Etiket: Erkekler

  • Göçün Psikolojik Etkileri ve Sebepleri

    Göçün Psikolojik Etkileri ve Sebepleri

    Bilindiği üzere son yıllarda göç oldukça artmış bulunmakta. Göç etme süreci farklı şekillerde gelişen bir süreçtir. Grup olarak göçmek, zorunlu göç, bireysel göç gibi durumlar söz konusu olabilir. Göç etmek sadece ekonomik olmak zorunda değildir. Siyasi sebepler, sosyal sebepler ve ya psikolojik sebepler de göç etmek için neden olabilir.

    2010 yılında, dünya genelinde göçmen sayısı 214 milyon iken, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na göre 2016’da 244 milyon insan ülkelerinin dışında yaşamaktadır (BMNF, 2016).Göç edilen ülkelerde göçmenler daha çok onlar için ayrılmış kamp alanlarına yerleştirilirler. Buradaki nüfusun fazlalığı kişilerde sağlık problemlerinin görülmesine sebep olabilir. Bunun yanı sıra sosyal ve ekonomik problemler de baş gösterir. Ancak sosyal, ekonomik ve sağlık problemlerinin dışında daha olası bir problem ortaya çıkabilir ki bu da ruhsal problemlerdir.

    Göç Ruh Sağlığını Nasıl Etkiler ?

    Dünyadaki tüm mültecilerin %47’si, sığınmacı ve yerlerinden edilmiş kişilerdir ve bunların %50’sini kadın mülteci ve sığınmacılar, %44’ünü ise 18 yaş altı çocuklar oluşturmaktadır (Gögen 2011).Yaşanan süreçler stres yaratıcıdır ve sığınmacılarda özellikle ruh sağlığı problemlerinin ortaya çıkmasına yol açmaktadır (Ehntholt ve Yule 2006).

    Sığınmacılarda ruhsal problemler sadece göç etmeye bağlı olmayabilir. Göç öncesi dönem de bu kişilerin ruhsal hallerine bakmak için önemli bir yordayıcıdır. Göç öncesi risk etmenleri olarak, kendi ülkelerindeki ekonomik, eğitim ve meslek durumunun olumsuz olması, siyasi durumlar, sosyal destek, roller ve sosyal ağın bozulması sıralanabilir (Kirmayer ve ark 2011). Bunlara bağlı olarak, birçok mülteci/sığınmacı, ülkesini terk etmeden önce tecavüz, işkence, savaş, tutukluluk, cinayet, fiziksel yaralanma soykırım gibi travmatik olayları yaşamakta ya da tanıklık etmektedir (Nicholl ve Thompson 2004).Bunların yanı sıra çocukluk yaşantıları, ruhsal problemlere yatkınlık, kişisel problemler, kişilik özellikleri de belirleyici olabilir.

    Göç etme sırasında da yine benzer zorluklarla karşılaşabilirler. Göç süresi, mülteci kamplarındaki zorlu yaşam koşulları, şiddete maruz kalma, ailesinden uzaklaşma ve ya ailesini kaybetme, göç ettiklerindeki belirsizlik gibi durumlarda oldukça etkilidir. Göç edilen yaşın da ruhsal problem yaşama ihtimaliyle bağlantılı olduğu söylenebilir. Genç yaşta yapılan göçlerde kişiler daha kolay adapte olabilmesine rağmen kültürel yapı tamamlanmadan yeni bir kültüre adım atmış olmak da riski arttırabiliyor.

    Göç sonrasında ise, göç veya mülteci statüsü hakkında belirsizlik, işsizlik ve istihdam edilememe, sosyal statü, aile ve sosyal destek kaybı, arkasında bıraktığı aile üyeleri ile ilgili endişenin yanı sıra yeniden bir araya gelmeye yönelik endişe, dil öğrenme, kültürel uyum ve uyum zorlukları (örneğin, cinsiyet rollerindeki değişim) ruh sağlığını olumsuz etkileyen diğer risk etmenleridir (Kirmayer ve ark 2011).Bunun yanı sıra yeni bir kültüre alışma çabası, dışlanma, algılanan ayrımcılık da ruhsal durumla ilişkilidir. Bu sebeple kendi etnik grubunun içinde yaşamak kişi için daha sağlıklı görünmektedir. Aynı kültüre sahip kişilerle yaşamak sosyal desteği, paylaşımı arttırıp yalnız kalma hissinden uzaklaştıracağı için kişi daha stabil bir ruh halinde olabilecek ve ya sahip olduğu ruh halini koruyabilecektir. Nitekim yapılan çalışmalarda, sığınmacı/ mültecilerde, göç öncesi travmalardan daha çok göç sonrası stres etmenlerinin ruh sağlığı üzerinde güçlü olumsuz etkisi olduğu aktarılmaktadır (Teodorescu ve ark 2012).

    Tüm bu sebeplerin arasında en çok etkilendikleri durum göç sonrası durumdur. Göç sonrasında yeni bir ülkeye yeni bir kültürü öğrenme dönemi oldukça zorludur. Bunun yanı sıra kendini kabul ettirme çabası, dışlanmışlık hissi, iki kültür arasında kalmak, yeterli desteği görememek ruh halini oldukça etkilemektedir. Sığınmacıların göç ettikleri ülkelerin kültürünü edinmeye çalışmaları, bu sebeple kendi kültürlerinden uzaklaşmaları, kendi kültürlerini yaşayamamaları en çok strese yol açan sebeplerden biridir. Kültürleşme dediğimiz bu durum da yaşa göre değişkenlik göstermektedir. Kaplan ve Marks (1990) yeni kültüre ayak uyduran genç göçmenlerde depresyonun yüksek olduğunu bulurken, yüksek kültürleşmenin yaşlı göçmenleri depresyondan koruduğunu saptamışlardır.

    Sığınmacı/mültecilerde ruhsal bozukluklar olarak bunaltı, depresyon, psikosomatik belirtiler, uyku düzensizliği, dikkat eksikliği, intihar, agorofobi ve travma sonrası stres bozukluğuna (TSSB) rastlanmaktadır (Buz 2008, Gündüz 2012, Warfa ve ark 2012, Lee ve ark 2012).Travma sonrası stres bozukluğunda uyku problemleri, olayla ilgili anıların sık sık hatırlanması, hatırlatıcı faktörlerden kaçınılması, agresyon, irkilme gibi belirtiler vardır. Bu belirtiler çoğunlukla travmanın yaşandığı günden sonra görülmeye başlanır ve genellikle birkaç hafta sürer. Ancak bu durum sığınmacılarda daha uzun, aylarca hatta yıllarca sürebilir.Özellikle göçten sonra hayallerindeki gibi bir kurtuluşla karşılaşmamaları,zor koşullarda yaşayıp yakınlarından ayrı kalmaları hayal kırıklığına hatta öfkeye yol açabilir.Böylece kişi depresyon ğyaşamaya açık hale gelir.İsteksizlik, durgunluk, düzensiz uykular,halsizlik,mutsuzluk,iştah kaybı gibi belirtiler görülebilir. Genellikle TSSB, depresyon ve kaygı bozuklukları ile bir arada bulunmaktadır (Ehntholt ve Yule 2006, Kirmayer ve ark 2011).

    Yetişkin sığınmacılarda yapılan gözden geçirme çalışmalarında (6743 kişi) % 3 ile % 86 arasında TSSB, % 3 ile % 80 arasında major depresyon, % 4 yaygın bunaltı bozukluğu, % 2 psikotik bozukluk dikkati çekmektedir (Fazel ve ark 2005).Travmatik olayların etkisi uyum sistemlerinde ana rol oynamakta ve bu durum gelecekte eşlik eden hastalıkların sayısının ve travmatik olaylara yatkınlığın artmasına yol açmaktadır (Teodorescu ve ark 2012).

    Göç için gelinen ülke ilk dönemler yabancı bir kesim olsa da yıllar geçtikçe daha tanıdık ve daha uyumlu sağlanmış bir hale gelinir.Bu sürede dil öğrenimi,yaşam koşulları artsa bile geri dönme isteği ile birlikte çaresizlik duygusu da artabilir. Yüksek stres puanları yeni gelinen yerde 3 yıl yaşadıktan sonra değişmektedir (Teodorescu ve ark 2012). Dolayısıyla mültecilerin uyum sağlaması için göç ettikleri ülkede 3 yıl geçirmesi önemli bir durum diyebiliriz.

    Göçün etkileri cinsiyet üzerinde de farklılık gösterebilir. Kadın ve erkekler göç etmeye ve göçün etkilerine farklı şekilde karşı koyabilir farklı baş etme yöntemleri geliştirebilirler. Kadınlar erkeklere oranla daha fazla psikolojik sıkıntı yaşamaktadır ve bunlar bedensel sıkıntılar olarak kendini göstermektedir. Sırt ağrısı, kalp çarpıntısı, titreme, boğulma hissi gibi belirtiler görülmektedir. Erkeklerde ise daha fazla ayrı kalmanın verdiği bunalımlar görülmektedir. Bunun yanı sıra erkeklerde isteksizlik, umutsuzluk, erkeklik algılarında bozulmalar görülmektedir. Yine kadınların erkekler ile karşılaştırıldığında daha fazla duygusal patlama, cinsel ilgi kaybı, ağlama, baygınlık ve kolayca ürkme gösterdiği belirtilmektedir (Renner ve Salem 2009). Cinsiyetler arası bu farklılıktan dolayı tedavi yöntemleri ve müdahaleler de değişiklik göstermektedir. Erkeklerin gelen yardımları kabul etmede daha isteksizler ve yaşadıkları ekonomik zorlukların altında daha fazla ezilmektedirler. Ayrıca destek veren kişilerden de şüphelenmekte ve güven problemi yaşamaktadırlar. Bu nedenle tedavi gören erkeklerin tedavi sürelerinin daha uzun olduğu belirtilmektedir (Lee ve ark 2012). Sonuç olarak kadınlar erkeklere oranla göç etmekten daha fazla etkilenmelerine rağmen adapte olmaları daha kolay ve psikolojik problemlerle baş etmeleri daha olasıdır. Ancak erkeklerde bu durum daha uzun sürmekte bu yüzden alacakları tedavi de daha uzun sürecektir.

  • Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Evlilik ya da ilişki dışı yaşanan cinselliğin toplumlar tarafından yaygın olarak onaylanmamasına rağmen, herkesin tek eşli olmadığı dikkat çekmektedir. Birçok bireyin evlilikleri ya da ilişkileri devam ederken, ilişki dışı cinsel birliktelikler de yaşadıkları görülmektedir. Ancak birçok kişi, aldatmayı sadece cinsel ilişki olarak değerlendirmemek gerektiğini savunmaktadır.

    Evlilik dışı ilişkilerde son yıllarda artış gözlendiği bilinmektedir. Evlilik dışı ilişkiler üzerine birçok çalışma düzenlenmesinin nedeninin bu tür ilişkilerin evlilik ilişkisine çok fazla zarar vermesi olduğu söylenebilir. Tek eşlilik ve çok eşlilik durumundan farklı olarak, ilişkinin sürekliliği ile sadakatin çoğu kez aynı anlamda kullanıldığını ve ilişki süresinin genel olarak, sadakatin derecesi olarak kabul edildiği belirtilmektedir. Bu alanda güvenilir istatistikler olmamakla birlikte, Vaughan’nın (1998) araştırmasında aldatma oranını erkekler için %60, kadınlar için %40 olarak bulunmuştur. Boşanmış çiftlerle yapılan bir çalışmada boşanma ise bu oranın, erkeklerde %44 ve kadınlarda %40 olduğu görülmektedir (Janus ve Janus, 1993).

    Düzenlenen çalışmalarda, çevrelerinde evlilik dışı ilişki yaşamalarını destekleyen arkadaşları olan kişilerin bu tür davranışları daha çok gösterdikleri saptanmıştır. Aynı zamanda, geçmişte bu tür davranışta bulunanların aynı davranışı tekrarlama eğiliminin yüksek olduğu görülmektedir. Genel olarak erkeklerin kadınlara oranla daha fazla evlilik dışı ilişki yaşadıkları savunulmaktadır. Bir başka görüşe göre ise, ailelerinde aldatma ile karşı karşıya kalan çocuklarda ileriki yaşlarda aldatma eğilimi görülme riski daha fazladır. Bunu, çocukların aile ilişkilerini model alarak aynı modeli tekrarladıklarını belirterek açıklamakmümkündür.

    Düzenlenen bir araştırmada, babalarının aldattığını bilen yetişkinlerin aldatmayı kendi yaşamlarında da tekrar etme olasılığınınn daha fazla olduğu bulunmuştur. Ancak, annelerinin aldattığını bilen yetişkinler için durumun aynı olmadığı görülmektedir. Aynı araştırmada, bu durumun erkekler için olası olduğu; fakat kadınlar için anlamlı bir sonuç bulunmadığı görülmüştür.

    Bunların yanı sıra, erkeklerde ilişki baslangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre arttıkça aldatma eğiliminin de arttığı görülmektedir. Bu bağlamda, uzatmalı ilişki sürdüren kişilerin ilişkiyi yasayış biçimleri ve ilişkiye bakış açılarının aldatma üzerinde etkili olduğu söylenebilir. Uzatmalı ilişkilerin, uzun flört dönemi olan ve evlilik kararı geç alınan ilişkiler olduğu belirtilmektedir. Bu ilişkilerde ise, çiftlerin birbirleri ile daha az zaman geçirdikeri, boş zaman etkinlikleri sırasında eşlerinden ayrıldıkları ve gündelik işleri birlikte yapmadıkları görülmektedir.

    Ayrıca, bu tür ilişkilerde evlilik olasılığını yüksek görmeyen kişilerin, başka seçeneklerini açık tutmak amacıyla zamanlarının bir bölümünü başkalarına ayırdıkları savunulmaktadır. Uzatmalı ilişkilerde evlenme kararı alma nedenlerinin de ilişki dışı olaylar olduğu belirtilmektedir (iş degiştirdim, hastalandım, kader). Evlilik öncesi birbirini tanımak için zaman ayırmayan bu çiftlerde aynı evi paylaşma söz konusu olduğunda çatışmaların meydana geldiği söylenebilir. Çatısmaların da aldatma eğilimini arttırdıgı bilinmektedir. Ayrıca, evlilik öncesi ilişki alternatiflerini göz önünde tutan bu bireylerin; mutlu, doyumlu ve eşit ilişkide olsalar bile, çekici alternatiflerle karşılaşabildikleri savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra başka bir boyutun da, Türk örneklemi ile çalışıldığında geleneksel evlenme biçimi olan görücü usulü olduğu görülmektedir. Boğda ve Şendil (2012) tarafından düzenlenen araştırmada, evlenme biçiminin aldatma eğilimi üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür. Ancak, ilişki başlangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre azaldıkça

    aldatma eğiliminin azaldığı düşünüldüğünde; görücü usulü ile yapılan evliliklerde, evlilik kararı ile yola çıkılmasının da göz önünde bulundurulması gerektiği söylenebilir. Geleneksel şemaya sahip olan bireylerin evliliklerinde en fazla bağlılık hissedenler olduğu görülmektedir.

    Düşünülmesi gereken bir başka noktanın da, erkeklerde aldatma nedenlerden birinin yenilik arama olduğu belirtilmektedir. Yenilik arama, eşe yönelik heyecan azalması ve bıkkınlıkla da bazı çatışmalara yol açabilir. Büyük bir olasılıkla, erkekler genellikle az konuştuklarından, sözleri anlamlı ve önemli olarak algılanmaktadır.

    Hem kadınlarda hem de erkeklerde evlilik uyumu ile aldatma eğilimi arasında negatif ve anlamlı iliskiler olduğu bulunmuştur (Amato ve Previti, 2003). Bu bağlamda, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü ya da aldatma eğilimi düştükçe evlilik uyumunun yükseldiği söylenebilir. Kadınların ve erkeklerin evlilik uyumları ile çatışma eğilimleri arasındaki ilişkilerin de negatif yönde anlamlı olduğu dikkat çekmektedir.

    Bunların yanı sıra, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin düştüğü ya da çatışma eğilimleri yükseldikçe evlilik uyumlarının düştüğü görülmektedir. Ayrıca, kadınlarda ve erkeklerde aldatma eğilimi ile çatısma eğilimi arasında da pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu belirtilmektedir. Aldatma eğilimi yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin de yükseldiği ya da çatısma eğilimi düşen kadın ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü savunulmaktadır.

    Aldatma Çeşitleri

    Literatürde yer alan çalışmalar incelendiğinde, aldatmanın duygusal aldatma, uzun süreli aldatma, tek gecelik ilişki, gönül eğlendirme olmak üzere 4 çeşidi olduğu görülmektedir. Duygusal ve cinsellik açısından aldatmanın, duygusal aldatma, sadece cinsellik, duygusal ve cinsellik olmak üzere 3 şekilde isimlendirildiği görülmektedir. Kişinin devam eden bir romantik ilişkisi varken bir başkasıyla duygusal bir yakınlık yaşaması, bir başkasına âşık olması, bir başkasıyla özel bir paylaşımda bulunması duygusal aldatma; yine romantik bir ilişki yaşarken bir başkasıyla cinsel ilişkiye girmesi cinsel aldatma olarak tanımlanabilir. Erkeklerde cinsellik odaklı aldatma daha fazla iken, kadınlarda duygusal ve cinsellik odaklı aldatmanın daha fazla olduğu belirtilmektedir.

    Aldatma Nedenleri

    Yeniçeri ve Kökdemir (2004) araştırmalarında, aldatan kişilerin aldatma nedenlerine dair altı boyut olduğunu belirtmişlerdir:

    A.Suçlama: Bu çalışmaya göre, erkeklerin işlerine çok fazla zaman ayırmaları ya da kendi anneleri hakkındaki eleştirileri kabul etmekte zorlanmaları, kadınların aldatma nedenleri arasında yer almaktır.

    B. Sosyal yapı: Kişinin tutucu bir çevrede yetişmesi, erken evlenmesi, ergenlikte az kadın/erkekle birlikte olması ve görücü usulü evlenmesi aldatma nedenleri arasında yer almaktadır.

    C. Baştan çıkarma: Yine bu çalışmaya göre, erkeklerin karşı tarafa hayır deme ve baştan çıkma boyutlarına daha fazla anlam yükledikleri bulunmuştur. Erkekler ‘baştan çıkma’nın aldatma nedeni olarak daha önemli olduğunu belirtmişlerdir. Kadınlar ‘baştan çıkma’ nedeniyle aldatmayacaklarını söylerken, erkekler her iki cinsin de bu nedenle aldatabileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir.

    D. Cinsellik: Yine bu çalışmada erkekler, eşlerinin evlenmeden cinsel ilişki yaşamak istemedikleri için başka kadınlarla cinsel birliktelik yaşadıklarını, kadınların da evli olmadıkları için, eşlerinin evlenmeden önce cinsel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için, başka kadınlarla cinsel ilişkiye girmelerini doğal karşıladıkları bulunmuştur.

    E. İntikam: Erkekler, intikam boyutuna kadınlara göre daha fazla atıfta bulunmaktadırlar, özellikle kadınların intikam nedeniyle aldattıkları bulgusuna varılmaktadır. Birlikte olduğu kişi hak ettiği için, birlikte olduğu kişiyi cezalandırmak için, birlikte olduğu kişiye kızgınlık duyduğu için ya da sadece inat olsun gibi olası nedenlerden oluşan bu boyut, özellikle erkekler tarafından “kadınların aldatmasına” neden olarak görülmektedir.

    F. Uyaran arayışı: Yenilik, heyecan, eğlence arayışı, monotonluktan sıkılma gibi nedenler de aldatmaya sebep olabilmektedir. Uyaran arayışı olarak adlandırılabilecek bu boyut hem kadınlar hem de erkekler için önemlidir. Aldatan kişi kadın da olsa erkek de olsa fark etmemektedir; uyaran arayışı her iki koşulda da aldatma nedeni olabilir. Örneğin uzun yıllardır aynı kişiyle evli olduğu için aldattığını söyleyen kişi, bu boyut altında yer almaktadır.

    Düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, kişisel etkenler, dışsal faktörler ve ilişkisel faktörler olmak üzere aldatmayı etkileyen faktörlerin 3 başlık altında toplandığı görülmektedir (Duba, Kindsvatter ve Lara, 2008). Kişisel faktörlerin; evlilikteki tatmin, merak, mazeret, mutsuz cinsel ilişki gibi etkenleri kapsadığı belirtilmektedir. Düzenlenen bir araştırmada, özellikle kadınlar için evlilikteki tatminin aldatma eğilimine önemli etkisi olduğu görülmüştür. Bu araştırmanın bulguları incelendiğinde, %66 oranında kadınların aldatma öncesi mutsuz oldukları, erkeklerin ise %30’nun aldatma öncesi mutsuz oldukları görülmektedir. Bu bağlamda, kadınların birincil ilişkilerinde mutsuzluk yaşadıkları zaman aldatmaya daha eğilimli oldukları söylenebilir. Blow ve Hartnett’a (2005) göre ise, birincil

    ilişkilerde duygusal olarak ihmal ve reddedilmişlik hissi özellikle kadınları aldatmaya yönelten faktörler arasında yer almaktadır. Bunlara ek olarak, cinsel ilişkideki mutsuzluk da aldatmanın sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Özellikle erkeklerin birincil ilişkilerinde cinsel tatminsizlik yaşamalarının aldatma eğilimini arttırdığı savunulmaktadır (Liu, 2000). Ayrıca, çocukların evlilikteki tatmin hissine etkisi çok sınırlıdır; ancak çocuk sayısı, yaşı ve karakteri evliliklerde aldatmayı etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Kişisel faktörlerden biri ise dini inançlardır.

    Birçok dinde aldatma dinen yasaklanan bir olgudur. Dinen yasaklı olması da çiftlerin aldatmadan uzak tutmaya yarayan faktörler arasında sayılabilmektedir.

    Bunlara ek olarak aldatma üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde, kişilerin gelir durumunun ve çalışıp çalışmamasının önemli iki faktör olduğu görülmektedir. Düzenlenen çalışmalarda, 3000 dolardan fazla yıllık geliri olan kişilerin aldatma eğilimlerinin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, kişinin eşinin çalışıp çalışmamasının da aldatmayı etkileyen faktörlerden biri olduğu belirtilmektedir. Eşlerden birinin çalışıp diğerini çalışamaması ilişkideki dengeleri bozacağından çiftleri aldatmaya iten faktörlerden biridir. Aldatmayı etkileyen bir diğer etken ise eğitim düzeyidir. Özellikle kadınlarda partnerinin eğitim düzeyi kendisinden düşük olduğunda kadının eşini aldatma olasılığı daha yüksektir.

  • Peter Pan Sendromu

    Peter Pan Sendromu

    Peter Pan sendromu 14-50 yaş arasındaki erkeklerde görülen sorumluluk almaktan kaçma,yaşları olgun olmasına rağmen çocuksu davranışlar sergileme ve büyüme korkusunun baş gösterdiği psikolojik bir semptomdur. Peki Peter Pan sendromu nedir ve en çok kimlerde görülür?

    Her çocuk doğar, gelişiminin bir parçası olarak büyür ve yetişkinliğe adım atar; fakat bazı erkekler yaşları kaç olursa olsun büyümeye karşı bir direnç gösterir. Adeta büyümekten kaçar ve hep çocuk kalmak ister. İşte tam da bu sırada akıllara Peter Pan’ın hikayesi gelir, büyümeyi reddeden haylaz çocuk.

    Peter Pan’ın öyküsünü bilmeyen yoktur. Büyümeyen haylaz bir çocuk olan Peter Pan, bir yanıyla da yumuşak ve neşesini kaybetmeyen bir kahramandır. İzlerken içinizdeki çocuksu yanını uyandırmakla kalmaz, kendi büyüsüne sizi de çeker.

    1983 yılında Psikanalist Dan Kiley tarafından bulunan bu sendromun adını Peter Pan’dan alması ise hiç tesadüf değildir. Yaşıyla her ne kadar olgun bir birey gibi görünse de, konuşmalarıyla ve davranışlarıyla hala bir çocuktur. Erkeklerde görünen bu semptom; genellikle 12 yaş ve 50 yaş arasını kapsamaktadır. Kendisini tanımayan insanlar tarafından çekici olarak tanımlanan bu erkekler, insanlar üzerinde ilk izlenim olarak olumlu etkiler bırakır. Genellikle evlilikten uzak duran bu erkekler; sorumluluklardan kaçmak, rahat ve kaygısız bir hayat sürmek için aileleriyle yaşamayı tercih ederler. Hangi meslekte çalışmak istediğine karar vermekte güçlük çekip, eğitimini bitirmede zorluk yaşarlar. Eğitimli olan kişiler ise şuanki hallerinden memnuniyet duymak yerine daha fazlasını yapmaları gerektiğini düşünürler.

    Peter Pan sendromu yaşayan erkeklerin genellikle duyguları körelmiş olup kızgınlıklarını öfke olarak, üzüntü ve kederlerini istemsiz neşe ve çocuksu şakalarla yansıtırlar. Eleştirilere karşı yetersizlik hissedip, genellikle “Bilmiyorum, umrumda değil” gibi savunmaları kullanırlar, üşengeçlerdir. Genellikle aidiyet hissi yaşamak isterler, yalnız olmaya karşı toleransları düşük olduğu için arkadaş edinme çabaları yüksektir. 

    Annelerine karşı genellikle kızgınlık ve suçluluk duyguları yaşayan erkekler; annelerinin etkilerinden kurtulmak isterler. Fakat bunu her denediklerinde içlerinde suçluluk duygusunu yaşarlar. Öfke patlamalarıyla yaşadıkları tartışmanın sonunu, çocuksu özürlerle kapatma çabasında olurlar. Babalarına karşı yabancılaşmış duygular içindedirler. Hem babasıyla yakın olmaya büyük bir özlem duyarlar, hem de onun sevgi ve onayını alamayacağına dair keskin düşünceleri vardır. Peter Pan sendromu yaşayan erkekler ergenliklerinin ardından kız arkadaş bulma için yoğun bir çaba harcarlar; fakat olgunlaşmamış davranışları kızları kendilerinden uzaklaştırmalarına sebep olmaktadır. Reddedilmeye karşı duyarlık, bu yumuşak ve nazik kişileri tam tersi olan sert ve kaba tavırların arkasına saklanmalarına neden olur. Kendilerini cinsel anlamda kanıtlayabilmek için sayısız kişiyle birlikte olabilirler ve bir kişide karar kıldığı zaman ise ona tamamen bağlanıp, karşısındaki kişiyi kaybetmemek için kıskanç duyguların yerine kendini acındırma duyguları yer alır.

    Bu sendromu yaşayan kişilerin ebeveyn tutumlarına bakıldığında, genellikle sınır koyamayan ebeveynler, duygularını tanımayan ve bu konudan dolayı aklı karışık olan babalar, aşırı kollayıcı anneler, aile içi iletişim hataları, duygusal paylaşımların olmadığı ortamlar görülmektedir.

    12-17 Yaş arasında:Sorumsuzluk, tedirginlik, yalnızlık ve cinsel rol çatışmaları kendini gösterir. İçinde bulunduğu görevlerden kaçıp yalnız kalır.
    18-22 Yaş arasında: Bu yaşlarda ise kendini fazla beğenme, narsizm ve şovenist tavırlar ağır basmaktadır.

    23-25 Yaş arasında:Belirsiz ve genel bir doyumsuzluk hali, bu doyumsuzluktan şikayet ederek yardım arayışı içinde olma, mutsuz ve rahatsızlık duygularından dolayı şiddetli bir kriz dönemi görülmektedir.

    26-30 Yaş arasında:Büyümüş bir yetişkin rolü.

    31-45 Yaş arasında:Evlenen, çocuğu ve işi olan Peter Pan sendromlu kişiler bu yaşlarda her şeyi olmasına rağmen yaşamı sıkıcı bulmakta, hayatı monoton yaşamakta ve ümitsiz bir durum içindedir.

    45 Yaş üstü:Yaşı ilerleyen erkekler depresif bir duygu durum içinde olup, ajite davranışlar sergilerler. Gençliğini yeniden geri alma düşüncesinde olup; çocuk olmaya çalışma, bulunduğu hayatı sıkıcı bulmakta ve bu durumdan isyan edip istemediği hayat modundan uzaklaşma çabası içerisindedirler.

    Ailelerin çocuklarının artık bir yetişkin olduğunu kabullenip, sorumluluk ve görevlerini kendilerini hissettirmesi ve ona göre davranmaları; eşlerin ise anne gibi koruyucu, kollayıcı, her işi kendilerinin yaptığı, sorumlulukları kendi üstüne alarak eşlerine çocuk gibi davranmak yerine bir birey olduğunu hissettirecek şekilde eşlerine davranmaları Peter Pan sendromlu erkeklerin bireyselleşmesi için önemlidir.