Etiket: Enerji

  • Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Elinizde olan zenginlik ve bolluğun kapısını açmanızı sağlayacak dinamik stratejiler ve gözünüzü açacak bilgilere ihtiyacınız var ve bu bilgiler evrenseldir. Aslında söylenmeyen bir şey yoktur. Her duyduğunuz, daha önce okuduklarınızın bir başka şekilde söylenmiş halidir.

    Başarılı olmanın, şansla veya aileyle ilgili bir şey olmadığını söylemeye gerek yoktur sizin için. Dünya mucizevi şeylerle doludur. Önemli olan bu mucizevi dünyada bize sunulanlara ulaşabilmenin yollarını bilmektir. Büyük, gizemli bir güç ve enerji dünyasında kendimizi nerede bulmak istediğimiz çok önemli. Tabi ki herkes gibi biz de kendimizi en iyi yerde konuşlandırmak isteriz ama bunun yasaları var. Bu yasaların ne kadar farkındaysak ve bu yasaların gereklerini ne kadar yerine getirirsek o kadar başarılı oluruz. 

    Oluşum, bu yasaların başında gelir. Robert Collier: “Birincil neden zihindir. Her şey bir fikirle başlamalıdır. Her olay, her koşul, her şey ilk önce zihinde bir fikirdir.” der. Öncelikle düşünce platformunda yaşanır her şey. Olumlu ve olumsuz her şey düşüncede başlar. Bunu kim bilir kaç kere duymuşsunuzdur. Ama iş bu yasadan yararlanma noktasına geldiğinde sorunlar baş gösterir. İşte burada insanlar ayrılır. Evrenin oluşumunu göz önünde bulundurduğumuzda çoğunluğun görüşünün, oluşumun büyük bir enerji açığıyla ortaya çıktığı üzerinedir.

    Şimdi de şunu sorgulayalım. Bilincimiz ne yaratıyor? “Bilincimiz kaderimizi yaratır.” anlayışıyla yola çıktığımızda her şeyi daha iyi görürüz. Bu sözü nasıl algıladığımız da çok önemlidir. Çoğumuz içinde bulunduğumuz şartları nasıl yazdığımızdan habersiziz. Aslında kendi koşullarımızı kendimiz oluşturuyoruz bir şekilde.

    Öyleyse oluşum yasasını göz önünde bulundurarak şu soruları sormalıyız kendimize?

    • Her gün neye öncelik verdiğimin ve neye odaklanmaya eğilimli olduğumun ne kadar farkındayım? Önem vermem gerekenlere yeterince odaklanıyor muyum?

    • Hayatımda taktir etmem gereken şeyler konusunda bilinçlenmem ne düzeyde?

    • Becerilerimin, yaratıcılığımın ve kaderimi kendimin yarattığının ne kadar farkındayım?

    • Bilincimin, gerçekliğimi yarattığını biliyorum. Her zaman iyimser yaklaşımlar sergileyebiliyor muyum?

    • Günlük hayatımda bilinçli olarak neşeyi, memnuniyeti ve huzuru seçebiliyor muyum?

    Başarının ikinci yasasını Ernest Holmes’in şu sözleriyle anlatmaya çalışayım: “Her birey bir düşünce atmosferiyle çevrilidir. Bu güç tarafından çekilir ya da itiliriz. Benzer benzeri çeker… biz de yalnızca zihnimizde olanı çekeriz. 

    Duygusal enerjimizin ya da duygularımızın titreşimlerinin farkına varmalıyız. Kavramsal enerjimizi ve düşüncelerimizin titreşimlerini gözlemlemeliyiz. Fiziksel enerjimiz ya da bedenimizin titreşimlerinin bilincinde olduğumuzda hayata daha sıkı sarılıp üretken, paylaşımcı bir insan olmamamız için hiçbir neden yoktur. 

    Gelecek korkusu, reddedilme korkusu, başarısızlık korkusu gibi korkulardan uzak durmak da elimizde. Kendimize nasıl telkinde bulunursak; o durumla karşı karşıya kalacağızdır. Düşünce ve duygularımızdan oluşturacağımız enerjiyle insanız. Düşünce ve duygularımızı doğru yönlendirdiğimizde doğru enerjiyi yakalarız. 

    Çekim yasasını dinamik ve olumlu hale getirebilmek için de şu soruları sorarız kendimize:

    • Arzu ettiğim her şeyi kendime çekebilme yeteneğine ve kaynaklarına sahip olduğuma ne kadar inanıyorum?

    • Kendi enerjimi kullanarak, hayatımı her konuda iyiye götürmeye gücüm var mı, daha sağlıklı ve olumlu düşünceler ve duygular oluşturmayı seçebiliyor muyum?

    • Ürettiğim enerji hakkında ne kadar bilinçliyim? Düşündüğüm ve yaptığım her şeyde olumlu enerjiyi seçiyor muyum?

    • Kendimle, hayatımla, geleceğimle ilgili iyimser tutumları tercih edebiliyor muyum? 

    • Her fırsatta olumlu düşünceler ve huzur verici duygularla kendimi besleyebiliyor muyum?

    “Saf (Temiz) arzu, olasılıkları aramanın ifadesidir.” diyor Ralp Waldo Emerson. Bir canlı olarak insan türü her zaman kolaya, hazıra, rahata, meyillidir. Bu meyil de insanları olumsuz, haksız, başkalarının hukukunu hiçe sayan yaklaşımlar sergilemeye yöneltebilir. İnsanın üst düzey ahlaki seviyesi ön plana çıkmışsa, bu tür durumlarda kolaya, hazıra ve rahata meyilli olan tarafını kontrol altında tutar. 

    Saf arzu için şu soruları sormalıyız kendimize:

    • Aynaya her baktığımda değerimin ve hak ettiklerimin farkına varıyor muyum?

    • İyi şeyleri ve harika deneyimleri hak ettiğimin biliyor muyum?

    Evren, uyum içindedir diye bir yaklaşım ortaya koysak da evren çelişkiler içindedir diye  bir yaklaşım da geliştirebiliriz. Evren, saf bilinç ya da saf olanak alanının bir başka yüzüdür. Evren,  niyetin ve arzunun etkisindedir. Mutlu olmak için ona ihtiyacınız olmadığını bilerek istediğiniz şeyi elde edebilirsiniz. Bu kural amacınızı umutsuz bir karardan huzur dolu bir arayışa kaydırmaya zorlar. Böyle bir durumda mutlu olmak için beklediğiniz enerjiyi muhafaza etmek gerek. Huzur ve mutluluk içinde yaşamadan önce, özel bir başarıya ihtiyaç duymak, başarı yansımasını tamamen zehirleyen umutsuz bir enerji yaratır. Amaçlarımız olmadan mutsuz ve perişan olacağımız için değil ; zaten umutla dolu hayatımızı desteklemesi için amaçlarımızın peşinde, es zamanlı olarak, çelişki yasasını lehimize çevirebiliriz.

    Çelişkileri lehimize nasıl çevirebiliriz? Bunun için şu soruları sormalıyız:

    • Tevekkülü gerçek anlamıyla kendi içimde hissedebiliyor muyum? Kendime güveniyor ve kendimi gerçekten özgür bırakabiliyor muyum?

    • Aceleci davranmadan, güven içinde yaşıyor muyum? İhtiyaç hissetmekten vazgeçtiğimde istediklerimi kendime çekeceğimin ne kadar farkındayım?

    • Yokluk düşüncesini bir kenara bırakabiliyor muyum? Hayatımdaki değerlerin ve nimetlerin ne kadar farkındayım?

    • Umutsuzluğu kendimden uzaklaştırabiliyor muyum? Relaks, sabırlı, ısrarlı ve zihin huzuruyla yaşayabiliyor muyum?

    • Evrenin sınırları bizim düşünce ve hayal sınırlarımızın çok ötesinde, arzu ettiğim her şeye ulaşabileceğimin ne kadar bilincindeyim?

    Beşinci olarak üzerinde duracağımız yasa, uyum. Dr. Wayne W. Dyer der ki: “Düşüncelerinizi ve duygularınızı hareketlerinizle uyum içinde tutun. Amacınızı gerçekleştirmenizin en emin yolu, ne düşündüğünüz, ne hissettiğiniz ve günlerinizi nasıl geçirdiğiniz arasındaki çelişki ve uyumsuzluğu saf dışı etmenizdir.” Uyum her şeyde olduğu gibi başarıda da vazgeçilmez bir unsurdur. Uyum içinde olup olmadığınızı anlamak için de şu soruları kendimize sorabiliriz:

    • Düşüncelerimin, duygularımın ve hayat kalitemin sorumluluğunu her zaman üstlenebiliyor muyum?

    • Dengeli ve mutlu bir yaşam sürdürüyor muyum? Uyum benim için ne kadar önemli?

    • Kendimle ne kadar uyum içindeyim? Çevremle, dostlarımla, arkadaşlarımla, ailemle, inançlarımla uyum içinde olmak için neler yapıyorum? 

    • Evrende her şey uyum içinde ve istediğim her şeyi elde etmeyi hak ettiğim görüşünde miyim?

    • Kendimi yaradılışın içinde mi görüyorum, dışında mı?

    Dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız, derken Mohandas K. Gandhi, doğru zamanda doğru yerde doğru kişi olmaktan söz ediyordu. Eylemlerde, kişi-zaman-mekan uyumu çok önemlidir başarılı olmak için. 

    • Yaptığım ve düşündüğüm her şeyde kendime saygımı koruyabiliyor muyum?

    • Başkalarına saygılı olabiliyor muyum, ön yargılardan uzakta sevgi dolu bir tablo çizebiliyor muyum? 

    • Yaptığım her şeyin  sonucunun gene bana döndüğünün farkında mıyım?

    • Her insanın kendi içinde başka bir evren olduğunu, ve evrende olan her şeyin benim için verimli hale getirebileceğim değerler olduğunu biliyor muyum?

    • Başkalarının ortaya koymaya çalıştıklarının ne kadar farkındayım, onlara saygı duyuyor muyum?

    “Her şeyin özünün, Orijinal haliyle evrenin içine işleyen ve boşluklarını dolduran şeyin ne olduğuyla ilgili bir düşünme şekli vardır.”  Bu bakış açısıyla bakarsak, yaptığımız her eylemin yayılan etki yasasına göre olumlu ya da olumsuz bir şekilde arkadaşlarımızı, ailemizi, çevremizi, dünyamızı, evrenimizi ne kadar etkileyeceğinin farkına varırız. 

    Yayılan etki yasası, enerjimizin dünyaya yayıldığını ve hem kişisel alanda hem de dünya genelinde etkili olduğunu gösterir. Yaptığımız işlerin verimliliğinden, ailenizin uyumuna, dünya barışına kadar her şey üzerinde etkili olabiliriz ve oluyoruz da!  Bu kural sayesinde kişisel değerlerimizin gücü dünya çapında olabilir. Kalbimizde derin bir saygıyla yaşamayı ve bu saygıyı etrafımızdakilere yaymayı seçersek, ortaya çıkan olumlu enerji çevremize, toplumumuza, dünyaya ve evrene yayılacaktır.

     Bir fıkraya ne dersiniz? Yüzünüzden gülümseme eksik olmasın. 

    Kim Akıllı

    Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
    Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl
    belirliyorsunuz?

    Doktor:
    Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey
    veriyoruz.
    Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl
    boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.

    Siz ne yapardınız?

    Adam:
    OOO ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova
    kaşık ve fincandan büyük.

    Hayır, der doktor.

    Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

  • Obezite kaderiniz değil !

    Obezite kaderiniz değil !

    TURDEP epidemiyolojik çalışmalarında, Türk erişkin toplumunda obezite sıklığı 1998’den 2010’a kadar yüzde 22.3’ten yüzde 31.2’ye ulaştığı bulunmuştur. Buna göre son 12 yılda kadınlarda obezitenin yüzde 34, erkeklerde ise yüzde 107 oranında artmış olduğu saptanmıştır.

    Artışın nedenleri arasında artan teknolojik gelişme sonucu ulaşım, üretim ve tarım alanlarında kolaylaşan yaşam biçimine bağlı fiziksel aktivitede azalma ve modern yaşamdaki beslenme alışkanlıklarındaki değişimdir. Bu makalemizde obeziteye neden olan genetik faktörler ve bunların hastalık üzerinde etkileri üzerinde duracağız.

    Genlerin obezite ile ne ilgisi var?

    Obezite, vücudun metabolik ve fiziki fonksiyonlarının devamı için gerekli olanlardan daha fazla besin olarak kalori alan bir insanda kronik enerji dengesizliğinin bir sonucu olarak vücut yağ oranının artması olarak tanımlanabilir.

    Son yıllarda obezitenin hızla artan sıklığı, yüksek kalorili gıdalara hazır erişim imkânı tanıyan ancak fiziksel aktivite için olanakları sınırlayan “obezojenik” bir zaman ve mekana bağlanmaktadır. Obezite salgını, daha çok bu özellikleri taşıyan toplumlarda daha fazla görülmektedir.

    Obezite önemli bir halk sağlığı problemidir çünkü diyabet, kalp hastalığı, felç, kanser ve diğer ciddi hastalıkların gelişme riskini arttırır.

    Obezojenik bir ortamda bile, herkes obez olmayabilir. Genomik araştırmalar yapılmadan önce obez aile üyeleri, ikizler ve evlat edinenler üzerinde yapılan araştırmalardan elde edilen dolaylı bilimsel kanıtlar obezitenin az bir kısmında genetik faktörlerin önemini ortaya koydu. Kalıtsal faktörler çocukluk çağı obezitesinde daha fazla katkı sağlamaktadır.

    Bir gen mi yoksa birden fazla mı?

    Obezite nadiren ailelerde tek bir genin neden olduğu net ve tek bir gen kalıtımı ile ortaya çıkar. Bunlar arasında en sık rastlanan gen, melanokortin 4 reseptörünü kodlayan MC4R’dir. MC4R’ün işlevini azaltan değişiklikler, çeşitli etnik gruplarda obez bireylerin çok az bir kesiminde ( < yüzde 5) obezite hastalığının oluşmasında katkıda bulunur.

    Etkilenen çocuklar aşırı yeme tutumu (hiperfaji) nedeniyle aşırı derecede acıkır ve obez olurlar. Şimdiye kadar, en az dokuz genin nadir bulunan çeşitleri (varyant), tek genin neden olduğu (monojenik) obezite ile ilişkilendirilmiştir.

    Fakat, çoğu obez insanda tek bir genetik neden belirlenemez. 2006 yılından beri, genom çapında çalışmalarda obezite ile ilişkili en az 50’den fazla gen saptandı ve bunların çoğu obez bireylerde hastalığın oluşmasında çok küçük etkilere sahipti. Çoğu obezite hastasında sorun çok faktörlü, yani birçok gen ve hareketsizlik, beslenme düzensizliği, diğer hormonal hastalıklar gibi çevresel faktörlerin arasındaki karmaşık etkileşimlerin sonucudur.

    Genler enerji dengesini nasıl kontrol eder?

    İnsan beyni, yağ (yağ) dokusu, pankreas ve sindirim sisteminden alınan sinyallere cevap vererek besin alımını düzenler. Bu sinyaller, leptin, insülin ve ghrelin gibi hormonlar ve diğer küçük moleküller tarafından iletilir. Beyin bu sinyalleri diğer girdilerle koordine eder ve vücuda talimat şeklinde komut verir. Bu komutlar ya daha fazla yemek yiyip enerji kullanımını azaltmak veya bunun tersini yapmak şeklindedir. Genler, gıda alımını yönlendiren sinyallerin ve tepkilerin temelini oluşturur ve bu genlerdeki küçük değişiklikler, beslenme ve kalori dengesini etkileyebilir. Obezite ile ilişkili varyantlara sahip bazı genler Tablo 1’ de görülmektedir.

    Tablo 1 : Obezite ile ilişkili varyantlara sahip seçilmiş genler

    Gen sembolü Gen adı Temel ürünün enerji dengesindeki rolü
    ADIPOQ Adiposit, C1q Yağ hücreleri tarafından üretilen adiponektin, enerji harcamasını arttırır
    FTO Yağ kitlesi ve obezite ile ilişkili gen Yiyecek alımını uyarır
    LEP Leptin Yağ hücreleri tarafından üretilir
    LEPR Leptin reseptörü Leptine bağlandığında iştahı baskılar
    INSIG2 İnsülin uyarıcı gen- 2 Kolesterol ve yağ asidi sentezinin düzenlenmesi
    MC4R Melanokortin 4 reseptörü Alfa melanosit uyarıcı hormona bağlandığında iştahı uyarır
    PCSK1 Proprotein dönüştürücü subtilisin / kekin tip 1 İnsülin biyosentezini düzenler
    PPARG Peroksizom çoğaltıcı-aktive edici reseptör gamma Yağ dokusunun gelişimini düzenler ve lipid alımını uyarır

    Yaşam için enerji önemlidir. İnsan enerjisinin düzenlenmesi, kilo artışını kontrol etmek yerine maalesef hayatta kalmak ve olası enerji ihtiyacında zayıflamaya karşı korumaya yönelik düzenlenir. Bu durumun açıklanmasına yardımcı olmak için “tutumlu genotip” hipotezi öne sürülmüştür. Bu, atalarımızın zaman zaman açlık yaşaması sırasında onlara ilerde enerji sağlanmasında yardımcı olan aynı genlerin şimdiki zamanda (bol miktarda yiyeceğin bulunduğu ) bize kazandırdığı olumsuz durum olarak tarif edilebilir.

    Bu bilgi korunmaya yönelik nasıl yardımcı olabilir?

    Obezitenin önlenmesi için halk sağlığı çalışmaları, sağlıklı beslenmeyi ve fiziksel aktiviteyi teşvik eden stratejilere odaklanmaktadır. Bu stratejiler, örneğin sağlıklı beslenme konusunda kamu hizmeti yapılan yerlerde ve okullarda farkındalığı artırmak için eğitim verilmelidir. Bu tür stratejiler, pek çok kişi için pozitif davranış değişikliklerine yol açarak geri dönüşte başarıyı artıracaktır.

    Epigenetik ve Obezite

    İnsan gelişiminin kritik dönemlerindeki çevresel maruz kalmalar, genin kendisinin dizilimini değiştirmeden o gende faaliyetinde kalıcı değişikliğe neden olabilir. Bu duruma “epigenetik” etki denmekte ve bu etkilerin ölçülmesi ve belirlenmesi DNA, RNA veya ilişkili proteinlerin kimyasal değişimlerinin ölçülmesini gerektirir. Epigenetik özellikle çocuk yaşlarda bireylerde beslenmenin gen üzerine etkilerini değiştirmesi akla makul gelse de bu durumu gösteren epidemiyolojik çalışmalar halen erken bir aşamadadır.

    Referanslar

    Walley AJ, Asher JE, Froguel P. Nat Rev Genet . 2009 Tem; 10 (7): 431-42.

    Choquet H, Meyre D. Curr Genomics . 2011 Mayıs; 12 (3): 169-79.

    World Health Organization. Obesity: Preventing and Managing the Global Epidemic. Geneva: The World Health Organization; 2000. Technical Report Series no. 894.

    Mendez MA, Monteiro CA, Popkin BM. Overweight exceeds underweight among women in most developing countries. Am J Clin Nutr 2005;81:714–21.

    Silventoinen K, Sans S, Tolonen H, et al. Trends in obesity and energy supply in the WHO MONICA Project. Obesity 2004;28:710-86.

  • Bilinçaltı Mekanizmaları

    Bilinçaltı Mekanizmaları

    İnsanlar bilinçleriyle karar verirler, mantık yürütür, sebepleri bulur , plan yapar, en yararlısının ne olduğunu bilir ama bilinçaltı rıza göstermezse bilincin yapabileceği hiç bir şey yoktur, güç bilinçaltındadır. En güçlü irade bile bilinçaltını yenemez.Bilinçaltının kendi değişmedikçe alışkanlıklar devam eder. Bilinçaltı nasıl programlanmışsa öyle çalışır. Hangi program yüklenmişse öyle çalışır. Küçüklüğünde ”sen zaten yapamazsın, beceremezsin, eline yüzüne bulaştırırsın, her şeyi yanlış yaparsın” diye bolca eleştirildiyse çocuk, büyüdüğünde başarısızlığa programlanmış olur. Eğer fikir bilinçaltına kazınmışsa, bilinç ne kadar istese de bilinçaltı değişmeden fikir değişmez. Bu fikir sonradan gelen fikirleri kontrol eder. Önceden kabul edilen fikirler yanlışsa ki çoğu zaman yanlıştır, o kişinin gerçeğiyle uyuşmaz. Fakat bilinçaltı bunu bilemez ona göre oradaki yerleşik fikir onun doğrusudur.

    Ortalama 10 yaşına gelene kadar bu yanlış programlama tamamlanır. Yanlış inançlar, itikadlar, yobaz fikirler, yanlış algılar, saplantılı fikirler bilinçaltına yerleştirilir. Bilinçaltı ne isterse onu yaparız, bilinçaltı söylenen her şeye inanır, yeniden programlanma şansı vardır, yeni fikirleri oraya yerleştirme şansı vardır.

    Bilinçaltının işlevleri.

    1- Bilinçaltı hafıza bankasıdır: muazzam bilgi biriktirme gücü vardır:5 Duyu ile algılanan herşey kaydedilir, saklanır.

    2- Bedenin otomatik işlerini kontrol eder: Solunum, hazım, kan dolaşımı, kalp atışı. Gerginlik ve stres bu işleri yavaşlatır, bozar ve bedensel sorunlar ortaya çıkar.

    3- Bilinçaltı duyguların üreticisi ve saklayıcısıdır: Duyguları kontrol eden zihne hakim olur, duygular arzuları, arzular davranışlarımızı yönetir. Duygularını kontrol edemeyen insan bilinçaltının esiridir, otomatik yaşar. Bilinçaltının doğru ile yanlışı ayırt etme gücü yoktur. Söylenen her şeyi doğru kabul eder.

    4- Bilinçaltı hayallerin oluştuğu yerdir: Çocuklar canlı hayaller görürler.Büyüdükçe acı olayların etkisiyle hayal etmekten korkarlar. Gelecekle ilgili kalıplaşmış hayaller üretir, olumsuzlukları görürler. Başarısızlık hayalinin sonucu başarısızlıktır. Hayal gücünüz sizi başarılı da yapabilir hayatınızı da mahvedebilir. Hayalinizde nasıl hissetmeye meyilliyseniz hayatınızda o doğrultuda gelişir. Hayal gücünüzü kontrol etmeyi öğrenirseniz onda başarılı bir şekilde faydalanırsınız.

    5- Bilinçaltı alışkanlıkları yaratır ve korur: Bir çok günlük eylemimiz otomatiktir. Bir eylemi öğrenince o bilinçaltına ait olur. Otomobil sürmek, futbol oynamak, yüzmek. Bu işleri öğrendikten sonra bilinçli aklımız devre dışı kalır.

    6- Biliçaltı enerjimizi yöneten dinamodur: Hayatımızı yönetmek ve hedeflerimizi gerçekleştirmek için iç enerjiye ihtiyaç vardır. Bilinçaltı bu enerjiyi oluşturur ve kullanır. Bilinç bu enerjiyi yönlendirmezse  enerjinin kullanımı olaylara ve şansa kalır, tesadüfi yaşarız. Bilinçaltı bu enerjiyi bir hedefe doğru kullanır. Eğer bilincin tanımladığı bir hedef yoksa bilinçaltı kendi bildiği hedeflere doğru gider yada başkalarının hedeflerini kendi hedefi gibi görür. Bilinçaltı düşünmez, düşüncelere tepti verir. Bilinç patron, bilinçaltı hizmetkar olmalıdır. Bazı durumlarda enerjimiz tükenmiş hissederiz. Aslında bilinçaltında aynı düzeyde enerji vardır ama olumsuz duygular, öfke, korku, suçluluk gibi duygular bu enerjiyi emer bitirir, enerji aynı ama  yönlendirmesi bozuktur.

        Bilinçaltı hedef arar, bu nedenle bilinçten rehberlik etmesini ister, onu hedefe yönlendirebilirsiniz, başarıya, sağlığa, mutluluğa, kendimizi ve başkalarını affetmeye, gerçekleri olduğu gibi kabullenmeye, arzu edilen her şeye. Kişi bilinçli olarak hangi emri verdiğini unutsa da bilinçaltı unutmaz.

    Kaynak: Hipnozun Kitabı: Ayakta uyutulmak istemeyenler için. Dr. Bülent Uran

  • Yaz yorgunluğu

    Yaz deyince tabii aklımıza hemen güneş, deniz, seyehat gibi güzellikler geliyor ama ama madalyonun digger yüzünde de aşırı sıcaklar, yorgunluk, infeksiyon ve kaza riskleri var.

    Zayıflama Diyetleri:
    Yaz aylarının risklerinden biri de plajlara hazırlık için sezon yaklaştığında uygulanan hızlı dengesiz zayıflama diyetleridir. Çoğu zaman telaşla ve bilinçsiz yapılan bu diyetler iel kas dokusu kaybı olmakta, vitamin mineral noksanlıkları gelişmekte bunlarda yorgunluk, kas eklem ağrıları kramplar ile sonuçlanmaktadır.

    Aşırı sıcaklar
    Aşırı sıcaklarda kalp damar hastalıkları bakımından risk artar, tansiyon yüksekliği olur, basınca karşı çalışan kalp çabuk yorulur yorgunluk baş göstermeye başlar. Sıvı ihtiyacı karşılanmazsa idrar miktarı azalır, üre birikmeye başlar yorgunluk ve kas ağrıları oluşur.

    Biyolojik Ritim
    KIştan yaza geçmek vücut için biyolojik ritim değişikliğidir ayrıca yaz günlerinde geceleri daha fazla dışarıda kalma , eğlence seyahat gibi nedenler ile de gece ve gündüz ritimlerinin değişmesi vücut için stress kaynağıdır. Sınırda hormonal dengelere sahip bireylerde adaptasyon güçlüğü olabilir ki bu da yorgunluk, tansiyon düşüklüğü kas ağrıları ile sonuçlanabilir.

    Isı değişimi:
    Nosiseptör denilen ağrı reseptorleri en fazla mukozalarda , cilt altı dokuda bulunur, ısı ve iklim değişimlerinden harekete geçer, havadaki elektrik yükünün değişmesinden etkilenir ve daha fazla ağrı hissederiz. Kıştan yaza geçişte havadaki iyon dengesindeki değişiklik daha fazla yorgunluk ve ağrı hissetmemizin nedeni olabilir.

    Terleme:
    Yaz dönemi klasiklerinden biri de terlemedir Vücut ısı kontrolu için bolca terler. Terin vücutta kuruması halinde kas ağrıları tetiklenebilir, ter emen pamuklu giysiler kullanılmalı , naylon oranı yüksek giysiler kullanmamalıdır. Ayrıca aşırı terleme ile mineral eksiklikleri olabilir ki bu da yorgunluk nedenlerinden biridir Uygun beslenme ve destek ürünler ile karşılanmalıdır. Sıvı ihtiyacını karşılamak için hijyenik olmayan su kaynaklarının kullanılma olasılığı yaz döneminde fazladır bu durum da yaz ishalleri ile sonuçlanır.

    Anksiete -Stres
    Yaz döneminin önemli özelliklerinden olan tatilin zamnında iyi planlanmaması, son ana bırakılması gerginlik ve strese yol açabilir. Böyle bir tatilin hem öncesinde hem de sonrasında gerginlikler yaşanabilir. Kurumsal çalışanlar için yaz döneminde izinde olan personelin işini digger personeller yapmak durumunda kalır, görevde olanlar için iş temposunda artış olabilir bu süreci de yöneticilerin iyi planlaması gerekir. Aksi halde fiziksel ve psikolojik yorgunlauğa yol açabilir.

    YAZIN HİSSETTİĞİMİZ YORGUNLUĞUN KİLO İLE İLİŞKİSİ VAR MIDIR? KİLO ARTTIKÇA DAHA MI YORGUN HİSSEDER KİŞİ KENDİNİ?

    Vücut ağırlığı ile yorgunluk arasında birliktelik sıktır. Beden kitle indeksi 24 ün üzerinde olan her ağırlık vücut için bir yüktür ve bu yük ne kadar fazla ise yorgunluk o kadar fazladır. İdeal kilomuzdan 10 kilo fazla olduğumuzu düşünelim hergün her an yanımızda 10 litrelik bir su bidonu taşıyor gibiyiz , bunun bizi ne kadar yormuş olabileceğini tahayyül ediniz. Başta kalp ve kas iskelet sistemi bu durumdan hiç hoşnut olmayacaktır.
    Ayrıca kilo fazlalığı şeker hastalığını, en azından insulin direncini davet eder. İnsülin direnci kanda insulin fazlalığı anlamına gelir. Vücut şekeri kontrol edebilmek için fazla insulin salgılamak zorunda kalır. İnsülin fazlalığı şekeri kontrol eder fakat kan şekeri düşmelerine yol açar , tekrar tatlı yeme ihtiyacı doğar , sonuçta kan şekeri tekrar yükselir , ardından insulin yükselir, kan şekeri düşer …… bu dalgalanmalar uyku hali yorgunluk ve kilo almaya , karaciğer yağlanmasına yol açar.
    İnsülin direncinde kan şekeri düşmesi ile insülinin zıddı olan hormonlar artar bu da çarpıntı ve aşırı terleme ile sonlanır. Tuz dengesi bozulur ve çarpıntılar ile kalp daha çabuk yorulur yetmezlik süreci hızlanır. Her iki durum da yorgunluğu arttırır.
    Ayrıca kanda insulin fazlalığı bulunması potasyum, magnezyum gibi elementlerin hücre içine girmesine yol açar böylece kandaki miktasrları azalır. Halbuki bu mineraller kalp , solunum ve diger çizgili kasların optimal çalışmasını temin eder

    YAZ YORGUNLUĞUNUN ÖNÜNE GEÇMEK İÇİN NE YAPMALI?
    – Güneşlenmeyi abartmayın
    – Sık sık ılık-soğuk duş alın
    – Uzun süre klimalı ortamda durmayın
    – Spor yapın
    – Bol su tüketin
    – Alkol ve sigaradan uzak durum
    – Bol sebze – meyve yiyin
    – Stres eşiğinizi aşmayın

    Güneşte kalın ama abartmayın: Yazın en önemli özelliklerinden biri daha fazla güneşe maruz kalmaktır. Hiç şüphesiz bunun d vitamini sentezlenmesi, sıcağa duyarlı mikroorganizmaların yok edilmesi, psikolojimiz üzerine pozitif etki gibi faydaları vardır Ancak cilt kanserlerinin de %80 inin güneşe fazla maruz kalan bireylerde olduğunu hatırda tutmak gerekir. Özellikle Saat 1100- 1500 arası güneş ışınlarının dik olduğu ve zararlarının daha fazla olduğu zaman dilimidir. Güneş koruyucu kremler, güneş ışığını daha az geçiren iyi kumaştan giysiler, gözlük, şapka kullanılması ihmal edilmemelidir.

    Sık duş alın : özellikle soğuk su ile duş almanın bir çok faydaları bildirilmiştir. Bunlardan bazıları : bağışıklık sisteminin uyarılması, kan dolaşımı ve lenf dolaşımının uyarılması, enerji üretiminin artması, ısı üretimi çabası sırasında yağların yakılması ve kilo kaybı , hormon salınımının artması dır. Sıcaktan ani olarak soğuk duşa geçmek zor olabilir, ılıktan soğuğa geçmek şeklinde uygulanmalıdır.

    Klimadan uzak durun: İlk planda çok faydalıymış gibi görünen klimanın bir çok zararları vardır. Dikkatli kullanılması gerekir. Allerjik reaksiyonu tetikleyebilir, gribi alevlendirebilir, baş ağrısı ve kas spazmalarına yol açabilir ve belkide en önemlisi içinde bulunma ihtimali yüksek olan legionella gibi mikroorganizmaları ortama püskürtmek süretiyle solunum yolları infeksiyonları gelişmesine yol açabilir.

    Spor/egzersiz yapın: Egzersiz vücudun doğal mutluluk hormonu olan endorfin düzeyini yükselterek yorgunluk ve anksieteyi azaltır. Aerobik egzersiz kişinin kendine olan güvenini arttırarak daha iyi , genç hissetmesini sağlar. Düzenli yapıldığında kas gücü efor kapasitesi artar. Egzersizin aşamalı olarak arttırılarak yapılmasının kronik yorgunlukta kanıtlanmış tedavi değeri vardır. Günde 5-10 dk ile başlayıp haftada enaz 150 dk ya kadar arttırılmalıdır. Planlı programlı egzersiz zamanı olabileceği gibi yoğun çalışan bireylerin günlük etkinlikleri arasına serpiştireceği aktiviteler şeklinde de olabilir. Ancak yorgunluktan kurtulmak isteniyorsa “zaman yok” mazeretine sığınılmamalıdır

    Bol su tüketin : Özellikle yaz aylarında sıvı kaybı olmaktadır Günlük ihtiyaç olan 1.5-2 litrenin de üzerinde su tüketini gerekli olabilir. Yeterli sıvı tüketilmesi ile kan basıncının optimal düzeyde idamesi ve üre gibi toksik maddelerin idrar yoluyla atılması sağlanmış olur. Ancak kalp ve böbrek hastalığı olanların tüketebilecekleri su miktarları doktorlarının tavsiyesine göre olmalıdır. Fazla su bu bireylerde ödeme ve yorgunluğa yol açabilir.

    Alkol ve sigaradan uzak durun: En önemli toksik madde alkoldür. Kalp, kaslar ve karaciğer üzerine başta olmak üzere bir çok dokulara toksik etkisi vardır. Bu organlarda yaptığı hasar ile en hafif şekliyle yorgunluk ile daha ağır şekliyle organ yetmezliği ile sonlanır. Sigara hem oksijenlenmenin azalmasına hem de yüzlerce kanserojen madde nedeni ile kanser gelişimine , endotel hasarı ile de damar sertliği ve hızlanmış ateroskleroza yol açar . Bu patolojik süreçlerinde herbirinde yorgunluk ilk olarak gözlenen yakınmadır. Alkol ve sigarayı bırakmak da yorgunluktan kurtulmada en önemli etkenlerden birisidir.

    Bol sebze ve meyve tüketin: Günde en az beş defa sebze ve / veya meyva tüketmeye çalışın . Vitamin ve mineral ihtiyacı karşılanmış , kilo alımının önüne geçilmiş olur, insülin direnci ve karaciğer yağlanması gelişmez. Maddi olanaklara ve mevsime göre bu alımı şekillendirmek mümkündür. Beş farklı meyve ve sebze anlamına gelmiyor , bir iki çeşit bile olsa beş ayrı zamanda alınması önerilmektedir. Mümkün olduğu kadar taze ve çiğ olarak tüketmeye bakın, fazla ısıya maruz bırakmaktan kaçının.

    Stresi kontrol etmeyi bilmeliyiz. Herkesin bir stres eşiği vardır ve bu eşiği aşmamak gerekir. Hafif stres olması hayatın tuzu biberidir ancak patolojik boyuta varmaması gerekir. Herşeyi kontrol etmenin , insanın gücünü aşan bir şey olduğunu anlamalı, evde işte yaşanılan ortamda güven ortamını geliştirmeli ve her aşamada sorumluluklar paylaşılmalıdır. Ajanda kullanmayı alışkanlık haline getirmeli , zaman planlaması yapmalı . Başkasının aramasını beklemeden arkadaşlar, aile üyeleri ve yakın akrabalar aranmalı hal hatır sorulmalıdır. Beynimizi zaman zaman adeta formatlamalı, kullanılmayan bilgiler silinmeli, gereksiz yere kaygı gerginlik oluşturan hatalı düşünceler silinmeye çalışılmalı ya da üzerine giderek çözümlenmeli sağlıklı düşünce haline dönüştürülmelidir. Kendi isteklerimizin gerçekleşmesini istiyorsak başkalarının da isteklerini gerçekleştirmesine yardımcı olmamız gerektiği unutulmamalı ve nihayet ırmağın karşısına geçmek istiyorsak ırmağın kesilmesini beklemek olmaz, o hep akmaya devam edecektir, uygun bir vasıtayla karşıya geçmeliyiz.

    Uyku ritminizi bozmayınız : uyku ritmine dikkat etmek gerekir. Rahat bir uyku için yatağa girmeden önce günlük bütün stres nedenlerinizi aklınızdan uzaklastırmak, hosa giden konuları düsünmek veya hoslandıgınız bir filmi seyretmek, düzenli bir uykuyu saglayabilir.Vücudumuzun da gece ve gündüze göre ayrı faaliyet gösteren biyolojik, hormonal ve enzimatik ritmi vardır. Dolayısıyla geceyi gece gündüzü de gündüz gibi yaşamamız gerekir. Huzursuz, az ve kalitesiz uykuyla geçen geceden sonraki gün zinde olmak güçtür.

    Düzenli hayat tarzı, hafif fiziksel egzersizler, saglıklı beslenmek ve ideal kiloyu korumak da kronik yorgunluk sendromu ve benzeri rahatsızlıklardan korunmak için uygulanması gereken temel kurallardır.
    Ayrıca mutlaka doktor kontrolünde olmak kaydıyla belirli süre için vitamin ve mineral takviyesi önerilir.

    YAZIN ÖZELLİKLE ALINMASI GEREKEN VİTAMİNLER NELERDİR? DOĞAL YOLLARDAN VEYA TABLET OLARAK…

    Halsizlik, ruhsal veya fiziksel yorgunluk ile karakterize düşük enerji halidir. Gün boyu tükettiğimiz gıdalar vücudumuz tarafından işlenerek günlük faaliyetlerin yerine getirilebilmesi için gereken enerjiye dönüştürülür. Yetersiz beslenme ise bu enerjinin tam olarak sağlanamamasına ve halsizliğe yol açabilir. Doğru gıdaları tüketerek enerjinizi arttırabilir ve halsizlikten kurtulabilirsiniz.
    Protein: Protein kaslar için gereken enerjinin ana kaynağıdır. Yüksek protein içeren ve “tirozin” bakımından zengin gıdalar norepinefrin ve dopamin üretimini arttırarak motivasyon ve uyanıklık sağlar. Ancak sığır eti ve yumurta gibi protein kaynaklarının sık tüketimi kötü kolesterol seviyelerini yükseltebileceğinden, yarardan çok zarar verebilir. Bunun yerine protein kaynağı olarak derisiz tavuk eti, balık, fasulye gibi alternatif besinleri kullanabilirsiniz.
    Yoğurt: Sindirimi kolay olan yoğurt iyi bir protein kaynağı olmasının yanı sıra sindirimi kolaylaştıran “iyi” bakteriler olan probiyotik bakımından da zengindir. Bağışıklık sistemini güçlendirirken kronik yorgunluğa iyi gelebilir.
    Kompleks Karbonhidratlar: Kompleks karbonhidratlar vücudun birincil enerji kaynağıdır. Yeterli miktarda enerji için nişastalı gıdalar, sebze ve meyve, kepekli tahıllar yiyebilirsiniz. Ayrıca uyku alışkanlıklarını düzenleyen ve ruh halini geliştiren serotonin bakımından zengin olan kompleks karbonhidrat içeren gıdalar kan şekeri seviyesinin korunmasına da yardımcı olur.
    Su: Su teknik olarak “yiyecekler” kategorisinde yer almasa da enerji ve kronik yorgunlukla savaşınızda en büyük yardımcınızdır. Yorgunluk vücudun susuz kaldığının ana göstergesidir. Gün boyu hiç bir fiziksel aktivitede bulunmasanız bile terleme yoluyla su kaybedersiniz. Bu suyu yerine koymak için 8 bardak su içmeye özen gösterin. Sade suyun dışında kafein içermeyen bitki çayları, saf meyve suları ve elektrolit takviyesi sağlayan içeceklerden faydalanabilirsiniz.
    Demir: Demir eksikliği anemisinin belirtileri arasında kronik yorgunluk bulunmaktadır. Bazen demir eksikliği yetersiz beslenme sonucu geçici olarak da yaşanabilir. Demir eksikliğinde kandaki oksijen azalarak organlara oksijen akışı sekteye uğrar ve bunun sonucunda halsizlik görülür. Demir bakımından zengin et, balık ve yeşil yapraklı sebzeler yiyerek bunu engelleyebilirsiniz.
    Her sabah mutlaka kahvaltı edin ve kahvaltı listenizde kompleks karbonhidratlar içeren yulaf ezmesi gibi gıdalar tüketin. İçecek olarak bir bardak taze sıkılmış portakal suyu içebilirsiniz.
    İşlenmiş, fast-food gıdalardan uzak durun. Bu tip gıdaların besin değerleri genelde düşüktür. Ayrıca kan şekerinde dalgalanmalara neden olarak ani yorgunluk ve halsizliğe yol açabilirler.
    Öğle yemeklerinde mutlaka protein içeren bir besin tüketin. Bu saatlerde alınacak protein günün geri kalanında daha dinç olmanızı sağlayacaktır. Tavuk eti, balık, fasulye gibi protein kaynaklarını kullanabilirsiniz.
    Kahve içmek geçici bir enerji verebilir ancak kafein etkisini kaybettikten sonraki halsizlik daha şiddetli olacağından kafein tüketimini kontrol altında tutun.

    Vitaminler
    C ve B grubu vitaminler yorgunluğu azaltır. Bunları içeren gıdaların doğrudan alınması en doğru olanıdır. C Vitamini içeren turunçgiller, B vitamininden zengin tahıllar, hayvansal gıdalar, kompleks karbonhidratlar yorgunluk ile mücadelede önemlidir.
    Ginko biloba: Ginko bitkisinin ekstresinden elde edilir. Yorgunluk giderici etkisi vardır. 50 mg lık tabletleri kullanılır
    Koenzim Q10. Yorgunluğu önleme , gidermede enerji verici. Kalp kasları üzerine yararlı, Hücrelerin enerji üretme kapasitesini arttırır. 150- 300 mg günlük dozları
    Magnezyum: Hücrelerin fizyolojik yaşlanmasını geciktirir, stress baş ağrılarını azaltır,sinir sistemi ve kas gerginliğinde rahatlama sağlar, alkol gibi toksik maddelerin hücreye zararını azaltır

    Enerji üretimiyle ilgili suda çözünen vitaminler :
    Tiamin
    Riboflavin
    Niasin
    Piridoksin
    Pantotenikasid
    Hematopoetik suda çözünen vitaminler
    Folik asid
    Vitamin B12

    B1: Thiamin
    Kuşkonmaz, yer fıstığı, bira mayası, esmer pirinç (beyazda bu vitamin kalmaz), kuru fasulye, kuzu karaciğeri, yulaf unu, ayçiçeği çekirdeği, buğday özü, rafine olmayan buğday unundan ekmek, bezelye, yumurta sarısı, ceviz
    Karbonhidratlardan enerji oluşumu, Vücutta hemoglobinin düzenlenmesi, Sinir sisteminin uygun faaliyeti için gereklidir

    B2 Riboflavin
    CHO, Protein ve yağların kullanımında, Enerji metabolizmasında rolü vardır.
    Süt, yoğurt, peynir
    Karaciğer, yağsız et
    Yapraklı sebzeler, baklagiller
    Maya ve hububat

    B3. Niasin
    Karaciğer, bira ve ekmek mayalarında, buğday kepeği, peynir, et, havuç ve domates gibi gıdalarda bulunur.
    Proteinler, yağlar ve karbonhidratların parçalanarak kullanılmasına yardım eder. Cildin, dilin, dişetlerinin, sindirim sisteminin sağlığını korur. Öbür B vitaminleriyle birlikte çok yararlıdır.
    Niasinin fazla kulanılması Çabuk yorulma, Kas glikojen depolarında boşalmayı hızlandırır.

    B5Pantoteik asit
    Koenzimformunda karbonhidrat, yağ ve proteinlerin sentezinde, parçalanmasında ve enerji elde edilmesinde rol oynarlar. Kolesterol ve değişik adrenalin hormonlarının yapımında, sinir sisteminin kimyasal maddesi olan asetilkolin’ in formasyonu için gereklidir.
    Balık,Tavuk,Yumurta,Peynir,Fasulye,Tüm tahıllar,Hububatlar,Karnıvahar,Bezelye,,Avakado
    Patates,Mısır,Kuruyemişler,Dana eti
    Yetersizliğinde; Alerji, Doğumsal bozukluklar zihinsel yorgunluk,Baş ağrısı, Kramplar

    B6 Pridoksin
    Bağışıklık sistemini güçlendirir, uyku düzenimizi, ruh durumumuzu etkileyen hormon olan serotonini arttırır
    Karbonhidratlardan enerji oluşumuna yardımcı
    Hemoglobin (Hb) ve oksidatif enzimlerin düzenlenmesinde
    Sinir sistemi faaliyeti için yardımcı

    muz, avakado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta,
    balık ve bütün hububatlar ıspanak, kepekli ekmek, kuruyemiş

    B7 Biotin
    Kaynakları: En çok yumurta sarısında,Karaciğer,Süt,Böbrek,Maya,
    Eksikliğinde;dermatitler,kas ağrıları,iştahsızlık,anemi,Halsizlik,Saç dökülmesi

    B9 Vitamini-Folik asit
    Doğada en çok yeşil yapraklılarda ve karaciğerde bulunur.

    B12 Eksikliğinde;
    Yorgunluk
    Nefes darlığı
    Kilo kaybı
    Sinirsel problemler
    Unutkanlık
    Çarpıntı
    El ve ayaklarda karıncalanma
    Genelde enjeksiyon yolu kullanılır
    Neden eksiklik oluşur?
    •Aşırı oranda alkol tüketimi
    •Yeteri kadar tüketilmeme
    •Bazı ilaçların uzun süre kullanımı
    •Emilim bozukluğu

    C vitamini
    C vitamini en çok portakal, mandalina, greyfurt ve limon gibi turunçgillerde bulunur, maydanoz, kabak, karnabahar, domates, lahana, ıspanak ve kıvırcık salata, patates ve yeşil biberde bol miktarda bulunan C vitamini tüm taze sebze ve meyvelerde de yeterli miktarda yer alır.Kuşburnu, kivi, çilek ve misket limonu da içinde C vitamini barındıran önemli besinlerdendir.

  • Ketojenik diyet nedir?

    Ketojenik diyet nedir?

    Ketojenik Diyet Tarihçesi

    Eski çağlardan beri açlık durumunda nöbetlerin azaldığı farkedilmiştir. İlk kez ketojenik diyet 1921 yılında Amerika’da Mayo Klinikte Dr. Wilder tarafından uygulanmaya başlamıştır. diyet geri planda kalmıştır. 1990 yılından sonra ketojenik diyet Charlie’nin hikayesi ile tekrar gündeme gelmiş ve dünya çapında yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.

    Ketojenik Diyet Nedir?

    Ketojenik diyet; yüksek yağ, yeterli protein ve düşük karbonhidratlı yüksek yağ içeren bir diyettir. Çok kısıtlı karbonhidrat ve yüksek yağ içeren bu diyette yağların kullanılması kanda keton cisimciklerinin açığa çıkmasına yol açar. Bu nedenle ‘‘ketojenik diyet’’ olarak adlandırılmaktadır. Ketojenik diyette günlük enerjinin %90’ı yağlardan, %10’u protein ve karbonhidratdan sağlanır. Diyet her çocuğun günlük enerji, protein ve sıvı gereksinmesini karşılayacak şekilde çocuğun yaşı, boyu ve kilosuna uygun olarak hazırlanır.

    DİYETE UYUM TEDAVİDEKİ BAŞARININ ANAHTARIDIR.

    Ketojenik diyet bu konuda deneyimli beslenme uzmanı ve çocuk nöroloji uzmanı tarafından yakın izlemle takip edilmelidir. Ketojenik diyet sizin çocuğunuza özel olarak hazırlanan çok özel bir diyettir. Sizin çocuğunuza göre hazırlanan bu diyeti başka bir çocuğun uygulaması doğru değildir. Çünkü bu diyet her çocuğun yaşına, kilosuna, aktivitesine ve beslenme alışkanlığına göre özel olarak hazırlanmakta ve günlük yakın izlem ile takip edilmektedir. Çocukluk Çağı Epilepsisinde Ketojenik Diyetin Yeri En az iki ilaç tedavisine rağmen nöbetleri kontrol altına alınamayan, Epilepsi cerrahisi şansı olmayan hastalarda; ‘’ketojenik diyet bir tedavi seçeneğidir’’ Glikoz transport protein 1 eksikliği (GLUT-I), pirüvat, dehidrogenaz eksikliği, miyoklonik astatik epilepsi, infantil spazm, (West sendromu) gibi hastalıklarda ketojenik diyet etkindir. Özellikle infantil spazm (West sendromu) ve GLUT-1 eksikliğinde ketojenik diyet birinci tedavi seçeneği olmalıdır. Ketojenik diyete başlamadan önce yapılması gereken tetkikler Ketojenik diyete başlamadan önce; Hastanın tam kan sayımı, kan biyokimyasal parametreleri, Serum selenyum, karnitin ve çinko düzeyleri, Karın ultrasonu, idrar tahlili, Gerekli hastalarda metabolizma konsültasyonu Çocuğun yaşına uygun gelişim değerlendirme testi (Denver testi, WISCR vs.) yapılır. Bu tetkikler değerlendirildikten sonra diyete başlamaya engel bir durum yoksa aile ketojenik diyet eğitimine alınır. Çocuk diyete başlarken hasta olmamalı, herhangi bir enfeksiyon durumu varsa (grip, üst solunum yolu enfeksiyonu, orta kulak iltihabı, idrar yolları enfeksiyonu v.b.) iyileştikten sonra diyete başlanmalıdır. Ketojenik diyet; bazı metabolik hastalıklarda (karnitin metabolizması ve kesinlikle kullanılmamalıdır.

    Ketojenik Diyet Nasıl Etki Eder?

    Yiyecekler bizim günlük enerji ihtiyacımızı karşılar. Yiyeceklerin vücutta yanması sonucu açığa çıkan enerji beynimizin ve Beynin yeteri kadar yakıt alması çok önemlidir. Beyin enerjisini glikoz ve yağlardan ortaya çıkan keton cisimcikleri olmak üzere iki kaynaktan alır. Beynin kullandığı ilk yakıt; glikozdur. Karbonhidrat kaynağı yiyeceklerden (ekmek, pirinç, bulgur, makarna vb., şeker, bal vb., sebze ve meyveler) vücuda alınır. Beynin diğer önemli yakıtı; KETONLARDIR. Bunlar da yağ (zeytinyağı, tereyağı, krema, kaymak vb.) veya yağ bulunduran yiyeceklerle alınır. Yüksek yağlı ketojenik diyetle oluşan keton cisimlerinin nöron dediğimiz beyin hücrelerinde çeşitli mekanizmalarla, nöbet aktivitesini engellediği varsayılmaktadır.

  • Çocuklarda beslenme bozuklukları ve neden olduğu sorunlar

    Yaşamın her döneminde sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için yeterli ve dengeli beslenmek temel koşul iken, büyüme ve gelişmenin hızlandığı, öğrenme ve kavrama işlevlerinin önem kazandığı çocukluk çağı ve adölesan döneminde beslenmenin önemi daha da artmaktadır. Beslenme ve sağlık söz konusu olduğunda hangi yaş grubunda olursa olsun çocuklar toplumun birinci derecede duyarlı grubunu oluşturmaktadır. Çocuk ve adölesanların besin öğelerine olan ihtiyaçları yaşamlarının diğer dönemlerine oranla daha fazladır ve bu dönemde kazanılacak beslenme alışkanlıkları ömür boyu sürdürülmektedir. Beslenme eğitimi ne kadar erken başlarsa çocuğun gelişim, zeka düzeyi ve bağışıklık sistemi de o denli olumlu yönde etkilenir.

    Günümüzde diyabet, kalp hastalıkları, obezite (şişmanlık), bazı kanser türleri ve osteoporoz gibi pek çok ciddi hastalığın giderek yaygınlaşmasının temelinde, çocukluktan itibaren başlayan yanlış beslenme alışkanlıkları yer almaktadır. Yüksek yağ içerikli öğünler, büyük porsiyonlar, yetersiz posa tüketimi, saflaştırılmış besinler, basit şeker kullanımı gibi nedenlerden dolayı sağlıksız nesiller yetişmektedir.

    Çocuk ve adölesan beslenmesinde ana ilke, yeterli ve dengeli beslenmelerini, sağlıklı büyüme ve gelişmelerini sağlamak, aile dışında zararlı etkilerden ve alışkanlıklardan korumak ve caydırmak, iyi alışkanlıkları pekiştirmek ve yenilerini kazandırmak, beslenme konusunda bilinçlenmelerine yardımcı olmaktır. Yeterli ve dengeli beslenme sayesinde çocukların beklenen büyüme ve gelişmeleri sağlanmakta, hastalıklara karşı dirençleri artmaktadır. Bununla birlikte, kemik gelişimi, bilişsel yetenek ve okul başarısındaki artış ve ileri yaşlarda görülen bazı hastalıkların önlenmesinde de çocuklukta kazanılan beslenme alışkanlıklarının rolü büyüktür.

    Çocukta beslenme eğitiminin temel ilkesi çocuğun normal bü­yüme ve gelişmesi için gereken enerji ve besin öğelerinin sağlanmasıdır. Çocuğun yaşına uygun miktarlarda besin gruplarından sağlanan günlük enerjinin % 55-60’ı karbonhidratlardan, % 12-15’i proteinlerden ve % 30’u yağlardan sağlanmalıdır. Böylece çocuğun besin tüketimi dengelenmiş olacaktır.

    Bu dönemde; yanlış beslenme alışkanlıkları düzeltilmeli, öğün atlanmamalı, öğün sayısı arttırılmalıdır. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir ya da iki kez düzensiz beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır. Öğün geçiştirme okul çağı çocuklarda sık görülen bir sorundur. Alışkanlık haline dönüştüğünde kişinin beslenmesi engellemekte ve yetersiz beslenmeye bağlı sorunlar ortaya çıkmaktadır .

    Öğünlerde dört besin gru­bundan alınması sağlanmalı, günlük enerjinin % 15-25’i kahvaltıda, % 25-35’i öğle ve akşam ye­meklerinde, % 10-15’i ise kuşluk, ikindi ve gece öğünlerinde verilmelidir. Sebze-meyve tüketimi, tam taneli unlu besinlerin, kuru baklagillerin tüketimi arttırılmalı, aşırı posa tüketiminden kaçınıl­malı, yağ ve şeker içeriği yüksek besinler tüketilmemelidir.

    Geçmişle kıyaslandığında, günümüz çocuklarının şeker ve hayvansal yağları fazla; demir, kalsiyum, lif ve antioksidant içeren besinleri ise yetersiz tükettikleri ve oldukça hareketsiz oldukları görülmektedir. Yapılan araştırmalara göre okul çağı çocukların %84’ten fazlası yüksek miktarda yağ tüketmekte, %51’den daha azı günde 1 meyve, %29’u sebze, %56-85’i ise asitli içecek tüketmektedir.

    Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de çocukların içinde bulundukları sağlıklı ortamın büyük ölçüde bozulmasına, buna bağlı çeşitli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Beslenme sorunları ile çocukların vücut yapıları arasında birbirine paralel bir ilişki söz konusudur. Türkiye’de okul çağı çocukları ve gençlerde beslenme ile ilişkili sorunlar arasında iştahsızlık ve zayıflık, gelişim geriliği ve kısa boyluluk, aşırı enerji alımı ve yetersiz hareket nedeniyle oluşan şişmanlık ve ilgili sorunlar, metabolik sendrom, avitaminozlar, demir yetersizliği anemisi, iyot yetersizliği hastalıkları, diş çürükleri ve bağırsak parazitleri yer almaktadır. Bunların yanı sıra araştırmalar yetersiz ve dengesiz beslenmenin öğrencilerin dikkat sürelerini kısalttığı, algılamalarını azalttığı, öğrenmede güçlük ve davranış bozuklukları ile okula devamsızlık ve okul başarısında düşmeye neden olduğunu bildirmektedir.

    Çocukluk ve ergenlerde, dengesiz beslenmenin bir diğer sonucu olan obezitenin sıklığı dünyada ve ülkemizde endişe verici boyutlara ulaşmıştır ve obezitenin çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığı haline gelmesine yol açmıştır. Yapılan gözlemsel çalışmalarda; fazla kilolu çocukların yaklaşık % 40’ında, ağırlık artışının ergenlik döneminde de devam ettiği ve obez ergenlerin % 75-80’inin erişkin dönemde de obez kaldığı gösterilmiştir. Bu nedenle erişkinlerde kilo fazlalığına bağlı erken dönemde gelişen şeker hastalığı ve kalp damar hastalıkları gibi önemli sağlık sorunlarının temelleri aslında çocukluk çağında başlayan şişmanlığa dayanmaktadır. Geçmişte basitçe ‘‘şişman çocuk sağlıklıdır’’ diyerek geçiştirilerek önemsenmeyen ve dikkat çekmeyen çocukluk çağı obezitesi; hem çocukluk, hem de bu çocukların erişkin dönemdeki sağlıklarını tehdit eder hale gelmiştir. Umut verici olan ise şişmanlığın önlenebilir olmasıdır. Bu nedenle çocukluk çağı obezitesinin önlenmesi bütün boyutlarıyla yüksek öncelik gerektirir.

    Günümüzde obezite sıklığının artış nedenleri; süt çocukluğu döneminde yetersiz anne sütü alımı, modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlıklarında değişiklikler (yağ ve karbonhidrattan zengin besin maddelerinin tüketilmesi), çocukların fiziksel aktiviteden uzaklaşarak televizyon ve bilgisayar oyunlarına yönelmeleri ve artan şehirleşme olarak gösterilmektedir.

    Obezite gelişiminde; genetik, çevresel ve psikolojik faktörler ile beslenme etkendir. Sosyo-kültürel ve ekonomik düzey, gebelikte annenin sigara içmesi, düşük ya da iri doğum ağırlığı, anne sütü alma süresinin az oluşu, hızlı yeme ve az çiğneme, fast food tarzı beslenme ve enerji yoğunluğu yüksek yiyecek ve içecekler, çocuğun aktivasyon derecesi ve televizyon seyredilmesine ayrılan süre ve aile içi olumsuz ilişkiler bu etkenler içinde yer alan önemli nedenlerdendir.

    Obezite gelişiminde bir diğer önemli faktör ise az çiğneme ve hızlı yemek yeme davranışıdır. Bu yanlış davranış şekli, doygunluk hissi oluşasıya kadar bireyin fazla miktarda yemek yemesine ve dolayısıyla fazla kilo almasına yol açar.

    Yeme isteğini arttırıcı reklamlar ve değişik şekillerde yeme modelleri ve mesajları veren programlar da çocukların yeme seçimleri üzerine etki etmektedir. Porsiyon büyüklüğü, ayrıca fazla yağlı, tuzlu ve şekerli atıştırmalar çocuk ve adölesanlarda ağırlık kazanımına neden olmaktadır.

    Normal enerji alan bir çocukta spor etkinliklerinde azalma, durağan aktivitede artış sonucu enerji harcanması azalarak obeziteye yol açar. Okula servis ile gitme, asansör kullanımı, uzaktan kumandalı cihazlar, uzun süreli çalışma saatleri, yeşil alandan yoksun apartman yaşamı, spor dersi yerine başka derslerle uğraşma anlayışı çocuklarda şişmanlığın fiziksel aktivite azlığına bağlı nedenleridir.

    Obezite gelişimini etkileyen diğer bir faktör ise televizyon seyretmektir. Evdeki televizyon sayısı, çocuğun odasında televizyon bulunması, ailenin birlikte televizyon izlemesi, ailenin televizyon izleme sıklığı ve süresi yemeğin televizyon önünde yenmesi ağırlık artışı ile ilişkili bulunmuştur. Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça, kişinin oturma süresi artmakta, bu da çocuğun tartısında artışa yol açmaktadır.

    Obezite tedavisinin temelini; sağlıklı beslenme, egzersiz ve bunun süreklilik kazanması ve yaşam şekli haline gelebilmesi için gerekli davranış şeklinin kazanılması oluşturmaktadır. Obezite tedavisi, enerji alımını azaltıp, enerji harcanmasını arttırırken; çocuğun normal fizyolojik büyümesini duraksatmayacak şekilde protein, karbonhidrat ve yağ içeriği bakımından dengeli, yeterli enerji ve esansiyel besin öğelerini içeren bir beslenme planı ile uzun vadeli ve kalıcı olmalıdır. Sağlıklı beslenme programını uygulamayan çocukların % 80’ inden fazlasında sağlık sorunlarının geliştiği bildirilmiştir. Çocuklarda obezite ile birlikte damar sertliği ve kalp hastalığı gelişimi için risk teşkil eden trigliserit seviyesi artar, iyi kolesterol olan HDL seviyesi düşer ve kan basıncı yükselir. Bunlardan başka çocuklarda sivilceler gelişir, fazla kilo taşıdıkları için ortopedik problemler de yaşarlar.

    Çocukluk çağı obezitesinin tedavisinde beslenmenin düzenlenmesi, fiziksel aktivite ve yaşam şekli değişiklikleri ile başarıya ulaşılabilinir. Hafif şişman okul çağı çocuğu ve adölesanların tedavisinde temel amaç hızlı ağırlık kazanımını engellemek ya da var olan ağırlığı korumak, gerekli görülen riskli vakalarda hafif derecede enerji kısıtlaması ve arttırılmış fiziksel aktivite ile son derece yavaş ağırlık kaybını sağlamaktır. Obez çocuk ve adölesanlarda ise kısa süreli ve kontrol altında olmak üzere, büyüme-gelişmeyi aksatmayacak şekilde sınırlı enerji diyetleri kullanılabilmektedir. Ancak bu miktar, çocuğun yaş grubuna göre normal gereksinimi olan enerjinin %60’ından daha az olmamalıdır ve bu tür diyetler sık kontrollerle ekip denetimi altında uygulanmalıdır. Bu tür uygulamalarda hedef; fazla ağırlığın %10 kadarını azaltmaya çalışmak ve bunun için ayrılan süreyi uzun (ideali 6 ay) tutmaktır. Ortalama olarak haftada 0.5 kg ağırlık kaybı sağlayacak miktarda enerji verilerek çocuk izlenmelidir. Çok ağır vakalarda haftada 1 kg kadar zayıflama kabul edilebilmektedir.

    Düşük enerjili diyetlerin uzun süreli kullanımı yanlıştır. Çok katı kurallar ve aşırı yasakların konulması, çocukların kısa sürede diyeti bırakmalarına neden olmaktadır. Yeterli ve dengeli beslenmenin kabulü daha kolay, kullanım süresi daha uzundur.

    SAĞLIKLI BESLENMEK VE OBEZİTEDEN KORUNMAK İÇİN;

    Çocukların ebeveynlerini çok iyi izlediklerini ve taklit ettiklerini göz önünde bulundurarak çocuğun yapmaması istenen davranışlardan ebeveynlerinde uzak durması en doğru yaklaşım olacaktır.

    Çocuk ve adölesanların büyüme ve gelişmeleri de göz önünde bulundurularak öğünleri düzenlenmelidir. Evde kahvaltı yapmanın önemi vurgulanarak, temel besin gruplarının öğünlerde yeterli ve dengeli tüketimi sağlanmalıdır. Çocukluk döneminde kazanılan beslenme alışkanlığının erişkin dönemde de devam edeceği unutulmamalıdır.

    Çocuk ve adölesan dönemde başlayan obezitenin ileri yaşlarda da devam edeceği bilinmektedir. Bu nedenle erken dönemde etkenlerin belirlenip önlem alınması gerekmektedir.

    Günlük televizyon seyretme ile obezite prevelansı arasında eş yönlü bir ilişki vardır. Çocukların televizyon izlemeleri günde 1-2 saat ile sınırlandırılmalıdır.

    Yüksek kalorili yiyecekler evden uzak tutulmalı,yiyecek ödül veya ceza olarak kullanılmamalı, yemeğin bitiminde şeker ve tatlı sözü verilmemelidir.

    Ara öğünlerinde süt+meyve, ya da ekmek+peynir+domates sağlıklı gıdalardan oluşan öğünler oluşturulmalıdır.

    Çocuğun hamburger yerine yağsız tost veya peynirli sandviçi tüketmesi sağlanmalıdır.

    Çocuğa yavaş yavaş değişik besinler tattırılmalı ve sağlıklı-sağlıksız gıda ayırımı öğretilmelidir.

    Çocuk sağlıklı ise, kilo ve boy açısından normal bir gelişme içindeyse az ya da çok yemesi konusunda endişelenilmemelidir.

    Çocuk kahvaltı yapmak istemiyorsa evden çıkmadan önce en azından 1 bardak süt ve 1 elmadan oluşan bir kahvaltı yapması sağlanmalıdır.

  • Beslenme

    BESLENME , KARIN DOYURMAK, AÇLIĞI BASTIRMAK,CANININ ÇEKTİĞİNİ YİYİP İÇMEK DEĞİLDİR.

    Yaşamımızın devam etmesi için ,enerjiye ( kaloriye) ihtiyacımız vardır.Enerjiyi beslenerek alırız . Besinlerimiz ,protinler, karbonhidratlar,yağlar, su ,posalardan ibarettir. Besinlere yardımcı öğeler ise vitamin ve minerallerdir. Alınan enerji ile harcanan enerji dengede olmalıdır. Eğer aldığımız enerji harcadığımızdan fazlaolursa şişmanlarız, az olursa zayıflarız . Sonuçta ya şişmanlık , ya zayıflık sonucu gelişen hastalıklara yakalanırız.

    Beslenme,Kişilerin yaşı, cinsiyeti , genetik ve fiziksel (görsel ) özellikleri,sağlık durumlarına göre değişir.

    Bu makalede beslenme ile genel özellikler verilmiştir.

    PROTEİNLER, Vucudumuzun yapı taşlarıdır . Çocukta ek olarak büyüme ve gelişmeyi sağlarlar. Tüm yaşlarda ise bağışıklık sistemini güçlendirir, hastalıklara direnci arttırır, daha çabuk iyileşmemizi sağlar, yara ların daha çabuk iyileşmemizi sağlarlar. Normal de PROTEINLER BESLENMEMİZİN % 15 İ OLMALIDIR. Daha fazla protein alımı böbrek hastalıklarına yol açabilir , daha az alımı ise çocukların yetersiz büyüme ve gelişmelerini, ergenlerin daha kolay hastalanmalarına ,daha geç iyileşmelerine neden olur.

    PROTEİNLER ,ET, SÜT , SÜT ÜRÜNLERİ ,TAHILLAR DIR.

    KARBONHİDRATLAR , Vucudumuzun enerji kaynaklarıdır. Normalde GÜNLÜK BESLENMEMİZİN %60 İ OLMALIDIRLAR. Fazla alınmaları şişmanlığa, az alınmaları ( vucut enerji temini için yeterli karbon hidrat yoksa proteinleri kullanır , sonuçta protein eksikliği oluşur.) Protein eksikliği tablosu sonuçları ortaya çıkar.

    KARBONHİDRATLAR , Şekerli gıgalar , pilav , makarna , ekmek ….

    Yağlar , Enerji depomuzdur. Normal GÜNLÜK BESLENMEMİZİN % 25 İ OLMALIDIR.Yağlar hayvansal ve bitkisel yağlar olmak üzere ikiye ayrılır.Hayvansal yağlardan BALIKTA BULUNAN OMEGA 3 HARİÇ VE TÜM BİTKİSEL YAĞLAR HARİÇ DİĞER BÜTÜN YAĞLAR VUCUTTA ÜRETİLEBİLİRLER. YANİ OMEGA 3 VE TÜM BİTKİSEL YAĞLAR BESİNLERLE DIŞARIDAN ALINMALIDIR.

    OMEGA 3 BALIKLARDA, Farklı oranda bulunur . Bizim balıklarımızdan hamsi ve sardalyada özellikle boldur. OMEGA 3 BALIKDAN BAŞKA KOYU YEŞİL YAPRAKLI ÖZELLİKLE SEMİZOTU SEBZELER , ASMA YAPRAĞI ,FINDIK CEVİZ KETEN TOHUMU YAĞI 'NDA BULUNUR.

    OMEGA 3 , KAN YAĞLARININ DAMARLARDA BİRİKİMİNİ AZALTIR.KANIN PIHTILAŞMASINI ÖNLER. EKLEM İLTİHAPLANMASINI ÖNLER .BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİR.

    Beslenmemizde aldığımız bitkisel yağın 1/2 si ZEYTİNYAĞI , diğer 1/2 Sİ DİĞER BİTKİSEL YAĞLAR OLMALIDIR.

    SU ,VAZGEÇİLEMEZ , OLMAZSA OLMAZ.

    SU, BARSAK HAREKETLERİNİ ARTTIRIR. KANŞEKERİNİ DÜZENLER , ŞEKER HASTALIĞINI ÖNLER. KOLESTEROLU DÜŞÜRÜR. KALB VE DAMAR HASTALIĞINI ÖNLER .ŞİŞMANLIĞI ÖNLER ,KANSER OLUŞUMUNU ÖNLER.

    POSA , TAHILLARIN SEBZELERİN , MEYVELERİN SİNDİRİLMEYEN KISMIDIR.

    POSA ,KABIZLIĞI , ŞİŞMANLIĞI ,ŞEKER HASTALIĞINI ,KANSER OLUŞUMUNU ÖNLER.

    POSA , YULAF, ÇAVDAR , KEPEK, BULGUR , SEBZE , MEYVE , KURU BAKLAGİLLERDE BULUNUR.

    VİTAMİNLER , D VİTAMİNİ HARİÇ DİĞER VİTAMİNLER BESLENME İLE ALINABİLİR.

    TÜM VİTAMİNLER DOKTOR KONTROLUNDA GEREKLİYSE ALINMALIDIR.

  • Okul çağı çocuğunun beslenmesi

    İlkokul çağı çocuğun ailesinden ilk kez ciddi bir şekilde ayrıldığı ve çocuğun çevresi ile iletişiminin arttığı bir dönemdir. Bu çağda eğitim ile konulan kurallar çocuğun ruhsal gelişimini etkilerken, sağlıklı büyüme de beslenme ile desteklenmelidir

    Yine ilkokul çağı (6-12 yaş ) hızlı büyüme ve gelişmenin başladığı dönemdir. Dolayısı ile çocuğun beslenmesini aile ve okul yönetimi birlikte yönlendirilmelidir. Okul çağında yeme alışkanlıkları ailenin beslenme alışkanlıkları tarafından etkilenmektedir. Okulda beslenme konusunda kontrolsüz olan çocuk yine anne ve baba çalışıyorsa eve geldiğinde kendi kendine yiyecek hazırlama ile karşı karşıya kalırsa yanlış beslenme alışkanlıkları edinebilir. Bu sebeplerden ilkokul çağı çocuğunun yanlış beslenmesi veya doğru beslenmesi ailenin ve okul yönetimindeki kişilerin eğitimini gerektiren önemli bir konudur. Bunlar sağlanamaz ise büyümede yavaşlama görülür. Okul çocuğunun büyüme ve beslenmesinin izlenmesi çocuk doktoru tarafından yapılmalıdır.

    Gelişmiş ülkelerde okul çağı çocuğunun beslenmesi bilimsel kurallar içinde olmaktadır. Ancak bu uygulamalarda da güçlükler vardır.

    Gelişmiş ülkelerin ölüm sebepleri inde ilk beş sırayı;
    • Koroner kalp hastalıkları
    • Bazı kanser tipleri
    • Serebrovasküler hastalıklar
    • Diabetes mellitus
    • Ateroskleroz

    Gibi diyetin önemli rol oynadığı hastalıkların olması ve bu hastalıkların çocuğunun başlangıcının çocukluk dönemindeki yanlış beslenme alışkanlıkları ile ilişkili olduğu bunları önlemeye yönelik önlemlerin bu çağlarda alınası gerekliliğini ortaya koymuştur.

    Erişkinler için hazırlanan bir beslenme modelinin çocuklara uygulanması yeterli büyümeyi ve gelişmeyi engelliyebileceğinden dikkatli uygulanması gerektiği bildirilmiştir. Okul çocuğunun nutrüsyonel durumunun iyileştirilmesinde beslenme önerileri tabloda açıklanmıştır.

    OKUL ÇOCUĞUNDA BESLENME DURUMUNUN İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN ÖNERİLER;

    • Beslenme durumunun yeterliliğini öğrenmek için boy uzaması izlenmelidir
    • Beslenme ve yeme alışkanlıkları için anne ve baba çocuğa yol GÖSTERİCİ rehBER olmalıdırlar
    • Çocuğun beslenmesinde diyetinin yeterli olduğunun uzman kişi tarafından takibi gereklidir
    • Beslenme, spor ve fiziki aktivite çocuğun normal gelişimini destekleyecek şekilde olmalıdır
    • Çocuğun kilosu fazla ise egzersizi artırma ve enerji alımını azaltma yolu için aile-çocuk teşvik edilmelidir
    • Beslenme ile ilgili diş çürükleri gelişimi riski en aza indirilmelidir.
    • Çocuğun gıda seçiminde güvenilir besin kaynakları ve güvenilir olmayan reklam amaçlı besinler arasında çocuk ve ergenin seçim yapmasına yardımcı olunmalıdır.
    • Diyetin yağ, kolesterol, şeker, tuz içeriği açısından kısıtlanması sağlanmalıdır.
    • Çocuğun lifli gıdaları seçimine yardımcı olunmalıdır ( yaş+5 gr veya vücudun her kilogramı için 0.5 gr lif verilmelidir).
    • Uygun besin seçenekleri ile demir takviyesi sağlanmalıdır.

    Çocuklarda dengeli ve yeterli beslenmeyi belirleyen temel ilkeler vardır. Bunlar;

    1. Enerji Gereksinimi: Çocuklarda yaşa, cinsiyete, vücut ağırlığına, yüzey alanına, fiziksel aktiviteye, ergenliğe göre enerji gereksimini karşılamak için formüller geliştirilmiş. Ancak her çocuğun enerji gereksiniminin farklı olması sebebi ile bunu belirlemek zordur. Pratik olarak çocukta enerji alımı tüketimine eşit olmalı ve normal büyüme ve gelişmeyi sağlayacak düzeyde olmalıdır. Enerji üretiminin tam olarak karşılandığının tam olarak anlamak için çocuğun büyümesi takip edilmelidir. Uygun kalori alan çocuk kendi gelişim kanalında ilerler. Çocukta şişmanlama eğilimi varsa enerji alımı azaltılıp enerji tüketimini hızlandırmaya teşvik edilmelidir.

    2. Protein Gereksinimi: 4 yaş ile erişkinlik dönemi arasında total vücut ağırlığının %18-19 unu proteinler oluşturur. Alınan proteinin yapısı, enerjinin ve diğer besinlerin yeterli alınması ve organizmanın beslenme durumudur.

    Okul çocuğu önerilen enerji, protein, vitamin ve mineral desteğini doğal yollardan sağlamalıdır. Vitamin tabletleri ve şurupları tercih edilmemelidir. Bu esaslar çerçevesinde okul çağı çocuğunun beslenmesinde dikkat edilmesi gereken noktalar aşağıda yazılı şekilde özetlenebilir.

    Kompleks karbonhidratların (tahıllar ve bitkisel ürünlerin) alımı artırılmalıdır. Çünkü tahıl ve bitkisel kaynaklı ürünler hayvansal kaynaklı enerjinin yerini alırlar bu şekilde yağ alımını azaltırlar. Bu şeklide beslenme ile doymuş yağ ve kolesterolün alımı azalır, bu sırada alınan proteinin tipi de değişeceği için dikkatli olmalıyız. Çünkü bitkisel kaynaklı proteinler hayvansal olanlardan daha düşük kaliteli protein içerirler. Sonuç olarak enerji dengeli düzelenmiş et, sebze, süt ve süt ürünlerini içeren diyet ile protein ihtiyacı karşılanmalıdır. Kompleks karbonhidrat alım artar ve yağ oranı azalır.

    Okul çağında rafine şekerlerin azaltılması gerekir: Bu tip şekerler günlük yaşantımızda tatlılar, pastalar ve birçok içecekte katkı maddesi olarak bulunmakta yine bir çok çocuk yiyeceğinde de bulunmaktadır. Bu yiyeceklerin çocuğun diyetinden tam olarak çıkartılması olanaksız görülmektedir. Tam olarak bu yiyecekler çıkartılması ise düşük kalori alımı büyüme geriliğine sebep olabilir.

    Total yağ miktarı enerjinin %30' unu oluşturacak şekilde azaltılmalı, doymuş yağlar ve kolesterol alımı azaltılmalıdır. Bunlar poliansatüre ve monoansatüre yağlar ile değiştirilmelidir. Kırmızı etin azaltılarak yerine beyaz et olarak adlandırılan hindi, tavuk ve balıketinin tüketilmesi bunu sağlar. Yağı azaltılmış ve süt ürünlerinin kullanılması yerine tereyağı, yumurta ve kolesterollü besinleri azaltılması önerilebilir.

    Yağlar enerjinin büyük bölümünü sağlarlar, özellikle fazla enerji gereksinimi olan fiziksel olarak aktif çocuklar için 3000 kalori enerji gereksinimi olan çocuk için bu yağları alımının azaltılması büyük kalori açığına sebep olur ve yine hayvansal ürünlerin azaltılması çinko ve demir gibi esansiyel mineralleri az alımına neden olabilir.

    OKUL ÇAĞINDA AŞAĞIDA BELİRTECEĞİMİZ YANLIŞ BESLENME ALIŞKANLIKLARI OLUP OLMADIĞI ARAŞTIRILMALIDIR.

    Yazının başında da belirttiğimiz gibi; İlkokul çağı çocuğun ailesinden ilk kez ciddi bir şekilde ayrıldığı dönemdir. Bu çağ özellikle büyük şehirlerde; Çocuğun okuldan dönüşü, okulda çocuğun ne şekilde beslenmesi gerektiği ve eve gelmiş bir çocuğun anne veya aile bireyini bekleme durumu da göz önüne alındığında beslenmenin önemi bir kat daha artmış gözükmektedir.

    Çocuğun beslenmesi bu dönemde okulda ve evde olmak üzere iki şekilde incelenmelidir. Okul ve aile iş birliği yapmalıdır. Bu dönem ergenlik öncesi dönem olduğu için bu dönemin duraklama olmadan atlatılması zorunludur. Bir çocuk bu dönemde ne kadar iyi beslenirse o kadar iyi bir şekilde ergenlik dönemine girecektir.

    Genel olarak okulda ve okul dışında tek başına bırakılan bir çocukta yanlış beslenme alışkanlıkları sıkça görülmektedir. Bu beslenme bozukluğu sonucunda; Anemi, kemiklerde zayıflık-raşitizm, düşük kalorili gıdaların alımı,obesite, ateroskleroz, eksik beslenme, diş çürükleri, fast-foodların yaşantımıza girişiyle de gastroözefagial reflü hastalığı ve inflamatuvar barsak hastalıkları gibi sorular olabilmektedir.

    A.Okuldaki Beslenme Sorunları;

    Bir çok ilkokulda öğrenciler okula sabah gelip akşamda evlerine dönmektedirler. En azından bir öğünün okullarda yenildiği okullarda yemek tabldot olarak yemek veriliyorsa, çocuğa verilen yiyeceklerin uygunluğu kontrol edilmeli ve çocuğun seçeceği yiyecekler varsa çocuğun uygun yiyeceği seçmesi konusunda çocuğa yardımcı olunmalıdır. Bunun için her okulda doğru ve dengeli beslenme, beslenme rehberince yapılmalı okul idaresi de aileyi bu konuda bilgilendirmeli, yine ailede okula kendileri çocuğa neler veriyorlarsa bu yiyecekler konusunda bilgi verilmelidirler. Bu şekilde olduğunda eksikler hakkında doğru bulunur. Farklı kültürel yapılardan gelen çocuklar yöresel yemeklere adapte olamayabilirler. Aile ile bu çocuklar için iş birliği yapıp problem çözülmelidir.

    B.Yanlış beslemeye bağlı gelişen komplikasyonlar:
    o 1.Fast food ve abur cuburla beslenme alışkanlığı:

    Günümüzde yaşantımıza bu tip beslenme alışkanlığı hızlı yaşam temposu sebebi ile doğmuş ve sonrada bir endüstri ve yaşam tarzı haline gelmiştir. Ülkemizde ilkokul yıllarına kadar bu tip beslenme inmiştir. Bu tür beslenme yüksek enerjili ve besleyici değeri olmayan bir beslenme biçimidir ve kalorinin %40-50 si yağlardan gelir. Bu tür yiyeceklerde vitamin A düzeyi ve kalsiyumu düşük ve tuz oranı ( sodyumu ) yüksektir. Bu tür gıdalar ile beslenenler hipertansiyon, şişmanlık, gastroözefagial reflü hastalılığı, inflamatuvar barsak hastalığı ve vitamin-mineral eksikliği problemlerinin karşımıza çıkacağını unutmamamız gerekir.

    Okul çağı öğrencilerinde karşımıza çıkan diğer problem öğün atlanmasıdır. En çok olarak sabah kahvaltısı atlanmaktadır. Okula yetişme telaşı, yetersiz zaman gibi mazeretler ile bu öğün atlanmaktadır. Ayrıca kız çocukları arkadaşlarından etkilenerek şişmanlama korkusu ve kilo kontrolü yapma bahanesi ile yetersiz beslenmektedir. Öğün atlanınca fast-foodlar devreye girmektedir. Aile kahvaltının önemini çocuğa anlatırken; Kahvaltının ileriki yılları da olumlu etkileyecek alışkanlık olduğunu, güne iyi başlangıç yapmanın iyi bir sırrı olduğu belirtilmeli kilo kontrolünde bile atlanmaması gereken bir öğün olduğu anlatmalıdır.

    o 2.Obesite: Genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı şişmanlık bazen çocukluk ve ergenlik çağında önemli sorun olmaktadır. Aşırı yeme alışkanlığı bazen ailesel kaynaklı bir sorunla da ilgili de olabilir.

    Tansiyon, ateroskleroz, şeker hastalığı ve kalp hastalıklarının görülüş sıklığı şişman olanlarda artar. Ayrıca Gastoözefagial reflü hastalığı ve karaciğer yağlanması ve bunun yol açtığı istenmeyen sonuçlar şişman çocuklarda artık bu konu ile ilgilenen Çocuk Gastroenteroloji uzmanlarının artması ile daha sık olarak su yüzeyine çıkmaktadır.

    Uygunsuz beslenme alışkanlığı ve sedanter yaşamda çevresel faktörler olarak obesitede rol alır. Televizyon ve bilgisayar başında geçirilen zamanın artması ve bunların karşısında yüksek enerjili ve düşük besleyici değeri olan besinlerin alınması, dersler sebebi ile çocukların evde işlere yardım etmelerinin azalması, servis ile okula kadar gitme, yürüme ve spor alışkanlıklarının olmaması şişmanlığa davetiye hazırlar. Obes çocuklar diğer çocuklar tarafından ‘' tembel, çirkin ve aptal vb'' sıfatlarla tarif edilmiş istenmeyen ve güvenilmeyen kişiler olarak sınıflanmışlardır. Obes çocukların tıbbı, diyet tedavisi gibi yaklaşımların yanında psikiyatrik açıdan da desteklenmesi gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır. Obes çocuğu tedavi ederken diyet, egzersiz ve aile beraber davranış tedavisi gerekmekte tedavi de ani kilo kayıplarından büyüme geriliğine yol açacak kısıtlamalardan kaçınılmalıdır.

    o 3.Hiperkolesterolemi ve ateroskleroz: Aterosklerozun temelleri bir çok çalışmada gösterildi gibi çocukluk çağında atılmaktadır. Adolesan ve çocukluk çağında yapılan çalışmalar diyetteki enerjinin %30 ‘unun yağlardan sağlanması gerektiği, total yağ miktarının en fazla 1/3 ünün satüre (doymuş yağlar) yağ asitlerinden oluşması ve günlük kolesterol alımının 300 kaloriyi geçmemesi gerektiği bildirilmiştir. Çocuklarda hiperkolesterolemi tedavisinde uygulamalarda dikkatli olunmalıdır. Düşük yağ ve düşük kolesterollü besinleri önermek bir bakıma kırmızı et, yumurta ve süt gibi yüksek besin değeri olan gıdalarda kısıtlama demektir. Bu uygulama sırasında çocuklarda vitamin ve mineral eksikliği ortaya çıkabilir. Bunlar doğal yolardan diğer besinler ile karşılanmaya çalışılmalıdır.

    o 4.Raşitizim: Hızlı büyüme sırasında D vitamini sınırda olanlarda raşitizm gelişebilmektedir.

    o 5. Anemi (kansızlık): Düşük sosyoekonomik düzeyden gelen çocuklar dengesiz ve yetersiz beslenebildiklerinden anemi sik görülür. Ailenin kırmızı eti tüketememesi veya çocuğun bu yiyeceği tüketmemesi anemiye zemin hazırlar. Bazı çocuklar ise az miktarda yeşil sebze ve meyve tüketmeleri sonucu alınan C vitamini azalır, sonuçta demirin emilimi için önemli olan vitamin azalmış olur. Örneğin, kırmızı eti sevmeyen okul çağı çocuklara özendirici olarak ekmek arası yeşillik ve köfte verilmelidir.

    o 6. Yemek yeme ile ilgili bozukluklar: Bu bulgular en fazla adolesan yaşta bilinç altında şekillendirdikleri kişilere özenmeleri ve mankenliğe ve film yıldızlarına özenme sonucu anoreksiya nervosa ve bulimia nervosa görülebilmektedir. Kendi kendine kusturmalar, ishal yapıcı ilaçlarla dışkı sayısını artırma ve idrar söktürücü ilaç kullanıp sık idrara gitme belirtileri konusunda aileler iyi bir gözlenleyici olmalıdırlar.

    o 7. Diyet ile ilgili olarak davranış bozuklukları:Hiperkinezi çocuklarda uzun süreli var olan kalıcı motor aktivite olarak göze çarpmaktadır. 1-16 yaş arasında ve erkek çocuklarda sık görülmektedir. En sık 6 yaş civarında görülmektedir. Kısa süren konsantrasyon gücü, patlayıcı tarzdaki hareketler, aşırı duyarlılık, baş ağrısı ve solunum sıkıntısı gözlenen bulgulardır. Sebep olarak genetik, besin alerjisi, ailenin karşı tutumları ve hamilelikte sigara içimi bulunmaktadır. Bu durum yağasiti bozuklukları ve karbonhidrat bozuklukları ile ilişkili olabilir.

    Beslenme bozuklukları sadece bunlarla sınırlı değildir. Yine diş çürükleri de bu yaş için önemli yer tutmaktadır. Karbonhidrat yönünden zengin gıda ile beslenme ve sonrasında diş temizliğinin 15 dakika içinde yapılmaması diş çürüğü yapan mikroorganizmaların çürük oluşturmasına zemin hazırlamaktadır. Okulda diş fırçalanma ile mekanik temizlik yapılamıyorsa ağzı çalkalama ile gıda artıkları ağızdan uzaklaştırılmalıdır.

    Çoğu kez ihmale uğrayan okul çocukluğu döneminde beslenmenin düzenlendirilmesi ve yönlendirilmesi ailenin ve toplumun eğitimi yanında hükümetlerin politikası olmalıdır. Okullarda standart beslenme saatlerinin oluşturulması, kantin ve kafeteryaların denetlenmesi okul çevresinde satıcıların açıkta yiyeceklerin satışının engellenmesi gibi bir dizi önlemler ‘' yeterli ve dengeli beslenme'' için büyük yararlar sağlayacaktır. Sonuç olarak okul çocuğu beslenmesi sağlıklı beslenme alışkanlıkları ile desteklendiğinde çocuğun ileriki yaşantımıza çıkabilecek olan şeker hastalığı, ateroskleroz, hiperkolesterolemi gibi hastalıklardan korunma sağlayacaktır.

  • Biyoenerji

    Biyoenerji

    BİYOENERJİ NEDİR? BİLİMSEL MİDİR?

    Hayata bir alışveriştir, iki yönü vardır verirsiniz-alırsınız. Bu alışverişi dengeleyemezseniz zarar edersiniz, sistemi çökertir hasta olursunuz.

    İnsan bedeni görünenden suretinden ibaret değildir. Bir tılsımı vardır ve buna ruh diyoruz. Ruh madde ile manayı oluşturan bağı temsil eder ve ona en yalın tabiriyle enerji diyebiliriz. Canlı ve cansız her şey bu enerjiden nasibini alır öyle ki bu enerji statik değil dinamiktir. Başkalarını etkileyebilir başkalarından etkilenebilir.

    El ve ayaklar bu enerjinin en belirgin giriş ve çıkış kanallarını oluşturur. Ellerin bir detektör gibi kullanılması sonucu başka bir bedenin bozulmuş enerjisi algılanır ve ona temas etmeden belli yönlerde gezdirerek hastalığa sebep olan bu düzensizlikler regüle edilebilir. Herkeste bu enerji vardır ve potansiyel olarak aktive edilebilir. Nasıl ki herkeste kas var ve bunu çalıştırarak kaslı bir vücuda sahip olabilirseniz. Bu enerjileri kullanarak zamanla bu konuda kendinizi geliştirebilirsiniz.

    Hastalık Biyonerji ve Tedavi

    Hastalık kavramını tıp hekimleri kullanır ve teşhis ve tedavi için uzmanlaştıkları alanda yine bu kavramları kullanarak ne yapılması gerektiğine karar verirler. Sağlın bozulması ve hastalığa dönüşmesi belirtileriyle ortaya çıkar hasta bölgelerin tıpta 5 tane enflamasyon göstergesi vardır bu belirtilere semptom denir. Belirtilerden yola çıkarak ileri tetkikler yapılır ve teşhis konulur.

    1 )Rubor (kırmızılaşma). Hastalanan bölgeye daha fazla kan pompalanır. Derimiz üzerindeki kırmızılıkların artması o bölgede kan dolaşımının fazlalaştığını ve vücut bölgesel bir iyileşme seferberliği yaptığını gösteriyor.

    2) Dalor (ağrı). Yüzmilyarlarca sinir hücreleri vücudun haberleşme ağı gibidir. Sinir uçları uyandırılır. Örneğin ateşe parmağınızı değdirdiğinizde siz bunu hissetmeseydiniz parmağınızı ateşten çekmez erirken hiç acı çekmezdiniz. Acı bir rahatsızlıktır ve bu sinyali alan bilinç hatalığa müdahale etmek için harekete geçer.

    3) Tumor (şişkinlik). Rahatsız bölgeye kan taşınması o bölgedeki sıvı miktarını da arttırır ve bu da şişkinliğe sebep olur.

    4) Calor (ısı). Kan dolaşımın artışı ile birlikte o bölgeye ısı artışı da başlamıştır. Bütün vücuda yayıldığında ve ateş 38’in üzerine çıktığında kırmızı alarm durumuna girer.

    5) Functio laesa. Birden bire hasta olmayız. Vücuttaki bu değişiklikler bir kuluçka gibi belirtileriyle sizi rahatsız eder (uykusuzluk, sinirlilik, iştahsızlık, ağrı, yorgunluk vb) Buna duyarsız kaldığınızda veya müdahaleniz ihtiyacı karşılamadığında hasta olursunuz yani sağlıksız enerjii bölgedeki hücrelerin fonksiyonlarını bozmaya başlamıştır.

    Biyoenerji Uygulayıcıları Enflamasyon Göstergelerinden Nasıl Yararlanır?

    Enerji değiştiğinde her şey değişir. Mesela birini nur yüzlü görürken onu bir canavar gibi görmeye başlayabilir. Birinin varlığı sizi mutlu ederken bir anda mutsuz etmeye başlayabilir. Vücudunuzda rahatsızlanan bölgenin enerjisi değişir o bölge sıvı ve hücre akımına uğrar. Bölgede atomar hareketlilik başlamıştır. Biyoenerji uzmanları bu sıvı ve hücre hareketliliğinden yararlanır. Elleriyle tarama yaparken hastalıklı bölge ısı ve elektromanyetik yoğunluğu algılar. Bunu incelemeye aldığında o bölgedeki sorunu tespit eder ve tıbbi bulgularda onu doğruluyorsa artık nereye yoğunlaşması gerektiğini biliyordur.

    Herkes Bu Isı Veya Elektromanyetik Farkı Hissedebilir Mi?

    Herkes bu manyetik akımı hissedebilir ancak bu yerçekimi gibi icad edilen değil keşfedilen bir şeydir bu keşif sonucu uygulamalarla bu beceri geliştirilebilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Akupunktur ile psikolojik hastalıkların tedavisi

    Hayat uzun bir maraton. Engebeli, virajlı yollar, değişen hava koşulları, yol arkadaşlarımız, bağımlı olduklarımız maratonda enerjimizin bozulmasına ve zaman zaman duraklamamıza neden olabilmektedir. Tekrar yenilenmeye, enerjimizi tazelemeye, bağımlılıklarımızdan kurtulmaya ve düşüncemizi berraklaştırmaya ihtiyacımız olabilir. Enerjimizin ve ilerleme isteğimizin azaldığı noktalarda yenilenmeli, gelecek kaygımızın olduğu zamanlarda sakinleşmeli, geçmişe takıldığımız noktalarda yüzümüzü tekrar yürüdüğümüz yola çevirmeli ve çevremizdekilerle uyumlanmalıyız.

    Bunları kendi kendimize yapmakta zorlandığımızdaysa destek almamız gerekir. Beynimizden ve vücudumuzdan salgılanan kimyasallar psikolojimizi düzenler. Vücut enerjisini dengelemek vücut kimyasını düzenlemekle mümkündür. Psikolojik hastalıklarda serotonin denen mutluluk veren kimyasallar, endorfin denen rahatlatan kimyasallar, enerji veren kimyasallar ve stres kimyasallarının salınımları değişir. Psikolojik etkili ilaçlar, psikoterapi ve akupunktur hastalığın şiddetine göre ayrı ayrı veya hep birlikte uygulanabilecek tedavi yöntemleridir. İlaçların yan etkileri, uzun dönemli kullanma gerekliliği veya bağımlılık yapıcı etkileri bulunmaktadır. Psikoterapi maliyetli ve uzun sürelidir. Akupunktur Dünya Sağlık Örgütü ve ülkemizde Sağlık Bakanlığı tarafından psikolojik hastalıklarda da tedavideki etkinliği onaylanmış bilimsel bir tedavi yöntemidir. Akupunktur üzerine yapılmış ve yapılmakta olan birçok bilimsel çalışma vardır. Tüm dünyada ve ülkemizde bazı tıp fakültelerinde ‘‘Akupunktur Tedavi ve Araştırma Bölümleri’’ bulunmaktadır. Akupunktur hızlı etkili, düşük maliyetli ve kalıcı bir tedavidir. Birçok fiziksel hastalıkta olduğu gibi hafif ve orta şiddetli psikolojik sorunların tedavisinde de etkilidir. Akupunktur ilaç kullanmadan vücudun kendi kimyasını kendisinin düzenlemesini sağlar. Kullanılan iğneler vücutta bulunan özel noktaları uyararak psikolojimizin düzelmesi, enerjimizin artması için gerekli kimyasalları salgılatır. Bu tedavinin hiçbir yan etkisi yoktur çünkü vücut ihtiyacı olan maddeyi ihtiyacı olduğu kadar salgılar. Az ise arttırır, fazla ise azaltır. Hiçbir ilaç kullanılmadığından ilaç yan etkileri görülmez. İlaca bağımlılık oluşmaz. Bir denge tedavisi olduğu için bir süre sonra -ki bir kür en az 6 seans sürer- vücut kimyasalları dengelenir. Geçici nedenlerle oluşmuş psikolojik rahatsızlıklarda 6 seans bile yetebilirken uzun dönemli rahatsızlıklarda tedavi süresi en az 12 seanstır.

    Akupunktur tedavisinin etkili olduğu psikolojik hastalıklar:

    Depresyon

    Anksiyete (Kaygı Bozukluğu)

    Panik atak

    İnsomnia (Uykusuzluk) ve diğer Uyku Bozuklukları

    Kabuslar

    Diş sıkma, Diş gıcırdatma

    Stres

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Sınav Kaygısı (Sınav Heyecanı)

    Konsantrasyon Bozukluğu

    Korkular

    Tikler

    Kekemelik

    Tırnak Yeme

    Saç yolma

    İştahsızlık

    Histeri

    Psikolojik Ağrılar

    Psikosomatik Hastalıklar (Ruhsal Kökenli Bedensel Hastalıklar)

    Huzursuz Bacak Sendromu

    Baş ağrıları

    Çarpıntı

    Bulantı

    Nefes darlığı

    İştah düzensizlikleri

    Gezici ağrılar

    Bağımlılıklar