Etiket: Ego

  • Egolar

    Egolar

    Herkesin dilinde bugünlerde EGO kelimesi.. Bilen bilmeyen, herkesin EGOyla ilgili bir YORUMU var.. Fazla konuşana da egoist diyorlar, kendimi seviyorum diyene de.. Bencil olduğumuzda da “ego yapıyoruz’’ çok fazla “ben’’ dediğimizde de.. Peki EGO nedir gerçekte?

    Latince bir kelime olan Ego, ben, benlik, kendilik demektir. Ego sonradan oluşan bir yapı değil, kendimizi algılayış biçimimizdir. Ancak çevresel faktörlerle şekil değiştiren bir yapıdır. O şekil değiştirdiğinde ise doğal olarak kendimizi algılayış biçimimizde değişir.

    Bir insan “Ben….’’ ile başlayan cümleler çok fazla kurup kendisini büyük, kocaman gösterip kendisiyle ile ilgili böbürlenip duruyorsa da ‘‘hiçbir şeyi beceremiyorum, ben bir zavallıyım’’ diyorsa da bir ego probleminden söz edebiliriz..( şişirilmiş ego ve cılızlaştırılmış ego) Aslında iki durumda da kendisini aciz ve zavallı hissediyordur.. Birinde bunu üstü kapalı yapıyor, kendisini önce küçük görüyor sonra bu küçüklüğünü örtbas etmek için “Ben şunu yaptım, bunu yaptım, şu okullarda okudum, şöyle başarılıyım, böyle yüksekteyim, param, evim, arabam, ailem, Ben yaptım, Ben başardım….’’ gibi kendini öven, yükselten cümleler kuruyordur.. Amaç; kendi kendine aslında o kadar da küçük, beceriksiz ve zavallı olmadığını ispatlamak.

    “Kendini küçülten düşüncelere sahip’’ bir diğer grup ta bu durumu kabul eder ve açıkça ifade eder; “Ben bir zavallıyım, bana hiçbir zaman sıra gelmeyecek, şanssızım, hayat bana hiç gülmedi’’ gibi arabesk bir durumun içine girer.. Sürekli şikayet eder, sürekli ağlamaklı konuşur, hüzün ve öfke doludur.. Yaşam ona bir bu yandan vurur bir diğer yandan ve o hiçbir şey yapamaz, yetersiz, çaresiz ve acizdir.. Bu kişilerin kendilerini küçülten ve gerçeği çarpıtan düşünce sistemleri öyle büyüktür ki “Yaşam benden büyük” ve ben bu durumda ne yapabilirim? düşüncesini sistemlerine iyice yerleşmiştir ve kurban rolünü iyice benimsemişlerdir. Burada egosal problemle başa çıkmak için kullanılan bir savunma mekanizması da mevcuttur. Alt mesaj ‘her şeyin kötüye gitmesi benim yetersizliğim değil, ben kendimden büyük olanla nasıl savaşabilirim? dir.

    Birinci gruptakiler hayatlarını bu ispat üzerine inşa ederler. Sürekli yarış halindedirler. Gündemlerinde fark yaratmak, çok fazla para kazanmak, en güzel evde oturmak en iyi arabaya binmek ,en iyi kıyafeti giymek en büyük ünvanı almak vb. düşünceler vardır. Ama iç dünyasına baktığınızda hayatlarında pek az keyif aldıkları şeyler vardır.

    Bu tarife baktığımız da ‘ Bütün başarılı insanlar şişirilmiş ego problemi’ yargısına varmış olabilirsiniz. Evet başarı güzeldir ama tadını çıkarabildiğinizde… Tatmin olabildiğinizde…

    Fakat‘şişmiş ego‘neye sahip olursa olsun hiçbir zaman tatmin olmayacaktır.

    Ve ne yazık ki bu işe yaramaz çünkü bir insan düşüncelerinin kökünde ÖZBENliğini kabul etmediyse ve gerçek oluş haliyle bütünleşmediyse kendisi hep aciz, yetersiz ve zavallı görecektir..

  • Gerçek Kendilik ve Kendilik Kapasiteleri

    Gerçek Kendilik ve Kendilik Kapasiteleri

    Winnicott’un ünlü cümlesinde “Saklanmak bir eğlencedir ancak hiç bulunamamak felakettir.”(akt: Chabert, 2008) derken; Winnicott bize çocuğun potansiyel alanında oynadığı oyuna eşlik edecek olan annenin yeterince ve yerinde müdahalelerini ve esasında tüm bu oyunların çocuğun belki de kendi içinde saklı olan ve çeşitli oyunlarla ebeveyninin bulup ortaya çıkarmasında ve bu iki özne arasındaki etkileşimin çocuk için uygun bir rezonansı sağlaması ve çocukta henüz oluşmakta olan ancak ortaya çıkarılmamış olan gerçek kendiliğinin gelişimi ve karakter oluşumu hususundaki etkileşim süreçleri ile ilgili olarak da yol gösteriyor olabilir.

    Masterson’un çalışmaları bağlamında Freud’un yapısal modelinde “ich” olarak belirttiği İngilizceye “ego” olarak tercüme edilmiş olan ancak Almancada “ben” anlamına gelen kelimenin ego’dan daha geniş bir içeriğe sahip olduğunu; “ben”’in ego ve kendiliğin paralel ve birbirlerini destekleyen potansiyellerini gerçekleştirerek ben’i ve ben işlevlerini oluşturduklarını iddia eder. Buna mukabil Jung’un tanımladığı kendilik başlangıçtan beri varolan ilkel imge(primordial image) veya arketip kişinin biriciklik, bütünlük ve azami arzulara olan gereksinimini vurgular. Burada Jung’un kendilik tanımın daha doğrudur (Masterson, 1988).

    Ancak Freud “karakter” oluşumunun doğası hakkında çok az şey yazmıştır. O genel olarak semptom oluşumu ve nevrotik çatışma ile ilgileniyordu. Yapısal kuramın temel yapısı olan zihinsel aygıtın üç bölümlü organizasyonu, istikrarlı, tutarlı ve işlevsel bir kendilik kimliğinin veya kendilik yapısının varlığını önceden kabul etmektedir; psikopatolojik durumlarda bu yapının üzerine kendilerini klinik olarak semptomlar, ketlenmeler ve psikonevrozlar şeklinde gösteren bir dizi nevrotik savunma ve çatışma biner.  Dolayısıyla yapısal kuramın egosu veya “ben”i, tam (sağlam) ve işlevsel bir kendilik temeli üzerine kurulmuştur (Klein, 1989, s.30).

    Kişilik bozukluklarının gelişiminin anlaşılması böyle bir yapıyı kabul etmez veya böyle bir yapıya dayanmaz. Nitekim, nesne ilişkileri ve kendilik kuramcıları için kişilik bozukluklarının merkezinde yatan sorunu tanımlayan şey istikrarlı, tutarlı, ayrı ve bireyleşmiş bir kendilik oluşturmadaki başarısızlıktır (Klein, 1989, s.31).

    Erikson (1968) kendilik egosunun ikili ayrılmaz doğasını şu şekilde belirtmiştir: “Kimlik oluşumunun bir kendilik tutumu, bir de ego tutumuna sahip olduğu söylenebilinir. Kendilik kimliği denilebilecek şey, bir grup role başarılı bir şekilde yeniden dahil edilen ve aynı zamanda sosyal kabullenilmeyi de güvence altına alan, geçici bir şekilde çapraşık (ikincil) kendiliklerin deneyimleri sonucu ortaya çıkar. Merkezi psikososyal ışığında egonun sentezleme gücünü tartışırken, ego kimliğinden bahsedebilirsiniz. Aynı şekilde kişinin kendiliği rol tasarımlarının bütünleştirilmesinin tartışma konusu olduğu yerde kendilik kimliğinden bahsedilebilinir (akt.; Masterson, 1985, s. 32).

    1. Erikson, (1968) kendilik egosunun ikili ve ayrılmaz doğasından bahsetmektedir.Ego kimliği,merkezi psikososyal işlevinin ışığında egonun sentez gücüne işaret eder.Kendilik kimliği, bireyin kendi rol imgelerinin bütünleşmesidir. Maddedekitek biçimlilikve zamandaki süreklilik gibi kendisini algılamaya yöneldiğinde ego kimliğinden çok kendilik kimliğindenbahsetmektedir (akt.; Masterson, 1985, s.33).

    Masterson tarafından 1985’te yayınlanan “The Real Self”  “Gerçek Kendilik” Masterson yaklaşımının ana yürütücü unsurlarına en temel dayanaklarından birini eklemesi ve bu konuyla ilgili olarak da geniş bir açılım sağlanmasına yol açmıştır. Bu noktada  Masterson’ın üzerinde hassasiyetle durduğu gelişimsel süreçlerde ego etrafındaki meselelerden kendilikle ilgili meselelere kaydığı görüldü. Burada egoyu dışlamayan ve ancak egonun işlevselliğine yol gösterecek olan ve ego ile başat bir süreçte beraber ilerleyecek kendilik süreçlerinden bahsetmekteydi.

    Benzer şekilde Winnicott’ın sahte kendiliği tüm sosyal-kendilik etkileşim biçimlerini kapsarken, Masterson’ın sahte kendiliği ebeveyn-çocuk arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Öyle ki çocuk kendiliğini oluştururken kendi ihtiyaçları yerine ebeveynlerinin ihtiyaçlarını koyuyordu. Bu durumda bakım veren ile bebek arasındaki uyumun bozulduğu, ihmal ve istismar yüzünden hasar görmüş çocuğun hakiki-kendiliği, artık ilişkinin müzakere edileceği etkin bir platform olarak deneyimlenmez. Bunun yerine, çocuk, öteki ile ilişkiye geçebilmek için gerekli işleyiş tarzları olarak içselleştirilmiş, sahte kendilik savunmacı nesne ilişkileri birimlerine dayanmaya başlar. Aslında bu sahte kendilik yapılanmalarının yaratılması tüm kendilik bozukluklarında vardır ancak her bozukluğun içselleştirilmiş nesne ilişkileri birimlerinin temsili içerikleri farklıdır, her bozukluk kendine özgü bakım veren/çocuk ilişkisi modlarının sonuçlarını yansıtır. Çocuğun ileride nasıl bir kendilik bozukluğu deneyimleyeceği, bu bağlanma modellerinin içselleştirilmesi yanında çocuğun doğuştan getirdiği mizacı ile hayatın getirdiklerine bağlıdır (Klein, 1989, s. 31).

    Nesne ilişkileri kuramcıları genel olarak kendiliğin olgun nesne tasarımı ve libidinal nesne sürekliliğine doğru ilerlerken nesneden ayrılma ve nesneye olgun şekilde bağlanma yolları üzerine odaklandılar. Kendilik kuramcıları kendiliğin olgun kendilik-nesnesi ilişkileri ve libidinal kendilik sürekliliğine doğru ilerlerken ne şekilde bireyleştiği ve özerk hale geldiği üzerine odaklandılar. Gelişimsel nesne ilişkileri noktasından bakıldığında bu perspektiflerin aynı madalyonun iki yüzü olduğu görülür  (Klein 1989).

    Mahler’in klinik katkısının merkezinde libidinal nesne sürekliliğine doğru ilerleyen çocuğun gelişmesinin incelenmesi olmasına rağmen, Kohut’un klinik katkısının merkezinde olan konu libidinal kendilik sürekliliğine doğru ilerleyen bireyin gelişmesinin incelenmesiydi. Madalyonun diğer yüzüne ilk bakan Kohut’tu ve bu şekilde dikkatleri nesneye sevgi ve nefret duyma kapasitesinden uzaklaştırarak kendiliğin öz-düzenleyici, özerk işlev ve kapasitelerinin gelişmesine çevirdi  (Klein, 1989).

    Duyguları idare etmek ve kendini yatıştırma sanatı, temel bir hayat becerisidir. Psikanalitik düşünürler bunu en önemli psişik araçlardan biri olarak görürler, Teoriye göre, duygusal açıdan sağlıklı bebekler; bakıcılarının kendilerini yatıştırma tarzlarını kendilerine aynen uygulamayı öğrenir ve beynin duygusal iniş çıkışlarından daha az zarar görürler (Kohut, 2004, s,107). Kohut’un ilgisi birincil olarak kendini sakinleştirme, kendini kabul etme, kendini etkinleştirme, kendini ortaya koyma, yaratıcılık ve öz saygı düzenlemesi kapasitelerinin kökenleri ve evrimi üzerine odaklanmıştır. Daha genel bir ifade ile açıklanırsa, kendilik psikolojisi zaman içerisinde ve değişen duygusal değerliklere rağmen istikrarlı, öngörülebilir, özerk ve sürekli kalan kendilik deneyiminin tümü, yani libidinal kendilik sürekliliğinin elde edilmesi üzerine odaklanmaktadır  (Klein, 1989, s.32).

    Masterson’un bir bireyin tüm kimliğini incelerken işaret ettiği “gerçek kendilik” kavramı olgun ayrılma, bağlanma, bireyleşme ve özerklik becerilerini, yani kendiliğin başkaları ile birlikte ve tek başına yaşadığı deneyimi, ve bu becerilerin genel kişilik yapısının içine entegrasyonunu içeren sağlıklı bir kişilik gelişimi ve yapısına işaret eder.

    Zaman zaman  Masterson’un “gerçek kendiliği” Winnicott’un “hakiki kendilik” kavramı ile aynıymış gibi bir yanılgıya düşülmüştür ama aslında gerçek kendilik kavramı hem klinik incelemelerde hem de tedavi müdahalelerinde klinik olarak daha geniş şekilde uygulanabilmektedir. Winnicott’un “hakiki kendilik” kavramı, bireyin kendi bireyleştirici ihtiyaçları, istekleri ve fiillerini diğerlerinin, yani genel olarak diğer insanların ve toplumun ihtiyaçları, istekleri ve fiillerinden ayrı şekilde tanıması ve onlara doğru ağırlığı vermesinden ibaret olan öznel deneyimi ifade etmektedir. Masterson’un gerçek kendiliği ise bu kavramı, libidinal nesne ve kendilik sürekliliğine giden yolda yerine getirilmesi ve öğrenilmesi gereken spesifik gelişimsel görevleri belirleyen entegre bir kuramın içine yerleştirmektedir. Bu kapsamlı modelde gerçek kendilik veya sağlıklı kişilik temeli, sağlıklı ve gerçeklik-temelli bir ego yapısı ile kurduğu ittifak aracılığıyla dünyayla ilişki kurar. Klinik olarak birey başkaları ile birlikte veya tek başına yaşadığı kendilik deneyiminde bir süreklilik, istikrar ve mütekabiliyet duygusu hisseder; başkalarına bağlılığı olgundur ve rahat şekilde öz düzenleme yapar  (Klein, 1989).

    Bu noktada kendik kapasitelerinin açılımını sağlamak ve bu her bir maddenin Masterson yaklaşımında gerçek kendiliğin gelişimindeki elzem katkılarını aşağıda biraz daha detaylandırmak faydalı olacaktır. Kendilik aşağıdaki evreleri geçip bütüne ve özerkliğe ulaşmakta, hayati kapasiteler ya da kendilik fonksiyonlarının tümünü elde eder.

    1. Duygulanımın Kendiliğindenliği ve Duygulanım Canlılığı: Duygulanımı derin bir şekilde, canlı, coşkulu, kuvvetli, heyecanlı ve spontan bir şekilde hissedebilmek için gerekli kapasite.   

    2. Kendilik Antitesi: Ebeveynlerinin ortaya çıkmaya başlayan kendiliği kabul ve desteği ile güçlenen erken dönem deneyimleri sonucu algının; kendiliğin uygun otorite ve irade tecrübelerine ve bu nesneleri edinmek için gerekli çevresel bağı elde etme hakkını kazanmış olduğuna ikna olur. Kendiliğin tüm varlığı ile ortaya çıkabilme iradesini edinmesidir.

    3. Kendilik Aktivasyonu ve Kendilik Onamı ve Desteği:  Kişinin kendine has özgün bireyleşme arzularını saptayıp tanımlamak ve bunları gerçek hayatta ifade etmek üzere özerk girişimlerde bulunmak, desteklemek, saldırıya maruz kaldıklarında savunabilmek için bağımsız, inisiyatif ve onama gücünü kullanabilme kapasitesi. Bu onay, yeterli kendilik saygısını sağlamak için bir araçtır.

    4. Kendilik Aktivasyonunun Kabulü ve Kendine Güvenin Sağlanması: Kişinin kendiliğinin duygulanımsal(afektif) bir durum ve/veya çevresel mesele ya da etkileşimlerin her ikisinde de olumlu ve uyumlu bir tavırla başa çıktığını tanımlayıp kabul etmesi. Bu kabul, uygun kendine güvenin, bağımsız bir şekilde harekete geçebilmesi için itici bir güçtür.

    5.  Kendilik Yetkinliği Kapasitesi; ‘Ortaya çıkan kendilik’ desteği ve ebeveynin kabulüne bağlı erken yetkinlik deneyimlerinden çıkarak bu algı, bu nesneleri elde etmek için gerekli olan çevresel girdilerin yanı sıra haz ve hakimiyet deneyimlerini ayırmada kendiliğin yetkinlik kazanmasını sağlar. Bu algı, sınır durum ve şizoid hastalarda ciddi derecede yetersizdir ve narsisistik kendilik bozukluklarında patolojik olarak oluşmuştur.

    6. Kendiliği Etkinleştirmenin Onamı ve Kendilik Saygınlığının Devamlılığı; Terimin her iki anlamında birey kendiliğinin, kendilik halini saptaması ve kabul etmesi, bir duygulanımsal durumun, çevresel bir sorunun veya görevin uyum sağlamış olumlu bir tavır içerisinde üstesinden gelmesidir.

    7. Üzücü Duygulanımların Rahatlatılması; Kapasitenin özerk bir şekilde düzenlenmesi, üzüntülü duygulanımların yatıştırılması, sınırlandırılması ve en aza indirgemesi anlamına gelir.

    8. Kendiliğin Sürekliliği: Etkili bir üst düzey tanzim (supraordinate) sayesinde belirli bir tecrübenin öznesi olarak “ben” in zaman içerisinde deneyimini sürdürdüğü ve bir başka deneyime ait “ben” ile özdeşleşebildiğinin betimlenmesi ve kabulüdür.

    9. Adanmışlık Kapasitesi (bağlılık): Kendiliğin, bir nesne ya da bir ilişkiye adanması ve bütün engellere rağmen hedefe ulaşmakta ısrar etmesi, ve amaca erişme yöneliminden vazgeçmemesi.

    1. Yaratıcılık Kapasitesi: Eski bilindik kalıpların yeni, özgün ve farklı kalıplarla değiştirilmesinde kendiliğin kullanılması

    2. İçtenlik Kapasitesi: Yakın bir ilişki içerisinde, ilişkinin bitmesi ya da terk edilmek konusunda minimum kaygı hissederek kendiliğin tam olarak ifade edebilmesi.

    3. Özerklik Kapasitesi; Terk edilme ya da yutulmaya ilişkin minimum korkuyla birlikte duygulanım ve kendilik saygınlığını özgür ve otonom bir şekilde düzenlemek için özerklik kapasitesi.

    Gerçek kendilikteki bozukluklar kendilerini olgun ayrılma ve olgun bireyleşme ile ilgili bu işlevlerin ve becerilerin yerine getirilmesinde karşılaşılan zorluklar olarak göstereceklerdir. Birey yakınlık, empati ve paylaşma ile ilgili sorunlardan şikayet edecektir (veya bu alanlarda yaşadığı zorlukların farkında olmayabilir). Diğer yandan bireyde kendi bireyleşmiş düşünceleri, duyguları ve isteklerini kabul etme ve doğru şekilde ortaya koymada zorluklar tezahür edecektir. Kendiliğinden yapılan hareket veya davranışlar ve kendini yatıştırma becerisi çoğunlukla eksik olacaktır (Klein, 1989).

    Masterson, 1990 yılında Self Magazine’de yayınladığı makalesinde şöyle demiştir: İnsanlar sahte kendiliklerinin baskısı altında yanılsamalı bir başa çıkmayı benimserler ve gerçek kendiliğin yerine kullanırlar. Diğerlerine bağımlı olurlar ve değersizlik hislerini dindirmek için sürekli onlardan içsel bir güvenlik temin etmeye çalışırlar (Masterson, 1990).

  • Savunma Mekanizmaları

    Savunma Mekanizmaları

    İnsanoğlu milyonlarca yıl var olma çabaları içerisinde yaşamaktadır. Bu var olma çabası içerisinde biyolojik faktörlerin yanında psikolojik faktörler de ön plana çıkmıştır. Bu psikolojik faktörlerin insan bünyesindeki etkisini gerek başka alandaki bilim adamları tarafından gerekse insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim adamları tarafından araştırılması gereken, merak uyandıran konulardandı. İşte tarihten günümüze insan fıtratını incelerken dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşın birey çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdi. Bu mekanizmaların vücut bütünlüğünü koruma, varlığını sürdürmesi amacıyla önemliydi. Bu savunma mekanizmaları yaparken hem bilinçli hem de bilinçdışı yapıldığını bilim adamları tarafından ifade edildi. Psikanalizin kurucu Sigmund Freud’un çocukluktan beri gelen parlak zekâsı yaptığı çalışmalarla benliği id, ego ve süper ego olarak tanımlamaktaydı; id( altbenlik),ego(benlik), süper ego (Üst benlik) .

    Freud’a göre ego 3 farklı tehlikeyle karşılaşmaktadır. Bunlar engellenmeler ve dış dünyadan gelebilecek saldırılar, id’in içgüdüsel ve zorlayıcı istekleri ve süperegonun cezalandırmalarıdır. Bu tehlikelerin egoda oluşturduğu kaygı büyüdükçe, birey savunma mekanizmalarına başvurur. Freud bireyin küçük yaşlardan itibaren kendi benliğini korumak, sorunlar, iç ve dış çatışmalardan en az etkilenmek için çeşitli şekillerde kendini rahatlatmaya çalışan savunma mekanizmaları geliştirdiğini ileri sürmüştür. Burada ego sorunlarla baş edemediği anda devreye girerek savunma mekanizmalarına başvurur. Kişi savunmalara giderken hoşuna gitmeyen duygulanımlarla karşı karşıya kalır. Bunlar kaygı, depresyon ve öfkedir. Bu duygulanım karşısında hayatının kötüye gideceği düşüncesi içerisinde kendisini bulabilir. Savunma mekanizmalarına örnek verecek olursak eğer;

    1)Bastırma: İstenmeyen duyguyu bilinçdışına iterek ondan uzaklaşmasını sağlar.

    Örneğin: Çocukluğunda ebeveynleri ile olan ilişkileri hatırlamaktan acı duyan birinin ne zaman aklına ebeveynleri gelse onları düşünmemeye çalışması (Bastırma).En çok kullanılan savunma mekanizmalarından bir tanesidir. Psikoterapi de bazı kişilik bozuklukları(örneğin; borderline kişilik örgütlenmesi) hastaları seansı manipüle etmeye çalışırken kendi duygularının temasından kaçınır ve onları düşünmemeye çalışır, bastırma mekanizmasına örnek verilebilir.

    2)Yansıtma: Bireyin hoşuna gitmeyen veya kabul edemeyeceği durumlarda bir başka insana yönlendirmesidir.

    3)Yüceltme: Doğuştan getirdiğimiz (saldırganlık ve cinsellik gibi) baskılanmış duygularımızın toplumun makul bulacağı alanlarda yaparak bu istekleri doyurmasıdır.

    Örneğin: Öğrencilerden pek hoşlanmayan bir öğretmenin disiplin kurulundan sorumlu olması (Yüceltme).MEB’de ya da Özel kurumlarda çalışan personellerin bazılarında bu savunma mekanizması mevcut olduğu gözlemlenmektedir.

    4)Özdeşim Kurma: Kendisinin hoşlanmadığı bir özelliğinin, bir başkasının hoşlandığı bir özelliklerini taklit ederek karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerinin kendisine aitmiş gibi hissetmesidir.

    5)İnkar/Yadsıma: Bireyin istemediği veya kabul etmediği bir konuda yokmuş gibi davranmasıdır.

    Örneğin: Bir yıldır eşinden boşanmış birinin eşi varmış gibi onun için alışveriş yapması ve evdeymiş gibi ona hediye alması (inkar/yadsıma).Yakın çevremde yaşayan bir beyefendi yas sürecini uzun tutarak eşinin bulunduğu odayı muhafaza etmiş, eşyalarına dokunmamış ve sanki eşi evdeymiş gibi ona hediyeler almaktaydı. Bu kendisinin inkar savunma mekanizmasında olduğunu göstermekteydi.

    6)Çarpıtma: Bu mekanizmada birey kendisinin hatalı olduğuyla alakalı durumu çarpıtarak başka bir kişiye ya da nesneye yönlendirmesidir.

  • İd Ego – Süper Ego

    İd Ego – Süper Ego

    20. yüzyılın ortalarında, özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminde insanların vicdan

    duygusunu sorgulayan Freud, davranışlarımızı gelişim teorisi ekseninde inceleyerek, bilinci 3

    ruhsal kategoriye ayırmaktadır.

    – İd

    – Ego

    – Superego

    Freud’a göre toplum içerisinde durum ve davranışlarımız bu 3 ruhsal duruma göre şekillenir.

    Karar verme ve yargılama yeteneklerimizin bu 3 ruhsal aşamanın gelişimine bağlı olarak

    oluştuğunu savunan Freud, bu 3 soyut kavramın güdülerimizle ve toplumdan edindiğimiz,

    sonradan öğrendiğimiz bilgilerle şekillendiğini söylemektedir.

    İd, en yalın tabirle ilkel benliktir. İhtiyaçlara göre şekillenen, durdulamayan yanımızdır.

    İçgüdülerimizi kapsamaktadır. Mantıkla ve gerçeklikle çakışmaktadır, tamamen kuralsızlık

    hakimdir. Sadece haz ilkesine dayalıdır. Cinsellik, açlık, saldırganlık ide örnektir. Freud idi

    içimizdeki şımarık çocuk olarak tanımlamaktadır. İd, istediklerinin mantıklı olup olmadığını

    sorgulamadan, uygulanabilirliğini düşünmeden sadece ister.

    İd her zaman zevke yönelir. İdin duyduğu ihtiyaçlar karşılanamazsa ya da ertelenirse strese

    gireriz, karşılandığı zaman tatmin oluruz. Yapmaktan kaçındığınız işleri gözden geçirdiğiniz

    zaman bunların hepsinin aslında size zevk vermeyen işler olduğunu farkedebilirsiniz. Buna

    karşın, çok istediğimiz bir şeyi yapmak için ise müthiş bir heves ve istekle hareket eder

    oluruz. Bu davranışlarımız tamamen ide uygun davranışlardır.

    Ego, bilincin orta aşaması olarak tanımlanabilir. İdin istekleri ile çevre arasında bir denge

    kurmaya çalışır. İd haz ilkesi ile çalışırken, ego gerçeklik ilkesi ile çalışır. Superego ve İd

    arasındaki köprüyü kurup mantıklı bir çözüm bulmaya çalışır.

    Ego bunu yaparken zaman zaman “Bastırma”, “Mantığa Bürüme”, “Yansıtma”, “Yüceltme”

    gibi bazı savunma mekanizmaları uygular. (Bu savunma mekanizmalarına da gelecek ay

    değineceğiz.)

    Süperego, bu sistemdeki son parçadır. Ahlak ve toplum normlarına göre şekillenir. Çocukluk

    döneminde aile tarafından verilen kuralların içsel temsilcisidir. En idealini ve en mükemmelini

    uygulamaya çalışır. Toplumun ahlak değerleri ile değerlendirerek davranışın uygunluğunu

    belirler.

    İstekleri bastırmak konusunda çok katıdır. Gerektiğinde açlıktan ölmenin bile topluma ayıp

    olmasından daha doğru olduğunu savunur. Egoyu gerçek amaçlardan ziyade toplumsal

    değerlere göre, ahlaki değerlere göre şekillendirmeyi hedefler.

    Bir örnekle bu sistemi açıklamak gerekirse, topluca gittiğiniz bir yemekte yemek servisine

    daha 1 saat vardır ve çok acıkmışsınızdır. İd size “bana yemek ver!” der en kaba haliyle.

    Süperego ise “burada yalnız değilsin, arkadaşlarınla birlikte geldin, herkesle birlikte yemek

    yemen lazım, yoksa çok ayıp olur.” der. Ego ise iki tarafı da dinledikten sonra mantıklı bir

    çözüm bulmaya çalışır. “Çok açsın, 1 saat daha beklersen eğer bu senin için hiç iyi

    olmayacak, çaktırmadan dışarı çık, açlığı bastıracak ufak bir şey ye ve kimseye belli

    etmeden geri gel” der.

    Süperegonun çok gelişmiş olduğu ve egoyu bastırdığı bireyler, öğrendiği kurallara, ahlak

    kavramına ve normlara çok bağlı hareket edeceğinden, herşeyi “ayıp olur” şeklinde

    değerlendirir ve daha içe kapanık bir karakter oluşturur. İsteklerini dile getirmekten çekinir,

    inisiyatif alamaz, ikili ilişkilerinde “karşı tarafa rahatsızlık vermemek adına” kendini geriye

    çeker, güçlü ilişkiler kuramaz.

    Yaptığı çoğu şeyi değerlendirirken kendisine kızar, kaygı ve stres yaşar. Sürekli bir suçluluk

    duygusu içerisindedir.

    Örnek olarak karşı cinse karşı duyduğu ilgiyi göstermek isterken, bir yandan da onu rahatsız

    ederim, ayıp olur düşüncesiyle kendisini uzaklaştırır ve bir ilişkiye başlayamaz. Ya da daha

    basit bir örnekle oturduğu bir kafede garsona seslenme konusunda endişeleri vardır, eğer

    garsona seslenirse yan masadaki kişilerin rahatsız olacağını düşünerek siparişini garson

    masasına gelene kadar erteler, bastırır ve aç bekler.

    Süperegonun gelişmediği ya da az geliştiği durumlarda ise kişi çok bencilce hareket eder,

    çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine saygı duymaz, ilkel benliğinin ihtiyaçlarını daha ön

    plana çıkartır. Eğer canı yemek yemek istiyorsa yemek yer, çevreye aldırış etmez. Yanında

    aç birisinin olması umrunda değildir. Ya da canı o sırada yüksek sesle müzik dinlemek

    istiyorsa çevresindekilerin bundan rahatsız olacağını umursamaz, dilediği gibi müziğini dinler.

    Sağlıklı bir gelişim için bu dengenin korunması gerekmektedir. Süperego gelişiminin temelleri

    ailede atıldığı için ailelerin hangi kuralların ne katılıkta olması gerektiğini çocuklarına doğru

    bir biçimde aktarmaları çocukların gelecek yaşantılarındaki karakterini şekillendireceği için

    büyük önem taşımaktadır.