Etiket: Duygusal

  • Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Bir atasözü “Herkes bilge olur, bazıları daha önce bazıları daha sonra, fark budur” der. Psikoterapi de içinizdeki bilgeye ulaşmanız için bir yolculuktur. Bu yolculuk sizi, derinlerde sizi bekleyen bilgeyle karşılaşmaya, yaşamınızın anlamını keşfetmeye, size acı veren duygularla vedalaşmaya ve mutluluk tanımınızı yeniden yapmaya davet ediyor. Yolculuk tamamlandığında, içinizdeki bilge yaşamınız boyunca size rehberlik edecek. İçinizdeki bilgeye ulaşmak, duygusal ve fiziksel sağlığınızı geliştirmek ve korumak için yaşamsal öneme sahiptir.

    Hepimizin yaşamında kişisel krizler, değişimler, geçiş sorunları, kayıplar ve travmalar olur. Bu durumlarla başa çıkmakta bazen zorlanırız, “duygusal felç” dediğimiz bir hal yaşamaya başlarız. Psikoterapi ve danışmanlık almak, bu durumların yarattığı “duygusal felç”lerin üstesinden gelmemize yardım eder.

    Bireysel psikoterapideki yaklaşımım, kişisel farklılıklara saygı ve empati çerçevesindedir. İlk değerlendirme seanslarından sonra, Pozitif Psikoterapi, Hipnoterapi, NLP ve Duygusal Zeka yöntemlerinin kişiye özel bir birleşimine sizinle birlikte karar verilir. Her birimiz farklı yaşam deneyimleri ve bunları algılama biçimlerine sahibiz. Bu nedenle, ihtiyaçlarınıza en uygun terapötik yaklaşımlara birlikte karar vererek psikoterapi yolculuğunuza başlarız.

    Psikoterapi sürecinde neler kazanırsınız?

    Mutluluğunuzu ve başarınızı sabote eden olumsuz inançlarınız ortaya çıkar.
    Önemli düşünceleri, duyguları ve motivasyonları belirlemeyi öğrenirsiniz.
    Kendiniz ve başkalarına ilişkin öz farkındalık ve empati geliştirirsiniz.
    Sağlıksız ilişkilerinizi sonlandırmak konusunda farkındalık geliştirirsiniz.
    İlişkilerdeki bozucu kalıpların farkına varırsınız.
    Öfke, duygusal karışıklık ve ilişkilerdeki işlev bozukluğuna neden olan tetikleyicileri tanımlarsınız.
    Kişisel ve mesleki ilişkilerde daha özgüvenli ve etkili olursunuz.
    Zorluklar ve engeller karşısında başa çıkma becerileri geliştirirsiniz.
    Başarma, başarı ve kişisel mutluluğa engel olan mükemmeliyetçilik kalıplarınız ortaya çıkar.
    Yalnızlık, hayal kırıklığı, üzüntü, kayıp, keder, suçluluk, utanç, öfke, kıskançlık ve korkudan oluşan acı duygularını tanır ve iyileştirmek için adımlar atarsınız.
    Yaşam kaliteniz artar ve kişiler arası ilişkileriniz gelişir.

  • Duygusal Zeka

    Duygusal Zeka

    Duygu, bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimidir. Duygular iki amaca sahiptir: İlki, kişinin harekete geçmesi için enerji sağlamalarıdır. İkincisi ise kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çevreyi manipüle edebilmesi ya da bu ihtiyaçları karşılayacak uygun davranışları yapabilmesi için yönlendirmeleridir. Genellikle temel duygular öfke, üzüntü, korku, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, iğrenme, utanma şeklindedir. Bu duygular yüzümüzde tek tek görülebildiği gibi, bazen birkaçı birlikte de ortaya çıkabilir. Duygular kişisel kararlar almada oldukça önemli bir etkiye sahiptir. Meslek seçimi, yaşanacak yer, evlenilecek kişi seçimi vb. pek çok karar sadece mantıkla alınmaz.

    Duygusal zekâ tanımı 5 ana başlıkta değerlendirilir:

    1. Duygularının farkında olma: İçgörü kazanabilmek ve kendini anlayabilmek için duyguların her an farkında olmak oldukça önemlidir. Duygularını tanıyan kişiler, ruh hallerinin farkındadırlar, kişisel karar gerektiren konularda daha sağlıklı kararlar verebilir ve hayata olumlu bir gözle bakabilirler. 

    2. Duygularla başa çıkabilmek: Kendini yatıştırma, yoğun kaygılardan uzaklaşabilme gibi becerileri kapsar. Bu yeteneği zayıf olan kişiler sürekli huzursuzlukla mücadele ederken, kuvvetli olanlar ise hayatın tatsız sürprizleri ve olumsuzluklarıyla karşılaştıktan sonra kendilerini daha kolay toparlayabilmektedirler. 

    3. Kendini motive etmek: İnsanın kendini motive edebilmesi için öncelikle duygularını bir amaç etrafında toplayabilmesi gerekir. Duygusal özdenetim yani doyumu erteleyebilme ve fevri davranışları engelleyebilme başarının altında yatan oldukça önemli bir özelliktir. Kendini motive edebilme yeteneğine sahip kişiler yaptıkları şeylerde çok daha üretken ve etkili olurlar. 

    4. Başkalarının duygularını fark etmek: Empatik kişiler başkalarının neye ihtiyacı olduğunu, ne istediğini gösteren ipuçlarına karşı daha hassastır. Empati, bir kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona yüz ifadesi, beden dili ya da sözel ifade olarak iletmesidir. 

    5. İlişkileri yürütebilmek: Duygusal zekanın bir diğer özelliği de diğer insanlarla olan ilişkileri yürütebilmektir. Bu beceriler popüler olmanın, liderliğin, kişilerarası etkililiğin altında yatan unsurlardır.

    Duygusal zekanın gelişmesi açısından üzerinde durulan en önemli faktörler yaş, aile ortamı ve cinsiyettir:

    Yaş: Duygusal zekanın gelişmesi açısından ele alınan faktörlerden ilki yaştır. Duygusal zekâ bebeklikten itibaren gelişmeye başlar. Duygusal yüz ifadelerini tanıma becerisinin, okul öncesi ve ilkokul yıllarında hızlı bir gelişme gösterdiği de birçok araştırmada kanıtlanmıştır.

    Aile ortamı: Aile yaşamı, duygusal derslerin verildiği ilk okuldur. Bu duygusal dersler sadece ebeveynlerin çocuklarına doğrudan söyledikleri ve yaptıkları ile değil, kendi duygularını ifade etme ve aralarındaki etkileşim modeliyle de verilir.

    Cinsiyet: Aileler kız ve erkek çocuklarını farklı duygusal yaklaşımlarla eğitmektedirler. Anne ve babaların kız ve erkek bebeklerini severken çıkardıkları sesler ve kullandıkları kelimeler farklılık gösterir. Kızlara ve erkeklere duygularla baş etme konusunda verilen dersler de çok farklıdır. Bir çalışmada anne babaların duygularını (öfke hariç) kızlarıyla oğullarından daha çok konuştuklarını bulunmuştur. Erkek çocuklarla ise genellikle öfke duygularının neden ve sonuçları hakkında konuşulmaktadır. Aynı yazarlar kızların dil yetisinin erkeklerden daha erken geliştiğini ve bunun kızların duygularını açıklamak ve başkalarının duygularını anlamakta daha çabuk ustalaşmalarına yol açtığını ifade etmişlerdir. Duygularını ifade etmek için teşvik görmeyen erkek çocuklar ise hem kendi hem de başkalarının duygularını anlamada zorluk çekmektedirler. Duygusal gelişimle ilgili bu cinsiyet farklılıkları çocukların arkadaş seçimini de etkilemektedir. 3 yaşındaki çocukların %50’sinin en iyi arkadaşı karşı cinsten olurken, 5 yaşında bu oran %20 ye düşer. 7 yaşında hemen hiçbir çocuğun en iyi arkadaşı karşı cinsten değildir.

    Duygusal zekâ tüm yaşamı etkilemektedir. Duygusal zekâsı yüksek olan bireyler, eşlerinin duygularını daha hızlı ve doğru bir şekilde fark eder ve bunu ifade ederse sağlıklı bir iletişim kurma ve problemleri çözme olasılığı artar. Aynı şekilde çocuğunun duygularını daha doğru tanımlayacağı için buna uygun bir geribildirim vererek ilişkinin sağlıklı bir seviyede kalmasını sağlayabilir. Aynı durum sosyal ve iş yaşamında da geçerlidir. Örneğin; empati kurma becerisi yüksek olan kişilerin, iş birliği ve liderlik konularında daha avantajlı olduğu yapılan araştırmalarda kanıtlanmıştır.

    Yüksek duygusal zekaya sahip olmak ya da empati yapabilmek karşımızdaki kişinin duygularını anlayıp aynısını hissetmek ya da o kişinin duygularını doğru kabul etmek değildir. Doğru kabul etsek de etmesek de karşımızdaki kişinin duygusunu, sözel olarak ifade etmese dahi anlamak ve buna uygun bir geribildirim vermektir. Vereceğimiz geri bildirim karşımızdaki kişiyi memnun etmeyip onda başka bir duygunun ortaya çıkmasına neden olabilir. Yeni duyguyu da anlayıp uygun geribildirim vermek yüksek duygusal zekanın işareti olabilir.

  • Eşler Arası Sadakatsizlik

    Eşler Arası Sadakatsizlik

    Aldatma, eşler arasındaki yazılı olmayan sadakat kontratının bozulması gibidir. Antropologlar tek eşliliğin yeni bir kavram olduğunu, sorunların da bir yanıyla buradan kaynaklandığını söyleseler de modern dünyada evlilik ömür boyu tek eşli olmanın sözünü vermek gibi bir anlam ifade ediyor ve hem erkekler hem de kadınlar tek eşliliği tercih ettiklerini bildiriyorlar. Fakat bununla birlikte, antropologları doğrulayacak biçimde, Davranış Bilimleri Enstitüsü’nün raporuna göre evli erkeklerin %22’si ve evli kadınların da %14’ü eşlerini en az bir kere aldatıyorlar. Raporda aldatmaya hem fiziksel hem de duygusal aldatma dahil edilmiş. Erkekler fiziksel aldatmaya daha yatkınken kadınlar duygusal aldatmaya yöneliyorlar. Uzmanlara göre bunun nedeni erkeklerin kendilerini sözelden ziyade fiziksel olarak ifade etmeye daha yatkın olmaları ve cinsel tatmini yakalayamadıkları noktada bağlılıklarının da azalması. Öte yandan kadınlar için aldatma, duygusal boşluğun doldurulması ihtiyacı ile ortaya çıkıyor. Eşi tarafından arzulandığını, sevildiğini veya değer verildiğini hissedemeyen kadın ona bu ilgiyi gösteren başka birine çekilebiliyor ve genellikle bu kaçamak, evlilik ilişkisinin bitirilmesinin bir adımı oluyor kadın için. Erkeklerin duygusal konuşmalar yapmasının veya sevgisini dolaylı olarak göstermesinin yaygın olmadığı bir toplumda aldatmanın nasıl doğal olarak ortaya çıkabileceği buradan görünüyor sanırım. Görüntü yüzeyden böyleyken biraz daha derine indiğimizde, uzmanlar, sadakatsizlik ve kıskançlığın en çok şu problemlerle ilintili olduğunu söylüyorlar:

    • Aşkın ve heyecanın kaybolması:

    Heyecanın kaybolması olarak da nitelendirilen bu faktörde kişiler partnerinin doğru kişi olup olmadığını sorgulama içine giriyor zira bir noktadan sonra karşı taraftan beklediğinin altında bir duygusal ilgi ve yakınlık görmeye başlayabiliyor. Uzmanlara göre aşkın kaybolması denen şey, en aşık görünen çiftler için dahi gerçekleşen bir hadise, ve öyle o kadar da kötü bir duruma işaret etmiyor aslında. Çalışmalar, çiftlerin özellikle evlendikten sonra 2-4 yıl arasında o büyük tutkularını kaybettiklerini ve o eski heyecanın olmamasının da bir şeylerin bittiği anlamına geldiğine yorulduğu için aldatmaların bu dönemde yoğunlaştığını gösteriyor. Partnerimizle ilgili -onun da yardımıyla- yarattığımız o imajın yavaş yavaş yok olması, bize hem onun artık farklı biri olduğu hissini verebilir hem de ilişkinin asla eskisi gibi olmayacağı yanılsamasını. Tam da bu nedenle yanlış kişiyi seçtiğimiz hissine kapılıp duygusal ihtiyaçlarımız için başka birilerine yönelebiliriz. İlişki terapistlerine göre ise, heyecanın kaybolduğu ve sıradanlığa düşülüyormuş gibi görünen dönem aslında kişilerin sevgi, saygı, huzur gibi daha güçlü bağlarla birbirlerine bağlanacakları dönemdir. Bedenimiz evrimsel olarak adapte olmaya ve stabil bir duruma geçmeye meyillidir. Dolayısıyla kaç partner değiştirirsek değiştirelim geleceğimiz nokta aynıdır. Bu doğrultuda, bu hislerin ortaya çıktığı noktada partnerinizi olduğu haliyle tanımayı, güçlü ve güçsüz yanlarıyla sevmeyi, birlikte büyümeyi öğrenmek, kaybettiğiniz heyecanı onunla birlikte aramak ilişkinizin zayıflamasından ziyade güçlenmesine yardımcı olacaktır.

    Çalışmalar, yanında farklı nedenlerle de olsa heyecan duyduğumuz veya birlikte yeni bir şey ürettiğimiz kişilere daha çok bağlılık geliştirdiğimizi gösteriyor. Birlikte yapacağınız bir yamaç paraşütü, sizi heyecanlandıran bir gezi veya birlikte yapacağınız bir maket bile ilişkinizdeki sıradanlığı bozup bağlarınızı güçlendirecektir.

    • Cinsel tatminsizlik:

    Aile ve çift terapistlerine göre, çiftlerin ortak olarak en çok yakındığı konulardan biri cinsel doyumsuzluk. Sanıldığının aksine yalnız erkekler değil kadınlar için de cinsel tatmin, iyi bir ilişkinin önemli bir unsuru olarak görünüyor. İlişki ve cinsellik terapistleri eşler arasındaki cinsel birlikteliğin bağlılık üzerindeki önemli etkisine değiniyorlar. Cinsel ilişkinin hem fiziksel hem de duygusal bir tatmin sağladığı düşünüldüğünde bu durum daha anlaşılır hale geliyor. Araştırmalara göre tatmin edici bir cinsel ilişki vücutta anti-depresan özelliği gösteriyor, yani vücudu rahatlatıyor, mutluluk hormonu olan serotonin salınımını hızlandırıyor. Ayrıca partnerler arasındaki uyum ile bütünlüğün artmasında önemli rol oynuyor. Fakat aşkta olduğu gibi cinsel birliktelikteki heyecan da doğal akışında- müdahale edilmediği durumda gitgide azalan bir seyirde ilerliyor. Çok sevdiğiniz bir yemeği her gün yemeye başladığınızı düşünün. Nasıl olurdu? Ne kadar sevseniz de aynı haliyle yediğinizde bir noktada sıkılmaya başlardınız sanıyorum. Fakat her seferinde farklı bir biçimde pişirilmiş, farklı bir baharatla tatlandırılmış olduğunda sıkılma ihtimaliniz çok daha az olurdu. Dolayısıyla aşkta olduğu için cinsel birlikteliğinizde de partnerinizle yeni şeyler denemekten çekinmeyin.

    • Düşük Bağlılık:

    Eşler arasındaki bağlılığın az olması, yukarıdaki nedenlerden başka birçok etkene bağlı olabilir. Değer görmeme hissi bunlardan biridir. Her iki partner için de evde veya iş yerinde yaptığı işlerin, yoruluyor olmasının veya kişisel ihtiyaçları olmasının görülmemesi yaralayıcıdır. Bunun ortaya çıkmasının en önemli nedeni iletişim eksikliği uzmanlara göre. Partnerler ihtiyaçlarını, beklentilerini veya bunların karşılanmaması sonucu ortaya çıkan rahatsızlıklarını suçlama veya küskünleşme gibi pasif yollardan aktarmayı denediklerinde karşılıklı bir anlaşılmama ve uzaklaşma ortaya çıkmaktadır. Aile ve çift terapistlerine göre de çiftlerin en sık yaşadıkları sorun bu etkin iletişim kuramama sorunudur. Evin gerekliliklerinden yorgun düşmüş bir kadının her an güzel görünmemesi onun için anlaşılabilir bir durum olmalıdır fakat eşi açısından sürekli evde duran ve sabit bir işi olmayan bir kadın için güzel görünmek çok kolay bir durum gibi görülebilir. Öte yandan bütün gün işi gereği gezmiş ve çok yorulmuş olan bir partnerin akşam eşine yeterince ilgi gösterememesi de anlaşılabilir bir durum olmalıdır. Fakat konuşulmadığında, bunlar derinlerde birikecek ve pasif agresif davranışlar olarak ortaya çıkacaktır ki bunlardan biri de sadakatsizlik olmaktadır.

    • Benlik Değerinin Korunması Çabası:

    Bir önceki başlıkla paralel olarak, partnerlerin kendi ilişkilerinde değer görmediği ve kendilerini yetersiz hissettikleri durumlarda değerlerini yükselten başkalarına yönelme eğilimleri sık karşılaşılan bir durumdur.

    Hamilelik sonrasında erkeklerin aldatma eğiliminde olması ile ilgili yaygın inanış da buradan gelmektedir. Annelerin de duygusal karmaşa yaşadığı ve hem fiziksel hem de duygusal bütün ilgilerinin bebeğe yöneldiği bu dönemde, görülmediğini hisseden erkeklerde bu durum ortaya çıkabilmektedir. Uzmanlar, bu dönemde ailelere iş bölümü yapmayı ve çocuğun sorumluluğu ile ihtiyaçlarını olabildiğince eşit olarak gidermelerini öneriyorlar.

    Öte yandan, özellikle erkeklerde fakat kadınlarda da, uzmanların orta yaş bunalımı olarak nitelendirdiği dönemde kendini güzel/yakışıklı hissetme ihtiyacı ile yaşça küçük erkek ve kadınlara yönelme eğilimi görülmektedir. Erik Erikson’ın üretme ihtiyacıyla tanımladığı bu dönemde, kişiler benlik değerlerini koruyabilmek için başkalarından övgü görmeyi beklerler. Kişinin illa başarısız olması da gerekmez, başka alanlarda başarıları olabilir fakat hala eskisi kadar çekici olduğunu görme ihtiyacı bu eğilimlerini ortaya çıkarabilir.

    • Çevresel Faktörler:

    Bunlara ek olarak, ikincil nedenler olarak de nitelenen çevresel faktörler de aldatma eğiliminin aksiyona geçirilmesinde önemli nedenlerdir. İnternet bu anlamda en önemli araçlardan biri olarak ortaya çıkıyor; hem pornografiye ulaşımın hem de duygusal aldatmanın en önemli yardımcısı konumunda. Ayrıca iş gereği dönemsel olarak evden uzak olmak, ve yakalanabilirlik ihtimalinin düşük olması da bu eğilimi besliyor.

  • Duyguların Zekası Olur mu?

    Duyguların Zekası Olur mu?

    Duygusal zekâyı; Peter Saovey ve John Mayer, Dr. Reuven Bar-On;Daniel Goleman gibi bir çok isim tanımlamış ve önemi üzerinde durmuştur.

    EQ Kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi” olarak belirtilmiştir. Buradan anlaşıldığı gibi duygusal zeka insan ilişkilerimizi kolaylaştıran, sosyalleşmemizi hızlandıran önemli bir faktördür.

    Goleman a göre EQ insanların huzurlu, mutlu iletişimi güçlü bir yaşam sürdürebilmesini sağladığı için IQ dan daha önemlidir. Ona göre; insanların duygularını doğru yerde doğru bir şekilde kullanması yaşamlarını olumlu yönde geliştirmektedir.

    -Duygusal zeka, bireylerin yüreklerini ve zihinlerini işbirliği içinde kullanabilmeleri yetisidir.

    -Duygusal zeka kişinin ne hissettiğini bilmesi güçlü ve zayıf noktaları konusunda fikirler yürütebilmesi,yaşadığı duyguları etkili biçimde yöneterek kendi yaşamı ve diğer insanlarla ilişkileri adına doğru, etkili, akıllıca kararlar alabilme becerisidir.

    Kabul etmeliyiz ki artan nüfus, zorlaşan yaşam şartları insanları giderek daha da tahammülsüzleştirmekte… Bugünün bireyleri önceki dönemlere göre duygusal problemlerle daha fazla başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Ne yazık ki bugünün çocukları daha yalnız ve depresif, daha kızgın, kuralsız, tutarsız, sinirli, hassas saldırgan ve üzülmeye eğilimli büyüyorlar.

    Eğitim “sistemsizliğimiz” ise anne ve babaları her geçen gün çocukları adına akademik olarak daha çok yükleme yapmaya sürüklüyor. Çocuklar o sınavdan bu sınava adeta bir yarış atı edasında koşturuluyor. Çünkü çoğu anne baba, çocuklarının bir üniversite diplomasına sahip olmalarının, onların gelecekleri için olmazsa olmazı olduğunu düşünüyor. Oysaki çocukların duygusal zekâları yeterince gelişmemişse diplomanın onlar adına kazançlı bir yaşam armağanına dönüşmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onların zihinsel becerilerini artırmak için gayret ederken, ruhsal gelişimlerini ihmal edersek kuşkusuz gelecekte yaşamla baş edemeyen bireylerin yetişmesine neden oluruz.

    Çocukluk yıllarında oluşan duygusal zekâyı şekillendiren en büyük faktör anne baba tutumlarıdır. Doğru duygusal davranışların sergilendiği ortamlarda yetişen çocukların kazandıkları duygusal beceriler onların yaşamlarını kolay ve mutlu geçirmelerini sağlayacaktır. Anne-babaların çocuklarını dinlemeleri, önemli olduklarını hissettirmeleri ve birey olduklarını unutmadan onları yönlendirmeleri çocukların duygusal bilinci kazanmalarındaki önemli tutumlardan bazılarıdır.

    Her anne baba çocuk yetiştirme tutumlarını gözden geçirmeli, bu konuda çok fazla bilimsel dayanaklı kitap makale vs. okumalı ve anne baba olmadan mutlaka bir uzmandan danışmalık hizmeti almalıdır.

    Teknolojinin hızla hayatımızı kontrol altına aldığı, insan ilişkilerinin giderek azaldığı günümüzde duygusal zekası gelişmiş bir birey yetiştirmek çocuğumuza vereceğimiz en büyük miras olacaktır.Kendi ile barışık ne istediğini bilen, sosyal açıdan gelişmiş çocuklar yetiştirmek dileğiyle…

  • Kendimi Değersiz Hissediyorum

    Kendimi Değersiz Hissediyorum

    UYARI: Bu yazı havadaki pozitif enerjiyi hissedin ve her şeye olumlu bakın mesajı vermemekle birlikte, duygularıyla yüzleşmeye hazır olmayanlar için tehlikelidir. Bu yazıyı okurken istediğiniz yerleri alıp, istemediklerinizi sayfayı kapatır kapatmaz unutma hakkına sahipsiniz.

    Biliyorsunuz, insan doğduğu andan itibaren kendi aile genetiğinden bir çok özellik taşıyor olur. Mesela kimimizin saçı düz kimimizin kıvırcıktır. Kimimiz yeşil gözlü iken kimisi mavi göz rengine sahiptir. Kısacası bir çok fizyolojik özellik doğduğumuz andan itibaren bizim genetik yapımıza kodlanmış olur. İşte duygusal boyutta da durum benzer nitelikte.  Bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren  duygu çekirdekleri ile doğuyoruz. (Bu beyin yapısında ispatlanmış bir  çekirdek yapısı değil sadece konuyu daha kolay anlamanız ve duygu dünyamızın gelişiminden bahsetmek için bu şekilde örnekleyeceğim) Beynimize öğretilmiş bir çok farklı formda  duygu çekirdeği olabiliyor; mutluluk çekirdeği/ mutsuzluk çekirdeği, değerlilik çekirdeği/değersizlik çekirdeği, sevilmişlik çekirdeği/sevilmemişlik çekirdeği, yeterlilik çekirdeği/yetersizlik çekirdeği…Yaşımız ilerledikçe yeni çekirdekler keşfedebiliyoruz. Dış dünyadan maruz kaldıklarımıza göre o çekirdekleri ya besliyoruz yada küçültüyoruz. 

    Bu çekirdekleri besleyen ve bizim kişilik gelişimimizi şekillendiren ilk kişi öncelikle bizlerin çocukluğumuzda muhattap olduğu ilk bakıcısı oluyor, yani annemiz. (Eğer annemiz yok ise anne yerine bize bakım vermiş ikame bakıcı (ikame anne) oluyor) Daha sonrasında çocukluğumuzda muhattap olduğumuz diğer kişiler (baba,abla,ağabey,teyze, dede,komşu,kuzen…) duygusal dünyamızda ve kişilik gelişimimizde rol oynuyor. Ben daha yalın anlatmak için, kişilik gelişimindeki en önemli figür olan anne üzerinden örneklendirerek gideceğim.

    Eğer annem kendini değerli hissetmiyorsa ben doğduğum zamanda bana ‘’değerli bir varlık’’ duygusu ile bakamıyor. Benim fizyolojik ihtiyaçlarımı karşılıyor, fiziken benim yanımda bulunuyor, beni besliyor, koruyor, kolluyor fakat yeterli derecede almak istediğim duygusal yakıtı kendi iç dünyası nedeniyle bana sağlayamıyor. Yaş itibari ile “ben ve öteki” ayrışımını tam  yapamayan ben, değersizlik duygusunun anneme ait bir duygu olduğunu anlayamıyor ve bu duyguyu sorgulamadan  içselleştiriyorum. Bu nedenle beynim, bu olumsuz duygu ile tanışmış oluyor. Biliyoruz ki 0-6 yaş kişilik gelişimi için temel bir dönem. Bu dönemde çocuğa değersiz bir varlıkmış gibi bakıldığında, çocuk her şeyiyle kabul edilmediğinde veya koşullu sevildiğinde bu olumsuz duygu çekirdekleri büyümeye başlıyor. Bu çocuk yetişkinliğe ulaşmak için uğramak zorunda olduğu ergenlik döneminde sorunlar yaşıyor. Yetişkin olduğu zaman da yakın ilişkilerinde sorunlar yaşıyor ve terapiye gitmek zorunda kalıyor.

    Peki, kendinizi değersiz hissediyorsanız bunu değiştirebileceğiniz gerçekliğini bilmek ister misiniz?

    – Öncelikle değersiz hisseden yetişkinin bu durumu değiştirmeye gerçekten niyeti olmalı. Bazen değersiz hissederek kişinin kendisine acıması da kişiye iyi gelebilir. Çünkü kişinin zihni, acı ile hazzı birbirine eşleştirmiştir ve “haz başka bir şey acı başka bir şey” ayrışmasını yapmadığı için acı çekmekten yoğun bir zevk alır. Yani, kişinin değersizlik duygusunu kullanarak elde ettiği başka kazanımlar yani “ikincil kazançlar” vardır ve bunları kaybetmemek için  değersizlik duygusundan da kurtulmak istemez. 

    -Kişi değerli hissetmeye niyet ettikten sonra, değersizlik duygusunu kimlerden almış olabileceğini / hala daha alıyor olduğunu bulmalı; Bu olumsuz duygular temelde kimlerin duygusu? Beyniniz bu duyguları kimlerden modelledi, kimlerden öğrendi? (Yazıyı buraya kadar okuduysanız o kişiler zihninizde çoktan canlandı)Daha sonrasında olumsuz duyguları aldığınız kişilerden ayrışma çalışması yapmalısınız; ‘’Değersizlik anneme ait bir duygu. Annem başka biri ben başka biriyim. Çocukken etrafımdakilerin bana attığı  olumsuz duyguları  sorgulamadan almış olabilirim. Artık yetişkin halimle biliyorum ki ben dün ki çocuk değilim ve  ben hiçbir koşula bağlı olmaksızın, sırf insan olarak yaratıldığım için değerliyim’’. 

    -Siz bunları söylerken içinizden bir ses size ‘’hayır sen değerli değilsin, kendini kandırıyorsun’’ diyebilir. O zaman da bu sesin kime ait olduğunu bulmaya çalışın; mesela bu ses kadın mı erkek mi genç mi yaşlı mı sizin değersizliğinizden o sesin kazancı ne?

    -Duygularınızı iyi tanımlayın. Sırf bu yazıda okudunuz diye her olumsuz davranışınızın altından değersizlik duygusunu çıkarmaya çalışmayın. Düşünmek ve hazmetmek için kendinize zaman verin.

    – Size yoğun olumsuz hissettiren kişiler hayatınızda hala olan kişiler ise onlardan fiziksel olarak bir süre uzak kalmaya çalışın.

    – Eğer olumsuz duygularından etkilendiğiniz kişiler ile fiziken ayrılma ihtimaliniz hiç yoksa karşı tarafı değiştirmeye çalışmayın ve didişerek onu beslemeyin. Sadece onlardan artık hangi duyguları alıp, hangilerini almayacağınıza karar verin.  Onların size istedikleri duyguları atmaya hakkı olsun, sizin de hangi duyguları alıp hangilerini almamayı seçme hakkınız olsun.

    – Sizin kişilik gelişiminizde çok önemli yeri olan fakat size istediğiniz duygusal yakıtı sağlayamayan bu kişiyi veya kişileri değiştirmeye çalışmadan kabullenin. Ve sizin arzu ettiğiniz kişilik özelliklerine sahip olamadıkları için bu durumun yasını tutun. 

    – İhtiyacınız olan yeterli duygusal yakıtı size sağlayamamış olan bu bakıcılarınıza hak verin. O kişiler de öyle hayatlar yaşadılar ki olumlu duygularla  doğru dürüst tanışamadılar. Bu nedenle; kendilerinde olmayan duyguları  size veremediler.

    – İçselleştirdiğiniz olumsuz duyguların yerine olumluları yerleştirmeyi seçin; ‘’Küçükken yeterli duygusal yakıtı alamamış olabilirim ama bugün ki aklım ile biliyorum ki bu depoyu doldurabilirim. Çünkü ben dün ki çocuk değilim, artık bir yetişkinim’’

    – Eğer siz değişmeyi seçmez iseniz yüksek ihtimal kendi çocuğunuza da aynı olumsuz duyguları atacaksınız. Seçiminizi yaparken bunun bilincinde olun.

    – Kendinize sorun; ‘’Bugün ben ne yapsam kendimi değerli hissederim?’’ İlk aklınıza gelen şeyi kendinize duyurarak bir süre yapın.

    Ve unutmayın; insan önce etten kemikten sonra da duygudan ibaret…

  • Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Her mevsim dönümü bir şeyleri elden geçiririz.. arabanın bakımı, evin boyası badanası, dolaptaki eşyaların kaldırılması.. kaçımız kendimizi ya da ilişkimizi gözden geçiririz.. . mevsimler yalnızca eşyaların üzerinden mi geçer, zamanın yıpratıcı eli bize dokunmaz mı? hadi bu mevsim dönümü evliliğinize de bir bakım yapın..

    evlilik iki kişinin dışındaki üçüncü bir kişidir.. ilişkideki eşlerden farklı olarak, onun da kendine ait gereksinimleri, krizleri ya da durağanlıkları olur. Çiftlerin sadece kendilerinin ya da partnerlerinin isteklerine, ihtiyaçlarına odaklanması, ilişkinin ihtiyaçlarını karşılamaması, çiftlerin boşanma ya da ayrı yaşama gibi fiziksel olarak ayrılığıyla ya da aynı evin içinde birbirlerinin yaşamlarına temas etmeden beraber-miş gibi, her şey yolunday-mış gibi yaşayarak duygusal olarak ayrılığıyla sonuçlanmaktadır.

    Beklentiler

    Evlilikteki sorunlardan biri beklentilerin karşılanmamış olmasıdır. Beklentileri daha ilişkinin başında ilişkiye yüklüyor olmamız, evliliğe potansiyel bir sorunla başlamamıza yol açar.. Sosyal medyaya baktığımızda; evlilik arefesinde, “sonsuz mutluluğa günler kala, ruh ikizim, bir elmanın iki yarısıyız biz” ya da ilişkinin iyi gittiği dönemlerinde “böyle mutlu nice yıllara” başlıklarına sık rastlıyoruz artık.. beklentinin büyüklüğü kulağa şairane gelse de esasında ne kadar ürkütücü.. verdiği mesajlara bakıldığında;” berabersek birbirimiz gibi düşünmeli ve davranmalıyız, ilişkide bireyselliğe yer yoktur, bu ilişkide hiç çatışmamalıyız, sorun yaşamak ilişkinin kötü gittiğini gösterir” gibi alt anlamlar yüklüdür. Oysa bir sepetteki 2 ayrı meyve olarak ta beraber var olamaz mıyız,  çeşitlilik yaşamı renkli ve dinamik tutamaz mı, her yetişkin gibi sorun yaşayıp bunların üstesinden gelemez miyiz? Mutluluk yalnızca pembe panjurlu evlerde mi barınabilir. Hatta çocukları da hesaba katarsak; mavi gözlü olmasını beklediğiniz çocuğunuz kahverengi gözlü olursa, fen lisesine giremez de evinizin yanında sizin gittiğiniz okula giderse onu daha mı az seversiniz.. çift terapilerindeki bilindik serzeniş cümlelerinden biridir; hiç böyle hayal etmemiştim.. hayal kırıklığı çok geçmeden yanına üzüntüyü ve öfkeyi de alarak ilişkiyi kuşatmaya başlar..

    ilişkiye dair yapabileceğiniz en güzel yatırımlardan biri beklentilerinizi gözden geçirmektir. Elbette beraber yaşadığımız insanlara karşı bir beklenti oluşturabiliriz fakat bunun derecesi ve gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu önemlidir. Kendinize bir sorun;

    Bu beklentileri ilk ne zaman inşa ettiğiniz, bunlar olmazsa mutlu olamayacağınız düşüncesine ilk ne zaman kapıldınız, hangi ilişkiden öğrendiniz bunu? Karşılayamayacağınız beklentilerle karşılaştığınızda siz ne hissediyorsunuz?

    İletişim

    İlişkinin altını oyan, esasında  düzeltilmesi en kolay bileşenidir  iletişim. İsteklerin, ihtiyaçların, beklentilerin açık bir dille ifade edilmemesi, konuşmalarda örtülü mesajlar ya da beden dilinin tercih edilmesi, karşısındaki insandan kahinlikle zihin okumasının beklenmesi bir zaman sonra ya iletişimi incitici ve sağlıksız bir hale getirir ya da çiftler bu sıkıntılı durumla karşı karşıya kalmamak için iletişimden kaçınırken bulurlar kendilerini.. iletişimde sözcüklerin bildiğimiz anlamlarının kullanılması, sürekli karşımızdaki üzerinden “sen” li cümleler kurmaktansa, içinde daha fazla “ben” geçen kalıplara yer verilmesi, sözel mesajlarla davranışsal mesajların birbiriyle tutarlı olması, çiftlerin birbirini doğru anlamasını sağlar.. doğru iletişim hem sorun yaşamayı azaltır da hem de mevcut sorunun çözümünü kolaylaştırır.. iletişimin amacı uzlaşmak değil, birbirini anlamaya çalışmaktır. Her diyalogdan sonra aynı düşüncede uzlaşmak hayalperest bir beklentidir. İletişimden kaçınmanın sebeplerinden biri de karşıdakini anlamakla, ona hak vermenin birbirine karıştırılmasıdır.. karşımızdakini anlayabilir ama ona hala hak vermeyebiliriz. Bir ilişkide isteklerimiz gerçekleşmese de anlaşıldığımızı düşünmek bize kendimizi iyi hissettirir ve yeniden bir takım olduğumuzu hatırlatır..

    Duygularınızı ifade edin

    İlişki kurma ihtiyacı doğuştan gelir,. Evlilik duygusal bir yatırımdır, elbette hayatın gerçeklerini göz ardı etmeyiz, kira ödemesi, faturalar, okul taksitleri, ailenin sosyal ilişkileri, yaşam planlamaları vs hayatın içindeki gerçekliklerdir. Fakat yalnızca bu gerçekliklere odaklanmak, duygusal ihtiyaçlarımızı göz ardı etmek, ilişkide sürekli “mantık açısından baktığımızda..” diye başlayan cümleler kurmak, ilişkinin duygusal kısmını sekteye uğratır. Evlilik bir şirket değil, duygusal ihtiyaçları karşılamak adına oluşturulmuş, sevme, sevilme, değerli hissetme, anlaşılma, mutlu olma gibi duygusal yanımızı içeren bir kurumdur. “duygularımız bizim zayıf yanlarımızdır, sadece kadınlar duygusaldır, duygularımızı gösterirsek karşımızdaki bize zarar verebilir” gibi yanlış mitler bizi ilişkisiz bir ilişkiye sürükler.. duygular olmadan ilişki yaşanmaz ancak biraradalık sağlanabilir.. duyguya borçlanırız ve en nihayetinde insan yanımız yani duygusallığımız bizden alacağını tahsil eder. Baktığımızda evlilik içinde tatmin olmayan duygusal ihtiyaçlar bir çatışmayla karşımıza çıkar. İlişkide duygusal ihtiyacınızı ifade edin ve bunu partnerinizden talep edin “bu gün kendimi mutsuz hissediyorum, hayal kırıklığına uğradım, desteğine ihtiyaç duyuyorum, bana sarılır mısın ya da saçımı okşar mısın” bunların anlaşılmasını beklemektense ifade edin.. ihtiyacın talep edilince karşılanması kıymetini yitirtmez.

    Ben- biz arasında sıkışma

    var olduğumuz ilk an, anne karnında, yani bir canlının içinde, onunla beraber varoluruz.. sonra dünyayı keşfeder ve ayrışırız. Bu ayrışmayı sağlıklı olarak gerçekleştiremeyen insanlar, “uzaklaşırsak kayboluruz” korkusuyla hep biriyle beraber varolmaya yönelir. Ya kendi kimliğini eritip eşine kaynaşmak ya da eşinin kimliğini eritip onu içine almak suretiyle 2 kişiyi tek kişi olmaya zorlar. Bu olabilecek en dar cenderedir, ilişkiyi garantiye almaz kaçma isteği uyandırır. İlişkiyi gözden geçirirken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kendiliğimize ya da karşımızdakinin kendiliğine ne kadar alan tanıdığımızdır. Evlilik çiftlerinin kendi bireysel alanlarının, arkadaşlarının, uğraşlarının ya da işlerinin olduğu bir alanla, çiftler arasındaki müşterek alanın toplamıdır.

    Güç çatışması

    Evliliğin bir diğer sorunu “ayna ayna söyle bana hangimiz daha mükemmeliz” dir. Bazen açıktan bazen üstü kapalı ifade edilir; ben olmasam çocukların ödevi aklına bile gelmez, ona kalsa ay sonunu zor getiririz, Allahtan annemlere durumu izah ettim de krizi önledim.” Bunlar ben çocuklar konusunda senden daha hassasım, ekonomik karar almadan senden daha başarılıyım, sosyal ilişkilerimiz ben olmasam kaosa döner demek.. bir konuda iyi olmamız diğerinin kötü olduğu anlamına mı gelir? Konumlanma mutlaka hiyerarşik mi olmalıdır? İnsanlar sadece bizden başarılı olanlar ve bizden başarısız olanlar diye ikiye mi ayrılır? Eşit düzlemde varolamaz mıyız? Yeteneklerimizi karşılaştırmak yerine, güçlü olduğumuz yanlarımıza göre alan paylaşmak bizi daha güçlü yapmaz mı? çiftler çoğunlukla eşit olmayı ve aynı olmayı birbirine karıştırır. Mizaç olarak, beceri olarak birbirimizden farklıyız fakat toplamına baktığımızda eşitiz. Bizi güçlü yapan güç savaşı değil, kendimi zayıf ve güçlü yanlarımızla tartıp, farkımıza varmak ve belli alanlarda rekabet etmektense bütününde tamamlayıcı ve tamamlanan olmaktır.

    Kabul

    İnsanlarla onları değiştireceğim, en nihayetinde istediğim gibi birine dönüştüreceğim diye yola çıkılmaz. Bazen çiftler koca bir hayatı birbirlerini değiştirmeye çabalayarak harcadıklarını fark ederler. Bu mücadelede, ne birbirlerini tam olarak istediği hale getirebilirler ne de mutlu olabilirler.. oysa mevsimlerin sırasını tayin edemeyiz ya da güneşin doğuşunu.. karşımızdaki insanları da olduğu gibi kabul eder, onun sevdiğimiz yanlarına odaklanırız, Onu bize sevdiren yanlarına.. iyi insan- kötü insandan ziyade doğru davranış – yanlış davranış vardır, tıpkı kendimizde olduğu gibi.. eşimizden davranışını değiştirmesini talep edebiliriz fakat kişiliğini değiştirmesini istemek, kendi kişiliğimizi de her talebe göre değiştireceğimizi vaad etmektir.

  • Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Bireylerde gelişimin temelleri çocukluk döneminde atılmaktadır. Özellikle sosyal ve duygusal gelişimin sürdürülebilmesi için 0-6 yaş oldukça önemli bir dönemdir. Sosyal gelişim; bireyin davranışlarını, içinde yaşadığı toplum içerisinde kabul edilebilir bir şekilde sürdürmeyi öğrenmesidir. Yani davranışların toplumsal beklentilere uygun olacak şekilde geliştirilmesidir. Çocuklarda sosyal etkileşim doğumdan sonra ilk olarak anne –  baba ile başlayıp, aile ve çevresinde ilişki kurduğu diğer insanlarla da devam eder. Çocuk; fiziksel, duygusal, zihinsel ve dil yönünden geliştikçe çevresi de genişler. Böylece aile içinde başlayan sosyal etkileşim, arkadaş ilişkileri ve okuldaki yaşantılarla devam eder. Çocuğun sosyal gelişimi, yaşına ve gelişimine uygun olarak sorumluluklarını yerine getirebilmesi, akranlarıyla ve diğerleriyle sağlıklı ilişki kurabilmesi, iyi geçinebilmesi ve uyumlu davranışlar sergilemesi ile ilgilidir.

    İnsanların aile, toplum, okul ve iş yerinde başkalarıyla iyi ilişkiler kurması, toplumsal kurallara uyması, sorumluluklarını yerine getirmesi, toplum ve çevre tarafından kabul edilmesi sosyal gelişimi ile gerçekleşir. Sosyal gelişim süreçlerinde gereksinimlerini yeterince doyuramamış çocuklarda disiplin problemleri, otoriteye karşı gelme, diğerleriyle ilişki başlatma ve sürdürmede zorluk yaşama, davranışlarını toplumun değer yargılarına göre düzenleyememe gibi sosyal uyum sorunları görülebilir. Okula düşük sosyal yeterlilikle giren çocuklarda sıklıkla, akranlar tarafından red edilme, davranış problemleri ve düşük akademik başarı gibi problemlerle karşılaşılmaktadır.

    Duygusal ve sosyal gelişim birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine bağlıdır. Duygu gelişimini en çok etkileyen etmen bireyin diğer bireylerle olan ilişkileri, yani sosyal gelişimidir. Duygular insan olmanın en önemli unsurlarıdır ve sosyal bağların oluşmasında temel rolü üstlenmektedir. Araştırmalara göre duygularını sosyal olarak  uygun şekilde ifade edebilen çocuklar da daha az davranış sorunları gözlenmektedir. Erken çocukluk döneminde başlayan sosyal duygusal gelişimle kazanılan davranışlar, yetişkinlikte bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını biçimlendirmektedir. Bu sebeple bireyin yaşamında sosyal duygusal gelişim, ayrı bir öneme sahiptir. Sosyal duygusal gelişim dönemini sağlıklı geçiren bireylerin toplum içerisinde ki işlevselliği de artar ve kişiler arası ilişkilerinde de olumlu etkileşimler başlatıp  sürdürme becerisine sahip olurlar. Sosyal duygusal gelişim, çocuğun kendini ifade edebilmesi, duygularını kontrol edebilmesi, kendisiyle ve çevresiyle barışık ve uyum içinde olabilmesidir. Erken dönemde sosyal duygusal gelişimin önemli öğelerinden biri de empati gelişimidir. Empati, bir insanın kendini, karşısındaki insanın yerine koyarak, onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak algılamasıdır. Çocukların yaşıtları tarafından kabul edilmelerine katkıda bulunan etkenlerden biri de empatidir. Çocuklar, diğer insanların bakış açısını öğrendikçe empati de gelişir.

    Büyümekte olan çocuğun duygularını ifade edebilmesi ve duygusal davranış biçimlerini kazanması zamanla olur. Bunun sebebi duygusal gelişimin sosyal ve bilişsel gelişime paralel olarak ilerlemesidir. Çocuğun zekası geliştikçe çevresinden gelen uyarıları daha olgun bir şekilde algılamaya başlar.

    Sosyal duygusal becerilerin, çocukların akademik başarılarıyla da bağlantılı olduğu gözlenmektedir. Gündelik yaşamda duygusal sorunlar yaşayan çocuğun okul hayatında da sorunlar yaşadığı görülmektedir.

    Zeka seviyesi ne olursa olsun, sosyal uyum süreçlerinde zorluk yaşayan, bu zorluğu uygun şekilde ifade edip paylaşamayan çocukların görev ve sorumluluklarında, planlama becerilerinde ve konsantrasyon gerektiren işlerde sorunlar ortaya çıkar. Dürtülerinin farkında olmayıp kendini nasıl kontrol edeceğini bilmeyen çocuklar, derste konuşur, hareketler yapar, arkadaşlarına kendini ifade etme konusunda sorunlar yaşar, yanlış anlaşılmaya başlar ve bu olayların sonucunda ortaya çıkan olumsuz duygular çocukların akademik hayatını etkiler. Günlük hayatında ve okulda karşılaştığı problemlerle nasıl başa çıkacağını bilmeyen çocuk, neden-sonuç ilişkisi kurma, empati yapma, esneklik, soyut düşünebilme gibi konularda da zorluklar yaşar. Tüm bu beceriler etkili öğrenme sürecinin bir parçasıdır, insan nasıl duyguları ve zihni ile bir bütünse; öğrenme de sosyal duygusal ve bilişsel bir süreçtir.

  • Farkında Ebeveynlik

    Farkında Ebeveynlik

    Dikkat ve davranış bozukluklarıyla çocuk büyütmek oldukça streslidir. Özellikle okul döneminde pek çok aile birçok stres faktörüyle karşı karşıya kalmakta ve iletişim kurmakta ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar. Aileler ideal olma konusunda çabalarlar bu durumun imkansızlığı bir çok aileyi suçluluk hissi ve güven kaybına itmektedir.

    Bilinçli farkındalık dediğimiz kavram zihni anda tutma pratiğine dayanmaktadır. Zihnimiz sürekli bir değerlendirme içindeyken otomatik olarak ta olumlu ve olumsuz olan fikir, beklenti ve önyargılarımız yenilerek gerçekte var olanları görmek güçleşmektedir.Anne ve babalarda ebeveynlikleri boyunca olumlu olumsuz duygulanımlar deneyimlerler.Ebeveynlik sırasında yaşanan ve yoğun duygulanımlarla tetiklenen olumsuz davranışların bilinçli farkındalık ile durdurulması zamanla gelişebilecek bir beceridir.

    Bilinçli ebeveynlik genel olarak anlık farkındalıkların çocuğa taşınması ve farkında hareket etmektir.Daha olumlu duygular,daha az kaygı ve depresyon,az stres ve yüksek ilişki tatmini duyma anlamlarını taşır.

    Araştırmalar bilinçli farkındalık yaklaşımının anne, çocuk ve bakıcı arasındaki ilişkiye olumlu yönde etkisi olduğunu göstermektedir. Bilinçli Farkında Ebeveynlik , ebeveynlere stres konusunda bedensel, zihinsel ve duygusal olarak deneyim kazandırarak onların ebeveyn stresinin farkında olmalarını sağlama amacı güder. Aynı zamanda bu yaklaşım, neyin yanlış olduğunu sorgulamaktan çok neye ihtiyaç duyulduğu konusunda ebeveynlere yardımcı olmaktadır. Anneler yorgun hissettiklerinde, endişelendiklerinde veya çelişki yaşadıklarında bu hastalıklı bir işaret değildir. Bilinçli farkındalık eğitiminde onların kendilerine; “Bendeki hata ne, neden bunun üstesinden gelemiyorum?’’ yerine “Şu an ne yapmam gerekiyor, Ne tür bir destek bana yardımcı olabilir’’ sorularını sormaları vurgulanır. Bilinçli Farkındalık, geçmişte neyin olduğundan ziyade şu an ne olduğuyla ilgilenmektedir.

    Farkındalıkla ebeveynliği kavramsal olmaktan çıkarıp günlük yaşamda hayatımıza sokabilmek ve çocuğumuzla uzun vadede samimi, içten ve güven dolu bir ilişki kurmamızda bize yardım etmesini sağlamak için beş adımı takip etmek gerekmektedir:

    Çocuğunuzu tüm dikkatinizi ona vererek dinleyin.

    Kendinizi ve çocuğunuzu “iyi/kötü” diye yargılamadan kabul edin.

    Kendinizin ve çocuğunuzun duygusal durumunu fark etmeye çalışın.

    Ebeveynlik rolünüzle ilişkili duygusal düzenlemeleri gerçekleştirin.

    Kendinize ve çocuğunuza karşı şefkat duygunuzu gözden geçirin.

    DİKKATİNİ TÜMÜYLE VEREBİLMEK

    Çocuğunuzla, dikkatinizi tam anlamıyla vererek etkileşim içinde olmak, doğumdan itibaren önemli olan bir olgudur.Eksiksiz ilgi ve dikkatle dinleme becerisi henüz sözel iletişimin mevcut olmadığı dönemlerden itibaren önem teşkil etmektedir.

    Sözel iletişim başladığında ise çocuk  size bir şey söylerken mutlaka tüm dikkatinizi ona vermek önemlidir. Çocuğunuzu tam anlamıyla dinlemek onun kendini ifade etme becerisini ve cesaretini güçlendirir ve  ergenlik yaşlarında onun hakkında fikir edinmek için elinizdeki tek yol olan sözel iletişimin temellerini de sağlam bir şekilde kurmayı sağlar.

    KABUL 

    Kendinizin ve çocuğunuzun kişisel özelliklerini, davranışlarını, ve duygularını yargılamadan kabul etmek demek anda olana karşı net bir farkındalık ve açık bir algı içinde olmak demektir ve durumu her yönüyle anlamamızı sağlamaktadır.

    Bununla birlikte kabul etmek, disiplin ve rehberlik olmayacak anlamına gelmemektedir. Çocuğunuzu onu her haliyle kabul ettiğinizi ona ifade ederken, aynı zamanda davranışlarıyla ilgili toplumsal ve kültürel açıdan ve çocuğunuzun gelişimi bağlamında uygun olan, açık ve net beklentiler içinde olmak sağlıklı bir yaklaşımdır.

    Kabul aynı zamanda ebeveyn-çocuk ilişkisinde zorluklar olacağı, anne-baba olmanın bazı zamanlarda çok zorlayıcı olabileceği, günümüz koşullarında büyümenin çocuklar için kolay olmadığını görmeyi de kapsamaktadır.

    DUYGUSAL FARKINDALIK

    Duygusal düzenleme  yapabilmek için ilk adımdır ve aynı zamanda çocuğunuza hislerini adlandırmayı ve ifade edebilmeyi öğretmeniz için de geliştirilmesi gereken bir beceridir.

    duygusaldüzenleme  yapıyor olmak ,negatif duygu ya da öfke sergileme güdüsünün artık hissedilmeyeceği anlamına gelmez. Aksine tüm duygulara hissedilebilmeleri için alan açmak ve daha fazla zaman tanımaktır. Ancak duyguyu hissetmekle, onunla bağdaşmak arasındaki ayrımı gözetmek önemli ve gereklidir. Duygusal yoğunluğa  kapılarak tepki vermeye alışan bir ebeveynin yükselen duygularını düzenlemesi gerekmektedir.

    Hissettiğiniz duyguyu bilinçli bir şekilde fark etmek ve tepkiye dönüşmeden önce durmak ve uygun ebeveynlik seçimini yapmak, duygusal düzenleme yapmaktır.

    ŞEFKAT 

    İlişkide şefkate yer vermek, farkındalık sahibi ebeveyn olarak çocuğunuzun ihtiyaçlarını (sadece fiziksel değil ama duygusal ihtiyaçlarını da) fark etmek ve rahatsızlığını giderme arzusunu hissetmektir. Kontrolcü ve ebeveyn odaklı yaklaşımdan; ilişkiye odaklı yaklaşıma geçiştir.Bireyin yalnızca çocuğuna değil kendi üzerinde de oturtması gereken bir kavramdır.Ebeveyn olarak konulan hedeflere ulaşılamaması kendini suçlamaya neden olur .Şefkatli yaklaşım tüm bu yargılayıcılıkların önüne geçer.

    Farkındalıkla ebeveynlik çocuğumuzla uzun vadede onun sürekli değişen ihtiyaçlarına ve gelişen doğasına uyumlu yanıt vermemizi sağlarken, vereceğimiz tepkinin sadece içinde bulunduğumuz durumla ilgili olmadığını ama uzun bir ömre sahip ilişkimizin niteliğini ve sürekliliğini ilgilendirdiğini bize hatırlatır.

  • Duygusal Yeme Nedir?

    Duygusal Yeme Nedir?

    Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sağlık; insanın hasta olmayışı değil fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halinde olması olarak tanımlanmıştır. Sağlıklı olmanın en temel kuralı ise dengeli ve yeterli beslenmek. Beslenme, sağlığın korunup geliştirilmesi için bilinçli olarak yapılması gereken bir davranıştır. Bu kontrolu kaybettiğimizde beslenme sorunları yaşamamız muhtemeldir. Bu sorunlar arasında en sık karşılaştığımız sorunlardan biri’duygusal yeme’dir.

    Duygusal yeme, negatif duygulara karşılık gelişen bir yeme bozukluğudur. Bu davranışlarda en sık görülen durum normalden daha fazla yemek ya da besin çeşitlerini farklı seçmek; daha tatlı, daha tuzlu veya daha yağlı yiyecekleri tercih etmek gibi.

    Yapılan araştırmalara göre duygusal yeme özellikle yoğunkaygı, stres, depresyon, öfke gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde görüldüğü, yalnızken gerçekleştiği öne sürülmüştür. Ayrıca bu durum yetersizlik hissiyle ve benlik saygısının düşük olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Yani bu durumda yemek yemek bir amaç olmaktan çıkıp bir araç haline dönüşüyor. Hayatta yaşanan olumsuzluklar yeme alışkanlıklarını büyük ölçüde etkiliyor. Olumsuz duyguların kişide yarattığı boşluk hissi yalnızlıkla baş etmeyi güçleştiriyor. Kişi bu boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışıyor. Bu konuda bilmemiz gereken en önemli şey duygusal açlığı yiyeceklerle dolduramayacağımız. Yediğimiz anda kendimizi iyi hissedebiliriz fakat yemek bittiğinde olumsuz duygularımız yok olmaz. Kötü duygulara ek olarak fazladan pek çok kalori almış oluruz. Duygularla baş etmenin sağlıklı yollarını bulmalı ve bilinçli yemeyi öğrenmeliyiz.

    Duygusal ve Fiziksel Açlık Arasındaki Farklar Nelerdir?

    -Duygusal açlıkta mide kazınırken fiziksel açlık daha yavaş ortaya çıkar.

    -Duygusal açlıkta abur cubur yemek isterken fiziksel açlıkta sebze gibi sağlıklı besinlerle doyabiliriz.

    -Duygusal açlıkta bilinçsiz yeme isteği varken fiziksel açlıkta yediklerimizin bilincinde oluruz.

    -Duygusal açlıkta sürekli yeme ihtiyacı hissedilirken fiziksel ihtiyaçta doyma hissi vardır.

    -Duygusal açlıkta açlıktan dolayı yemek yediğinizi bildiğinizden sonrasında suçluluk hissi vardır. Fiziksel açlıkta ise vücudun ihtiyacı kadar yenildiğinden dolayı suçluluk duyulmaz.

    Duygusal Açlıkla Baş Edebilmek İçin Yapabilecekleriniz

    Depresif ve yalnızken: Sevdiğiniz birini arayıp konuşmak size iyi gelecektir.

    Endişeliyken: Şarkı dinleyebilir, egzersiz yapabilirsiniz.

    Yorgunsanız: Ilık bir duş sonrası bitki çayı içebilirsiniz.

    Sıkılıyorsanız: Kitap okuyabilir, film izleyebilirsiniz. Yeni hobiler edinebilirsiniz.

  • Çocuklukta Beynin Duygusal Gelişimi

    Çocuklukta Beynin Duygusal Gelişimi

    ‘Çocuğum 10 yaşında. Galiba biz geç kaldık çünkü çocuk gelişimini 0-6 yaşta tamamlarmış. Bu doğru mu?’

    Gelişim konusunda istekli ve bilinçlenmeye hazır her insan için asla geç değildir. Fakat bilinçlenme dediğimiz şey ne kadar erken yaşlarda olursa, yaşamı o kadar etkisi altına alabilir. Gelişim ve bilinçlenme yaşamın her anında bizimle ve bizim bunu fark edişimiz ne zaman başlarsa,daha sonraki anlar için yeni fırsatlar doğmuş olur. Asıl konu olan nörolojik olarak büyüme ve gelişme çocukluk döneminde yoğun olarak gerçekleşse de, beyin yaşam boyu bizi biçimlendirmeye devam eder. Beynin sinir hücrelerinde ki çoğalmalar, yani yeni bağların oluşması çocuklukta yaşanan tecrübeler doğrultusunda gerçekleşir ve 0-10 yaş arası dönem beynin en yoğun çalıştığı dönemdir. Çocukluk döneminde beynin farklı alanları gelişse de ergenlik döneminde bu gelişim hızlanabilir.

    Duygusal gelişim gelişim öz bilinç derslerinin en anlamlı ve en değerli olanları anne baba tarafından çocuğa verilenlerdir. Çocuklar doğduğu andan itibaren yaşamın farklı alanlarında farklı becerileri kazanma konusunda eğilim gösterirler. Örneğin; 5-6 yaşlarında bir çocuğa merhamet duygusunun öğretilmesi gerekirken,9 yaşında bir çocuğa zaman yönetiminin öğretilmesi gerekir.

    Goleman, duygusal zeka gelişimde aile ortamının önemini şu şekilde vurgulamıştır; ‘Duygusal zeka gelişimi açısından çocuğun yetiştiği aile ortamı da çok önemlidir. Aile yaşamı, duygusal derslerin verildiği ilk okuldur. Bu duygusal dersler sadece anne-babanın çocuklarına doğrudan söyledikleri ve yaptıkları ile değil, kendi hislerini ifade edişleriyle ve aralarındaki etkileşim modeliyle de verilir.’

    Eğer anne babanın hedefi sağlıklı çocuklar yetiştirmek ise duygusal zeka gelişimi küçük yaşlardan desteklenmelidir. Çocuklarımıza yaşamlarının sonraki yılları için gerekli olabilecek değerli becerileri bilinçli olarak öğretmek, onların gelecekleri adına yapabileceğimiz en büyük adımdır.

    DUYGUSAL OLARAK SAĞLIKLI ÇOCUKLAR;

    • Daha iyi öğrenirler.

    • Daha az davranış problemleri vardır.

    • Kendileri hakkında daha iyi hissederler.

    • Baskıya karşı koymada daha iyidirler.

    • Daha çok empatik,daha az şiddete meyillidirler.

    • Uyum problmeleri ile baş edebileme de daha iyidirler.

    • Kendilerine zarar veren şeylere karşı daha bilinçli hareket ederler.

    • Akran ilişkileri kuvvetlidir.

    • Ani hareketleri kontrol etmede iyidirler.