikçi William Henry DOWE tarafından 1935’te keşfedilen binaural beat algılama, kulaklar arasındaki uzaklıktan dolayı, ses dalgalarının iki kulağa farklı fazlarda gelmesiyle, ses kaynağının yerinin tespitine yaramaktadır. İlk olarak 1973’te Oster, Auditar Beats in the Brain adlı, Scientific American’da yayınlanan makalesinde, binaural beat ses dalgalarının EEG’de kaydedilebildiğini göstermiştir. Oster makalesininde binaural beats için, beynin sesin lokalizasyonunu nasıl belirlediğini anlamada, bilişsel ve nörolojik çalışmalar için ise tedavi ve teşhis açısından işitsel bozuklukları olmayan kişilerde kullanılabilen bir uyarıcı olarak bahsetmiştir. Ses terapisinde kişiye özel olarak hazırlanan nöro-işitsel beyin aktivasyon programları ile beyin binaural beat- çift yönlü vuru- tekniği ile uyarılır. Gündelik hayatın aksine, programlar süresince Uzm. Psk. Okan Karka, 2014 Algı Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi 3 kişinin sağ ve sol kulağından farklı frekanslarda sesler verilerek beyin dalgalarının düzenlenmesi sağlanır. Ses terapisi, duygu durum bozuklukları ve dikkat, okuma-yazma, konuşma ve bellek gibi bilişsel işlevlerin desteklenmesinde doğrudan etkili bir yöntem olarak başta ABD olmak üzere birçok ülkede yıllardır kullanılan bir yöntem olarak bilimsel çalışmalar ile ortaya çıkan bir terapidir Tipik bir Nöroterapi Programında Süreç Uzman Psikolog eşliğinde kişi öngörüşmeye alınır. Standart ölçme ve değerlendirme süreçleri ile kişinin başvuru nedeni ve beklentileri değerlendirilir. Nöroterapi programına uygun bir profil görüldüğü zaman saf ses odyometri testi uygulanarak işitsel işlemleme açısından kişinin durumu tespit edilir. Tamamen kişiye özel olarak hazırlanan Nöroterapi Programı en az 6 en fazla 18 gün, günde 1 ya da 1,5 saatlik seanslar eşliğinde uygulanır.

    HOLİSTİC NEUROTHERAPHY -BÜTÜNCÜL NÖRALTERAPİ BIO-NEUROFEEDBACK-BİYO-NÖROFİTBEK TERAPİSİ

    Nöroterapi;epilepsi,ADHD (Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu),anksiyete,panik atak,duygu durum bozukluğu ve benzeri merkezi sinir sistemi bozukluklarında nursing technique(yardımcı teknik) olarak işlev görmektedir.

    Kısa hatları ile ve olabilecek en basit hali ile bileşenlere bir göz atalım;

    ANDULLATION THERAPHY (Biyomekanik stimulasyon)

    Hareket,kas,sinir sistemi ve özellikle de lenfatik sistem gibi vücut doku ve sıvılarına uygulanan biyolojik rezonans titreşimleri’dir.(HOMEOPATİ; Hastalıkların benzeri ile tedavisi demektir.En basit hali ile örneğin aşı aslında vücuttaki hastalık etmeninin zayıflatılmış halidir,yani vücut savunma hücrelerine bu zayıf düşmanla tıpkı boksörlerin yaptığı gibi idman yaptırırsınız ve asıl düşmanın karşısında hazır hale getirirsiniz. Temel evrensel yasalardan birisi ise BENZERLER KANUNU’dur.Benzer benzeri çeker veya benzer benzeri çözer.(Uzun süre aynı evde yaşayan karı kocanın yüzleri bile benzeşmeye başlar ya da halk deyimi ile üzüm üzüme baka baka kararır.REZONANS ise benzerler kanununun önemli bir ilkesi ve homeopatinin nedenidir.Rezonans bir sistemin doğal frekanslarının dışardan aynı frekansta bir etken tarafından uyarılması halinde doğru frekans seçilmişse yapıcı- uyarıcı,ters frekans gelmişse yıkıcı- bozucu etki yapmasıdır.Rezonas aslında bir cismin uzayda mevcut iki şekildeki hareketidir;ya ileri-geri ya da aşağı-yukarı…İleri-geri olana titreşim,aşağı yukarı olana ise salınım denir.Rezonans halinde bir sistemin salınımı belirli ve spesifik-kendine özgü bir frekans taşır.Bu aslında o cismin imzası veya el izi gibidir.Aynı zamanda bu salınım bir enerji yaratır ve bu enerji boşalmazsa cisim ya patlar ya da içine çöker.Mekanik ve az farkla da olsa biyolojik rezonans üç temel koşula bağlıdır:

    a.Cismin bir doğal frekansı olmalıdır(salınım özelliği)
    b.Dışardan etki eden güç ile cismin frekansı eşit veya çok yakın olmalıdır.
    c.Dışardan etki eden güç extra bir enerji ekleyeceği için bu enerji bir kanaldan boşalabilmelidir.)

    İşte; Andulasyon sistemindeki biyo-mekanik rezonans titreşimlerinin amacı farklı vücut doku ve sıvıları üzerinde etkili olan sempatik(uyumlu-aynı frekansta) titreşimler vasıtası ile varolan blokajların kaldırılması,yetersiz kan akımının ve düşük metabolizma hızının artırılması ve eklenen fazladan enerjinin toksin ve diğer atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasında kullanımının sağlanmasıdır.Bu amaçla farklı doku yapılarına uyum sağlayacak farklı frekanslar tek cihazda aynı anda kullanılır.Tek bir frekans aralığı bu amaç için yetersizdir,yukarda sebebini açıkladık.Bu nedenle diğer tüm biyomekanik stimülasyon sistemlerinden köklü bir kopuş ve yenilik olan bu sistemde mevcut ve doğal olarak her bireyde farklı olan doku yapılarının işlevlerinin optimizasyonu için en uygun sempatik titreşimle tanımlanan birden fazla frekans bandının aynı anda farklı dokularda sürekli modülasyonu-salınımı sağlanmaktadır.

    Yöntem kapsamında terapi boyunca kullanıcı kontrollü bir kaydedici andulasyon motorunun etkisi sonucu oluşan vücut tepkilerini bir ivme sensörü vasıtası ile kaydeder,bio-feedback tanı programı bu sayede saptanan uygun optimal terapi frekansını otomatik olarak atar ve uygular.Bu ise hücresel indirgenmiş enerji resterasyonuna yol açar.Hücre zarı geriliminin artışı yolu ile hücre zarından iyon akım hızı artar.Özellikle cilt yüzey dokusunda mekanik değişikliklere yol açan 20-80 Hz titreşimler kullanılır.Duyusal sinir uçlarının Pacinian,Meissner’s,Merkel’s,Ruffini mechanoreceptörleri bu mekanik deri deformasyon veya değişikliklerine çok hızlı cevap vermekte ve saniyede 700 titreşim yapabilmektedir.Mekanik titreşim enerjisi ise 60m/sn elektiriksel sinir darbeleri haline dönüşmekte,hücre zarı seviyesinde ise bu elektiriksel impulslar kimyasal uyaranlara(nörotransmitter) dönüştürülüp kas hücreleri vasıtası ile doğrudan temas ettikleri organa etki etmektedirler.

    Terapi üç yönlü bir aktivite yaratır: oksijen,iyonlar,gıda maddelerinin nakillerinin artışı yolu ile hücre zarı boyunca tüm taşıma mekanizmalarının bir optimizasyonunun sağlanması,ikinci olarak hücrede mitokondrinin biyokimyasal süreçler(Krebs döngüsü ve oksidatif fosforilasyon)üzerinden enerji(ATP) üretmesinin teşvik edilmesi,son olarak da lenfatik sistemin aktivasyonu sayesinde zararlı atıkların vücuttan atılımının hızlandırılması…

    Bu terapinin 2.ayağındaki MEDİKAL İNFRARUJ ISISI(NIR) yine kan damarlarında genişleme ve dolaşımda artma,metabolizmada hızlanmayı sağlar.Kontrollü çalışmalarda ATS uygulaması sonucu HDL Kolesterol seviyesinde artma,sedimentasyon SR hızında düşme,CRP hızında düşme gösterilmiştir.ATS’nin üçüncü bileşeni ise ayak reflexsolojisidir. Andulasyon terapisi nin tarihi 1880’ de Charcot’un Parkinson hastaları için geliştirdiği vibrasyonlu sandalye ile başlar,Nazarov,Biermen,Wellens,Mainzar ve Stutz tarafından geliştirilir.

    AVE(AUDI-VISUAL ENTRAINMENT)(Ses ve ışık stimülasyonu)

    Biyofeedback vücut sistemleri hakkında elektrofizyolojik cihazlar yolu ile toplanan bilgilerin düzenlenmesi yolu ile bu sistemlerin fonksiyonlarının(beyin dalgaları,kas tonusu,deri iletkenliği,kalp hızı,ağrı algısı gibi) irade yolu ile regüle edilmesidir.Ancak vücutta bu kontrol mekanizmasından önce gelen ,daha basit temel bazı kontrol yolları da vardır.’’OPEN LOOP’’ ve ‘’CLOSE LOOP’’ buna örnektir.Feedback ile bunlar arasındaki farkı zamanında okullarda çok başımızı ağrıtan meşhuur havuz problemi ile açıklamaya çalışalım; Open loop sistemde bir havuzu 10 musluk dolduruyor olsun,10 musluk da boşaltsın;şayet dolduran musluk şiddeti 1,boşaltan da 1 ise sisteminiz stabil kalır.Dolduran 2 boşaltan 1 seviyesinde ise havuz taşar,tersi durumda ise havuzunuz boşalır.Close loop da ise havuzun su seviyesini veya boşalma seviyesini havuza su basan veya boşaltan musluklara bir sensörle bildirirsiniz,musluklar bu seviyeye göre suyu açar veya kısar,böylece istenen seviyeyi tutturursunuz.Park ve bahçelerdeki süs havuzları, şelaleler bu esasa göre çalışırlar.

    Koku hariç tüm duyularımız serebral kortex yolu ile talamusa erişir,talamus ise kortexle yüksek sinirsel bağlantısı sayesinde kortikal aktiviteyi yönlendirir.Beynin nöronal aktivitesi 0.5-25Hz arası frekansla uyarılır.TOUCH(Dokunma),FOTIC(Işık) ve AUDITORY(Ses) uyarımları beyin dalga aktivitesini etkiler.Dokunma ve deri iletkenliği konusunu Andulasyon terapisi kapsamında inceledik. İşitsel ve görsel uyarı AVE ise ses ve ışık simülasyonu ile EEG dalgalarının regüle edilmesidir.Açık döngü AVE simülasyonunda geri besleme veya kontrol yokken kapalı sistemlerde EEG tepkileri bu amaçla kullanılır. Fotik simülasyonla ilgili ilk klinik rapor Fransa’da Pierre Janet’in SalpêtrièreHastahanesi’nde ansiyete ve histeri krizleri geçiren bir kadının örgü örerken önünde oturduğu titrek gazışığı lambası nedeni ile krizlerde azalmaya diğer etmenlerin sırayla elenmesi sonucu fotik uyarımın sebep olduğunu saptaması ile litaretüre girdi.(Alanı geliştirenler arasında Walter,Kroger,Schneider,Huxley,Collura,Thomas ve D.Siever anılmalıdır.)

    Ses simülasyonu ile ilgili ilk çalışma ise W.H.Dowe tarafından yapılmış,G.Oster tarafından geliştirilmiştir.

    Bineural Beat Uyarım denen bu yöntemde,iki kulağa iki ayrı frekansta bir ton verildiğinde beyin bineural beat denen üçüncü bir ton algılıyor.Örneğin sağ kulağa 500 Hz sol kulağa 510 Hz ses tonu dinletilirse superior collucus’ta 10 Hz frekans oluşuyor.Bu 10 Hz frekans ise beyin dalgalarından alfa dalgasını tetikliyor,uyarıyor,sürüklüyor.Sonuçta beyinde hakim frekans 10 Hz frekans oluyor.Dolayısı ile AVE etkisi ile EEG aktivitelerinin değiştirilmesi,ayrışmış indüksiyon,limbik stabilizasyon,melatonin,beta endorfin,serotonin,nörepinefrin gibi nörotransmitterlerin üretiminde ve serebral kan akımında artış sözkonusu olmaktadır.

    AVE sistemindeki CES modülü ise non-invaziv cranial electric stimulation sağlamaktadır.Bu yöntem aslında 2000 yıldır bilinip kullanılmıştır.İlk olarak Roma’lı hekim Scribonius Largus bu amaçla torpido balıklarını kullanmıştır.Yine GALEN elektrikli kimi balıkları kullanmıştır.Bu alanda G.Aldini,A.Volta,Leduc,Rouxeau,Patterson da anılmadan geçmemelidir.

    CES yolu ile serotonin,GABA,endorfin,norepinefrin ve dopamin miktarının arttığı,kortizol oranın azaldığı,alfa dalgalarının arttığı gösterilmiştir.
    Yukarda anılan tüm etkilerin sonucu ise HOMEOSTAZ yani bütüncül dengedir.
    Görüleceği üzere merkezimizde aşağıdaki terapiler sırası ile uygulanmaktadır;
    1.Biyomekanik touch rezonans stimulasyonu(titreşim)
    2.Medikal infraruj stimulasyonu(ısı)
    3.Fotik stimulasyon(ışık)
    4.Auditory stimulasyon(ses)
    5.Cranial electric stimulasyon(düşük elektrik)
    6.Ayak reflexsolojisi
    Tec.Tullio DeSantis,Dr Thomas E Fink,Dr Uwe Gerlach ,Dent.Dr D.Siever ve tarafımızdan geliştirilen bu biyofeedback uygulamalarını takiben neurofeedback uygulaması ile terapi sonlandırılmaktadır.

  • Dikkat eksikliği hiper aktivite tedavisi-ritalin,concerta ve benzeri ilaçların etkileri

    DEB’nda kullanılan birincil psikofarmakolojik ajanların merkezi sinir sistemi uyarıcıları olduğu belirtilmektedir. Bu grubun temsilcileri, metilfenidat, dekstroamfetamin ve pemolindir. Metamfetamin ve dekstroamfetamini de içeren çok sayıda amfetanıin vardır. Ancak dekstroamfetaminler daha çok yeğlenmektedir. Metilfenidat diğer uyarıcıların tümünden daha çok kullanılmaktadır. Çocukların en az %70’i ilk denemelerinde ana uyarıcılardan birine olumlu yanıt vermektedir. Eğer klinisyen dekstroamfetamin, metilfenidat ya da pemolinden birini kullanıyorsa , bu ilaçlardan en az birine yanıt alınma oranı %85 ile %90 arasında değişmektedir.

    İlaç vermenin temel amacı sınıf içi davranışlarda, akademik başarıda ve verimlilikte iyileşme sağlamaktır. Karşı Gelme Bozukluğu, Ağır Davranım Bozukluğu ve saldırganlık ile birlikte görülen DEB’nda ilacın bu yakınmalara da iyi geldiğine ilişkin bilgiler vardır. Çocukla yaşıtları, ailesi, öğretmenleri ve diğer önemli kişiler arasındaki ilişkiler de düzelmektedir. Buna ek olarak boş zamanlarını değerlendirme etkinliklerine de katılımın arttığı belirtilmektedir. Uyarıcıların kullanımındaki ana mesajın bunun yalnızca “okul zamanı ilacı “olmadığının vurgulanması olduğu iddia edilmektedir. Uyanık olduğu tüm zamanlarda ve hafta sonlarında da kullanılma gerekliliği önerilmektedir. Bölümümüzde ise genel uygulama çocuklara ilaçları okul zamanları kullandırmak şeklindedir. DEB’nda kullanılan ilaçlar açısından bir tercih yapılmamaktadır. Bazı çocuklar bir ilaca daha iyi, bir diğeri ise daha kötü yanıt verebilecektir ve bu yordanamamaktadır.

    Yan etkilerin görünümü çocuktan çocuğa ve ilaçtan ilaca değişiklikler göstermektedir. Yan etkilerin büyük kısmı zamanla ya da değişik yaklaşımlarla ortadan kalkmaktadır. Büyümenin baskılanması eğer ortaya çıkarsa ilacın dozuna bağlanmaktadır. İzleme çalışmaları, çocuğun ulaşması beklenen boyu ve kilosuna gecikmeli de olsa ulaşabilmektedir. Ancak bazı çocukların bu gelişimsel gecikmeye uyum sağlayamadıkları görülmektedir. İlacın puberteden sonra etkinliğini kaybetmemesi ve ilaç kötüye kullanımına yol açmaması rahatlatıcıdır. Ancak, kendinde ve ailesinde madde bağımlılığı öyküsü olanlarda uyarıcı kullanımı tartışmalıdır.

    Uyarıcı ilaçların tiklere etkisi çelişkili sonuçlar vermektedir. DEB tanısı alan bazı çocuklar kliniklere vokal ya da davranışsal tiklerle başvurmaktadır. Bazen bu çocukların tikleri uyarıcıların kullanımı ile artmaktadır. Son bulgulara göre ilaçlara devam edilse bile bir süre sonra bu yakınmalar eski durumlarına dönmektedir. Eğer düzelme olmazsa, haloperidol, pimozid ya da klonidin gibi ilaçların eklenmesi yakınmaların ortadan kalkmasına yardımcı olmaktadır.

    “Rebound”, kısa dönem etkili uyarıcıların kullanımından sonra davranışlarda görülen bozulmadır. Bu bozulma dönemi yarım saat yada daha fazla olabilir. Bu durum çocukların çok azında gözlenir. Rebound etkisi uzun dönem etkili ilaçların kullanımıyla çözümlenebilir

    Bazı vakalarda ilacın davranış üzerindeki etkisi için gereken doz ile zihinsel süreçlerdeki iyileşme için gereken doz uyuşamayabilir. Bu gibi durumlarda düşük olan doz tercih edilmelidir.

    1994 yılında yüzden fazla yayının gözden geçirildiği bir çalışmada 4500 ilkokul çocuğunun değerlendirildiği görülmüştür. Okul öncesi dönem çocuklarla yapılan çalışmalar çok daha azdır (yaklaşık 130 denek). Ergenlerle (yaklaşık 113 denek) ve yetişkinlerle (yaklaşık 180 denek)yapılan çalışma sayısı da çok azdır. Okul öncesi ve yetişkinlikle ilgili sonuçlar çok değişkinlik göstermektedir.

    Son yıllarda DEB tedavisinde kullanılan uyarıcı olamayan ilaçlara ilişkin bilgiler taranmıştır. Değerlendirilen ilaçlar antidepresanlar, ct2 adrenerjik reseptör blokörleri (klonidin ve guanfasin), nöroleptikler, fenfluramin, lityum ve antikonvüsanlardır. Bu konudaki en iyi çalışılan ajanın heterosiklik antidepresanlar olduğu ileri sürülmektedir. Bazı araştırmalar DEB olan çocukların %70’inin dezipramine 5 mg/kg dozuna kadar yanıt verdiklerini göstermektedir. Bütün heterosikliklerin hiperaktivite, dikkatsizlik, anksiyete ve depresif duygulanım üzerinde olumlu etki yaptığı gözlenmiştir. Öğrenme üzerindeki etkileri çok açık değildir. Ana yan etkisi kardiyovasküler sistem üzerinedir. Özellikle aritmiye neden olduğu belirtilmektedir. Birkaç küçük çocuğun ani ölümü heterosikliklerin kullanımının yeniden gözden geçirilme gereğini ortaya koymuştur.

    Bupropion serotonin geri alım blokörü ve trisiklik olmayan bir antidepresandır. Yan etki profilinin olumlu olduğu belirtilmektedir. Günlük 5-6 mg/kg üç doza bölünerek uygulanması önerilmektedir.

    Fluoksetin, sertralin, proksetin ve fluvoksamin gibi seçici serotonin geri alım inhibitörlerine ilişkin bilgilerin sınırlı olduğu ancak az sayıda bazı çocuklardan olumlu sounuçlar alındığı bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan bir çalışmada yaşları 9-17 arasında olan DEB tanısı almış 32 deneğin %78’inde distimi gibi mood bozuklukları ve %80’inde majör depresif bozukluk olduğu görülmüştür. Devam eden metilfenidat tedavisine fluosetinin eklenmesi hastaların 30’unda belirgin düzelmeye neden olmuştur.

    Monoamin oksidaz inhibitörleri çok az sayıdaki araştırmada ve çok az sayıda çocukla çalışılmıştır. Sonuçların dekstroamfetaminlere eş olduğu belirtilmektedir. Ancak olası ilaç ve diyet tepkileri kullanımı sınırlamaktadır.

    Dikkat Eksikliği Bozukluğunda tek başına klonidin ve guanfasin kullanımına ilişkin bilgiler sınırlıdır. Uyarıcı ilaçlarla birlikte kullanımı DEB’na ek saldırgan/hiperaktif davranışlar boyutunda ya da tiklcr üzerinde olumlu etki yapmaktadır. Ancak klonidin/metilfenidat kombinasyonunun üç çocukta ani ölüm yaptığı belirtilmiştir. Bu konuda ilaçların rolü bilinmemektedir. Sentetik bir uyarıcı olan fenfluraminin etkisi DEB üzerinde gösterilememiştir. Zihinsel özürlüler ve yaygın gelişimsel bozukluğu olanlarda olası olumlu etkiden söz edilebileceği klinik izlemelerde belirginleşmeye başlamıştır.

    Lityum, karbamazepin ve valproik asid gibi mood düzenleyicilerinDEB ‘nin ana belirtileri üzerinde olumlu etkisi gösterilememiştir.

    Nöroleptiklerle önceki yıllarda yapılan bazı çalışmalar bazı belirtilerde etkili olduğu yolunda bulgular vermiştir. Günümüzde olası olumsuz yan etkiler nedeniyle kullanılmamaktadır. Ancak, uyarıcılara haloperidol ya da pimozid eklenmesi tiklerde ya da Tourette bozukluğunda yararlı olmaktadır.

    (((Hiperaktivite ve dikkat eksikliği (HADE) tedavisinde 40 yıldır kullanılan uyarıcı ilaç Ritalin’in (methylphenidate) bağımlılık başta olmak üzere çeşitli olumsuz etkileri olduğuna dair birçok araştırma ve tartışma olmasına karşın (ref:2,3,4,5,6,7,8,10,11,14,15,16), en tehlikeli ilaçlar kategorisinde yer alan bu “kırmızı reçeteli” ilaç, hâlâ çok yaygın bir şekilde kullanılıyor.

    Amerika, dünya nüfusunun %5’ini oluşturmasına karşın, dünyada üretilen Ritalin’in %90’ını tüketiyor ve 1990’ların başından beri bu ilacın kullanımı %700 artmış durumda. Bağımlılıkla ilgili araştırmalar

    Bu gelişmeler olurken, Ritalin’in madde bağımlılığına yol açtığıyla ilgili, bugüne kadar, laboratuvar veya klinik koşullarında değil de gerçek yaşam koşullarında yapılan tek gerçek anlamda uzun süreli -boylamsal- araştırma ise, bir yıldan fazla Ritalin kullanan HADE’li çocukların, hiç Ritalin kullanmayan HADE’li çocuklara kıyasla, 20 yıl sonra, yaklaşık İKİ MİSLİ ORANDA KOKAİN ve SİGARA BAĞIMLISI olduklarını göstermiştir.(ref:10,11) Berkeley Kaliforniya Üniversitesi psikologları Lambert ve Hartsough’un yaptığı ve “Dikkat: Ritalin Tıpkı Kokaine Benziyor” (ref:16) başlıklı yazıda da bir cümleyle değinilen bu 1998 tarihli araştırma, çok güvenilir metodolojisiyle ve “bağımsız” yürütülmüş olmasıyla öne çıkmasına, dolayısıyla araştırma bulgularının yadsınamayacak kuvvetliliktedir. New York Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda çalışan psikiyatrist ve beyin görüntüleme uzmanı Nora Volkow, sıvı olarak enjekte edildiğinde madde bağımlılarının Ritalin’i çok sevdiklerini saptamıştır. Kimyasal maddelerin etkileriyle ilgili beyin görüntüleme konusunda alanında önde gelen bir ekip olan Volkow ve meslekdaşları, yıllardır positron emission tomography (PET) ve diğer ileri teknikleri kullanarak bağımlılık yapan ilaç ve maddelerin beyin üzerindeki etkisini araştırıyorlar. Uzun bir listeden oluşan bulguları arasında, tutkun (compulsive) davranışların, örneğin madde kullanımının ve aşırı yemek yemenin, beyinde dopamin sistemiyle alakalı olduğu da var.

    Bir Paradoks Brookhavenda yaşam bilimleri laboratuvarı şefi olan Volkow, bu araştırmaların bir uzantısı olarak, yasal bir uyarıcı ilacın Ritalinin bilinmeyen yanlarını ortaya çıkarmaya soyundu. HADE tedavisinde yaklaşık 40 yıldır kullanılıyor olmasına rağmen, psikiyatristler ve farmakologlar ilacın nasıl ve niçin etki ettiğini hâlâ bilmiyorlar. Kimyasal olarak kokaine ve diğer uyarıcılara benzeyen methylphenidate garip bir paradoks sunuyor: normal koşullarda hareketliliği arttıran bir madde olmasına karşın, HADEli kişilerde, garip bir şekilde hareketliliği azaltıyor ve odaklanmaya yardımcı oluyor. Fakat, araştırmalar gösteriyor ki, HADEli olmayan insanların yüzde ellisi bu maddeyi aldıklarında, çok fazla kahve içmeye benzer nahoş bir durum oluştuğunu söylüyorlar.

    Bir basın açıklaması sırasında Volkow, metilfenidatın nasıl etki ettiğini beyin görüntüleme tekniği yoluyla ortaya çıkarmak bende neredeyse bir takıntı haline geldi diye konuşuyordu. Bir psikiyatrist olarak ilaç hakkında hiçbir şey bilmiyor olmaktan utanıyorum, çünkü bu ilaç yetişkinlere değil, yoğun bir şekilde çocuklara verdiğimiz bir ilaç.Bunun üzerine Volkow ve ekibi, öğrenme, yemek ve cinsel ilişki gibi insana haz veren deneyimler sırasında ödül ve motivasyon devrelerini uyaran dopamin sistemini PET taramaları ile incelemeye başladılar. Örneğin haz veren deneyimlerden bir tanesini seçmek gerekirse, çukulatalı dondurmayı tatmak, basal gangliadaki hücreleri, dopamin moleküllerini salıvermek üzere tetikliyor. Bu moleküller, sinaps denen boşluklarda nöronlararası ödül devresi oluşturacak şekilde hareketleniyor. Nöronlar üzerindeki alıcılar, bu deneyim ilgi göstermeye değer şeklinde tercüme edilebilecek sinyalleri aktive ederek dopamini emiyor. Sinyaller çok fazla olursa, deneyim, nahoş ve aşırı uyarıcı yüklü oluyor, çok az olursa, bu kez de esnemeye, sıkıntıya ve odaklanamamaya yol açıyor.

    İşte Volkow, metilfenidatın (Ritalinin) bu sinyalleri nasıl etkiliyor olduğunu bulmaya çalışıyor. Fakat Volkow, dopamin alıcılarına odaklanmak yerine, sistemin bir başka kısmında iz sürüyor. Haz sinyalleri yollandıktan sonra, dopamin molekülleri onları üreten nöronlara geri dönüyorlar. O noktada, aynı zamanda auto-receptors da denilen taşıyıcılar devreye giriyor ve bir nevi elektrikli süpürge gibi çalışarak sinapsları yeni bir dolaşım için temizliyor.Önceki araştırmalar, kokainin, bu taşıyıcıların %50sini bloke ettiğini ve böylelikle sinapstaki dopamini aşırı bir şekilde arttırdığını ve haz duygusunun tavana vurmasına sebep olduğunu göstermiştir.

    Türkiye’de durum;

    Sağlıkta Dönüşüm Projesinin uygulanmaya başladığı 2003 yılından günümüze ne yazıkki toplam sağlık harcamaları önemli bir artış eğilimi içinde olmuştur. Koruyucu ve önleyici sağlık hizmeti anlayışı yerine büyük ölçüde dışa bağımlı olduğumuz ilaç ve tıbbi teknoloji tüketimine odaklı tedavi edici sağlık hizmeti anlayışıı günümüzde hakim haldedir. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak ilaç pazarımız dünyanın en hızlı büyüyen pazarlarından biri haline gelmiştir.

    Türkiye ise %17,2 oranındaki büyüme oranı ile dünyada ilaç pazarının en fazla büyüme gösterdiği ilk 5 ülkeden biridir. Örneğin 2003 yılında 2.491 milyar dolarlık ilaç ithalatı gerçekleştirirken, bu miktar 2008 yılında 4.360 milyar dolara ulaşmıştır. Aynı yıllardaki ihracat miktarları değerlendirildiğinde ise Türkiye?nin 2003 yılındaki ilaç ihracatı 246 milyon dolar iken, 2008 yılında 421 milyon dolara artmıştır. Oransal açıdan değerlendirildiğinde çok önemli bir fark olmadığı izlenimi yaratsa da, fiyat artışı açısından değerlendirildiğinde ithalat ve ihracat arasındaki fark katlanarak büyümektedir. Gelişmiş ülkelerdeki ithalat ve ihracat oranları değerlendirildiğinde Türkiye?nin ilaç konusundaki dışa bağımlılığı çok daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Örneğin 2005 yılında Türkiye?de ilaç ihracatının ithalatını karşılama oranı %10?iken; Almanya?da bu oran %122, İsviçre?de %207, Fransa?da %133, İngiltere?de %141, İtalya?da %95 , İsveç?te %263 ve Danimarka?da %268?dir.

    Dünya genelinde en çok kar edilen ilk 10 ilaçtan üçü antipsikotiktir. 2009 yılında ise dünyadaki toplam ilaç pazarının 820 milyar doları bulması öngörülmektedir.

    Türkiye ilaç pazarının hızla büyümesinde SSK hastalarının eczanelerden ilaç alımının serbestleştirilmesinin ve SSK ilaç fabrikasının üretiminin durdurulmasının önemli bir payı olduğu belirtilmektedir. Bu uygulama sonrası 2005 yılında Türkiye ilaç pazarı dünyanın en büyük 10. ilaç pazarına sahip ülkesi konumuna gelmiştir ve bu pazar payını 2009 yılında da koruyacağı öngörülmektedir.

    Türkiye tüm gelişmiş ülkeleri geride bırakmaktadır. Türkiye’de 2006 yılında ilaç tüketiminin ulusal gelire oranı % 1.75?dir, bu oran ilaç tüketimde açık ara dünya lideri olan ABD’ den (% 1.5) bile yüksektir. İngiltere?de ise bu oran % 0.65?tir.

    Türkiye açısından da düşünüldüğünde sinir sitemi ilaçları ilaç pazarında önemli yer işgal etmektedir. Sinir sistemi ilaçları Türkiye ilaç pazarında antibiyotik, kalp-damar sistemi ve romatizmal ilaç grubundan sonra 4. sırada yer almaktadır. Ayrıca 2003-2008 yılları arasında Türkiye?deki ilaç gruplarının pazar payı değerlendirildiğinde; antibiyotik, kalp-damar sistemi ve romatizmal ilaç grubunun pazar payı azalırken, sinir sistemi ilaçlarının pazar payında ılımlı bir artış gözlenmektedir.

    Örneğin IMS-Türkiye verilerine göre 2003 yılında 14 milyon 138 bin kutu antidepresan tüketilirken, bu rakam 2006 yılı verilerine göre 22 milyon 651 bine, 2007 yılında ise 26 milyon 246 bine çıkmıştır. Benzer artış eğilimi antipsikotik ilaçlarda da görülmektedir; 2007 yılında toplam 2 milyon 616 bin 136 kutu antipsikotik tüketilirken, bu sayı 2008?de 4 milyon 11 bin 901 kutuya yükselmiştir. Psikiyatrik ilaç tüketimindeki bu önemli artışta ilaç endüstrisinin tutundurma çalışmalarının yanı sıra, Türkiye?deki psikiyatrist sayısının yetersiz olması ve bu nedenle psikiyatrist dışındaki hekimler tarafından uygun olmayan tanılara uygun olmayan ilaçların reçetelenmesinin de çok önemli bir payı vardır.

  • Germanyum elementi ve faydaları

    Germanyum Biorezonans Terapilerinde destek tedavide kullanılmaktadır.

    Germanyum’un Bağışıklık Sistemine Etkisi :

    AIDS i oluşturan HIV virüsünün kopyalanmasını bloke eder.

    Vücudun interferon üretimini uyarır, vücudun macrophages üretimini arttırır ve NK lenfositler in fonksiyonlarını geliştirir.

    Günde 100 – 300 mg alerjileri önlemeye yardim eder ve iyileştirir.

    Bazı kanser formlarını önlemeye yardim eder.

    Kolon kanseri hastalarının hayatta kalma sürelerini uzatır.

    Löseminin bazı formlarını iyileştirmede etkindir.

    Karaciğer kanseri hastalarının ömrünü uzatır.

    Akciğer kanserinin gelişimini önemli ölçüde engeller.

    Bazı zararlı küflerin büyümesini engeller.

    Candida albicanlarin büyümesini engeller.

    Bütün organik germanyum bileşikleri immün sistemi kuvvetli bir şekilde uyarır.

    Germanyum’un Metabolizma Üzerine Etkisi :

    Antioksidan özelliklere sahiptir.

    (günde 100 – 300 mg ) toplam kolesterol seviyelerini düşürür.

    (kronik) hepatit i iyileştirir.

    Vücudun oksijenden yararlanmasını geliştirir.

    Karbonmonoksit boğulmasına karşı koruyucu etki yapar.

    Organların tüketimi için gerekli oksijen ihtiyacını azaltır.

    Oksijen yetersizliklerinde ömrü uzatır.

    Geçici olarak epilepsiyi iyileştirir.

    Ağrı hafifletmede çok etkindir.

    Parkinson hastalıgı semptomlarını hafifletir.

    Yaşlanma prosesinin ilerlemesinde bazı durumları geciktirir.

    Amyloid birikmesini engeller.

    Germanyum & Bitkiler:

    Aloevera,

    Karakafesotu,

    Ginseng,

    Sumak,

    Mantar – yenilebilir,

    Shiitake Mushrooms,

    Sebzeler,

    Sarımsak,

    Su teresi,

    Sogan,

    Yosun,

    Chlorella.

  • Biorezonans, migren tedavisinde çok iyi neticeler almakta..

    Biorezonans, migren tedavisinde çok iyi neticeler almakta..

    Migren, soğuk bir terleme ile birlikte gelip, başın ve yüzün yarısını kaplayan özel bir baş ağrısıdır. Başın bir bölgesinde başladığından “yarım başağrısı” olarak da bilinir. Bazen başağrısına göz, dudak, ense ve sırt ağrıları eşlik eder. Zonklayıcıdır, giderek şiddetlenir, genişler, kafa yarısını veya tamamını etkiler.

    Bazen dayanılmayacak kadar şiddetli olabilen migren ağrıları birkaç dakika sürebileceği gibi saatlerce, hatta günlerce devam edebilir. Başın yarısında zonklamalar, bulantı ve bazen kusma görülür. Gözün önünde siyah benekler, bulanık lekeler uçuşur.

    Bazı kimseler konuşmakta zorluk çekerler, ses ve ışığa hassasiyet gösterirler, dudak ve dişlerinde ağrı, hassasiyet ve uyuşma oluşur.

    Boyun atlas ve C2 omurga eksen kaymalarının yarattığı migren hastalığında ise beyni besleyen vertebralis damarlar ve yüz bölgesindeki sinirlere baskı oluştuğundan, bu bölgede gerilim arttığından, şiddetli baş ağrısı, yüz sinirlerinde hassasiyet, ense ve boyun ağrısı, boyun tutulması ve mide bulantısı oluşmaktadır.

    Migreni tetikleyen faktörler:

    Stres: heyecan, gerginlik, yorgunluk ve yoğun duygular migrenin başlamasında önemli role sahiptirler.
    Hormonal değişiklikler: kadınların büyük çoğunluğunda migren atakları adet döneminde sıklaşır ve şiddetleri artar. Bazı kadınlarda ise migren krizleri sadece adet dönemlerinde olur.
    Bazı yiyecek ve içecekler: kişiden kişiye değişen hassasiyetle, yiyecek ve içeceklerdeki bazı maddeler damarları doğrudan etkileyerek genişlemelerine neden olarak, bazı maddeler ise dolaylı refleks yollar ile ağrıyı başlatabilirler. Örneğin, alkol doğrudan etki ederken kafein ve nikotin gibi maddeler dolaylı olarak etki etmektedirler.
    Uyku: fazla uyku ve uykusuzluk migren krizini başlatabilir.
    İklim değişiklikleri: bazı migren hastaları iklim ve hava değişikliklerinden etkilenebilirler.
    Kokular: Bazı ağır kokular migreni provoke edebilmektedirler.

    Migrenin Biorezonans ile tedavisi:

    Klasik tedavilerden farklı olarak, ilaçsız ve yan etkisiz bir tedavi sunan biorezonans terapilerinin migren hastalarındaki etkileri çok olumludur. Biorezonans tedavisi öncesi uygulanan rutin kan testi hastanın migrenini tetikleyen maddeleri saptayabilir. Vücud dengesini bozan blokajları kaldırarak sağlıklı eski konumuna döndürür.

    Biorezonans yöntemi biofiziksel düzeyde konumlanmakta ve vücudun elektromanyetik alanının bilgisini kullanmaktadır. Hücresel iletişimi hastalandırıcı frekans örneği, iyileştirici frekans örneğine dönüştürülür. Hastanın vücuduna ait elektromanyetik titreşimler elektrotlar ile biorezonans cihazına aktarılır. Özel bir ayırıcı güçlendirici, sinyal akışının bozulmasını engellemek için giriş ve çıkış potansiyellerini ayırır. Başka fonksiyonlar ek frekans modülasyonları sağlar. Hazırlanan frekanslar, elektronik koruyucu devrelerle vücuda geri gönderilir. Çıkış sinyali de manyetik bir değişim alanından geçirilerek vücuda gönderilir. “Odaklı” ayarlamalar özgün tedaviyi mümkün kılar.

  • Antiepileptik yani sara ilaçlarının farklı kullanım alanları…

    Antiepileptik yani sara ilaçlarının farklı kullanım alanları Son zamanlarda Beyin ve Sinir Cerrahisi içersinde antiepileptik ilaçların kullanımları artmıştır. Ancak bu artış Sağlık Bakanlığı, doktor, hasta ve Eczane dörgeninde bazı sorunları beraberinde getirmiştir.

    Örneğin bir Beyin ve Sinir Cerrahi Uzmanı antiepileptik ilacı hastaya reçete ettiğinde eczacı veya kalfası sende epilepsi(Sara) mı var ki bu ilacı kullanıyorsun?, bir doktor sana niye bu ilaçları yazmışlar ki sende epilepsi(Sara) mı var mı şeklindeki sorularla karşılaşılmaktadır. Halbu ki tıp hergeçen gün gelişmektedir. Ve bazı ilaçların kullanılabildiği alanlar giderek artmaktadır.

    1990 lı yılların ikinci yarısından sonra antiepileptik ilaçların yapılan araştırmalarda ağrı tedavisinde iyi geldiği tespit edilmiştir.
    Ancak o zamanlar bu ilaçların nasıl etki göstererek ağrı tedavisinde etkili olduğu bilinememiştir.

    Yapılan araştırmalarla ağrı tedavisinde, sinir hücrelerinde nöroprotektif yani koruyucu etkilerinin etki mekanizmaları ortya konmuştur. Nöropatik ağrı adı verilen ağrı türünde kullanımları ortaya çıksa da hala da bu ilaçların kullanımları bu alanla sınırlı kalmıştır.

    Halbuki bu ilaçların kullanılma nedenleri hastaların kazanımıdır. Bu kullanım klişeleşmiş tedavi protokollerine yeni bir soluk getirmiştir. Bugün her hekim bel ağrısı ve belfıtığı, lomber dar kanal gibi rahatsızlıklarda hangi ilaçların kullanılabileceğini bilmektedir.

    Kullanıldığı zaman yargılanan bu ilaçlar için neden bu kadar yargılama ile karşı karşıya kalındığı ve endikasyonlarının neden bu kadar dar tutulduğu anlaşılamamaktadır.

    Yıllardır kullanılan antiepiptik ilaçların ve yeni jenerasyon antiepileptik ilaçların güvenirlikleri hergeçen gün artmaktadır.

    Yeni geliştirilen antiepileptik ilaçlarla antiepileptik ilaçların oluşturduğu yan etkiler azalmakta aynı zamanda yaşam kalitesi üzerindeki olumlu etkileri artmaktadır. Nöropatik ağrı kavramı tıp literatüründe kronik ağrı kavramı içersinde yer almaktadır.

    Nöropatik ağrıyı tıp bilmi geliştikçe görülmektedir ki sadece diabet ve hepes virüsüne bağlı rahatsızlıklar yapmamaktadır. Aynı zamanda omurga kanalında darlık oluşturabilen herhangi bir durumda nöropatik ağrıya neden olabilmektedir. Fakat ne gariptir ki bu ilaçları hastanın kazanımı için kullanan hekimler yine hastanın kazanımı için gayret gösterdiği düşünülen hekimler tarafından yargılanmaktadır.Bilimsel gereklerin dışında yapılan değerlendirmenin tek dayanağı hekimin çıkar ilişkisine dayandırılmaktadır.

    Halbuki gerçekler herzaman böyle olmamaktadır. Çünkü tüm hekimleri bu grup içine yerleştirmek yanlış bir davranıştır. Bu ilaçlar içinde Beyin Cerrahları arasında en çok tercih edilen ilaçlar gabapentin etken maddesine sahip ilaçlar, karbamezepine molekülüne sahip ilaçlar ve oksikarbamezepine molekülüne sahip ilaçlardır.

    Bu ilaçlar kansere bağlı ağrılarda, bel fıtığı ameliyatı sonrası ortaya çıkan ağrılarda, migren proflaksisinde, fibromyaljia romatikada, nöropatik ağrı oluşturabilen sorunlarda, bipolar bozuklukta vb. kullanım alanı buldukları artık tıp literatüründe belirtilmiştir.

    Tıp bilmi hareketli bir bilim dalıdır. Gelişmelerin hasta için kullanılması yanlış değildir.Aksine kazanımlar ön planda tutulmalıdır. Beyin ve Sinir Cerrahisi içersinde de kullanılmasının amacı hastanın kazanımıdır.

  • Cep telefonları kansere davetiye mi çıkarıyor?

    Zaman zaman çoğu doktora cep telefonları beyin tümörüne sebep olurmu diyerek soruluyor. Bazıları önemli değil diyerek geçiştirirken bazıları da ben cep telefonumu kulaklıkla kullanıyorum diyerek cevaplamaktadırlar. Maalesef bu gruba beyin cerrahları da dahildir. Cep telefonunun ilk çıktığı yıllardan bu yana mikrodalga etkisiyle tümör oluşumuna neden olup olmadığını takip etmekteyiz. Zararlı ispatlanmış bir etkisi son dönemlere kadar bildirilmemişti. Burada daha yeni kullanıma giren bir teknoloji olması bilimsel çalışmaların kısa dönemin bilgilerini vermesi yeterli olmayabilirdi. Ama son ayda İsveçli, bilim adamlarının yayınladıkları veriler elle tutulur bazı sonuçları beraberinde getirdi. Cep telefonları iletişim sistemi mikrodalga ile yapılmaktadır. Her ne kadar hücrelerde yaptığı etki radyasyona benzeyen etkiler olmasa da yine dokuların içine giren bir enerjidir. Mikrodalgaların dokuda derinde ısınmaya neden olduğu bilinmektedir. İletişim sisteminin kullanımının üzerinden 15 yıl geçmesi ve insanların uzun süreli cep telefonu kullanmaları sonrasında daha sağlıklı bilgiler elde edildi. Bugün cep telefonlarından yayılan dalgaların beyin hücrelerinin çekirdeklerinde bulunan genlerin DNA zincirlerinde kırılmalara nede olduğu bununda tümör oluşumuna ana sebep olduğu bildirilmektedir. Aynı problemler telsiz telefonlarda da yaşanmaktadır. Uzun mesafede etkili olması amacıyla daha güçlü dalga boyları farklı telefonlar üretilmekte olup kullanırken dikkat gerektirmektedir. Son yapılan bilimsel çalışmalarda 10 yıl sonunda cep telefonu kullanılan beyin yarımküresi tarafında düşük derecede anlamlı da olsa beyin tümörü görülme sıklığında artış tespit edilmiştir. Özellikle işitme siniri ile beraber seyreden denge sinirinin kılıfından gelişen nörinomlarda artış daha fazladır. Beynin arka bölümüne beyin sapına komşuluk yapan bu tümöral oluşumlar iyi huylu olmalarına rağmen sinire yaptığı baskı ile işitme azalması, yüzün o tarafında felçlere kadar giden tabloları ortaya çıkartmaktadır. Bugün için cep telefonu kullanma yüzdesi 15 yaşında geçlerde %60, 19 yaşında ise %95 lere kadar çıkmaktadır. Gençlerde bir telefon yerine bazen iki telefonda bulunabilmektedir. İleriki yıllarda gençlerimizde ciddi bulguları ortaya çıkmadan bilgilendirmekte yarar bulunmaktadır. Kızlarımız daha uzun süreli konuşmaktadırlar ama tümör gelişiminde anlamlı farklılık elde edilmemiştir.

    Sonuç olarak cep telefonları günlük yaşantımızın önemli bir parçasıdır. Tamamen vazgeçmek mümkün değildir. Uzun süreli konuşmamak ve kulaklıkla kullanmak daha akıllıca görünmektedir. Cep telefonu üreten firmaların durumu göz önüne alarak gerekirse dalga boylarını ve enerji değerlerini değiştirerek daha az zararlı telefonları üretmeyi planlamalıdırlar. Telsiz telefonlarda kulaklı olan modellerin üretimini beklemenin ve bu şekilde kullanmanın daha uygun olduğu kanısındayım.

  • Ağrı kesici (antiflamatuar) ilaçlar

    Ağrı kesici (antiflamatuar) ilaçlar

    Ağrı, bize organlarımızın varlığını hatırlatan,rahatsız edici bir duygudur.

    Ağrı kesiciler (NSAİD: Non Steroid Antiinflamatuar Drug) bel ve boyun ağrılarında en sık kullanılan ilaçlardandır. Kullanım amaçları enflamasyonu ve ağrıyı gidermektir.

    Enflamasyon; doku hasarına karşı gelişen normal bir savunma mekanizmasıdır, kimyasal, travmatik,enfeksiyoz…. nedenlerle ortaya çıkan zararlı metabolitleri ortamdan uzaklaştırma çabasıdır. Bu süreç içinde oluşan metabolitler ve hasar, dokuda bulunan serbest sinir uçları tarafından merkezi sinir sistemine iletilir, birtakım kimyasal reaksiyonlar gelişir ve sonuçta ağrı oluşur. NSAİD ler bu reaksiyonların gelişmesini engelledikleri için enflamasyona, doku hasarının oluşmasına ve sonuç olarak ağrıya engel olurlar. Bu metabolitlerin oluşmasında siklooksijenaz (COX-1,COX-2) isimli enzim büyük rol oynar. NSAİD ler bu enzimin sentezini inhibe ederler (engeller).COX-1 hücrelerin yapısında bulunurken COX-2 inflamatuar uyarılar sonucunda sentezlenir(oluşur).Metabolitler(Prostoglandin,tromboxan…)aynı zamanda vücut ısınsın ayarlanmasında da görev aldıkları için,NSAİD lerin aynı zamanda antipiretik(ateş düşürücü)etkisi de vardır.

    NSAİD lerin en tipik ilacı ASPİRİN(asetilsalisilik asit=salisilat) dir.Aspirin,COX-1’in selektif(has)inhibitörüdür,COX-1 enzimini irreversibl(gerdönüşümsüz) inhibe eder,diğer NSAİD ler reversibl(geri dönüşümlü)inhibe eder.Yarı ömrü en kısa olan NSAİD Aspirindir.

    NSAİD ler kimyasal yapılarına göre birkaç gruptur.:

    1-Salisilatlar:Aspirin,diflunisal,Salisilat tuzları

    2-Propiyonik asit türevleri:İbuprofen,Naproxen,Fenopropen,Ketoprpfen,Flurbiprofen

    3-İndolasetikasit türevleri:İndometasin,Sulindak,Etodolak,Ketorolak

    4-Fenamatlar:Mefenamik asit,mekilofenamat

    5-Pirazolon türevleri:Aminopirin,Dipiron,Fenilbutazon

    6-Paraaminofen türevleri:Asetaminofen(parasetamol),Fenasetin

    7-Diğerleri:Diklofenak,Ketorolak,Tolmetin,Nabumeton

    Diklofenak,sinovial sıvıya(eklem bşluğundaki sıvı)geçerek burada birikebilir.İndometazin veya Naproksen den daha güçlü etkilidir.

    Paraaminofen lerin periferik dokulardaki COX enzimine etkileri düşüktür,bu nedenle antiinflamatuar etkileri zayıftır.Trombosit(Pıhtılaşma hücreleri) fonksiyonunu bozmazlar.Uzun süre kullanımında karaciğer ve böbrekte hasara neden olabilir.

    NSAİD ler oral(ağızdan),suppozotuar(makattan)parenteral(damaryolu içine ve kas içine),topikal(Jel,merhem şeklinde)olarak uygulanabilir.Sonuç olarak kana karışırlar ve kanda proteinler ile taşınırlar,karaciğer veya böbrekler yoluyla elimine edilirler(vücuttan atılırlar).Bu nedenle bu sistemlerde bir bozukluk durumunda(kanda protein miktarının az/çok olması,böbrek ve karaciğer hastalıkları..)etkileri ve yan etkileri azalabilir/artabilir.

    Metabolitler normal olarak da hücre yapısında bulunurlar ve hücrenin korunmasında fonksiyonları vardır.Ancak birtakım etkilerle aşırı salgılandıklarında enflamasyona neden olurlar.Ağrı kesiciler normalde olması gereken metabolitlerin de sentezini inhibe ettikleri için birtakım istenmeyen yan etkilere de neden olurlar.

    Tromboxanların sentezini inhibe ederek trombosit fonksiyon bozukluğuna neden olabilirler.Esasen bu etki aspirin in düşük dozlarında daha belirgin olarak göze çarpar.Bu nedenle aspirin düşük dozlarda antiagregan(kan sulandırıcı) olarak kullanılır.

    Prostoglandinler mide hücreleri tarafından da salgılanır ve mide hücrelerini asitten korurlar.NSAİD ler Prostoglandinleri inhibe ettikleri için rolatif olarak asiti arttırırlar ve mideye zarar verirler.Bu nedenle Gastrit,Ülser ağrılarında asla kullanılmazlar.

    Bütün ilaçlar gibi alerjiye neden olabilirler.

    Prostoglandinler akciğer fonksiyonlarında önemli rol oynarlar,bronşları genişletici etkileri vardır.Bu nedenle astım gibi bronşlarda daralmayla giden hastalarda dikkatli kullanılmalıdır.

    Karaciğer hasarını arttırabileceğinden alkol ile birlikte kullanılmaları sakıncalıdır.

    Genel olarak NSAİD ler kas iskelet sistemine bağlı ağrılarda,baş ve diş ağrılarında ağrı kesici olarak,ateşli durumlarda ateş düşrücü olarak,ve antienflamatuar olarak kullanılırlar.Mide ve barsak sistemine ait ağrılarda kullanılmazlar veya nadiren hekim gözleminde kullanılırlar.Kullanılmadıkları alanlar ise;etken maddesine karşı alerjisi olanlarda,mide barsak sistemine ait rahatsızlılarda,kanama bozukluğu olanlarda,Karaciğer ve böbrek hastalıklarında kullanılmazlar veya kullanımları hekim gözetiminde olmalıdır.

    Mide barsak problemi sık olan NSAİDler:Aspirin,Fenilbutazon,İndometasin

    Merkezi sinir sistemine yanetkileri sık olan NSAİDler:İndometazin,Fenilbutazon

    Düşük yan etkili NSAİD ler:Naproksen,İbuprofen,Fenoprofen

    NSAİD ler kullanılmakta olan diğer ilaçlarla etkileşebilir.NSAİD lerin etkilerini azalttığı ilaçlar:Kaptopril(antihipertansif),Furosemid(diüretik=idrar söktürücü),Hidralazin(antihipertansif), beta bloker(antihipertansif),Tiazidler(diüretik,antihipertansif) .Etkisini arttırdığı ilaçlar:Coumadin gibi kan sulandırıcı ilaçların etkisini arttırırlar.

    Sonuç olarak NSAİD ler, çok geniş kullanım alanı olan ve her birinin ayrı özellikleri olan ilaçlardır.Doğru hastada,doğru yolla,doğru dozda,doğru sürede kullanıldıklarında çok faydalıdırlar.Gereksiz yerde ve dozda kullanıldıklarında geri döndürülmesi zor olan hasarlara neden olabilirler.Bu nedenle hangi sebeple olursa olsun ağrıkesici bir ilaç almadan önce bir hekime danışmak çok yararlı olacaktır.

  • Hangi egzersiz

    Bizlere en çok sorulan sorulardan biridir, hangi egzersizi yapayım ki ağrılarım geçsin sağlığıma kavuşayım, ya da hangi egzersizi yapmalıyım ki hiç sağlık problemim olmasın.

    Amerika’da son yapılan bel ağrısı konulu kongrelerden birinde de bu konu uzun uzun tartışıldı. Adamlar üşenmemişler, kendilerine denekler bulmuşlar, çeşitli egzersizleri yaptırarak ayrıntılı bir şekilde ölçmüşler.

    İlk çıkan sonuç bel ağrısını gidermek için hiçbir egzersiz yok, ne yüzme ne pilates, ne de yoga bel ve boyunda ağrı yaratan hastalıkları tedavi etmiyor. Bu ağrıları tedavi etmek için ya cerrahi tedavi ya da fizik tedavi yöntemlerinden biri gerekiyor. İyileştikten sonra durumu korumak, bir daha rahatsızlanmamak için yüzme, pilates, yoga gibi sporların faydası var, ama tedavi etmiyorlar.

    Bel ve boyun rahatsızlığı geçirenlerin uygulayabileceği en etkin egzersiz yöntemi olarak deniz veya havuz içinde yürüme bulunmuş. Yani göğüs hizasına kadar suya gireceksiniz düz yolda yürür gibi yürüyeceksiniz, eğer düz yürüyemezseniz daha az etkili de olsa olduğunuz yerde yürüme. Haftada iki üç gün 15-20 dakika yapılması öneriliyor. Yüzme de etkili, ama ölçümlerde suda yürümenin oldukça altında.

    Diğer etkili bir eksersiz de düz yolda yürüme. Ama çarşı pazar gezer gibi değil, tempolu bir şekilde yürüyeceksiniz. Her gün 4-5 kilometre yürüme bel ve boyun rahatsızlığı olanlar için hararetle tavsiye ediliyor. Şaşırtıcı sonuçlar koşma egzersizinde görülüyor. Koşma, tam tersine bel rahatsızlığı geçirenlere daha da kötü etki ediyor, durumlarını olumsuz yönde ilerletiyor. Aynı durum zıplayıcı etkinin bele ve boyna yaptığı negatif etkiye bağlı olarak basketbol, voleybol gibi sporlarda da gözüküyor.

    Bir diğer olumsuz etki de merdiven inip çıkmada gözüküyor, yani aman asansör kullanmayın, spor için merdivenleri inin ve çıkın demek doğru değil.

    İyice ısındıktan sonra tenis ve futbol oynamanın negatif etkisi ise sanıldığı kadar fazla değil. Ama siz gene de iyileştiğinize emin olmadan oynamayın. Bisiklete binmek ise belinizi üşütmediğiniz takdirde zararlı değil, yararı bile var.

    Sonuç olarak eğer bir bel rahatsızlığı geçirdiyseniz öncelikle suda yürümeye çalışın, imkanınız yoksa düz yolda tempolu bir şekilde yürüyün. Pilates, yoga, yüzme, bisiklete binme gibi sporları yapabilirsiniz, ama koşmadan, merdiven inip çıkmaktan ve özellikle zıplama gerektiren sporlardan uzak durun.

  • Beyin sağlığı

    İnsan beyni 1,5 kg ağırlığında, 140 milyar hücre ihtiva eden, elektriksel ve kimyasal ileti ile çalışan biyolojik bir bilgisayardır. Bu bilgisayarın iki önemli enerji kaynağı kan şekeri ve oksijendir. Beynimiz ağırlık olarak vücudun %2 si olduğu halde vücuda gelen kan oksijeninin % 20’sini, şekerin ise büyük bölümünü tükettiği bilinmektedir. Dolayısıyle her ikisinin de kısa süreli beyine ulaşmaması dahi çok ciddi beyin hasarlarına hatta ölüme yolaçabilir. . Kan şekerinin düşük olması beyinde ciddi rahatsızlıklara yol açtığı gibi yüksek olmasıda (Diabette olduğu gibi)uzun vadede beyinde ve sinir sisteminin diğer bölgelerinde ciddi rahatsızlıklara yol açabilir. Şeker hastalarının bu nedenle kan şekerini mutlaka makul sınırlar içersinde tutması, bunun için diyet yapması, ihtiyaç olduğunda da ilaç kullanması gerekir.

    Temiz hava : Çevre kirliliği,sıgara hafıza zayıflamasının ilk sorumlularındandır. Ayrıca damar sertliğinin oluşumunda katkısı olduğundan, dolaylı olarak yine beyin sağlığını olumsuz yönde etkiler. Bu nedenle temiz hava ve temiz çevre sağlıklı bir beyin için şarttır.

    Spor ve yürüyüş: Haftada bir yapılan, terletecek sporun beyinde morfin benzeri maddeler salgılatarak anti stres etkisi yaptığı bilimsel olarak gösterilmiştir.

    Stres: Mekanizmasını tam olarak anlamasak bile, stresin beyin ve vücut sağlığı üzerine olumsuz birçok etkisi vardır. Stres anında böbrek üstü salgı bezinden salgılanan kortizol denen hormon kan şekerinin ve tansiyonun yükselmesine yol açar. Kalp ve damar sistemini olumsuz olarak etkiler. Beynin vücudun en fazla kan kullanan organı olması nedeni ile kan akışını bozacak kalp ve damar problemleri beynin fonksiyonlarını direk olarak etkilemektedir. Ateroskleroz (damar sertliği) kalp sağlığı açısından koroner problemler ve enfarktüse yol açması nedeni ile nekadar önemli ise beyin içinde o kadar önemlidir. Beyin yeterince kan alamayarak hafıza bozuklukları, damar tıkanıklıklarına bağlı felçler, bunama gibi tablolar ortaya çıkabilir.

    Stresin yanında ortaya çıkan duygular da önemlidir. Zira farklı duygular farklı maddelerin salınımına neden olur. Örneğin; mutlu bir olayı beklerken duyduğumuz stresle, bir kaza yada korku anında yaşadığımız stres birbirinden farklı duyguları ortaya çıkarır. Olumsuz duygulara yol açan stres, beyni biyokimyasal olarak daha olumsuz yönde etkiler. Az miktarda stres öğrenmeyi arttırırken fazla miktarda stres öğrenmeyi zorlaştırmaktadır. Stres hormonu uzun süre salgılandığında beyinde hücreler arası transferi ve bilgi akışını bozar.

    Beyin sağlığı ve iyi bir hafıza için dengeli ve bilinçli beslenme şarttır. İnsan vücudu ve beyin ihtiyacı olan binlerce biokimyasal maddenin bir bölümünü dışardan besinlerle alır. Ancak bunun yanında önemli bir bölümünü kendisi üretir. Dışarıdan alınan yada vücutta imal edilecek olan bu önemli yapı taşları tükettiğimiz besinlerde yeterince mevcut değilse yani dengesiz yada yetersiz beslenildiğinde tüm vücut fonksiyonlarında aksamalar olduğu gibi beyin fonksiyonlarında da unutkanlık, dikkat dağınıklığı, anlama, algılama güçlüğü gibi sorunlar ortaya çıkar. Özellikle beyin ve sinir sisteminin gelişiminin tamamlandığı erken çocukluk çağındaki protein ve diğer temel taşların eksikliği zekayı olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle özellikle çocukluk çağında dengeli ve zengin çeşitli gıdalarla beslenme çocuğun gelecekteki zekası için çok önemlidir. Ancak unutulmamalıdırki zeka için tek şart çocukluk çağındaki iyi beslenme değildir. Zira zekada kalıtım ve sosyal çevrede çok önemlidir.

    Dengeli beslenmenin yanında beyin sağlığı açısından özellikle gerekli gıdalar: Balık ceviz, fındık, yumurta, ıspanak, buğday ve balık yağıdır… Bunların hepsinin ortak özelliği Omega-3 adı verilen bir madde içermeleridir.Omega -3 ün beyin fonksiyonlarını düzenlemedeönemli rol oynadığı bilinmektedir. “Beyin, yüzde 60 ı yağdan oluşan bir organdır ve çalışması için omaga-3 yağ asitlerine ihtiyacı vardır.”Form korumak” için insanlar balığın bile yağsız olanının tercih etmektedir. Oysa Omega -3 yağlı balıkta daha bol miktarda bulunmaktadır. Günde bir iki gram Omega-3 yeterlidir

    Alkol fazla miktarda uzun yıllar boyunca alındığında yine beyni olumsuz etkilemekte, hafıza kusurlarına yol açmaktadır. Zira alkolün sinir kılıfındaki myelin denen ve sinir iletisinde rol oynayan yapıyı tahrip edici etkisi mevcuttur. Bu etki özellikle yıllar içersinde ortaya çıkar.

    Vücudumuz gibi beynimizin de egzersize ihtiyacı vardır. Sürekli düşünen bilgi üreten, okuyan beyinlerindaha geç hafıza kusurlarına maruz kaldıkları bilinmektedir. .

    Unutkanlığı azaltmak ve hafıza kapasitesini arttırmak için üç önemli tavsiye

    · Düzenli okuma alışkanlığını edinmek

    · Puzzle ve zeka oyunları çözmek

    Arkadaş ilişkilerini canlı tutmak

  • Parkinson hastalığında saatleri geri alan cerrahi yöntem beyin pilleri

    Beyin pilleri başta Parkinson Hastalığı olmak üzere pekçok hareket bozukluğunun cerrahi tedavisinde son yıllarda giderek yaygın olarak kullanılan oldukça karmaşık elektronik cihazlardır.

    Bilindiği gibi bütün hareket bozukluklarının başlangıç tedavisi medikal tedavi ile yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak artık ilaç tedavisine cevap vermeyen veya istem dışı hareketler gibi şiddetli ilaç yan tesirlerinin gözlendiği ileri evrelerdeki Parkinson Hastalarında, spazmotik tortikollis adı verilen boyun kasılmalarında, şiddetli vücut kasılmaları ile giden distoni hastalıklarında çoğu zaman tıbbi tedavi yararlı veya yeterli olamamaktadır. Bu gibi hastalarda alternatif tedavi olarak beyin cerrahisinin bir alt dalı olan Fonksiyonel ve Stereotaktik Beyin cerrahisi girişimleri hastalara önemli yararlar sağlayabilmektedir.

    Bu cerrahi girişimlerde amaç beyin içerisinde birkaç milimetre çaplı anatomik ve fizyolojik hedeflerin yerini doğru tesbit edebilmek ve bu noktalardaki fizyolojik aktiviteyi etraflarındaki hayati önem taşıyan dokuları etkilemeden değiştirebilmektir. Bu değişiklik ya hedef bölgenin bir çeşit lazere benzeyen yöntem ile yakılması, bir başka deyişle “destrüktif girişim” veya bu bölgenin bir çeşit elektrik akımı verilerek etkilenmesi, yani “modülatif girişim” ile sağlanabilmektedir.

    Beyin pilleri insan beyninin içerisine yerleştirilen ve ucunda polariteleri değiştirilebilir dört platinium-iridium karışımı kutbu bulunan bir elektrod, bu elektrodu esas pil cihazına bağlayan bir uzatma (extension) ve pilin kendi gövdesinden oluşan elektronik düzeneklerdir. Elektrod kısmı beyin içerisine yerleştirilmekte, bu elektrod uzantı yardımıyla cilt altından göğüs kafesinin üst kısmına yerleştirilen pile bağlanmaktadır. Pil cihazı dışarıdan bilgisayar aracılığı ile telemetrik programlanabilen oldukça karmaşık bir elektronik modüldür. Bu cihaz programlanarak beyin içersindeki elektrodun ucundaki dört kutubun pozitif/negatif/nötr olarak değiştirilebilmesi ve pek çok değişik kombinasyonlar yaratılabilmesi sağlanmaktadır. Ayrıca verilen elektrik akımının şiddeti yani amplitüdü, frekansı yani saniyedeki verilen elektrik dalgası sayısı ve verilen akımın dalga genişliği ayarlanabilmekte, böylelikle beyinde etkilenen alanın yeri ve büyüklüğü değiştirilebilmektedir.

    Beyin pili takılması operasyonu tümü ile lokal anestezi altında ve hastalar uyanık olarak gerçekleştirilmektedir. Hastalar sadece operasyonun son aşamasında son bir saatlik bölümde pilin gövdesi göğüste cilt altına yerleştirilirken acı duymamaları için uyutulmaktadırlar. Piller takıldıktan sonra hastadan hastaya değişmekle birlikte ortalama birkaç haftalık aralıklı ve sık kontrollerle pillerin ince ayarları bilgisayar aracılığı ile yapılmakta ve hastaların en fazla randıman alabilecekleri parametreler ayarlanmaktadır.

    Pil takılan hastalara bir mıknatıs verilmekte ve hastalar arzu ettikleri takdirde bu mıknatısı göğüslerindeki pil gövdesine yaklaştırıp birkaç saniye üzerinde tutarak pili açıp kapatabilmektedirler. Bu işlemin amacı uygun hastalarda geceleri pilleri kapalı tutarak pil batarya ömürlerini uzatabilmektir. Pillerin ömrü uygulanan beyin bölgesi ve hastalara göre değişmekle birlikte ortalama 7-8 yıl arasında değişmektedir. Pilin bataryası bittiğinde başka bir beyin operasyonuna ihtiyaç olmayıp pillerin sadece göğüs bölgesindeki cilt altına yerleştirilmiş kısmı yaklaşık yarım saatlik bir operasyonla değiştirilmektedir. Daha yüksek elektrik akımı verilmesi gereken distoni hastalığı olan hastalarda 9 yıl kadar ömrü olan ve dışarıdan şarj edilebilen beyin pillerini de uygulamak mümkündür.

    Pil takılan hastaların normal günlük yaşantılarında hiçbir değişiklik olmamaktadır. Hastalar her türlü sportif faaliyeti sürdürebilir ve yüzebilirler. Pil takılan hastalara üzerlerinde elektronik cihaz taşıdıklarına dair bir belge verilmekte ve hastalar gerektiğinde güvenlik kontrollerinde bu belgeyi göstermektedirler. Pil takılı hastaların pil ayarlarını değiştirebileceğinden MR çektirmelerine izin verilmemektedir. Ancak çok gerekli olduğunda yapılacak ayarlamalar ile MR çektirilmesi de mümkündür.

    Yukarıda tanımlanan özellikleri nedeni ile beyin pilleri insanlara takıldıklarında hareket bozukluklarının tedavisinde kontrol edilebilir, ayarlanabilir ve yan etkiler görüldüğü takdirde geri dönüşümü olan bir tedavi yöntemi olarak büyük kolaylıklar sağlamaktadır. 1970’li yılların sonunda tek bir kutbu olan ilk versiyonları ile uygulanmaya başlanan beyin pilleri, 90’lı yılların başından itibaren yeni geliştirilen ve ucunda dört kutbu olan versiyonları ile giderek yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.

    Parkinson hastalarında beyin pilleri bugün hastaların önde gelen bulgularına göre üç ayrı beyin bölgesine yerleştirilmektedir. Tremor denilen titremenin ön planda olduğu hastalarda beyinin talamus adı verilen ve titremeden sorumlu hücrelerin daha yoğun bulunduğu beyin bölgesine, katılık, yavaşlık ve istem dışı hareketler gibi bulguların ön planda olduğu hastalarda beyinin globus pallidus denilen beyin bölgesine, bulguların iki taraflı ve ağır olduğu, yürüme bozukluğunun ön planda olduğu hastalarda beyinin her iki yarım küresinde birer adet bulunan subtalamik nukleus adı verilen beyin bölgelerine ve iki taraflı olarak beyin pilleri yerleştirilmektedir. Pillerin hangi beyin bölgesine yerleştirileceğine hastaların önde gelen klinik bulgularına göre karar verilmektedir. Bu beyin çekirdekcikleri arasındaki mesafe her ne kadar birkaç milimetreden fazla değilse de uygulamaların klinik sonuçları arasında önemli ölçüde farklar izlenmektedir. Subtalamik nukleusa takılan beyin pilleri Parkinson Hastalarında ilaç alınmış hale benzer etki yarattıklarından hastalığın hemen bütün bulgularını düzetlmekte, bu özellikleri nedeni ile de giderek daha yaygın olarak kullanılmaktadırlar.

    Hareket bozukluklarının tedavisinde hedef teşkil eden hücrelerin ve etraflarındaki hayati oluşumların yerlerinin hata payı olmadan bulunması büyük önem taşımaktadır. Son yıllarda geliştirilen Tek hücre düzeyindeMikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği, insan beyninin içerisine ucu 2 mikron kalınlığında bir elektrod yerleştirilmesi ve bu elektrodun bilgisayar aracılığı ile ilerletilmesi ve oldukça karmaşık ve pahalı elektronik cihazlara bağlanması sureti ile beyindeki tek bir hücrenin elektriksel aktivitesinin algılanıp dinlenmesini, veya bu bölgeye çok düşük elektrik akımı vererek uyanık ameliyat edilen hastaların bu uyarıya verdikleri cevabın incelenmesi sureti ile beyinin fizyolojikharitasının çıkartılmasını sağlayan bir yöntemdir. Bu yöntem sayesinde bulundukları yerler hastadan hastaya en az iki-üç milimetre farklılık gösteren hedef hücrelerin yerleri 100 mikrondan daha az bir hata payı ile bulunabilmektedir. Mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği kullanılarak Dr.Ali ZIRH tarafından Mart 1997 başından beri 750’den fazla operasyon başarı ile gerçekleştirilmiş, 195 beyin pili takılmıştır. Kullanılan Tek hücre düzeyinde Mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği sayesinde hastalarda son derece başarılı sonuçlar elde edilmiş olup hiçbir komplikasyon ve yan etki gözlenmemiştir.

    Parkinson hastalarındaki cerrahi girişimlerde ilgili beyin bölgelerinde lazere benzeyen ve Radiofrequency (RF) denilen bir yöntemle lezyon yaparak (yakarak) da bu bölgelerdeki hücrelerdeki aşırı aktiviteyi kontrol edebilmek mümkündür. Ülkemiz gibi ekonomik koşulların çok iyi olmadığı veya sağlık sigortalarının bu tip cerrahi girişimleri karşılamadığı ülkelerde hastaların ekonomik koşulları başlangıçta pil takılmasına uygun değil ise ilk cerrahi girişim genel olarak lezyon yapma tarzında olmaktadır. Bu durumda tek taraflı cerrahi girişimlerde lezyon yapma (yakma) işlemi oldukça başarılı sonuçlar vermektedir. Bu koşullarda beyin pilleri genellikle yan etkilerin görülme risklerinin fazla olduğu iki taraflı cerrahi girişimlerde ikinci operasyonun etkilerinin kontrol edilebilir olması amacı ile uygulanırlar. Buna ilave olarak son yıllarda beyinin Subtalamik Nukleus adı verilen bölgesine iki taraflı beyin pili yerleştirme operasyonunun ileri evrelerde Parkinson Hastalarında son derece çarpıcı iyileşme sağladığı, hastaların hemen hemen ilaç bile almaya ihtiyaç duymayacak kadar iyileşebildikleri gözlenmiştir. Bu tedavideki zorluk bahsedilen bölgenin çok küçük olması ve yerin doğru tesbit edilmesinin çok güç olmasıdır. Ancak Mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği kullanılarak bu bölgelerin hatasız tesbiti mümkün olmaktadır. Benzeri şekilde farklı hedeflere piller yerleştirilerek Parkinson hastalığı dışında el titremelerinin, şiddetli boyun kasılmalarının ve boyun eğriliklerinin, kontrol edilemeyen ağrıların da bu yöntemle tedavisi mümkündür.

    Bugün Sosyal Güvenlik Sistemi uygun seçilen ve doğru endikasyon ile ameliyat edilen hastalarda operasyonun en pahalı kısmı olan pil parasının tamamını karşılamaktadır. Böylelikle son aylarda lezyon cerrahisi yerine daha güvenilir ve kontrol edilebilir bir yöntem olan Beyin Pili takılması operasyonlarından çok daha fazla sayıda hastanın faydalanması mümkün olmaktadır. Mikroelektrod kayıt ve stimülasyon tekniği kullanılarak Dr.Ali ZIRH tarafından toplam 195 hastaya beyin pili takılması operasyonu yapılmış, bu operasyonların 118’i son iki yıl içerisinde hastaların Sosyal Güvenlik Kurumu kapsamında ameliyat olmasını sağlayan Medikalpark Bahçelievler Hastanesinde gerçekleştirilmiştir.

    Hareket bozukluğu hastalığı olan her hastaya cerrahi girişim uygulamak mümkün olmayabilir. Hastaların ameliyattan yarar görüp göremeyeceklerine veya böyle bir girişime aday olup olmadıklarına ancak ayrıntılı klinik değerlendirme ve testler sonrasında karar verilmektedir.