Etiket: Ebeveyn

  • Çocuklara Sınır Koymak

    Çocuklara Sınır Koymak

    Ebeveynliğin zor kısmı; çocukların anne babalarının sınırlarına şartlarına uyum sağlayabilmek için kendilerini kontrol etmek istememeleri anne babalarının kendi şartlarını değiştirmesini istemeleridir.

    Ebeveynin sınır koymak için üç yolu vardır.

    1-Vasilik: Çocuklar kendi hayatlarını koruma ve gözetme bilgeliğine sahip olmadığından , ebeveynlerinin deneyimlerinden elde ettiği bilgeliğe ihtiyaç duyarlar.

    2-Yöneticilik: Öz disiplinle dünyaya gelmeyen çocukların, gelişimleri açısından önemli beklentileri karşılayabilmeleri için gerekli görevleri yerine getirmelerini sağlamak gerekir.

    3-Kaynak olmak: Çocuklar dünyaya kaynakları olmadan gelir. Ebeveynler çocuk için iyi olan her şeyin kaynağıdır. Önemli olan bu kaynakların verilmesi ve alınmasındaki sınırlardır. Zamanla çocuğun verileni almayı bunları sorumlulukla kullanması ve zamanla kendi ihtiyacını karşılama rolüne geçmesi beklenir. Ebeveyn kaynağı sınırsız verirse çocuk kendini ayrıcaklık hisseder; buna bağlı olarak talepkar ve bencil yapı sergilerler.

    Etkili bir ebeveyn olabilmek için;

    1.Öğretmek 

    2.Örnek olmak yani rol model olmak 

    3.İçselleştirmesine yardımcı olmak yani sorumluluklarının sonuçlarıyla yüzleştirmek gerekir.

    Sınır eğitiminde dikkat edilmesi gereken noktalar

    Sizin değil çocuğunuzun size ihtiyacı var.

    Ebeveynin kendi acı veren duygularını çocuğunki ile karıştırmaması gerekmektedir. Bu şekilde çocukla fazla özdeşleştirme yapmaktadır. Elbette çocuğa karşı empati beslemesi gerekmektedir.

    Sevdiğiniz kişilerle hiç fikir ayrılığı yaşamıyorsanız büyük bir terslik var demektir.

    Sınır belirttiğimiz de çocuğa çocuk kendini daha az değil daha çok güvende hissetmektedir.

    Görmezden gelmek ve geçip gitmek: uygunsuz davranışları görmezden gelmek giderek artmasına sebep olabilir kötü şeyler kendiliğinden düzelmez çocukların özellikle uygunsuz davranışı kesebilecekleri firenleri yoktur gözardı etmek inatçılığa da sebep olabilir.

    Bu süreçte yıpranmak olasıdır, çocuklarımız ne zaman güçsüz düşüp teslim olabileceğimizi hissederler.

    Çocukların sorumluluklarını ihmal etmelerine her izin verdiğimizde öz kontrole sahip bir kişi olma becerisine zedelemiş olmaktayız 

    Yıprandığını fark ederseniz 1- kendinize zaman ayırmak ve destek veren çevreden yoksunsunuzdur. 2-çocuğunuzu belli bir aşamaya kadar iş yapacak şekilde eğitmiş ve sonunda pes etmişsinizdir.

    Ektiğini biçme yasası = hayat deneyimlerimiz çabanın sebat etmeyi ve sorumluluğun meyve verdiğini göstermektedir eğer bu yasaya ye öğrenmezsek o zaman şeyler için sebat edecek motivasyona sahip olamaz tembellik sorumsuzluk yaparız

    Yani çocuğa öz kontrol kazanmasına yardımcı oluruz. Bu da çocuğun “hayatımın ne kadar kaliteli olacağının kontrolüne sahibim” demesini sağlar. Bu sayede hayatının kontrolü anne babasının elinde değil , kendisinde olduğunu anlar.

    Sınır eğitiminde çocuğa öfke yaratmamak için kötü seçimlerinin sorumluluğunu alan çocuğa empati yapılmalıdır “ben demiştim” cümleleri öfke yaratmaktadır.

    Ödül ise yeni beceriler edindiği zaman ve istisnai performans sergilediği zaman verilmeli yaşına uygun beklenen davranışlar sergilediğinde verilmemelidir.

  • Kendi Çocukluğumuz Neden Önemlidir?

    Kendi Çocukluğumuz Neden Önemlidir?

    Bugünün dünyasını anlamak için bundan yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış atalarımızı araştırmanın önemi, herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçek. Peki insanlık olarak atamızı merak ettiğimiz kadar insan olarak atamız olan kendi çocukluğumuzu neden merak etmiyoruz?

    Biz yetişkinlerin dünyasında çocuk olmak maalesef hâlâ küçümseniyor. “Çocuk gibi olmak, çocuk işte, çocuk aklı, çocukça hareketler” gibi sözler kullanıyoruz. Acaba bu davranışın altında kendi çocukluğumuzu küçümsemek yatıyor olabilir mi?

    Bebek dünyaya geldikten sonra 3-4 yaşına kadar duygularını sözcüklerle ifade etmeyi tam olarak öğrenemez. Belirli sayıda sözcük öğrenir ancak bu sözcükleri duygularını temsil edecek kadar ifade etme yeteneği henüz gelişmemiştir. Bu süreçte beynin, duyguların olduğu bölümü daha çok gelişmiştir. Bu nedenle her bebek ya da çocuk, ifade edilememiş yoğun duygulara sahiptir. Bu duygular yetişkinlikteki kadar sabit değildir. Ebeveyn ve kardeşlere olan duyguları sevgi ve nefret arasında çok sık yer değiştirir. Çocuk büyüdükçe ebeveynler ve kardeşlerine karşı olumsuz duyguları bastırır. Zaman içerisinde hatırlamamaya başlar fakat asla tam olarak unutmaz; bunlar bilinçaltında (bilinçdışı) tutulur ve yaşam süresince farkında olmasak da aldığımız kararlara, kişiliğimize, ilişkilerimize etki eder.

    Bebek doğduğunda beyin gelişiminin yalnızca %25’i tamamlanmıştır. %75 gibi önemli bir oran, ebeveynleri ile olan ilişki sayesinde tamamlanır ve bu uzun yıllar devam eder. Bu nedenle ebeveynlerimizle ilişkimiz yaşamımızda oldukça büyük bir yer kapsar. Çocukluğumuzda onlardan hem olumlu hem olumsuz birçok şey öğreniriz. Tüm bunlar 6 yaşına kadar devam eder. Özellikle 6 yaşından sonra bu bilgiler bizim ilişki kalıplarımızı oluşturur ve yaşamımızın sonuna kadar etkisini sürdürür.

    Çocukluğumuzu düşündüğümüzde aklımıza pek fazla duygu, düşünce ya da anı gelmez. Tüm bunlar bilinçdışımızda yer alır ve onlara ulaşmak mümkündür. Psikoterapi ile gerekli olan anılara belirli bir zaman içerisinde ulaşılabilir. Bu sayede çocukluğumuzdaki duygulara ulaşarak bastırmaktan kurtarıp hayatımıza olumsuz etkilerini oldukça azaltabiliriz; ebeveynlerimizden öğrendiğimiz ilişki kalıplarını inceleyip ilişkilerde yaşadığımız sorunlara farklı bir bakış açısı kazanarak daha sağlıklı ilişkiler kurmayı öğrenebiliriz. Ancak burada amacımız bu konuları araştırırken doğrudan ebeveynlerimizi suçlamak değildir; amacımız herkesin hata yapabileceği düşüncesi ile başkalarını suçlamadan, bilerek ya da bilmeden sergilenmiş davranışların kişideki etkilerini incelemektir.

    Psikoterapi ile böyle bir çalışma yapmak için mutlaka psikolojik bir rahatsızlık yaşamak gerekmez. Bir hastalık yaşamadan kendisini daha iyi tanımak, yaşamına farklı bir pencereden bakmak, gelecekte daha doyurucu bir yaşama sahip olmak için psikoterapi desteği alan birçok kişi vardır.

  • Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk edilme şeması en erken oluşan şemalardan biridir. Çocukken hepimiz güvenli ve tutarlı bir ortama ihtiyaç duyarız. Güvenli ortam, ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir ortamı gerektirir. Yeni doğmuş bir bebek için temel ihtiyaç bakımını sağlayacak, güveneceği ve bağ kurabileceği birinin olmasıdır. Böylece temel güven duygusu gelişir. Bebek kendisine bakan kişiye bağlanır, sevgi hisseder. Bu duygu karşılıklı olur, bakım veren kişi de bebeğiyle bir sevgi bağı kurar. Sonraki dönemde başka bir ihtiyaç daha ortaya çıkar bebek büyükçe kendine yetebileceğini göstermek ister ve saygı duyulma ihtiyacını gösterir. Bu iç ihtiyaç düzgün bir şekilde karşılanan birey, ilerleyen dönemlerde herhangi bir problem yaşamadan hayatını devam ettiren bir yetişkin haline gelecektir.

    Terk Edilme Şemasının Çocukluk Dönemindeki Sebepleri Nelerdir?

    Büyüme aşaması hem bakım veren hem de bakım alan için çeşitli zorlukları içinde barındırır. Sonuçta hayat şartları, yaşanılan olaylar, bakım veren kişinin geçmişten getirdiği tatsız deneyimleri gibi durumlar çocuğun bu temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kimi zaman yetersiz kalınmasına neden olur. Çocukluk çağının temel ihtiyaçları karşılanmadığında ise çocuk bu ihtiyacı tolere edebilmek için bazı baş etme yolları geliştirir ve çocukken geliştirdiği bu yollar büyüyünce de devam ederek bireyin hayatında sorun çıkarmaya başlar.

    Eğer çocukken öfkenin bol olduğu, çatışmalar sonrasında uzun süre küslüklerin olduğu bir ortamda yetiştiyseniz, ebeveynlerinizden erken yaşta ayrılmak durumunda kaldıysanız (travmatik bir boşanma, uzun süreli ayrılıklar) ya da bir kayıp söz konusu ise (ebeveyn kaybı) bu şemanın sizde oluşma olasılığı artar. Bunun nedeni çocukken de zorlandığınız durumlarla ilgili önlem almaya ihtiyaç duymanızdır. Hatta bir yetişkine göre buna daha fazla ihtiyaç duyarsınız.

    Terk edilme şemasının gelişmesindeki en temel neden erken yaşta ebeveyn kaybıdır. Erken yaş dönemi çocuğun ebeveynlerine en çok ihtiyaç duyduğu dönem olduğu için ebeveynin yokluğunda çocuk kendini güvende hissedemez. İlişkilerin bitebilmesine karşı bir hassasiyet, yakınlarının onu bir gün terk edeceğine dair bir inanç geliştirebilir (bunun sonucunda önceki yazımdaki savunma tepkilerini sergileyecektir). Bazen ise ebeveynler hayattadır ancak yoğunlukları ya da temas kurmadaki yetersizlikleri sebebiyle çocukla yeterince vakit geçiremezler ve çocuğun ihtiyaçlarını fark edemezler. Bu durumda da çocuk kendini güvende hissedemez. Çocuğa bakım veren kişinin sabit olmadığı, bakıcıların sürekli değiştiği durumlarda da benzer bir durum söz konusudur. Çocuk bağ kurduğu kişinin sürekli gittiğini ve her ilişkinin sonlandığını deneyimler ve güvende hissedemez. Bir çocuk yeterince korunup kollanmadığı bir ortamda yetişmişse, yeterince huzurlu bir ortam içinde büyümemişse, ebeveynleri çocuğa tutarlı davranmamışsa ilişkilerin bir gün biteceğine dair bir düşünce geliştirmesi çok muhtemeldir.

    Ebeveynlerin aşırı korumacı davrandığı durumlar da terk edilme şemasının gelişmesinde etkilidir. Aşırı korumacı ailelerin çocuklarında “hayatla tek başıma baş edemem” düşüncesi gelişmeye başlar. Yetişkinlikte bu kişiler partnerleri olmadan yaşayamayacaklarını düşündüklerinden aşırı bir terk edilme kaygısı yaşayabilirler.

    Terk edilme şemasının gelişimine sebep olan bir diğer etken çocuğun sürekli devam eden tartışmaların bulunduğu bir ortamda yetişmesidir. Çocuklar için ebeveynlerinin kavga etmesi ailelerini kaybedeceklerini, ailelerinin dağılacakları korkusunu yaratır. Her çocukta var olan ebeveynlerini kaybetme korkusu, yetişkinliğe taşınmış olur.

    Terk edilme şeması geliştirme sebebinin sadece anne baba tutumlarıyla açıklanması yanlış olur.

    Genetik faktörler de bu şemanın oluşumunda önemli rol oynar. Doğum sırasında her bebeğin anne karnından ayrılırken farklı reaksiyonlar verdiği bilinmektedir. Doğum sonrasında bazı bebeklerin ayrılıklara daha hassas tepkiler verebilmektedir. Ancak genetik yatkınlığı olmasına rağmen, güvenli ve tutarlı bir ortamda büyüyen çocuk bu şemayı geliştirmeyebilir. Benzer bir şekilde, bu şemaya genetik yatkınlığı olmayan bir çocuk, tutarsız ve bol kayıpların olduğu bir ortamda yetiştiyse bu şemayı geliştirebilir.

    O halde bu şemanın oluşumunda hem genetik yapı hem çocukluk yaşantılarımız etkilidir diyebiliriz ama her iki durumda da ayrılığa verilen tepkiler çalışılarak kişi bu duygu durumundan kurtulabilir ve bu duygularla baş etmeyi öğrenebilir.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Boşanma ve Çocuk

    Boşanma ve Çocuk

    Aile; aralarında kan bağlılığı, evlilik ve diğer yasal yollardan akrabalık ilişkisi olan ve çoğunlukla aynı evde yaşayan bireylere denir. Ancak günümüzde aile yapısının çeşitliliği daha fark edilir durumdadır. Bu çeşitlilikten şöyle bahsedilebilir; bazı aileler çekirdek aileyken bazıları geniş aile olup büyük ebeveynlerinde dahil olduğu bir sistem olabilmekte ya da bazı aileler tek ebeveyn ve çocuktan oluşabilmektedir. Bahsedilenlerin haricinde de farklı aile türleri söz konusu olmaktadır. Bu yazıda daha çok ele alınacak aile tipi ise boşanmış olan ya da bu kararı almış ebeveynlere sahip çocuklar olacaktır. Çocuklara boşanma kararının nasıl ve ne zaman anlatılması gerektiği üzerinde durulacaktır.

    Boşanma aileler için zorlu bir süreç olabilmektedir. Ancak bu sürecin nasıl yürütüldüğü ve yönetildiği çoğunlukla ebeveynlerin elinde olmaktadır. Tabii ki, yeni bir hayat kurma, var olan rutinin dışına çıkma, çocuğun kimde kalacağı ile ilgili çekişmelerin yaşanması, ardından ne sıklıkla hangi ebeveyni nasıl göreceği gibi konularla ilgili pek çok soru işareti yetişkinleri de zorlamaktadır. Bu nedenle onlar içinde bu sürecin durağan olmadığı hatta çocuk ile ilgili kararlaştırılması gereken durumların ve yapılacak açıklamanın ebeveynlerde endişe yarattığı görülmektedir. Anne babaların bu süreçte çocuğa açıklama yapma ve bunu nasıl yapacakları ile kararsızlıklar yaşadıkları bu kararsız ve kaygılı sürecin de çocuğa yansıdığı gözlenmektedir.

    PEKİ ÇOCUĞA BOŞANMAYI NE ZAMAN ve NASIL AÇIKLAMAK GEREKİR?

    Okul başarısı etkilenir mi?

    Üzülür mü?

    Başka sıkıntılar duymaya başlar mı?

    Var olan zorlayıcı bir davranış artar mı? 

    Konuşması etkilenir mi?

    İçine kapanır mı? 

    Yukarıdaki sorulara eklenebilecek daha pek çok içerik dolayısıyla aileler zamanlama konusunda çoğunlukla tereddütte düşebilmekteler. Ayrılık kararını çocuğa ne zaman söyleyeceklerine karar vermek de güçlük çekebilmektedirler. 

    *Hal böyle olunca da çocuğa söyleme konusunda gecikmeler yaşanabilmekte.

    *Çocuk zaten farkında olduğu bazı şeylerin kendinden gizlendiğine inanarak çocuğun ailesine karşı duyduğu güvende zedelenmeler söz konusu olabilmekte. 

    *Bazen yaşanan durumların sorumlusu olarak kendisini görebilmekte ve telafi edici olmaya çalışabilmekte. Bu da çocuğa ait olmayan bir sorumluluğu yüklenmesine izin vermek anlamına gelerek kaygı ve endişeye neden olabilmekte.

    *Çocuğa anlayabileceğinden daha fazla bilgi vermek, hukuki süreçlerle ya da anne baba arasında yaşanan durumlarla ilgili ayrıntı paylaşmak sadece aklını bulandıracağından karmaşık olmayan cümlelerle basit şekilde açıklamak önemlidir.

    ! Öncelikle bu kararın çocuğa açıklanabilmesi için anne babanın kesin ve net olarak ayrılma, boşanma kararı almış olması gerekmektedir. Anne baba emin olmadan bu kararı çocuğa açıklarsa belirsizlik daha da fazla endişeye yol açacaktır. Çünkü aile kendisi için netleştiremediği bir kararı açıklama evresinde daha da zorlanacaktır. Aksi takdirde net olarak alınmamış ve çocuğa ya da çocuklara açıklanmış ayrılık kararı ardından bir barışma takip ederse, çocuğa verilen ikili mesaj karışıklığa neden olabilmektedir.

    Ailelerin yukarıda bahsi geçen bazı sorularla ilgili endişelerine de yer vermek istiyorum.

    Ayrılık sürecinde çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi fırtınalı duygular yaşayabilmekte ve hayatlarındaki bazı alanlar etkilenebilmektedir. Çünkü bu durum onlar için de yeni ve adapte olunması için zamana ihtiyaçları olduğu bir alandır. Dolayısıyla çocukların hiç etkilenmeden bu süreci atlatmasını beklemek gerçekçi olmayacaktır. Bu nedenle onların duygularını anlamaya özen göstererek duygusal paylaşım için uygun ortam yaratılması önemlidir. Anne babalar bu süreçte hem kendileri hem de çocukları ile ilgili endişeleri açısından destek almak adına uzmanlara başvurabilirler.

    Özetle;

    *Alınan karar net olduğu zaman bunu çocuğa açıklamak,

    *Açıklama esnasında mümkünse anne ve babanın birlikte bunu söylemesi,

    *Ayrılığın anlamının ebeveynler arasındaki eş ilişkisi ile alakalı olduğu ve anne baba olmaları ile ilgili bir değişiklik olmayacağını anlatmaları,

    *Ulaşılabilirlik ile ilgili bilgi vermeleri,

    *Aileler çocukların yaşlarına uygun bir biçimde gerektiği kadar bilgi ile bazen anne babaların anlaşamadıklarında ayrı yaşama kararı alabileceklerini anlatmaları önemlidir.

  • Beynin Gıdası İlişkidir!

    Beynin Gıdası İlişkidir!

    Bağlanma süreçleri, psikoloji bilimi içerisinde en fazla üzerine kafa yorduğum çalışma alanıdır. Bir şekilde herkesin bir bağlanma hikayesi söz konusu. Son zamanlarda ebeveynlik biçimleri hakkında, siz hangi ebeveynlik biçimine sahipsiniz? gibi sorularla karşılaşıyorsunuz ve bu soruya verilen cevaplar sayesinde ebeveynlik becerilerinizi değerlendiriyorsunuz. Bir ebeveynin ebeveynlik becerilerinin kendi bağlanma hikayesine göre şekillendiğine dikkat çekmek istiyorum. O nedenle ilk önce bir yetişkin olarak, kendi ebeveynlerimizle olan bağlanma süreçlerimizi biraz daha farkında olarak incelememiz gerekiyor.

    Sevgili Nilüfer Devecigil “Işığın Yolu” kitabında, bir bağlanma sürecinin kişinin hem ebeveynliğine hem de ilişkisine nasıl etki ettiğini öylesine güzel anlatmış ki kendimizi daha iyi tahlil edebilmek adına kesinlikle okunmasını önerebileceğim bir kitaptır. Kitapta yer alan bir metaforu buradan paylaşmak isterim. Bu metafor sayesinde çocukların bir nevi işletim sistemini çok güzel özetliyoruz. Ben de buna benzer bir ifade kullanıyordum ancak kitaptaki metafor herkesin çok daha iyi anlayabileceği şekilde özetlemiş.

    “İki katlı dubleks bir ev düşünelim. Bu ev bizim beynimiz olsun. Evin üst katı, sofistike dediğimiz bilge kısmımız. Burada konuşma, mantık yürütme, planlama, karar verme ve dürtü kontrolü gibi davranış düzenlemeleri yer alır. Evin alt katı ise ilkel kısmımız. Burada nefes alma, beslenme, uyuma ve güvende kalma gibi en temel fonksiyonlarımız yer alır. Dünyaya geldiğimizde milyarlarca sinir hücresine sahibizdir. Ancak önemli olan sinir hücrelerinin sayısından daha çok bu sinir hücrelerinin birbiri ile nasıl ilişki kurduğudur. Ebeveyn bu noktada bebeğine güven verir ve her ihtiyacı olduğunda karşılık verirse, bebek için bu dünya ve ilişkiler güvenilirdir algısı gelişir ve sinir hücreleri buna yönelik ağlar oluşturur.

    Şimdi bu evin iki katlı olduğunu bildiğimize göre alt kat ile üst katın bağlantısının birbiri ile ilişkili olduğunu anlayabiliriz. Bir bebek dünyaya geldiğinde, alt katta yer alan ilkel fonksiyonlar kendisinde hazır bulunur. Beslenmeyi öğrenmesine gerek yoktur. Emme refleksi sayesinde bu ihtiyacını otomatik olarak giderir. Asıl mesele ebeveynin üst katın bağlantılarını nasıl oluşturduğudur. Bunun oluşması için zaman gereklidir. Ancak zaman içerisinde farkında olarak hareket etmek gereklidir. Ebeveyn ile bebeğin uyumlu bir şekilde ilişki tecrübelerine ihtiyaç duyulur. Göz teması, dokunmak, şarkı söylemek, kucağına almak, ağladığında sakinleştirmek, sakinken çevredeki uyarıcılarla tanıştırmak… BEYİN İLİŞKİ İLE YAŞAR. BEYNİMİZİ TOK TUTMAYA İHTİYACIMIZ VAR!

    BEDENİN GIDASI İLİŞKİDİR

    Ebeveyn ilişki kurmayı başaramayan, ihtiyaçları karşılamayan, korkutan bir yüz ifadesine sahip olan, ilgisiz, korumayan, dokunmayan bir birey olduğunda çocuğun ilkel fonksiyonları kendini düzenlemeyi başaramaz ve üst kat ile ilişkiye giremez. Örneğin; çocuk korkutucu bir ses duyduğunda ilkel kısım her çocukta korku duygusu uyandırır. Ancak karşısında kendini düzenleme becerilerini kazandırmış bir ebeveyni varsa tepkisi şu şekilde olur: Ses korkutucuydu ama şimdi geçti… Eğer ebeveyn alt katı iyi düzenleyememişse, çocuk o korkutucu ses sonucu sakinleşemez ya da öfke nöbetleri geçirir.

    İlk yılların travmatik süreçleri ne kadar fazla ise sonraki zamanlar davranışlar bir o kadar zorlaşır. İlk yılların travmaları arasında; anne karnındaki stres, doğum anında yaşanan problemler, tıbbi operasyonlar, doğal afetler, ihmal ve ihlal olarak ifade edilebilir. İhmal dediğimiz durum, bir çocuğa SEN YOKSUN mesajı gönderir yani duygusal ihtiyaçları karşılanmaz. O nedenle ihmal ile bağlanma süreçleri birbiri ile fazlasıyla ilişkilidir.

    Bedenimiz stres anında kortizol hormonu salgılar. Bu hormonun az dozu büyümeyi sağlar. Ancak kotizolun bedende bulunma miktarı artarsa stres “zehirli strese” dönüşür. Zehirli stresin çocukların bedenlerinde bulunması durumunda çocukların beyin yapısı dahi etkilenebilir. Zehirli stres evin üst katı içerisinde yer alan pek çok işlevin yerine gelmesine engelleyerek çocuğun büyümesine sebep olur. Ve ilerleyen yıllarda depresyon, kalp sorunları, obezite, alkol ve madde bağımlılığı, antisosyal davranış problemlerinin görülme olasılığı artar. Kısaca evin tüm yapısı değişir ve başka bir ev olur.”

    Çocuklarımızın ilk yıllarının önemini her fırsatta anlatıyorum. İstiyorum ki elimizde fırsat varken şu anı kurtaralım. Çocuk güvenli ilişki kaynaklarını doyasıya yaşasın ki bir birey olma yolculuğunda bu kaynakları sağlıklı bir şekilde kullansın. Kültürel özelliklerimize göre toplumumuzu ve görüştüğüm aileleri düşündüğümde biz bu bağlanma hikayesinde sınıfta kalıyoruz. Öncelikle bu kaynakları sadece annenin yetiştirmesi gerektiğini düşünüyoruz ve bir baba rolünü ebeveynlik becerileri içerisinde çok kısıtlı görüyoruz. İşte bu noktada da kaynakları çocuklarına aktaramayan ebeveynin kendi ebeveyninden alamadığı kaynaklara gidiyoruz. Bu çok önemli bir mesele ve bir kısırdöngüye dönebilir. O nedenle farkındalık diyoruz zaten. Ancak yine kültürel bir durum olarak gördüğümüz bir durum çıkıyor karşımıza: Çocuğun hayatında ortalama olarak lise yıllarına kadar olmayan ebeveyn, bu çocuk ders çalışmıyor, beni dinlemiyor… şikayetleri ile başvuru da bulunur. Ama zamanında güvenli bir ilişki kurmak için kaynakları kullanmamış bir ebeveyn ile bu süreci tamir etmek daha meşakkatli ve emek gerektiren bir süreç olur. Tüm mücadelem bundan dolayıdır; çok geç olmadan dubleks evin bağlantı ağlarını yaşamın ilk yıllarında sağlam bir şekilde geliştirmek.

  • Ebeveyn Olmadan Önce!

    Ebeveyn Olmadan Önce!

    Yeni doğan bir bebeğin ihtiyaç duyduğu bakım ve korunmaya, dünya üzerinde hiçbir canlı muhtaç değildir. Bir bebeğin çevresinin ve özellikle annesinin olumlu/olumsuz tüm davranışları onun hayatı üzerinde belirgin izler bırakır. Davranışlarımız üzerinde kalıtım ve çevrenin hangi oranda etkili olduğu konusu sürekli tartışılmaktadır. Son yıllardaki gelişmeler, kalıtımla gelen kısmın eğilimlerimizi belirlerken, bu eğilimlerin nasıl bir kişilik özelliğine döneceğine ise çevrenin şekil verdiğini ifade etmektedir.

    Yeni doğan bir bebek için ilk etapta ilgilendiği tek kişi annesidir. İlk akla gelen annenin en asli görevinin bebeğinin temel ihtiyaçlarını (açlık, ısınma, altının temizliği, bedensel rahatsızlıkları…) gidermek olduğudur.Bununla birlikte temel ihtiyaçların ön planda olduğu ilk senede gözden kaçırılmaması gereken bir diğer ihtiyaç ise güven duygusudur. Bebeğin bir yetişkine güven duymayı öğrenmesi çok önemlidir. Çünkü çevreye duyulan güven ile kişinin kendisine duyduğu güven arasında çok derin ve güçlü bir ilişki vardır. Kişi kendisine güvendiği takdirde çevresinden korkmaz ancak kendisine güvenmediği durumda çevresinden korkar ve kendisini çaresiz hisseder. Binanın temelinin sağlam olması ne kadar önemliyse bir insanın da güven duygusunu ilk yıllarında kazanması o denli önemlidir.

    “Altıncı his” diyerek tabir ettiğimiz sezgicilik toplumumuzda özellikle annelerimizin en sık kullandığı ifadelerdendir. “Hissediyorum, oraya gitmen senin için iyi olmayacak ya da içimden bir ses bunu söylemen gerektiğini söylüyor…” gibi cümleleri pek çoğumuz duymuşuzdur. Peki, biz yetişkinler bir şeyleri sezerken, bebeklerimiz neler yapıyor? İşte bu kısım çok önemli: Bebekler sezgiledikleri şeyleri tamamen bilinçaltına geçirirler. Annelerinin kendilerine olan tutumunun içten ya da zoraki, sevecen ya da gergin olup olmama durumlarını rahatlıkla sezebilirler.Ve güven duygusunun oluşumunu sezgi gücünü kullanarak başarırlar.

    Bebeğin temel güven duygusunu kazanmasında en önemli etmenler arasında KAYGILI EBEVEYN figürü vardır. Bu durum oldukça yaygın görülen ve bir bebeğin geleceği için oldukça sıkıntılı bir süreci barındırmaktadır. Kaygılı ebeveyn, yaşamın getirdiği sorumlulukları üstlenemeyen ve ebeveynlik rolüne tam olarak hazır olmayan kişilerdir. Çoğunlukla bu kişilerin kendi anneleri ya da babaları da kaygılı kişiliklerdir. Çünkü kaygı, çok bulaşıcı bir duygudur. Bebek,ebeveyninin kaygısını kendisiyle içselleştirir ve gelecekte sürekli telaşlanan, tedirgin bir yetişkin olma adayı haline gelir.Ebeveynlerin anne-baba olmadan önce kaygılı bir yaşam tarzına sahip olup olmadıklarını değerlendirmeleri önemlidir. Kaygılı olma durumu salt olarak ebeveynlik rolünün bir getirisi olamamakla birlikte, günlük işlevsellik üzerinde de zorluklar yaşatır.

    Temel güven duygusu üzerinde önemli olan bir diğer etmen ise TUTARLI DÖNGÜ’dür. Bebeğin ihtiyaç duyduğu beslenme ve uykunun bir döngüyü takip etmesi çok önemlidir. Buna kısaca düzen de diyebiliriz. Bebek aileye katıldıktan sonra ebeveynler, bebeklerinin kendilerine uyum sağlamasını beklemektedirler. Ancak olması gereken, bebeğe göre şekillenilmesi ve bir düzen oturtulmasıdır. Hergün aynı saatlerde beslenmesi, gün içi ve akşam uyku saatlerinin düzenli olması bebeğin büyürken ihtiyaç duyduğu güven kaynağıdır.Askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz tabi ki ama düzeni oturtmak için dikkat edilmesi gereken hususları da gözden kaçırmamalıyız. Yaşamın ilk yıllarında tutarlı bir hayat yaşayan yetişkinlerin hem okul hem sosyal yaşamlarının daha kolay ve olumlu geçtiği görülür.

    Sürekli kullandığım bir ifade vardır: Herkes biyolojik olarak anne-baba olabilir ancak duygusal anlamda bu duyguyu herkes yaşayamaz herkes hazır olamaz. Toplumumuzda çok yaygın bir tutum olarak gördüğüm, bebeğin bir oyuncak olarak görüldüğüdür. Ve bu oyuncağa olabildiğince sınırsız, müsahamakar ve tutarsız davranışlar sergileyen ebeveynler ve çevrenin yaklaşık beş-altı sene sonunda soluğu danışmanlık merkezlerinde, hastanelerde almış olduğunu görüyorum.“Sihirli bir çubuğunuz var mı? Çocuk, okula başlayacak ve işler hiç yolunda gitmiyor.” Bizler de bu durumun yaşanmaması adına toplumumuzun her kesimi için farkındalık çalışmaları yapıyoruz.

    Biz uzmanlar, her zaman ihtiyaç dahilinde görev yerimiz neresi olursa olsun yardımcı olabilmek adına çalışıyor ve bunu severek yapıyoruz. Ancak istiyoruz ki bir şeyler biraz daha fazla duyulsun ve fark edilsin. Eğitim programları daha fazla takip edilsin, daha fazla kitap okunsun, akıllı telefonlara bakan ebeveyn profili azalsın, (ihtiyaçtan) daha fazla kazanmak için akşam çocuğunun uyku saatini kaçırmayan babalar artsın, çocuğunu oyalamak için çantasından tablet çıkaran değil kalem-defter-kitap çıkaran ebeveynler çoğalsın…

    Gerekli olan şey sadece biraz değişim. Ebeveyn olmadan önce LÜTFEN düşünün!

    Gelişim ve değişim kelimeleri size ne ifade ediyor? Hayatınızda ne kadar yer alıyor?

    Çocuk yetiştirmek, bir yetişkini şekillendirmektir.

    Çocuk yetiştirmek, ebeveynin kendisini yetiştirmesidir.

    Çocuk yetiştirmek, gelecektir.

    Çocuk yetiştirmek, sorumluluk ve fedakarlıktır.

    Çocuk yetiştirmek, örnek olmaktır.

    Çocuk yetiştimek, ekip işidir.

    Çocuk yetiştirmek, okumaktır, okumaktır, okumaktır.

  • Bir Ergenle Yaşamak

    Bir Ergenle Yaşamak

    Ergenlik, insandaki en kötü ve en iyi dürtülerin birbiriyle savaştığı

    ve kişiyi ele geçirmeye çalıştığı dönemdir.”

    G.Stanley Hall

    Ergen, çocukluktan yetişkinliğe adım atan kişi anlamına gelir. Artık kendi kişiliğini bulmaya çalıştığı, dünya ve var olma üzerine düşünmeye başladığı çok değerli bir süreçten bahsediyoruz. Ergenler bu süreçte 3 önemli kaynağa sahiptirler: Aile, okul ve arkadaşlar. Kimlik bulma ya da kimlik oluşturma dediğimiz bu dönemde, ergenin kimlik karmaşası yaşaması bir takım yanlış alışkanlıklara veya ruhsal sıkıntılarla karşılaşmasına neden olabilmektedir.

    Yapılan bir çalışmada görülmektedir ki, ebeveyn ile kurulan sıcak ve yakın ilişki, ergenlerde daha sonra gelişebilecek psikolojik sorunlar için koruyucu faktör görevi görmektedir.

    Bu Dönemin Dinamikleri

    Ergenlik dönemi, dinamizmi oldukça yüksek ve hızlı gelişen bir geçiş dönemidir. Ergen, yaşadığı biyolojik, psikolojik, fiziksel tüm değişimlerle baş etmesinin yanında sağlıklı kimlik gelişimini tamamlamaya çalışır. Özellikle sosyal ilişkileri de yapılanma sürecine girer.

    • Buluğ çağından önce beyinde gri cevher artmaya devam eder. Bu, ergenin akıl yürütmesini, plan yapmasını arttırır ve beyindeki bu gelişim beraberinde davranış, duygu, düşünce olgunlaşmasını geliştirir.

    • Büyüme ve üreme hormonlarının üretiminin artması ile vücutta ilk biyolojik değişimler görülür. Bu biyolojik geçişte genetik ve çevresel faktörler çok önemlidir.

    • Ergenlik dönemi, erişkinliğe taşınacak sosyal değerleri arama dönemidir. Bu dönemde özellikle toplumsal düzen ve ahlaki yargıları çok sorgularlar. Ergen, ahlaksızlığa karşı ahlaklı duruşun ne anlama geldiğini, kendi haklarına karşılık başkalarına karşı olan sorumluluklarını, bir toplumun nasıl var olduğu veya nelerin yanlış gittiği ile ilgili pek çok durum hakkında düşünce üretir.

    • En önemli özelliklerinden birisi, kendilerini dünyanın merkezinde zannetmeleridir. Hayali seyircileri vardır onların ve yaptıkları hissettikleri her şeyin izlendiğini düşünürler. Bir tek onların sorunları önemlidir. Ebeveynler bu duruma kayıtsız kalmamalı, çocuklarına kabul edildiklerini hissettirmeleri gereklidir.

    • Günümüzde, en fazla sıkıntıya sebep olan değişimlerden biri ergenin aile ile geçirdiği zaman dilimini, arkadaş çevrelerine aktarmalarıdır. Ergen, bu süreçte onu en iyi anlayacak olanın arkadaşları olacağına inanır. Benzer değişimler yaşamaları hasebiyle belirli ölçüde arkadaşlarına doğru bir eksen kayması normal karşılanması gerekir. Ancak burada ebeveyn- ergen ilişkisi ve iletişimi, ergenin sağlıklı bir denge kurmasını belirleyecek ölçüttür. Ergen bu dengeyi sağlayamadığı takdirde, ebeveyni çocuğa ulaşamamaya başlamakla birlikte sıkıntılar ortaya çıkmaktadır.

    “Biz hiç ergen olmadık tabi…” “ Ergenlik diye bir şey çıkarmışlar…” “ Biz annemize- babamıza böyle davransaydık…”gibi fazlasıyla ifadelerle karşılaşabiliyoruz. Bu ifadeleri kullanan değerli ebeveynler, siz kendinizin küçüklüğü ile çocuğunuzu karşılaştırıyorsunuz ama sizce sizin ebeveyn tutumunuz ile ailenizinkini de karşılaştırmanız gerekmez mi? Yüksek ihtimalle aynı davranış tutumları olmadığından, iki dönem çocuklarının davranış şekilleri de farklılık gösterecektir.

    Kısaca şuna dikkat çekmek isterim: Her dönemi kendi imkânları ve şartları içinde dikkate alalım lütfen!

  • Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Aile çocuğun hayatında en başta gelen ve ilk deneyimlerini yaşadığı en küçük sosyal birimdir. Çocuğa karşı geliştirilen ve sürdürülen tutumlar ilerleyen dönemlerde çocuğun benlik gelişiminde, edineceği davranışlar konusunda etkili olmaktadır. Aile tutumlarının yanı sıra anne ve babanın kişilik yapıları, yaşanan ortam, çevresel koşullar ve kültürel yapılar da çocuğun gelişimi üzerinde önemli katkılara sahiptir. Ancak unutulmamalıdır ki çocuğun doğumundan itibaren ilk yaşantılarının öncelikli muhatabı ve zihninde gelişen şemaların, düşüncelerin temelinin atılmaya başlanmasında en öncelikli etken aile yaşantıları olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu tutumları ve yaklaşımları özetleyen temelde 6 farklı ebeveyn tutumundan

    bahsetmek mümkündür.

    1. Otoriter olarak adlandırdığımız baskıcı ve otoriter yaklaşım, katı kuralları olan ve

    kuralları açıklamadan uyulmasını bekleme, çocukların üstünde tam hakimiyet kurma duygusu, çocukları dinlemek yerine gözlemeyi tercih etme, çocukların soru sormasından hoşlanmama, çocukların özgürlük arayışlarına izin vermeme gibi ebeveyn yaklaşımlarına sahip ortamlarda yetişen çocukların ilerleyen zamanlarda; saldırgan, öfkeli, sinirli, otoriteye baş kaldıran, saygısız, kurallara uymakta güçlük çeken çocuklar olmalarını pekiştirir. 2. İlgisiz olarak adlandırdığımız bir diğer tutumda ise ebeveynin çocuğa sevgi ve şefkat göstermeyen yaklaşımlara sahip olduğu, kuralları öğretmediğini, çocukları disiplin altına almadığını ve sabırsız davrandığı söz konusudur. Aynı zamanda bu tutuma sahip ebeveynler kolay sinirlenen yapıda olmakla beraber kendi ilgi ve zevkleri için saatler harcayan ancak çocuklarla ilgilenmesi gereken durumlarda aşırı tepkiler göstererek zaman bulamadığından şikayetçi olmaktadırlar. Çocukların bunlara benzer ortamlarda yetişmeleri ise hayatının ilerleyen dönemlerinde, kendine güveni olmayan, isyankar, dikkat çekmek ve çevreye varlığını kanıtlamak amacıyla uyumsuz davranışlar sergileyen, iletişim sorunları yaşayan, daha iyi olabilmek adına çaba sarf etmeyen bireyler olmalarını muhtemel kılar. 3. Bir diğer ebeveyn tutumu ise aşırı koruyucu tutumlara sahip ebeveynlerdir. 

    Ebeveynlerin kuralları öğretme çabasının olduğu ancak öğretme ve uygulatma konusunda yetersiz olması, aşırı koruyucu davranışlar sergilemesi, çocuğun sorumluluklarını kendi üstlenmesi, çocuğun doğru ve yanlışı bulma konusundaki denemelerini engellemesi gibi davranışları söz konusudur. Hatta yanlış bir hareket sergilemiş olsa dahi çocuğu uyarmama gibi durumları normal olarak görme mevcuttur. Bu tavır ve tutumlar arasında büyüyen çocuklar ise karar verme becerisi ve kendini savunma yetisinde zayıf olan, bağımlı, toplumsal kurallara uyma konusunda güçlük çeken bireyler olarak ilerleyen dönemlerde karşımıza çıkabilmektedir. 4. Sınır koyamayan, tutarsız sınırlara sahip ebeveyn tutumlarını içinde barındıran aşırı hoşgörülü olarak adlandırdığımız dördüncü kategoride ise çocuğun her istediğine hemen ulaşmasında isteklerinin yerine gelmesinde çok aceleci davranan, çocuğun ailede söz sahibi ve karar verici kişi olarak gören aile tutumlarını içerisinde barındırır. 

    Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise hayatlarının ilerleyen aşamalarında, doyumsuz, kendi sınırlarını bilmeyen ve başkalarının sınırlarına saygı göstermeyen, uyumsuz, hükmedici, sorumluluk sahibi olmayan ve öz denetim konusunda problemli bireyler olarak toplumda yer almaları muhtemeldir.

    5. Mükemmeliyetçi olarak adlandırdığımız, kendi gerçekleştiremediği ideallerini çocuğun isteklerini göz önünde bulundurmadan ve potansiyel gözetmeden doğrudan çocuğun sorumluluğu gibi ona yükleyen, çocuklarının hata yapmasını kabullenemeyen ve beklentileri çok yüksek olan tutumları içinde barındırır. Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise kendini yetersiz ve değersiz hisseden, ailenin beklentileri altında ezilen bu nedenle sağlıklı gelişimini sürdürmekte güçlük çeken, başarı için çabalayan ancak istediği seviyeye gelemediğinde başarılı olmasına rağmen yoğun hayal kırıklığı yaşayan bireyler olarak hayatlarına devam etmeleri söz konusu olmaktadır.

    6. Sonuncu ve sağlıklı gelişimi destekleyen tutum olan demokratik anne baba tutumu olarak adlandırdığımız grupta ise ebeveynler çocuklarına doğru ve yanlış ayrımını öğrenirken destek veren açıklama sunan, denemelerinde destekleyen, sevgisini çocuktan esirgemeyen, çocuğun ihtiyaçlarına yönelik ilgi sahibi olan, soru sorma ve düşüncelerini ifade etme konusunda çocuğu teşvik eden, sağlıklı iletişim kuran, yeni deneyimler için çocuğunu cesaretlendiren davranışlar sergileyen bireylerdir. Bu tutumlara sahip bireylerin çocuklarının ise, özgüveni yüksek, sevildiğini bilen ve sevmenin farkında olan, mutlu, yaratıcı, iyi aile ilişkilerine sahip, uyumlu, sosyal ilişkileri kuvvetli, sorumluluk bilincinde olan ve yeni deneyimlere açık bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

    Tutumların çocukların sağlıklı bir gelişime sahip olması adına etkisi yadsınamaz. Bu nedenle de çocuklarımızla iletişim kurarken daha özverili ve dikkatli olmak, onların temeldeki rol modelinin ebeveynler olduğunu unutmamak önemlidir. Her zaman tam anlamıyla demokratik olmak güç olsa da bu tutumların sonuçları ile ilgili ebeveynlerin kendilerine küçük hatırlatmalar yapmaları, kendi davranışları üzerinde kontrol sahibi olmaları konusunda destek sağlayacaktır.

    Değerli ebeveynler paylaşımı bir rehber olarak kullanabilir, çocuklarınızda gözlediğiniz ve kendinizde fark ettiğiniz davranışları, tutumları değerlendirmek adına faydalanabilirsiniz. Üstesinden gelmekte zorlandığınız durumlar için ise uzmanlara başvurabilirsiniz.

  • Çocuklarınızla Sağlıklı İlişki Yönetimi

    Çocuklarınızla Sağlıklı İlişki Yönetimi

    Sağlıklı ilişki kurma anlamında her bireyin zorlandığı noktalar vardır. Öncelikle ilişki kurmak nedir, nasıl kurulması gerekir ve kurarken nelere dikkat etmemiz gerekiyor buna dikkat etmemiz önemli bir husustur. Çocuklarınızla sağlıklı ilişki yönetimi ancak onları anlayabilmek ve bir birey olduklarına inandığınız sürece mümkündür.

    Her çocuk özeldir ve özellikleriyle bir bütündür. Ebeveynlerin dikkat etmesi gereken önemli noktalardan biri isi her çocuğun farklı bir birey olduğunu bilmeleri ve kabul etmeleridir. Eğer çocuklarımızı olduğu gibi kabul etmeyi ve sevmeyi başarırsak onlarla muazzam bir ilişki içine girmiş olacağız. Bilmeliyiz ki geleceğimiz çocukların değil, onları yetiştiren ebeveynlerin elindedir.

    Çocuklarla sağlıklı ilişki kurmanın faydaları nelerdir?

    Öncelikle sadece çocuklarla değil; bireyin kendisiyle de kurduğu ilişki oldukça önemlidir. İlişki kurma anlamında kendimizi ne kadar iyi tanırsak karşı taraf içinde o kadar iyi anlaşılırız. Çocuklarla sağlıklı ilişki kurmak onların gelecekteki kişilik yapılarını oldukça etkileyen bir durum olduğundan değerlidir. İlişki yönetimini ebeveyn doğru bir şekilde yaparsa çocuklarda ebeveynleriyle sağlıklı bir ilişki kurmuş olacaktır.

    Sağlıklı ilişki yönetimi çocuklarınızla aranızda sağlam bir bağ oluşmasına neden olur. Buda çocuklarınızın aykırı durumlarda, yaşadıkları en ufak sorunlarda, sosyal ilişkilerinde, gelecek planlamalarında ve hayatlarının her alanından haberdar olmanıza olanak sağlamaktadır. Çocuklarınızla paylaşımınızın artacağı anlamı da taşımaktadır. Onları tanımak, ne istediklerini bilmek, verdikleri kararlara saygı duymak, onları olduğu gibi kabul etmek ve bir hayat yarışına sokmamak hem onların güvenini hem de sevgisini kazanmanızı sağlar.

    Ebeveynler olarak neler yapmalıyız?

    Çocukların alanlarına aşırı müdahalede bulunmamalıyız. Onların isteklerine kulak vermeli, ne istemediklerine dikkat etmeliyiz. Anne ve babalarımızdan gördüğümüz şekilde değil; çocukların doğru yolda ilerleyebileceği şekilde destek olmalıyız. Teknoloji çağında olduğumuzu bilmeli ve bu çağı olabildiğince faydalı bir şekilde kullanmalıyız. Her zaman çocuklarımıza yapmalarını talep ettiğimiz şeyleri kendimizde yapıyor olmalıyız.

    Çocuklarınızla aslında anlaşmanın ne kadar kolay olduğunu bilmeliyiz. Ve bunu zorlaştıranın bizler olduğunu unutmamalıyız. Onlarla beraber gelişmeyi unutmamalı, onlarla aynı yolda yürümeliyiz. Çocuklarınıza arkadaş gibi değil; anne baba gibi davranmanın doğru olduğunu unutmamalıyız. Çünkü onların zaten arkadaşları var. Sizin göreviniz anne baba olmaktır. Anlaşamadığınız noktalarda bile sakin kalmalı, onunla göz teması kurabilecek bir pozisyonda nasihat vermeliyiz. Emir kipi kullanmak yerine ‘ bunu yapmak senin ve bizim için oldukça değerli ‘ gibi cümlelerle yaklaşmalıyız. Bu şekilde çocuklarınızla temasınız daha anlamlı olacaktır.

  • Ergen Ebeveyn Çatışmaları

    Ergen Ebeveyn Çatışmaları

    Öyle değilmiş gibi görünseler de ergenlik dönemindeki çocuklar için ebeveyn-çocuk ilişkisi en önemli ilişkilerdendir. Ergenlik dönemindeki sorunların derinine inildiğinde, kökende önemli bir faktör olarak anne-baba ile iletişim kopukluğu ve/veya çatışma olduğu göze çarpmaktadır.

    Ergenlik, bir çocuğun hızlı biçimde fiziksel, zihinsel, ve nörolojik değişimlerden geçtiği ve bu hızlı geçişin, çocuğun psikososyal gelişiminde, karakter oluşumunda ve ilişkilerinde belirgin izler bıraktığı bir dönemdir. Ergenlik dönemi süresince, büyüdüğünü hisseden ve büyükler gibi olmaya çalışan ergen ile ebeveyn arasındaki ilişki hiyerarşik boyutunu kaybederek daha eşitler arası, daha birbirine bağlı ve karşılıklı bir boyut kazanır. Bu değişim elbette ki ergen ile ebeveynleri arasındaki ilişkinin geçici olarak kötüleşmesini ve çatışmaların artmasını getirir. Çünkü ebeveyn kendi konumunu korumaya çalışırken, ergen de fikirlerine önem verilen, özgül bir varlığa sahip olan bir özne olmaya çalışmaktadır. Aileler içinse, özellikle ilk çocuklarında, daha önce hep küçük olarak gördükleri ve onların sözlerinden çıkmayan çocuklarının bu durumlarıyla baş etmek zorlayıcı olabilmektedir.

    Uzmanlara göre, ergenlerdeki ebeveynlerinden bağımsız olmak ve kendi başına bir birey olmak için bu uğraş ergenlik dönemi ile gelen hormonal değişiklikler sonucu ortaya çıkar ve ebeveyn ile çatışmaları doğurur. Beklenti- değer teorisine göre bu çatışmaların kaynağı ergenler ile ebeveynlerinin, otorite, otonomi ve sorumluluk alma anlamında karşılıklı beklentilerinin uyuşmaması; ergenlerde bağımsız olma ihtiyacı ve aile kontrolünden çıkma çabası, sorumluluk alma ve kendilerini düzenleyebilme becerisinden daha hızlı geliştiği için aileler çocuklarına istedikleri otonomiyi vermekte endişe etmektedirler.

    Pickhardt (2009) bu süreci üç aşamada tarif ediyor: Ayrılma, Farklılaşma ve Karşıt olma. Ayrılma dönemindeki ergen, yavaşça aileden çekilerek kendi bağımsız sosyal çevresini oluşturma çabasına giriyor. Ailesiyle eskiden olduğu kadar vakit geçirmek yerine arkadaşlarına yöneliyor. Kendi kişiselliğini korumak adına ailesiyle bütün özel bilgilerini paylaşmayı reddediyor. İlk çatışmalar da buradan doğuyor.

    Farklılaşma aşamasında kişi kendisine olmak istediği profili arıyor ve çevresinde ideal olarak gördüğü kişilerin özelliklerini kendi üstüne almaya çalışıyor. Arkadaşları gibi giyinme, onların dinlediği müzikleri dinleme, onlar gibi konuşma, davranma, dolayısıyla hem onlardan biri olma hem de kendisi olmaya çabalıyor. Bu çabadaki ergen, ailenin normlarından biraz daha uzaklaşabiliyor. Örneğin küçükken rengarenk giyinmeyi severken, bu dönemde yalnızca siyah kıyafetler giymeye ve bu yüzden ailesinin tepkisini çekmeye başlayabiliyor. Daha tehlikeli olarak bu dönemde ergenler, grubun dışına itilmemek için, kötü alışkanlıkları denemeye çekilebiliyorlar.

    Son aşama olan karşıt olmada ise ergen, hem aktif hem de pasif yollardan ebeveynin otoritesi ile mücadele içine girer; bu sayede kendi benliğini kararlarını kendi başına verebilen, bağımsız biri olarak kurmuş olacaktır. Bu yüzden de en çok çatışmanın olduğu dönem bu dönem olur, ebeveynin talepleri reddedilir, istekleri ertelenir veya kuralları çiğnenir.

    Bu çatışmalarda, ebeveyn olarak amacınız, çocuğunuz üzerinde kontrol kazanmak ise çoktan kaybettiniz denilebilir. Ergenlik dönemindeki çocuğunuz için karar verme mekanizması tamamen onun kontrolündedir ve bunun üzerine bir savaşa girmek, onu gücün kimde olduğunu göstermeye ve riskli davranışlar sergilemeye itebilir. Güç çatışmasının yanında ebeveynler bu yolla çocuklarını anlama ve birliktelik kurma şansını da kaybedebilirler.

    Bunun yerine çatışma oluşturan konuya onun açısından bakmak ve kendi kaygılarınızı açık ve doğrudan biçimde çocuğunuza açıklamak her iki tarafın da karşıyı daha iyi anlamasını ve daha iyi hissetmesini sağlayacaktır. Dahası, sorunların konuşulabilir olduğunu ve ebeveyninin onu anlamak için çaba gösterdiğini gören ergen, farklı bir sorunu olduğunda çatışmak yerine konuşma yoluna gidecek ve ergen ile ebeveynin ilişkisi karşılıklı güven duygusu ile güçlenecektir. Birey olmaya çalışan ergen için aktif dinleme, empati kurma ve açıklama yoluyla iletişim kurmak kurallar, tehditler ve cezalar ile disipline etmeye çalışmaktan çok daha etkili olacaktır, zira bunlar onun benliğine saygı duyduğunuzu gösterir. Onun davranışını onaylamıyor olsanız dahi, bu rahatsızlığınızı ilk yoldan gösterirseniz, onun kişiliğine zarar vermemiş olmanız bir yana, onun bu davranışı terk etme ihtimali çok daha yüksek olacaktır. Aile ve çift terapisinde de terapistler etkili iletişim yoluyla ebeveynler ile çocukları arasında anlayış kazandırmayı amaçlar.

    Ergenler ile ebeveynleri arasındaki çatışmanın kaynağında, aileler tarafından uygulanan ebeveynlik tipi de önemli rol oynar. Örneğin otoriter ebeveynler, kurallarının sorgulanmadan uygulanmasını talep ederler ve çatışmalarının sonunda amaç kontrolü kazanmak olur. Öte yandan işbirlikçi- demokratik ebeveynler çocuklarına kurallar uygularken sevgi göstermeyi ve çocuklarının duygu ve düşüncelerine saygı göstermeyi de ihmal etmezler. Elbette ki uzmanlar tarafından en çok desteklenen ebeveynlik tipi demokratik olandır.

    Uzmanlar ayrıca ailelere suçlamadan da kaçınmalarını öğütlemektedir. Sorunu çözmemesi bir yana, suçlama, ayrılma eğilimindeki ergenin aileden bütünüyle kopmasını getirebilir. Çatışmanın çözümünde ön koşul bu çatışmanın tek taraflı olarak oluşmadığını kabul etmektir.

    Ergenler ile ebeveynleri arasındaki çatışmaların çözümünde şu yöntemler en etkin olanları gibi görünmekte;

    • Konuya, onun üzerine hakimiyet kurmak üzere değil onu anlamak üzere yaklaşmak,

    • Çatışma oluşturan konuya onun açısından bakıp empati kurarak duygularını önemsediğinizi göstermek,

    • Ona katılmamanızın onu sevmediğiniz anlamına gelmediğini vurgulayarak iki durumu birbirinden ayırmak,

    • Yargılayıcı olmaktan kaçınmak,

    • Kurallar koymak ama kuralların çocuğunuzdan daha önemli olmadığını ona yansıtmak.

    Sonuç olarak, ergenler ile ebeveynlerinin çatışmasında büyük rol, daha olgun konumdaki ailelerine düşmektedir. Ebeveynleri çocuklarını bir birey olarak görmeye ve onları anlamak için uğraş göstermeye başladıkları noktada çatışmaları çok daha çabuk ve sağlıklı yoldan çözülecektir.