Etiket: Enfeksiyon

  • HPV Virüsünün Etkileri: Genital Siğiller, Rahim Ağzı Kanseri

    HPV Virüsünün Etkileri: Genital Siğiller, Rahim Ağzı Kanseri

    HPV , human papilloma virüs, cinsel temasla bulaşır. Hem erkeklerde hem kadınlarda HPV virüs enfeksiyonunun etkileri görülebilir. 

    Erkeklerde görülen HPV virüs enfeksiyonunun belirtisi genital siğillerdir. Kadınlarda ise bulaşan HPV virüsünün tipine göre, virüs enfeksiyonun etkisi dış genital bölgelerde genital siğiller, rahim ağzında ise smear ile tespit edilen rahim ağzı hücresel bozuklukları (ascus, cin 1-2-3), ileri dönemlerde ise rahim ağzı kanserleri olarak görülebilir.

    Kadınlarda HPV virüsü siğile sebep olduğunda belirtileri erken ve kolay gözlenir. Ancak rahim ağzı hastalığı yapan tipler bulaştığında, hiç belirti vermeden de uzun yıllar virüs taşınabilir. Bu yüzden hiçbir şikayeti olmayan hanımların, rutin yıllık kontrollerini yaptırmalarını, smear takibini aksatmamalarını önermekteyim.

    Kötü kokulu akıntılar, rahim ağzı hasarları, yaraları, ilişki sonrası kanamalar gibi belirtiler HPV virüsünün rahim ağzında yarattığı enfeksiyon veya tahribatın belirtileri olabilirler. 

    Smear testi ile rahim ağzında virüs etkisi saptandığı durumlarda, virüs tiplemesi ile bulaşan virüs tipinin kanser yapma etkisinin olup olmadığını tespit etme şansımız bulunmaktadır. 

    Klasik bilgilerimiz siğil veya kanser yapan virüs tiplerinin bulaştıktan sonra, vücuttan arınamayacağı ve sebat edeceği yönündedir. 

    Tedavileri ise virüsün yaptığı etkilere göre planlanır. Genital siğillerin tedavisi, siğillerin koterizasyonu veya dondurulması ile yapılır. Daha sonra da nüksü engelleyici medikal tedaviler uygulanabilir. Virüs genital bölgede cilde yerleştiği için bağışıklık sistemi baskılandığında siğillerde tekrarlamalar görülebilir. 

    Rahim ağzına bulaşan HPV virüslerinin yönetimi, smear testinin sonucuna göre planlanır, tedavi ve takibi bu sonuca göre yapılır. Rahim ağzındanki etkilere göre, tanı ve tedavide, kolposkopi, biopsi, leep ile konizasyon veya soğuk konizasyon işlemleri yapılabilir. Rahim ağzı hastalığı tespit edildiğinde bu işlemler ile patolojiyi ortaya koyarak, cerrahi sınırların sağlam olduğunu teyit ettiğimiz sürece 3-6 aylık smear takipleri ile hem hastalıksız hem de güvenli bir takip yapmış oluruz. 

    HPV virüsü tespit edilen hanımların çoğu, hemen kanser olduk korkusuyla bize başvurmaktadırlar. Yanlış ve eksik bilgilerden dolayı, doğru hekime ulaşana kadar bu kaygılar devam etmektedir. Hpv enfeksiyonunun ileri dönem etkilerinden olan rahim ağzı kanseri ancak takipsiz ve ilgisiz hanımların başına gelebilmektedir. 
    HPV virüsünün etkileri ve rahim ağzı  hastalıklarının ilerleyişi aşamalardan geçtiği için, rahim ağzı kanserine dönüşümü 8-10 yılı bulabilmektedir. 

    Bu bilgilerin ışığında sizlerle paylaşmak istediğim öneriler şunlardır; 
    Hiçbir şikayetiniz olmasa dahi yılda bir kez jinekolojik muayene olup smear aldırmalısınız.
    Her kötü kokulu akıntı, vajinal kanama virüs varlığına veya rahim ağzı kanserine işaret etmez.
    Ancak bu şikayetleriniz olduğunda ihmal etmeden muayene olmalısınız. 
    Smear testi hayat kurtarıcı bir tarama testidir, kesin tanılar  şüpheli smear sonuçları tespit edildiğinde yapılacak biopsi sonuçları işe konulur. Tanı, tedaviler ve takipler  biopsi yani alınacak patoloji sonuçlarının ışığında yönetilir. 

  • Kanser tedavisinde enfeksiyonlardan nasıl korunabiliriz?

    Kemoterapi gören hastalarda enfeksiyon ilaçların dozuna ve süresine bağlı olarak değişik oranlarda görülebilir. Kemoterapi sırasında alyuvarların sayısının azalmasına bağlı vücut direncinin düşmesi sonucu bakteri ve virüsler üreyerek vücutta enfeksiyonlara yol açabilir. Enfeksiyonun en önemli belirtisi 38 dereceyi aşan 1 saatten uzun süre ateş olmasıdır. Bağışıklık sistemi geçici olarak zayıflamış kişilerde enfeksiyon tedavisi uzun sürebilir. Bu durum kanser tedavide aksamalara yol açabilir.

    Enfeksiyondan korunma konusunda yapılması gerekenler

    Gribal enfeksiyonların sık görüldüğü kış aylarında otobüs alışveriş merkezleri gibi kalabalık ortamlardan mümkün olduğunda uzak durulmalıdır.

    Hastalık bulaşması riskine karşı öpüşüp sarılmaktan kaçınılmalıdır.

    Kişisel hijyene dikkat edilmeli, özellikle ellerin sık sık yıkanmasına, günlük banyo yapılması ve çamaşırların günlük değiştirilmesine özen gösterilmelidir.

    Yenilecek gıdaların temiz ve taze olmasına dikkat edilmelidir.

    Özellikle sebze meyvelerin güzel yıkanması, yemeden önce sirkeli suda bekletilmesi, kabuklu meyvelerin kabuğunun soyularak tüketilmesi enfeksiyon riskini azaltır.

    Ağız hijyenine dikkat edilmesi dişlerin fırçalanması önem arzetmektedir.

    Kemoterapi sırasında beyaz kan hücrelerinde düşmeye bağlı sık enfeksiyon geçiren hastalar hekimini bilgilendirirse tedavinde değişiklik yapılabilir ya da kan değerlerinin düşmesini önleyici iğne kullanımı önerilebilir.

    Kemoterapi alan hastaların 38 dereceyi geçen ateş olması halinde en yakın sağlık kuruluşuna başvurması ve kemoterapi aldığını söylemesi gerekir.

    Kanser tedavisi sırasında enfeksiyon; önlenebilir, önlenemediği durumlarda ise gerekli tedbirlerin alınması halinde tedavi edilebilir bir yan etkidir.

  • Helikobakter pilori (midedeki sinsi mikrop)

    Prof. Dr. Barry Marshall Helikobakter Pilori’nin gastrit, ülser ve mide kanserine neden olduğunu keşfetmiş ve bu çalışması nedeniyle de Nobel Tıp Ödülünü kazanmıştır.

    Helikobakter Pilori (Hp) çomak şeklinde, çok hareketli ve üremesi yavaş bir organizmadır. Enfeksiyonun sıklığı gelişmiş ülkelerde %10-50, gelişmekte olan ülkelerde ise %80 civarındadır. Yani ülkemizde 10 kişiden 8’i bu bakteriyi taşımaktadır. Bu durumun en önemli belirleyicisi sosyoekonomik farklılıklardır. Yüksek yaşam standardı, yüksek eğitim düzeyi ve daha iyi sağlık koşullarına sahip olma enfeksiyon sıklığının düşük olmasını sağlamaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde enfeksiyonun uzun dönemdeki sonuçları ortaya çıkar. Helikobakter Pilori, uzun dönemde önce kronik gastrit, sonra atrofik gastrit, sonra intestinal metaplazi ve mide kanserine kadar giden süreçden sorumludur.

    Helikobakter Pilori Bulaşma

    Mikroorganizmanın geçiş yolu tam olarak bilinmemekle beraber, insanlar arasında dışkı-ağız veya ağız-ağız yollarıyla (tükrük, salya vb.) bulaştığı düşünülmektedir. Meyve ve sebzelerin yıkanmaması, orta çatal, kaşık kullanılması, aynı tabaktan yemek yenilmesi, içme sularının hijyenik olmaması gibi koşulların Helikobakter pilorinin geçmesini kolaylaştırır. H.pilori enfeksiyonu açısından herhangi bir yakınması olmayan aileler üzerinde yapılan çalışmalar, aile bireylerinden birinde H. pilori enfeksiyonu varlığında çocuklarının ve eşinin enfekte olma olasılığı %70’lere kadar çıktığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.

    Helikobakter Pilori ile ilişkili olduğu gösterilmiş hastalıklar

    Helikobakter Pilori önce kronik aktif gastrit, sonra kronik atrofik gastrit, intestinal metaplazi ve mide kanserine kadar giden bir süreçden sorumlu olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Araştırmalar bu bakteriyi taşıyan kişilerin mide kanserineyakalanma riskinin diğer insanlara göre 4 kat daha fazla olduğunu göstermektedir.

    1-Mide ve oniki parmak barsağı ülseri gelişimi (%20)
    2-Mide kanseri gelişimi (%1-3)
    3- Mide lenf kanseri (malt lenfoma) gelişimi (%1-3)
    4-Kronik gastrit, atrofik gastrit ve intestinal metaplazi (İntestinal metaplazi, mide mukozasında barsak tipi mukoza adacıklarının ortaya çıkmasıdır ve bazı çeşitleri kansere dönüşüm göstermesi nedeniyle yakından takip gerektirir)
    5-Ağrı, gaz, şişkinlik, bulantı, yemek sonrası dolgunluk hissi, geğirme, ağız kokusu gibi dispeptik yakınmalar Hp ile ilişkilidir.

    Helikobakter Pilori ile enfekte olma riskini artıran faktörler

    * Kirli besin ve su tüketimi
    * Düşük sosyoekonomik durum
    * Geniş aileler ve kalabalık yaşam koşulları
    * Sağlıksız yaşam koşulları
    * Organizmayı taşıyan kişilerin mide içeriğine maruz kalmak
    (Sağlık çalışanları ve eşler arasında geçiş)

    Helikobakter pilori tanısında kullanılan testler

    Endoskopi (Gastroskopi) yapılması gerekli olan hastalarda endoskopi sırasında alınacak doku örneğinin (biyopsi) hızlı üreaz testi (CLO test) kullanılarak veya histopatolojik inceleme yapılarak incelenmesi ile mide de H.pilori olup olmadığı anlaşılır. Hızlı üreaz testinde (CLO test) alınan biyopside renk değişikliğine bakarak HP varlığı veya yokluğu tespit edilir. CLO test, mide dokusunda bulunan atrofi, intestinal metaplazi, inflamasyon (iltihap) şiddeti gibi histolojik durumları bildirmez. Halbuki patolojiye gönderilen biyopside Helikobakter pilori dışında atrofi, intestinal metaplazi, inflamasyon (iltihap) gibi diğer tanıları da gösterir. Kesin teşhis için en güvenilir metot, endoskopi ile yapılan inceleme ve bu sırada alınan biyopside bakterinin patolojik olarak araştırılmasıdır.

    Endoskopi yapılması gerekmiyorsa diğer bir yöntem olan Üre-Nefes Testi veya kanda bu bakteriye karşı oluşmuş antikorların saptanmasına yönelik serolojik testler uygulanabilir. Üre-nefes testinin yapılabilmesi için son 15 gün antibiyotik veya mide asidini azaltmaya yönelik bir ilaç kullanmamış olmak gerekir. Kanda H. piloriye karşı oluşmuş antikorların saptanması sadece kişinin bu bakteri ile herhangi bir zamanda karşılaşmış olduğunu gösterir, bakterinin tedavi edilip edilmediği hakkında bilgi vermez. Bunların dışında dışkıda H. pilori antijeni varlığı araştırılabilir.

    Helikobakter Pilori tedavisinin kesin olarak önerildiği durumlar:

    1- Peptik ülser hastalığı

    2- MALToma (malt lenfoma)

    3- Atrofik gastrit, intestinal metaplazi

    4-Mide kanseri ameliyatı sonrasında kalan midede enfeksiyon varlığı

    5-Birinci derece akrabasında mide kanseri bulunan hastalar

    6-Hastanın kendi isteğiyle Hp için tedaviyi arzu ediyorsa

    Helikobakter Pilori tedavisinin tavsiye edildiği durumlar:

    1- Hp pozitif bulunan fonksiyonel dispepsi (Ağrı, gaz, şişkinlik, bulantı, yemek sonrası dolgunluk hissi, geğirme vb. belirtilerle kendisini gösteren ve altta yatan bir organik hastalığın gösterilemediği durum)

    2- Uzun süreli ilaç tedavisi gereken gastro-özofagial reflü hastalığı

    3-Aspirin ve/veya steroid olmayan antiromatizmal ilaçların uzun süreli kullanımının gerektiği durumlar

    4-Nedeni saptanamayan demir eksikliği anemisi

    5-Fonksiyonel dispepsi (nonülser dispepsi)

    6-Uzun süreli PPI (asit önleyici ilaç) tedavisi

    7-Uzun süreli antiromatizmal ilaç (NSAİİ) tedavisi

    8-Halitosis (Ağız kokusu)

    9-ITP (İdyopatik trombositopenik purpura)

    Tedavi

    Herhangi bir yöntemle özellikle endoskopik biyopsinin patolojisi neticesinde midede Helikobakter Pilori enfeksiyonu varlığı gösterildiğinde yol açabileceği olası hastalıklar nedeniyle enfeksiyonun tedavi edilmesi uygun bir yaklaşım olur. Tedavinin temelini mide asit salgısını baskılayan bir ilaç ve en az iki çeşit antibiyotiğin birlikte 10-14 gün süreyle kullanılması oluşturur. Bakterinin antibiyotiklere duyarlı olduğu pH aralığı 6-8 arasında olduğundan tedavi sırasında mide asit salgısının etkin bir şekilde baskılanması gerekir. Uygun tedavi verildiği halde eradikasyon sağlanamayan hastalarda değişik tedavi kürleri uygulanmalıdır. Bu konuda gastroenterolog bir doktora başvurmanız, size yardımcı olacaktır.

  • Hepatit b enfeksiyonu

    Hepatit B virüsü (HBV) tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz Türkiye’de de belirgin bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de görülme sıklığı olarak bölgesel farklılıklar görülmekte ve %5-15 aralığında dağılım gösteren bir sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. HBV ile karşılaşmış kişilerde birkaç çeşit klinik tablo ve hastalık olabilir. “Akut hepatit” adı verilen bulaşıcı sarılık tipinde enfeksiyon vücuda bulaştığı anda sarılık ve grip benzeri bir tablo yaratmaktadır.

    Bu şekilde hastalık geçirenlerin %90’ı iyileşirken %10’luk kesiminde ise kronik hastalık evresi başlamaktadır. Kronik hastalık evresinde ise hastalar HBV enfeksiyonuna karşı yeterli bağışıklık direncini gösteremediklerinden taşıyıcı ve bulaştırıcı olarak uzun yıllar yaşarlar ve bazı riskleri de taşımış olurlar. HBV enfeksiyonu uzun süre bu şekilde kalırsa siroz, karaciğer kanseri gibi en korkulan karaciğer hastalıklarının orataya çıkma riski oldukça artmaktadır.

    Bu nedenle, HBV enfeksiyonundan korunmak amacı ile bulaşma yollarını iyi bilmek gereklidir. Korunmasız ve dikkatsiz cinsel ilişki, damar içi uyuşturucu bağımlılığı, cezaevi-hastane-okul-kışla gibi kalabalık yerlerde yaşamak veya çalışmak, uygun sterilizasyon tedbirleri alınmamış tıbbi veya diş tedavileri görmek, dövme akupunktur gibi iğne uygulamaları yapılması gibi temel bulaşma yolları için önlemler alınabilir.

    Ailesinde HBV enfeksiyonu olan bireyler de nedeni tam olarak bilinmeyen bir şekilde risk altındadır ve mutlaka aile bireyleri HBV taramalarını yaptırmalıdırlar. Korunmanın et etkili yolu HBV aşılaması olup artık ülkemizdede 20 yıldan uzun süredir rutin aşılama programlarının başlaması ile HBV sıklığında belirgin bir düşüş beklenmektedir. Bütün hastanelerde kolaylıkla HBV taraması yapılabilir ve aşı gerekip gerekmediği anlaşılabilir.

    Kronik hastalık evresinde olan hastalarda hastalık derecesini anlamak ve karaciğer hastalığını tam olarak değerlendirmek amacı ile ultrason, kan testleri ve hatta karaciğer biyopsisi gerekebilmektedir. Her hastaya biyopsi önerilmez, genellikle yılda 1 veya 2 defa hastalık aktivitesini değerlendiren tetkikler yapılarak sonuçlara göre biyopsi kararı verilmektedir.

    Bu nedenle HBV olan hastaların yılda en az bir kere Gastroenteroloji bölümünde kan testleri ve ultrason ile kontrollerini yaptırmaları önemlidir. Belirli bir seviyede karaciğer hasarı olduğu tespit edilen hastalarda ise tedavi verilmekte ve HBV’nin tüm istenmeyen sonuçları engellenebilmektedir. Bu nedenle rutin tarama ve kontroller gibi basit tedbirler ile istenmeyen çoğu kötü sonuç engellenebilmektedir.

  • Reaktif artrit

    Reaktif artrit, son bir ay içinde veya halihazırda bir enfeksiyona tepki olarak gelişen inflamatuar (yangılı/iltihaplı) artrit şeklidir. Geçmişte, “Reiter sendromu” adı verilirdi; ancak şimdilerde “spondiloartrit” ailesinin bir üyesi olarak kabul edilmektedir.

    Kısa Notlar:

    Reaktif artrit, özellikle diz veya ayak bilekleri gibi eklemleri, topuklar, parmaklar ve beli etkileyebilir.

    Reaktif artrit, genellikle ishal ya da cinsel yolla bulaşan bir hastalıktan sonra görülür. Ancak hemen her enfeksiyona reaksiyon olarak da gelişebilir. Bazen enfeksiyona ait belirti olmadan da (asemptomatik denir) gelişebilir.

    Reaktif artrit nedir?

    Reaktif artrit, akut (ani başlayan ve 6 haftadan kısa süreli) başlangıçlı iltihabi bir artrittir. Belli bakteriyel enfeksiyonlardan sonra, ortaya çıkar. Çoğu zaman, bu bakteriler genital (Chlamydia trachomatis) veya bağırsak (Campylobacter, Salmonella, Shigella ve Yersinia) enfeksiyonudur. Klamidya, genellikle cinsel yolla geçer. Genellikle hiçbir belirtisi yoktur veya genital akıntıya neden olabilir. Bağırsaktaki enfeksiyonlar ise, ishale neden olabilir.

    Reaktif artritte, bu özelliklerin herhangi biri veya tümü olabilir:

    Sıklıkla diz ve / veya ayak bilekleri gibi belli eklemlerde ağrı ve şişlik

    Topukta şişme ve ağrı

    Ayak veya el parmaklarında şişme

    Geceleri veya sabahları artan sürekli bel ağrısı,

    Artritin bu türünün bulunduğu bazı hastalarda, gözlerde yanma ve kızarıklık olabilir. Yine diğer belirti ve bulgular içinde; avuç içi veya ayak tabanında döküntü ve idrara çıkarken yanma sayılabilir.

    Reaktif artritin nedeni nedir?

    Tam olarak nasıl ortaya çıktığı bilinmiyor. Genetik yapı ve çevresel nedenlerin yanı sıra, bazı bakteriyel enfeksiyonlara karşı vücudun savunma mekanizmasında bozulmayla birlikte artrit gelişir.

    Reaktif artrit kimlerde gelişir?

    Reaktif artrit yaşları 20 ile 50 arasındaki genç erişkinlerde daha sıktır. Erkeklerde kadınlara göre 3 kat fazladır. Reaktif artrit, her enfeksiyonla olabilse de bazı bakteriyel enfeksiyonlardan sonra gelişmesi daha fazladır. Bakteriyel diyarelerden sonra, hiç belirti vermeden veya genital akıntıyla bulgu veren klamidyal enfeksiyonlardan sonra görülür. Bazen A-grubu beta-hemolitik streptokok bakterisinin yaptığı, üst solunum yolu enfeksiyonundan sonra da reaktif artrit gelişebilir. Reaktif artritli bazı hastalar, HLA-B27 denen bir geni taşırlar. HLA-B27 testi pozitif hastalarda, sıklıkla semptomlar daha ani ve şiddetli başlar. Onlar da kronik (uzun süreli) semptomların olması daha muhtemeldir. Ancak, HLA-B27 negatif olan (bu geni taşımayan) hastalarda da reaktif artrit gelişebilir.

    İmmün yetmezliğe rağmen, HIV’le enfekte AIDS hastalarında da reaktif artrit gelişebilir.

    Reaktif artrit nasıl teşhis edilir?

    Tanı çoğunlukla enfeksiyon (halen var olan veya son bir ay içinde geçirilmiş) varlığıyla birlikte tipik kas-iskelet sistemi tutulumunun olmasına dayanır. HLA-B27 geni, Klamidya için idrar ve genital akıntı örneği alınabilir. Salmonella serolojik testi, gaitada (büyük abdest) kültürü, idrar kültürü, gibi testler yapılabilir.

    Reaktif artrit nasıl tedavi edilir?

    Tedavinin tipi, reaktif artritin evresine bağlıdır.

    Erken evre tedavi: Akut (erken evre) enflamasyonda, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar (NSAİİ’lar) ile tedavi edilir. Şişlik ve ağrıyı baskılamak için, naproksen, diklofenak, indometazin gibi NSAİİ’lar kullanılır. Bu ilaçlar, mutlaka mide koruyucu tedavilerle verilmelidir. Tek eklem tutulumlarında, eklem içine kortikosteroid enjeksiyonu yapılabilir.

    Geç evre tedavi: Kronik reaktif artritte, sulfasalazin veya metotreksat gibi hastalığı modifiye edici antiromatizmal ilaçlar (DMARD denir) ile tedavi gereklidir. Reaktif artrit, gastrointestinal enfeksiyonlar tarafından tetiklendiğinden sülfasalazin, daha yararlı olabilir.

    Yeni araştırmalar, klamidyaya bağlı kronik reaktif artrit hastalarında, uzun süreli antibiyotik kullanımının nüksleri azaltabileceği gösterilmiştir. Ancak bu sonuçlar, daha çok Kuzey Avrupa ülkelerinde doğrulanmıştır.

    Hatırlanması gereken noktalar

    İshal ya da genital infeksiyonun bir ayı içinde artritiniz gelişmişse, reaktif artrit olabilirsiniz.

    Reaktif artrit vakalarının çoğu, kısa sürede oluşur geçer. Bazen, kronikleşebilir.

    Reaktif artriti kontrol eden etkin tedavisi vardır.

  • Bağışıklık sitemi güçlendirilebilir mi?

    Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz bağışıklık sisteminin destekçisi olarak nitelendirilen Beta-Glukan molekülü mevsimsel değişiklikle birlikte artan salgın hastalıklar döneminde yine popüler oldu. Günümüze kadar 8000 makale ve araştırmaya konu olan Beta-Glukan sık enfeksiyon geçiren, uzun süre antibiyotik alma ihtiyacı olan çocuk veya erişkinlerde immün sisteminin aktive edilmesi, güçlendirilmesi için kullanıldığında antibiyotik ihtiyacında ve enfeksiyon sıklığında ciddi azalma meydana getirmektedir.

    Çocukların okul, yetişkinlerin yoğun iş stresi kısır döngüsüne girdiği mevsimsel geçiş dönemlerinde bağışıklık sistemini güçlendirmenin formülleri aranmaya başlanır. Bu sırada sık enfeksiyon geçiren, sık antibiyotik kullanmak zorunda kalan, rutin kullanım dozlarında çok yeterli yanıt alınamayan vakalarda Beta-Glukan’ın iyi bir destek olabilmektedir. Çocuklar toplum içine girdikleri ilk yıl; anaokulu, kreş, ilkokul birinci sınıf olabilir sık enfeksiyon geçirme riski ile karşı karşıya kalır. Kaldı ki 60 aylık çocukların immün sistemlerinin dışarıdan toplumsal kaynaklı enfeksiyon faktörlerine çok hazırlıklı olduğu söylenemez. İmmün sistemleri birçok virüsü, toplumsal kaynaklı bakteriyi tanımadığı için çocuklar karşıdan gelen bu tür enfeksiyon faktörlerine karşı abandone olup, sıkıntıya girebilir. Sık enfeksiyon geçirmek, sık antibiyotik almak, sık kulak iltihabı yaşamak, sık üst solunum yolu enfeksiyonu olmak sonrasında zatüre-pnömöni gibi tablodan tabloya geçen vakalar olabilir. Bu tablolar ilk okul yılı içinde olur. Sonraki yıllarda enfeksiyon sıklıkları –gerçek bir mmün yetmezliği olmayan çocuklarda- ciddi oranda azalır. Çünkü çocuk toplum kaynaklı enfeksiyonları tanır hale gelir.

    Beta Glukan Molekülü Nedir?

    Beta-Glukan’ın immün sistemini güçlendirdiğini, desteklediğini gösteren hem deney ortamında hem de insan vücudunda gözlemsel olarak yapılmış çalışmalar bulunmaktadır. İyi kanıt düzeylerine sahip çift kör plasebo kontrollü birçok çalışmada etkin sonuçlar elde edilmiştir. Şu anda piyasada FDA’ den onay almış Beta-Glukan genel olarak güvenli bir molekül olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda Beta-Glukan’ ın klinik olarak etkili olduğuna dair de güncel 7500-8000 çalışmada insan vücuduna bir toksik etkisi olmadığı görülmüştür. Kanser hastalarında kemoterapiye yardımcı olarak kullanıldığını ve iyi sonuçlar alındığını gösteren, radyoterapinin yarattığı sıkıntılar, yıkıcı, kırıcı, dökücü etkileri çok daha hızlı topladığına dair de çok sayıda makaleler bulunmaktadır. Benim bu konuyla ilgili yaptığım preklinik çalışmada alerjik hastalarda çok faydalı olduğunu gördük. Preklinik çalışmada iki grup oluşturuldu. Bir gruba Beta-Glukan bir gruba plasebo verdik ki bu çalışmada çift kör plasebo kontrollüydü; yani “tıbben bir molekül etkili midir-değil midir?” diye net sonuçlar alacağınız metodoloji ile yapılmış bir çalışmaydı. Beta-Glukan verdiğimiz alerjik rinit vakalarında, burun içerisindeki alerji tarzındaki proteinleri (sitokinleri) üreten Th2 hücresi dediğimiz hücreleri anti-alerjik mekanizmaları çalıştıran sitokinleri üreten ve Th2 hücreleri baskılayan Th1 hücre fonksiyonlarına doğru döndürdüğünü tespit ettik. Bahsi geçen Th1 hücresi immünolojik sistemde iyi bir anti-viral yanıt; iyi bir anti-kanser yanıt ile viral enfeksiyonlar veya kanserle savaşımızda temel hücrelerden birisidir. Aynı zamanda hücre içinde yaşayan bakterilere iyi bir örnek olan tüberküloza karşı da iyi ve güçlü bir Th1 cevabı gerekmektedir. Benim çalışmalarımdan elde edilen sonuç şu ki: Th2 aktif olan alerji hastalarının hücreleri Beta-Glukan’ la Th1′ e doğru kaydı ya da Th1 fonksiyonlarını daha iyi gösterebildi. Bu da klinikte bizim alerji vakalarında Beta-Glukan ile sağlanan iyilik ve viral enfeksiyona yakalanma sıklığındaki azalmayı açıklamaktadır.

    Çocuklarda Beta-Glukan Ne Zaman ve Nasıl Kullanılır?

    FDA’den güvenilir onayı alan Beta-Glukan kullanımında bir sakınca yoktur. Kış aylarıyla birlikte sıkıntılı enfeksiyon dönemlerine yaklaşırken bağışıklık sistemini desteklemek üzere Beta-Glukan kullanılabilir. Burada dikkat edilecek nokta: sık hastalanan, sık enfeksiyon olan kişilerde bunun gerçek sebebinin araştırılmasıdır. Öncelikle immün yetmezliği olup olmadığı sorgulanmalıdır. Gerçek immün yetmezliği ya da bir antikor eksikliği varsa tedavisi bellidir. Antikoru yerine koymak zorundasınız veya kemik iliği transplantasyonu yapmak zorundasınız. Ancak ortada kalan bir grup var. Gerçekten immün yetmezliği olduğu biyokimyasal ve immünolojik kriter ile laboratuvar şartlarında kanıtlanamıyor. İmmün yetmezliği yok ama çocuk tam olarak sağlıklı değil. Herkes yılda bir-iki kere enfeksiyon geçirebilir. Bunda bir sıkıntı yok ama yılda altı- sekiz- on kere orta kulak iltihabı gibi enfeksiyon geçiriliyorsa burada problem araştırılmalıdır. Sık pnömoni-zatüre sebebiyle hastanede yatan, uzun süre antibiyotik alma ihtiyacı olan çocuklar var. Bu çocukların esasında immün sisteminin birazcık aktive edilmesi, birazcık güçlendirilmesi gerekiyor. Bu vakalarda Beta-Glukan molekülü kullandıktan sonra ilaç sarfiyatında ciddi bir azalma, ilaç kullanım ihtiyacında gerçekten belli bir düşme ve enfeksiyon sıklıklarında gözle görülür azalma olduğu saptanmıştır. Bunun dışında çocuğun yaşam kalitesi ile birlikte ailenin de yaşam kalitesi de yükselir. Ders başarısı artar.

    Bilimsel Deneylerde Beta-Glukan Nasıl Sonuçlar Verdi?

    Beta Glukan’ın immünolojik olarak etkileri kanıtlanmıştır. Virüs, bakteri ya da mantar vücudunuza girdiğinde bunu ilk karşılayan doğal bağışıklık sistemidir. Doğal immün cevapta nonspesifik yani özgül olmayan en çalışkan eleman makrofajdır. Gider yabancıyı tanır, içine alır ve içinde enzimatik fonksiyonlarla yok etmeye çalışır. Normal bir savunma mekanizmasının başlangıcı bu şekilde çalışır. Makrofajın bunu yapabilmesi için gerçekten aktif, yürüyebilir, yalancı ayakçıklar çıkarabilir, yabancı virüs ya da bakteri yani yabancı materyali içine alıp içinde enzimatik aktivite başlatabilmesi gerekir. Beta-Glukan’ın tüm bu aktiviteleri makrofaj üzerinde laboratuvar şartlarında etkilediği daha düzgün çalıştırdığı, daha iyi aktivasyona geçirdiği gösterilmiştir.

    Bağışıklık Sistemini Güçlendirmek Mümkün mü?

    Dengeli ve düzenli beslenmek, dinlenmek, uykuya dikkat etmek, vakit buldukça spor yapmak, stresten uzak durmak bağışıklık sisteminin ayakta durmasını sağlar. Ancak; bunun dışında “dışarıdan bir takım etkenlerle immün sistemini güçlendirmek mümkün mü? İmmün sistem dışarıdan alınacak takviye ile güçlenir mi?” Bilim yıllardır bu konuyla uğraşıyor. Bugüne kadar çok sayıda tıbbi katkı maddesi, ilaç olabilecek türden maddelerden bahsedildi. Hala da çalışmalar devam ediyor. Buradaki temel sorular şunlardır: “Dışarıdan gelen enfeksiyon ajanlarına karşı immün sistem nasıl daha dik ve sağlıklı olabilir, kişilerin enfeksiyonlardan nasıl daha az etkilenmesi sağlanır?. Hastalığın tedavisinde kullanılacak antibiyotik, antiviral-ya da başka problemler gelişirse kanser gibi- kemoterapötik ilaçların alınması azaltılabilir mi?” Biliyoruz ki tüm ilaçlar normal şartlarda toksik etkili kimyasal maddelerdir. Tıpta ilaçlar fayda/zarar oranına göre kullanılırlar. Açıklamak gerekirse; antibiyotik ve antivirallerin belli bir kullanım süresi ve dozajı vardır. İnsanlarda etkili olduğu kanıtlanmış yan etkisi minimalize edilmiş- tolere edilebilecek-dozlarda bu ilaçlar kullanılır. Ancak bazı vakalar var ki; bağışıklık sistemi biraz zorlandığında, sıkıntıya düştüğünde (ya da gerçekten bağışıklık yetmezliği olanlar) rutin tedavi dozlarına ve tedavi sürelerinde normalde uyulması gereken süre ve miktarda alınan ilaca yeterli yanıt veremez. Ya da yanıt aldıktan birkaç gün sonra hasta aynı klinik tabloyla tekrar karşınıza gelebilir. “Bu tür vakalarda özellikle immün sistem desteklenmeli midir? Desteklenirse daha iyi sonuç alınabilinir mi?” şeklinde çok sayıda çalışma-araştırma yapılmış. Sonuçta bazı etkili moleküller saptanmış; bu moleküllerin hastada daha az antibiyotik kullanımına, hastane yatış süresinin kısalması ya da hastaneye hiç gerek kalmamasına, cost-effect yani parasal etkisinin daha az maliyetle tedaviye katkı sağladığı görülmüştür. Ayrıca hastanın klinik tablosunda normal doz ve zamanda iyileştiği tespit edilmiştir.

    Kullanılan Miktara Dikkat Edilmesi Gerekiyor

    En az 100 mg-200 mg gibi rutine göre biraz yüksek dozlar kullanılmalıdır. Literatüre baktığımızda aşağı yukarı 600 mg’lık dozların Beta-Glukan açısından çok daha etkili olduğunu gösteren yayınlar var. Konuyu değerlendiren çalışmalara baktığınızda 100 mg’lık dozların etkili olacağından bahsediliyor. Herhangi bir alanda klinik ihtiyacına göre kullanabilirsiniz ama 100 mg altında ki dozlar etkili mi? Birkaç tane çalışma var bununla ilgili;ancak, yeterince etkili olmadığını görüyoruz. Ben kendi adıma gerek çocuk gerekse erişkinde en az 100 mg kullanıyorum. Akut enfeksiyon veya ani başlayan enfeksiyon tablosu varsa makrofaj denilen hücreler, nötrofil denilen hücreler, bağışıklık sistemi hücreleri çok daha hızlı ve etkin hareket etmeleri gerektiği için klinik ihtiyaca göre iyi sonuç almak için daha yüksek dozlara çıkıyorum.

    Bağışıklık Sistemini Devamlı Uyarmak Doğru mu, Tehlike Yaratır mı?

    Enfeksiyon açısından riskli sezonlar vardır. Mevsim değişikliği ve kış boyu fizyolojik üst solunum yolunda bakteri kolonizasyona hazır ortam olması, dönemsel üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarında artışa sebep olur. Ben klinik kullanımımda yaz aylarının sonlarından, kış ayları süresince ilkbahara gelinceye kadar Beta-Glukan başlatıyorum. Bu, enfeksiyonlardan korunmak açısından düşündüğümüzde normal, rutinde de kullanılması gereken mantıklı süreç. Ama onun dışında bazı kanser vakalarında da destek tedavisi olarak da kullanılıyor. Burada nonspesifik bağışıklık sistemi hücrelerinizin devamlı aktif ve güçlü olması gerekiyor. Yani hastalık süresince belki hastalığı yeninceye kadar, yok edinceye kadar ya da yaşam sürdükçe bu hücrelerin, antikanser hücrelerin ya da immün aktif hücrelerin mutlaka aktive tutulması gerekiyor. Bu mantıkla baktığınız zaman, devamlı kullanmak gerekiyor. Bağışıklık sistemini bu kadar aktive edersek bir tehlikesi var mı? Makrofajı, nötrofilleri ve diğer immün aktif hücreleri aktive ederseniz, kendi kendinize saldırıya sebep olabilirsiniz. Bununla ilgili laboratuvar şartlarında ve insan üzerinde yapılan çalışmalarda Beta-Glukan’ın oto-immüniteyi davet etmediği saptanmıştır. Beta-Glukan; immün sistemini aktif tutmak, profilaktik dediğimiz-öncü olarak hastalık gelmeden korunma amacıyla kullanabilecek moleküllerden bir tanesidir. Hastayken de hasta olmadan önce de koruyucu olarak kullanılabilir. Bu tamamen kişinin tercihidir..

    Doğal Yolla Beta-Glukan Almak Mümkün mü?

    Yulaf, ekmek gibi besinlere baktığınızda Beta-Glukan içeriğine sahip olduğunu görüyoruz. Beta-Glukan molekülünün yapısal olarak çözülebilen diğeri de çözünmez formu olmak üzere iki formda bulunur. Yulaf, ekmek gibi gıdalarda karşılaştığımız Beta-Glukan’ın çok büyük bir kısmı çözülebilir Beta-Glukan’dır. Bunun immünolojik etkileri çözünemez forma göre çok aşağıda kalır, çok etkili olmaz. Dolayısıyla bize çözünmez form lazım. Ayrıca bu molekül 1-3, 1-6 D Beta-Glukan formülasyonunda olmalıdır. Yalnız 1-3 Beta-Glukan formuna göre 1-3, 1-6 Beta-Glukan fromunun çok daha etkili bir immün sistem güçlendirici olduğu bilinmektedir. Gıda takviyesi şeklinde kullanılabilecek Beta-Glukan’nın büyük oranda çözünmezdir.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Laktoferrin proteini yaraları iyileştiriyor, bağışıklığı güçlendiriyor, gençleştiriyor ve kanserden koruyor

    Laktoferrin, insan bağışıklık systeminin bakteri, virus ve mantarlara karşı savunma ve bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde etkin rol oynayan çok fonksiyonlu bir demir iyonları bağlayıcı glikoproteindir. Insanlarda, normal koşullarda, laktoferrin kanda, mukozal salgılarda, gastrointestinal sıvılarda, idrarda ve daha çok sütte veya kolostrumda (yani doğumdan sonra gelen ilk ağız sütünde) bulunur ve ağırlıklı olarak savunma sisteminin içinde kullanılmaktadır.

    Pek çok faydası nedeniyle, araştırmacılar laktoferrin’i bir tedavi edici protein olarak değerlendirmeye başladılar. Birçok tedavi amaçlı kullanılan proteinin injekte edilerek kullanılmasına karşın(aktive protein-c gibi) laktoferrin ağızdan alınarak aktif hale gelmekte yani oral olarak kullanılabilmektedir. Laktoferrin gelecek Haziran ayında yayınlanacak olan Biokimya ve Hücre Biyolojisi Dergisinin konusu olacaktır.

    Calgari Üniversitesinden Prof. Dr. Hans Vogel “Biz biliyoruz ki laktoferrin bizim doğuştan bağışıklık sistemimizde önemli fonksiyonu olan bir proteindir ve bizim bakteriyel, fungal, viral veya protozal enfeksiyonlardan korunmamızda önemli rol oynamaktadır. Ayrıca laktoferrin bizi bazı kanser türlerinden de koruyabilir” dedi. Ayrıca doctor Vogel “Bazı insanlar laktoferrin’i insan bağışıklık ve savunma sisteminin “isviçre çakısı” olarak gördüğünü, bütün bunları sadece demire bağlanarak yapmanın yanında, sahip olduğu proteinlerde bu sürece pek çok açıdan katkı sağlamaktadır.”
    Cilt yaralanmalarının iyileşmesinde laktoferrin’in rolü, erken yaşlarda intestinal system büyümesi ve gelişiminde laktoferrinin rolü,sığır laktoferrin’in kullanımının influenzanın önlenmesindeki rolü, ve premature doğanlarda inflamasyon önlenmesi ,kemik erimesinin önlenmesi,çocuklarda kemik gelişimdeki olumlu yararlarını gösteren binlere bilimsel makaleye pubmed’den ulaşılabilir.

    Bir önemli katkı da, hali hazırda online olarak yayınlanan, ve Pekinden Professor Ning Li önderliğinde bir grup Çin’li araştırmacı tarafından yapılan, çalışmadır. Bu çalışmada laktoferrin açısından zenginleştirilmiş süt tüketiminin mide barsak florasının yapısını geliştirdiğini ve bununda yaşam koşullarını iyileştirdiğini ortaya koymuştur.

    Diğer taraftan, pek çok veride laktoferrin’in birçok aktif hücreden salınan inflamatuar aracının salınımını engellediği, daha da ötesi laktoferrin’in profilaktik etkisinin sitokin üretimini baskıladığı görülmüştür. Bu özelliği ile metabolizma peturbasyonu ve endokrin fonksiyonlarından kaynaklanan enfeksiyon ve metobolik hastalıklar dahil iyileştirici etkileir bulunmaktadır.

    Laktoferrin’in demiri bağlama özelliği doğrudan mikrobiyal gelişimin durdurulması ve aynı zamanda motilitenin modülasyonu, patojenik bakterinin toplama ve biyofilm oluşumu ile ilişkilidir.Laktoferrin’in demir bağlayıcı etkisi lokal olup ortamdaki demiri bağlayarak bakteri ,virüs,fungus ve neoplastik hücrelerin barınamayacağı bir ortam oluşturmaktadır.Vücutta demir eksikliğine yol açmamaktadır.Demir iyonları bağlayıcı kapasitesinden bağımsız olarak, laktoferin mikrobiyal, viral ve hücre yüzeyleri ile etkileşime girerek bu sayede, mikrobiyal ve viral bulaşmayı önleyip ana hücrelere girişi engellemektedir.
    Laktoferrin sadece mukozal enfeksiyonlara karşı bir savunma faktörü değil, aynı zamanda çok amaçlı bir düzenleyici olarak viral enfeksiyon sürecinde etkileşime girmektedir. Laktoferrin’in anti-viral aktivitesi, enfeksiyonun ilk aşamasında görülen, hem çıplak hemde kapalı hücrede gösterilmiştir, bu da etkinlikte enfeksiyonun veya virusün ana hücre içerisinde ulaşmasını engellemektedir. Bu aktivite heparan sülfat glikozaminoglikan hücre reseptörlerine bağlanma vasıtasıyla veya viral parçacık veya her ikisi ile birlikte gerçekleşmektedir. Laktoferrin’in anti-viral etkisi kışın viral enfeksiyonlardan dolayı gereksiz antibiyotik almamızı engelleyecek gibi görünmekte…. Laktoferrin’in farklı insan epitel hücrelerinde nükleer lokalizasyonu, laktoferrin’in antiviral etkisini sadece erken fazda virüs-hücre yüzeysel etkileşimi ile değil, aynı zamanda hücreler arası etkileşerek göstermektedir.
    Laktoferrin’in ana hücre ve veya viral viral parçacıklara bağlanma yoluyla potansiyel olarak anti-viral aktivite gösterme kapasitesi, onun nükleer lokalizasyonu laktoferrin’in mukozal duvarda önemli bir tuğla olduğu, viral ataklara karşı etkili olduğu ve viral enfeksiyonların tedavisinde yeni bir strateji olarak uygulanabileceği fikrini güçlendirmektedir.

    Laktoferrin yukarıda da değinildiği gibi; çok fonksiyonlu bir protein ve doğal bağışıklık sisteminin en gerekli elementidir. Kanser ise öte yandan Dünya Sağlık Örgütü verilerine gore dünyada görülen toplam ölümlerin %13’ünü içermektedir.
    Kanserin en önemli beş formu, akciğer, kolorektal, mide, karaciğer ve meme kanseridir. Laktoferrin doğal yapısıyla antibakteryel, antioksidan ve antikarsinojenik etkisiyle demir iyonları bağlayıcı bir glikoproteindir.
    Ekzokrin bezlerinde üretilmekte ve aynı zamanda pekçok dış akışkanlar tarafından ilk ever savunma olarak salınmaktadır. Laktoferrin’in aynı zamanda apoptozis’i indükleme ve kanser yayılımını baskılama özelliği, ve kemoterapi sonrası bozulan beyaz ve kırmızı kan hücre dengesini yeniden yapılandırma kapasitesi bulunmaktadır.Laktoferrin özellikle kanser hastalarında kullanıldığında vücudun bağışıklık sistemini güçlendirerek kemoterapi yada radyoterapi gibi ağır yan etkileri olan tedavi rejimlerine karşı insanı dayanıklı kılmaktadır.Ayrıca kanser hastalarında yaşam kalite skorlarında belirgin düzelmeler göstermiştir.
    Elbette laktoferrin bir ilaç değildir,ancak sadece hastaların değil,sağlıklı insanların da hastalanmamak ve sağlıklı bir yaşam için düzenli kullanması gereken ve tavsiye edilen kaliteli bir yaşam aracıdır.
    Günümüzde genç ve güzel görünmek için harcayacak parası olmayan insanlar da artık günde tek tablet lactoferrin ile aynı sağlıklı ve kaliteli yaşama kavuşacaklardır….

    Biochemistry and Cell Biology, 2012, 90(3) , dergisi haziran ayı sayısını tamammen laktoferrine tablete ayırmıştır
    Ilgilenenler lütfen aşağıdaki linki kullananarak abstractları okuyabilir
    Yada
    www.pubmed.com
    sitesinden ayrıntılı tıbbi yazı ve çalışmalara ulaşabilir

    özellikle çevresinde kanser olanların daha dikkatli okumasını istiyorum
    ilginiz için teşekkürler

    http://www.nrcresearchpress.com/toc/bcb/current
    bu linkten bakabilirsiniz

  • Ateşli çocuğa yaklaşı

    Hastalık değil bir bulgu olan ateş; santral sinir sistemi tarafından kontrol edilen enfeksiyon veya enfeksiyon dışı nedenlere karşı vücut sıcaklığının anormal yükselmesi olarak tanımlanır. Ateş tanımı çocuğun yaşına, cinsiyetine, ölçüm yapılan yere göre değişir. İmmün sistemin olgunlaşması ve enfeksiyona neden olan mikroorganizmalar yaşa bağlı olarak değişmektedir. Bu nedenle ateşli hastaların değerlendirilmesi yapılırken yaşları; 0-28 gün, 29-90 gün ve 3-36 ay olmak üzere gruplandırılır. Böylelikle ciddi bakteriyel enfeksiyonlar açısından riskler de belirlenmiş olur.

    Vücut Sıcaklığı Ölçümü

    Vücudun öz sıcaklığını en iyi yansıtan ölçüm bölgeleri; rektal, koltuk altı, dil altı ve kulakdır. Bu bölgelerin her birinin kendi normal aralıkları vardır. Vücut öz sıcaklığını en iyi gösteren ölçüm alanı rektal ölçümdür. Ancak özellikle nötropenik hastalar olmak üzere enfeksiyon riski olan çocuklarda kullanılmamalıdır. Dil altı ölçüm; koopere olan hastalarda kullanılabilir ancak öncesinde sıcak veya soğuk gıda alımı ölçümü etkiler. Koltuk altı ölçümünde koltuk altı kuru olmalıdır. Yenidoğan bebeklerde koltuk altı ölçüm önerilir. Kulaktan ölçümde, infrared termometre ile ölçüm yapılır. Dört hafta – 5 yaş arası çocuklarda koltuk altı veya timpanik ölçüm önerilmektedir.

    Ateş Düşürücü Tedavi

    En sıklıkla kullanılan antipiretik ajanlar; asetaminofen ve ibuprofendir. Aspirin, Reye sendromu ile ilişkilendirildiği için önerilmemektedir. Ateşi olan çocuklara rutin olarak antipiretik önerilmez. Antipiretik tedavinin potansiyel faydaları; insensibl sıvı kayıplarını azaltarak dehidratasyon riskini düşürmesi ve çocuğun rahatsızlığını gidermesidir. Potansiyel yan etkileri ise ilaç toksisitesi, altta yatan hastalığın tanınmasında gecikme ve bazı enfeksiyon tiplerinin komplikasyonlarında artıştır.

  • Okul döneminde enfeksiyon kontrolü

    Okullarda enfeksiyon sık görülür, okullar enfeksiyonların yayılması için ideal alanlardır. Çünkü farklı yaş gruplarından birçok çocuk biraraya gelir ve bu çocukların bazıları yeterli kişisel bakım yapmayı bilmiyor olabilirler ve ayrıca çocukların bağışıklıkları tam değildir.

    Enfeksiyon nedir?

    Enfeksiyonlar gözle görülmeyen mikroorganizmalar aracılığı ile olur. Organizmalar, insan, çevre ve hayvan gibi farklı ortamlarda olabilir. Bakteriler, virüsler, mantarlar ve parazitler enfeksiyonlara yol açabilirler. Bakteriler kızıl, menenjit, virüsler kızamık, kabakulak gibi enfeksiyonlara yol açabilirler. Bütün enfeksiyonlar bulaşıcı değildir. Mesela kulak enfeksiyonu genelde çocuktan çocuğa bulaşmazken, su çiçği hızla bulaşır.

    Kimler enfeksiyon açısından risklidir?

    Herkes enfeksiyon açısından risklidir. Çocuklar mikroorganizmalarla karşılaştığında bazı faktörler hasta olup olmayacağını belirler. Etken mikroorganizma, etkenin hastalık yapma gücü, bağışıklık sistemimizin ne durumda olduğu ; etken ile karşılaştık mı?, direncimiz var mı? Gibi çok çeşitli faktör hasta olup olmayacağımızı belirler. Suçiçeği gibi bazı enfeksiyonlardan sonra ömür boyu bağışıklık kazanılırken grip gibi bazı enfeksiyonlar ile temas sonrası tekrar tekrar hastalanabiliriz.

    Enfeksiyonlar nasıl yayılır?

    Sindirim sistemi yoluyla; ishal gibi

    Solunum yoluyla (göz-burun-ağız ve akciğer salgıları ile); grip gibi

    Direkt temas ile;cilt enfeksiyonu, uyuz gibi

    Enfekte kan ile temas ile; hepatit B, C ve HIV gibi

    Bulaşmış yiyecek ve içecekler yoluyla; besin zehirlenmesi gibi

    Gastrointestinal sistem yoluyla bulaşma;

    Bazı hastalık etkenleri bağırsaklarda yaşar, çoğalırlar ve dışkı yoluyla vücuttan dışarıya atılırlar. Bu hastalıkların yayılması için dışkının ellere, eşyaya ve yiyeceklere bulaşması ve yutulması ile olur. Bu fekal-oral yol olarak adlandırılır ve tuvalet sonrası ellerde yerleşme sonucu olur. Eller aracılığı ile kalem, kapı kolu , masa gibi nesnelere geçer ve başkalarının etkeni almasına neden olur. Birçok mikrobik ishal ve hepatit A gibi enfeksiyonlarda yayılım bu şekilde olur. Bu nedenle el temizliği en önemli hastalıktan korunma yollarından biridir. Çocuklarımıza el temizliğini ve önemini iyi öğretmeliyiz. Özellikle küçük sınıflarda ve anaokullarında öğretmenlerin bu konudaki kontrolü de önem taşımaktadır.

    Solunum yoluyla bulaşma;

    Bazı enfeksiyonlar gözler, burun ve ağız gibi havayolları ve akciğerlerde yaşayan ve çoğalan mikroorganizmalar nedeniyle olur. Bazı organizmalar elden ele veya eşyalar aracılığı ile direkt temas yoluyla bulaşırken bazıları hapşırık ve öksürük gibi yollarla partikül aracılığı ile yayılım gösterir. Partikül yoluyla bulaşma enfekte(hasta) kişidem diğerine geçiş için 90-100 cm gibi yakın bir temas gerekir ( grip, meningokoksemi, kabakulak gibi). Bazı enfeksiyonlarda ise damlacık havada asılı kalarak ve akım yoluyla taşınarak daha geniş alanlarda bulaşıcı olabilir (kızamık, su çiçeği, tüberküloz gibi)

    Direkt temas ile bulaşma;

    Konjonktivit, bakteriyel cilt enfeksiyonları, ve uyuz gibi bazı enfeksiyonların bulaşması için direkt temas gerekir. Öpücük hastalığı gibi bazı hastalıkalrda ise tükürük gibi vücut salgıları ile temas ile enfeksiyn bulaşabilir.

    Kan yoluyla bulaşma;

    Hepatit B, ve HIV (AİDS) kan yoluyla bulaşan 3 önemli enfeksiyondur. Hasta kişilerin kanları diğer kişilerin kan akımına bulaşırsa hastalık bulaşma riski mevcuttur. Sağlam ciltten bulaşma riski yoktur, etkin bariyer görevi görecektir cilt.

    Besinler ve Su yoluyla bulaşma;

    Besinler ve suda mikroorganizmaların ürtettiği toksik maddeler ve mikroorganizmaların kendinin bulunması sonucu besin zehirlenmesi gözlenir. Besinler ve su mikroorganizmaların taşınması için bir aracı görevi görürler.

    Enfeksiyonların önlenmesi ve kontrolü için yapılabilecekler;

    Risk altındaki kişilerin aşılanması

    Enfeksiyon kaynağını uzaklaştırmak; Okula hasta olarak gelen veya okulda hastalanan öğrenci bulaştırma riski var ise eve gönderilmelidir.

    Bazı standart önlemlerin alınması ve basit hijyenik kurallara dikkat edilmesi-öğretilmesi; El hijyenine önem verilmesi ve vurgulanması, çevre temizliğine dikkat edilmesi, atıkların uygun toplanması gibi hususlara dikkat edilmelidir. El yıkama enfeksiyonların yayılmasını önlemek için en basit ve etkin yoldur. Ellerin hangi durumlarda ve nasıl yıkanacağı etkin bir şekilde öğretilmelidir. Havlu-diş fırçası, su bardağı ve sulukların paylaşımının önlenmesi gerekir.

    Öksürük hapşırık gibi durumlarda başlını çevirmeyi, ağzını kapamayı ve eller eğer salgılarla temas ederse etkin şekilde yıkanması öğretilmelidir. Kullanılan kağıt mendiller kapalı çöp kutularına atılmalıdır.

    Alınabilecek önlemler ve dikkat edilmesi gerekenlere rağmen enfeksiyonları her zaman önlemek elbette mümkün olmayacaktır. Okul veya kreşin ilk yıllarında fazla etkenle temas etmemiş bağışıklığı azyıf olan çocuklarda hastalıklarla karşılaşma riski herzaman daha fazladır. Bu nedenli dengeli düzenli beslenme, düzenli uyku önemli olmaktadır. Çocuğun hastalıklara yanıtına, bağışıklık sisteminin, beslenmesinin ve gelişiminin durumuna göre hekimizin de önerisi ile direncini arttırmak amacıyla bazı bitkisel destekler, vitamin destekleri de planlanabilmektedir.

  • Hpv aşısı ( insan papillomavirüs aşısı )

    HPV enfeksiyonu her yaş grubunu etkileyen yaygın bir enfeksiyondur. Bir çok insan HPV ile enfekte olduğunu farkında değildir. A.B.D ‘de 79 milyonun enfekte olduğu ve her yıl 14 milyon yeni vakanın tanımlandığı bildirilmektedir.

    HPV enfeksiyonu

    Yaygın bir enfeksiyondur.

    Kuluçka dönemi uzundur.

    Enfekte olduktan sonra virüsün vücuttan atılma süresi veya hastalık oluşturma süreci tam olarak bilinmemektedir.

    Birçok insanda HPV belirti vermez veya sağlık problemi oluşturmaz. Genellikle virüs iki yıl içinde vücuttan atılabilir. Bazı şahıslarda ise virüs vücutta uzun yıllar kalır ve ciddi klinik tablolara kansere yol açar.

    HPV Kadınlarda Erkeklerde

    Serviks Penis

    Vajina

    Vulva

    Her iki cinste

    Anüs

    Dil

    Yutak borusu

    Solunum sisteminde kanserlere neden olabilmektedir.

    HPV enfeksiyonunda korumada aşıların önemi tartışılmaz.

    Aşı her iki cinse uygulanmalıdır.

    Aşı uygulama zamanı

    Kızlarda 9-26 yaş

    Erkeklerde 9-21 yaş ‘dır.

    Ülkemizde HPV aşısı 12 – 14 yaş ve üzerinde uygulanmaktadır.

    Genellikle 2-3 doz olarak uygulanan bu aşılar güvenli ve etkilidir.

    Erken yaşlarda uygulanan aşılardaki etkinlik daha yüksektir.

    Aşı gebelikte uygulanmaz.

    Lateks alerjisi olan bireylere HPV aşısı önerilmez.

    Özetle

    HPV aşısı her iki cinse uygulanmalıdır. Sadece kız çocukları değil erkek çocuklar da aşılanmalıdır.

    Yaş sınırı 9 yaş – 45 yaş olarak belirtilmiştir.

    HPV aşısı kızlarda 12- 26 yaş

    Erkeklerde ise 14-21 yaş aralığında uygulanmalıdır.

    Yüksek riskli bireylerde aşı uygulama sınırları esnetilebilir.

    Sonuç olarak ;

    HPV enfeksiyonu esas olarak cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyondur. Enfeksiyon sadece cinsel yolla değil solunum yolları ,ağız, burun ve deriden de bulaşabilmektedir.

    HPV aşısı insan papillomavirüs aşısıdır. Aşıyı ‘’rahim ağzı kanser ‘’aşısı olarak lanse etmek yetersiz bilgiden kaynaklanır.

    HPV aşısı hem kız hem de erkek çocuklarına uygulanmalıdır.