Prostat kanserinde hormon tedavisi yazımızın ikinci bölümünde anti-androjen denilen ilaçlardan bahsedeceğiz. Prostat hücrelerinin büyüme ve çoğalmasında kilit role sahip androjen hormonları, prostat hücrelerinin yüzeyindeki androjen reseptörü (algaç) denilen proteinlere bağlanarak çalışır. Anti-androjenler, androjenlerin bu reseptörlere bağlanmasını engeller.
Bu grupta yer alan ve en yaygın olarak kullanılan ilaçlar Flutamide (Eulexin) ve Bicalutamide’dir (Casodex).
Her gün alınan hap şeklinde kullanılırlar.
Anti-androjenler çoğunlukla tek başlarına kullanılmazlar. Sıklıkla LHRH agonistlerinin etkinliği azaldığında ek olarak kullanılmaktadır. Ayrıca, LHRH agonisleri ile kez kullanıldığında tümör flare etkisinden korunmak için birkaç haftalığına kullanılırlar.
Buna ek olarak anti-androjenler, orşiektomi veya LHRH agonistlerine ek olarak birinci basamak hormon tedavisi olarak da kullanılabilmektedir. Bu yönteme kombine androjen blokajı denilmektdir.
Eğer prostat kanserli bir hastada anti-androjen etki etmemeye başlarsa, anti-androjen tedaviye ara vermek, kısa bir süre için kanserin büyümesinde durmaya yol açabilir. Biz buna anti-androjen çekilme etkisi demekteyiz. Bunun nedeni ise henüz netlik kazanmamıştır.
Enzalutamide (Xtandi)
Yeni nesil bir anti-androjen tedavi yöntemidir. Normalde androjenler kendi reseptörlerine bağlandığında, reseptör hücre kontrol merkezine büyüme ve bölünme sinyali gönderir. İşte Enzalutamide bu sinyali bloke eder. Her gün alınan hap şeklinde kullanılır.
Enzalutamide, cerrahi dirençli prostat kanserli erkeklerde yararlı olabilir. Birçok ilaç çalışmasında, erkek hastalar LHRH agonist ile tedavi edildi. Ancak, cerrahi müdahale yapılmamış testosterone düzeyine sahip erkeklerde nasıl etki ettiği hakkında net bir bilgi yoktur.
Hormon tedavilerinin olası yan etkileri
Orşiektomi ve LHRH agonistleri ve antagonistleri, testosteron düzeylerinin düşmesi sebebiyle benzer yan etkilere sahiptir. Bu yan etkiler;
– Azalmış veya kaybolmuş cinsel istek
– İktidarsızlık
– Penis ve testislerde küçülme
– Zamanla iyileşen veya yok olan ateş basmaları
– Meme hassasiyeti ve meme dokusunda büyüme
– Kırıklara neden olabilen osteoporoz (kemik incelmesi)
– Anemi (düşük kırmızı kan hücre sayısı)
– Mental güçsüzlük
– Kas kütlesi kaybı
– Kilo alımı
– Yorgunluk
– Yüksek kolesterol
– Depresyon
Bazı araştırmalar göstermiştir ki, yüksek tansiyon, diyabet, inme, kalp krizi ve kalp hastalıklarına bağlı ölüm riskinin hormon tedavisi uygulanan erkek hastalarda yüksektir. Ancak bu konuda yapılan tüm araştırmalar bunu doğrulayamamıştır.
Antiandrojenler benzer yan etkilere sahiptir. LHRH agonistleri, antagonistleri ve orşiektomi arasındaki temel fark ise anti-androjenlerin cinsel açıdan düşük yan etkilere sahip olmasıdır. Bu ilaçlar tek başına kullanıldıklarında, cinsel istek ve ereksiyon genellikle devam etmektedir. Ancak, bu ilaçlar LHRH agonistleri ile tedavi edimiş erkek hastaya verildiğinde, ishal temel yan etkidir.
Abiraterone eklem ya da kas ağrılarına, yüksek tansiyona, vücutta sıvı birikimi, ateş basmaları, mide problemlerine ve ishale neden olabilir.
Enzalutamide ishale, yorgunluğa ve ateş basmalarının kötüleşmesine neden olabilir. Bu ilaç ayrıca sinir sisteminde de bazı yan etkilere neden olmaktadır. Bunlar, baş dönmesi ve nadiren felçtir. Bu ilacı alan erkekler düşmeye bağlı sakatlanmalara meyillidir.
Hormon tedavilerinden kaynaklanan yan etkilerin çoğu önlenebilir veya tedavi edilebilir
Örneğin,
– Ateş basması şikayetine antidepressanlar ve diğer ilaçlar çoğunlukla yardımcı olabilir.
– Osteoporozu engellemede birçok ilaç önleyici ve tedavi edici etki yapabilir.
– Depresyon antidepresanlar veya psikolojik danışma ile tedavi edilebilir.
– Egzersiz yorgunluk, kilo alımı, kemik kaybı, kas kaybı gibi yan etkileri düşürmede yardımcı olabilmektedir.
Osteoporoz, hem kadın hem de erkekte özellikle yaşlanmayla artan, kemiklerde zayıflık ve buna bağlı kırığa yatkınlık durumudur. Oldukça yaygın görülür. Yaşlanmakla sıklığı artar; ancak risk faktörleri taşıyan genç-erişkin yaş grubunda da osteoporoz gelişebilir. Kemik dokusu devamlı kendisini yenileyen bir dokudur; yıkıp yok ettiği dokunun yerine yenisi yapılır. Ancak 30’lu yaşların ortasında kemik yıkımı, yapımı biraz geçer özellikle 50’li yaşlarda kemik yıkımı daha fazla olmaya başlar. Bu da kemik yapıda incelme ve dayanıksızlığa neden olur.
Osteoporoz, sessiz gelişir, herhangi bir yakınmaya neden olmaz. Fakat kişide düşme gibi ufak yaralanmalarla kırık oluşur. En fazla omurga, el bileği ve kalçada oluşur. Özellikle kalça ve omurgada oluşan kırıklar, kronik ağrılara ve sakatlığa, hatta ölüme neden olabilir. Osteoporoz tedavisinin de esas amacı kırık gelişimini önlemektir.
Osteoporozun nedenleri nelerdir?
Osteoporoz, kemik kitlesinin azalması (kemik yoğunluğu olarak ölçülür) ve kemik yapısında değişim sonucunda oluşur. Osteoporoz gelişmesinde etkili bir çok risk faktörleri vardır.
-Yaşlanma (Kadınlarda menopozdan sonra hormon replasman tedavisi almıyorsa ortalama 5 yıl, alıyorsa 10 yıl sonra, erkeklerde 70 yaşından sonra gelişir)
-Beyaz ırkta daha fazladır
-Küçük kemik yapısı
-Zayıf olmak: Vücut kitle indeksi (VKİ) 19’un altındaysa (VKİ=Ağırlık (kg)/uzunluk (boy2)m2. Yani boyunuzu metre cinsinden birbiriyle çarpıp, bulduğunuz sonucu ağırlığınıza böleceksiniz. Örneğin 160 cm boy ve 54 kg kişi için VKİ= 54/1,6×1,6=54/2,56=21,09)
-Ailede birinci derecede akrabalarda; osteoporoz veya onunla ilgili kırık öyküsü)
-Daha önce özellikle hafif dereceli yaralanma ile kırık gelişmesi
-Erken menopoz veya cerrahi menopoz (ameliyat sonrası aniden menopoza girilmesi)
-Yeme bozukluğu; anoreksiya nervosa, bulimia gibi
-Sigara
-Alkol alışkanlığı
-Diyette yetersiz kalsiyum ve D vitamini alınması veya bağırsaklarda emilim bozukluğu
-Sedanter hayat tarzı veya hareketsizlik
İlaçlara bağlı: kortizon, tiroit hormon tedavisi, heparin, seks hormonlarını baskılayan tedaviler, uzun süreli mide koruyucu olarak kullanılan proton pompa inhibitörleri gibi,
-Kemikleri etkileyen bazı hastalıklar; endokrin (hormon) hastalıkları (hipertroidizm, hiperparatiroidizm, Cushing hastalığı gibi), iltihabi bağırsak hastalıkları gibi.
Osteoporoz kimleri etkiler?
Osteoporoz, her yaşta kadın ve erkekleri ve tüm etnik grupları etkilese de en fazla beyaz ırkta ve Asyalı yaşlı kadınlarda daha fazladır. 50 yaşından büyüklerde osteoporoz ve buna bağlı kırık daha fazladır. Yukarıda belirtilen risk faktörleri yok ise, kadınlarda özellikle menopozdan 5 yıl sonra; hormon replasman tedavisi almışsa 10 yıl sonra, erkeklerde ise daha geç 70 yaşında ortaya çıkar. Çok fazla yapılan bir hata; menopoza girerken bayanlar, kemik yoğunluğunu ölçtürüyorlar belki sonraki bir kaç yıl daha ölçtürüp normal olduğunu görünce de bu işin peşini bırakıyor. Oysa menopozun 5. yılından sonra, kemik yoğunluğuna baktırmak önemle gereklidir.
Osteoporoz nasıl teşhis edilir?
Kemik yoğunluğu DEXA yöntemiyle, kalça (femur kemiği ve boynu) ve bel (lomber) omurgadan ölçülür. Direkt film çekimi gibidir fakat ondan daha az radyasyon verir, ağrısız ve hızlı bir ölçümdür. Gebelikte yapılmaz. Ölçülen kemik yoğunluğunuz, olması gereken genç – erişkin yaş grubuyla karşılaştırılarak T-skoru elde edilir.
T-skoru; -1 ve üzerinde ise normal,
T-skoru;-1 ile -2,5 arasında ise osteopeni (kemik yoğunluğunda hafif azalma)
T skoru; -2,5 veya daha altında ise osteoporoz vardır.
Osteoporoz nasıl tedavi edilir?
Yalnızca osteopeniniz varsa (kemik yoğunluğunuz T skoru=-1 ila -2,5 arası) ve kırık öykünüz yoksa, sadece kalsiyum ve D vitamini almanız ve önerilen egzersizleri yapmanız yeterlidir. 50 yaş üzerinde, menapoz sonrası bayanlar ve 70 yaş üzeri erkekler, 1200 mg kalsiyum ve 800-1000 IU D vitamini almalıdır. 50 yaşından genç yetişkinler ise 1000 mg kalsiyum, 400-800 IU D vitamini almaları önerilir.
Fiziksel aktivite olarak, ağırlık binen egzersiz (yürüme gibi) önerilir.
Osteoporozunuz varsa veya osteopeniniz olup kırık öykünüz varsa; o zaman günlük alacağınız kalsiyum ve D vitaminine ilaveten osteoporoz ilaçları kullanmanız önerilir. Bunlar:
–Bifosfonatlar: Osteoporozu önlemek ve tedavi etmek amacıyla en fazla tercih edilen ve en etkin ilaçlardır. Bu ilaçlar kemik kaybını çok azaltarak, kırık riskini azaltırlar. Türkiye’de alendronat (günlük veya haftalık kullanımlı tabletler), risendronat (günlük veya haftalık veya ayda bir ardışık iki gün kullanılan tabletler), ibandronat (ayda bir kullanılan tablet veya üç ayda bir kullanılan IV infüzyon) ve zolendronic acid (yılda bir kez uygulanan IV infüzyon) adı altında farklı çeşitleri bulunmaktadır.
Bu ilaçların hepsiyle mutlaka günlük önerilen dozda kalsiyum ve D vitamini de alınmalıdır. Günlük yeterince kalsiyum ve D vitamini alınmadığında; hem osteoporoz tedavisi etkisini göstermez, hem de kişide kalsiyum düşüklüğüne bağlı krampların gelişmesine neden olurlar. Ağız yoluyla kullanılan tüm bu bifosfonatların en önemli yan etkisi, yemek borusunda tahrişe neden olmalarıdır. İlacın daha iyi emilmesi için aç olarak bol su ile alınmalı ve 45-60 dakika sonra kahvaltı edilmeli; bu arada yatmadan dik veya oturarak durulmalıdır. Reflü ve mide yakınması olanlarda, damar yoluyla kullanılan ilaç formları tercih edilmelidir. Bifosfonatların; çenede osteonekroz ve atipik (anormal) femur kırığı gibi bildirilmiş vaka takdimi halinde çok nadir yan etkileri de vardır.
–Kalsitonin: Eskiden osteoporoz tedavisinde kullanılan bu ilacın etkisi çok azdır; omurgada kırık riskini azaltabilir. Son zamanlarda ciddi yan etkileri nedeniyle uzun süreli kullanımları sakıncalı bulunarak artık kullanılmamaya başlanmıştır. Osteoporoza bağlı omurga kırığında ağrıyı azaltmak amacıyla kullanılabilir. Burundan sprey şeklinde veya enjeksiyon formunda çok kısa süreli kullanılabilir.
–Östrojen veya hormon replasman tedavisi: Östrojen hormonu tek başına veya progesteron ile kombine olarak kullanılabilir. Ancak östrojen ve progesteron kombinasyon tedavisi; meme kanseri, inme ve kan pıhtılaşmasını artırarak damar tıkanık riskinde artışa neden olur. Tek östrojen kullanımı ise, inme riskini artırabilir ve adet benzeri kanamalara neden olabilir. Bu nedenle genellikle, menopoza bağlı şikayetleri azaltmak amacıyla kullanılır. Fakat bu arada menopoz sonrası kemik dansitesindeki azalmayı da geciktirir.
–Selektif östrojen reseptör düzenleyicileri (modülatörleri)-Raloksifen: Bu tedavilerin kemik üzerine olumlu etkileri vardır ve meme kanseri riskini artırmaz ancak hala damarda pıhtılaşma ve inme riski vardır.
–Teriparatide: Paratiroid hormonunun bir formu olup, kemiğin uyarılmasını sağlar. Osteoporotik kırık riski yüksek erkekler ve menapoz sonrası kadınlarda kullanımı ve steroide bağlı osteoporoz tedavisinde onaylanmıştır. Günlük cilt altı enjeksiyonlar halinde, en fazla iki yıla kadar uygulanabilir. Daha önce radyasyon tedavisi görmüş olanlarda veya paratiroid hormon seviyesi yüksek kişilerde kullanılmaz.
–Strontium renalate: Bu ilaç menapoz sonrası osteoporoz tedavisinde Amerika Birleşik Devletleri dışındaki bazı ülkelerde (Türkiye de dahil) kullanılmaktadır. Günlük kullanılır ve suda eriyen poşetler halindedir. Kanın pıhtılaşma riskini artırarak damar tıkanıklığına neden olabilir. Çok nadir-vaka bildirimleri halinde ancak ciddi ölümcül yan etki de bildirilmiştir.
Denosumab: İnsan kaynaklı bir monoklonal antikor tedavisidir. Kemik yıkımında sorumlu hücreler üzerine etki eder. Oldukça etkin fakat pahalı bir tedavidir. Yüksek kırık riski bulunan menapoz sonrası kadınlarda onaylanmıştır. Ayrıca, meme kanseri veya prostat kanseri nedeniyle, hormon azaltıcı tedavi görmüş kişilerdeki, osteoporoz ve kırıklarda onaylanmıştır. Her 6 ayda bir cilt altına uygulanmaktadır. Bu tedavi başlanacak kişilerde kalsiyum ve D vitamini düşük olmamalıdır. Türkiye’de ‘Prolia’ adı altında satılmaktadır.
Osteoporoz için kullanılan ilaçların hiç biri gebelik ve süt verme döneminde güvenli değildir, önerilmez.
Osteoporozdan korunma:
Yaşam tarzınızda değişiklik yaparak osteoporozun önlenmesi mümkündür.
Beslenmeyle veya dışardan destekle yeterince kalsiyum aldığınızdan emin olun (kabaca 1000-1200mg/gün; yaşa bağlı değişir; menapoz sonrası ve 70 yaş üstü erkeklerde 1200-1500m/gün).
Yeterince D vitamini (400-880 IU/gün) alın; bu yaşınıza ve kan D vitamini ölçümünüze bağlıdır. Menapoz sonrası ve erkeklerde 70 yaş sonrası ihtiyaç 880-1000 IU/gün arasındadır.
Sigara kullanmayınız
Aşırı alkol almayınız; günde 1-2 kadehten fazla değil.
Ağırlık binen egzersiz yapın (her gün yarım saat veya haftada üç kez 50 dakika). Dengeyi geliştiren Tai Chi veya yoga gibi egzersizler, düşmeyi önlediği için önerilir.
Unutmayın bu öneriler osteoporoz tedaviniz kadar önemli.
Yürüme cihazı kullanın. Eğer denge bozukluğunuz varsa baston veya yürüteç kullanın.
Evdeki tehlikeleri uzaklaştırın. Halı ve kilimleri çıkartın. Ortalıkta kablo veya takılıp düşebileceğiniz bir şey olmasın. Gece lambası kullanın; gece banyoya giderken yardımcı olacaktır. Banyoda düşmeyi engellemek için tutunma kolları, küvet ve lavabonun yanına kaymaz paspaslar yerleştirin.
Ağır eşyaları kaldırırken veya taşırken yardım alın. Dikkat etmezseniz düşebilir veya düşme olmadan da omurganızda kırık olabilir.
Sağlam ayakkabılar giyin. Özelikle kış aylarında ve yağmurlu havalarda kaymayan, yeri kavrayan ve denge problemi yaratmayan (yüksek topuklu olmayan, ayak tabanınızı destekleyen, yumuşak) ayakkabılar giyin.
Homeos (benzer) ve pathos (ızdırap) kelimelerinin birleşiminden oluşan homeopatinin temelinde “benzer benzeri iyileştirir” mantığı yatar. İlk olarak 18. yüzyılda kullanılmaya başlanan homeopati, en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemlerinden biridir. Uygulayan kişiye “Homeopat”, Hometpat’ın önerdiği tedavi ajanına ise “remedi” denilir.
Homeopatinin çıkışı enteresan bir gözleme dayanır. Bilindiği üzere geçmiş zamanlarda sıtma hastalığı ciddi bir halk sağlığı sorunu idi (sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarda hala ciddi bir sorundur). Sıtma hastalığının belirti ve bulguları ateş, üşüme ve terlemedir. Sıtma tedavisinde en sık olarak kullanılan ilaçlar olan kininler de fazlaca kullanıldığında, yani kinin zehirlenmesi durumuda da ateş, üşüme ve terleme gözükmektedir. Bu gözlemden hareketle, acaba “Benzer benzeri iyileştiriyor mu?” fikri ortaya atılmıştır.
Homeopatik ilacın yaşam gücüne hastalık ile aynı etkiyi yaptığına inanılmaktadır. Dolayısı ile yaşam gücü, hastalığa ve bu hastalık için üretilmiş homeopatik ilaca karşı tepkiyi aynı veya farklı şiddetlerde gösterir denilmektedir. Homeopatik tedavinin dayandığı ilkeler şunlardır:
– Benzer benzeri iyileştirir.
– Tek bir ilaç kullanılır.
– Her zaman en düşük doz kullanılır.
– Remedinin potensi seyreltildikçe artmaktadır.
– Sadece homeopatik ilaç kullanılır.
1 ölçek ilaç, su ile 10 ölçeğe tamamlanırsa 1X; 100 ölçeğe tamamlanırsa 1C; 50.000 ölçeğe tamamlanırsa 1Q olarak adlandırılmaktadır. Ana karışım, seyreltme ve çalkalama yöntemi sonrası laktoz tabletlerine emdirilmekte ve bu şekilde kullanılmaktadır. Homeopatlara göre, tedavide önerilen madde ileri derecede seyreltildiği için oldukça güvenilirdir ve güncel ilaçlarla etkileşime girmez.
Homeopatinin bilimsel kanıtı var mıdır?
1854 yılında Londra Kolera Salgını’nda homeopati ile tedavi edilen 90 hastanın 73’ü sağlığına kavuştuğu, buna karşılık o dönemin standart kolera ilaçları ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %40’ı kurtulabildiği iddia edilmiştir. Fakat bu sonuçlar sonradan yapılan çalışmalarla desteklenememiştir.
Modern zamanlarda ise birçok klinik çalışma ile homeopatinin hastalıkları tedavi etmedeki gücü araştırılmıştır. Bu araştırmaların hiçbirinde homeopatinin kanser de dahil herhangi bir hastalığı iyileştirdiğine dair güçlü kanıtlara ulaşılamamıştır.
2005 yılında saygın tıp dergisi Lancet’te yayımlanan bir makalede 110 homeopati çalışmasının sonuçları derlenmiştir. Bu çalışmalarda homeopatinin çeşitli hastalıkları tedavi edip etmediği sorgulanmıştır. Ayrıca homeopatinin faydalarının plasebo etkisine bağlı olup olmadığına da bakılmıştır. Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine ve inanca dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.
Bu derleme çalışmasına göre, homeopatinin hastalıkları tedavi etme gücü, modern ilaçlarla kıyaslanamayacak derecede zayıftır. Bununla birlikte bazı çalışmalarda homeopati uygulamalarının, kişinin genel durumunda bir iyileşme sağladığı gözlenmiştir, fakat bu etki plasebo etkisi olarak yorumlanmıştır.
Sonuç olarak, homeopatinin plasebo etkisi dışında bir faydası olduğu bilimsel ve klinik olarak kanıtlanmamıştır. Homeopatik ilaçlar genellikle herhangi bir aktif madde barındırmadıkları için zararsız kabul edilirler. Fakat bu ilaçların özellikle standart kanser tedavileri yerine kullanılması şeklinde bir yaklaşım hastaları ciddi şekilde tehlikeye atacaktır, bu nedenle önermemekteyiz.
Son yıllarda özellikle çocuklar tarafından tüketiminin oldukça yaygınlaştığı fast-food ürünleriyle ilgili birçok çalışma yapılmakta ve yayımlanmaktadır. Hatta yemek yeme performansından memnun olunmayan zayıf çocuklar, kimi zaman masumane bir istekle iştahlarının açılması için fast-food cafelere alıştırılmaktadır. Vücudumuz için gerekli olan vitamin ve mineraller açısından oldukça fakir olan fast-food ürünlerinin fazla kiloyu ve obeziteyi tetiklediği herkes tarafından bilinmektedir. Bu tür sağlıksız beslenme modelleriyle; kalp damar hastalıkları, kanser, diyabet gibi birçok hastalığın görülme sıklığı da artmaktadır. Bu yazımıza konu olan çalışma ise fast-food gıda tüketmenin farklı bir zararına dikkat çekmektedir; osteoporoz (kemik erimesi)!
Beslenme alışkanlıklarının kilo kontrolü ve kalp fonksiyonları üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar göstermiştir ki; sağlıklı beslenme alışkanlıkları (sebze, meyve, protein, D vitamini ve kalsiyumca zengin diyet) biraz önce saydığımız hastalıklar üzerinde iyileştirici etki yapmaktadırlar. Bugünkü konumuzla alakalı olan osteoporozu ayrıca ele alacak olursak; D vitamini ve kalsiyumun kemik üzerindeki etkisinden kısaca bahsetmemiz gerekir. (bu konuyu “D vitamini Hakkında Ne Bilmeliyim?” ” adlı yazımızda geniş çerçevede ele almıştık.) D vitamini, bağırsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini artırarak kemikteki mineralleşmeyi, kemiğin güçlenmesini ve büyümesini sağlamasıyla özellikle çocukların gelişiminde anahtar rol oynamaktadır.
Ekim 2015’te yayımlanan, 1107 çocuğun değerlendirildiği bir çalışmada; fast-food cafelerin, süpermarketlerin ya da kasap, manav gibi sağlıklı gıdaların satıldığı dükkanların yaşanılan bölgeye yakınlıklarının; çocukların kemik kütlesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmacılar, çocukların; doğum, 4 yaş ve 6 yaşlarındaki kemik mineral yoğunluklarını ve kemik mineral çeşitliliklerini karşılaştırmış ve sonuçta; Fast Food ürünlerine yakın bölgelerde yaşayan annelerin bebeklerinde kemik mineral yoğunluğu ve çeşitliliğinin düşük, sağlıklı gıdalara yakın bölgede yaşayan çocuklarda ise yüksek olduğunu belirlemiştir.
Sonuç olarak; fast-food ürünlerinin kolay ulaşılabilir noktalarda bulunması tüketimine yatkınlığı artırmakta ve özellikle erken çocukluk döneminde kemik gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yaşlarda kemik kütlesinin istenen düzeyde olmaması ilerleyen yıllarda osteoporoz gibi hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu konu üzerine İngiltere’de alınan önlemlerden bir tanesi; okullara yakın mesafelerde fast-food dükkânlarının açılmasına izin verilmemesidir. Bu ve benzeri önlemler alınarak özellikle çocukların ve annelerin sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi gerekmektedir.
Fındık, ceviz, badem veya fıstık gibi kabuklu kuruyemişler, içerdikleri zengin kaynaklar sayesinde sağlığımıza yardımcı olmakta ve birçok hastalığa karşı koruyucu etki yapmaktadır. Bu gıdaların, bilişsel işlevleri artırarak Alzheimer’a karşı koruyucu etkisinin olduğu; ayrıca kalp, damar ve kan dolaşımıyla ilgili sorunlara iyi gelerek kalp sağlığını koruyucu etkisinin bulunduğu önceki bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Yeni yayımlanan büyük çaplı ve uluslararası bir çalışmaya göre, kabuklu kuruyemiş tüketiminin başka önemli faydaları da vardır. Çalışma; günlük 15 gram kabuklu kuruyemiş tüketiminin diyabete, solunum sistemi rahatsızlıklarına, kanser ve sinir sistemi hastalıklarına bağlı ölümleri azaltabileceğini göstermiştir.
Çalışmaya, yaşları 55-69 arasında değişen 120.000’den fazla erkek ve kadın alınmıştır. Araştırma ekibi, çalışmayı 1986 yılında başlatmış ve çalışamaya alınan kişilere hangi sıklıkta ve miktarda fındık, ceviz, badem, fıstık ve fıstık ezmesi tükettiklerini sormuşlar. Çalışmanın sonucuna göre bu gıdaları, günde 10 gram ve daha fazla tüketenlerin, hiç tüketmeyenlere kıyasla, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının %23 daha düşük olduğu saptanmış.
Çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, kabuklu kuruyemişlerin günlük 15 gram, yani yarım avuç dolusu tüketiminin kanser de dahil olmak üzere pek çok hastalığa bağlı ölüm riskini azaltabileceğini ve bunların kadın ve erkek bireyler üzerinde eşit oranda etkili olduğu görülmektedir. Kabuklu kuruyemişlerin bu yararları omega-3, lif, E vitamini, antioksidanlar ve doymamış yağ asitleri açısından zengin olmalarıyla ilişkilendirilmektedir. Fıstık ezmesinde ise kabuklu kuruyemişlerde gözlemlenen bu etkinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. Araştırma ekibi bu duruma ise; fıstık ezmesinin içeriğinde bulunan tuz, bitkisel yağ ve trans yağların neden olabileceğini söylemektedir. Ayrıca araştırmacılar geçmiş yayın ve çalışmalarda da desteklendiği gibi, bu yiyecekleri günlük 15 gramdan fazla tüketmenin daha olumlu etkiler ortaya çıkartmadığını bulmuşlardır.
Sonuç olarak kabuklu kuruyemişler; besleyici ve hastalıkları önleyici etkisiyle günlük beslenmemizde yer almayı fazlasıyla hak eden benzersiz gıdalardır. Bu çalışma bu görüşe bir katkı daha sağlamış ve bu gıdaların genel olarak ölüm riskini de azalttığını ortaya koymuştur. Ancak yapılan çalışmalar; “ne kadar çok miktar, o kadar çok yarar” mantığının bu gıdalar için de yanlış olduğunu göstermektedir. Bu yüzden her gıdada olduğu gibi, kabuklu kuruyemişler de ölçülü tüketilmelidir. Ve içeriğinde birçok katkı maddesi, trans yağ gibi zararlı bileşenler barındıran fıstık ezmeleri yerine; bu gıdaların en doğal halleriyle tüketilmesi çok daha yararlı olacaktır.
Kanser Dergisi’nde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre, akapunktur meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu oluşan lenfödemin azalmasında etkili ve güvenli bir alternatif olabilir
Erken evre meme kanserinde, hastalığın koltukaltı lenf bezlerine yayılma durumunu belirlemek, evreleme aşamasında önemli rol oynar. Kanserin yayılma göstereceği ilk lenf bezleri, sentinel düğümler olduğu için bu belirlemede sıkça kullanılan yöntem, sentinel lenf bezi biyopsisidir. Kanserin, sentinel lenf bezlerine yayılma gösterdiği tespit edildiği takdirde hasta daha geniş bir koltukaltı lenf bezi ameliyatı geçirecektir. Bu ameliyat sonucunda en yaygın görülen yan etki kollarda oluşan lenfödemdir. Bir başka deyişle; lenf sıvısının kolda birikmesine bağlı olarak meydana gelen şişliktir
Lenfödem, ameliyat sonrası hemen oluşabileceği gibi haftalar, aylar hatta yıllar sonrada meydana gelebilir. Meme kanseri olup iyileşen hastaların yaklaşık %30’u lenfödemden etkilenmektedir. Bu durum hastaya rahatsızlık verebilir, ağrıya neden olabilir, hatta elden ayaktan düşürebilir. Lenfödem tedavisi için doktor kontrolünde farklı yöntemler kullanılmakta, oluşan rahatsızlık verici etkilerin giderilmesi için çeşitli stratejiler uygulanmaktadır. Ancak, bu stratejiler pahalı ve sürekli müdahale gerektiren uygulamalar olabilir.
Tamamlayıcı tedavi seçeneklerini belirlemek için büyük çaba gösteren araştırmacılar, meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu 6 aydan 5 yıla kadar lenfödem olan 33 hastanın katıldığı pilot bir çalışma gerçekleştirmişlerdir. 2 cm veya daha fazla lenfödemi olan katılımcı hastalara, 4 hafta boyunca haftada iki kere akupunktur tedavisi uygulanmıştır. Kol, tedavi öncesi ve sonrasında ölçülerek veriler kaydedilmiştir. 4 haftalık tedavi süresi sonrasında, katılımcılar 6 ay boyunca gözlenmiş, şikayetler ve hastanın kendisi tarafından bildirilen lenfödem durumu belirlenmiştir.
Yapılan araştırma sonucunda, 11 hastanın kolunda oluşan lenfödem ölçülerek %30 veya daha fazla azalma olduğu görülmüş, 18 hastada bu oran %20’nin üstünde tespit edilmiştir. Dairesel olarak ölçüldüğünde kolda meydana gelen tüm azalma oranı, 0.90 cm olarak kaydedilmiştir. Katılımcı hastaların çoğu (%76) tüm sekiz tedaviyi almış, %21’i bir tedavi, bir hasta iki tedavi kaçırmıştır.
Uygulanan tedavi sonrasında, enfeksiyon veya başka herhangi bir ciddi yan etki ile karşılaşılmamıştır. Tedavi süresi boyunca, 33 katılımcı hastanın 14’ünde, hafif bölgesel morarma veya ağrı/karıncalanma gibi ufak şikayetler kaydedilmiştir.
Araştırmacılar, akapunktur uygulamasının meme kanserine bağlı oluşan lenfödem üzerinde etkili ve güvenli olabileceği sonucuna varmışlardır. Konuyla ilgili araştırmalar devam ediyor olsa da, akapunktur başka seçeneği olmayan hastalar için lenfödemi azaltabilen tamamlayıcı bir yöntem olarak değerlendirilebilecek niteliktedir.
Ancak, meme kanserinde yan etki olarak karşımıza çıkan lenfödemin engellenmesindeki en önemli noktalardan biri, cerrahi sonrası erken dönemde önlem alınmasıdır. Böylece, sonrasında meydana gelen rahatsız edici yan etkiler için alternatif aranması gerekli olmayacaktır. Meme kanserinde tedavi öncesi lenfödemi engellemek için alınacak önlemler, doktorunuz tarafından belirlenecek, tedavinizde başarılı sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.
Kurkumin; zerdeçal bitkisinin köklerinden elde edilen, sarı-turuncu renk veren bir maddedir. Özellikle Asya ülkelerinde yemeklerde sıklıkla kullanılan köri baharatının da ana maddesidir. Binlerce yıldır geleneksel Hint ve Çin tıbbında önemli yere sahip olan kurkumin, birkaç on yıldır özellikle kanser alanında bilimsel çalışmaların da ilgi odağı olmuştur. Şimdiye dek yapılan laboratuvar çalışmalarında kurkuminin özellikle anti-inflamatuar ve antikanser özelliklerine dair birtakım olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Ancak bu bulgular henüz klinik çalışmalarla doğrulanmadığından insanlar üzerindeki etkisi net olarak bilinmemektedir. Yan etki, maliyet ve ulaşılabilirlik konusundaki avantajları ve laboratuvar çalışmalarından elde edilen olumlu sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, kurkuminin üzerinde çalışılmaya değer bir madde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak klinik çalışmalarla elde edilen yeterli güvenilir kanıtların bulunmaması ve ilaç etkileşimi potansiyelinin olması nedeniyle şu an için tıbbi amaçlı kullanımından kaçınmak en doğru yaklaşım olacaktır.
Zerdeçal (Kurkumin) Nedir? Tarihçesi Nasıldır?
Hint safranı olarak da bilinen zerdeçal (turmerik), zencefilgiller familyasına ait çok yıllık otsu bir bitkidir. 300’den fazla aktif bileşeni barındırsa da köklerinden elde edilen sarı-turuncu pigment özelliğindeki bir madde, bitkinin tıbbi özelliklerinin dayandırıldığı temel biyolojik aktif bileşenidir. Yaklaşık 200 yıl önce kurkumin olarak adlandırılan bu madde, özellikle Asya ülkelerinde yemeklerde sıklıkla kullanılan köri baharatının da ana maddesidir. Ayrıca E100 koduyla gıda renklendiricisi olarak da kullanılmaktadır. Kurkumin, Asya’da -özellikle de geleneksel Hint tıbbında- 2500 yıldan fazla bir geçmişe sahiptir. Binlerce yıldır yara iyileşmesi, sivilce, yanık, çeşitli cilt hastalıkları, göz infeksiyonları, sinüzit, romatizma, depresyon, stres, hazımsızlık gibi çeşitli sağlık problemlerinde kullanılmıştır. Kurkuminin hastalıkların tedavisinde kullanımına ilişkin ilk bilimsel çalışma 1937 yılında yayımlanmış, daha sonra 1949 yılında yayımlanan bir çalışmada antibakteriyel etkinliğine ilişkin umut verici sonuçlar elde edilmesiyle çalışmalar hız kazanmıştır.
Kurkuminin; birtakım aracı molekül, enzim ve faktörlere karşı etkileri üzerine çalışılmış ve antimikrobiyal, anti-inflamatuar etkileri ile bağışıklık sistemini düzenleyici, böbreği-karaciğeri koruyucu, kan şekerini düşürücü birtakım etkileri gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda anti-inflamatuar etkinliğinin gösterilmesi ve inflamasyonun (yangı) kanserde rol oynayan etmenlerden olması, kurkuminin kanserin önlenmesi ve tedavisinde kullanılabileceği düşüncesini doğurmuştur. 1985 yılında Dr. Kuttan’ın, laboratuvar çalışmalarında kurkuminin antikanser aktivitesinin olabileceğini göstermesiyle, araştırmalar bu alana yönelmiştir. Son dönemlerde ise kanserde özellikle koruyucu etkisi üzerine odaklanılmıştır. Kurkumin; düşük yan etki riski, düşük maliyet, kolay ulaşılabilirlik gibi özellikleriyle ideal koruyucu ajan profili çizmektedir. Ancak bağırsaklardan emilim oranının düşüklüğü, ilaçlarla etkileşme potansiyelinin yüksekliği ve etkinliğine dair mevcut kanıtların yetersizliği bu noktadaki engelleridir.
Yapılan birçok laboratuvar çalışmasında kurkuminin gerek tedavi, gerekse korunma noktasında birtakım anti-kanser özellikleri saptanmıştır. Literatürde kurkuminin çeşitli tümör hücrelerinde, hücre çoğalmasını engelleyici (anti-proliferatif) etkilerinin araştırıldığı birçok laboratuvar çalışması mevcuttur. Bunlardan birinde; kurkumin, rahim kanserli hücre serilerinde hücre çoğalmasını engellemiştir. Fareler üzerinde yapılan bir başka çalışmada ise; kurkumin prostat kanserli hücrelerde çoğalmayı anlamlı derecede engellemiştir. Yine fareler üzerinde yapılan bir çalışmada da; farelerin bir kısmı kurkuminle beslendikten sonra farelere yemek borusunda kansere neden olabilen bir madde enjekte edilmiş ve sonuçta kurkuminle beslenen farelerde hücre çoğalması belirteçlerinin anlamlı derece daha düşük olduğu görülmüştür.
Kurkuminin kanserin yayılmasını engelleyici özelliğinin araştırıldığı bir çalışmada ise; prostat kanserli hücrelerde yayılımı engellediği görülmüştür. Yine bir başka çalışmada da; kurkumin meme kanserinde yayılımı engelleyici etki göstermiştir.
Bazı çalışmalarda da kurkuminin kemoterapi veya radyoterapiyle birlikte kullanımının etkileri değerlendirilmiştir. Biri 2013, diğer 2014 yılında yayımlanan iki çalışmada; kurkumin kalınbağırsak kanserli hücre serilerinde, kemoterapi ilacı 5-Fluorouracil’in duyarlılığını artırmıştır. 2014 yılında yayımlanan bir başka çalışmada da; baş-boyun kanserli hücre serilerinde, bir diğer kemoterapi ilacı sisplatinin etkinliğini artırmıştır. Yine yumurtalık kanseri hücrelerinde sisplatinin etkinliğini artırdığını raporlayan çalışma da mevcuttur. Bir başka çalışmada ise; lenf kanserinde radyoterapinin duyarlılığını artırdığı raporlanmıştır.
Kurkuminin antikanser etkilerinden üzerinde en çok çalışılanlardan biri de korunmadır. Bu çalışmalardan birinde; kurkuminin, ağız boşluğu kanseri gelişimini baskılayabileceği raporlanmıştır. Fareler üzerinde yapılan bir çalışmada ise; bağırsaklarda polip gelişimini önleyerek, kalınbağırsak kanserine karşı koruyucu etki gösterebileceği belirtilmiştir.
Kurkuminin kanserin önlenmesi veya tedavisindeki etkilerine yönelik oldukça az sayıda klinik çalışma mevcuttur. Bu çalışmalar da (birkaçı hariç) az sayıda olgu içeren başlangıç aşamasındaki çalışmalardır. Olgu sayısı nispeten yüksek çalışmalardan birinde; kalınbağırsak kanserli 126 hastaya cerrahi öncesi dönemde verilen kurkuminin, kilo kaybını azalttığı ve genel olarak sağlığı geliştirdiği belirtilmiştir. Cerrahi müdahale sonrası takip altında tutan prostat kanserli 199 hasta ile yapılan bir diğer çalışmada ise; yeşil çay, nar, brokoli ve kurkuminden oluşan bir karışımın verildiği hastalarda, tedavi sonrası 6 aylık dönemde PSA (Prostat Spesifik Antijen) artış oranı % 63.8 daha düşük bulunmuştur.
Bazı başlangıç çalışmalarında; radyoterapiye bağlı yan etkilerin ve semptomların azaltılmasında birtakım olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Radyoterapi alan baş-boyun kanserli 50 hastanın katılımıyla yapılan bir başlangıç çalışmasında; sandal ağacı yağı ve kurkumin içeren bir krem radyasyon dermatitinin (radyasyona bağlı cilt yangısı) önlenmesinde etkili olmuştur. Radyoterapi alan meme kanserli 30 hasta üzerinde yapılan benzer bir başka çalışmada ise; kurkumin, radyasyon dermatitinin şiddetini ve cilt soyulmalarını azaltmıştır. Cilt, genital bölge, meme veya ağız içinde kansere bağlı lezyonları olan 62 hastanın katılımıyla yapılan bir çalışmada da; kurkumin şikayetlerde rahatlama sağlamıştır.
2008’de yayımlanan ve ileri evre pankreas kanserli 25 hastanın katılımıyla yapılan bir çalışmada; bir hastada hastalık 18 aydan uzun süre stabil seyretmiş; bir hastada da tümör %73 küçülme göstermiştir. Ancak diğer hastalarda herhangi bir olumlu yanıt elde edilememiştir. Bir başka klinik çalışmada da; kurkumin ileri evre pankreas kanserli 17 hastada, kemoterapi ilacı gemsitabinle kombine edilerek verilmiş ancak olumlu bir sonuç alınamadığı gibi 5 hastanın şikayetlerinde artış olmuştur.
Kurkuminin yan etkisi ve riskleri nelerdir?
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), kurkumini ‘’genel olarak güvenli’’ olarak tanımlanmıştır. Nitekim literatürde de kurkumin kullanımıyla direkt ilişkili ciddi yan etkiler bildirilmemiştir. Ancak ilaç etkileşimlerine ilişkin literatürde güçlü kanıtlar mevcuttur. Başta kemoterapi ilaçları olmak üzere birçok ilaçla etkileşimine dair çalışmalar mevcuttur. Yine ilaçların metabolizmasında görevli enzimleri etkilediğine ilişkin çalışmalar da raporlanmıştır. Bir başka laboratuvar çalışmasında ise; kurkuminin kemoterapi ilaçlarının etkinliğini azaltabileceği belirtilmiştir.
Peki o zaman ne yapmak gerekir?
Hayvan çalışmaları ve diğer laboratuvar çalışmalarından elde edilen sonuçlar, kurkuminin özellikle anti-inflamatuar ve antikanser özelliklerinin olabileceğine işaret etmektedir. Ancak laboratuvar ortamında veya hayvanlar üzerinde yapılan, insan fizyolojisinden uzak çalışmalar; klinik çalışmalar kadar değer taşımamaktadır. Nitekim kurkuminin tıbbi kullanımına ilişkin klinik çalışmalar da oldukça az sayıdadır, dolayısıyla insanlar üzerindeki etkileri net olarak bilinmemektedir. Bu yüzden kurkuminin herhangi bir sağlık durumunda kullanıma ilişkin güvenilir kanıtlar olduğunu söylemek güçtür. Nitekim henüz herhangi bir sağlık durumu için kullanımı da onaylanmamıştır. Kurkumin ve kurkumin içerikli ürünlerin kullanımına ilişkin bildirilen ciddi yan etkiler olmasa da özellikle kemoterapi ilaçları olmak üzere, ilaç etkileşimlerine ilişkin veriler mevcuttur. Bu noktada, şu an için bu ürünün tıbbi amaçlı kullanımından kaçınmakta yarar vardır.
Boşanma oranlarının giderek arttığı günümüz koşullarında kuşkusuz bu soruna dair en önemli problemlerden biri de çocukların nasıl etkilendiği. Merkezimize boşanma üzerine başvuran ailelerin büyük çoğunluğu çocukları için sarsıcı olduklarından emin oldukları bu durumu onlara nasıl açıklamaları ve sonrasında onlara nasıl davranmaları gerektiğine dair bizlerden bilgi almaya çalışmakta.
Boşanma Çocuğa Kaç Yaşındayken Söylenmeli?
Bu durumun açıklanması için çocuğunuzun sizin söylediklerinizi anlayabileceği bir yaş diliminde olması yeterli. Konuşma ve dil gelişiminin başladığı ve ciddi oranda geliştiği 24 ay (2 yaş) ’dan itibaren açıklayabilirsiniz. Birçok ebeveyn küçük yaşta çocuklara açıklamanın zararlı olduğunu düşünmekte fakat aile içerisinde saklanan bazı gerçekler ve bu gerçekleri saklamak için söylenen yalanlar çocuğun psikolojisine boşanmaktan daha fazla zarar vermekte.
Boşanma Çocuğa Nasıl Anlatılır?
Bu kararı sadece anne ya da sadece baba tarafından çocuğa aktarılmamalı. Ebeveynler bir aradayken (böylece çocuğunuz tek taraflı bir karar olduğunu düşünmez), evde baş başa çocuğunuzun aklına takılanları rahatça sorabileceği bir zaman diliminde anlatılmalı. Çok fazla detaya girmeden, ayrılık kararı net bir şekilde ifade edilmeli. Eğer eşler arasında boşanma kararına dair bir anlaşmazlık söz konuysa asla çocuğun önünde tartışılmamalı. Bir diğer önemli nokta ise bu durumun çocuğun kendisiyle alakalı bir durumdan ötürü gelişmediğine dair çocuk ikna edilmeli, aksi takdirde çocuk kendini bu durumun sorumlusu olarak görebilir.
“Neden ayrılıyorsunuz” diye sorarsa…
Bu noktada ebeveynler detaya girmeksizin kısa bir şekilde durumu anlatmalı. “Artık anlaşmakta zorlandığımız için,” ya da “Beraber güzel vakit geçiremediğimiz ve genelde kavga ettiğimiz için” gibi ifadeler kullanılabilinir.
Boşanma Sürecinin Çocuğa Etkileri
Birçok çocuk boşanma sürecinden farklı şekilde etkilenir. Bu farklılıklar ailenin boşanma sürecine karşı takındıkları tutum ve davranışlar ile şekillenir. Elbette az ay da çok her çocuk boşanma sürecinden olumsuz etkilenir ancak mutsuz bir evlilikten daha olumsuz bir etki alanı yaratması mümkün değil. Dolayısıyla bu süreçte ailelerin dikkat etmesi gereken noktaları maddeler halinde özetlersek;
1. Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisinin farkına varın: Kendi sorunlarıyla ilgilenen anne babalar, genellikle tartışmalarının çocukları etkilemediğini düşünürler. Ancak bu doğru değildir, çünkü çocuklar her zaman anne babalarının birlikte olmasını, birbirlerini sevmelerini isterler. Unutmayın, kaç yaşında olurlarsa olsunlar, çocuklar ayrılık ve tartışmalardan çok etkilenirler. Bu gerçeği göz ardı etmeyin.
2. Çocuklar ne hissederlerse hissetsinler onlara kızmayın: Çocuklarınızın hissettiklerini bastırmalarına ve boşanmadan etkilenmiyorlarmış gibi gözükmelerine izin vermeyin. Oğlunun babasını çok özlediğini duymak boşanmış bir anne için çok üzücü olabilir. Ancak çocuğunuzun bunları içine atması, kendi ruh sağlığı açısından çok daha kötü olacaktır.
3. Çocuklarınızın eski yaşamının fazla değişmemesine özen gösterin: Çocuklarınızın sadece anne/babasından değil, alışkın olduğu ev düzeninden de uzaklaştığını unutmayın. Taşınma durumu söz konusu olsa bile, görmeye çok alışkın olduğu bazı arkadaşlarını ve akrabalarını ayni sıklıkta görmelerine dikkat edin. Özellikle diğer aile fertlerinin göstereceği ilgi, çocukların boşanmadan daha az etkilenmesini sağlayacaktır.
4. Boşandığınız eşinizle kavga etmemeye çalışın: Aranızda ne kadar çatışma olursa olsun, çocuklarınız, boşandığınız eşinizle kavga etmenizden rahatsızlık duyacaktır. Tartışmalarınız çocuğunuz hakkındaysa, bu durum çocukların arada kalmasına yol açacaktır. Eğer tartışmanız gerekiyorsa, bunu asla çocuğunuzun önünde yapmayınız.
5. Çocuklarınıza her zaman doğruyu söyleyin: Hem annenin hem de babanın ayrılmalarına rağmen, çocuklarını aynı şekilde sevmeye devam edeceklerini söylemeleri gerekir. Çocukların terkedilmiş hissetmelerine ve boşanma için kendilerini suçlamalarına izin vermeyin. Neler olup bittiğinin yavaş yavaş farkına vardıkları için size sürekli yeni sorular sorabilirler. Onlara sabırlı ve anlayışlı bir şekilde cevap verin. Annesinin ya da babasının neden artık onunla beraber yaşamadığının nedenlerini, bunun en doğrusu olduğunu açık olarak anlatın.
6. Anne/babanın çocuklarının yaşamından tamamen çıkmasına izin vermeyin: Bazı anne/babalar, çocuklarıyla buluşup tekrar ayrılmanın zorluğuna dayanamadıkları için boşandıktan sonra onlarla az ilgilenmeyi ya da hiç ilgilenmemeyi tercih edebilirler. Ancak böyle bir davranış, çocuk için daha büyük bir kayıp olacaktır. Hangi nedenle olursa olsun anne/babasının yaşamından tamamen çıkması, çocuğa çok zarar verecektir.
7. Çocuklarınızla olan ilişkilerinizi güçlendirin: Boşanmadan sonra, çocuklarınızın yaşamıyla, neler yaptıklarıyla daha çok ilgilenin, kendi yaşamınız hakkında da çocuklarınıza daha çok bilgi verin. Böylece hala sevildiklerini ve hem annelerinin hem de babalarının onlarla ilgilendiğini anlayacaklardır.
8. Çocuğunuzun kötü davranışlarıyla baş etmeyi öğrenin: Çocuklarınız boşanmadan sonra farklı bir ruh hali içine girebilir. Kötü davranışlarda bulunurlarsa, bu davranışlarının nedenini de mutlaka öğrenin. Bazı çocuklar okulda ya da evde asi davranışlar sergileyerek, ilgi isteyebilirler. Eğer çocuğunuzun kötü davranışları ciddi boyutlardaysa, mutlaka doktordan yardım isteyin.
9. Anne baba olarak işbirliği içinde olun: Artık evli olmasanız bile, anne baba olarak işbirliği içinde olmanız gerektiğini asla unutmayın. Çocuklarınızın geleceği için önemli olan konuları mutlaka tartışın, kararları birlikte verin. Gerekirse, bir arkadaşınız ya da akrabanızdan da yardım isteyin ve aldığınız kararları mutlaka yazın.
Size bu süreçte ışık tutabilecek bilgileri derledik. Nedeni ne olursa olsun; birkaç günden uzun süren ağlamalar, bebeksi davranışlar, huzursuzluk, keyifsizlik, kavgacılık, öfke patlamaları, uyku ve iştah sorunları, okul başarısında düşme, öncesinden farklı davranışlar gözlendiğinde mutlaka doktorunuza başvurunuz.
Tanım olarak obezite vücudun yağ oranındaki artıştır. Her ne kadar obezite tanım ve sınıflamasında vücut kitle indeksi (VKİ) (boy ve vücut ağrılığı kullanılarak hesaplanan bir değerdir. Vücut ağırlığının kg olarak, boya m2 cinsinden bölünmesi ile elde edilir. Bu değer 30 kg/m2 ise obezite olarak kabul edildir) kullanılıyor olsa da, nadiren bu değerle bazı kişilere yanlışlıkla obezite tanısı konulabilir (ağırlığın büyük kısmı kas olabilir, örneğin; sporcular). Ancak genellikle sahip olunan fazla kilolar yağ formunda olduğundan, bazı özel koşular haricinde VKİ halen en geçerli ve yaygın kullanılan obezite tanımlama ve sınıflama aracıdır. Vücutta biriken bu aşırı yağ, özellikle karın içi organlarda ve çevresinde depolanmaktadır. Bu bölgede depolanan yağ dokunun en önemli özelliği bazı hormon ve faktörleri salgılayabilecek kapasitede olmasıdır. Bu faktör ve hormonlar iştah kontrolü, metabolik hız, insülinin etkisini göstermesi (başlıca etki şekerin vücut tarafından kullanılmasını sağlamaktır) ve sistemik yangı (iltihap, inflamasyon) üzerine etki eder. Bu yolla da uzun dönemde kanser, Tip 2 Diabetes Mellitus, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon ve hiperlipidemi gibi ciddi sorunların gelişiminde rol oynar. Obezite vücuttaki yağ doku fazlalığı olduğundan ve yağ doku da hormon yapan bir endokrin organ (salgı bezi) olarak kabul edildiğinden, endokrinolojik bir hastalık olarak kabul edilmektedir.
İnsülin direnci, kabaca salgılanan insülinin hücre üzerinde etkisini gösterememesidir. İnsülin direnci, alınan fazla kalorilerin, karın içinde yağ olarak depolanması ve bu yağ dokudan salınan hormon ve faktörlerin etkisi ile ortaya çıkan bir durumdur, yani obezitenin sonucudur. Çok nadiren ailesel özellikte insülin direnci de görülebilir. İnsülin direncinde insülinden beklediğimiz normal etkilerin ortaya çıkması için daha fazla insülin gerekir. Bu fazla insülini salgılamak için, en kaba tabiriyle kan şekerini ayarlamak için pankreas daha fazla insülin salgılamak, daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu da kanda insülin düzeylerinin yükselmesine neden olur. Ancak insülinin şekeri hücre içine sokmak dışında büyüme ve hücre çoğalması ile ilişkili olaylarda da etkisi vardır. Bu etkileri göstermede ise bir direnç söz konusu değildir. Bundan dolayı insülin direnci olan bireyin vücudunda, yüksek insülin düzeyleri ile bu olaylar abartılı olarak sürdürülmüş olur. İşte bu abartılı yollar da kanser, damar sertliği, kadınlarda kısırlık, tüylenme ve yumurtlama bozuklukları gibi hastalıkların gelişmesine neden olabilir. Önceden de bahsettiğimiz gibi insülin direnci sıklıkla bir neden değil, bir sonuçtur. Kısacası kazanılan fazla yağ dokunun bir sonucudur ve bu fazla yağ dokunun kontrollü olarak azaltılması ile düzelebilir bir durumdur.
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), son derece önemli akademik, sosyal ve psikiyatrik sorunlara yol açabilen ve olumsuz etkileri yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır. DEHB, anne-babaların veya öğretmenlerin tutum hatalarından kaynaklanmaz. DEHB genetik nedenli, nörobiyolojik bir hastalıktır. Kız çocuklarına oranla, erkekler çocuklarda daha sık rastlanmaktadır. Evde ve okulda dikkatlerini yoğunlaştırmakta zorluk çekerler, çünkü onlar önemli-önemsiz duyumları ayırt etmekte zorlanırlar. Sınıfta hem öğretmeni duyarlar, hem caddedeki arabayı, hem de yandaki sandalyenin gıcırtısını… Aynı şekilde, hem ders anlatan öğretmeni görür, hem tahtadaki resimleri, hem de yanındaki arkadaşının kazağındaki çizgileri… Odaklanmakta o denli zorlanırlar ki, büsbütün vazgeçerler. Sadece ilgilerini çokça çeken heyecanlı bir film ya da bilgisayar oyununa konsantre olabilirler ve aileler bu nedenle ‘isterse yapar’ düşüncesine kapılır. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun olduğunun söylenebilmesi için, çocukta bahsedilen belirtilerin 7 yaşından önce görülmesi ve bu belirtilerin diğer insanlardan çok daha şiddetli görülmesi gereklidir. Yani her hareketli çocuk ya da her dikkat dağınıklığı olan çocuk DEHB olarak tanımlanamaz. DEHB tanısı konabilmesi için bazı dikkatsizlik semptomları çocuklarda gözlemlenmelidir. Bu belirtilerin hem ev hem de okul ortamında gözlemlenmesi gerekir.
Bu belirtiler;
Çocuğun dikkati dış etkenlerden kolaylıkla dağılır. Çocuk çoğunlukla unutkandır. Dikkatini ayrıntılara veremez, yaptığı aktivitelerde okula gidiyorsa ödevlerinde dikkatsizlikten kaynaklı hatalar yapar. Eşyalarını kaybeder. Çocuk mental yani zihinsel aktivite gereken görevlerden kaçmak ister. Çocuk yönergeleri izleyemez, ödevlerini, aktivitelerini, üzerine düşen ufak tefek görevleri tamamlayamaz. Plan yapmakta sorun yaşar.Kısaca kişinin sosyal yaşantısını olumsuz etkilemektedir.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)’ nun türleri
DSM-IV’ TR’ nin yaptığı sınıflamaya göre, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB) DEHB’ nun üç alt tipi bulunmaktadır.
1. Dikkat eksikliğinin ön planda olduğu tip,
2. Hiperaktivite-impulsivitenin ön planda olduğu tip,
3. Hem hiperaktivitenın hem de dikkat eksikliğinin bir arada bulunduğu tip.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)’nu tam anlamıyla ;değerlendirebilmek için beyin gelişimini anlamak gerekir. Bu gelişimdeki Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB) için önemli olabilecek en fazla çeken şey unsur, yaşla beraber beyindeki dopamin konsantrasyonun azalmasına paralel olarak inhibitör etkinin artmasıdır. Çocuk tedavi olmasada hiperaktivite zaman içeriside azalır. Ancak dikkat eksikliği yönündeki belirtilerde herhangi bir gerileme olmaz. DEHB üç temel belirti kümesinden oluşur:
Dikkat Eksikliği:
– Belirli bir işe ya da oyuna dikkat vermekte zorlanma
– Dikkatin kolayca dağılması
– Dikkatsizlikten kaynaklanan hatalar yapma
– Başlanan işin yarım bırakılması
– Kendisiyle konuşulurken, dinlemiyormuş gibi görünme
– Görev ve etkinlikleri düzenlemekte zorlanma
– Ev ödevi, ders içi etkinlikleri gibi yoğun zihinsel çaba gerektiren işleri yapmaktan kaçınma
– Etkinlikler için gereken eşyaları kaybetme
– Günlük etkinliklerde unutkanlık
Aşırı Hareketlilik:
– Oturduğu yerde kıpırdanma, ellerin ayakların oynatılması
– Belirli bir süre bir yerde oturamama, sürekli hareket etme
– Gereksiz yere sağa sola koşturma, eşyalara tırmanma
– Sakin bir biçimde oyun oynayamama ya da başka bir işle uğraşma
– Çok konuşma
Impulsivite/Dürtüsellik:
–Sorulan soru tamamlanmadan yanıt verme
– Sırasını beklemekte güçlük çekme
– Başkalarının sözünü kesme ya da oyunlarında araya girme
– Sonucunu düşünmeden koşma, itme, çekme
Tedavi yöntemleri;
İlaç tedavisi
DEHB sıklıkla, DEHB’li kişilerin beyinlerinin kontrol işlevinin harekete geçirilmesi için uyarıcı ilaçlarla tedavi edilir. Bazı kişilerin tedavilerinde ise uyarıcı olmayan ilaçlar tercih edilebilir. Uyarıcı olmayan ilaçlar, uyarıcı ilaçların %70-80 etkisine sahiptirler, yan etkileri daha azdır ve bir tedavi seçeneğidirler. Hiperaktivite ve dürtüselliği azalttığı ve odaklanma, çalışma ve öğrenme becerilerini arttırdığı için DEHB için kullanılan ilaçlar bazı kişilerde faydalı olup, fiziksel koordinasyonlarında da gelişim gözlemlenir. Ancak hepimiz farklıyız. Birçok ilaçta olduğu gibi, herkesin aynı ilaç tedavisine vereceği cevap da farklı olur. Kişiden kişiye farklılıklar nedeniyle en doğru ilacı ve en doğru dozajı bulmak için genel bir formül maalesef yok. Tolere edilebilen yan etkilerle birlikte uygun olan en iyi dozaj, o kişiye en iyi etki eden dozajdır.
1960’larda Dr. GuyBérard tarafından geliştirilen yöntem, kulaklık vasıtasıyla gelen seslerin ayrıştırılarak algı sistemini uyarmasına dayanır. Özel olarak seçilmiş, frekanslarla ve filtrelerle değiştirilmiş müzikler, özel bir kulaklık vasıtasıyla eğitimi alan kişiye ulaştırır. Uygulama sonrası algının artması, işitmenin dinlemeye dönüşmesi; sonuç olarak öğrenilenlerin davranışa dönüşmesi sağlanır.
Play attention:
1996’dan beri Amerika’da okullarda, evlerde, öğrenme merkezlerinde, hastanelerde ve psikolojik danışmanlık ofislerinde, uzman eğitmenler tarafından uygulanan yöntem, sınıfta yada günlük hayattaki gerekli becerileri geliştirir. Yöntemde odaklanmayı gösteren beyin dalgalarını okuyan bir kol cihazı kullanılır, çocuk beyin dalgaları ile bilgisayardaki oyunları kumanda eder. Bu oyunlar, kullanıcının gerçek zamanda dikkatini görmesini sağlar, odaklanma süresini geliştirir. Ayrıca dikkat dağıtıcıları önemsememeyi, hafızayı geliştirmeyi, yapması gereken görevleri bitirmeyi ve organize olmayı da öğretir.
Neurofeedback (NF)
Neurobiofeedback, nöroterapi ya da sinir geri bildirim tedavisi diye de bilinen yöntem, beyin dalgalarını istenilen şekilde değiştirmeye ya da şekillendirmeye yarayan mental egzersiz yöntemidir. Uygulama yapılacak kişinin kulağına, parmağına elektrotlar takılır. Böylece beyin aktiviteleri bir bilgisayara aktarılıp görünür hale getirilir. Yapılan inceleme sonrasında beynin hangi bölgesi ile çalışılacağı, hangi bölgelerin taranacağı, hangi bölgelere tedavi uygulanacağı tespit edilir. Bu tespit sonrasında kişiye özel olarak hazırlanmış grafikler ve eğlenceli aktivitelerle kişi düzensiz olan vücut aktivitelerini düzeltmeye çalışır. Aynı kaslar çalıştırarak vücut kuvvetlendirilir, beynin bozuk olan frekansları için beynesürekli egzersiz yaptırılır. Amaç düzelmeyi kalıcı hale getirmektir.
DEHB Koçluğu
Kimi zaman koçluk, ilaç tedavisine ek olarak kullanılır; kimi zamansa ilaç tedavisine başlamadan önce alternatif olarak denenebilir. DEHB koçu tüm uygulanan yöntemler arasındaki koordinasyonu sağlayabildiği gibi, kişiye ihtiyaç duyduğu konularda kendi ayakları üzerinde durabilmesi için gereken desteği verir. Kişinin potansiyelini doğru kullanmasında, yöntem ve yapı oluşturmasında, yaşadığı zorlukların üstesinden gelmesinde kendi gücünün ve becerilerinin farkına varması için yardımcı olur.
DEHB’liler kendi koydukları hedefleri gerçekleştirmek için ihtiyaçları olan her şeye sahiptirler; ilaç kullanımından koçluk desteğine, iyi beslenmeye kadar kendileri için uygun olan destek yöntemlerini belirlemeleri gereklidir.
Sizin için en doğru kararı verebilmek adına gerçekten bilgilenmeyi ve araştırma yapmayı ihmal etmeyin.