Etiket: Erkek

  • Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu (İktidarsızlık)

    Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu (İktidarsızlık)

    Erektil işlev bozukluğu, erektil yetmezlik, ereksiyon kusuru, sertleşme bozukluğu, empotans ve iktidarsızlık erkekteki cinsel uyarılma bozukluğunu ifade eden terimlerdir. Cinsel birleşmeyi sağlamak için gerekli sertleşmenin oluşmasında ya da sürdürülmesinde ortaya çıkan inatçı ve tekrarlayıcı yetersizlik olarak tanımlanabilir. Kişinin hiçbir şekilde sertleşmeye ulaşamadığı durum ve belli durumlarda ya da bazı partnerle ortaya çıkan durum şeklinde görülür. Türkiye’de Cinsel Sağlık Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada erişkin erkeklerin %60’ında değişik düzeylerde sertleşme sorunu saptanmıştır. Ne yazık ki erkeklerin %10’undan azı tedavi tedavi görmektedir.

    Sertleşme sorunu fiziksel ya da psikolojik sebeplere bağlı olarak oluşmaktadır. Fizyolojik bir sebepten sertleşme sorunu yaşayan erkek gece, sabah hiçbir zaman sertleşemez buna ek olarak hafif yetmezliği var ise sabah vakitlerinde sertleşir gün içinde tekrar sertleşemez. Sorun psikolojik ise fiziksel muayene sonucunda fizyolojik bir soruna rastlanmaz, sertleşme sorunu kişiye, duruma ya da zamana göre değişebilir.

    Nedenleri;

    Fizyolojik etkenler sebep olur, rol oynayan organik etkenler arasında en önemlileri kılcal damar sorunları, nörolojik ilaçlar ve cerrahi işlemler, hormonlarla ilgili sorunlardır. Bunu üzerine performansla ilgili olumsuz beklenti eklendiğinde tablo iyice olumsuzlaşır.

    Performans kaygısı sertleşme sorununun en belirgin sebebidir. Aslında performans başarıyla ilgili bir kavramdır. ‘Erkek, erkekliğini ispatlamalıdır’ ‘Erkek adam sertleşir’ ‘Erkek dediğin zaten sertleşmeyi becerir’ gibi mitler sonucu erkekliğini sertleşerek başaracağına inanan erkeğin kaygısı artar. Sempatik sistem devreye girer; beyin tehlike algılar, vücudu kasar ve tehlikeden korumaya çalışır. Erkeğin sertleşebilmesi için gevşemeye ihtiyacı vardır, parasempatik sistemin devreye girmesi, vücudun rahatlaması ve kaygıların yatışması gerekir. Ancak performans kaygısı buna izin vermez. Bireyin performansına ilişkin beklentisi ve yetersiz performans sonucunda ortaya çıkabilecek sorunlar ile ilgili düşünceleri yoğun kaygı ve anksiyete yaşamasına sebep olur. Cinsel ilişkiden kaçma, cinsel isteksizlik ve depresif belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

    Suçluluk duyguları da sertleşme sorununa sebep olabilir. Evlilik dışı ilişkiler yaşanan suçluluğun erkekte sertleşme sorunu olarak ifade bulmasına sebep olur.

    Erkeği zorlayan bazı cinsel mitler ve abartılı beklentiler vardır, ‘ Erkek sürekli çivi gibi olmalıdır’ ‘ Erkek hiçbir zaman hayır dememelidir’ vb. Bu mitler bireyin kaygısını arttır, bozukluğun oluşmasına sebep olur.

    İlişki içerisindeki iletişim sorunları, problemleri çözememe ve duyguları ifade edememe gibi sorunlar erkeğin bazı olumsuz duygular yaşamasına ve bunu sertleşme sorunu yaşayarak ifade etmesine sebep olur.

    Her erkek hiçbir uyarıcı yokken, doğal bir şekilde sertleşebileceği gibi; uygun şartlar altında, uygun uyarıcılar var iken sertleşme sorunu yaşayabilir. Sertleşme sorunu beklemediği bir durumda kendini başarısız olarak değerlendiren birey, her seferinde aynı sorunu yaşayacağına inanır ve bu inanış kendini doğrular.

    Bireyin yaşantısındaki stres ve gerginlik sertleşme problemine sebep olur. Gün içinde yaşanan sorunlar, halledilemeyen problemler, iletişim kusurları erkeğin gerginliğini iyice arttırır. Yaşadığı olumsuz duygulardan kurtulmak için seks yapmak isteyen erkek zaten gevşeyemediği için sertleşme sorunu yaşayabilir.

    Yaşlanma, kullanılan bazı ilaçlar, yaşam stili ve bazı kronik hastalıklar ( hipertansiyon, diyabet, depresyon, kardiovasküler hastalık) sertleşme sorununa sebep olur.

    Tedavi;

    İletişimle ifade edilmeyen duygular bedenle ifade edilir. Eşler arasında yaşanan sorunlar olumsuz duygulara sebep olur. Bu olumsuz duygular sözel olarak ifade edilmediğinde, erkek bunu sertleşme bozukluğu ile ifade edebilir. Eşler arasında duyguların ifade edilmesini sağlamak iyi bir çözümdür.

    Sertleşme bozukluğuna, erkeğin sorunu olarak değil, eşler arasındaki ilişki sorunu olarak bakmak gerekir. Soruna ilişki üzerinden yaklaşıldığında, erkeğin üzerindeki suçluluk duyguları yatışmış olur ve tedavi süreci hızlanır.

    Çifte özel bir tedavi planı hazırlanır. Fiziksel muayene, psikolojik muayene ve çok ayaklı bir tedavi planı ile psikoterapi süreci başlatılır.

  • ERKEK İNFERTİLİTESİNİN (KISIRLIĞININ)  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

    ERKEK İNFERTİLİTESİNİN (KISIRLIĞININ) PSİKOLOJİK ETKİLERİ

    İnfertilitenin psikolojik etkilerine yönelik çalışmaların birçoğu kadın psikolojisi yönünde yoğunlaşırken yürütülen yeni çalışmalarda erkeklerin geçirdiği süreçler de araştırma konusu olmuştur. Özellikle erkek kaynaklı infertilitede erkeklerin belirli psikolojik değişimler yaşadıkları gözlemlenmiştir. Öfke, depresyon, değersizlik hisleri, güç-kudret yitimi, erkeklikle ilgili olumsuz düşünceler, cinsel yetersizlik hisleri, suçluluk hisleri gibi sorunlar araştırma sonuçlarında yoğun olarak bulgulanmıştır.

    Çocuk sahibi olamamaya kendileri sebep olduklarını düşünen erkekler, erkekliklerini sorgulamaya başlarlar, bunu cinsel işlevsizlikten ortaya çıkan bir kusur gibi görebilirler, hatta diğer insanlar da böyle düşünür kaygısı yaşayarak paylaşmak istemezler; halbuki bu durumun cinsel işleyiş ile hiçbir ilgisi yoktur. Evet, bu sorunlar cinsel hayat üzerinde olumsuz etkiler yaratırlar ama yukarıda ifade ettiğimiz duygusal değişimler yüzünden yaratırlar, bir sonuç olarak cinsel işlevi bozarlar. Yani bir erkeğin sperm morfolojisinin kötü olması, cinsel işlevini değiştirmez ama bu tanıyı aldıktan sonra kendi cinselliğine, kişiliğe yüklediği anlamlar sonucu cinsel yaşantısı bundan etkilenir.

    Erkekler de kadınlarla eşit düzeyde etkilenir bu süreçlerden; fakat onlar duygularını daha az ifade ederler, bunu çok göstermezler. Bu durum erkeklerin ilişki içerisinde yalnız hissetmelerine ve destek almaktan uzak kalmalarına sebep olur. Başarısız tedavi deneyimleri arttıkça çiftler daha depresif olurlar, cinsel yaşamları daha az tatmin edici olur. Çünkü artık cinsellik tamamen çocuk sahibi olmak odaklıdır. Zamanla çocuk sahibi olmakla ilgili kaygılar artar, sosyal izolasyon yaşarlar. Çiftler kendilerini etiketlenmiş hissederler, bitmeyen bir “kayıp” hissi vardır. Kendilerini akranlarıyla karşılaştırırlar, kusurlu ve beceriksiz hissederler; bu da özgüvenlerini zedeler.

    Yapılan bir araştırmada sadece erkek faktörlü ve sadece kadın faktörlü infertilite hastalarının erkek partnerleri arasında psikolojik bir değerlendirme yapılmış. Bu araştırmanın sonucunda erkek faktörlü grubun erkeklerinin diğer grubun erkeklerine göre cinsel hayatları ile ilgili ve kendi kişisel kimliklerine yönelik daha olumsuz algılara sahip oldukları bulgulanmıştır. Bu sonuçlara göre görülüyor ki sadece erkek faktörlü infertilitede erkekler, hayatlarını daha az kontrol edebildiklerini, hedeflerine ulaşmada yetilerinin daha az olduğunu ve kişisel olarak bu durumdan daha fazla sorumlu olduklarını düşünüyorlar. Diğer gruplara göre daha çok özgüven problemleri yaşıyor, etiketlendiklerini, kusurlu görüldüklerini düşünüyorlar. Bununla beraber bu erkekler diğer gruplara göre daha az cinsel tatmin yaşarken, cinsel açıdan kendilerini daha başarısız hissediyorlar.

    Kadınlar, bu durumlarla baş etmede yüzleşme, sorumluluğu kabul etme, sosyal destek arama yaklaşımlarını daha çok benimserken; erkekler bu konularla ilgili konuşmak konusunda problem yaşıyorlar, anlaşılamayacaklarını düşünüyorlar ya da yok sayıyorlar. Bu durum ise stresin ortadan kalkmasını sağlamamakla beraber kaçınmacı bir tutum sergilemelerine sebep oluyor. Bu da aslında problemin çözüme ulaşmadan rafa kaldırılmasına ve ileriki zamanlarda daha büyümüş bir şekilde farklı biçimlerde bizi rahatsız etmesine sebep oluyor.

    NE YAPMALIYIZ?

    Çiftlerin infertilite tedavisini yarıda bırakmalarının, ertelemelerinin en büyük sebeplerinden birinin psikolojik zorluklarla baş etmedeki çektikleri güçlükler olduğu görülmüştür. Bunun için de süreçte yaşanan bütün olumsuz deneyimlerin yarattığı stres unsurları, depresyon ve anksiyete (kaygı) gibi sıkıntı yaratan durumları hafifletecek bir takım psikolojik müdahalelerin oldukça faydalı olduğu bulgulanmıştır.

    BU VAKALARDA PSİKOLOİK DANIŞMANLIĞIN ODAK NOKTASI NEDİR?

    İlk hedef infertilite konusunda bilgilendirmek, kaygılarının kaynağını ifade edebilmesini sağlamak, partnerinin hayal kırıklığı düşünceleri ile ve aynı zamanda infertilitenin yarattığı duygusal çatışmalarla baş etmesine yardımcı olmaktır. Bu alanda yürütülen psikoterapi çalışmaları, hastanın problem çözme becerilerini arttırarak acı, kayıp, suçluluk ve utanç duyguları, hayal kırıklığı, kaygı, depresyon ve sosyal izolasyon ile mücadele edebilmelerini sağlar.

  • Eşcinsellik, Homoseksüelite, Lezbiyenlik Nedir? Tedavisi Var mıdır?

    Eşcinsellik, Homoseksüelite, Lezbiyenlik Nedir? Tedavisi Var mıdır?

    Tarih boyunca cinsellik ve cinsiyet üzerine bir çok şey söylenmiş olmasına rağmen, eşcinsellik ve türevi
    konular üzerinde konuşulmaya ve yanlış bilgiler dolaşmaya devam etmektedir. Genel ortalamadan farklı
    olan eşcinsel eğilimler insanlık tarih boyunca yanlış, çarpık, hastalıklı olarak değerlendirilmiş ve bu
    eğilime sahip kişilere sapkın gözüyle bakılmıştır. 1970′li yıllara kadar psikoloji camiasında da anormal
    olarak değerlendirilen eşcinselliğin bir hastalık ya da bir tercih olmadığı kabul edilmiş ve hastalık
    sınıflamasından çıkarılarak doğal ve normal olarak kabul edilmiştir. Halbuki eşcinsellik kavramı insanlık
    tarihi kadar eski olmakla birlikte, insanların yanı sıra doğada bir çok hayvanda da görülen doğal ve
    normal bir durumdur. Doğada eşcinsel eğilim gösteren onlarca hayvan türü vardır.

    Toplumlarda eş cinselliğin reddedilme nedenleri arasında bir çok sebep varken en önemlisi din ve sosyal
    dayatmacı normlar olmuştur. Özellikle son yıllarda gelişmiş ülkelerde eşcinsel evliliklere izin verilmeye
    hatta eşcinsel çiftlerin ya da bireylerin evlat edinilmesine dair bir çok yeni uygulama başlatılmıştır.

    Eşcinsellik: Bir erkeğin cinsel ve duygusal yönden erkeklere ilgi duymasıdır.
    Lezbiyen: Bir kadının cinsel yönden kadınlara ilgi duymasıdır.
    Biseksüel: Kadın ya da erkeğin cinsel yönden her iki cinse de ilgi duyan.

    Transseksüel: ‘Ben erkek olarak bir erkeğe aşık oluyorsam, o zaman kesin ben bir kadınım’
    Bu düşünce homoseksüel erkeklerde oluşabilen bir düşüncedir ve çoğu toplumlarında bu şekilde yanlış
    düşündükleri görülür. Ergenlerde ve erişkinlerde primer ve sekonder cinsiyet özelliklerinden kurtulma
    üzerine kafa yorma davranışı çok sık görülür. Örneğin diğer cinsiyeti taklit etmek icin kendi cinsiyet
    özelliklerini fiziksel olarak değiştirmek üzere hormon, cerrahi ya da başka tür bir girişim uygulanmasını
    ister. Transseksüelliğin ayrıca iki tipi vardır, birincisi primer transseksüeller, bu kişiler çocukluğundan
    itibaren yanlış vücudun içinde hissederler. İkincisi sekonder transseksüeller, bu kişiler transseksüel
    olduklarını daha olgun yaşta keşfederler ve daha önce ergenlik dönemlerinde erkek ve ya kadin gibi
    yaşamıştır. Transseksüellerde yanlış cinseyette doğduğuna ilişkin bir inanç taşırlar. Aynı zamanda uzun
    bir süre boyunca cinsiyet değişimi arzusundadırlar. Cerrahi girişim sayesinde diğer/karşı cins olarak
    yaşayabilirler.

    Transgender/Cinsel Kimlik Bozukluğu:
    Hayatın ileri zamanında artık bir kadın veya erkek olarak büyümek önem taşımamaktadır, ama daha çok
    kişisel ve sosyal hayatı geliştirmeye bakılır (Bussey & Bandura, 1999). Cinsel Kimlik gelişmesi genelde
    global olarak şu şeklde gelişir;

    Kadın ve erkeğin yüzünü ve sesini ayırt etmeyi öğreniriz.
    Birey kendini kadın ve ya erkek olarak yaşamayı öğreniriz.
    Kadın ve ya erkek olarak davranmaya başlar.
    Cinsel Kimlik Bozukluğu tam hangi yaşta gelişir diye bir tespit yok fakat çocuğun 18-30. ayında oluştuğu

    düşünülür (Zucker, 1999).Erkek çocuklarında, penis ya da testislerinin iğrenç olduğunu, ilerde yok
    olacaklarını ya da bir penis sahibi olamamanın daha iyi olacağını öne sürme, kuralsız kaba saba
    oyunlardan tiksinme ya da erkeklere özgü oyuncakları, oyunları ve etkinlikleri reddetme gibi bir takım
    davranışlar görülür.
    Kız çocuklarında, oturarak idrar yapmayı reddetme, penisinin olduğunu ya da ilerde bir penisinin
    olacağını öne sürme, göğüslerinin büyümesini ya da menstruasyon görmeyi istememe üzerinde durma
    ya da olağan kadınsı giysilere karşı ileri derecede tiksinti duyma gibi davranışlarla kendini
    gösterir.Ergenlerde ve erişkinlerde diğer cinsiyette olma isteğini dile getirme,sıklıkla kendini diğer
    cinsiyetteymiş gibi gösterme, diğer cinsiyetteymiş gibi yaşamaya ya da davranılmayı isteme ya da diğer
    cinsiyete özgü duygularının ve tepkilerinin olduğuna ilişkin bir inanç taşıma gibi kendini gösterir. Cinsel
    kimlik bozukluğu da karşı cinsiyetle güçlü ve sürekli bir özdeşim kurma vardır.
    Cerrahi ya da başka tür bir girişim uygulanmasını isteme ile kendini gösterir. Bazi erkekler testis ve
    göğüs arzusundadır. Bazı kadınlar göğüsü kadının bir sembolü olarak gördükleri için göğüslerini cerrahi
    girişim ile aldırır fakat genital bölgesini değiştirmek istemez.
    Cinsel Kimlik hayatın bir parçasıdır, bunun kültürel ve evrimsel sebepleri vardır. Erkekler ve kadınlar

    hayatlarında kültürün etkisi altında farklı bir şekilde sosyal birey oluyorlar (Eagly, Wood Johannesen-
    Schmidt, 2004)

    Özellikle kapalı toplumlarda birçok eşcinsel kendi kimliğini gizlemekte ya da bundan utanmaktadır.
    Bunun ana nedenleri arasında toplumsal baskı ve dışlanma, aile baskısı, iş yerinde yaşayacağı sorunlar
    gibi sebepler başta gelmektedir. Halbuki eşcinsellik bir seçim değil doğal bir dürtüdür. Nasıl ki bir erkek
    kendini kadınlardan hoşlanmak konusunda zorlamıyor ve doğallığında bir kadına ilgi duyuyorsa aynı
    durum bir eşcinsel içinde geçerlidir.
    Bir çok eşcinsel insan ebeveynlerine ve ailelerine karşı açılmaktan korkuyor. Eşcinsel olduklarını
    paylaştıktan sonra ebeveynlerin nasıl karşılayacaklarını ve davranacaklarını bilmedikleri için bir korku
    duyuyor ve açılmamayı tercih edebiliyorlar ve gizli yaşamanın ağırlığını göze alıyorlar.

    Biz aileleri üç gruba ayırıyoruz: korkan aileler, bilgiye sahip aileler ve kabul etmeyen aileler.
    1.Korkan aileler
    Genelde korkan ebeveynler eşcinsellik hakkında çok bilgileri olmayan kısım oluyor. Televizyon ve
    medyadan, ahlak anlayışı, kültürden dolayı, negatif bir ön yargıya sahip olabiliyorlar. Eşcinselik beyinde
    hastalık olduğu düşünülüyor, bir sürede bu böyle kitaplarda yer almıştı. Ve ya eşcinseller bir şizofren ve
    aids taşıyıcı gibi bir takım teoriler düşünülüyor. Korkan ebeveyn kısmının korkuları genellikle bu
    sebeplerden kaynaklanıyor:
    -Aileye ve arkadaş çevresine karşı utanç duygusu
    -Çocuğumuzla dalga geçilirse
    -Torunumuz asla olamayacak üzüntüsü

    Çocuğumuz kötü ve dışlanmış bir hayat yaşayacak ve hatta parayla fuhuş yapacak düşüncesi.2.Bilgiye
    sahip olan aileler
    Bilgiye sahip olan ebeveynler eşcinselliği araştırdıkları ve bildikleri için daha rahat olabiliyorlar. Çocuğunu
    tanıdığı için ve aslında açılmasını beklediği için de şaşıra biliyorlar. Bilgiye sahip olan aileler çocukları
    açıldıktan sonra bir süre zamana ihtiyaç duyabilir ve ‘’çocuğumun mutlu olmasını istiyorum’’ düşüncesiyle
    zamanla kabullenen aileler var.3.Kabul etmeyen aileler
    Kabul etmeyen ebeveynler inancına, kültür ve ahlak anlayışına göre eşcinselliği yanlış buluyorlar. Böyle
    düşünceye sahip olan aileyi en iyi çocukları tanır ve en iyi açılma yolunu da çocuk bilir aslında. Bu
    gruptaki aileler bazen bir daha çocuğuna şiddet gösterebilir ve en kötü durumda bir daha görmek
    istemediğini söyleyebilir.
    Böyle durumlarda aileye açılmak için, güvenilir ve şiddet gibi tepkiye maruz kalamayacağınız mekan

    seçmeniz önemlidir.

    Çocuğunun eşcinsel olduğunu öğrenen ailelerde ortaya çıkan genel tepki ”yas”tır. Yas sürecinin 5
    aşaması vardır;

    Şok: aile ne olduğunu anlamaz ve adeta öğrenmiş oldukları gerçek karşısında şok geçirir ne
    yapacaklarını bilemezler.

    İnkar: aile böyle bir şeyin olamayacağını, çocuklarının yalan söylediğini ya yanlış şeyler hissettiğini
    düşünerek gerçeği reddederler.

    Pazarlık: aile bunun gerçek olamayacağını düşünüp psikolog, psikiyatrist ya da hocalara giderek bu
    durumu değiştirmenin yolunu arar. Hatta bu süreçte bunu tedavi edebileceğini iddia eden bir kişi
    tarafından da Maalesef istismar edilir ve sömürülürler. Çareleri tükenen ve gerçekle yüzleşen aile
    durumu kabul etek zorunda olduğunu anlar.

    Öfke: kabul süreci öfkeyi de beraberinde getirir. Aile çocukla ilgili konularda kendilerini suçlar ya da öfke
    duyar. Bunun yanı sıra çocuklarına ve dünyaya yönelik içlerinde bir öfke ve isyan duygusu uyanır.

    Depresyon: gerçeği kabul eden aile üyelerinde içe kapanma, ve isteksizlik gibi bir dizi tepkinin oluştuğu
    aslında koruyucu olan bir süreç deveye girer. Ve bu depresif dönemin ardından gerçekle yüzleşen ve
    kabul eden aile yeni yaşamına adapte olma yönünde çaba sarf eder.

    Yukarıda anlatılan süreç normal bir işleyiştir aile üyeleri bu süreçlerin herhangi birinde takılı kalırlarsa
    çaşitli psikoloji sorunların yanı sıra çocuklarıyla da faklı sorunlar yaşamaya devam ederler. Örneğin bu
    gerçeği reddederek (inkar) çocuktan uzaklaşırlar.

    Böylesi bir süreçte hem eşcinsel olan kişi hemde ailesinin destek alası kabul ve uyum sürecinde büyük
    yararlar sağlamaktadır.

    Aileye açılırken (coming out) dikkat edilmesi gereken bazı şeyler vardır;

    Birincisi ebeveynlerinizle bizzat kendiniz konuşarak açılabilirsiniz. Açılmadan önce ‘sizlerle önemli bir şey
    paylaşacağım’ ve ya ‘sizinle paylaşacağım şey benim için çok önem taşıyor’ diyerek açılabilirsiniz. Bu
    cümleleri kullanarak artık geri dönüşü yok hissi sizi açılmaya daha kolay itebilir. ‘Ben eşcinselim’ yerine
    ‘ben erkek ve ya kızlardan hoşlanıyorum demek ile o şok anını hafifletebilirsiniz.

    Mektup
    Mektup yoluyla kendi duygularınızı rahatlıkla açıklayabilirsiniz kendi temponuzda güzel bir şekilde
    duygularınızı ifade edebilirsiniz. Mektubun bir başka avantajı kimsenin sizi bölemeyeceği ve baştan sona
    rahat bir şekilde anlatabilme şansını verir.

    Güvendiğiniz İnsandan Destek Almak

    Son olarakta güvendiğiniz bir insanı yanınızda bulundurarak daha bilinçli açılabilirsiniz .

    Son olarak bilinmesi gereken şeyi tekrar hatırlatacak olursak eşcinsellik bir hastalık ya da anormallik
    değil doğal ve genelde doğuştan getirilen bir eğilimdir. Tedavisi söz konusu değildir. Yalnızca eğer
    eşcinsel kişi bu eğilimden uzak durmak ve bunu yaşamak istemediğini belirtirse psikologtan alacağı
    destek sayesinde cinsel eğilimini değiştirmese bile bunu kontrol altına almayı ve hemcinslerine
    yönelmemeye yönelik bazı beceriler kazanmayı öğrenebilir. Bu birazda sigara ya da alkolden uzak
    durmayı (yani bir bağımlılıktan)öğrenmek gibidir. Kişi hala alkol ya da sigara içmek ister ama uzak
    durmak için yapması gerekenleri bilir.

  • İnsanlar Neden Aldatır?

    İnsanlar Neden Aldatır?

    Aldatma günümüz ilişkilerinde en sık karşılaşılan ve ilişkiye en fazla zarar veren durumların başında
    gelmektedir. Yaygın görüş erkeklerin daha fazla aldattığı yönünde olmakla birlikte aslında kadınlarda
    erkekler kadar aldatmaktadır.

    İnsan psikolojisi hakkında bildiklerimiz hala sınırlı düzeyde olmasına ve insan davranışlarını etkileyen
    birden fazla neden olmasına rağmen, aldatmayla ilgili olarak yapılan bazı psikolojik açıklamalar
    bulunmaktadır.

    ALDATMANIN EVRİMSEL NEDENİ

    Evrimci psikologlara göre; hamilelik süresinin 9 ay olmasından yola çıkarak, bir kadının hayatı boyunca
    hamile kalıp çocuk sahibi olma şansının en fazla 20 olduğunu düşünüldüğünde ve biyolojik olarak 20
    çocuk yapmanın imkansıza yakın bir olasılık olduğu göz önüne alındığında, kadın çocuk yapacağı erkeği
    seçerken en güçlü, çocuğa ve kadına bakım verebilmeye en uygun erkekler arasından seçmek
    durumunda kalır. Yani kadının seçici davranma sorumluluğu bulunmaktadır. Hayvanlar dünyasında da
    durum genelde bu şekilde işler. Dişi hayvan, erkek hayvanlar arasında yapılan dövüşü kazanan erkekle
    birlikte olur yani en güçlüyü seçer.

    Erkeler de ise durum farklıdır. Bir erkek bir gün içerisinde birden fazla kadınla birlikte olabilir ve her
    ilişkide bir kadını hamile bırakma şansına sahiptir ancak diğer taraftan erkek, dünyaya gelecek olan
    çocuğun kendinden olduğunu tam olarak bilemez, doğacak olan çocuğun her zaman başka bir erkekten
    olma olasılığı bulunmaktadır. Erkek kendi sperminden dünyaya gelebilecek çocuk olasılığını arttırmak
    için spermini mümkün olduğunca çok kadına saçarak kendinden olan çocuk yapma olasılığını arttırır.

    Bio-evrimsel bu açıklamanın dışında, aldatmanın nedenine yönelik başka açıklamalarda bulunmaktadır.

    1-EŞLER ARASI SORUNLAR

    Aldatan kişilerin en sık dile getirdikleri gerekçe yaşadıkları ilişki de ki sorunlardır. İletişim sorunu yaşayan
    çiftler zamanla kavga etmeye, uzun süreler devam eden küslükler yaşamaya başlamaktadır. Bu süreçte
    kişiler iş ya da dış dünyaya daha fazla zaman ayırmakta ve gittikçe bir birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.
    Birlikte olduğu partneriyle kafa karışıklığı yaşayan kişi bazen bilinçli olarak bir başkasına yönelirken,
    bazen zaten etrafta olan biri ile daha fazla yakınlaşmakta ve bu da aldatmayı beraberinde getirmektedir.

    2- SIKILMAK

    Çiftler genellikle ilişkinin flört aşamasında çok fazla enerji harcamakta, karşı taraftaki kişiyi elde etmek
    için yoğun bir çaba göstermektedir. İlişkiye yeni bir heyecan katamayan kişiler başka bir partnere
    yönelerek yeni kişinin hayatına kattığı yenilik ve farklılıkların tadını çıkarmayı isteyebilir. Ünlü
    psikoterapist Yalom’un dediği gibi ‘’Her güzel kadının ardında, güzel bir kadınla sevişmekten sıkılmış
    adam vardır’’ ya da tam tersi

    3- EŞİ CEZALANDIRMA İSTEĞİ

    İkili ilişkilerde yaşanan sorunlarda bazen taraflardan biri, diğerini canını acıtacak ya da rahatsız edecek
    bir davranışta bulunabilir. Buna karşılık olarak diğer eş partnerine karşı yoğun bir öfke duymakta ve onu
    cezalandırmak amacıyla eşini aldatabilmektedir. Her ilişkide kişiyi kızdıran şeyler birbirinden farklıdır. Bir
    eş yeterince ilgi görmediği için aldatabilirken, bir başkası aldatıldığı zaman intikam almak için eşini
    aldatabilir.

    4-BAZI ÖZEL DÖNEMLER

    Yaşamın bazı dönemlerinde aldatma oranları artmaktadır. Örneğin orta yaş bunalımı olarak
    adlandırdığımız 40-50 yaş döneminde kişiler hayatlarını gözden geçirirler. Kişi hayatta istediklerinin
    çoğunu yapamadığını görürse, hayatında değişiklikler yapmaya ve bu güne kadar yaşadığından daha
    farklı bir hayat yaşamaya çalışabilir. Orta yaş bunalımında menapoz ve antropoz sorunları kişinin
    yaşadığı bunalımın şiddetini arttırabilir ve bu dönemde kişi partnerini aldatabilir.

    5-HAMİLELİK DÖNEMİ RİSKLERİ

    Başka önemli bir dönemse kadının hamile olduğu ya da bebeğin doğduğu dönemdir. Kadının erkeğin
    sevişme isteğinin sıklıkla reddetmesi ya da bu dönemde erkeğin eşini cinsel olarak çekici bulmaması
    veya eşi artık anne olduğu için onu kutsallaştırması durumunda erkek başka bir partnere yönelebilir.

    6- BİREYSEL SORUNLAR

    Aldatma daima ilişki içindeki sorunlardan kaynaklanmaz. Bazen ilişki mükemmel bir şekilde devam
    ederken kişi birlikte olduğu kişiyi aldatabilir. Bunun altında genelde kişinin yakın ilişkiler ve bağlanmayla
    ilgili yaşadığı bilinç dışı korkular ve kaygılar bulunmaktadır. Kişi yaşadığı ilişkiye yeterli düzeyde maddi,
    duygusal, sosyal yatırım yapmaz ve bu nedenle birlikte olduğu kişiden vazgeçme ve onu kaybetme
    riskini göze alabilir.

    Buna en iyi örnek ‘’Isısız Adam’’ filminde ki başrol oyuncusudur. Bu kişiler yakın duygusal ilişki kuramaz,
    bu yönde bir girişimle karşılaştıklarında uzaklaşırlar. Çünkü bu kişilerin duygularla yüzleşebilme
    yetenekleri zayıftır.

    7- CİNSELLİKLE İLGİLİ SORUNLAR

    Cinsel yaşantıda doyumsuzluk, hem kadını hem de erkeği başka bir partnere yöneltebilir. Cinsel yaşamın
    sıklığı kadar, yaşanan cinselliğin kalitesi de önemlidir. Herkesin fantezi dünyasında bir cinsel yaşam şekli
    vardır, eğer kişi partneriyle hayallindeki cinsel yaşama sahip değillerse bunu başka bir partnerde
    arayabilir.

    8- ORTAM, SOSYAL MEDYA, TÜKETİM ÇAĞI

    Arkadaşlık siteleri gibi sosyal medya aracılığı ile insanlar evde otururken birçok yeni insanla tanışabilir
    hale geldi. Bilgisayarda uzun süre vakit geçiren bu kişiler arasında zamanla bir yakınlaşma olabilir ve bu

    da aldatmayı beraberinde getirebilir.

    Eskiden bir toplu iğne bulmak bile çok zor olabiliyorken artık insanlar her şeye çok kolay ulaşabilir ve
    sahip olabilir hale geldi. İş böyle olunca kolay elde edilen şeylerden kolaylıkla vazgeçilebilir hale gelindi.
    Eskiden insanlar eğer ilişkim biterse yeni bir ilişki bulmam zor olur diye düşünürlerken, artık birçok kişi
    yeni insanlarla tanışmanın kolay olduğunu düşünerek daha cesur davranabilir hale geldi. Bu da
    aldatmayı kolaylaştıran bir faktöre dönüştü.

    9- ERKEN YAŞTA EVLİLİK ve BİR BAŞKASINA AŞIK OLMAK

    Yapılan çalışmalar 22 yaşından önce evlenen kadınların, 24 yaşından önce evlenen erkelerin daha
    çabuk boşandığını göstermektedir. İnsanlar yaşları büyüdükçe hayata daha farklı bakmaya
    başlamaktadır. Erken yaşta yapılan evliliklerde kişiler kapıldıkları heyecan duygusuyla evlenmekte ancak
    yaşları ilerledikçe bir ilişkiden ya da hayattan beklentileri, beğenileri değişmektedir. Sahip oldukları ilişki
    kişiyi tatmin etmediği için bir başka kişiye aşık olabilirler.

    10- ALDATMANIN BAZI İPUÇLARI

    Yukarıda tanımlanan özelliklere uyan ya da aşağıda ki bazı durumlara uyan her insan aldatır, ya da bu
    tanımlara uymayan insan aldatmaz diye kesin bir şey söylemek asla mümkün değildir. Ama aldatma
    durumlarında sıkça görülen bazı ortak noktalar şöyledir.

    Telefonunda sık sık tanımadığınız numaraların olması.

    Kredi kartı ekstrelerinde sık sık normalde gitmediği restoran vb hesapları, alış veriş faturaları.

    Son zamanlarda giyimine eskisinden fazla dikkat etmesi.

    İşle ilgili nedenlerle sık sık geç gelmesi.

    Sık sık iş seyahatlerine gitmesi.

    Hafta sonu gibi boş zamanlarının büyük çoğunluğunu sizden ayrı arkadaşlarıyla geçirmesi.

    Sizinle cinsel paylaşımdan uzak durması, eskisi gibi yakın davranmaması.

    E-mail, telefon vb araçları gizli saklı kullanıyor ve siz geldiğinizde hemen kapatması.

    Sizin sık sık sorun çıkardığınızı ya da söylendiğinizden yakınması.

  • ALDATMA ENGELLENEBİLİR Mİ?

    ALDATMA ENGELLENEBİLİR Mİ?

    Her ilişki de sorunlar olur, yolunda gitmeyen yönler olabilir, sorunların çözülememesi ayrılığı getirirken,
    sorunların farkında olunmaması ya da çözülmeye çalışılmaması aldatmayı getirebilir. Aldatma bazen
    aldatanın hayatındaki bir boşluğu doldurma bir ihtiyacını giderme bu aşk, cinsellik, şehvet, tutku,
    önemsenmek, güven, ilgi görmek, beklentilerinin karşılanmaması, ihtiyaçların giderilmediği için bu
    ihtiyacını giderecek birine yani etrafında ona ilgi göstermeye başlayabilir. Günümüzde aldatma ve
    aldatma sonrası yaşananlar sorunların nasıl oluştuğunu ve nasıl çözüleceğini bilmemek ya da
    önemsememekten ya da ilişkilerini düzeltmek için çapa göstermemekten kaynaklanıyor. Aldatmayı
    önlemenin yolu mutlu olmak ve mutlu etmektir. Mutsuz çiftler çok daha kolay aldatmaya yönelebilir.
    Eşinize ilgi gösterin, özel zaman ayırın güzel sözler ve iltifatlar da bulunun gönlünü hoş tutun. İlişkinizin
    sıradanlaşmasına izin vermeyin ilişkinizde aşkı tutkuyu gizemi canlı tutun. Eşinizi küçümseme, azarlama,
    hor görme, aşağılama hele ki başkalarının yanında küçük düşürme asla yapmayın ona saygı gösterin.
    Eşinize yalan söylemeyin dürüst olun ve verdiğiniz sözleri tutun. Eşinizin duygu düşüncelerini
    önemsediğinizi, beklenti ve ihtiyaçlarını dikkate aldığınızı gösterin, onu takdir edin değerli olduğunu
    hissettirin. Ben değil biz dilini kullanın, ortak yaşama dahil olun biz duygusuyla aile kavramını oluşturun
    ve bencil olmayın. Haklı olduğunuz durumlarda dahi eşinizin bakış açısını da kabul edin, aynı fikirde
    olmanız gerekmez ama onun düşüncelerinin de değerli olduğunu kabul edin ve hissettirin, haklı olmak
    bazen bir şey kazandırmaz mutlu olmaya çalışın. Sizi mutsuz eden ya da rahatsız olduğunuz şeyleri
    eşinizi kırmadan uygun bir dille mutlaka söyleyin, yapıc, ılımlı ve sakin konuşun. İlişkinizi, evliliğinizi ve
    eşinizi asla başkalarıyla kıyaslamayın, hiç kimse mükemmel değildir, kusurları sürekli dile getirmeyin,
    olumlu yönlerini bol bol takdir edin. Birbiriniz olduğu gibi kabul edin, değiştirmeye kalkmayın, eşinizi
    olmasını istediğiniz birine dönüştürmeye kalkmayın, değişmesi için baskı yapmayın. Eve iş getirmeyin ne
    kafanızda ne de gerçekte. Eve gelince bireysel konulardan (telefon, internet, tv vb.) uzak durun. Eşinizle
    baş başa vakit geçirecek ortak zamanlar oluşturun (sohbet etmek, film izlemek, müzik dinlemek,zeka
    oyunları oynamak, puzzla yapmak vb.) evde tv, film izlerken bedensel temas kurun. Evlilikte en önemli
    hususlardan biri cinselliktir, yani evliliğin sigortası, cinselliği, fantezilerinizi eşinizle konuşun, yatak
    odanızı renklendirin, cinsel uyumsuzluğunuz varsa orta yol bulmaya çalışın. Tatlı dil yılanı deliğinden
    çıkarır unutmayın.
    ALDATILMAMANIZ DİLEĞİYLE.

    ALDATMANIN CAZİBESİ
    Niye aldatıyoruz?
    Aldatma yüzyıllardır varolan ve insanoğlu olduğu sürece devam edecek önemli bir konudur. Daha
    yasağın cazibesi Adem ile Havva’dan başlamaktadır: yasak meyveyi yiyerek. İnsanoğluna cennetten bile
    daha cazip gelmiştir yasak meyve. Yasak istek doğurur, tutku ve heyecan yaratır. Bu nedenle
    yasaklanmış, engellenme, bilinmezlik, gizem günah gibi kavramlar aldatma şehvetinin ana unsurlarıdır.
    Oysa evlilik ulaşılabilirlik, sevgi, sahiplenme resmiyet, saygı ve onaylanmışlık üzerine kurulmuştur. Nasıl
    ki bir zarf verseler ve sakın açma deseler o andan itibaren o zarfın içinde ne olduğunu merak etmeye
    başlarsınız. Tabiî ki bu nedenler bir aldatmaya gerekçe olamaz, her aldatma durup dururken olmaz
    genelde bir ihtiyaç bir isteğin giderilmesi için ortaya çıkabiliyor. Yapılan bazı araştırmalar aldatmanın
    genetik olduğuyla ilgili de olabileceği söylenmekte, ama tam nedeninin bilinmesi zordur. Toplum tek
    eşliliği öngörürken dizi, filmler medya ve rol modellerle aldatma daha fazla özendirilmektedir. Daha küçük
    yaşlarda erkek çocuklarına sen çok kızın canın yakacaksın denmesi bile aldatmanın temelini atmakta ve
    erkekler için işi meşrulaştırmaktadır.

    Aldatıyor ve aldatılıyoruz
    Aldatma kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte kimine göre eşlerin yada sevgilililerden birinin başka
    birisiyle cinsel bir deneyim aldatma kimine göre başka birine bakmak, kimine göre de başka birine aşık
    olup duygusal bağ kurmaktır. Genelde erkekler aldatma cinsel deneyim şeklinde olurken, kadınların
    aldatmaları, Şuanda günümüzde dünya tarihinin şuanına kadar en yüksek aldatmaların olduğu dönemleri
    yaşıyoruz. Yeni dünya düzeninde aldatmak kolay, normal hale geliyor. Toplumsal normlar ve örf
    adetlerimiz değişiyor; sohbet şekillerimiz, tanışma ortamlarımız, eğlenceler ve cinselliği artık sanal
    ortamlara taşıyoruz. Sosyalleşmediğimiz için bencilleşiyoruz; bu nedenle ihtiyaçlarımız hemen
    karşılanmazsa başka yerlere başka kişilere yöneliyoruz, bu da aldatmaları da arttırıyor. Diziler sosyal
    ağlar ilişkilerimizde ki beklentileri çeşitlendirdi, bu nedenle karşılanmayan dile getirilmeyen beklentiler
    aldatmaya tohumlar ekmektedir.

    Aldatma deyince akla erkekler gelmekte ancak günümüzde kadınların aldatma oranları git gide
    artmaktadır. Erkeklerin bir çoğu aldatırken kadınlara göre yakalanma olasılıkları daha yüksektir.
    Düşünüldüğünde kadınlar aldattığında daha az yakalanıyor. Dünya çapında yapılan araştırmalarda
    erkeklerin %60 kadınların %30 u aldatmaktadır. Aldatma her kesim için geçerli cinsiyet, yaş, eğitim
    sosyo-kültürel ayrımı bulunmamaktadır. Genelde erkekler evliliklerinde mutluyken de aldatabiliyor, ancak
    kadınlar mutlu iken aldatmıyor. Genelde intikam için aldatma kadınlarda daha fazla olurken, kadınlar
    cinsel aldatmayı affedebilirken, erkekler için cinayet konusu bile olabiliyor.

  • KADIN PSİKOLOJİSİ

    KADIN PSİKOLOJİSİ

    Kadın psikolojisi, kadınlarla ve onların deneyimleriyle ilgili tüm psikolojik konuları içerir. Kadın psikolojisi incelenirken, tarihte kadının rolü, kadının nasıl nitelendirildiği gibi sosyal konuları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Özellikle önceleri erkeklerin lehine olan sosyal yapı kadını psikoloji alanında da ayrı tutmuş ve kadınlar bu disiplinde yer edinememiştir. Son dönemlerde ise gelişen birtakım duyarlılıklar ve kadınların mücadelesi sonucu psikolojide kadınlar önemli bir yer edinmeyi başarmışlardır.

    Eski araştırmalar erkeklerin kadınlara üstünlüğünü savunmakta ve psikoloji alanındaki çalışmalarda da beyaz erkeklere odaklanılmaktaydı. Bu durum psikolojiyi bütün insan ve hayvanlara atfedilecek bir bilim olmaktan çıkarır ve amacından saptırır. Darwinizmin de temel miti olan bu algı daha sonra Leta Hollingworth, Helen Thompson, Mary Calkins gibi kadın psikologlar önderliğinde günümüze kadarki süreçte deneysel kanıtlarla çürütülmüştür.

    Psikolojiyi feminist perspektiften incelerken de ırk, etnik kimlikler, sınıf gibi kavramların farklı kültürlerdeki farklı anlamları genel bir görüşe varmayı zorlaştırır, insanların kendi kültürleri ve sosyal çevrelerinde ayrı ayrı yorumlanmasını gerektirir.

    Araştırma metotlarında feminist görüşün bilimsel psikolojiye yönelik en yaygın eleştirisi, erkek önyargılarının bilimsel olarak kusurlu bilgilerin temelini oluşturmasıdır. İkinci bir eleştiri de psikolojide bilimsel yöntemlerin çok fazlaca kullanımıdır. Bu görüşün temelinde bilimin kadın yapısına karşın soğuk olması ve labarotuvar dışında geçerli değerleri göz önünde bulundurmaması yatar.

    Kadın gelişiminin ve sterotipik kadın davranışının doğuştan mı geldiği yoksa sonradan mı kazanıldığını açıklayabilmek kadın psikolojisi içinde önemli bir yer tutar. Bunun birçok alt başlık içinde incelenmesi beklenir. (Sterotip kazanımı, aile, medya,okul ve arkadaşlar gibi)

    Orta yaştaki kadınlarda fiziksel görünüm, sağlık, akıl sağlığı, cinsellik, eşsel rol geçişleri, iş gücü geçişleri gibi durumlarda kadının sosyal çevredeki yeri, biyolojisi gibi faktörler erkeklerle her zaman paralellik göstermemektedir. Bu yüzden kadına ve erkeğe karşı olan tutum ve araştırmalar bu yönde seyredilmelidir.

    Kadınlarda sadece depresif rahatsızlıklar, diğer tüm fiziksel rahatsızlıklar ve akıl hastalıkları için beşinci en büyük hastalığı temsil ederken erkekler için yedinci en büyük hastalıktır. Kadınlarda psikolojik hastalıklardaki fazlalığın anlaşılmasına dair yaklaşımlar dört kategoriye yerleştirilebilir; 1. Kişi odaklı: Kadınların stresli olaylara karşı tepkisinin şiddetini biyolojik ve psikolojik özelliklerden dolayı hastalığa yakalanma riskine veya direncine odaklanır, 2. Durum odaklı: Cinsiyet rolüyle hayat şartlarının bağlantılı olarak strese etkisine odaklanır, 3.Etkileşimci: Kadınların olaylara dair görüşlerini ve olaylarla baş etmek için iç ve dış kaynaklarını kapsayan ilk madde arasındaki ilişkileri inceler, 4. Yöntembilimsel: Aşırılığı, ölçüm, örnekleme, kontrolün eksikliği veya tanıdaki taraflılık gibi yapaylıklarla açıklar.

    Tecavüz, aile içi şiddet gibi travma geçiren kadınların daha çok stres veya depresyona yatkınlığı olduğu görülmüştür. Travmatik durumların önce ortadan kaldırılması sonra etkilerinin azaltılmaya çalışması beklenir. Bu gibi konuların yine farklı coğrafyalardaki değerlerle yakından ilgisi var dolayısıyla durumları anlamlandırmak ve çözüme ulaştırmaya çalışmak için bunları göz önünde bulundurmalıyız. Tabi araştırmacılar kültürlerin şiddeti yorumlamalarındaki farklılıktan dolayı karşılaştırmanın zorluğu ve istismarların rapor edilmemesi problemlerine değinmişlerdir.

    Başarı ve cinsiyet değerlendirmelerinde kadınların başarı motivasyonlarında genel-geçer mükemmellik algısının yerine diğer insanların onayını almaya motive oldukları farz edilmektedir. Eski çalışmalarda da o dönemde kadınların daha düşük seviyede başarı motivasyonu gösterdiğini açıklamışlardır. İş ve aile rollerinde kadına karşı yapılan ayrımcılığın da onlara yüklenen rollerin kalitesinin akıl sağlığına etkisi ilişkilidir.

    Kadın psikolojisi alanında yapılacak etkili çalışmalar psikoloji biliminin hakkıyla yapılmasını ve kadının da ruh sağlığına uygun açıklamalar ve yöntemler geliştirmeyi de sağlayacaktır.

  • Erkek çocuklarda küçük penis (cinsel organ)

    Yenidoğan erkek çocukların penis (cinsel organ) boyu, hormonal gelişime bağlıdır. Erkek çocuklarda penis boyu, genetik yapının yanında gebelik esnasındaki çevresel faktörlerin de etkisindedir. Gebelik döneminde annenin aldığı östrojenik (kadınlık hormonu) etkisi olan ilaç ve besinler, penis gelişimini olumsuz etkiler.

    Brezilya’da yoğun böcek ilacı kullanımının olduğu bölgelerde yenidoğanlarda testisin (erkeklik yumurtası) normal yerine inmediği ve penis boyutunun normalden küçük olduğu saptanmıştır. Çevresel faktörlerin etkileri doğumdan sonra da devam etmekte ve penis boyutunu olumsuz etkileyebilmektedir. Özellikle emzirme döneminde annenin bazı hormon bozucu ilaçları ve hormonlu besinleri alması da penis boyunun yeterli gelişmesini engelleyebilir.

    Penis boyu, doğumdan sonra beş yaşına kadar büyümeye devam eder. Beş yaşından sonra ergenliğe kadar boyutunda fazla artış olmaz. Bu nedenle her yaş grubunda muayene esnasında penis boyunun ölçülmesi önemlidir. Çünkü penis boyu anormalliklerinin erken ortaya konması, erken tedavi uygulaması için önemlidir.

    Çocuk ve ergen yaş grubunda küçük penis, büyük penis ve gömük penis gibi problemler nedeniyle çocuk endokrinolojisi, çocuk ürolojisi ve çocuk cerrahisi polikliniklerine çocuklar sıkça götürülmektedir. Bu çocukların dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve ailelerin endişelerinin giderilmesi de önemlidir. Bu nedenle çocukların penis muayeneleri dikkatli şekilde değerlendirilmelidir.

    Erkek çocuklarda penis boyu değerlendirirken, tecrübeli hekimlerin doğru teknikle penis boyunu ölçmesi gerekmektedir ve çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından görülmelidir.

    Ölçüm esnasında ciltaltı yağ dokusu içinde kalan penis dokusunun da belirlenmesi özellikle obez çocuklarda zordur. Bu çocuklarda yağ dokusuna gömülü penisin iyi değerlendirilmesi ve küçük penisten ayırıcı tanısı yapılmalıdır. Yoksa gereksiz yere endişe ve tetkik yapılmasına neden olabilecek yanlış tanı konulabilir.

    Penis boylarının etnik köken ve coğrafi bölgelere bağlı olarak değiştiği bilinmektedir. Bu nedenle ölçülen penis boyları, ülkelere özgü penis boyu persentil eğrilerini kullanılarak değerlendirilmelidir. Yapı ve fonksiyonel olarak normal olan penis boyunun, ülke penis boyu eğrilerine göre -2.5 standart sapmadan küçük olması küçük penis ve +2.5 standart sapmadan büyük olması büyük penis olarak adlandırılır.

    Son yıllarda yenidoğan bebek ve çocuklarda ülkemiz penis boyu normallerini belirlemek için değişik araştırmacılar tarafından birkaç çalışma yapılmıştır. Türk çocuklarında penis boyu ve çevresi ölçümlerine göre yenidoğandan ergenlik dönemine kadar en kapsamlı çalışma tarafımızdan yapılmıştır. Bu çalışmada 142 term yenidoğan ve 1278 prepubertal çocuğun penis boyu ve çevresi ölçülerek Türk çocuklarında penis boyu ve çevresi ölçümleri için ilk defa normal referans değerler oluşturulmuştur. Çalışmamızda zamanında doğan bebeklerin ortalama penis boyu 3,64 ± 0,36 cm ölçülmüştür. Tüm yaş gruplarında ölçülen penis boylarını, çalışmamızda elde ettiğimiz ülkemiz referans değerleri ile karşılaştırarak yorumluyoruz.

    Küçük penis, çeşitli beyin bölgelerindeki hasarlara bağlı uyarıcı hormonların salınmamasına bağlı gelişebileceği gibi, direk testis (erkek yumurtası) problemlerine bağlı da ortaya çıkabilir. Diğer taraftan çok değişik hastalıkların ilk başvuru şikayeti, küçük penis de olabilir. Bu nedenlerden dolayı küçük penisin erken tanınması önemlidir.

    Küçük penisi olan çocuklara erkeklik hormonu (testosteron) tedavisi uygulanabilir. Bu tedavi direk penise krem uygulaması şeklinde olabileceği gibi, sistemik kas içi erkeklik hormonu (testosteron) enjeksiyonu şeklinde de yapılabilir. Bu tedavi kararı, Çocuk Endokrinoloji uzmanı tarafından verilmelidir. Bu hormonun gereksiz verilmesi, çocukta boy kısalığı gibi değişik problemlere neden olabilir.

    Küçük penisi olan çocukların erken tedavisi, hem normal penis büyümesini hem de erişkin yaşamda normal cinsel fonksiyonları kazanmasını sağlar.

  • Cinsel kimlik gelişiminde belirleyici unsurlar

    Uygun cinsel kimliğin gelişebilmesi için kuşkusuz uygun biyolojik gelişim gereklidir. Ancak, biyolojik olarak erkek ya da kız olmak, eşeysel organların yerinde ve normal yapıda olması, iç salgıların da buna uygun biçimde salgılanması sağlıklı cinsel kimlik gelişimi için yeterli değildir.

    Çekirdek cinsel kimlik çocukluğun ilk bir buçuk, iki yılında; genel olarak cinsel kimlik duygusu ise yaşamın ilk dört yılında yerleşmektedir. Bu yaştan sonra cinsel kimlikte değişme çok güç, belki de olanaksızdır.

    Cinsel kimliğin gelişmesinde yaşamın ilk yıllarındaki deneyimlerin etkisi büyüktür. Çocukluk çağındaki öğrenmeler, ilk ilişkiler ve özdeşimler cinsel kimlik gelişimini etkiler; ona biçim verir. Örneğin; erkek çocuk kız gibi yetiştirilebilir; kız çocuk erkekleri ve erkeksi davranışları benimseyebilir, erkekle özdeşim yaparak tüm benliği ile erkek gibi gelişebilir.

    Bireyin ilk sevgi nesnesi annesidir. Cinsel ya da cinsel olmayan ilk olumlu, doyurucu ilişkiler anne, daha sonra baba ve kardeşlerle olan ilişkilerdir. Bu ilişkilerde sürekli ağır bozukluklar yoksa yetişen çocuğun ileride olumlu sevgi ilişkileri kurma olasılığı yüksektir.

    Uygun özdeşim örneklerinin bulunuşu ya da bulunmayışı, cinsel kimliğin gelişmesinde en önemli etkenlerden biridir. Erkek çocuğun baba ya da baba yerinde olan erkek; kız çocuğun anne ya da anne yerine geçen bir kadın ile özdeşim yapma olanağı bulunması; erkek çocuğun babayı, kız çocuğun anneyi benimsemesi; onun özelliklerini benliğine sindirmesi sağlıklı cinsel kimlik gelişimi için zorunludur. Sık görülen cinsel korkular, saplantılar ve sapmalar bu özdeşimin yapılamayışından kaynaklanır.

    Sağlıklı özdeşimi engelleyen ya da saptıran önemli engeller:

    Aile içinde uygun özdeşim örneklerinin bulunmayışı, bulunsa bile çocuğa anne ya da babanın ya da onların yerinde olan önemli kişilerin çocukla özdeşim örneği olabilecek nitelikte ilişki kuramaması

    Bozuk, sapık, nevrotik, psikotik davranışlar gösteren anne-baba

    Anne-babanın birbirini sevmemesi, saymaması, aşağılaması

    Aile içinde sevgi yoksunluğu

    Aile içinde şiddet

    Aile içinde çocuğa cinsel sataşmalar, çocukla cinsel ilişkiler

    Ailenin kendisini kızına kötülemesi, kadını aşağı, horlanan birey bir yaratık olarak tanıtması

    Babanın kızını sevmemesi, oğlunu ileri derecede ürkütmesi ya da ihmal etmesi gibi durumlar özdeşimi olumsuz yönde etkileyebilir.

    Aile içinde ve toplumda cinsel konulara karşı aşırı tutumlar cinsel kimlik gelişimini etkileyebilir.

    İleri derecede suçlamalar,

    Ağır günah duygusu,

    Suçüstü yakalanma endişeleri,

    Anne babanın çocuğun gelişmekte olan cinsel organlarıyla fazla ilgilenmeleri,

    Aşırı denetleme, ergenlik öncesi ve sonrası çağda bir miktar gizliliğin (mahremiyet) tanınması;

    Yanlış bilgi verme, – örneğin özdoyurum (mastürbasyon) ile akıl sağlığı, cinsel güçsüzlük olabilir korkusunun aşağılanması

    Çocuğu çapkınlığa itici, kışkırtıcı tutumlar cinsel korkular ve çekingenliklerle yüklü cinsel kimlik gelişimine yol açabilir.

    Dr.Ertuğrul Güler

  • Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Kadının erkekten çok kazanması Türk toplumunda Türk erkeğini rencide eden, kıran, kendisini ezilmiş hissetmesini sağlayan bir durum mu?

    Kadını kadın, erkeği erkek yapan özelliklerin bir kısmı genlerle bir kısmı da sosyal öğrenme ile kazanılır. Cinsiyet rollerini oluşturan özelliklerin büyük bir çoğunluğunun genetik etmenli olması söz konusu olmasına rağmen, kadın ve erkeğin toplumsal rolleri yaşadığı ortam ve kültürel öğrenme ile ilgilidir. İnsanlığın ilk çağlarında erkek ava çıkıp av etiyle ailesini beslemek zorundayken, kadın anne rolünde ve çocuklarını koruyup kollamak zorundaydı. Kadının, babanın evde olmadığı durumda çocuklarını koruyabilmesi için korku duygusunun gelişmiş olması gerekirken; erkeğin saldırgan bir yapıya sahip olması avcı karakterinin gereği olarak görülüyordu.

    Dolayısıyla bugün nörobiyolojik araştırmalarla desteklendiği üzere, kadın ve erkeğin biyolojik olarak eşit olduğunu söylemek yanlıştır. Fakat biri diğerinden de üstün değildir. İki cins birbirinden farklıdır.

    Zamanla kültürler oluştukça genlerle belirlenen cinsiyet rollerinin yanında sosyal roller ortaya çıkmış ve kadın erkek arasındaki tüm bu biyolojik farklılıklara rağmen, “duygusal anlamda” bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcısı olarak kabul edilmeye devam edilirlerken, sosyal ve kültürel anlamda her alanda, her kulvarda karşı karşıya gelmeye başlamışlardır. Böylelikle kadının toplumdaki başarısının “erkekleşerek” gerçekleşeceği inancı yaygınlaşmaya başlamış ve kadının toplumsal konumunda cinsiyet rolünün biyolojik boyutunun göz ardı edilmesi söz konusu olmuştur.

    Dolayısıyla konu daha çok kazanmak ya da daha iyi konumda olup olmamaktan daha çok, her iki cinsin de cinsiyet rollerinin sınırlarının netliğinin korunup korunmamasıdır. Bu sınırlar tabi ki de çağlara ve kültürel gelişime paralel olarak farklılık gösterecektir ancak asgari sınır mutlaka korunmalıdır. Yani; kadının toplumdaki rolünün “genetik eğilimleri” dikkate alınmadan değiştirilmesi ona ve erkeğe zarar vermektedir.Erkeği aşağılık duygusuna iten, rencide eden şey; toplumun başarılı kadını erkeksileştirme arzusu ve karşı cinsi birbirlerine doğal düşman gibi algılatarak, birbirleri üzerinde hüküm sürme yarışına sokmasıdır. Bu yarıştan duygusal ilişkiler zararlı çıkmış, kadınlar mağdur edilerek yalnızlığa itilmiş; erkeklerse kaygıya kapılmışlardır.

    Çağımızın kadını bir taraftan özgür olma diğer taraftan korunma ve sevilme ihtiyacı hisseder. Korunma ve sevilme ihtiyacı ne kadar büyük toplumsal başarılar elde etmiş olursa olsun, ne kadar para kazanılıyorsa kazanılsın cinsiyet rolüyle ilgilidir. Bir kadın kendisine sahip çıkan bir erkek olursa tam anlamıyla mutlu olabilir. Unutulmaması gereken bir şey de; kadının korunma ve sevilme gibi psikolojik ihtiyaçları özgürleşmesiyle (yani toplumsal rollerde gösterdiği başarı ve maddi olanaklar) daha da belirginleşir. Bunu görebilen ve bilen erkeğin karşısındaki kadının konumu ne olursa olsun ihtiyacını karşılayabilmesi söz konusu olabileceği için kendini ezilmiş hissedeceği bir durumda söz konusu olmayacaktır. Ancak yine de, Türk toplumu gibi ataerkil aile yapısının egemen olduğu kültürlerde, her türlü sosyoekonomik gelişime rağmen kültürel öğrenme, erkeğin kadından daha çok kazanması ve toplumsal başarısının daha iyi olmasını normalize etmiştir. Bunun tersi durumunda erkek rencide olacak ya da ezilmiş hissedecek diye bir kural olmamakla birlikte; her iki cinsin tercihi (seçenek sunulsa) erkeğin daha çok kazanmasından yana olacaktır. Çünkü bu durum genlerdeki özelliklere ters düşmeyen durumdur. Ve sistem toplumla barışık bir halde olduğunda daha sorunsuz işler. Özellikle ataerkil toplumlarda yetişmiş bireyler diğer durumlarda nasıl baş edeceği konusunda kendisi olmasa bile toplum onu bocalatabilmektedir.

    • Kadın CEO, yönetici, müdür pozisyonlarında olduğunda, kendisi gibi konumda bulunmayan ve kazanmayan erkekler eşlerini aldatıyor mu?
    • Bu bir çeşit aşağılanma duygusunu bastırma yöntemi olabilir mi?

    Aldatma genel olarak karakterin dökülüş biçimiyle alakalıdır. Bir şekilde aşağılanma duygusu yaşayan bir erkeğin bu duyguyla baş edebilme yolları karakterden karaktere farklılık gösterir. Bazı erkekler bu duyguya teslim olur; bazıları yok sayar. Bazılarıysa yıkıcı davranışlara yol açacak şekilde ilişkisine zarar verebilir. Aşağılanma duygusu yaşayan bir birey kendini diğer insanlardan daha kusurlu, daha eksik ve daha değersiz görür. Bu duygularıyla yüzleşemeyen bir erkeğin karakter yapısı da uygunsa aldatma gündeme gelebilir. Çünkü kadın gibi erkek de takdir edilme, onaylanma, beğenilme duygularına ihtiyaç duyar. Aşağılanma duygusu yaşayan bir bireyde kendini beğenmeme, kusurlu ve eksik hissetme söz konusu olacağı için özellikle karşı cinsin ilgisi onun bu yaşadığı duygularını gidermesi için geçici bir iyilik hali sağlayacaktır. Ancak yine belirtmekte fayda var ki, gördüğü ilgi ona iyi gelse de her erkek eşini aldatmamaktadır. Tüm insanlar için geçerli bir şey varsa o da; kişi izin vermedikçe kimse ya da hiç bir koşul kendisine aşağılık hissettiremez. Bu nedenle böyle hisseden bir erkeğin yapması gereken bu duyguyla yüzleşmesi ve bunun kendiyle alakalı bir durum olduğunu kabul edip bunu çözerek daha kaliteli ve doyumlu yaşayabilmek için adım atmasıdır.

    • Seyahatlere çıkan ve gece geç saatlere kadar mesai yapan kadın yöneticiler ev ve eşlerini ihmal ettiklerinden mi sorunlar başlıyor?

    Esas sorun kadınların toplum içinde elde ettiği yeni rollerine erkeğin uyum sağlamamasından ve kadının evdeki konumunun değişmemesinden kaynaklanır. Kadın iş hayatında aktif bir biçimde var olsa da, hiç bir zaman annelik ve ev hanımlığı rolünü terk etmez. Ancak erkek eşine yardım etmez, kadından ev hanımlığı rolünü eksiksiz yapmasını bekler ve eve gittiğinde her şeyin yolunda gitmesini isterse kadının yükü daha da artacağından her iki cins için memnuniyetsizliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

    • Bunu sorun etmeyecek erkek/eş var mı?

    Erkeğin hayatından aldığı doyum, kendinden memnuniyeti ve ilişkiden aldığı haz ne kadar yüksekse, eşinin başarılarından memnun olma olasılığı da o kadar artacaktır. Statü yönelimi yüksek olan yani; kendinin ve eşinin toplumsal pozisyonunu önemseyen, zenginliğe, saygıya ve ünvana önem veren erkekler duygusal bağ kurduğu kadının toplumsal konumunun yüksek olmasından rahatsızlık duymaz aksine teşvik edici olabilir.

    Erkeğin karakterinden bağımsız olarak, çiftin yaşadığı ilişkinin kalitesi de bu konuda belirleyici olabilir. Yani; toplumsal dayatmalara rağmen cinsiyet rollerinin farklılığının bilincinde olan, karşılıklı olarak birbirlerine saygı duyup, psikolojik ihtiyaçlarını gidermeye yönelik doyumu yüksek ilişki yaşayabilen çiftler arasında da bunun sorun olması söz konusu değildir.

    • Mutluluğun formülü erkeğin çok kazanmasında mı gizli?

    Bir kadın ne kadar çok kazanırsa kazansın, çeşitli duygusal eğilimleri vardır. Kadının sevilme ihtiyacı erkeğe göre daha fazladır. Kadının çok kazandığında özgürleştiği ancak psikolojik ihtiyaçları karşılanmadığında mutlu olamadığı görülür. Mutluluğun formülü kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarını kabul ederek ve saygı duyarak, bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcı olabilmesinde saklıdır.

    Ancak yine de bağımsız, güçlü, koruyucu ve karısı için kendini feda edebilen şeklinde idealize edilen erkek tipi asırlardır süre gelen kültür birikimi sonucunda genlerimize işlenmiştir. Bunun doğal sonucu olarak kadın için mutluluğunun tek formülü erkeğin daha çok kazanmasında olmamakla birlikte; kültür birikimimizin bize işlediği ideal erkek tipine uygun olduğu için o koşul daha çok arzu edilen ve cinsler arası barışın daha kolay sağlanabildiği durum olarak hala kabul görmektedir.

    • Kadın ve erkek eşlere öneriler/tavsiyeler

    Kadınların toplumdaki statüsünün yükselerek iş gücünün büyük bir kısmını elde etmesi kadın ve erkeğin cinsiyet rollerini değiştirdiği ve bununla baş edemeyen erkeklerin kaygıya kapıldığı, kadınların yalnızlığa itildiği sonunda da ikili ilişkilerin zarar gördüğü bir gerçektir. Ancak sevgi genetik bir eğilimdir. Her iki cinsinde temel ruhsal ihtiyacı; birbirlerine güvenli bir şekilde bağlanabilmeleridir. Cinslerin kendi kimliklerini koruyarak, hayatı paylaşabilmesi ilişkilerdeki en önemli unsurdur. İnsan bencil olmadan bağımsız, üstünlük kurmadan özgür olmalıdır. Bunu elde etmekte her iki cinsin emeği ve yatırımıyla olabilir.

  • Kiminle Evleniyoruz?

    Kiminle Evleniyoruz?

    Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller yükler. Bu durum hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurması gereken yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmaları anlamına gelmektedir.
    Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanına damat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar içinse annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir. Bu roller içerisinde gelin ile kaynana arasında yaşanan ilişki sorunları ve bu sorunlar yüzünden arda kalan eşin( erkek-evlat) durumu evlilikte yaşanan sorunların önemli gündem maddeleri arsında yer almaktadır. 
    Kocası tarafından yalnız bırakıldığını, istediği ilgi ve desteği göremediğinden yakınan bir eş, benzer şikâyetler ile gelinini oğluna şikâyet eden bir anne ve onların arasında sıkışıp kalan koca – evlat rolündeki erkek. 
    Evlilikle birlikte yaşanan bu sorunlar yeni evli çiftlerin ve ailelerinin evlikle birlikte ortaya çıkan yeni pozisyonlarını yeterince benimseyip uyum sağlayamamalarından kaynaklanmakta-
    dır. İki insanın evliliğinde sadece yeni evlenen iki insanın uyumu ve ilişkileri söz konusu değil her iki tarafın ailesinin uyumu da önemlidir. Bazı erkekler “Ne serden geçme ne yardan olma” gibi bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. Bu erkeklerin “hayırlı evlat” olma çabası evlilikle birlikte yeni sorumluluklar alması nedeni ile iki taraf arasında maddi ve manevi bir bölünme yaşamasına neden olabiliyor. Çoğu erkek “tarafsız kalma” uğruna olup bitene sadece seyirci kalıyor veya eski kaleyi (kendi ailesini) korumaya geçiyor. Bir kısmı da tamamen evlilikten uzaklaşıyor. 
    Bu süreçte kadın da eşinin ailesi ile olan bağlarını koparamadığından ve özelliklede kayınvalidesi ile olan ilişkilerinde onu yalnız bıraktığından ve yeterince destek olmadığından şikâyetçidir. “İki yıl geçti hala biz olamadık! Diye yakınır ve haklıdır da…
    Burada ilişkiyi güçlendirecek olan, iki kişinin de göstereceği gayret ve tavırdır.
    Bu gibi durumlarda erkeğin, “Haklısın canım, anemin( veya babamın, ablamın…) bazı huyları beni de rahatsız eder. Ama bana emek vermiş insanlar, bu yaşta huyları de değişmez, idare edeceğiz sende kendini üzüp durma. Önemli olan bizim ilişkimiz. Ben senin yanındayım! Gibi sözler ile eşinin yanında olduğunu söylemeli. 
    Evliliğin ilk aşamasında eşin göstereceği olgunluk ve anlayış kocasının rahatlamasına ve güvenini kazanmasına yardımcı olacaktır. Eğer eş olgun ve anlayışlı ise zaman içinde eşler arasında ilişki güçleniyor, erkek zamanla önceliği eşine, çocuklarına bu günkü yuvasına veriyor, kendi ailesine de ilgisini makul bir seviyede devam ettirerek yeni yuvası ile anne-babası arasındaki ilişki de herkesi memnun edebilecek düzeyde kurulabiliyor. 
    Aile ve İlişkinin Gelişim Basamakları; Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşması için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine( annesine) ve arkadaşlarına ayırdığı zaman eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.

    Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile enderindeki kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar. 

    Evlilik Ama Kiminle?
    Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çocuğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar. 
    Bağlılık/ Bağımlılık
    Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur.
    . Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.

    Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.