Etiket: Erkek

  • Erken Boşalma Nedir, Nasıl Tedavi Edilir?

    Erken Boşalma Nedir, Nasıl Tedavi Edilir?

    Erken boşalma, değişik yaş gruplarından birçok erkeği etkileyen ve psikolojik sonuçları olan bir sorundur. Cinsel birleşme sonrasındaki 1 dakika ya da altında boşalma durumunda erken boşalma tanısı konulur. Ancak, eğer erkek ve partneri yeterli doyum yaşamıyorsa, boşalma ertelenemiyorsa, çift yine de erken boşalma tedavisi/terapisi alabilir. Bir başka deyişle, erken boşalmanın anlamı aslında boşalma üzerinde bir denetimin olmaması halidir, yani erkek boşalmayı erteleyemez.

    Erken boşalma yaygın görülen bir bozukluktur. İlk cinsel deneyimlerde boşalma süresini denetleyememe normaldir. Boşalma denetimi öğrenilen bir süreçtir, zaman ve deneyimle kazanılır. Eğer ilk cinsel deneyimler düzenli olmamışsa ya da paralı ilişkiler yoluyla olup, psikolojik olarak kaygı yaşanmışsa boşalma denetimi kazanılmayabilir.

    Etkisiz ve kalıcı olmayan başa çıkma yolları

    Erken boşalma yaşayan erkeklerin en sık başvurduğu yöntemlerden biri boşalma isteği geldiğinde başka şeyler düşünmeye çalışmak, hazzı durdurmaktır. Bu yöntem ile anlık bir uzama bazen sağlansa da, çoğunlukla dikkat dağıtan düşünceler de boşalma süresini uzatmaya yetmez. En önemlisi de, erkek bu yolla bir parça süreyi uzatsa bile, aldığı cinsel hazzı durdurmaya dönük bir yola başvurduğu için boşalma olsa dahi haz eksik kaldığından çok doyumlu bir cinsellik yaşamamış olur.

    Yine, kontrolsüz boşalacağından endişe eden erkeklerin başvurduğu başka bir yol, sevişmeyi kısacık tutup bir an önce birleşme aşamasına geçmektir, ki bu da aslında çözüm değildir. Ya da, ilk cinsel birleşmeyi hemen yaşayıp, ikincisini yaşamak da anlık bir boşalma uzatma çabasıdır, ki bu da kalıcı bir çözüm olmamaktadır.

    Boşalma süresini uzatmak için geciktirici spray ler, içilen bazı ilaçlar da anlık çözümlerdir. Kalıcı bir şekilde etkisi olamayan yollar erkeği bu maddelere bir noktadan sonra bağımlı kılacağından, sorun zihninde hep halledilmeyen bir mesele olarak yer edecektir. Bu da kişi üzerinde hep bir stres ve mutsuzluk yükü oluşturacaktır.

    Erken boşalma tedavisi nasıl olur?
    Erken boşalma tedavisinde amaç kişinin boşalma refleksi üzerinde denetim kazanmasını sağlamaktır. Tedavi sürecinde, önce bireysel sonra ise partnerin de dahil olduğu özel ev ödevleri verilir. Sevişme süresi kısa tutulmaz, tam tersi uzatılır. Amaç, hazzı ortadan kaldırmak değil, tam tersi hazzı vurgulayarak kişinin yavaş yavaş boşalma refleksini yönetebilmesini sağlamaktır. Özel tedavi teknikleri çifte ev ödevi olarak verilerek, aşamalı bir şekilde penise yapılan uyarı miktarı arttırılır ve böylelikle kişi boşalma anı üzerinde yavaş yavaş, otomatik olarak bir kontrol sağlar. Düzenli yapılan ödevler sayesinde boşalma süresi kalıcı biçimde uzar.

    Tedavide partner desteği

    Bu tedavilerde partner desteği tedavi etkinliği açısından çok önemlidir. Erken boşalma, erkek vücuduna ait bir işlev bozukluğu olsa da, kadının da ev ödevlerinde aktif rolü vardır. Bu tedavide kadının kabullenici ve destekleyici tutumu, çiftin tedaviye birlikte emek vermesi, aralarında iyi bir iletişim ve diyaloğun olması sonuç almayı önemli ölçüde etkiler.

  • Ergenlik nedir, normal ergenlik gelişimi nasıldır ?

    Ergenlik nedir, normal ergenlik gelişimi nasıldır ?

    Ergenlik dönemi fiziksel ve hormonal olarak çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecidir. Ergenlikte hormonal değişim ile birlikte sekonder cinsel özelliklerin belirginleşmesi, vücut yağ dağılımın değişimi, boy uzamasında sıçrama ile yetişkin boya ulaşma, erkek ve kızlarda fertilite kazanımı olur. Ergenlik başlangıcı değişik ırklarda farklılık göstermekle birlikte, günümüzde de kullanılan yaş sınırları kızlarda en erken 8, ortalama 10-11 yaş, en geç 13; erkeklerde en erken 9, ortalama 11-12 yaş, en geç 14 yaştır.

    Aslında ergenliğin başlaması çocuğun takvim yaşından çok kemik yaşı ile belirlenmekte ve kemik yaşı kızlarda 10, erkeklerde 11 yaşa ulaştığında ergenlik değişiklikleri oluşmaya başlamaktadır.

    Kızlarda ergenlik gelişimi ilk olarak meme tomurcuklanması(gelişimi) ile başlar. Genellikle bir yere çarpınca ya da üstüne yatınca ağrı olması ile fark edilir. Az sayıda olguda genital ve/veya koltukaltında tüylenme ile başlayıp, meme gelişimi ardından gelebilir. Erkekler çocuklarda ise ilk bulgu testislerin (yumurtalıklar) büyümesidir, tüylenme, seste kalınlaşma ile devam eder.

    Her iki cinste kıllanma, büyümenin hızlanması, ciltte yağlanma, sivilcelenme, ter kokusunu değişmesi gibi belirtiler ergenlik sürecinin başladığını gösterir. Testisler esas olarak testosteron salgılar ve yumurtalıklar östrojen salgılar.

    Bu hormonların üretimi, cinsel olgunluğa ulaşılıncaya kadar kademeli olarak artar. Ülkemizde kızlarda ilk adet görme(menarş) yaşı yaklaşık 12-12,5 yaştır, erkekler ilk boşalma olan spermarche’yi yaklaşık 13-14 yaşlarında tecrübe ederler. Erkeklerde yüz kılları tipik olarak 14 yaş civarında görülür.

    Kızlarda fiziksel olarak ergenlik gelişimi yaklaşık 4 yıl içinde tamamlanırken, erkeklerde yaklaşık 6 yıl içinde tamamlanır. Kızlar, genelde 15 ila 17 yaşları arasında ergenlik gelişimini tamamlarken, erkekler genellikle 16 ila 17 yaşları arasında tamamlar. Ergenlikte fiziksel değişiklikler dizisi öngörülebilir olsa da ergenlik döneminin başlangıcı ve hızı çok çeşitlidir.

    Ergenlik için her kişinin bireysel takvimi farklıdır ve öncelikle “genetik ve etnik özelliklerden” etkilenir. Bununla birlikte beslenme, egzersiz, sosyoekonomik koşullar, vs gibi çevresel faktörler, kişinin genel sağlık durumu ve ruhsal durumu da ergenlik zamanlamasını etkiler. Ergenlik başlama yaşının yanında “ilerleme hızı yani temposu” da çok önemlidir. Bu nedenle çocuklarda ergenlik gelişimi başlama ve ilerleme süreci yakından takip edilmelidir.

    ERKEN ERGENLİK NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    Bir çocukta normal yaşından önce ergenlik bulgularının başlamasına “erken ergenlik ” denir.

    Kız çocuklarında 8 yaş öncesi meme tomurcuklanması (meme gelişimi) olması, genital bölge veya koltukaltında tüylenme; erkek çocuklarda 9 yaş öncesi testis hacminin artması, genital bölge veya koltukaltında kıllanma, seste kalınlaşma olması erken ergenlik bulgularıdır.

    Yine her iki cinste büyümenin hızlanması, ciltte yağlanma, sivilcelenme, ter kokusunun ağırlaşması gibi belirtilererken ergenlik bulguları olabilir. Ek olarak zamanında başlayan bir ergenlik gelişimi çok hızlı ilerleyip(tempolu), çok kısa sürede tamamlanabilir ki bu durumda da müdahale etmek gerekli olabilir. Bu çocukların mutlaka çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gereklidir.

    ERKEN ERGENLİĞİN TESPİTİ

    Erken ergenlik kızlarda erkeklerden daha sık görülür. Erken ergenlik şüphesi ile getirilen bir çocukta öncelikle muayene bulguları önemlidir. Kızlarda meme gelişiminin değerlendirilip evrelendirilmesi, erkek çocuklarda testis hacminin ölçülmesi, genital değerlendirme, kıllanma durumunun tayini ve ek muayene bulguları önemlidir.

    Gerekirse kan tetkiki ile hormon düzeyleri değerlendirilir. El röntgeni çekilip kemik yaşı tayin edilir. Kız çocuklarında karından ultrason ile yumurtalık ve rahim büyüklüğü tespit edilir.

    Muayene ve tetkik sonuçlarına göre “uyarı testi” de yapılabilir. Uzman hekim tarafından değerlendirilerek gerekli görülürse tedavi başlanır.

    Tıpta hastalık yoktur, hasta vardır. Yani her hasta tedavi için özel olarak kendi bulgularına ve özelliklerine göre değerlendirilmelidir. “Gerçek Erken Ergenlik” tanısı konulursa ve uzman gerekli görürse hipofize yönelik magnetik rezonans görüntüleme tetkiki de yapılabilir.

    ERKEN ERGENLİĞİN NEDENLERİ

    Beyin tümörü, yumurtalık tümörü ya da böbrek üstü bezi hastalığı gibi hormon salgılayan durumlar erken ergenliğe neden olabilmekle birlikte, erken ergenlik görülen kızların %95-98’inde altta yatan herhangi bir organik patoloji yoktur (idiopatik-sebebi belli değil). Ancak kızlara göre daha nadir olmakla birlikte erken ergenlik oluşan erkek çocuklarda altta patolojik bir neden olma ihtimali daha yüksektir (%80-85 idiopatik, %15-20 organik patoloji) ve erkek çocukların buna yönelik olarak daha detaylı araştırılması gereklidir. Düşük doğum tartılı çocuklarda, ikiz eşlerinde, ılımlı obezitesi olan çocuklarda erken ergenliğe yatkınlık vardır.

    Dünyada ve ülkemizde son yıllarda özellikle dikkati çeken oranda erken ergenlik problemine rastlanıyor. Gıdalardaki katkı maddelerinin ve diğer çevresel kimyasal maddelerin erken ergenliğin oluşmasında etken oldukları yönünde çalışmalar vardır. Yapılan araştırmalar aldığımız gıdalar içinde bulunan hormon ve katkı maddelerinin bu duruma neden olabileceğini gösteriyor.

    Hormon (özellikle östrojen) veya kimyasal maddeler eklenerek yetiştirilen meyve ve sebzeler (çilek, domates, vs), yine hormon eklenerek hızlı büyütülen tavuklar ve hayvansal gıdalar da erken ergenlik artışı açısından suçlanmaktadır. Diklorobenzen (oda spreyleri, klozet koku önleyici, güve kovucularda..vs) ve Bisphenol A (plastik biberon, plastik oyuncaklar..vs) da bu konuda suçlanan kimyasal maddelerdir. Normal şartlarda çocukluk döneminde bu hormon uyarı sistemi beyinde, ergenliğe kadar sessiz bir bekleme sürecindeyken bu dış uyarıların artışı ile aktif hale geliyor. Ek olarak izlenen TV programlarının çocuğun yaşına uygunluğu ve internet kullanımı da önemli bir etken. Fast food tarzı ve yapay endüstri ürünleri ile beslenme alışkanlıkları obeziteye neden olarak vücut yağ oranını arttırmak koşuluyla erken ergenliğe neden olabiliyor.

    ERKEN ERGENLİĞİN NEGATİF ETKİLERİ

    Erken ergenlik tedavi edilmediği takdirde çocukta oluşan sorunları ” boy kısalığı ve psikososyal sorunlar” olarak özetleyebiliriz.

    Genelde bu çocuklar “çocukken uzun ama erişkinde kısa olan” bireyler olarak tanımlanabilir. Bu çocuklar başlangıçta iri olmakla birlikte, ergenlik hormonu (özellikle östrojen) kemik olgunlaşmasını hızlandırdığından kemik yaşı hızlı giderek nihai boydan kayıp oluşur.

    Erken ergenliğe giren kızlar yaşları küçük olmakla birlikte hormonal uyarı nedeni ile bedensel ve ruhsal olarak genç kız havasındadır, kendini karşı cinse beğendirme, süslenme, çabuk sinirlenme, vs. gibi ergen davranışları sergiler. Bu nedenlerle okulda, arkadaş çevresinde ve aile içinde uyum sorunları oluşabilir. Davranış bozuklukları, stres, içe kapanıklık gibi psikolojik sorunlara yol açabilir. Bedenen yetişkin görünmekle birlikte ancak aslında çocuk olunması ek olarak cinsel istismar açısından da risk oluşturur.

    ERKEN ERGENLİĞİN TEDAVİSİ

    Tedavide hipofizden hormon salınımını azaltan hormon analogu tedavisi verilmektedir. 28 günde bir aşı şeklinde yapılan bir ilaç kullanılmaktadır. Tanı doğru ve uzman tarafından tedavi gerekli bulundu ise tedavi konusunda bir çekince olmamalıdır. Genelde kızlarda 11 yaş, erkeklerde 12 yaşına kadar tedaviye devam edilir. Tedavi yeterliliği muayene ve tetkiklerle izlenir. Tedavi sırasında düzenli olarak uzman kontrollerine devam etmek gerekir. Tedavi kesimi sonrası normal ergenlik süreci yeniden başlamaktadır.

    ERKEN ERGENLİK AÇISINDAN NELERE DİKKAT EDİLMELİDİR ?

    Mümkünse ergenlik süreci başında çocukların uzman tarafından değerlendirilmesi ve gereken durumlarda izlenmesi önemlidir. Ergenlik olguların çoğunda normal bir süreç olmakla birlikte erken ergenlik olgularının vakit kaybedilmeden saptanması, aşırı panik yapmadan uzmana ulaşılması ve tedavi başlanması önemlidir. Erken ergenlik tedavisi mümkün bir durumdur.

    Çocuklarımız için yapabileceklerimiz; katkı maddeleri içeren hazır gıdalar ve abur-cubur yedirmemek, sebze ve meyveleri mevsiminde yedirmek, obeziteye zemin hazırladığı için hazır ve hızlı yemek (fast-food) alışkanlığı değil ev yemeği yeme alışkanlığı kazandırmak, TV ve internet kullanımını mümkün olduğunca denetlemek, hekim önerisi olmadan ilaç-losyon vs kullanmamak, zararlı kimyasallar içeren maddeleri mümkün olduğunca çocuğumuzun hayatından uzaklaştırmaya çalışmaktır. Sağlıklı nesiller yetiştirmek için sağlıklı beslenmeye ek olarak düzenli spor yapma alışkanlığını çocukluk döneminde kazandırmak da önemlidir.

  • Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    Eş Seçme Sürecini Etkileyen Etmenler

    İnsan sosyal bir varlıktır. En temel ihtiyaçlarından biri diğer insanlarla bir arada yaşamaktır. Bireyler duygularını sosyal ilişki halindeyken fark ederler. Değişik davranış biçimlerini yaşadıkları olaylara uygun birer tepki olarak geliştirirler. Bireyler yalnız yaşamaya değil, bir topluluk içinde diğer insanlarla ilişki içinde bulunmaya göre kurgulanmış varlıklardır. Karşı cinsle olan ilişkilerini de diğer insanlarla olan ilişkilerine olduğu gibi ihtiyaçları vardır. Beraberliklerin daha kabul gören ve toplum tarafından onaylanabilir hale gelmesi için bireylerin beraberliklerini evlilik kurallarıyla onaylatmaları gerekir. Kimi insanlar evliliği toplumsal yaşamın bir gereği olarak düşünerek, bu tür bir beraberliğin çok doğal ve gerekli olduğunu kabul ederek evlenmeye karar verirler. Kimi insanlar yalnızlıktan kurtulmak için gelecekte yaşamlarını yalnız sürdürmemek ihtiyacı ile evlenirler. Kimi insanlar ise ekonomik nedenlerle, maddi koşulları daha iyi olan ve kendilerine daha iyi bir gelecek sağlayacak insanlarla evlenmeyi tercih ederler. Bir kısım insanda çocuk sahibi olabilmek için evlenmeyi düşünür. Kimileri ise cinsel doyum sağlamak için evlenirler. Bazıları da evlilik kurumunu kadın ve erkek arasında bir iş ortaklığı gibi kabul ederek, evlilik kuralarını koyarak bir anlaşma yapar ve evlilik kurumunu kurallara bağlayarak kurar. (Çaplı, 1992)

    Saygılı (2004) evlilik kurum ile ilgili; Son devirlerde ailelerin görevlenirde değişiklikler olduysa da şu dört temel fonksiyonu her zaman vardır ve var olacaktır:

    1- Cinsel ihtiyaçların karşılanması: Toplumun huzurunu sağlamak amacıyla cinsel davranışla çeşitli kısıtlamalar getirilir; evlilik kuralları da bu kısıtlamalardandır. Ancak, cinsel ihtiyaçlar evliliğin tek amacı değildir.

    2- Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Ekonomik işbirliğinin sağlanması: Bilinen bütün insan topluluklarında cinsiyete göre bir iş bölümü ve işbirliği vardır. Erkeklere fiziki güçleri sebebiyle genelde daha ağır ve zorlayıcı görevler (avcılık, maden işleme, ağaç kesme vb. gibi) verilmektedir. Kadınlar için çocuk doğurma esas olduğundan bu görevin yanı sıra onlara çoğunlukla daha hafif işler (ev işi, yiyecek hazırlama, çocuk bakımı, kumaş dokuma, toprak çapalama vb. gibi) uygun görünmektedir. Kısacası, erkeğin ve kadının aileye ekonomik katkıları birbirini tamamlar mahiyettedir.

    3- Üreme, çoğalma ortamının sağlanması

    4- Çocuğun yetiştirilmesi, bakımı ve eğitimi (Sosyalleşme): Aile üyeleri bu konuda kendi paylarına düşeni yerine getirerek aile birliğine katkıda bulunurlar.
    Evlilik yaşamının başarılı olup olmaması söz konusu evliliğin mevcut ölçülere uygun olup olmamasıyla anlaşılır. Ölçütler ailenin içinde oluşup geliştiği kültüre, coğrafi özelliklere evlilik kurumunun üyelerinin kişiliklerine göre biçimlenir. Bu yüzden evlilikte kesin bir başarı ölçütü düşünülemez. Doğal olarak evliliğin başarısı göreceli bir yargıdır. Bu yargının olumlu olması, eş seçiminin iyi yapılmış olmasına bağlıdır. İyi eş seçmek ise karşı cinsten kimselerin tanıma olanağına sahip olmaya bağlıdır. (Bilen, 1996)
    Evlenecek kişiler (ister ilkel bir toplumun, isterse modern bir toplumun üyesi olsunlar) eş seçimi konusunda daima bir dizi kural ile karşı karşıyadırlar. (Gökçe, 1978)
    Eş seçimi insan yaşantısındaki en önemli kararlardan biridir. Kişinin geri kalan yaşamı, vereceği bu kararla birlikte birçok yönden olumlu veya olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Evlilik ilişkisi insanın yaşam süresinin yarıdan fazlasını, hatta bazen üçte ikisine ulaşan bir süreyi kapsayabildiği için, son derece önemli bir karardır. Eş seçimi kararı önemli ve bir o kadar da zor ve karmaşık bir süreçtir. Bu kararla birlikte yol alıp, gelişip değişeceğine, nasıl bir yaşam sürdüreceğine ve hatta kimden çocuk sahibi olup, kiminle birlikte çocuk yetiştireceğine karar vermiş olmaktadır. (Şenel, 2004)
    Evlilik kurumu insanoğlunun sayısının devamını sağlamaya yönelik bir toplumsal kurumdur. İnsan bu kurum yoluyla kendi neslinin devamını garantiye almaya çalışmıştır. Aynı zamanda evlilik insanın düzenli yaşamasını ve bunun sonucu olarak da bireylerim toplumsal kurallara uymasını zorlayıcı bir kurumdur. Evlilik kurumu yoluyla kimin ne olduğu, nasıl denetlenebileceği kolayca bilinebilir. Bu önemli kurumun nasıl yaşatılacağı 1970-1990 yılları arasında tartışılan önemli konulardan biridir. Ailenin öldüğü, hastalandığı v.b. iddia edilmiştir.

    Evliliğin kurulması konusu son yıllarda irdelenmeye başlayan bir konudur. (Bacanlı, 2002)

    Eş seçme ve evlenme, geleneksel düzende tamamen bireyin ait olduğu “ailenin” bir sorumluluğu iken, bugün “bireylerin kişisel sorumluluğu haline gelmiş “görücü” yoluyla evlenme geleneği “bireylerin” bağımsız iradeleri ile eşlerini seçmeleri yöntemine dönüşmüştür. Bununla birlikte eş seçme ve evlenme kararı verecek bireylerin içinde yaşadığı toplumun değerlerinden tamamen bağımsız olarak serbest iradeleri ile kişisel olarak karar verdiklerini söylemek oldukça güçtür. Modern toplumlarda bireyler görünürde “özgür” bir seçimle evlendiklerini sanırlar, ancak bu seçimin tam bir özgürlüğe dayandığını söylemek olanaksızdır. Zira sosyal sınıf, statü, eğitim düzeyi, inançları, yaşam biçimleri, aile kökenleri gibi birçok toplumsal faktörlerin bireylerin eş seme ve eşe ilişkin nitelikler konusundaki, düşünce tercihlerini şartlandırmakta ve “eş seçimini” yönlendirmektedir. Eş seçme çok boyutlu değişkenleri içeren geleceğe yönelik bir karardır. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçmenin Önemi

    Kızlar ve erkeklerin eş seçerken birbirlerinin özelliklerini iyi tanımaları, evliliği olabilir olup olmayacağı konusunda, bilinçli bir değerlendirme yapmaları gerekir.

    Evlilikte mutluluk geniş çapta eş seçiminin iyi yapılmasına bağlıdır. Evlilikte, kişiliklerin farklı, değişik çevrelerden gelmiş iki kişinin birlikte olacağı ve yaşamı paylaşacakları gerçeği unutulmamalıdır. Bu nedenle eşler önce “kendilerini”, sonra “birbirlerini” iyi tanıyıp değerlendirmelidirler. Birbirlerinin kişisel niteliklerin ötesinde, karşılıklı olarak birbirlerinin yaşamdan, evlilikten, gelecekten ne beklediklerini bilmeli gerçek beklentiler amaçlar üzerinde durulmalı ve en önemli, olası sorunlar evlilikten önce tartışılmalı ve çözülmelidir. (Özgüven 2000)

    Evlilik kararını vermeden önce kişi kendisini iyi tanıması gerektiğini belirtmiştik, nasıl biri olduğu, ne istediği, nasıl bir yaşam düşündüğü konusundaki sorulara doğru ve net cevaplar verilmelidir.

    Kişinin kendisini tanıması hususunda şu nokta çok önemlidir. Bireyler, ebeveynlerinden öğrendikleri kalıpları çoğu zaman doğru bulmasalar dahi uygularlar. Yani fert ebeveynden gördüğü kalıbı iyi çözümlemelidir. Yoksa bu durumun etkisiyle ebeveyne çok benzeyen birisini eş olarak seçebilir. Çevremizde eşler arasında sıkça duyduğumuz şu sözler, bu durumun açık bir göstergesidir.

    · Tıpkı anneme/babama benziyorsun
    · Annem/babam gibi konuşuyorsun
    · Giderek anneme/babam benziyorsun

    Bireyler başkalarıyla ilişkilerinde öğrendiği yöntemleri seçer. Hatta kendi çocukluğunda bunlara karşı çıkmış da olsa. İşte evlenmeden önce her fert bu açıdan duygusal olarak ebeveyninden kopmalı onların yönetiminde olmaktan çıkmalıdır. (Yılmaz, 2007)
    Evlilik öncesinde adayların evlilikle ilgili beklentilerini ölçmesi ne kadar zor olsa da evlilik uyumun sağlanabilmesi için beklentiler düşünülmeli yakın kişilerle bu konuda konuşulmalıdır. Evliliği bir kaçış değil başlangıç olarak değerlendiren Adler’in “Cinsiyetler arasında İşbirliği” kitabında bahsettiği evlilik uyumu hakkındaki görüşlerini inceleyelim:

    “Evliliği yalnızca bir kaçış olarak gören genç kızları; yine evliliği yalnızca zorunlu bir bela olarak gören kadınları ve erkekler bir düşünün. Cinsler arasındaki bur gerginlikten kaynaklanan zorluklar, günümüzde devasa boyutlara ulaşmış durumdadır. Kadının çocukluğundan başlayarak kendisine zorlanan role başkaldırısı ne denli güçlü olursa, ya da aynı şekilde erkek kendisine biçilen “ayrıcalıklı” saçmalığına karşın oynamakta ne denli ısrarlıysa cinsler arasındaki çatışma da o denli şiddetli olur.”

    “İyi bir evlilik, insanlığın gelecek kuşaklarını yetiştirmenin en iyi yoludur ve evlilikte bu nitelik her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Evlilik gerçekten bir görevdir, kendine has kuralları ve yasaları vardır; bu yeryüzü kabuğunun sonsuz yasası olan işbirliğini zedelemeden, o kural ve yasaların bir bölümünü benimseyip, bir bölümünü reddedemeyiz. Sorumluluğumuzu beş yılla sınırlarsak veya evliliği bir deneme süreci olarak yorumlarsak, aşkın o içten bağımlığına erişemeyiz. Erkekler veya kadınlar bu tür bahanelerle kaçış yolları ararlarsa üstlerine düşen görevi yerine getirmek için gerekli gücü toplayamazlar. Hayatın hiçbir ciddi görevinde buna benzer kaçış yolları aramayız. Sevmek ve sevgiyi sınırlamak bir arada yürümez.Hiç kimse bir başkasının davranışlarını sınırlandıramaz.Glasser (2005) Bir sevgi ortaklığı için hangi özelliklerin, gerekli olduğunu biliyoruz. Sadakat, doğruluk, dürüstlük, mesafeli olmamak, kişilik kanıtlamaya çalışmamak…

    Eğer insan sadakatsizliğin her yerde geçerli olduğuna inanıyorsa, evliliğe doğru biçimde hazırlanmamış demektir. Her iki eş de kendi hürriyetlerini, kendi bağımsızlıklarını korumaya karar verirlerse gerçek bir arkadaşlık bile yürütülemez. Buna yoldaşlık denilemez. Yoldaşlıkta her konuda hür olmalıyız. Kendimizi işbirliğine bağımlı kılarız.”

    Evlilik beklentilerinin kuşkusuz en büyüğü eşlerin ortak ve uyumlu bir yaşam sürdürebilme isteğidir. İlişkilere biraz daha uzaktan bakıldığında göreceğimiz şey, emek vermeden bu ortaklığın sağlanamayacağı gerçeğidir. Ürkmez ,Ogurtan, (2007)

    Eş Seçme Yöntemleri

    Birey yaşamında en önemli kararlardan biri olan “eş seçimi” pek çok değişken tarafından etkilenmektedir. Bireyin tercihini ve eş seçmeyi etkileyen çeşitli etmenler, eşlerin tercihlerindeki farklara ilişkin tutum ve değer yargıları konusunda ülkemizde ve yurt dışında yapılan araştırmalar, Özgüven’in (1994) “üniversite öğrencilerinin evlilik ve eş seçmeye ilişkin tercihleri” konusunda yaptığı araştırma sonuçları aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş seçmeyi etkileyen etmenlerle ilgili araştırma’da Özgüven (1994) öğrencilere kültürümüzün çeşitli kesimlerinde yer alan bazı evlenme yöntemleri verilmiş ve kendi tercihlerinin hangisi olduğu sorulmuştur. Bu soruya Ankara’da bulunan beş üniversiteden örnekleme dahil 350 öğrencinin %74’ü “Uzun bir arkadaşlık döneminden sonra evlenmeyi tercih ettikleri cevabını vermişlerdir. İkinci sırada %18 ile “mantık evliliği” yer almıştır. “Beşik kertmesi”, “görücü usulü” ve “ilk görüşte beğendiği birisi ile” gibi seçeneklere verilen cevapların frekansı ise çok düşük çıkmıştır. Cinsiyet gruplarına bakıldığında kız ve erkeklerin tercihlerinde bir paralellik bulunmakta, cinsiyet farkı olarak erkeklerin %13, kızların ise ancak %3 kadarı geleneksel eş seçme yöntemlerini benimsemesi dikkat çekicidir.

    Evleneceği kişi ile tanışma şekilleri arasında “aynı mahalleden veya köyden olma”, “konut yakınlığı” gibi “mekan yakınlığı” faktörü tanışma nedenleri arasında en başta gelmektedir. Tanışma ve Evlenme yöntemi olarak “flört” etmekte oldukça yaygındır. Keimer’in (1971) flört konusundaki çalışmasına göre benlik saygısı yüksek kızlar daha çok flört etmekte (%71) ve yüksek öğrenimde flört eden kızlar, etmeyenlere göre, daha erken evlenmektedirler.

    Ülkemizde Kayadibi (1992) tarafından yapılan bir araştırmaya göre de akademisyen olan kadınların %95’i flört ederek evlenmelerine karşı gecekondu bölgesindeki yaşayan kadınların sadece %31’i bu tür bir evlilik yapmışlardır.

    Koçinoğlu (1971)’nun yaptığı bir araştırmaya göre de üst sosyo-ekonomik düzeydeki bireylerin çoğunluğu “anlaşarak” evlenmelerine karşın daha alt sosyo-ekonomik düzeydekiler çoğunlukla “görücü” usulü ile evlenmektedirler. Bir başka araştırmada deneklerin %75’i flörtü genç bu kız ile erkeğin birbirini tanıması için gerekli olduğunu belirtmişlerdir. (Esmer, 1991)

    Ankara, Oran Semtinde oturan aileler üzerinde yapılan bir araştırmada da kadınların %71’inin ve erkeklerin ise %79’unun flörtle evlendikleri belirtilmiştir. (Küçükkaragöz 1979).
    Flört etme durumun bireylerin sosyo-ekonomik düzeyleri ile ilgili olduğu kadar sosyo-ekonomik faktörlerden biri olan, öğrenim düzeyi ile de çok yakından bağlantılı olduğu saptanmıştır. Öğrenim düzeyi orta öğretimin altına düştüğünde, flört azalmakta, öğrenim düzeyi yükseldikçe artmaktadır. Yaşamını büyük kentlerde sürdürenlerde flörtle ilişkin tutum ve eğilimler artmakta yerleşim yeri küçüldükçe azalmaktadır. (Ünal, 1996)

    Evlilik ve Eş Seçimi İle İlgili Bilgi Kaynakları

    Araştırmada öğrencilere “evlilik ve eş seçme ile ilgili bilgileri hangi kaynaklardan edindikleri sorulmuş, “aile”, “arkadaş”, “yazılı kaynaklar” ve “diğerleri” gibi seçenekler verilmiştir. Öğrencilerin evlilikle ilgili bilgileri edindikleri kaynaklar arasında %35 ile “arkadaş çevresi” ile sırayı almış, bunu, %23 ile “yazılı kaynaklar” ve %21 ile “aile” cevabı izlemiştir.

    Eş seçimine ilişkin kaynak tercihlerine ilişkin cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, evlilikle ilgili bilgi kaynağı olarak, erkeklerde “arkadaş çevresi” ile “yazılı kaynakların”, kızlarda ise, “arkadaş grubu” ve “ailenin” başta geldiği, kızların erkeklere göre aile çevresini daha çok ve yazılı kaynakları daha az tercih ettikleri anlaşılmıştır. Her iki cinste de “arkadaş grubu” bilgi kaynağı olarak birinci sırayı almaktadır. (Özgüven 1994)
    Amerikan kültüründe 30 yıldır eş seçimi konusunda çalışan Waren’in sıraladığı özelliklerin toplumdan topluma ve aynı toplumda da zaman içinde değişebileceği unutulmamalıdır. Eş seçimi ile ilgili olarak, yarım asırdan fazla bir süre içinde yapılmış bir araştırma eş seçiminde önemli olan önceliklerin zaman içinde ve kültürden kültüre değiştiğini göstermektedir. Bu araştırmaya 1939’da başlanmış. ABD’nin farklı bölgelerinde 1956, 1967, 1977, 1984-1985 ve 1996 yıllarında aynı ölçeğin uygulanması ile devam edilmiştir. 57 yıl boyunca süren bu araştırmada eş seçimine ilişkin önceliklerde birçok değişik olduğu saptanmıştır. Bu değişiklikler şu şekilde sıralanmaktadır.
    · Her iki cinsiyetin de fiziksel çekiciliğe verdiği önem artmış.
    · Her iki cinsiyetin de (özellikle erkeklerin) maddi imkânlara verdikleri önem artmış.
    · Her iki cinsin de karşılıklı olarak birbirini çekici bulmaya ve sevmeye verdiği önem artmış.
    · İyi yemek yapma ve ev bakımı konularına verilen önem azalmış (Buss, Shpackelford Kirkpatrick ve Larsen, 2001)

    Bu araştırmanın ortaya çıkardığı diğer bir bulgu da eş seçimine ilişkin önceliklerde bölgesel farklılıkların da olduğudur. Örneğin Teksas bölgesinden olanların bekârete ve benzer dini inançlara sahip olmaya verdikleri önemine daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca erkeklerin, eşlerinin fiziksel çekiciliğe sahip olmasına verdikleri önem kadınlardan daha fazla, kadınların da eşlerinin sahip olduğu maddi olanaklara verdikleri önem daha fazla bulunmuştur. Eş seçimi tercihlerine ilişkin benzer bulgulara South’un (1994) 19-35 yaş arasındaki 2214 bekarla yaptığı araştırmada da rastlanmaktadır. (Şenel, 2004)

    Eş seçme sürecinin bir boyutu olarak öğrencilere “evlenecekleri kimseyi kimin seçmesi gerektiği” sorusu yöneltilmiştir. Bu soruya verilen seçeneklerden “kendim” cevabı %80 ile birinci “aile ya da başkaları” seçeneği ise %20 ile ikinci sırada yer almıştır. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “evleneceğim kişi kendim seçerim” cevabı erkeklerin %81’i kızların ise %78’i tarafından tercih edilmiştir. Ancak kızların, evlenme kararının erkeklere göre aileleri ile daha çok paylaşma eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. (Durmazkul 1991, Özgüven 1994)

    Bacanlı (2002), eş seçimini, evrim düşüncesine göre, insanın bugünkü eş seçimi stratejileri onun geçirmiş olduğu tarihsel evrimin bir sonucudur. Bu evrim sonucunda erkek ve kadınlar aynı stratejiler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Buna göre, erkekler tarih boyunca öğrenmişlerdir ki, verimli olan kadınlarla eşlenebilenler soyadlarını sürdürmekte, verimli olmayan kadınlarla eşlenenler, soyadlarını sürdürememektedirler. Ayrıca gene öğrenmişlerdir ki, kadına yatırım yapmanın yanı sıra onu başkalarının da aynı kadına yaptırım yapması kimin soyunu sürdüğünü belirsiz bırakmaktadır. Bu yüzden erkek verimli olduğu düşünülen bir kadına sahip olmalı ve onu başkalarından korumalıdır. Bu karşılık kadınlarda öğrenmişlerdir ki, kadın kendisine ve doğacak çocuğa bakabilecek, onları bırakıp gitmeyecek bütün servetini onlara adayacak bir erkekle eşleşmeye çalışmalıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki, fakir ve güvenilmez erkeklerle eşlen kadınlar sefil düşmüşler ve hem kendilerini hem de çocuklarını hayatta tutmayı başaramamışlardır. (Buss, 1994, 1989; Buss & Barnes 1986)

    İkinci olarak, gene erkekler öğrenmişlerdir ki sağlıklı olan kadınlar, fiziksel açıdan çekici olan kadınlar verimli olmaktadır. Ayrıca bekaret, kadına başkalarının (henüz) yatırım yapmadığının bir göstergesidir. Bu yüzden erkek çekici, sağlıklı ve bakire kızlarla evlenmeye çalışacaktır. Buna karşılık kadınlar da öğrenmişlerdir ki, ekonomik açıdan gelecek vat eden, olgun, zeki, eğitimli, sağlıklı erkekler eşleşmeye daha uygundur. Erkeğin ekonomik durumunun iyi olup olmadığı ve kadına yatırım yapma hazır olup olmadığı erkeğin bahtsızlığına (evli / nişanlı olmamasına) ve ekonomik güç gösterilerine (pahalı hediyeler alması, giyim-kuşamının kalitesi) bakılarak anlaşılabilir. Zeki ve “okumuş” olan erkeklerin de bir şekilde gelecekle ilgili “umut vaat ettikleri” görülmüştür. Bu akıl yürütme erkek ve kadınların eş tercihleriyle ilgili şu sonucu doğurmaktadır. Erkekler kadınların fiziksel çekiciliklerine, kadınlar erkeklerin mal varlıklarına bakmaktadır. (Buss, 1994, 1989)

    Türk Aile Yapısı araştırması’nda (SPGM, 1993) evli, eşi ölmüş, boşanmış ve ayrı yaşayan kimselere yöneltilen “kiminle evleneceğinize kim karar vermişti” sorusuna örneklemdeki kişilerin %52’i “ailesi” %23’ü “eşimle anlaşarak”, %20’i “kendim”, %4’ü “akrabalar” karar verdi şeklinde cevaplamışlardır. Kiminle evleneceğinize kim karar vermişti sorusuna verilen cevaplar, bireylerin öğrenim düzeyleri ile karşılaştırıldığında, öğrenim düzeyi yükseldikçe “eşimle anlaşarak” karar verdik diyenlerin oranı da artmaktadır. Eş seme konusu “cinsiyet”e göre incelendiğinde kendi karar verene ve eşi ile anlaşarak karar vereme erkek oranını, kadınlara göre daha yüksek olduğu, buna karşılık ailenin ve akrabaların karar vermesi durumunun kadınların eş seçiminde daha etkili olduğu dikkat çekmektedir. Yine aynı konuya “yaş grupları açısından bakıldığında 40 yaşın altındaki genç nüfus oranında eşimle anlaşarak cevabını verenlerin, orta yaşlı (40-50 yaşlar arası) grupta ise ailem karar verdi cevabını verenlerin yoğunlaştığı görülmüştür. (Özgüven, 2001)

    Eş Seçiminde Ailenin Rolü

    Araştırmada, üniversite öğrencilerine, “Eş seçiminde ailenin rolü ne olmalı” sorusu sorulmuş, verilen seçeneklerden “Ailenin görüşü alınmalıdır” cevabı %89 ile ilk sırayı almıştır. “Aile karışmamalı” cevabı %14 ile ikinci ve “Evlenme kararını aile vermeli” cevabı ise %1 ile en sonda gelmiştir.

    Eş seçimine “kim karar vermeli” ve “ailenin rolüne” ilişkin iki soru birlikte değerlendirildiğinde, öğrencilerin evlenme kararını büyük bir çoğunlukla kendilerinin vermesi gerektiği, ancak ailenin görüşünün de alınmasının uygun olduğu kanısında birleştikleri görülmektedir. Evlenme kararına ailenin karışıp karışmaması konusunda kız ve erkeklerin cevaplarında paralellik görülmektedir. (Özgüven 1994)
    Evlilik kararında ailenin etkisi dolaylı ve doğrudan olarak ele alınabilir. Dolaylı yoldan etki, çocukluk döneminde yaşanan olayların şekli verdiği düşünce ve davranış kalıplarıyla gerçekleşir. Kadının erkek, erkeğinde kadın modeliyle ilgili davranış ve düşünce kalıplarını daha çok anne ve baba şekillendirir. Örneğin, bir kız çocuğunun babası ya da ağabeyi ile kurduğu ilişki, beyninde bir erkek modeli oluşturur. Bu model onun karşı cinsle ilgili tavrını etkiler. Evlilik kararında da, kişinin karşı tarafta aradığı özellikler ve ondan beklentilerini anne ya da baba merkezli düşünce ve davranış kalıpları belirler. Ancak bu dolaylı etki gerçekçi değildir. Çünkü evlenilecek kişi ile anne ya da babanın aynı kişiliğe sahip olması mümkün değildir.

    Evlilik kararında ailenin doğrudan etkisi ise, anne babanın çocuğunun doğru kararı vermesini istemesinden onun bu önemli kararı hususunda sorumluluk hissetmesinden kaynaklanır. Geleneksel aile yapımızda çocuğun “yuva kurmasını sağlamak” anne babanın hem maddi hem de manevi görevi olarak algılandığından, evlilik sürecinde aile önemli bir rol üstlenir. Bu nedenle anne baba çocuğun kiminle evleneceği konusunda söz sahibi de olmak ister. (Tarhan, 2006)

    Eş Seçimi İçin En İyi Ortam

    Eş seçme sürecinin bir diğer boyutu, olan olanakların elverişliliği konusuna ilişkin olarak öğrencilere “Eş seçimi için en iyi ortam” sorulmuş, verilen seçenekler arasında %44 ile “Genelde arkadaş çevresi” ilk sırayı almıştır. Bunu, %25 ile “Üniversite çevresi, %18 ile “Aile çevresi” ve %13 ile “İş çevresi” cevapları izlemiştir.

    Soruyu cevaplandıranların arkadaşlarının çoğunun üniversite içinde ve dışında olabileceği düşünülürse, yaklaşık üçte ikisinin (%69) üniversite yıllarını kapsayan dönemdeki arkadaşlık ortamının eş seçmek için iyi bir ortam oluşturduğu görüşünde oldukları anlaşılmaktadır. Eş seçimi için uygun ortam konusu cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerin eş seçme konusunda “Arkadaş” ve “Üniversite” çevresinin en iyi ortam olduğunda birleştikleri, ancak, erkeklerden farklı olarak kızların (%12) aile ortamını seçtikleri aileye daha çok bağlandıkları görülmektedir. (Özgüven 1994).

    Seçilecek Eşde Aranan Nitelikler

    Üniversite öğrencilerinin eş olarak düşündükleri kişide aradıkları nitelikler hakkında bir dizi soru yöneltilmiş ve alınan cevaplar aşağıda özet olarak verilmiştir.

    Eş Seçiminde Aranan Fiziki ve Maddi Nitelikler

    Evlenilecek kişinin fiziksel özellikler kapsamında boyu, kilosu, vücut yapısı ve yüz güzelliğine ilişkin değerlendirmeler yapılır.kişinin evlenmeyi düşündüğü kişinin fiziksel özelliklerini nasıl bulduğu beğenip beğenmediği de son derce önemlidir.Çünkü bu durum o kişiye hissedilenlerin yanı sıra o kişinin yanında hissedilenleri de etkileyecektir.Araştırma sonuçlarında da görüldüğü gibi evlenilecek kişinin fiziksel görüntüsü , özellikle erkekler tarafından vazgeçilemez bir öncelik olarak algılanmaktadır.Şenel (2004)

    Araştırmada, öğrencilere, seçenekleri eş ile ilgili olarak beş nitelik verilmiş, bunlardan en önemli gördükleri üç tanesi işaretlemeleri istenmiştir. Verilen seçeneklerden ilk sırayı %33 ile “Eşin eğitim düzeyi” almış ve bunu %20 ile “fiziki görünüm”, %20 “Sağlık durum”, %16 ile Eşin ekonomik durumu” ve en sonunda da %11 ile “Yaş farkı” izlemiştir. Bu soruya verilen cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde “Eğitim düzeyi” kız ve erkeklerde ilk sırada yer almıştır. Erkeklerde “Fiziki görünüm” kızlarda ise “Ekonomik durum” ikinci sırayı almış, “sağlık” her iki cins için de üçüncü sırada belirtilmiştir. Bu ilk üç sırayı erkeklerde, sıra ile “yaş farkı” ve en sonda da “ekonomik durum” kızlarda ise “fiziki görünüm” ve “Yaş farkı” izlemiştir. Kızlarda “Ekonomik durum”un, erkeklerde ise “Fiziki görünüm”ün ikinci sırada yer alması cinsiyet farkları olarak dikkat çekmektedir.
    İlgili konuda yapılan diğer bazı araştırmalarda iyi bir evliliğin oluşturulabilmesi için “eşe sadakat” ve “mutlu bir cinsel yaşam” en önemli değerler arasında gösterilirken, sevgi, aşk, dini değerleri paylaşmak ve ekonomik etkenlerin daha az önemli olduğu vurgulanmıştır. Erkeklerin genellikle çalışan bir bayanla evlenmek istedikleri ve eşlerin evlilik öncesi ilişkileri konusunda kızlara oranla daha hassas davrandıkları saptanmıştır. (Esmer, 1991)

    Üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı bir araştırmada, Townsend (1989) kızların kendilerinden daha “düşük”, erkeklerin ise “daha yüksek” sosyo-ekonomik düzeydeki kişilerle evlenmek istediklerini belirtmektedir. Ülkemizde araştırmalarda ise bunun aksi sonuçlar elde edilmesi kültürel farkların varlığını düşündürmektedir. Aynı araştırmada erkeklerin %85’i kızların ise %30’u fiziksel çekiciliğin eş seçiminde önemli bulduklarını belirtmişlerdir.

    Eş Seçiminde Tercih Edilen Kişilik ve Karakter Özellikleri

    Öğrencilerin eş tercihlerinde aradıkları kişilik ve karakter özellikleri ile ilgili bir diğer soruda yedi seçenek verilmiş, bunlardan önemli buldukları üç tanesini işaretlemeleri istenmiştir. Verilen cevaplarda “Sevgi” %29 ile ilk sırayı almıştır. Diğer seçenekler ise yüzdelik sırasına göre “Dürüstlük” (%24), “Hayat Görüşü” (%13), “Sosyo-Kültürel Yakınlık” (%12), “İnanç Birliği” (%11), “Eşlerin Kişilik özelliklerindeki benzerlik” (%10) ve en sonda “Siyasi Görüş” (%1) olarak sıralanmıştır.

    Tercih edilen kişilik ve karakter özellikleri sorusuna verilen cevaplar, cinsiyete göre incelendiğinde, kız ve erkeklerde “Sevgi” ile “Dürüstlük” ilk sırayı almıştır. Ancak aradaki sıralarda cinsler arasında farklar görülmüştür. Erkekler üçüncü sırayı “İnanç Birliği” kızlarda ise “Sosyo-Kültürel yakınlık” her iki cinste dördüncü sırada “Hayat Görüşü” ve son sırada da “Siyasi görüş” yer almıştır. (Özgüven 2000)

    Eşini tercih nedenleri ve özelliklerle ilgili bir diğer araştırma da eş seçim nedeni olarak “mutlu olduğun ve sevgiyi paylaştığım için” diyenlerin oranı %51, “kişiliğimiz uyuştuğu için” diyenler %26 düzeyde olan kızlar, alt sosyo-ekonomik düzeydeki kızlara oranla eşlerini daha yüksek oranda “kişilik uyuşması” nedeniyle seçtiklerini söylemişlerdir (Ünal, 1996)

    Eş Seçiminde Kişinin Sosyo-Ekonomik Durumu

    Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında Özgüven (1994) öğrencilere, “eş olarak seçecekleri kişinin sosyo-ekonomik durumunun nasıl olmasını istedikleri sorulmuştur. Verilen cevaplarda öğrencilerin %50’si seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyinin “kendisinin ki kadar” olmasını %28’i kendisinden daha yüksek olmasını tercih ettiklerini %22’si ise kendileri için “önemsiz olduğunu belirtmişlerdir. Soruya verilen cevaplar erkek ve kızlara göre incelendiğinde, kızların %41 seçeceği erkeğin sosyo-ekonomik durumunun “kendilerinkinden daha yüksek” olmasını tercih ederken, erkeklerin ancak %13’ü bu tercihi benimsemişlerdir. Erkeklerin %54’ü eş olarak seçecekleri kızın sosyo-ekonomik durumunun “kendisininki kadar ya da daha az” olmasını istemişlerdir. Erkeklerin %33’ü eş seçiminde sosyo-ekonomik düzeyin “önemsiz olduğunu belirtirken, kızların ancak %11 bu görüşe katılmışlardır.

    Saygılı (2004) Eş seçiminde maddi destek ve ekonomik güven konusunda eşlerin birbirlerini mağdur etmemeleri, karşılıklı konuşarak iki tarafı da memnun eden bir yol bulmaları gerektiğini belirtmiştir.

    Görüldüğü üzere, kızlar seçeceği eşin sosyo-ekonomik düzeyini önemli görmekte ve yüksel olmasını istemekte, erkekler de bir ölçüde önemsemekle birlikte, sosyo-ekonomik düzeyi kendilerinki kadar ya da daha az olmasını tercih etmektedirler. Genel bir eğilim olarak eş seçiminde “yaş ve eğitimin” etkisi birlikte incelendiğinde, gençlerin kültürel, eğitimsel niteliklere yaşlı ve eğitim düzeyi düşük bireylerin ise ekonomik niteliklere daha fazla önem verdikleri gözlenmektedir. Kızlar eşlerinin eğitim düzeyinin kendileriyle eşit veya daha yüksek olmasını istemektedirler. (Özgüven 1994)
    Başka bir araştırmada da, eş seçiminde sosyo-ekonomik değişkenlerle ilgili olarak öğrencilere “ekonomik bağımsızlığını henüz elde etmemiş kişiler evlenmeli midir? Şeklinde soru yöneltilmiştir. Bu soruya genelde öğrencilerin %78’i ekonomik bağımsızlığa ulaşmayan bireyler evlenmemelidir. %22 ise evlenebilir şeklinde cevap vermişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde ise kızların %81’i erkeklerin ise %75’i bu soruyu “Hayır” şeklinde cevaplandırmışlardır. Genelde her iki cins ve özellikle kızlar ekonomik bağımsızlığa ulaşamayan kişilerin evlenmesinin doğru olmadığı görüşünde birleşmektedirler. (Özgüven 2000)

    Eş Seçmede Bireyin Eğitim Düzeyi

    Evlenilecek kişi ile benzer veya yakın eğitim düzeyine sahip olmak da eş arasında ki anlaşma ve uyum için son derce gerekli özelliklerden biridir.Kişilerin eğitim düzeylerinin yakınlığı onların zihinsel kapasitelerinin, olayları ele alış biçimlerini ve verecekleri kararların da daha benzer ve uyumlu olmasını sağlayacaktır.Şenel (2004)
    Bir sosyo-ekonomik ve kültürel değişken olarak öğrencilere “Evlenecekleri kişinin eğitim düzeyinin nasıl olması gerektiği” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Öğrencilerin %63’ü seçecekleri eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki ile aynı düzeyde” olmasını tercih etmişlerdir. Geri kalan öğrencilerin %19’u kendilerininkinden daha “düşük”, %19’u “önemsiz” olduğunu, %18’i ise “kendi öğrenim düzeylerinden daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Cevaplar cinsiyete göre incelendiğinde, kızların %91’i erkeklerin ise %70’i seçeceği eşin eğitim düzeyinin “Kendilerininki kadar” ya da “daha yüksek” olmasını tercih etmişlerdir. Eşinin eğitim düzeyini “kendisininkinden daha yüksek” olmasını isteyen erkekler %1 iken kızlarda bu oran, %32’dir.

    Eşlerin eğitim düzeyinin farklı olmasının evlilik üzerindeki etkisinin ne olacağı konusunda sorulan tamamlayıcı bir soruya, öğrencilerin %76’sı “eşler anlayışlı kişilerse mutlu olabilirler” %24’ü ise “Böyle bir evliliğin yürümeyeceği” görüşlerini ifade etmişlerdir. Aynı soruya verilen cevaplar cinsiyete göre değerlendirildiğinde erkeklerin %84’ü eşler anlayışlı olurlarsa mutlu olabilirler derken, kızların ancak %68’i bu görüşü paylaşmışlardır. Kızların %32’si erkeklerin %16’sı evliliğin yürüyemeyeceği görüşünü ifade etmişlerdir.

    Evlenmek isteyen iki kişinin eğitim düzeyleri arasında aşırı fark olması, ilgi, ihtiyaç ve arkadaşlık gibi alanlarda da farklı olmaları sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca eşlerin iletişim kurma ve kişiler arası ilişkileri yöneltme becerileri de oldukça farklı olmakta, eşlerin iletişim kurmalarını güçleştirmektedir. Aslında bireylerin eğitim düzeyi eğitim için verdiği yıllar ve aldığı diplomalar ile sırlandırılamayacak ise de, “yapılan araştırmalar eğitim düzeylerindeki denge ile evlilikteki mutluluk arasında çok yakın ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.”

    Eş Seçmede Bireylerin Yaşları

    Evlilik ve eş seçimi gibi önemli bir karar söz konusu olduğunda “doğru kişi’’ kadar “doğru zaman” faktörü de önem teşkil ediyor… Kişinin, gerek kişisel gerekse yaşamsal anlamda evliliğe hazır olması gerek…

    Evlilik kararının ne anlama geldiğini idrak edebilecek ve evliliğin getirdiği sorumlulukları taşıyabilecek yaş ve olgunlukta olmak önemli unsurların belki de ilki. İstatistiklere göre, erken yaşlarda verilen evlilik kararının sağlıksız ve isabetsiz olma riski yüksek !10’lu yaşlarında evlenen çiftler, 20’li ve 30’lu yaşlarda evlenen çiftlere göre yaklaşık 3 kat fazla boşanma riski taşıyor. Aynı zamanda, 21-22 yaşlarında evlenenlerde, 25-26 yaşlarında evlenenlere kıyasla 2 kat fazla boşanmaya rastlanıyor.

    Eş seçmede önemli sayılan bir diğer boyut olarak, öğrencilere “Evleneceğiniz kişinin yaşı size göre nasıl olmalı?” şeklinde bir soru sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Seçeneklere verilen cevapların %41’i, “seçeceğim kişinin yaşı benimki kadar olmalı” cevabında toplanmış, bunu %35 ile “yaşı benden büyük” ve %11 ise “benden küçük” cevaplan izlemiştir. Öğrencilerin %13’Ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir. Erkeklerin %20’si ve kızların %13’ü ise eş seçmede yaşın önemsiz olduğu görüşünü belirtmişlerdir. Yaş konusunu tamamlayıcı bir başka soruda, “ideal evlenme yaşını” kızların %60’ı ve erkeklerin %48’i, 21-25 yaşlan olduğunu belirtmişlerdir (Özgüven 1994).

    Eşler Arası Yaş Farkı

    Genellikle erkeğin, yaşının kadından birkaç yaş daha büyük olması normal kabul edilmekle birlikte, eşlerin, kadın-erkek her iki yönde de aralarında birkaç yıllık fark olması büyük tehlike olarak düşünülmemektedir. Ancak, eşler arası yaş farkı 10-15 yılı geçerse, evlilik ilişkilerinin tehlikeye girme olasılığı artabilir. Buna karşın yaş farkı her durumda ve herkes için mutlaka bir tehlike olarak kabul edilmemektedir.
    Erken yaşta, yasaların tayin ettiği yaşa erişmeden evlenmeler genellikle sorun yaratmaktadır. Eş seçimine temel olan değer ve beklentilerin, kişilerin zevkleri, evlilikten beklediği gayeler, yaşam felsefeleri kararlı hale gelmeden yapılan erken yaşlardaki evlilikler, sonraları çok şey değiştiği için uzun ömürlü olma şansı oldukça düşük olmaktadır. Erken evlilikler ile eşler arasında on yılı aşan yaş farkı olan evliliklerin problemli olma olasılığının yüksek olabileceği kabul edilmektedir.

    Eş Seçmede Bireylerin Fiziki Güzelliği

    Eş seçmenin önemli bir boyutu sayılan “Fiziki yapı ve güzellik” konusu ile ilgili olarak gençlere “eş olarak seçecekleri kişinin fizik güzelliği hakkındaki tercihleri” sorulmuş ve dört seçenek verilmiştir. Toplam olarak öğrencilerin %53’ü “kendisi kadar güzel” olmasını tercih ettiklerini, %21’i güzelliğin eş seçmede “önemsiz” olduğunu, %20’si “kendisinden daha güzel” olmasını ve %6 kadarı da “kendisinden daha az güzel olmasını” istemişlerdir. Fiziki güzellik konusu, cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %75’i ve kızların ise %71’i eşlerinin “kendileri kadar ve daha güzel” olmasının istemişlerdir. Erkeklerin %18 ve kızların ise %24’ü eş seçiminde fiziki güzelliğin “önemsiz” olduğunu belirtmişlerdir(Özgüven 1994).

    Bu sonuçlara göre, erkek ve kızların her ikisi de yaklaşık dörtte üç oranında eşlerinin güzel olmasını istiyorlar, ancak, erkekler kızlardan biraz daha çok eşlerinin güzel olmasını önemli buluyorlar. Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir başka araştırmada da, ideal eş özellikleri arasında “güvenilir olmak”, “zeki olmak” ön sıralarda yer alırken “cazip görünüşün” daha az önemsendiği belirtilmiştir (Bilen, 1983).

    Eş Seçmede Dini İnanç

    Tarafların dini inançlarının eş seçmede ne derecede önemli olduğuna ilişkin soruya toplam öğrencilerin %86’sı “çok önemli” ve “kısmen önemli” ve %14’ü ise “önemsiz” olduğu cevabını vermişlerdir. Dini inancın önemi konusu cinsiyete göre incelendiğinde erkekler eş seçmede dini inancı %82, kızlar ise %89 oranında “önemli ve kısmen önemli” olarak belirtmişlerdir. Erkeklerin %18’i ve kızların ise %11’i eş seçmede dini inancın “önemli olmadığını” ifade etmişlerdir. Eş seçmede dini inancın her iki cins içinde önemli bir boyut oluşturduğu ve kızların bu konuda daha konservatif bir tutum içinde olduğu, evlenecekleri kimsenin dini inançlarının kendilerinkine benzer olmasını tercih ettikleri görülmektedir.

    Eşlerin dini inançları arasındaki farklılık ailenin mutluluğunu etkileyebilir. Çünkü dini inanç farkları eşlerin tutumlarını, yeme, içme ve eğlenme şekillerini yaşam kurallarını özellikle çocukların dini eğitimlerini etkiler, çocukların göreceklerini din eğitimi ana-baba arasında tartışmalı hale gelir. Dini bu farklılıkların kurulan evliliklerin mutluluğunu da etkilemeyebilir.

    Eş Seçiminde Bekaret Konusu

    Araştırmada, “evlenme kararı verirken bekâret konusu sizce önemli midir?” sorusuna toplam öğrencilerin %66’sı, evlenme kararı verirken “bekaret” konusunun farklı derecelerde de olsa önemli olduğunu %34’ü ise bekaretin önemsiz olduğunu ifade etmişlerdir.

    Konu cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin %37’si ve kızların ise %30’u bekaret konusunu önemli bulmuşlardır. Bekâret konusunun erkekler tarafından daha önemli bulunduğu görülmektedir (Özgüven 1996).

    Eşte Aranan Niteliklerin Kararlılık Düzeyi

    Üniversite öğrencilerinin, eşlerin de aradıkları yedi kişisel özelliğin sıralarında değişiklik olup olmadığını araştıran Hudson (1967) 28 yıl için de bu özelliklerin hiç değişmediğini saptamıştır. Bu temel özellikler, “güvenilir karakter”, “dengeli olmak”, “duygusallık”, “sevimli mizaç”, “karşılıklı çekicilik”, “sağlıklı oluş”, “yuva ve çocuk isteği” ve “zarafet ve inceliktir”. Bu kişilik özellikleri 1939 ile 1967 yılları arasında geçen 28 yıl içinde, farklı yıllarda üç araştırma üzerinde, yapılmış, eşde aranan bu niteliklerin önem sıralarında, dikkate değer bir değişiklik görülmemiştir.

    Ülkemizde Başaran’ın (1984) yaptığı araştırmada “ideal eşin sahip olduğu nitelikleri” incelenmiş, ideal eş olarak erkeklerin kadında aradığı nitelikler ise “ahlak, karakter, güzellik, iyi huy”, kadınların ise “ahlak, karakter, iyi bir meslek ve iyi huy”un ideal eşte bulunması gereken önemli nitelikler olarak bulunmuştur. Eş seçimini etkileyen etmenler araştırmasında da ,Özgüven (1994) genel çerçevesi yönünden benzer sonuçlar elde edilmiştir. Araştırmalarda “ideal eşte” aranan özelliklerin önem sırası oldukça benzerlik göstermekle birlikte, kültürler arası farklılıktan erkek ve kadın olarak cinsiyetler arasında farklılıklardan dolayı önem sırasının değişmesi doğal sayılmaktadır.

    Ailelerin Çocuklarının Eşlerine İlişkin Tercihleri

    Ailelerin çocuklarının eşlerinde bulunmasını istediği nitelikler konusunda, Sosyal Planlama Genel Müdürlüğünün (1993) yaptığı bir araştırmada, aileler tarafından belirtilen nitelikler TABLO 4.1’de verilmiştir.

    TABLO 4.1

    Ailelerin çocuklarının evleneceği kişide aradığı özellikler

    Önem Sırası

    Nitelikler

    Yüzdelik

    (1)

    Köklü bir aileden olması

    %42

    (2)

    İyi bir meslek ve iş sahibi olması

    %41

    (3)

    Dinine bağlı ve ahlaklı olması

    %29

    (4)

    Çalışkan ve becerikli olması

    %28

    (5)

    Tahsilli olması

    %27

    (6)

    Aynı siyasi görüşte olması

    %21

    (7)

    Zengin olması

    %13

    (8)

    Güzel, yakışıklı olması

    %03

    Sonuç ve Öneriler

    Eş seçimini etkileyen etmenlerle ilgili pek çok araştırma yapılmıştır.Bu araştırmalar cinsiyetlere göre ayrılmış , bireylerin v erdiği cevaplar kategorilere ayrılmıştır.Her insanın fikir yapısı evlilik ile ilgili düşünceleri birbirinden farklıdır.Bu sadece eş seçimi için değil her zaman böyledir.Eş seçimi konusu da titizlikle incelenmesi gereken bir konudur.Biraz öncede söylediğim gibi pek çok araştırma yapılmış öneriler ortaya konulmuş ancak yaşantımızda bizi yargılamayan, yada değişmemizi istemeyen birisiyle olmak kendimizi gayet iyi hissetmemizi sağlayacağını düşünüyorum

  • Erken Boşalmada Çare Sizsiniz

    Erken Boşalmada Çare Sizsiniz

    Toplum olarak genelde çok hızlı bireyleriz. Trafikte hızlı araba kullanırız ve hoşumuza gider, yemek yerken bazılarımız adeta koşturur gibi çabuk çabuk yer. Sanki kafamızın içinde bir ses geri planda sürekli “çabuk ol, haydi, acele et” diyor. Çocuklarımızdan okula başladıkları ilk günden itibaren bir an önce okuma yazmaya başlamasını hem öğretmenlerimiz hem velilerimiz bekliyor ve bu aceleciliği fark etmeden onların bilinç altına yerleşiyoruz. Sonra da yapılan araştırmalarda her 10 Türk erkeğinin 7’sinin erken boşalma problemi olduğu ortaya çıkınca şaşırıyoruz. Karşılaştığım vakalardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim; hayatı ne kadar hızlı yaşarsak o kadar yüksek oranda erken boşalma adayı oluyoruz.

    Tabii erken boşalmayı sadece bir ya da bir kaç nedene bağlamak doğru bir yaklaşım olmaz. Erken boşalma çok boyutlu nedenleri olabilen, biyo-psiko-sosyal kaynaklı bir rahatsızlıktır. Bu nedenlerden bazıları şunlardır:

    —Gençlik çağlarında uygunsuz ortamlarda yakalanma korkusuyla, ayıp, yasak ve günah düşünceleriyle yapılan mastürbasyonlar,
    —“Mastürbasyon körlük yapar”, “kişi sağır olur” gibi cinsel mitler yani hurafeler,
    —Cinsel ilişki konusunda tecrübesizlik,
    —Cinsel fizyoloji hakkında yanlış anlamalar ve gerçek olmayan beklentiler,
    —Zayıf cinsel beceriler ve tecrübesizlik,
    —Anksiyete ve depresyon,
    —Stres, sıkıntı ve gerginlik,
    —Yorgunluk, sıkkınlık, kızgınlık ve tedirginlik,
    —Cinsellikle ilgili gerçekçi olmayan beklentiler,
    —Cinsel uyarım eksikliği,
    —Gerekli koşulların sağlanamaması,
    —Sertleşmiş penise verilen orantısız önem,
    —Cinsel açıdan baskı altında yetişme,
    —Aşırı cinsel isteğin verdiği gerginlik,
    —Günah işleme veya suçluluk duygusu,
    —Hastalık kapma korkusu,
    —Partnerin anlaşılamayan korkusu veya reddetmesi,
    —Gebe bırakma korkusu,
    —Hadım edilme korkusu,
    —Partnerin hayal kırıklığı korkusu,
    —Vajinanın aşılamama korkusu,
    —Kadına karşı isteksizlik,
    —Partnerle çatışma,
    —Başkaları tarafından mahrem yerlerinin keşfedilme korkusu,
    —Partnere aşırı ilgi, bağlılık ve sevgi,
    —Para karşılığı kurulan ilişkiler veya genelev alışkanlığı,
    —Cinsel uyumsuzluk,
    —Bilinçaltında yatan cinsel ilişki ile ilgili olumsuz düşünceler,
    —Prostatit, üretrit vb. hastalıklar,
    —Penis başının aşırı hassasiyeti (penil hipersensitivite),
    —T12-L1 düzeyindeki nörolojik yaralanmalar,
    —Narkotik veya antipsikotik tedavinin aniden kesilmesi vb.

    Erken boşalmanın tanısında boşalmanın gerçekten erken mi meydana geldiğine yoksa bayan partnerin yavaş reaksiyonuna bağlı olarak erkenmiş gibi mi algılandığına dikkat edilmelidir. Erken boşalma tanısı, yalnızca boşalma süreci erkek tarafından yeterli derecede kontrol edilemez bulunduğunda veya erkeğin boşalma sürecini yeterince kontrol edemediği için partnerde orgazm yaşanmadığında konulmalıdır. Cinsel terapist erken boşalma tanısını koymadan önce yaş, cinsel birleşme sıklığı, partner özellikleri, ön sevişme süresi ve ortamın uyarıcılığı gibi etkenleri göz önüne almalıdır. Çünkü ilk kez cinsel ilişkiye giren genç erkeklerde erken boşalma sık görülür. Çoğu genç erkek daha sonraları boşalma süresi üzerinde bir kontrol geliştirebilir. Normal koşullarda kadınların %75’i vajinal orgazm olmazlar. Çiftler genellikle vajinal orgazma odaklandıkları ve olmayacak zor bir işin peşinden koştukları için endişe, korku ve kaygıları artar. Erkek kendini giderek daha başarısız ve yetersiz hisseder. Başarısızlık duygusu daha da erken boşalma sonucunu doğurur. (Vajinal orgazm takıntısı) Erkek 1 dakika değil 10 dakika da gidip gelse klitorisi uyarmazsa genellikle eşini tatmin etmede zorlanacaktır. (Klitorisin dayanılmaz ağırlığı) Erken boşalan erkeklerin eşleri de genellikle orgazm taklidi yaparlar. (Cinsel birleşmenin dayanılmaz ağırlığı) Erken boşalma sorunu yaşayan erkeklerin partnerlerinde ikincil bir sorun olarak cinsel ilgi ve istek azalması ya da orgazm bozukluklarının ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Bunun nedeni erken boşalırım düşüncesi ile erkeklerin ön sevişmeden kaçınması ve vajinal orgazmı takıntı haline getirmeleridir.

    Erken boşalma birçok şekilde tanımlanmaya çalışılmıştır. Genelde en sık duyduğumuz tanımı partneri tatmin edemeden boşalmaktır. Ancak bu şekilde ifade ettiğimizde partnerin özelliklerini yok saymış oluyoruz. Eğer kadın kısa sürede orgazma ulaşıyorsa erkek erken boşalmıyor sayılabilir ya da farklı partnerleri olan bir erkek bir partnerini çok rahat tatmin edebiliyorken diğerini edemiyor olabilir, o zaman bu erkek erken boşalma sorunu yaşıyor mudur yoksa yaşamıyor mudur? Bu nedenle partneri tatmin edemeden boşalmak ifadesi erken boşalmayı tanımlamakta yetersiz kalır. Yine erken boşalma dakika ile ya da penisin vajina içersinde kaç defa hareket ettiği ile de tanımlanmaya çalışılır. Bize göre bunların yerine, erkeğin boşalma refleksi üzerinde istemli kontrolü olup olmadığı ve ne zaman boşalacağına kendisinin karar verip veremediğine bakılmalıdır. Bu nedenle de aslında erken boşalma ifadesi yerine ‘’denetimsiz boşalma ya da istemsiz boşalma’’ denmelidir. Bu tıpkı sevdiğin bir yemeği yedikten sonra ‘’ben artık doydum, daha fazla yemeyeceğim’’ demek gibidir. Erken boşalan erkeğin yemeği yarım kalır, daha yemeği yiyorken bir el gelir ve tabağını önünden alır. Ancak boşalma kontrolüne sahip bir erkek ise dilediği kadar yer ve zamanı geldiğinde ‘’artık doydum, daha fazla yemeyeceğim’’ diyebilir. Bunun kararını kendisi verir. Verdiği kararda da pişmanlık duymaz. Erken boşalmada ise boşalma sonrası suçluluk, utanç, mutsuzluk, huzursuzluk, vb. duygular gelir. Kişi hazzı yarım kaldığı için tekrar ilişkiye girmek ister, ancak bu defa da sertleşme sorunu yaşayabilir ya da eşi bu durumdan hoşnut olmayabilir. Eşin de bu durumda aklı karışabilir, kendini suçlayabilir, erkeğe karşı öfke hissedebilir.

    Erken boşalan erkekler genellikle kendilerini şu şekilde ifade ederler:
    ‘’ Vajinaya giremeden veya birkaç kez gidip geldikten sonra hemen boşalıyorum…’’
    ‘’ O an geldiğinde kendimi kontrol edemiyorum.’’
    ‘’Kendimi yetersiz ve değersiz hissediyorum.’’
    ‘’Cinsel ilişki sonrası eşimden utanmaktan ve özür dilemekten bıktım.’’
    ‘’Her seferinde korktuğum başıma geliyor.’’
    ‘’ Vajinaya hemen girsem, dışarıya boşalmasam.’’
    ‘’Her şey çok hızlı gelişiyor, kendimi kontrol edemiyorum.’’
    ‘’ Artık bu durumdan çok yoruldum.’’
    ‘’Erken boşama sorunum yüzünden karşı cinse yanaşmaya çekiniyorum.’’
    ‘’İleride evlenince ya eşimi tatmin edemezsem.’’

    Erken boşalan erkeklerin kafaları birçok konuda karışıktır, zaten erken boşalmalarına da kafalarındaki cinsellikle ilgili yanlış ve abartılı düşünceler, kıyaslamalar ve kişilik özellikleri neden olur. İlk cinsel deneyimde, farklı partnerlerle, arada sırada ortaya çıkan erken boşalma sorunu erkeklerin kafasını fazlaca karıştırmaktadır. Yine bize en çok gelen sorulardan biri de masturbasyonla erken boşalmanın olup olmayacağıdır. Yani henüz aktif bir cinsel yaşantısı olmayan ya da deneyimi olmayan, ancak masturbasyonla kısa sürede boşalan erkekler de bizlere erken boşalma sorunları olup olmadığını sormaktadırlar. Önce şunu açıklığa kavuşturmak gereklidir, erken boşalma cinsel ilişkide ortaya çıkan bir durumdur, masturbasyonla erken boşalma olmaz. Bir kişiye erken boşalma tanısını koyabilmemiz için bu sorunun en az 4-6 ay boyunca, her ilişkide, sürekli olarak, yineleyici ve tekrarlayıcı bir biçimde ortaya çıkıyor olması gereklidir. Yine erken boşalma tanısı koyabilmemiz için erkeğin düzenli bir partneri ya da eşi olmalıdır, çünkü farklı partnerler farklı heyecanlar yaşatır ve sürekli partner değiştiren bir erkeğin erken boşalma sorunu yaşaması da daha büyük bir olasılıktır.

    Fakat bilinmesi gereken en önemli konulardan birisi nedeni ne olursa olsun erken boşalma hasta/danışan ve terapist/danışmanın karşılıklı iş birliği ile tedavisi olan, üstesinden gelinebilecek bir durumdur. Bunun için terapist/danışmanın yapmış olduğu tedavi planına uyumun önemi kadar özellikle partnerlerin ikisinin de tedaviye katılımı tedavinin süresini azalatırken başarı oranını da çok daha arttırıcı bir faktördür. Burada çiftlerin birbirine duygusal yakınlık ve desteği de tedaviyi pozitif yönde etkileyen bir başka faktördür. Yani aslında yazımızın başlığında dediğimiz gibiERKEN BOŞALMADA ÇARE SİZSİNİZ!

  • Erkeklerde Sertleşme Sorunları (İktidarsızlık)

    Erkeklerde Sertleşme Sorunları (İktidarsızlık)

    Erektil işlev bozukluğu, erektil yetmezlik, ereksiyon kusuru, sertleşme bozukluğu, empotans ve iktidarsızlık erkekteki cinsel uyarılma bozukluğunu ifade eden terimlerdir. Cinsel birleşmeyi sağlamak için gerekli sertleşmenin oluşmasında ya da sürdürülmesinde ortaya çıkan inatçı ve tekrarlayıcı yetersizlik olarak tanımlanabilir. Kişinin hiçbir şekilde sertleşmeye ulaşamadığı durum ve belli durumlarda ya da bazı partnerle ortaya çıkan durum şeklinde görülür. Türkiye’de Cinsel Sağlık Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada erişkin erkeklerin %60’ında değişik düzeylerde sertleşme sorunu saptanmıştır. Ne yazık ki erkeklerin %10’undan azı tedavi tedavi görmektedir.

    Sertleşme sorunu fiziksel ya da psikolojik sebeplere bağlı olarak oluşmaktadır. Fizyolojik bir sebepten sertleşme sorunu yaşayan erkek gece, sabah hiçbir zaman sertleşemez buna ek olarak hafif yetmezliği var ise sabah vakitlerinde sertleşir gün içinde tekrar sertleşemez. Sorun psikolojik ise fiziksel muayene sonucunda fizyolojik bir soruna rastlanmaz, sertleşme sorunu kişiye, duruma ya da zamana göre değişebilir.

    Nedenleri;

    Fizyolojik etkenler sebep olur, rol oynayan organik etkenler arasında en önemlileri kılcal damar sorunları, nörolojik ilaçlar ve cerrahi işlemler, hormonlarla ilgili sorunlardır. Bunu üzerine performansla ilgili olumsuz beklenti eklendiğinde tablo iyice olumsuzlaşır.

    Performans kaygısı sertleşme sorununun en belirgin sebebidir. Aslında performans başarıyla ilgili bir kavramdır. ‘Erkek, erkekliğini ispatlamalıdır’ ‘Erkek adam sertleşir’ ‘Erkek dediğin zaten sertleşmeyi becerir’ gibi mitler sonucu erkekliğini sertleşerek başaracağına inanan erkeğin kaygısı artar. Sempatik sistem devreye girer; beyin tehlike algılar, vücudu kasar ve tehlikeden korumaya çalışır. Erkeğin sertleşebilmesi için gevşemeye ihtiyacı vardır, parasempatik sistemin devreye girmesi, vücudun rahatlaması ve kaygıların yatışması gerekir. Ancak performans kaygısı buna izin vermez. Bireyin performansına ilişkin beklentisi ve yetersiz performans sonucunda ortaya çıkabilecek sorunlar ile ilgili düşünceleri yoğun kaygı ve anksiyete yaşamasına sebep olur.  Cinsel ilişkiden kaçma, cinsel isteksizlik ve depresif belirtilerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

    Suçluluk duyguları da sertleşme sorununa sebep olabilir. Evlilik dışı ilişkiler yaşanan suçluluğun erkekte sertleşme sorunu olarak ifade bulmasına sebep olur.

    Erkeği zorlayan bazı cinsel mitler ve abartılı beklentiler vardır, ‘ Erkek sürekli çivi gibi olmalıdır’ ‘ Erkek hiçbir zaman hayır dememelidir’ vb. Bu mitler bireyin kaygısını arttır, bozukluğun oluşmasına sebep olur.

    İlişki içerisindeki iletişim sorunları, problemleri çözememe ve duyguları ifade edememe gibi sorunlar erkeğin bazı olumsuz duygular yaşamasına ve bunu sertleşme sorunu yaşayarak ifade etmesine sebep olur.

    Her erkek hiçbir uyarıcı yokken, doğal bir şekilde sertleşebileceği gibi; uygun şartlar altında, uygun uyarıcılar var iken sertleşme sorunu yaşayabilir. Sertleşme sorunu beklemediği bir durumda kendini başarısız olarak değerlendiren birey, her seferinde aynı sorunu yaşayacağına inanır ve bu inanış kendini doğrular.

    Bireyin yaşantısındaki stres ve gerginlik sertleşme problemine sebep olur. Gün içinde yaşanan sorunlar, halledilemeyen problemler, iletişim kusurları erkeğin gerginliğini iyice arttırır. Yaşadığı olumsuz duygulardan kurtulmak için seks yapmak isteyen erkek zaten gevşeyemediği için sertleşme sorunu yaşayabilir.

    Yaşlanma, kullanılan bazı ilaçlar, yaşam stili ve bazı kronik hastalıklar ( hipertansiyon, diyabet, depresyon, kardiovasküler hastalık) sertleşme sorununa sebep olur.

    Tedavi;

    İletişimle ifade edilmeyen duygular bedenle ifade edilir. Eşler arasında yaşanan sorunlar olumsuz duygulara sebep olur. Bu olumsuz duygular sözel olarak ifade edilmediğinde, erkek bunu sertleşme bozukluğu ile ifade edebilir. Eşler arasında duyguların ifade edilmesini sağlamak iyi bir çözümdür.

    Sertleşme bozukluğuna, erkeğin sorunu olarak değil, eşler arasındaki ilişki sorunu olarak bakmak gerekir. Soruna ilişki üzerinden yaklaşıldığında, erkeğin üzerindeki suçluluk duyguları yatışmış olur ve tedavi süreci hızlanır.

    Çifte özel bir tedavi planı hazırlanır. Fiziksel muayene, psikolojik muayene ve çok ayaklı bir tedavi planı ile psikoterapi süreci başlatılır.

  • Tarihte Kadın Algısı: Elmayı Yedirten Havva, Ayvayı Nasıl Yedi?

    Tarihte Kadın Algısı: Elmayı Yedirten Havva, Ayvayı Nasıl Yedi?

    Havva’dan bugüne, kadının derin tarihi seyri içinde kadın sorunu hep var olmuş fakat tarih gibi o da tekerrürden ibaret kalmış ve kadının toplumda algılanışı Havva’nın ısrarıyla başlayan ve Adem’in elma yemesiyle süregelen süreçte yaklaşık olarak aynı kalmıştır: Kadın her zaman erkeğe hata yaptırmıştır ve Adem’e elmayı yedirten bir kadına, ayvayı yedirten bir erkek hep olmuştur. Adem’ in cennetten kovulmasını dahi Havva’ya dayandıran toplum, kadının sürekli suç işlediğine, erkeği günaha teşvik ettiğine vurgu yaparak ona çarpıtılmış bir kimlik atfetmiştir. Kadının çarpıtılmış kimliğinin özü, anaerkil ilk toplumların, mutlak tek tanrılı dinlerdeki peygamberlerin iktidarıyla, yok olmasına dayanır. Tek tanrılı dine geçişle eski kaynaklar yakılarak ve tanrıçalarla ilgili kaynaklar yok edilerek tarih yeniden yazılıp biçimlendirilmiştir. Tanrı erkek ile özdeşleştirilmiş, kadınlar ise günahlarından dolayı çeşitli şekillerle cezalandırılmış ve erkeğin egemenliği altında altında insana hizmet için yaratılan ve insanoğlunun devamını sağlayan araçlar olarak yeniden tanılandırılmışlardır. …Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı bir kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. (Yaratılış 2/21-22) Adem “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir.” dedi. Ona “Kadın” denilecek… Yahudiliğin katı kurallarıyla birlikte kadın toplumsal faaliyetlerden uzaklaştırılmış ve benliği Adem uyurken parçalanmıştır. Kadın haklarının karşısında olanlar, Tevrat’taki bilgiyi, kadını o günün “kaburga kemiği parçası”; bugününse “ mutfak robotu “olarak nitelemek üzere değerlendirmişlerdir. Yahudilikte kadının değeri yoktur. Yahudiler güne şu sözlerle başlarlar ; “Ezeli ilahımız, kainatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun.” Tevrat’a göre Adem ve Havva’nın cennetten çıkarılmasının sorumlusu Adem’i kışkırtarak yanıltan ve böylelikle bir imtihan sembolü olan yasak ağaçtan yemesine neden olan Havva’dır. Bu yaptığından dolayı Havva kendisinden sonra gelecek tüm kadınlara aynen intikal edecek olan bir cezaya çarptırılır. Bu ceza, hamilelik ve doğum sırasında kadının çekeceği sancılardır. Tevrat’ta kadının cinselliği katı dini kurallar eşliğinde günahlaştırılmış, eğer bir genç kız kızlık zarını yitirecek olursa, babasının evinin önünde şehrin adamları tarafından taşlanarak öldürülecek olması mübahlaştırılmıştır. Tevrat’taki inanç sistemine göre babasının evinde zina işlemiş sayılacak genç kadın, ölmelidir çünkü sadece babasına değil İsrail’e de alçaklık etmiştir. Tevrat’ta, Rab Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” der. “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Kadının kocasının yönetiminde olduğunu anlatan içerik , kadının kendisiyle ilgili bağımsız olarak verdiği kararları kocasının hükümsüz kılabileceğini gösterirken, bu aynı zamanda mutfak robotunun erkeğine verilen garanti belgesi de sayılabilir. Tevrat’ta ensest ilişki meşruydu. Dul kalan kadın, kayınbiraderi ile evlendiriliyordu. Birlikte oturan kardeşlerden biri, oğlu olmadan ölürse, ölenin dulu aile dışından biriyle evlenmemeliydi. Ölenin kardeşi dul kalan kadına gidecek ve onu kendine karı olarak alacaktı. “Kadının doğuracağı ilk oğul, ölen kardeşinin adını sürdürsün. Öyle ki, ölenin adı İsrail’den silinmesin.” Yahudilikte, uğradığı fiziksel, bedensel ve psikolojik şiddet ve kimi zaman şiddet nedenli ölümle aslında şehit edilen kadının ızdırabı köleci dönemin sonlarına doğru doğan Hıristiyanlık dini ile birlikte devam etti. Adem’le Havva’nın, tanrının buyruğuna inanmayıp elmayı yiyişiyle Tanrı tarafından lanetlenip günahkar oluşunu Hıristiyan teolog St. Augustinus günahın tarihçesiyle anlatır. Dinsel kaynaklarda çokça geçen elmayı St. Augustinus tensel zevk, tutkuyla yaşanan cinsle birleşme olarak yorumlar. St. Augustinus’a göre eğer Adem’le Havva elma ağacından kaçabilselerdi şehvet duygusu olmadan da birlikte olabilecekler ve böylece cinsel organlar da vücudun diğer organları gibi iradeye boyun eğebileceklerdi. İşledikleri bu ilk günah nedeniyle cennetten kovulup yeryüzün atılan Adem’le Havva’nın günahı kalıtımsaldır ve onlar yüzünden insan Tanrı tarafından lanetlenmiştir. Hıristiyan düşüncesine göre, bu nedenle insan, doğuştan günahkar bir varlıktır ve Hıristiyanlıkta da Yahudilikte olduğu gibi ilk günah kadına yüklenmiş ve kadın kötülüğün, şeytana uymanın ve ayartıcılığın temsilcisi haline getirilmiştir. İskenderiyeli Clement’e göre, kadın kadın olmaktan ötürü utanmalıydı. Bu aşağılama o kadar ileri boyutlara varmıştır ki 6. yüzyılda Mason meclisinde, kadının ruhu var mı yok mu konusu üzerine yapılan bir tartışmada yalnızca bir kişi kadının ruhu olduğuna yönelik oy kullanmıştır. Hıristiyanlıkta erkek kadın için doğmamıştı; fakat kadın erkek için doğmuştu. İşte bu yüzden Mesih adına kadın, kendini köleliğin sembolü saymalıydı. “Şunu bilmenizi istiyorum. Her erkeğin başı Mesih’ tir. Kadının başı erkektir. Mesih’in başı Tanrı’dır. Başı örtülü olarak dua ya da peygamberlik eden her erkek, başının saygınlığını hiçe indirir. Öte yandan, başı örtülmemiş dua ya da peygamberlik eden her kadın başının saygınlığını hiçe indirir. Böyle davrananla başını tıraş eden arasında hiçbir ayrım yoktur. Kadın başını örtmeyecekse, saçlarını da kessin! Madem kadının saçlarını kesmesi ya da tıraş etmesi saygınlığını hiçe indirgiyor, başını örtmesi zorunludur. Ama erkek başını örtmemeli. Çünkü o Tanrı’nın benzeri ve yüceliğiydi. Oysa kadın erkeğin yüceliğidir. Çünkü erkek kadında oluşmadı, ama kadın erkekten oluştu. Üstelik erkek kadın için yaratılmadı, ama kadın erkek için yaratıldı. İşte bu nedenle, kadının başı üzerinde bir yetki bulunduğu belgeleyen bir simgeye gerekçe vardır. Melekler yüzündedir bu. Kaldı ki Rab bağlılığında kadın erkekten, erkek de kadından ayrı sırada düşünülemez. Çünkü kadın erkekten oluştuğu gibi erkek de kadından doğar. Ama herşey Tanrı’dan oluşur.”( Korintoslulara Mektup 11; 3-12) Hıristiyanlık Tanrı karşısında kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunarak erkeğe tek eşliliği ve sadakati dayatmasına rağmen kadın bedenini bir doğum aracına indirgeyerek ve kadının cinselliğini çok yönlü denetimi altına alarak, kadın rahmini beslenme çantasına çevirmiştir. Kilise babaları, kadınların cinsel ilişki esnasında zevk orgazm olmalarının dinen caiz olmadığını açıklamışlar ve “Bacaklarınızı açın o anda sadece büyük Britanya’yı düşünün.” felsefeleriyle kadının ruhsal sünnetini gerçekleştirerek onları edilgenleştirmişlerdir. Hristiyanlık’ ta Meryem de Rab tarafından üflenerek doğduğu için edilgendir ve kadınsal gücün temsili değildir. Meryem’den çalınan anaerkil güç, üfleme eylemiyle erkekte ataerkil güç olarak Tanrılaştırılmıştır. İlk Hıristiyan liderlerinden olan Tertullian, Hristiyanlığın kadınlarla ilgili görüşünüşu şekilde belirtir: “Kadın, insanın kalbine şeytanın girmesini temin etmek için açılan bir kapı demektir. O, erkeği, Allah tarafından kendine yaklaşılması men edilen ağaca sürükleyen varlıktır. Ve ilahi kanunu bozmuş, Allah´ın yeryüzündeki sureti olan erkeği aldatmıştır.” Hıristiyan dünyasının “aziz” unvanlı Krisostem’in kadınla ilgili fikirleri şöyledir: ” kaçınılması imkansız bir kötülük kaynağı… Vesvese yatağı… Hoşa giden bir bela.. Bir iç tehlike… Gönüller avlayan güzel eşkıya… Süslü püslü bir musibet…” Mundar ve zararlı bir varlık olarak görüldüğü için kadın V111. Hanri´nin devrinde parlamentodan çıkan karara kadar İncil’e bile el süremiyordu. Zebur ilâhî kitapların en küçüğü olup, lirik söyleyiş ve ilâhîlerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlardan meydana gelmiş ve yeni dinî hükümler getirmemiştir. Dolayısıyla Zebur’da kadının algılanışına dair birkaç Zebur Nüshası dışında bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshalarından Mez.68: 5 “Kutsal konutundaki Tanrı, Öksüzlerin babası, dul kadınların savunucusudur” dul Kadınların Tanrı tarafından korunmaya alındığını belirtirken, “ Rab buyruk verdi, Büyük bir kadın topluluğu duyurdu müjdeyi” Mez.68: 11 nüshası ise kadınların sosyal hayatın içinde var edildiklerine dair ipucu verir. Son olarak, Davut’un evli bir kadın olan Batşeba’ yı sevmesi ve kadının kocası olan Uriah’ ı öldürterek Batşeba’ ya sahip olması ve Allah’ın bunun üzerine kendisini lanetleyerek; Batşeba’dan doğan yedi günlük oğlunun canını alması dışında Zebur’da kadının algılanışına dair detaylara rastlanmamaktadır. Kur’an, kadının, erkekle aynı şekilde yaratıldığını, tek bir bütünün ikiye bölünmesi ile Yüce Allah tarafından birbirini tamamlamak üzere var edildiğini fakat yaratılışında erkekten farklı özellikler taşıması sebebiyle görevlendirilişinin erkekten ayrı nitelikler taşıdığından söz eder ve erkekle kadının sadece farklı görevlendiriliş sistemleriyle değil, birbirleriyle dost ve arkadaşlıklarıyla da birbirlerini tamamladıklarından ve yaşamları boyunca toplumda aynı haklara, sorumluluklara sahip olacaklarından söz eder. Bakara 2 /187: «Onlar (kadınlarınız) sizin için birer elbise, siz de onlar (erkekleriniz)için birer elbisesiniz. » Erkekler kadınları gözetip kollayıcıdırlar. şundan ki Allah, insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır… (Nisa 4 / 34) Nisa suresinde, kadınların değer ve haklarının, Allah katında kul olmaya dair sorumluluklarının, yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları dışında birbirine eşdeğer olduğundan söz eder. Burada “üstün kılmak” tan kasıt, erkeğin kadın üzerinde her zaman egemen olduğu değil, erkeğin kadına göre yaratılıştan kaynaklanan farklılıkları olduğu ve bu farklılıkların erkeğin koruyucu, kollayıcı ve gözetici yönlerini kuvvetli kıldığı, aynı şekilde kadının kendi varlık yapısına has özelliklerinin de aynı şekilde onu erkekten farklı ve özel kıldığıyla ilgilidir. Kur’an; çokevliliğin insanın doğasına ters düştüğünü, onun insanları birbirine düşüren bir yapısını olduğunu; ancak savaş ve hastalık gibi zaruri durumlarda toplumun ihtiyacına yönelik bir görev olarak Müslümanların dörde kadar olmak üzere birden fazla evlilik yapabileceğini belirtir. Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed 25 yıl evli kaldığı Hz. Hatice’nin ölümünden sonra, o dönemde insanlar arasındaki en etkili dostluk bağı sayılan akrabalığı kuvvetlendirerek özellikle düşman kabileleri İslamlaştırarak İslam dininin yayılış hızına ivme kazandırmak ve Arabistan’da kabileler arası savaşların mağduru dul kadınları koruma altına almak için birden fazla evlilik yaparak çokevlilik yasağının dışında kalmıştır. Hz. Muhammed dayağa karşı durmuş, “Sizden hiç biriniz, kölesi imiş gibi karısını dövmesin. Akşam bir yatağa yatacağınız eşinizi nasıl dövebilirsiniz.” gibi sözler söylemiş, hanımlarına hayatı boyunca bir fiske bile vurmamıştır. O dönemde köle ve cariyelik sistemi devam etmekte ve bu durum cariyelerin birleşme ve bir erkekle bütün olma haklarını, efendilerinden hamile kalıp çocuk sahibi olmadıkları sürece, kısıtlamaktaydı. Kadının satılma hakkından muaf olması için ilk koşul “çocuk anası” olmasıydı ve bu sistem cariyelerin yararına olan yerleşik bir adet gibi sunulmaya çalışılsa da, kadının ancak efendisi öldükten sonra hürriyetine kavuşacak olma durumu ve sadece bir “efendi” si olması bile“sofrada yeri öküzlerimizden sonra gelen kadınlarımız” ifadesini doğruluyordu. Buradan bakıldığında, Kuran ataerkilliğin tartışmasız yazılı kanunu olarak yorumlanabilir. Kur’an toplumun çekirdeğini temsil eden aileye değer verir ve ailenin tüm sakinlerinin hak ve sorumluluk sahibi olduğundan yola çıkan görüşe kanıt olarak ailenin idaresinin bağımsız olarak ne erkeğe ve ne de kadına verildiğine ait kesin bir ifade içermez. Karşılıklı dayanışma ve görüş alışverişi yapılması önerilen bir danışma kurulunun, kriz yönetimi için gerekliliğinden söz eden Kur’an, bunu toplumun sorunlarını çözerek gelişmesinin ön koşulu olarak ortaya koysa da pek çok tarihçiye göre kadının özgürlüğü İslam dininin benimsenmesi ile birlikte yavaş yavaş kaybolmuştur. Onlara göre İslam dininin yanlış uygulanması sebebiyle Müslümanlıkla birlikte kadın saygın konumunu kaybetmiştir

  • Kadın Olmanın Dayanılmaz Yüceliği

    Kadın Olmanın Dayanılmaz Yüceliği

    Kalıp değil bir fikir… Elmas sorguçlu fakir; Açıkta sırrı bakir; Kadın… Çölde kaçan bir serap; Yönü kementli mihrap… Madeni som ıstırap; Kadın… Dipsiz hasrete tuzak; En yakınken en uzak…. Tadı zehrinde erzak; Bir işaret, bir misal. Ayrılık remzi misal. Allah’a yol birtimsal Kadın… Necip Fazıl Kısakürek Kadın… Doğanın dengesi, olmazsa olmazı… Elmanın diğer yarısı. Kadın denince aklıma bunlar geliyor. Bir de Hazreti Muhammed’in “hadis-i şerifi”. Şöyle demiş peygamberimiz: “Cennet annelerin ayağının altıdadır.” Anneler de kadın olduğundan cennete erkeklerden daha yakın olduklarını düşünüyorum. Dişinin bu tartışmasız yüceliği insanlık tarihinin neredeyse başlarından beri hep ikincilleştirilmiş, hatta çoğu kez kimliksiz bir kılıfa sokulmuş. Bu, fizik gücüne dayalı erkek egemenliğinden kaynaklanıyor olmalı. Çünkü erkekte kadının bu mükemmel donanımı yok. Çetin ALTAN bu konudaki araştırmasını “Divanda Kadın” başlığıyla yapmış: “Sanırım erkekler arasında; bizim Osmanlı ozanları kadar, kadınlara ağız dolusu sövüp sayanı pek gelmemiştir. Fazıl Efendi, tüm dünya kadınlarını ayağa kaldıracak bir küstahlıkla yükleniyor kadınlara: Er olan bir ola mı kancık ile Anulur (bir tutulur mu) mu kaçi (keçi)kıvırcık ile Sümbülzade Vehbi Efendi de ünlü kadın düşmanlığıyla sorunu özetliyor: Ne açık göz o pür-efsunlardır Ne başı örtülü mel’unlardır. Neden bu kadar kızmışlardır kadınlara, bilinmez. Oysa geçen yüzyılın ortasına dek; Kapalıçarşı’nın Nuruosmaniye kapısı dışındaki pazarda, neredeyse okkayla satılıyordu fakirler. İmam nikâhını kıyıp, şerbetleri içtikten sonra; ertesi sabah tepen attı da: “ – Testi boş” diye bağırdın mı; yeni gelin, pılısını pırtısını koltuğunun altına sıkıştırarak anasının evine dönüyordu. Ve sen, imam nikâhıyla bir tane daha alıp, ertesi sabah: “ – Testi boş” diye yine bağırabiliyordun. Yahut tutsak pazarına gidiyor, evire çevire her yanına bir iyi baktıktan sonra, beğendiğin bir tanesini alıp, getiriyordun eve. Bir süre sonra da; canın isterse, yine götürüp satıyordun pazarda. Üç beş kuruş üstüne vererek, bir yenisini alıyordun. Bizim Osmanlı edebiyatında, düzyazı geleneği olmadığı için; kimse tutsak pazarından alınmış anne, yahut ninelerinin anılarını yazmamıştır. Eski yüzyıllarda İstanbul’a gelmiş yabancılar yazmışlardır tutsak pazarlarını daha çok. Kadının bu ölçüde kişiliksiz olduğu bir toplumda; yine de ozanların onlara veryansın etmeleri, bilmiyoruz nedendir. Kadınların ise erkekler için söyledikleri hiçbir şey yok. Kendi kendilerine: “ – Allah iki gözünü kör etsin de, süründürsün inşallah” diye beddua etmekten başka… Osmanlı ozanlarının kadına karşı duydukları öfke, insanı şaşırtacak kadar acımasız ve derin. Oysa oyalı, oymalı nice nice aşk şiirleri yazanlar da yine onlardır. Anlaşılan: “ – Hem söverim hem döverim, hem de severim”diye bakmışlar kadına… Çağımızda dahi biraz böyle. Ama hiç değilse eleştiri ve veriştiri, sadece erkeğin tekelinde değil artık. Üstelik gitgide belki de; eskiye inat, sadece hanımların tekelinde olacak.” Aslında kendini üstün gören eril güç oldukça âcizdir dişinin karşısında; çünkü gönendiği tüm varlığını istese de istemese de onun desteğine borçludur. Bunun farkındadır veya değildir, ama fizik gücüyle donanmış yapılı bedeninin ego’su bu kavramı hep göz ardı etmiştir. Bedenî zafiyetine rağmen aslında erkekten çok daha güçlüdür kadın. Fıtri kabiliyetlerinden bahseden Duhamel, onların “erkeklerden daha çok hikmet sahibi olduklarını, ancak daha az bilip daha çok anladıklarını” söyler. Bilim, erkeğe göre ağrı eşiklerinin çok daha yüksek olduğunu saptamıştır onlarda. Hasletleri fazladır. Esneklikleriyle olumlu, doğurganlıklarıyla ve annelikleriyle kutsal; çekicilikleriyle de birer maşuka’dırlar. Tarihe şöyle bir bakarsak, Mustafa Kemal’in dışında ne kadar güçlü lider varsa, hemen hepsinin arkasında bir kadın olduğunu görürüz. Attila ve Cengiz ana erki toplumdan geldikleri için, hatunlarıyla olmalarına rağmen asıl güçlerini annelerinin desteğinden almışlardır. Napolyon’un arkasında Jozefin, Hitler’in arkasında Eva Braun, Arjantin’de devrim yaratan Juan Peron’un arkasında da Eva’yı görürüz. Viktor Hugo “Aşkın bir deniz, kadının o koca deryanın kıyısı olduğunu” söylemiş. Deniz keyfinizi yoğunluğunuzu atmak amacıyla karaya ayak basmakla sürdürüyorsunuz. Bir atasözümüz, “kadının zarf, erkeğin mazruf” olduğundan bahisle, zarfın erkeğin her olumsuz davranışını, her yanlışını massetmesi, kısaca onlara ters gelen her oluşumun “erkeklerin aflarına mağruren” yok edilişini anlatıyor. Mazruf’un“zarfın içine giren” anlamını taşıdığını söyleyelim bu arada. Naturalarındaki “geçim ehli olmak” gibi özelliklerinin yanında, Konfiçyüs’un tespitiyle “Her şeyi affederler, fakat asla unutmazlar.” Bir de bu yanları var kadınların. Atatürk’ün önderliğini yaptığı karanlığa karşı savaş, ölümünden sonra hedefine gidiyor görüntüsü altında yön değiştirmiş; ilkelerinin ışığı saptırılarak eskiye dönüş hızlandırılmıştır. Gün geçmiyor ki, kadına şiddet olayları yaşanmasın. Ülke insanımızın paydaş olduğu bu durumdan arınma şansının olup olmadığının hesabını yapmamız da mümkün görünmüyor. Olumluluk yelpazeleri çok geniş olan kadının savunma güçleri de o nispette fazladır, ancak gelişmişliği bizimki gibi ya da bizden aşağıda olan toplumlardaki kadınlar bunun farkında değiller. Zaten fark edenin de borusunu tıkıyorlar hemen. Halide Edip Adıvar’ın bu konudaki savı şöyle: “Kadınlar kendilerini sevenler için değil, onlara hükmedenler için can verirler.” Bunun “feodal yapının” bir parçası olduğunu görüyoruz. Yaradılışı itibarıyla onu kalıba sokmak çok zordur; meğer kendi isteye… Aksi halde kabullenmiş gibi göründüğü kuralları tersine çevirir. Alexandre Dumas’nın da şöyle bir tespiti var: “Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar” Arkaik çağ düşünürlerinden Publius Syrus da “Bir kadın ya sever ya nefret eder; ortası yoktur.”sözüyle tamamlıyor Dumas’yı. Bir başka yönleri de sevecen, yakınsak ve özverili oluşlarıdır. “Kadın kocasının delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı, ihtiyarlıkta da hastabakıcısıdır.” Diyor Francis Bacon ve ekliyor: “Kadın, içinde ne kadar çok kadın barındırırsa o kadar çok sevilir.” Yani o “sevgili,arkadaş, anne, ev kadını, aşçı, hizmetçi ve sair unsurları” bünyesinde tutabildiğince çok sevilir. Çünkü bunlar erkekte bulunmayan vasıflardır. “Kişiye imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı ‘saliha’ kadındır”diyor Hazreti Ömer. Saliha’nın elverişli iyi, uygun anlamlarını taşıdığını belirtelim. Mozart’ın bestesi “Bütün Kadınlar Böyle Yapar” Operasının librettosu da ilginç. Sanırız yazarının kadınlardan beklediği ilgi sürekli tavsiye olunca umutlarını yitirmesine sebep olmuş. Bir bölümünde şu dizeler var: “Her kim ki kadın kalbinden sadakat bekler; O denizi sabanla sürer, Kuma tohum atar, Rüzgârı ağla yakalamak ister” Bu davranışı umduğu kişiyi bulamamasından kaynaklanıyor olabilir; güçlü üreme içgüdüsü belki de mükemmeli beklemesi gerektiğini söylüyor… İspanyol filozof José Ortega Gasset de kadının bir erkekle yakalayabileceği duygusal hazzı şöyle dile getirmiş: “Bir kadının sevgisi, tutkulu kadının yaptığı gibi, içindeki varlığı ilahi bir biçimde teslim etmesi, belki de ussallıkla ulaşılamayacak tek şeydir. Dişi zihninin çekirdeği; kadın ne kadar zeki olursa olsun, us dışı bir güçle yüklüdür. Erkek ussal bir yaratıksa, dişi us dışı yaratıktır. İşte bizim bir kadında bulduğumuz en yüce mutluluk budur.” Lord Byronda bir saplama yapmış kadınlarla ilgili: “Kadınlar hakkında feci olan şey, neonlarla ne de onlarsız yaşanabilmesidir” diyor. Bizce de öyle. Baştan da belirttiğimiz gibi, elmanın diğer yarısıdır kadın. Gazeteci yazar Pakize Hanım da (Pakize Suda) kadınları anlamaya çalıştığını söyleyen bir erkeği şöyle cevaplıyor: “ -Hamamböceğini takip edeceksin! Hamamböceği hızla bir istikamete doğru yol alırken, hiç bir engelle karşılaşmamasına rağmen aniden durur ve bambaşka bir yöne doğru koşmaya başlar.” Bunun nedenini çözdün mü, kadınları anladın demektir.” Bu da bir kadın yazarın kadınların anlaşılırlıkları hakkındaki fikri. Geçmişe döndüğümüzde erkek egemen yaşantıya baş kaldıran kadınları da görüyoruz.Bunlardan biri kalemiyle savaş veren Aurora Dupin, müstear adıyla George Sand. Küçük yaşından itibaren babaannesi tarafından yetiştirilen, yaşamını bir süre de manastırda geçiren Aurora erkek egemen ağırlıklı evliliğe ancak bir yıl dayanabilmiş; benliğindeki güçle yaşamını yazar olarak kazanma çabasıyla birçok zorluğu yenerek seçkin bir edebiyatçı olmuştur. Balzac, Flaubert, Musset ve Alexandre Dumas gibi edebiyat tarihinin devlerinden takdir ve destek görmesine ve: “Bir erkeğin kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu”nun söylenmesine rağmen, “Bu şerefin erkeklere ait olduğunu” beyanla onu “Academie Française’e” kabul etmezler. Bu olumsuz kavram,yine sahne almıştır. Ama o aldırmaz. Diri kişiliğinin gücüyle bunun önemsiz olduğunu vurgular. Rus yazar İvan Turgenyev’e yazdığı mektupta şöyle der Flaubert: “Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şevkat olduğunu bilmek için onu, benim tanıdığım gibi tanımak gerekir.” İşte Aurora Dupin… Erkek egemenliğinin yıldıramadığı büyük bir kadın! Diğeri de silahıyla savaş vermiş, Martha Jane Canary. Toplum ona Calamity Jane adını yakıştırmış. Bunun ağzı pis, erkek tarzında viski içip tütün çiğneyen biri; ama mert… ama haksızlığa, hele de toplumsal ikiyüzlülüğe karşı. Silahı da çok güçlü.Bu arada Calamity’nin bela ve pislik anlamına geldiğini hatırlatalım. Geçmiş bu tip kadınlarla dolu. Haydi, gelin de bir erkek olarak takdir etmeyin onları! Yazıyı bir düşünürün tümceleriyle tamamlayalım: “Hayatınız, seçtiğiniz kadındır… Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz artar. Hayat kat kattır. Babil’in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir başka terasa sizi o kadın götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat,yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır… Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.” Zaman zaman akıl erdiremediğim, kimi zaman da ufuklarına ulaşamadığım tüm kadınlara saygılarımı sunuyorum buradan. Gönüllerince kaçamak bakışlar, ilk dokunuşlar, zıplatan yürek çarpıntıları, uyur-uyanık tatlı hayaller yaşasınlar… Kısaca hepsine aşk diliyorum.

  • Erkeğin Kolektif Soyut Aklı

    Erkeğin Kolektif Soyut Aklı

    Değişmeyen tek şeyin değişim kendisi olduğu görüşü, çeşitli yaşam biçimlerine, yönetim şekillerine, kültürlere olumlu özellikler kazandırsa da, bu görüş dünyanın en eşit ve demokratik toplumlarında bile kadın-erkek eşitliği konusunda işlememiş ve toplumların kültürel referansları kadınla erkek arasındaki farklılıkları sadece cinsiyet farklılığına indirgeyerek onlar arasındaki insani farklılıkları yok saymıştır. Feodalizm, teokrasi, monarşi, aristokrasi, demokrasi,komünizm, sosyalizm, anarşi, bu güne kadar ki bütün dinler, dinsizlik, sanat,kültür, tarih, ikili ilişkiler, aşk ve aklın alabileceği her şey ya tamamen erkeklik olgusunun ilkeleri çerçevesinde şekillenen ya da bu babasoylu düzenin belirli yerlerinden referansları olan durumlardır. Kadınları ideolojilerle ve törelerle öldüren, onu köleleştiren, zorla evlendiren, onun cinselliğini bastıran,erkeği pek çok konuda öncelikli kılan ve giderek daha da çok özümsediğimiz heteroseksüel toplum düzeni, içinde ne tıptan ne üfürükçülerden medet umamayacağımız bir hastalıktır. Evrensel ve ortaklaşa bilinçaltının ifadesi olan kadına dair tüm söylenceler erkeğin kolektif soyut aklı neticesinde şekillenir ve bütün sistemler ataerkilliğin yarattığı hiyerarşi üzerinden kurulur. Her kültürün kendine özel fiziksel, toplumsal,ekonomik ve siyasal koşullarının şekillendirdiği arketipler insanın ortak bilinçaltında kadını ideolojik, sınıfsal, etnik, dinsel ve cinsel bir ayrımcılığa sürükleyen anne, Tanrıça, iffet timsali, doğurgan, hanım vb.isimlerle kodlanır. Kolektif bilinçaltımızdaki bu kodlamalar daha çocuk doğmadan çalışmaya başlar. Ana rahmine düşen ceninin cinsiyeti belli olduğu andan itibaren, ilgili çocuk derhal “kadın” hatta “bayan” ya da “erkek” kategorisi kazanır ve eş, dost, akraba, hısım, anne, baba henüz doğmayan çocuğa aldıkları eşyaların renk seçiminde bile “ana soyu” ve “baba soyu” ayrımını yaratırlar. Pembeyle sembolize edilen kız bebek, kadın hatta bayandır; maviyle sembolize edilen bebek erkektir. Mavi- pembe ayrımı; yiyecekten, giysi biçimine, hitabet biçimlerinden evlilik ve miras sistemine kadar çeşitli toplumsal düzenlemelerde yerini bulur. Var olan bu toplumsal düzenlemeleri, biyolojik olarak kaçınılmaz göstererek meşrulaştıran biyolojik belirlenimcilikle de modern cinsiyet ayrımcılığını yaratarak kadının tarihteki rolünü arafta bırakır ve kadını bir şekilde kusurlu kılmaya devam eder.Toplumsal ve politik iletileriyle, olgusal destekten yoksun olan fikirlerine rağmen yüzyıllar boyu yerleşik iletişim araçlarından da destek gören biyolojik belirlenimcilik, kadına dair uzatmalı ve şiddetli tartışmanın en büyük unsurudur. Hırslı, doyumsuz, bireysel ve geleceği pek düşünmeyen,erkeği yücelten ve ayrımcılığa yatkın Ataerkil toplum yapısı biyolojik belirlenimcilikten kaçınılmaz olarak beslenir. Oysa ataerkil düzenden önceki, yeryüzündeki toplulukların önemli bir kısmında temelde dişil etki ve değerler aracılığıyla yönlendirilen anaerkil toplumda biyolojik faktörler, kadının lehineydi. Cinsellikle ve üremeyle ilgili bilgilerin sınırlılığı nedeniyle, o dönemde kadın doğurganlık özelliğiyle soyun devamını sağlayan bir tanrıça olarak görülüyor ve rahmiyle kutsanıyordu. Anaerkil süreçten geçen ve kültürleri” dişil” bir yapı arz eden yeryüzü merkezli bu toplumlarda Rosenberg’in belirttiği gibi “Anaerkil toplumun, ekonomik, siyasal, toplumsal ve dini temeli tarımsal yıla dayanır.Tarımın önemi, tüm yaşayan nesnelerin doğumdan olgunluğa, oradan ölüme ve oradan da tekrar doğuşa giden gelişimlerini vurgulayarak dairesel bir yaşam görüşünü beslemiştir…” (Rosenberg, 2003: 23- 24 )dairesel bir yaşam görüşü vardı. “Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları” isimli kitabında Eric Fromm anaerkil düzendeki insanların oral kişiliğe sahipken, ataerkil toplumdaki bireylerin anal kişilik dediğimiz kişiliğe sahip olduklarını söylemektedir. Yaşadığımız ataerkil toplum anal bir kapitalizm toplumudur. Ne anaerkil ne de baba erkil kurallar tek başına faydalıdır. Anaerkil ilkeler bir toplumda tek başına hüküm sürüyorsa o toplumdaki çocukların olgunlaşamama ve anneye aşırı düşkün olma, yetişkinlerinse sık sık çocuk gibi davranma riskleri vardır. Tam anaerkil bir toplum tekniğe, rasyonelliğe ve mantıklı bir ilerlemeye engel olarak kişinin kendini gerçekleştirme sürecine ket vurur.Anaerkil kültürün değerler sistemi ; anneye, doğaya ve dünyaya pasif bir teslimiyeti ön görür. Bu da sadece doğal ve biyolojik olan değerli kılarken,ruhsal, kültürel ve rasyonel olanlar ise anlamını ve toplumsal pratiğini yitirir. Baba otoritesinin tek başına hükümran olduğu ataerkil toplum yapısında ise, babanın egemenliği ve aşırı kontrolü çocukta korku ve suçluluk duyguları yaratır. Babaerkil yapı sevgiye ve eşitliğe önem verse de, sadece yasalarla, devletle,somut ilkelerle ve itaatle ilgilenmesiyle bir korku imparatorluğu inşa eder.Ataerkil kültürdeki aklın ve ruhun evrimiyle, anaerkillliğin merhamet ve eşitlik gibi ilkelerin sentezi, kadın ve erkeğin eşitliği konusunda atılacak gerçek bir adımın temelini oluşturabilir. Frankfurt Okulu düşünürlerinden Erich Fromm yarım asır önce kaleme aldığı “Sevme Sanatı” adlı eserinde eşitlik meselesine ışık tuttuğu bölümde şöyle der: “Günümüzde eşitlik ‘bir olmak’ değil ‘aynı olmak’ anlamına geliyor. Tekdüze soyutlamalar söz konusudur, yani aynı işlerde çalışan aynı biçimde eğlenen, aynı gazeteleri okuyan, aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri hisseden insanlar. Bu bağlamda genelde ilerlememizin kanıtı olarak gösterilen, örneğin kadın erkek eşitliği gibi kazanımlara kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Kadınların eşitliğine karşı olmadığımı özellikle vurgulamam gerekmiyor sanırım; ama eşitlik eğiliminin olumlu yönleri bizi yanıltmamalıdır, burada söz konusu olan ayrımların yok edilmek istenmesidir. Eşitliğin bedeli şu olmuştur: Kadın ve erkek eşittir, çünkü kadını erkekten ayıran farklar yoktur artık.Aydınlanma felsefesindeki ‘ruhun cinsiyeti yoktur’ tezi, günümüzde yaygın görüş olmuştur.(…) Artık kadın ve erkek karşıt gruplar olarak eşit değil birbirinin aynı olmaya başlamıştır. Günümüz toplumu bireysel olmayan eşitlik idealini önermektedir. Çünkü zahmetsizce, sorun çıkarmadan çalışan,seri halde üretim yaparken tamamen birbirine benzeyen insan atomlarına ihtiyaç duymaktadır. Bu insanların aynı emirleri yerine getirip yine de kendi gönüllerine göre davranmaları istenir. Günümüz seri üretimi nasıl ürünlerin standartlaşmasını zorunlu kılıyorsa, toplumsal süreç de insanların tek tip olmasını ister ve bu standartlaşmaya da ‘eşitlik’ adı verilir.”

  • KADINDA ORGAZM

    KADINDA ORGAZM

    Kadınlar ve erkekler cinselliği farklı yaşamaktadırlar. Öncelikle kadınlarda cinsel uyarılma erkeklerden daha yavaş olur. Erkekte uyarılma daha hızlıdır. Kadın sevişme sırasında tüm vücuduna yönelik okşamaları ister. Sevişme ilerledikçe ise, cinsel bölgelerin okşanmasını, orgazma yaklaşıldığı anlarda da cinsel bölgelerdeki okşamaların uzamasına izin verir.

    Erkekte ise bu olay kadının tam tersi olarak sevişmenin başlangıcında bile cinsel bölgelerin okşanmasını ve uyarılmasını ister. Kadının erkeğin omzunu, belini veya sırtını okşaması erkeğin uyarılması için yeterli değildir. Erkek, sevişmeye direkt cinsel bölgelerin okşanması ile başlamasını ve bu bölgelerde devam edilmesini arzu eder. Kadın erkeği de kendisi gibi düşünerek, onun zevk aldığı bölgeleri değil, kendi zevk aldığı bölgeleri okşayacaktır. Erkek de kadını kendi gibi düşündüğü için onu, kendi hoşlandığı ve uyarıldığı şekilde uyaracaktır. İlişkide her iki cins de, kendi hissettiği durumu karşısındakine yansıtarak hareket edecek ve karşısındakinin bundan çok hoşlanacağını düşünmektedir.

    Yukarıda bahsedilen bu farklılığı her iki cins de biliyorsa, farklılığı ilişkilerine uygulayacaklar ve ilişkide doyum kalitesi de artacaktır.

    Genellikle kadın cinsel isteklerini belli etmekten kaçınır. Örneğin, bu isteğin eşinden gelmesini bekler. Çok rahat iletişim kuran kadınlar bile ilişki isteğinin eşlerinden gelmesini beklemek durumunda kaldıklarını belirtmektedirler. Kadınlar bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Eşim her durumda beni yanlış anlayabiliyor. Okuyarak öğrendiğim şeyleri yaptığımda sen bunları daha önceki deneyimlerinden mi öğrendin şeklinde yersiz kıskançlıklar yapar. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi tepkisiz kalırsam, sen de hiçbir şeyden anlamıyorsun diye eleştirir.”

    Çeşitli çalışmalarda kadınlar, cinsel ilişkide ön sevişmenin uzun olmasını ve sevişme esnasında daha çok güzel sözler duymak istediklerini belirtmişlerdir.

    Cinsellik üzerine yapılan çalışmalar kadınlarda ön sevişmenin uzun tutulmasını önermektedir. Cinselliği kaliteli hale getirmek ve zevk süresini uzatmak her iki cins için de önemlidir.

    Ön sevişmede aşk oyunlarına ve dokunmaya önem verilmelidir. Kadın cinselliğinde özellikle orgazm sonrasında da bir farklılık gözlenmektedir. Kadın orgazma ulaştıktan sonra, cinsel duyarlılığı orgazmdan sonra bir süre daha devam eder. Erkek orgazma ulaştığı andan itibaren cinsel uyarılması son bulur. Erkeğin artık duyarlılığı biter ve çoğunlukla çok coşkulu bir orgazmdan hemen sonra bile uyuyabilir.

    Pek çok kadın bu durumdan şikâyetlerini “eşim orgazm olduktan sonra hemen arkasını döndü ve uyudu” biçiminde dile getirerek bu durumdan dolayı eşlerine kızdıklarını ve kırıldıklarını belirtmektedirler. Bu durum, orgazm sonrası cinsel duyarlılığı halen devam etmekte olan kadın için kabullenilir ve anlaşılır bir durum değildir. Kadın bu kadar zevkli, muazzam bir cinsel ilişkiden sonra bir süre daha erkekle konuşmak, sohbet etmek veya erkeğinin kendisine sarılmasını, dokunmasını, kendisini okşamasını ve güzel sözlerle ilişkiden çok zevk aldığını söylemesini bekler.

    Bu konuda hem erkek hem de kadın, bu cinsel farklılığın yaratılıştan geldiğini bilseler, birbirlerine kırılmazlar. Kadın erkeğin bu davranışının kendisine karşı yapılmış bir saygısızlık olmadığını ve orgazma ulaşma anından itibaren tüm erkeklerdeki cinsel duyarlığın son bulmasından kaynaklanan bir durum olduğunu bilmelidir. Erkekler de kadının orgazma ulaşmasından sonra bir süre hala cinsel duyarlılığının devam ettiğini bilseler, zor da olsa güzel bir ilişkiden sonra eşine sarılabilir veya onun elini sevecenlikle tutabilirlerdi.

    Diğer bir farklılık da, erkeklerde orgazm sayısı sınırlıdır. Kadınlarda ise ilişkide birden fazla sayıda peş peşe orgazma ulaşabilirler. Bu durum da, yaratılışlarından gelen bir başka farklılıktır. Kadınlar her ilişkide mutlaka orgazma ulaşmak gereklidir diye düşünmemektedirler. Bazen erkeğe sarılmak, onun sıcaklığını hissetmek onlar için doyurucu olabilmektedir. Erkeklerdeki orgazmın görünür olmasına karşın, kadınlarda da bir boşalma olmasına rağmen, bu göz önünde olmadığından erkek kadının orgazm olup olmadığını anlamayabilir. Bazen de kadınlar gerçekten eşlerini üzmemek için, ilişkiyi hızlandırmak için veya bir an evvel sonlandırmak için orgazm taklidi yapabilirler. Bu bazen sağlıklıdır, bazen de bir kaçış yoludur. 60’lı yıllarda cinsel devrim ve hippilik felsefesinin yaygın olduğu dönemlerde kadınla erkeğin aynı anda orgazma ulaşmalarının en uygun durum olduğu söyleniyordu. Cinsel terapistler şimdi orgazmın kadın ve erkekte aynı anda olmasının gerekli olmadığını söylemektedirler.

  • ERKEN BOŞALMAYI KONTROL ETMEYİ ÖĞRENEBİLİRSİNİZ!!

    ERKEN BOŞALMAYI KONTROL ETMEYİ ÖĞRENEBİLİRSİNİZ!!

    Erken boşalma, boşalmayı kontrol edememe değil, boşalmayı kontrol etmeyi bilmeme sorunudur..

    Erken boşalma yaygın bir şekilde görülen bir cinsel işlev bozukluğudur. Her 10 erkekten 7’si erken boşalma sorunuyla kliniklere başvurmaktadır. Erken boşalma, bir erkeğin gönüllü boşalmayı kontrol etmeyi bilmeyip, istediğinden önce zirveye çıkıp boşalmasıdır. Normal bir erkek önce heyecanlanır, sonra bu heyecanın keyfini çıkarır (plato) ve ardından isteyerek boşalır. Denetimsiz boşalan erkekte bu plato fazı yoktur; heyecanlanır ve istemediği halde boşalır.

    Erkeğin erken boşalma sorunu var diyebilmek için aşağıdaki unsurların gerçekleşmesini bekleriz.

    • 7 dakikadan daha az vajina penis birlikteliğini içeren cinsel ilişki (koit) süresi,

    • Kadının tatmin olmaması,

    • Kadın ve erkek istemediği halde boşalmanın gerçekleşmesi,

    • 6 ay boyunca düzenli olarak neredeyse her cinsel ilişkide erken boşalmanın gerçekleşmesi,

    • Kadın ve erkeğin bunu dert gibi görmesi gerekir.

    Erken boşalma, sadece erkeğin sorunu gibi görünse de hem erkeğin hem kadının, yani çiftin sorunudur. Bu nedenle bu sorunu birlikte çözebilirler. Çünkü cinsel yaşamın sadece biyolojik boyutu yoktur. Cinsel ilişki; biyolojik, psikolojik ve çiftin duygusal ilişkileriyle ilgili yönlerin tamamını içerir. Bu nedenle öncelikle erken boşalmanın nedenleri araştırılarak bu boyutlar da iyileştirilmelidir. Erken boşalmanın doğası ve nedenlerinin iyi bir şekilde anlaşılmasının neredeyse tedavinin yarısı olduğuna inanıyorum.

    Erken Boşalmanın Nedenleri

    Her cinsel sorun gibi erken boşalma da; geçmiş öğrenmeler ve deneyimlerden, kaygıdan, evlilikteki ilişki sorunlarından ya da bedensel bir rahatsızlıktan kaynaklanabilir. Bedensel bir rahatsızlıkla ilgiliyse, mutlaka bu konuda ilaç tedavisine başvurulmalıdır. Şimdi diğer öne çıkan nedenlere bakalım:

    • Cinsellik Ayıp.. Günah.. Yasak..

    Toplumumuzda cinsellikle sex birbirine karıştırılır. Cinsellik, doğuştan var olan, bizi biz yapan özellikler bütünüdür. Oturuşumuz, konuşmamız, giyimimiz vb her şeyimizdir cinsellik. Sex ise, iki yetişkinin birbirine dokunması, öpmesi, cinsel ilişkiye girmesi gibi bir dizi davranışı içine alan bir paylaşımdır.

    Çocukluk döneminde, çocuğun sorularına yaşına uygun basit cevaplar vererek merakı giderilmelidir. Eğer böyle yapmaz da; ayıp, günah denilir, çocuğun suçluluk ve utanç yaşamasına neden olursak, uygunsuz şekilde keşif yapmasına neden olabilir ve ileride cinsel işlev bozuklukları yaşamasına zemin hazırlayabiliriz. Hele ki, ilk merak ve uyanış dönemlerinde tehdit edilmesi, ceza verilmesi büyük sorunlara neden olabilmektedir.

    Erken boşalma yaşayan yetişkinlerin, çocukluk ya da ergenlik dönemlerinden kalma bu suçluluk ve utanç duygularını yoğun bir şekilde yaşadıklarını görüyoruz.

    • Ergenlikte Yanlış Ve Hatalı Mastürbasyon

    Her an yakalanma korkusuyla, hızlıca boşalmaya yönelik yapılan mastürbasyon; hem yanlış bir alışkanlığa dönüşmekte hem de cinselliğin ve haz almanın kötü bir şey olduğuna dair ön yargılara neden olabilmekte. Korku ve endişe, cinsellikle eşleştirilmekte, suçluluk duyguları ve utanç yaşamasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla genç yaşlarda başlayan hızlı boşalma alışkanlığı, sonraki yaşlara da miras kalmaktadır.

    • Ergenlerin Skor Takıntısı

    Ergenlik döneminde, mastürbasyon yaparak boşalma sayısı ya da cinsel ilişki sırasında arka arkaya boşalma sayısı, erkekliğin ve erkekliğe dair gücün bir göstergesi olarak görülebiliyor. Kendi aralarında sayı paylaşarak birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. Oysaki boşalma sayısının bir önemi olmadığı, önemli olan haz ve keyfin olduğunu öğrenememiş oluyorlar. Bu nedenle, ergenlik döneminde cinsel eğitimin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anne babalar çocuklarıyla bu konuyu konuşmaktan utanıyorlar, çekiniyorlar. Dolayısıyla, çocuklarının yanlış bilgiler alarak, yanlış deneyimler yaşamalarına neden oluyorlar.

    • Yanlış İnanışlar, Mitler

    Çocukluk döneminden bu yana dışarıdan edinilen bilgiler ve yaşantılar sonucu cinsel yaşama dair ön kabuller oluşur. Örneğin; “cinsellik her zaman heyecanlı olmalıdır”, “kadın ve erkek aynı anda orgazm olmalıdır” gibi ön kabuller, cinsel ilişki sırasında hazza odaklanmayı engelleyen yanlış inanışlardır.

    • Performans Kaygısı

    Cinsel ilişkinin süresi, erkeğin erkekliğinin ve gücünün bir simgesi olarak görülüyor. Eğer erkek, her istediğinde cinsel organını kaldırabiliyor, istediği sürede cinsel ilişkiyi sürdürebiliyor ve kadınını mutlu edebiliyorsa, erkek erkektir gibi bir algı söz konusu. Böylesine bir beklenti zinciri, erkeğe ağır gelebiliyor ve cinsel işlev bozuklukları yaşamasına neden olabiliyor. Eğer düşüncesi “erken boşalmamalıyım” ise, erken boşalma yaşaması kaçınılmaz oluyor ve boşalmasını kontrol edemiyor. Dikkati sürekli ilişkiye girme süresinde oluyor ve kaygı yükseliyor.

    Kaygı, heyecan, gerginlik= STRES varsa, adrenalin ve noradrenalin hormonları yükseliyor. Bu noktada; bedensel hislerin fark edilmesi ve hazzı yaşamak imkânsızlaşıyor. Mesanesi dolan bir çocuğun altını ıslatması gibi, yükselen cinsel heyecanını hissetmeyen erkek de erken boşalıyor.

    Kadının, aşağılayıcı, suçlayıcı, öfkeli tutumu da performans kaygısının devamına neden oluyor. Erkek suçluluk ve utanç duygularıyla sorununun devam etmesine yol açıyor.

    • Evlilikte İlişkisel Sorunlar

    Evlilik ilişkisinde sorun yaşayan erkek, farkında olmadan “hemen boşal-çekil” mekanizması işlemeye başlayabiliyor. Bu aslında, yakınlık kurmaktan kaçınma olarak yaşanmaya başlıyor. Erkek bunun farkında olmadığı için performans kaygısı yaşayarak, boşalmasını kontrol edememeye başlıyor. Bu nedenle, erken boşalma sorununun üstesinden gelmek için öncelikle ilişki sorunlarının giderilmesi gerekiyor.

    Erken Boşalma İle İlgili Farkındalık Kazanmak Ne Yapmalı?

    Öncelikle, yukarıda sıraladığımız nedenlerle ilgili kendi durumunuzu ayrıntılarıyla incelemelisiniz. Çocukluk ve ergenlik dönemindeki yaşantılarınıza bakınız. Ne gibi cinsel alışkanlıklarınız, korkularınız, kaygılarınız, travmalarınız var? Şuan bu sorunu sürdüren ne gibi unsurlar var? Nedenlerinizi tespit ettikten sonra, eşinizin de desteğini alarak bu sürece başlamalısınız.

    Bedensel Duyumları Fark Etmeli

    Asıl sorun erkeğin cinsel işlevlerinde değil, cinsel işlevlerini nasıl yerine getireceği konusundaki düşüncelerindedir. Aklını düşüncelerden arındıramayan, özgür ve doğal bir şekilde cinselliği yaşayamayan erkek, tedirginlik duygusundan uzaklaşamaz ve boşalma konusunda sorun yaşar. Bu nedenle erken boşalmada tedavinin esası, boşalma öncesi cinsel duyumların tekrar tekrar ve uzatılmış olarak yaşatılması ve erkeğin dikkatinin yüksek uyarılma düzeyindeki duyumlarına odaklanmasıdır. Erkek boşalmak üzere olduğunu uygun zamanda fark etmeyi öğrendiğinde, yani bedensel duyumlarını fark ettiğinde boşalmayı da erteleyebilecektir.

    An’a odaklanmalı

    Önemli olan o anı yaşamaktır. Cinsellikte de önemli olan son noktayı düşünmeden telaşsız bir şekilde şimdiye ve duygularımıza yoğunlaşmaktır. Ayrıca yoğunlaşırken kişi bedeninin serbestçe hareket etmesine olanak tanırsa, cinsellik doğal bir şekilde gerçekleşebilir. Aksi takdirde erkek, “nasıl bir cinsel birleşme olmalıdır?” kavramını tanımlayan toplumun genelinde kabul görmüş cinsel mitlere uygun bir şekilde hareket ederse, ani bir boşalma kaçınılmaz olacaktır!! Bu nedenle eşle birlikte sonsuz yakınlaşma duygusunun yaşandığı, sayı ve süreye takılmadan, ana odaklanmaya çalışılmalıdır.

    Yavaşlama Öğrenilmeli

    Erkeğin ne kadar sürede boşaldığından çok, boşalmanın istendiği zamanda olabilmesi için; düşük uyarım ve heyecan düzeyinde cinsel aktiviteye devam edilmeli, aşırı heyecanlanıldığında sakinleşene kadar beklenmeli ya da yavaşlamalı ve sakinleştikten sonra yeniden cinsel aktiviteye başlanmalıdır. Bu sayede cinsel heyecanı arttırıp azaltma becerisini kazanıp, istemeden doruğa ulaşılan o noktadan uzak durma öğrenilebilir. Ama bu süreç içinde boşalmayı kontrol etmeyi öğrenirken “sabırsız” olunmamalıdır. Çünkü önemli olan heyecan düzeyi arttığında geri çekilmek gerektiğini anımsamak ve fark etmektir. Erken geri çekilmek, geç kalmış olmaktan her zaman daha iyidir. Boşalmayı kontrol etmeyi değil, boşalmanın istem dışı bir şekilde gerçekleştiği kaçınılmazlık noktasına (geri dönülmez nokta) ulaşmamak için heyecan düzeyini kontrol etmek öğrenilmelidir.

    Erken Boşalmanın Tedavisi: Cinsel Terapi

    Cinsel terapi, terapist ve danışanların karşılıklı konuşarak sorunun çözümüne yönelik konuştuğu, çifte uygun davranışsal ödevlerin verilerek takibinin yapıldığı bir süreçtir.

    Oldukça sık rastlanan ama en kolay tedavi edilebilen cinsel sorunların başında yer alan erken boşalma biyolojik, psikolojik ve ilişkiyle ilgili yönleri içerir. Başarılı bir terapi süreci, tüm bu yönleri göz önüne almalıdır. Ayrıca başarılı bir terapi süreci, problemin tekrar etmesini de önlemelidir. Bizim uyguladığımız terapi yöntemi çok etkili olmaktadır; çünkü bu noktaların hepsini içerir.

    Cinsel terapiye erkekle birlikte eşinin de gelmesi, süreci hızlandırmaktadır. Öncelikle bireysel olarak kadın ve erkeğin cinsel yaşam öyküleri ve evlilik öyküleri alınır. Bu şekilde kendilerine en uygun terapi planı hazırlanır ve çift olarak terapiye başlanır.

    Erken boşalmanın tedavisinde boşalma süresini uzatmak değil, kişiyi telaşsız bir birleşmenin getireceği sonsuz yakınlık duygusuna ulaşmak, zamansız bir şekilde cinsel birleşme becerisini ve kalıcı olarak boşalma refleksi üzerinde istemli denetim sağlamayı öğrenmek esas olmalıdır.