Etiket: Duygu

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı birçok aileyi zorlayan konulardan biridir. Kıskançlık, sevilen bir kişinin başkası ile paylaşılmasından duyulan rahatsızlıktır. Kıskançlık duygusu aynı öfke, üzüntü, mutluluk gibi doğal duygulardan bir tanesidir ve sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Kıskançlık neticesinde kardeşine istenmedik tutum sergileyen çocuğu yargılamadan önce ilk olarak bu duygunun nedenleri üzerine düşünmek ve bu kıskançlık duygusunun doğal bir duygu olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Aile içinde önemli olan kardeşlerin rekabet etmeden işbirliği içinde, duygularını sağlıklı ve işlevsel bir şekilde ifade edebildikleri, her birinin ayrı ayrı koşulsuz kabul edildikleri ve değer gördükleri, kimsenin bir role hapsedilmediği bir aile ortamında büyümeleridir.

    Kardeş kıskançlığının nedenleri bakacak olursak, doğmadan önce tüm ilgi ve dikkat çocuğun kendi üzerindeyken, kardeşi doğduktan sonra bu ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltimesi neticesinde çocuk kaygı yaşayabilir. Anne ve babası tarafından daha az sevileceğini, daha az ilgi göreceğini, anne babasının kendisine olan sevgisini kaybedeceğine ilişkin korku yaşayabilir. İlk olarak çocuğun bu kaygısını anlamak gerekmektedir.

    Kardeş kıskançlığının diğer nedenlerine baktığımızda bir diğeri, kardeş doğumu sırasında anne baba tutumlarının farklılaşmasıdır. Kardeşe duyulan kıskançlığın şiddeti, anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin niteliğine ve çocuğun yeni doğan kardeşine olumsuz bir tutum içerisinde sergilediği davranışlarına ailenin gösterdiği hoşgörü de etkilidir. Kıskançlık duygusunun şiddetini belirleyen etmenler de biri de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerdeki kıskançlık duygusu, yaş farkı fazla olanlara göre daha yüksektir. Çevredeki kişilerin tepkileri ve tutumları da bu duygu üzerinde etkili olabilmektedir. Çocukları birbirleriyle kıyaslamak olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çevreden gelen tepkiler ile kıyaslanan çocuklar birbirleriyle rekabet ederek, birbirlerine karşı öfke, kıskançlık gibi duygular besleyebilirler.

    Kardeş kıskançlığının belirtileri annenin hamilelik döneminde başlayabilmektedir. İçe kapanma, sık sık sevilip sevilmediğini sorgulama, ilgi çekmeye çalışan davranışlar içerisinde olma, altını ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma gibi yaş dönemi öncesine ait davranışlar sergileme, saldırgan davranışlar sergileme, huzursuz, gergin olma, baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler gösterme, doğacak veya doğmuş olan kardeşine yönelik çok yoğun sevgi veya çok yoğun öfke içerisinde olmak kardeş kıskançlığının belirtileri arasında sayılmaktadır. Kardeşinin doğmasıyla birlikte çocuk ikircikli duygu yaşamaktadır. Bir yandan ilgi ve koruyuculuk bir yandan da huzursuzluk, öfke, kıskançlık gibi duygular içerisindedir. Kendi içinde annem ve babam eskisi gibi beni sevmezse korkusu taşıyabilmektedir. Bu duygu ile beraber çocuk ailesini sınayan davranışlar içerisine girer. Huysuz, gergin, agresif bir tutum sergileyip olur olmadık isteklerde bulunur, pasif agresif davranışlar sergiler. Kardeşi gelene kadar evin ilgi odağı kendisiyken bir anda kendini sevilmeyecek gibi hissedebilir. Bu his ile beraber içine kapanık, yemek yemeye başlayabilir veya okula gidiyorsa derslerindeki başarısında düşüş olabilmektedir. Çocuklar önceki gelişim dönemi davranışlarına dönerek (gerileme, regresif) kıskançlık duygularını ifade edebilmektedirler. Bunlara örnek olarak, parmak emme, altını ıslatma, bebeksi konuşma, tırnak yeme, konuşma bozuklukları, kekeleme, uyku problemleri, annenin yatağında yatmak isteme vb. davranışlar gösterilebilir. Yemek yemede, uykuda, giyinmekte veya başka konularda özellikle anneyi zorlayarak sorun çıkartabilmektedirler.

    Kıskançlık duygusu ile beraber kardeşine ya da onun eşyalarına zarar vermeyi deneyebilmektedirler. Uygun şekilde bu duruma müdahale edilmezse saldırgan davranışlar daha da artabilir. Anne-babanın tepki göstereceğini bildiği için kardeşini seviyormuş gibi yapıp sahte bir sevgi gösterirken, gizlice kardeşini ağlatıp ona zarar verebilir. Bazı çocuklar kıskançlık duygularını belirgin bir şekilde belli ederken bazı çocuklar da duygularını bastırarak, aşırı sahte sevgi gösterisinde bulunurlar. Bu davranışlarının altında ebeveynlerinin sevgisini ve ilgisini kaybetme korkusu yatmaktadır.

    Anne-baba olarak neler yapabileceğinize bakacak olursak, ilk olarak daha kardeş gelmeden çocuğunuzu hazırlamak ile başlayabilirsiniz. İlk aşamada sizin kaygılı olmamanız, rahat hissetmeniz önemlidir. Eğer çocuğunuzun kardeşine nasıl davranacağı ile ilgili kaygı içindeyseniz, çocuğunuz da bunu hissedecektir. İlk olarak kardeşinin isim seçiminde onun da düşüncelerini alabilirsiniz. Kardeşi ile ilgili olan sürece çocuğunuzu da katarsanız o da sorumluluk hissedebilecektir. Doğacak çocuğunuzun eşyalarını birlikte hazırlayabilirsiniz. Bir bebeğin ihtiyaçları neler olabilir şeklinde sohbetler edebilirsiniz. Bu süreçte bebek ile ilgili konularda onun da yardımını isteyebilir ve ona küçük sorumluluklar verebilirsiniz. Kardeş ile ilgili hikaye kitapları okuyabilir ve okuduğunuz kitapların içeriğiyle ilgili sohbetler edebilirsiniz.

    Her şeyden önce ilk olarak kıskançlık duygusunun doğal olduğunu kabul edip, çocuğunuzun davranışlarını kıyaslamamalı ve yok saymamalısınız. Çocuğunuzun hissettiği bu duyguyu dışa vurması konusunda onu teşvik edebilmelisiniz. Bu süreçte de oyun ve resimlerden faydalanabilirsiniz. Oyunda çocuk, gerçek hayatta ifade edemediği duyguları ifade edebilme imkanı bulur. Örneğin oyun içinde canlandırdığı kardeş karakterini boğar veya geri gelmemek üzere tatile gönderir. Çizdiği resimlerde de kardeşini aile tablosunun dışında çizebilir veya aile resminde hiç yer vermeyebilir. Bu durumda çocuğun kıskançlık duygusunu empati ile karşılamalı, anlayış göstermelisiniz. Çocuğun kardeşine olan olumsuz duygularını inkar edip yok saymak yerine bu duyguların varlığını kabul etmeli, uygun bir şekilde bu duyguları açığa çıkartmayı sağlamalısınız. “Kardeşinin sürekli etrafında olması senin için zor olmalı. Ne hissettiğini bana anlatabilirsin, nasıl hissettiğini bilmek benim için önemli” gibi söylemlerle çocuğunuzun duygularını dinleyebilirsiniz. Ebeveyn olarak, birbirlerine zarar vermeden öfkelerini nasıl ifade edebileceklerini onlara öğretmelisiniz. “Kardeşine vurmana izin veremem ama çok öfkeli olduğunu bana anlatabilirsin, çizebilirsin, bunu bana biraz daha anlatmak ister misin?” şeklinde yaklaşım sergileyebilirsiniz. “Herkesin çok tatlı diyerek kardeşinin etrafına toplanıp sevmesi seni öfkelendirebiliyor değil mi? Sen bebekken de aynısını sana da yapıyorlardı ama kızgınlığını anlayabiliyorum. Bu olduğunda bana bir işaret ver göz kırpmak gibi. Ben de sana göz kırparım. Böylece benim seni anladığımı anlarsın. Bu bizim aramızdaki bir oyun olsun.” gibi yaklaşımlarla duygularının anlaşıldığını hissettirebilirsiniz. Olumsuz duygular dışarı çıkmadan, ifade edilmeden olumlu duygular içeri giremez. Kardeşler arasında olumlu duygular olması için ısrarcı olmak olumsuz duyguları meydana getirebilmektedir ama kardeşlerin arasındaki olumsuz duyguları anladığınızda, anladığınızı hissettirdiğinizde olumlu duygular beraberinde gelmektedir.

    Çocuğun anne babasından beklediği, özel olduğunu hissetmektir. “ben ikinizi de eşit seviyorum” demeniz kendilerini özel ve ayrı bir birey olarak sevilme ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Çocuklar eşit sevgi yerine, özel olarak sevilme ve ilgilenilme ihtiyacı duymaktadırlar. “En çok kimi soruyorsun?” sorusuna ikinizi de eşit seviyorum demek yerine, “ikiniz de benim için özelsiniz. Sen benim biricik kızımsın, sen benim biricik oğlumsun. Dünya üzerinde senin benzerin olan başka biri yok, kızım/oğlum olduğun için çok memnunum” şeklinde onların özel olduğunu vurgulamak önemlidir. Çünkü eşit sevilmek, bir şekilde daha az sevilmektir. Kıskanmasın diyerek bir çocuğunuza aldığınızın aynısını diğerine almak, gösterilen ilgi eşit olsun diye çocuklardan biri sadece anne ile, diğer çocuk da sadece baba ile zaman geçirmesi şeklinde yaklaşımlar kıskançlık duygusunu daha fazla arttırmaktadır.

    Hem sözlerinizle hem de davranışlarınızla onu sevdiğinizi ifade etmeniz gerekmektedir. Çocuk kardeşi doğduktan sonra anne babanın sevgisinde azalma olmadığını hissetmelidir. Çocuğunuza zaman ayırarak, onunla konuşarak, onunla birlikte ortak bir zaman diliminde paylaşımda bulunarak davranışlarınızla da sevginizi hissettirmelisiniz. Doğan kardeşine rağmen annesinin kendisiyle oyun oynadığını, zaman geçirmeye çalıştığını gören çocuğun kaygısı azalacak ve beraberinde kıskançlık belirtileri de azalmaya başlayacaktır. Her çocuğunuz için ayrı, onlara özel zaman ayırmak çok önemlidir ama bu zamanı eşit olarak paylaştırmak yerine çocuğun ihtiyacına göre zaman ayırmanız doğru olacaktır.

    Doğan kardeşine zarar verebileceği endişesi ile çocuğunuzu bebekten uzaklaştırmaya çalışmanız doğru değildir. “Sen artık abla oldun” diyerek çocuktan yaşının üzerinde olgunluk beklememek gerekmektedir. Çocuk kardeşini sevmek zorundaymış gibi hissetmemelidir. “Kardeşimden nefret ediyorum” diyen bir çocuğu ayıplamak, çocuğun kardeşine olan kızgınlı ve kıskançlığını daha da artırmaktadır. Çocuk bu olumsuz duygusunu ifade etmeden önce anne bu durumu kendisi ifade edebilir. “Kardeşin doğduğundan beri onunla ilgilendiğim için seni sevmediğimi düşünüyor olabilirsin, ama bu doğru değil. Eskisi kadar seni seviyorum. Benim de kardeşim olduğu zaman böyle hissetmiştim, anneme öfkelenmiştim. Ama sonradan bunun böyle olmadığını anlamıştım.” gibi söylemler anne ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir, çocuğun kaygısını azaltır.

    Birbirleriyle çatışma yaşayan kardeşler arasındaki roller de önem taşımaktadır. Kardeşlerden biri sevilmek ve kabul edilmek için “iyi çocuk”, diğeri ise olumsuz bir ilgi olsa da ilgi ilgidir diyerek “kötü çocuk” rolüne hapsolabilmektedir. Roller bir kez belirlendikten sonra çocuklar bu rolleri oynamayı sürdürebilirler. Burada ebeveyne düşen en önemli görev, zorba rolündeki çocuğu şefkata yönlendirmek, kurban rolündeki çocuğu ise güçlendirmektir. Birbirleriyle tartıştıklarında dikkatinizi saldırgan davranışlar sergileyen çocuğunuza yöneltmemelisiniz. Bunun yerine mağdur olan ile ilgilenin. Burada saldırgan çocuğa giden mesaj “annemin ilgisini çekemedim, buna değmedi”, mağdur olan çocuğa giden mesaj ise “seslendiğim için annemin ilgisini çektim” şeklinde olacaktır. Onlar kavga ettiklerinde yargılamamalı, cezalandırmamalısınız. Kimin haklı haksız olduğunun kararını siz vermemeli, taraf tutmamalısınız. Sorumluluğu çocuklarınıza vererek “Sende kibar ve anlayışlı olabilme becerisi var. Onu kullan” şeklinde sorunu kendilerinin çözebileceklerine dair güven duyduğunuzu belirtmelisiniz.

    Çocuğunuzdaki kardeş kıskançlığı çocuğunuzun günlük hayattaki işlevselliğini etkiliyor, aile içi ilişkilerinizde bu durum sebebiyle zorluk yaşıyorsanız, çocuğunuzda gözlemlediğiniz tepkiler gereğinden daha uzun sürmüş ve kardeşin varlığına uyum sergilemekte direnç gösteriyorsa, anne-baba olarak nasıl bir tutum sergileyeceğiniz konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız uzman desteği alabilirsiniz.

  • Çocuklarda Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları

    Çocuklarda Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları

    Özgüven duygusu 0-6 yaş arasında ailesel yaşantılardan kazanılır. Maalesef bu yaşlarda ebeveynler “Daha çok küçük, bizim korumamıza ihtiyacı var.” diye düşünerek fazla koruyucu ve baskıcı olabiliyorlar. Hâlbuki burada korumanın sınırı çok önemlidir. Gerekli koruma ve sevgi tabi ki çocuk gelişimi için çok faydalıdır; fakat sınırını aşan baskıcı tutum, çocuklardaki özgüven duygusunu azaltmaktadır. Özgüven, belli bir düzeye ulaşıncaya kadar gelişir; genellikle 10 yaşında özgüvenin gelişimi tamamlanır ve bir süre sonra, ergenlik döneminde çocuk özgüvenini test etmeye başlar. Çocukların özgüvenini en çok etkileyen kaynak anne-babadır.

    Çünkü çocuklar ilk yıllarını, onları çevreleyen yetişkinlerin kendileri hakkındaki düşüncelerinin bombardımanı altında geçirirler, sonraki yıllarda da bu duyduklarını kendi davranışlarına yansıtmaya başlarlar. Anne-babadan sonra çocuğun özgüveninde en büyük etkiyi yapan öğretmenleridir. Sonra da yaygın inanışın tersine akranlarıdır.

    Sağlıklı Bir Özgüven Duygusu Geliştirmiş Olan Çocuklar;

    · Hem derslerde, hem ders dışı konularda kendilerini yeterli bulurlar.

    · Bir şeyi başarmada kendilerine güven duyarlar, çözüm üretmeye yönelik çaba harcarlar.

    · Okul, öğretmenleri ve arkadaşları hakkında olumlu duyguları vardır.

    Özgüvenleri Yaralanmış Çocuklar İse,

    · Toplumca kabul edilmeyen alışkanlıkları edinmede arkadaş baskısından daha çok etkilenirler, sosyal başarıları daha azdır.

    ·         Daha içe kapanık ve kaygılıdırlar.

    ·         Bir işi başarmak, bir soruna çözüm bulmak konusunda kendilerine güvenleri düşüktür, bir başkasının destek ve onayını beklerler.

    ·         Kendilerini sürekli eleştirirler, olumsuz duygu ve düşünceleri kendilerine yöneltirler. Var olan potansiyellerini başarıya dönüştüremezler.

    ·         Depresyona daha yatkındırlar.

    Özgüveni düşük olan çocuk, birazdan anlatacaklarım gibi davranıyorsa kendisine ve çevresine karşı güven duygusunun gelişimi için anne babanın desteğine ihtiyacı vardır.

    ·         Okul, öğrenme, arkadaş ilişkileri gibi önemli konularda kendine güvensizlik duyuyorsa,

    ·         Başkalarına sözel ya da fiziksel olarak kaba davranmaya başladıysa,

    ·         Yeni şeyler denemekten çekiniyorsa, Doğal kabul edilebilecek düzeyin üzerinde olumlu veya olumsuz davranışlarıyla dikkat çekmek için aşırı çaba harcıyorsa,

    ·         Sürekli, onu sevmediğinizi ya da istediği kadar övmediğinizi düşünüyorsa,

    Çocuğun özgüvenini geliştirmek için anne ve baba ona nasıl yardım edebilir?

    Çocuğa sınırların belli olduğu ve sevginin açıkça ifade edildiği olumlu bir ev yaşamı sağlanmalıdır. Böyle bir ev ortamında yetişen çocuğun, hem akademik, hem de kişisel özgüveninin temeli oluşturulmuştur. Başarıyla sonuçlanmasa bile çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “İyi çalışman beni mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon her insanın hayatında en az bir kez yaşadığı dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Bu kadar yaygın olmasından dolayı depresyon psikiyatrik rahatsızlıkların nezlesi olarak da tabir edilir. Eğer kendinizde depresyon belirtileri görüyorsanız ya da ciddi olarak depresyonda iseniz her şeyin kötü olacağına hep kötü olduğuna ve öyle kalacağına inanırsınız. Yani depresyonu tüm zamanlara atfeder geçmiş gelecek ve şimdiki zamanı depresyona hapsedersiniz. Geçmişte başınıza gelen kötü şeyleri hafızanızda canlı tutarken bir yandan da gelecekte ki boşluk umutsuzluk ve koca bir karamsarlık hakim olur duygularınıza. Bu o kadar gerçek görünür ki sorunlarınızın ömür boyu süreceğine inanırsınız ve buna kendiniz ikna olduğunuz gibi çevrenizi de buna ikna etmeye çalışırsınız. Hayat benim için çok kötüydü hala kötü ve kötü olarak kalacak. Aslında bu durumda depresyonunuz gerçekleri doğru algılamanızı engellediği gibi zihninizde çarpıtmalar yaparak buna inanmanızı sağlamaktadır depresyonunuz zihninizde ki çarpıtmalara bağlı olarak aratarak devam edecektir depresyon arttıkça çarpıtmalarda artacak ve sizi bir kısır döngüne sokacaktır. Bu nokta da iyileşme yolunda ki en önemli adım kendinize yardım etmek için önemli bir azim göstermek olacaktır. Depresyonunuzun çok ağır olması sizi yıldırmasın tedaviye en hızlı yanıt verenler depresyonu en ağır yaşayanlardır.

    Depresyon hepinizin aşina olduğu bir bilgi olan duygusal bir rahatsızlık değil çarpıtmış olduğumuz olumsuz düşüncelerin sonucudur. Depresyon bilişsel bir sorundur.  Depresif duygularımızın ortaya çıkıp gelişmesinde mantık dışı kötümser duygularımız rol oynar ve yoğun olumsuz düşüncelere her zaman depresif bir durum  ya da acı veren duygular eşlik eder. Depresyonda iken kendimizi ve başkalarını gerçek olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahibizdir. Ve bu inanç gerçekle bağlantımızın kopmasına yardımcı olur. Depresyonda olduğumuz da kendimizi değersiz hissederiz ve depresyon ne kadar ağır ise bu duygular da o kadar yoğun olacaktır. Yapılan çalışmalar depresyon hastalarının %80 inden fazlasında kendilerini beğenmediklerini zeka başarı popülerlik çekicilik sağlık güçlülük gibi konularda kendilerini kapasitelerinin çok altında gördüklerini ifade etmişlerdir.

    Depresyondaki kişinin kendi hakkındaki düşüncelerini dört başlıkta toplayabiliriz.

    1. Yenilmiş

    2. Kusurlu

    3. Terkedilmiş

    4. Yoksun

          Bütün bu duyguların altında derin bir değersizlik duygusu hakimdir. Ve değersizlik duygusu depresyondaki anahtar duygudur.

           Değerlilik ya da değersizlik nedir?

           Kime göre ve neye  göre değerlisinizdir?

            Aslında psikolojinin ya da felsefenin de bu soruya tam bir cevabı yoktur. Ama bu duyguyu biraz irdeleyecek olursak öncelikle yaptıklarınız sayesinde değer kazanamazsınız başarılar size tatmin getirebilir ancak mutluluk getirmeyebilir ki başarıya dayanan bir özgüven başarısızlıklar karşısında güvensizliğe dönüşebilecek sahte bir güvendir ki birçok ünlü olmuş insanların çok şatafatlı hayatlardan sonra intihara kadar sürüklendiği başarı özgüveninin örnekleridir.  Ayrıca benlik değeriniz görünümünüze yeteneğinize şöhretinize veya servetinize dayalı olamaz. Depresyondaki bireylerin çoğu sevilen insanlardır ancak bu depresyona girmelerine ya da depresif duygu durumuna engel değildir çünkü bu kişiler kendilerini hiç sevmezler. Gerçek olan kendinize verdiğiniz değerin nasıl hissettiğinizi belirlediğidir.

             Depresyonda duygu durumumuz çok önemlidir bunu değiştirebilmekte bizim elimizdedir.  Duygu durumumuzun yükselmesi için ne yapabiliriz? İnsanlar önce düşünür sonra da bunu davranışa dökerler. İşte bu yüzden davranışlarımızı değiştirerek hissettiklerimizi de değiştirebiliriz ki burada ki en önemli sorun depresyonda iken hiç bir şey yapmak istemeyiz. Depresyonun en yıkıcı tarafı isteğinizin de felç olmasıdır. En hafif depresyonda dahi en basit işler ertelenir ve yığılarak yapılamaz hale gelir. Bu da üretkenliğimizi düşürür bu da kendimize öfkemizi artırır. İnsanlardan ve işlerden daha fazla uzaklaşmamızı sağlar.  İçine düştüğünüz duygusal hapishanenin farkına varamazsınız ve durum haftalarca aylarca hatta yıllarca sürebilir.

               Eğer bir kişi her şeyden uzak kalarak aylarını geçiriyorsa  bu tüm normal aktivitelerden ve insan ilişkilerinden kopma sürecini hızlandırır bunu da depresyon izler.

                  Depresyon ile birlikte oluşan suçluluk endişe keder ve utanç içerisinde kendimize dair algılarımız şu şekilde ilerler.

      Kötü davranışlarımdan dolayı değersizim  (bu yorum depresyona neden olur.)

     Diğerleri ne yaptığımı anlarsa beni aşağılar.( utanmaya neden olur.)

            Cezalandırılacağım ve yaptıklarıma misilleme yapılacak. ( endişeyi artıracak)

        Olumsuz düşüncelerinizin çoğunda temelde böylesi düşünce hatalarına dayandığını fark edeceksiniz. Aklımıza şu da gelebilir benim depresyona girmeme neden olan her şey gerçek  iflas yaşlılık bedensel engel ölümcül hastalık sevilen birinin kaybı gibi nedenler de depresyona sebep değil midir?

        Hayır bunların hiçbirisi gerçekçi depresyona neden olmaz.

    Bu durumda bilmemiz gereken şey sağlıklı üzüntü ile depresyon arasındaki  fark.

    Üzüntü olumsuz olan duyguyu ve düşünceyi  çarpıtmadan tarif ettiğimiz gerçek duyguların hislerimize yansımasıdır.

    Depresyon ise çarpıtılmış düşüncelerin oluşturduğu bir hastalıktır.

    Örneğin sevdiğimiz birini kaybettiğimiz zaman onu kaybettim ve onu çok özleyeceğim gerçekçi ve istenen bir duygudur. Ama bir daha asla mutlu olamayacağım o öldü bu haksızlık gibi duygular çarpıtılmış düşüncelerin duygularıdır.

              Depresyonunuz  kaybolmaya başladığında yerini yaşamdan zevk alma ve rahatlama isteği dolar. Kendinizi iyi hissetmeye başladığınızda karamsar duygu ve düşünceleriniz de yok olmaya başlar. Ve sizi ümit dolu bir gelecek bekler.

  • Çocuklarda kaygı bozuklukları

    ANKSİYETE “Kaygı”: Organizma için tanımlanabilir ya da tanımlanamaz herhangi bir durum karşısında yaşantılanan gerginlik, kaçınma, kaçma, saldırma gibi duygu ve düşüncelere yol açan ve kişi tarafından nahoş bir duygu olarak tanımlanır. Gerçek bir tehlike durumunda anksiyete uygun bir tepki olurken, yanlış algılama ve yorumlamayla ortaya çıkan anksiyete uygunsuz ve sorun yaratıcıdır.

    Risk Etmenleri-1

    Yapısal huy özellikleri

    Genetik etki (%40’ın altında)

    CO2’e aşırı duyarlılık (Solunum düzensizliği)

    Anababada ruhsal bozuklular: Kaygı Bozukluğu, Depresyon.

    Anababa yetiştirme tutumları: aşırı koruma-kollama, örseleme, otonomi gelişimini engelleme, kaygıyı yatıştıramama.

    Çocuklarda, erişkinlerde tanınan tüm Kaygı Bozuklukları görülebilmektedir.

    Erişkinlerde tanısı olmayan Ayrılma Kaygısı Bozukluğu çocuklarda sıktır.

    Klinik tablolarda çocuğun gelişim dönemine özgü farklar vardır.

    Sıklık: % 5 -10

    Çocukların Kaygı Bozuklukları Tipleri

    Fobik Bozukluk

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Sosyal Fobi

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Panik Bozukluğu

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Fobik Bozukluk

    Bir nesne ya da duruma karşı mantıksız korku duyma

    Hayvanlar

    Yükseklik

    Kan fobisi

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Çocukluk dönemine özgüdür.

    Çocuğun bağlandığı kişilerden ya da evden ayrılması söz konusu olduğunda gösterdiği aşırı kaygı tepkisidir.

    Çocuğun yaşına uygun günlük işlevlerini bozar.

    Sosyal Fobi

    İncelenme, alay edilme, aşağılanma ya da utandırılma korkuları nedeniyle sosyal ortamlarda yoğun kaygı yaşama.

    İyi tanıdıkları kimselerin yanında olmaz.

    Yaygın formunda her türlü sosyal ortamdan kaçınılır.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Yaşamın bir çok alanına ilişkin kaygıların bir arada olması ve işlevselliği bozması (Dış görünüş, Okul ödevleri, Parasal durum, Gelecek vb.)

    BELİRSİZLİĞE TAHAMMÜLSÜZLÜK: Net olmayan olay ve durumlarda duygusal, bilişsel ve davranışsal olarak olumsuz tepki verme eğilimidir. YAB olan kişiler belirsizliği sıkıntı verici ve olumsuz bulur ve ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışırlar.

    Sıklıkla başka ruhsal bozukluklarla eş zamanlıdır.

    Panik Bozukluğu

    Bir felaketin eşiğine gelmiş olmaktan duyulan yoğun korku.

    Fizyolojik belirtileri: Taşikardi, nefes darlığı, boğulma duygusu, terleme, bedene veya çevreye yabancılaşma hissi

    Herhangi bir uyarana bağlı olmaksızın kendiliğinden başlar.

    Başlangıcı genelde ergenlik döneminde olur.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Gerçek bir olay nedeniyle başlaması ve geçmişteki olayın yeniden yaşanması nedeniyle diğer kaygı bozukluklarından ayrılmaktadır.

    Oluşumunda kendisinin ya da başkasının bedensel bütünlüğünü tehdit eden şiddetli zorlayıcı yaşantılar etkilidir.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    En az biri:

    Travmayı canlandıran, yineleyici, kompulsif, kaygıyı yatıştıramayan, içeriği yoksul oyun oynama.

    Travmaya ilişkin yineleyici, dalıcı düşünceler (anlatımlar, sorular vb.)

    Yineleyici korkulu rüyalar

    Travmayı anımsatan uyaranlara karşı fizyolojik kaygı tepkileri verme

    Yineleyici geri-dönüşler (flashbacks) ya da disosiyasyonlar (donakalma, bakakalma)

    Tepkisellikte azalma ve gelişiminde ketlenme: sosyal içe dönme, duygulanımda kısıtlılık, ilgi azalması, kaçınma, ani yeni korkular

    Uyarılmada artış: konsantrasyon güçlüğü, irkilme, tetikte olma, sinirlilik ve öfke nöbetleri.

    Eş-hastalanma

    Anksiyete sadece anksiyete bozukluklarında görülen bir belirti değildir. Duygudurum bozukluklarından psikotik bozukluklara kadar pek çok klinik tabloda anksiyete bir belirti olarak ortaya çıkabilir.

    Diğer bir Kaygı Bozukluğu

    Depresyon

    Madde kötüye kullanımı

    Davranım Bozukluğu

    DEHB (dikkat eksiliği hiperaktivite bozukluğu)

    Tedavi-￿ Psikoterapi, Psikoterapi ve Farmakoterapi (İlaç tedavisi)

    Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler

    Aile Terapileri

  • Öfke Kontrol Bozukluğu Nedir?

    Öfke Kontrol Bozukluğu Nedir?

    Öfke Kontrol Bozukluğu Nedir?

    Öfke aslında buz dağının görünen kısmıdır. Öfke duygusuna ve davranışına neden olan bir dolu alt duygu vardır.

    • Kıskançlık,
    • Başarısızlık,
    • Endişe,
    • Korku,
    • Üzüntü,
    • Panik,
    • Çaresizlik

    gibi…

    Örneğin ; çocuğu camdan sarkan bir anne büyük bir hışımla çocuğunu kucaklar ve bağırıp çağırmaya, azarlamaya başlar. Yani öfke duygusunu ve davranışını yansıtmış olur. Ancak orada altta yatan duygu korku, endişe ve panik duygusudur. Anne çocuğunun camdan düşeceğinden endişe etmiş, korkmuş ve paniklemiştir. Fakat yansıttığı duygu öfkedir.

    Bu ve benzeri birçok örnekte bizler altta yatan temel duygumuzu değil de o duygunun neden olduğu öfke duygusunu yansıtıyoruz ve genellikle bunu saldırganca yapıyoruz.

    Bağırıp çağırarak, şiddet uygulayarak, bir şeyleri kırıp dökerek ya da fırlatarak.

    Eğer böyle bir durumla karşı karşıyaysak öfke kontrol bozukluğundan söz edebiliriz.

    Bu noktada önemli olan öfkenin normal bir duygu olduğunu kabul etmek, altta yatan duygu ve düşüncelerin farkına varmak ve öfkemizi sağlıklı bir şekilde ifade etme becerisini kazanmaktadır.

    Kendimizi ve duygularımızı tanımanın, anlamlandırmanın ve kabul etmenin yollarını psikoterapi sürecinde arayabilir ve yeni yollar/yolculuklar keşfedebiliriz

  • Kaygılarımızdan Nasıl Kurtuluruz?

    Kaygılarımızdan Nasıl Kurtuluruz?

    Kaygılarımızdan Nasıl Kurtuluruz?

    Kurtulamayız!

    Daha dogrusu kurtulmamalıyız!

    Çünkü kaygı kurtulunması gereken değil, neşe, sevinç, üzüntü, pişmanlık, hayal kırıklığı veya kıskançlık gibi hissedilmesi gereken bir duygudur. Hatta belki de digerlerin daha da önemli bir duygudur çünkü bizi hayatta yani sağ tutma gücüne sahiptir. Nasıl mı? Söyle düşünelim, diyelim ki son teknoloji bir ürün icat edildi (olmaz da) ve kaygı duygumuzu sokup aldı. Neler olur dersiniz?

    • Karşıdan karşıya geçerken sağımıza solumuza bakmayarak bir arabanin altinda kalabiliriz.
    • Yolda yürürken çocuğumuzun elini tutmayarak çocuğumuza bir zarar gelmesine
    • Arabamızın ya da evimizin kapısını kilitlemeyerek hirsizlara davetiye cikarmis olabiliriz.
    • Ütüyü fişden çekmeyerek bir yangın çıkmasına neden olabiliriz.

    Örnekler çoğaltılabilir ve benzeri bütün tehlikelerden bizi koruyan duygu “kaygı” duygusudur. Basimiza bir sey gelmemesi için kaygılanır ve önlem alırız. Aldığımız onlemler de bizim ya da sevdiklerimizin hayatta kalmasını sağlar. Ayrıca kaygı motivasyonumuzu arttırır. Çalışmamız gereken sınavlara, bitirmemiz gereken projelere hazırlanmamız için bizi alarmda tutar.

    Demem o ki kaygımızı fark edelim, sevelim, hissetmekten kaçınmayalım. Kurtulmayı değil, bizi hayatta tuttuğu ve motivasyonumuzu arttırdığı için teşekkür etmeyi deneyelim.

    Not:Kaygı bozuklukları ciddi ruhsal sağlık sorunlarıdır ve mutlaka destek alınmalıdır, destek alındığında çözümü vardır. Burada bahsedilen kaygı, bozukluk mertebesine ulaşmamış, sağlıklı kaygıdır.

  • Oyun oynamanın çocuğun gelişimine olan katkıları

    Çocukların hayal dünyaları yetişkinlere oranla oldukça geniştir. Çocuklar, çoğu zaman duygu ve düşüncelerini kelimeler ile ifade etmeyi tercih etmez. Çünkü anlatmak istediği, düşündüğü şeyleri sembolize ederek kendini daha iyi ifade edeceğini düşünür. Oyun da çocukların dünyasında oldukça önemli bir yer kaplar. Oyun, çocuk ile ebeveyn arasında duygusal yakınlığın ve bağ kurmanın gerçekleşmesini sağlamaktadır. Oyunun bağ kurmak, duygusal yakınlık dışında birçok yararı daha vardır. Bunlarda biri de oyunun iyileştirici gücüdür.

    Oyunun İşlevleri

    Oyunun iyileştirici gücü, özellikle travmatik yaşantılar geçiren ve travmatik yaşantılara maruz kalmak zorunda bırakılan çocuklarda “mucizevi” nitelikte olumlu sonuçlar göstermektedir.

    Oyunun bir diğer işlevi ise; çocuğa, gerçek yaşamda karşılaşabileceği olumsuz durum ve yaşantıları kontrollü şekilde ve çocuğun eğlendiği bir ortam olan oyun ortamında sunarak çocuğun olumsuz durum ve yaşantıları deneyimlemesini sağlamaktır. Böylece çocuk, yaşadığı olumsuz durumları kontrol etme ve başa çıkabilme becerisi kazanmış olacaktır.

    Oyun oynamak çocuğun yaratıcılığı destekler. Hayal dünyasını zenginleştirir.

    Oyun oynamak, çocuğun özgüvenini destekler. Çocuk, oyun oynayarak kendini daha iyi ifade etmeyi öğrenir.

    Oyun oynayan çocuk, oyun esnasında ihtiyaçlarının farkına varır. Çocuğun oyunda kurduğu senaryo ile ihtiyaçlarını dile getirebilir ya da oyuncaklar ile sembolize edebilir.

    Çocuğun hayatında oyun önemli bir yer kaplamaktadır. Çocuklarla oyunlarla öğrenir, oyunlarla büyür.

    Oyun oynamak, çocuğun çok yönlü gelişimini desteklemektedir.

    Oyunun, Sosyal Gelişime Katkıları

    Arkadaşlık kurma ve arkadaşlığı sürdürme

    Toplum kurallarına uyma, kuralları içselleştirme

    İç denetim geliştirme

    Oyunun Duygusal Gelişime Katkıları

    Oyun oynamak çocuğa kendi duygularını tanıma fırsatı sağlar.

    Oyun oynayan çocuk, duygularını uygun şekilde ifade etmeyi öğrenir.

    Oyun oynan çocuk başkalarının duygularını da dikkate almaya başlar.

    Oyunun Bedensel Gelişime Katkıları

    Oyun oynamak, çocuğun vücut, hareket gelişimini olumlu yönde destekler.

    Oyun oynayan çocuğun el becerileri gelişir.

    Hareket yetkinliği artar.

    Oyunun Zihinsel Gelişime Katkıları

    Çocuk, oyun oynayarak kavramların ve nesnelerin özelliklerini öğrenir.

    Çocuğun oyun oynaması dilini etkin şekilde kullanmasına yardımcı olur.

    Oyun, çocuğun problem çözme becerisinin gelişmesine yardımcı olur.

  • Farkında Ebeveynlik

    Farkında Ebeveynlik

    Dikkat ve davranış bozukluklarıyla çocuk büyütmek oldukça streslidir. Özellikle okul döneminde pek çok aile birçok stres faktörüyle karşı karşıya kalmakta ve iletişim kurmakta ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar. Aileler ideal olma konusunda çabalarlar bu durumun imkansızlığı bir çok aileyi suçluluk hissi ve güven kaybına itmektedir.

    Bilinçli farkındalık dediğimiz kavram zihni anda tutma pratiğine dayanmaktadır. Zihnimiz sürekli bir değerlendirme içindeyken otomatik olarak ta olumlu ve olumsuz olan fikir, beklenti ve önyargılarımız yenilerek gerçekte var olanları görmek güçleşmektedir.Anne ve babalarda ebeveynlikleri boyunca olumlu olumsuz duygulanımlar deneyimlerler.Ebeveynlik sırasında yaşanan ve yoğun duygulanımlarla tetiklenen olumsuz davranışların bilinçli farkındalık ile durdurulması zamanla gelişebilecek bir beceridir.

    Bilinçli ebeveynlik genel olarak anlık farkındalıkların çocuğa taşınması ve farkında hareket etmektir.Daha olumlu duygular,daha az kaygı ve depresyon,az stres ve yüksek ilişki tatmini duyma anlamlarını taşır.

    Araştırmalar bilinçli farkındalık yaklaşımının anne, çocuk ve bakıcı arasındaki ilişkiye olumlu yönde etkisi olduğunu göstermektedir. Bilinçli Farkında Ebeveynlik , ebeveynlere stres konusunda bedensel, zihinsel ve duygusal olarak deneyim kazandırarak onların ebeveyn stresinin farkında olmalarını sağlama amacı güder. Aynı zamanda bu yaklaşım, neyin yanlış olduğunu sorgulamaktan çok neye ihtiyaç duyulduğu konusunda ebeveynlere yardımcı olmaktadır. Anneler yorgun hissettiklerinde, endişelendiklerinde veya çelişki yaşadıklarında bu hastalıklı bir işaret değildir. Bilinçli farkındalık eğitiminde onların kendilerine; “Bendeki hata ne, neden bunun üstesinden gelemiyorum?’’ yerine “Şu an ne yapmam gerekiyor, Ne tür bir destek bana yardımcı olabilir’’ sorularını sormaları vurgulanır. Bilinçli Farkındalık, geçmişte neyin olduğundan ziyade şu an ne olduğuyla ilgilenmektedir.

    Farkındalıkla ebeveynliği kavramsal olmaktan çıkarıp günlük yaşamda hayatımıza sokabilmek ve çocuğumuzla uzun vadede samimi, içten ve güven dolu bir ilişki kurmamızda bize yardım etmesini sağlamak için beş adımı takip etmek gerekmektedir:

    Çocuğunuzu tüm dikkatinizi ona vererek dinleyin.

    Kendinizi ve çocuğunuzu “iyi/kötü” diye yargılamadan kabul edin.

    Kendinizin ve çocuğunuzun duygusal durumunu fark etmeye çalışın.

    Ebeveynlik rolünüzle ilişkili duygusal düzenlemeleri gerçekleştirin.

    Kendinize ve çocuğunuza karşı şefkat duygunuzu gözden geçirin.

    DİKKATİNİ TÜMÜYLE VEREBİLMEK

    Çocuğunuzla, dikkatinizi tam anlamıyla vererek etkileşim içinde olmak, doğumdan itibaren önemli olan bir olgudur.Eksiksiz ilgi ve dikkatle dinleme becerisi henüz sözel iletişimin mevcut olmadığı dönemlerden itibaren önem teşkil etmektedir.

    Sözel iletişim başladığında ise çocuk  size bir şey söylerken mutlaka tüm dikkatinizi ona vermek önemlidir. Çocuğunuzu tam anlamıyla dinlemek onun kendini ifade etme becerisini ve cesaretini güçlendirir ve  ergenlik yaşlarında onun hakkında fikir edinmek için elinizdeki tek yol olan sözel iletişimin temellerini de sağlam bir şekilde kurmayı sağlar.

    KABUL 

    Kendinizin ve çocuğunuzun kişisel özelliklerini, davranışlarını, ve duygularını yargılamadan kabul etmek demek anda olana karşı net bir farkındalık ve açık bir algı içinde olmak demektir ve durumu her yönüyle anlamamızı sağlamaktadır.

    Bununla birlikte kabul etmek, disiplin ve rehberlik olmayacak anlamına gelmemektedir. Çocuğunuzu onu her haliyle kabul ettiğinizi ona ifade ederken, aynı zamanda davranışlarıyla ilgili toplumsal ve kültürel açıdan ve çocuğunuzun gelişimi bağlamında uygun olan, açık ve net beklentiler içinde olmak sağlıklı bir yaklaşımdır.

    Kabul aynı zamanda ebeveyn-çocuk ilişkisinde zorluklar olacağı, anne-baba olmanın bazı zamanlarda çok zorlayıcı olabileceği, günümüz koşullarında büyümenin çocuklar için kolay olmadığını görmeyi de kapsamaktadır.

    DUYGUSAL FARKINDALIK

    Duygusal düzenleme  yapabilmek için ilk adımdır ve aynı zamanda çocuğunuza hislerini adlandırmayı ve ifade edebilmeyi öğretmeniz için de geliştirilmesi gereken bir beceridir.

    duygusaldüzenleme  yapıyor olmak ,negatif duygu ya da öfke sergileme güdüsünün artık hissedilmeyeceği anlamına gelmez. Aksine tüm duygulara hissedilebilmeleri için alan açmak ve daha fazla zaman tanımaktır. Ancak duyguyu hissetmekle, onunla bağdaşmak arasındaki ayrımı gözetmek önemli ve gereklidir. Duygusal yoğunluğa  kapılarak tepki vermeye alışan bir ebeveynin yükselen duygularını düzenlemesi gerekmektedir.

    Hissettiğiniz duyguyu bilinçli bir şekilde fark etmek ve tepkiye dönüşmeden önce durmak ve uygun ebeveynlik seçimini yapmak, duygusal düzenleme yapmaktır.

    ŞEFKAT 

    İlişkide şefkate yer vermek, farkındalık sahibi ebeveyn olarak çocuğunuzun ihtiyaçlarını (sadece fiziksel değil ama duygusal ihtiyaçlarını da) fark etmek ve rahatsızlığını giderme arzusunu hissetmektir. Kontrolcü ve ebeveyn odaklı yaklaşımdan; ilişkiye odaklı yaklaşıma geçiştir.Bireyin yalnızca çocuğuna değil kendi üzerinde de oturtması gereken bir kavramdır.Ebeveyn olarak konulan hedeflere ulaşılamaması kendini suçlamaya neden olur .Şefkatli yaklaşım tüm bu yargılayıcılıkların önüne geçer.

    Farkındalıkla ebeveynlik çocuğumuzla uzun vadede onun sürekli değişen ihtiyaçlarına ve gelişen doğasına uyumlu yanıt vermemizi sağlarken, vereceğimiz tepkinin sadece içinde bulunduğumuz durumla ilgili olmadığını ama uzun bir ömre sahip ilişkimizin niteliğini ve sürekliliğini ilgilendirdiğini bize hatırlatır.

  • Yeme Bağımlılığı

    Yeme Bağımlılığı

    Yapılan araştırmalar, yeme bağımlılığının da aynı alkol-madde bağımlılığı gibi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Alkol-madde bağımlılığında, alkol veya madde tüketildiğinde, beyindeki haz bölgesi uyarılmaktadır. Haz bölgesi uyarıldıkça, kişinin canı daha çok alkol ve madde istemektedir ve bu durum kısırdöngü halinde devam etmektedir. Bu doğrultuda, yapılan araştırmalar, özellikle şeker, yağ ve tuz içeren besinlerin beyindeki haz bölgesini uyardığını ve bağımlılık yapabileceğini göstermektedir.

    Aynı alkol-madde bağımlığında olduğu gibi, herhangi bir yemeğe bağımlı olan kişi, o yiyeceği karnı tok olsa bile bolca tüketebilir. Daha önce yediği miktar artık yeterli gelmediği için zamanla daha fazla yeme ihtiyacı hissedebilir. Yiyeceği bulamadığı zaman, yeri, saati, durumu her ne olursa olsun, o yiyeceği bulmak için çaba harcayabilir. O yiyeceği yemediği zaman sinirlilik veya endişe yaşayabilir. Özellikle tatlı çeşitleri, cips, peynir ve kafein içeren içecekler en çok bağımlılık yapan yiyecek ve içeceklerdir.

    Neden yeme bağımlılığı gelişir?

    Aynı madde-alkol bağımlılığında olduğu gibi, yeme bağımlılığında da mekanizma aynı şekilde işler. Kişi üzüntülüyken, canı sıkkınken, öfkeliyken veya herhangi bir olumsuz duygudurumundayken, yemek yemek o durumla baş etmedeki tek yol haline gelir. Her olumsuz duygu halindeyken, o duyguyla baş edebilmek için yemek yediği için diyet yapamaz. Diyet yapamadığı için pişmanlık veya suçluluk duyar. Pişmanlık veya suçluluk gibi olumsuz bir duygu kişiyi daha çok yemeye iter.

    Bu kısır döngüde iki temel nokta üstünde durulmalıdır. Birincisi, kişinin farkındalığıdır. Hangi durumlarda hangi duygular ortaya çıkıyor, neden o duygular ortaya çıkıyor, o duygularla baş etmek için hangi yiyecekler tercih ediliyor, neden o yiyecekler tercih ediliyor gibi kişinin ilk etapta farkındalığının olması oldukça önemlidir. İkincisi ise, kişinin üzerindeki diyet yapma baskısının, kişiyi yemeğe daha çok bağımlı kıldığıdır.

    Diğer bir yandan, yeme sorunu psikolojik etkenlere dayanan kişileri gözlemlediğimizde, sıklıkla vücutlarıyla fazlasıyla meşgul olup hayatlarının pek çok alanında kötü giden şeyleri dış görünüşleri ile ilişkilendirdikleri gözülmektedir. Bu yüzden ya kendilerini hayatta genel olarak başarısız algılamakta ya da aksine bu konuyu tamamen yok sayarak dış görünüşlerini önemsiz olarak değerlendirmekte ve tüm yaşam enerjilerini bunun dışındaki konulara yönlendirip, bu konuda gelen eleştirilerden oldukça rahatsız olup çevrelerindekilere öfkelendikleri gözlemlenmektedir. Dolayısıyla dış görünüşle aşırı meşguliyet veya tamamen yok sayma kiloların bir miktar da psikolojik olduğunu işaret ediyor olabilir.

    Böyle durumlarda diyet yapmaya çalışmak kişiyi yorabilir. Diyet yapıp başarısız olmak ise, hedeften her geçen gün uzaklaşmaya neden olur. Bu noktada psikolojik destek almak gerekli ve önemlidir. Yemekle ilgili duygusal bir problem olduğu düşünülürse, sadece diyet yapmak yeterli değildir. Diyet yapmaya çalışmak, daha fazla yemek düşünmeye sebep olacak ve yeme probleminin daha da pekişmesine, hatta kronikleşmesine neden olacaktır.

  • Duygusal Açlık

    Duygusal Açlık

    Kişi olumsuz duyusuyla baş edebilme yolu olarak yemek yemeyi seçiyorsa, eninde sonunda bunu fark eder ancak fark etse dahi bunu durduramaz. Bunun da sebebi tamamen beyin yapısıyla alakalıdır. İnsan beyni sağ ve sol lob olmak üzere iki farklı yarım küreden oluşmaktadır ve her yarımkürenin işlevi farklıdır. En genel anlamıyla, sağ beyin duygusal tarafımız, sol beyin ise mantıksal tarafımızdır. Herhangi bir olumsuz duygu yaşandığında, sağ beyine gelen kan damarlarında artış olur ve sağ tarafta hafif bir büyüme olur. Bu büyüme, iki beyin arasındaki bağlantıyı kuran hatlarda azalmaya sebep olur. Bu azalma sonucunda da, sol taraf yeteri kadar işlemleme yapamaz. Başka bir deyişle, birey yeterince mantıklı düşünemez hale gelir ve her ne kadar yemek yemenin olumsuz duygusunu gidermeyeceğini bilse bile bu davranışını durduramaz.

    Bu noktada, bireyin hangi duyguyla baş etme güçlüğü olduğunun farkındalığını kazanması oldukça önemlidir. Dolayısıyla ilk hedef, kişinin kendi duygularının farkına varmasıdır.

    İkinci hedef ise, hangi duyguyu neden yaşadığının farkına varmasıdır. Bu da bireyin yaşadığı olay, durum veya davranışlar sırasında aklından geçenler ve atfedilen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, bireyin düşünce yapısı ele alınmalı ve neye ne anlam yüklediği gözden geçirilmelidir.

    Üçüncü hedef ise, bireyin düşünce yapısını şekillendiren temel yapıya inebilmektir. Temel yapı da, yetiştiriliş tarzımız ve yetiştirilirken sorgulamadan kabul ettiğimiz doğrular ve yanlışlarla alakalıdır. Anne-babalar, çocukları küçükken (0-6 yaş) onlara bir sürü söz söylerler, bir sürü davranışta bulunurlar. Bunların bazıları yanlıştır, bazıları da çocuklar tarafından yanlış algılanırlar ve bir takım düşünceler kalıplaşır. Kalıplaşan düşünceler de, aynı bilgisayardaki dosyalar gibi, beynimizin içinde dosyalar halinde kodlanırlar. Örneğin, “yanlış yapmamalıyım” düşüncesi olumsuz duyguyu tetikler. Böyle düşünen bir birey küçüklüğünde bir kere yanlış yaptığında annesinden veya babasından ceza gördüyse ya da kendisine kızdılarsa; bu beyinde “yanlış yaparsam cezalandırılırım” şeklinde kodlanır ve fark edilip düzeltilmezse, bu şekilde hayat boyu devam eder.

    Dolayısıyla, herhangi bir olumsuz duygudurum fark edildiğinde, akıldan geçen düşünceler, bu düşüncelerin doğruluk payları, ne zaman ve nasıl kodlandığı gözden geçirilmeli ve gerektiği noktalara müdahale edilmeli, dosyalar yeniden düzenlenmeli veya gerektiğinde silinip baştan kodlanmalıdır. 

    Çok basitmiş gibi gözüken duygusal açlığın altında böyle bir mekanizma yattığından, birçok kişi kendisini “iradesizim, başarısızım, beceremiyorum” gibi sıfatlarla etiketlemesi, kendisine acımasızca davranmasına neden olmaktadır. Bu mekanizma anlaşılıp, tedavi edildiğinde, bireyin diyet yapması çok daha kolay hale gelecektir.