Etiket: Duygu

  • Boşanma Süreci

    Boşanma Süreci

    Her aile ve çift boşanma kararı öncesinde, boşanma süresinde ve sonrasında zorlu birtakım süreçlerden geçer. Bu durum, ilerleyen aylarda aile bireylerini farklı yönlerde etkiler. Duygusal karışıklığa eklenen maddi sorunlar tüm aile bireylerine yansır. Dolayısıyla ailenin yaşam tarzını da değiştirir. Ayrılık çok yeni bir durum olduğundan, bireylerin zihinleri devamlı bu konu ile meşguldür. Zamanla yeni bir hayat kurma gerçeği ile yüz yüze kalınmasına dönüşür.

    Boşanmanın ilk yılı yetişkinler için oldukça zordur. Boşanmış olmak kadınların ve erkelerin önemli ruhsal sorunlar yaşamasına neden olur. Boşanma sürecine, yüklenen anlamlar (“Başarısız oldum”, “Hayatımda hiçbir şeyi iyi yönetemiyorum” vb. düşünceler), çevrenin algısına yönelik atıflar (“Komşularım bana farklı bakacaklar”, “Ailem akrabalara anlattıklarında gözlerinden düşeceğim” vb.) çocukluktan gelen bir takım “değerlilik”, “sevilebilirlik”, “yeterlilik” şemalarını hareketlendirecektir. Bu durum zamanla, ruhsal sıkıntıların daha da derinleşmesine ve gündelik yaşam kalitesinin düşmesine neden olur.

    Beklenmeyen ya da mecburi boşanma durumlarında, yetişkinin geçmişte takılı kaldığı bir gelişim basamağına dönmesine ya da kişiliğinden beklenmeyen tutumlara girmesine itebilir. Bazı yetişkinler çaresiz hissettiklerinden, çocukları dahil başkalarının bakımına muhtaç hale düşebilir. Bazı durumlarda ise ailedeki roller değişebilir, çocuklar ebeveynin bakımını üstlenirler ve onların dertlerini dinler. Bu durum, çocukta yanlış bir gelişime ve ebeveyninden ötürü yanlış bir gerçek anlayışını benimsemesine neden olur.

    Tüm bu durumlar, boşanmanın hemen sonrasında kişinin kendisini etrafından soyutlamasına ya da tam tersi önceki zamanlardan farklı olarak sosyal yaşamını aşırı yaşamasına neden olur. Boşanmanın yarattığı karmaşık duyguları (boşanmanın yarattığı mutsuzluk ve öfke duygularını) ise bazı bireyler kabul etmezler. Ancak bu duyguların zamanla değişeceği, bu sürecin bir uyum süreci olduğunu görmek tek başına oldukça karmaşık ve zordur. Çeşitli faaliyetlerle meşgul olmak herkese iyi gelebilir, ancak geçmiş yaşantıda takılı kaldığımız durumları, yaşanılan duygu durum bozukluklarını, çocuğumuza boşanma sürecini “en sağlıklı” nasıl aktarabileceğimizi ve boşanma süreci sonrasında yeniden günlük işlerimizi “kaldığımız yerden” nasıl devam ettirebileceğimizi uzman eşliğinde almamız, süreci kolaylaştırır. Eğer tüm bunlardan kaçmak diğer sorunlardan kaçmak için yapılıyorsa bu durum depresyonu ancak bir süre için ertelemeyi sağlar. Ancak sonunda, sorunlar çözümsüz kaldığı için çöküntü kaçınılmaz olur.

    Birçok birey, boşanma sürecini tek başına atlatmaya çalışmaktadır. Zamanla bu süreci yönetebileceğine inanmaktadır. Ancak geçmişte yaşanılan her bir travma (büyük olması gerekmez), bir sonraki kuracağınız ilişki ya da çevrenizde iletişime geçtiğiniz kişilerle olan diyalogunuzu etkilemektedir. Bu süreci kabullenememe, yaşanan pişmanlık duyguları , gelecekle ilgili yoğun kaygılar , ne yapacağını bilememe , bir türlü adım atamama gibi duygular yaşanır. Bu duygulardan uzaklaşmak kişi için zordur. Psikolojik destekle bu süreç daha kısa sürede ve daha az zararla atlatılabilir. Gelecekle ilgili plan yapma, yaşamdan ve ilişkilerden yeni şeyler bekleme , bunlar için çaba gösterme kişinin artık sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Ancak sağlıklı ilerlenebilmesi için, geçmişte yaşanılan “kısır ilişki döngüsünün değişmesi”, “bağlanma stillerinin ele alınması”, “duygusal ve fiziksel travmaların yaralarının sarılması” ve benzeri örüntülerin çalışılması bireyi güçlü kılar. Hayatında daha sağlıklı ilişkiler kurmasına ve tüm yaşam alanına (işine, ailesine, arkadaşlarına vs.) olumlu yansımasına neden olur.

  • Obsesif Kompülsüf Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif Kompülsüf Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesyon takıntı, kompülsİyon ise takıntıyı rahatlatan davranıştır. Obsesif kompülsİf bozuklukta kişi yaptığı davranışın saçma olduğunu bildiği halde yapmaya devam eder. Kişi devamlı aynı davranışı tekrarlar.Örneğin kişi kendisini pis hisseder ellerini yıkamak ister. Obsesyon zihinde sürekli tekrarlayan düşüncelerdir,bu düşünceler ellerin kirlendi,ellerin pis, ellerini yıka diyen katı, sert, emredici düşüncelerdir. Kompulsİyon ise bu düşüncenin getirdiği duyguyu rahatlatmak için kişinin yaptığı davranışlardır. Obsesyon zihnimizin kullandığı savunma mekanizmalarından biridir, yani ruhsal olarak stresliyken, huzursuzken, çaresizken ortaya çıkar. Bu sebepten obsesyonun başlangıç zamanı çok önemlidir. Kişinin hayatındaki bir değişiklik, bir ayrılık, bir ölüm obsesif düşüncelerin başlamasına ya da artmasına sebep olabilir.

    Obsesif kompülsİf bozuklkta kişinin ilk aşamada bu sorunlarla kendi kendine başa çıkabileceğine dair bir inancı olur. Kendi kendine başa çıkma yöntemleri kompülsİyonlardır, zihnine gelen takıntılı düşünceleri rahatlatmak için ellerini yıkar, evi temizler, ocağı kontrol eder, kapının kiliti olup olmamasını kontrol eder, sayı sayar, dışarda yemek yemez, eve misafir almaz, banyoda saatlerce kalır, sürekli namaz kılar, eve geldiğinde bütün kıyafetlerini çıkartıp yıkar.Yapılan davranışalar kişide kısa bir süre rahatlama sağlar. Zamanla rahatlamak için yapılan davranışların süresi uzamaya başlar. Süreçte bu davranışlar kişide yorgunluk, bezginlik oluşturur, etrafındaki kişiler git gite uzaklaşmaya başlar, sosyal ilişkileri bozulur, eşi ile arası bozulur, bir süre sonra bu davranışlarıyla başa çıkamyacığını hissedip profesyonel bir destek alma yoluna gider.

    DÜZEN TAKINTISI

    Düzen takıntısı olan kişiler; ruhsal karışıklıklarını eşyalar üzerinden gidermeye çalışır. Simetri hastalığı olarak da bilinen düzen takıntısı kişinin iç dünyasında yaşadığı karışıklığa düzensizliğe tahammül edemeyip eşyaları düzelterek kendi kendisini rahatlatma çabasıdır. Bu kişiler kıyafetteki uyumsuzluğa, odadaki perdenin eğri durmasına, çalışma masasının üzerindeki asimetriye tahammül edemez. Eşyaların düzenli, simetrik ve uyumlu olmasını ister. Etrafındaki her şeyi kategorize etmeye çalışır.Örneğin kıyafetleri reklerine uygun yıkamak için 10 farklı kategoriye ayırabilir, çalışma odasındaki kitapları boyutlarına göre, yazarlarına göre, renklerine göre düzenleyebilir. Bunun bir takıntı olmasının nedeni kişinin herhangi bir düzensizliğe tahammülünün yok denecek kadar az olmasından kaynaklanır. Örneğin; Saatin asimetrik durmasına dayanamaz, hemen onu düzeltmek ister.

    TEMİZLİK TAKINTISI

    Temizlik takıntısı kültürel olarak en sık karşılaştığımız takıntıların başında gelir. Çoğunlukla kadınlarda görülür, erkeklerde görülme sıklığı azdır. Bu kişiler toz, mikrop, idrar ve kirle aşırı meşguldür. Temizlik takıntısı olan kişilerin en çok meşgul olduğu, kirli olarak düşündüğü şeylerin başında el gelir, onun dışında kumanda, kapı kolları, otobüste tutunacak yerler, banyo ve tuvalet bu kişilerin en çok kirli gördüğü yerlerdir. Temizlik takıntısı olan kişiler başlangıçta evde yaptıkları bir kaç saatlik temizlikle rahatlayabiliyorken bir süre sonra saatlerce temizlik yapsa da rahatlayamamaya başlar. Temizliğin ayrıntıları sürekli artar. Başlangıçta el yıkamaya günde bir saatini harcarken süreçte bu iki üç katına çıkar. Elleri yara içinde kalıncaya kadar ellerini yıkar yine de ellerinin kirli olduğunu düşünür. Bu kişiler dışarda bir şeyler yiyip içmekten kaçınabilir, aldığı sebze ve meyveyi mikropları ölsün diye çok uzun süre yıkayabilir, eve girereken bütün kıyafetlerini çıkartıp yıkayabilir, eve gelen misafirin ardından onun kullandığı bütün eşyaları yıkayabilir. Temzilik takıntsı olan kişiler ruhsal olarak kirli hisseder, ruhsal olarak hissettiği kirli olma, pis olma duygusundan kurtulmak için yaptıkları davranışlar kişiyi kısa bir süre rahatlatır. Bir süre sonra kendilerini tekrar tekrar aynı davranışı yaparken bulurlar. Bu kişilerin hayatları çok yorucudur. Yaptıkları davranışaların saçma olduğunun farkında olsalar da kendilerini o davranışı yapmaktan bir türlü alıkoyamazlar.

    CİNSEL TAKINTILAR

    Cinsel takıntısı olan kişiler cinsellikle ilgili her türlü konudan rahatsız olur. Cinsel organlarını vajinasını ya da penisi pis olarak düşünür. Cinsel organlarının temizliği ile aşırı derecede meşgul olabilir, örneğin vajinasının suyla temizlenmediği düşünüp vajina temzileyiciler kullanabilir, penisini defalarcakere yıkayabilir. Özellikle cinsel ilişkiden sonra penisinin veya vajinasının temizliğine saatler harcayabilir, cinsel ilişkiden sonra bekleyemez vajinasının veya penisinin kirlendiğini düşünür hemen banyo yapmak ister.

    DİNİ TAKINTILAR

    Dini takıntıları olan kişiler terapiye en hızlı başvuran kişilerdir. Dini takıntılar kişide çok yüksek duygulanım yaratır. İnançla ilgili duygular amigdalanın ateşlenmesini çok artırır dolayısyla inançla ilgili duygular kişide kendini öldürme düşüncelerine bile yol açar. Bu kişilerde görülen takıntılı düşünceler namaz kılarken küfretme isteği, camide küfretme isteği, kuran okurken küfretme isteği şeklinde olur. Kişinin çocukluk yaşantısına göre çok daha fazla çeşitlenebilir. Bu kişiler bu takıntılarından kurtulmak için ibadet yapamaz hale gelir. Ya da ibadet yaparken sürekli namazının bozulduğunu düşünüp tekrar namaza başlar, tekrar aynı duygu gelir. Saatlerce namazı bitiremez. Camide bu duygular gelmesin diye camiye gitmek istemez. Bu kişiler spritüel konularla ilgilenebilir, cinlerin ona zarar vereceğini düşünebilir, cinlerin ona tecavüz ettiğini düşünebilir. Bu kişilerin çocukluklarında çoğunlukla cinlerle ilgilenen biri vardır, hala olabilir, dede olabilir, anne olabilir. Çocuk zihni gerçekle hayali karıştırmaya meyillidir. Özellikle 0-6 yaş arasında çocuk zihninden geçen şeyleri gerçek zanneder, bu dönemde çocuğa bakım veren kişilerden biri cinlerle çok meşgulse çocuğun zihni bunu gerçek zanneder.

    HASTALIK TAKINTISI

    Son zamanlarda terapiye en sık başvuran takıntı hastalık takıntısıdır. Halk arasında hastalık hastalığı olarak da bilinir.Kişi kanser olduğunu düşünür film çektirir, film temiz çıkar. Ama kişi kanser olmadığına bir türlü ikna olmaz. Tekrar film çektirir. Ya da kişinin başı ağrır beyin kanaması geçirdiğini düşünür film çektirir film temiz çıkar, ya da aids olduğunu düşünür test yaptırır test temiz çıkar,bir türlü ikna olmaz. Defalarca kere kan testi yaptırır. Film çektirmek ya da kan testi yaptırmak kişiyi kısa bir süre rahatlatır bir süre sonra duygu tekrar gelir. Ya kansersem, aids olduysam, beyin kanaması geçiriyorsam. Bu düşünceler sürekli kişinin beynini kemirir.

    OTORİTER BİR BABA, KONTROLCÜ BİR ANNENİN YA DA MÜKEMMELİYETÇİ AİLERİN ÇOCUKLARINDA GÖRÜLÜR

    Okb’nin temelindeki en önemli duygu kontrol etme duygusudur. Bu hastalığa sahip olan kişilerin iç sesleri kuralcı, otoriter, katı ve disiplinlidir. Kişinin iç sesi çocukluğunda içselleştirdiği bir ebeveyninin sesidir. Ailede anne çok titiz mükemmeliyetçi olabilir ya da baba çok kuralcı, disiplinli olabilir. Çocuk kendisine baskı yapan, kural koyan, eziyet eden ebeveyni içselleştirir.

    Yetişkinler kendi koydukları kurallara uyması, kendi alışkanlıklarını edinmesi için çocuğa baskı yaptığında bu baskının şiddeti çocukta eziyet edici boyutlara ulaştığında kişide ruhsal hasara neden olur. Kişi yaşadığı olumsuz duygulara dayanabilmek adına obsesyon yani takıntı hastalığını geliştirir.

    OBSESİF KOMPÜLSİF BOZUKLUK TEDAVİSİ

    Düzen, temizlik ve tutumluluk toplumsal yaşamda belli ölçüler içinde onaylanan, saygınlık uyandıran, başarı sağlayan özelliklerdir. Takıntı hastalığında ise bu özellikler aşırılaşır, yaşamı zorlaştırır, kontrol edici, eziyet edici boyutlar kazanır. Kişi kendisini ve çevresini zorladıkça sosyal ilişkileri bozulur, yalnızlaşır, hayatı eziyet haline dönüşür.

    Bizim zihnimiz netlik ister, muğlaklığa tahammül etmekte zorlanır. Bu hepimizin ortak özelliğidir. Obsesyonda ise belirsizliğe tahammül yok denecek kadar azdır. Bunun en önemli sebebi kişinin kontrol duygusudur.

    Aslında obsesyon hepimizde varolan duyguların aşırıya kaçmış halidir. Kişinin obsesyonda işlevselliği bozulur. İş yaşamı bozulur, ailesiyle arası bozulur, çocuklarına zaman ayıramayacak hale gelir, arkadaşlık ilişkileri bozulur. İlaç tedavisi bu kişilerin obsesyonlarında geçici bir süre yumuşama sağlasa da ilacı bıraktıkları zaman belirtiler aynı şiddetle geri gerir. Bu kişilerin tadavisinde psikodinamik terapi tekniği kulanılır. Dinamik terapiye olumlu cevap veren bir hastalıktır. Bu kişiler oldukça dirençli olduğu için terapilerinin süresi uzun olabilir.

  • Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile, bireylerin temel davranışlarını öğrendiği ve kişilerin birbirleriyle iletişim kurmayı öğrendiği yerdir. İlk sosyal deneyimimizi aile içinde yaşarız. İlk iletişim bebeğin anne rahmine düştüğü anda başlar. Bireye bakım veren kişi tarafından sevilme, okşanma, temas, beslenme ve barınma ihtiyaçları tam karşılandığında “temel güven duygusu” oluşur. Tam tersi bir durum sergilendiğinde bakım veren kişi tarafından sevgi aşılanmadıysa, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını yerinde ve zamanında almadıysa. Gerektiğinde oyun oynanmadıysa, ağladığında olumsuz bir tepki ya da tepkisiz kalındıysa, “temel güvensizlik duygusu” oluşur ve bireyin ileriki yaşantısında ikili ilişkilerinde de sorunlara sebep olabilir.

    Çocuklar oldukça duygularını açma ve ifade etme konusunda şeffaftırlar.  Ancak ebeveynleri tarafından bastırılan söyledikleri ifadelerden dolayı susturulan çocuklarda duygularını açmakta ve gerçekleri söylemenin onlar için zararlı olacağı bir algısı oluşur ve gizlemeye başlarlar. Çocuklarını davranışlarından dolayı azarlayan, eleştiren, onların duygu ve düşüncelerini önemsemeyen, kendi istedikleri düşünce ve davranışlarında olmalarını isteyen ve baskılayan ebeveynlerin çocuklarının kendine güvenmeyen, değersiz, tedirgin birey olarak yetişirler. Ebeveynleri tarafından desteklenen, duygu ve düşüncelerine önem verilen ve ifade etmesi için ortam sağlanan çocuklarda kendine güvenen, girişken ve insan ilişkilerinde başarılı bireyler olarak yetişir.

    Kişilik yaşamın bütünüyle şekillenir ve oluşur. Kişiliğimizle de insan ilişkilerimizde kurduğumuz iletişim şekillenir. Davranışlar insanın kurduğu iletişim sonucunda gelişir. Davranışlar iki yönlüdür; olumlu ve yapıcı yönde “sevgiye” dayalı ya da olumsuz yıkıcı “öfke” ve “nefrete” dayalı tutum olarak biçimlenir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanılan olumsuz deneyimler, sevilmeyen değer görmeyen mesajı iletir.  Sevilen bir insan kendini olumlu değerlerle algılayacağı için, olumlu bir benlik geliştirecektir. Kendini seven, kendinden hoşnut insan başkalarını da sevecek, kendine ve başkalarına hoşgörü gösterebilecek, yıkıcı ve zarar verici eylemleri onaylamayacak ve benimsemeyecektir. Gerçek sevgi kişilerin davranışlarında ölçülü ve sorumlu olmayı beraberinde getireceği için, aşırılık ve uygunsuzluk görülmeyecektir.

    Sağlıklı bir aile iletişim, üyelerinin birbirlerini anlamalarından oluşur ve aralarında kuvvetli bir bağ oluşturur. Ayrıca çocuklara doğru bir iletişim öğretilmiş olur. Aile içinde sağlıklı iletişimin varlığı ailenin diğer kişilerle iletişimi de olumlu yönde etkiler. Bireycilik, bencillik, paylaşamama, öfke, yargılama, kötümserlik, yalnızlık duygusu azalır. Böyle bir ailede karşısındakini anlamaya çalışma, birlikte karar verme, hatalara karşı tolerans ve sevgi hakimdir. Sağlıklı iletişimin var olduğu ilişkilerde tek bir otoriter güç olmaz. Bu güç uygun yer ve zamanda üyelerce paylaşılır. Sağlıklı iletişim kurabilen ailelerde kriz ve stres ile baş etmede kolaylaşır.

    Aile üyelerinin birbirinin hakkına saygı göstermediği baskı uyguladığı, tehlikeye maruz bıraktığı ihmal ettiği sevgi göstermediği durumlarda istismar ve şiddet ortaya çıkmaktadır. Bu durum aile içi  etkileşimi olumsuz yönde etkiler. Aile içinde olumlu etkileşim sağlanmazsa aile dağılır, varlığını sürdüremez. Anne ve baba yaşı, evlilik ve ebeveynliğe hazır oluşluk, anne ve babanın sağlık düzeyleri, birbirlerine olan saygı ve güvenleri, yetiştirilme biçimleri, ekonomik ve sosyal güvenceleri, çocuğun istenip ya da istenmemesi, sağlık düzeyi, cinsiyeti, aile üyelerinin beraber geçirdiği zaman, kullandığı mekan, aileyi örseleyen ölüm, iflas gibi stres yaratan olaylar, aile içi etkileşimi etkileyen başlıca etkileyen faktörlerdir.

  • Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete sanılanın aksine bizi ayakta tutan diğer duygular kadar önemli bir yere sahiptir. Peki Kaygı nedir ? Kaygı; İnsanın hayatının tehlikede olduğu durumlarda ortaya çıkan doğal olarak ortaya çıkan ve hissedilen o anda bizi tehlike karşısından alarma geçiren savaş ya da kaç politikasının izleyen bir duygu bütünüdür. Her ne kadar olumsuz bir duygu olarak ifade edilse de olumlu yanları da vardır. Bizi hayata karşı motivasyonumuzu arttırır ,farkındalığımızı arttırır, tehlike karşısında karşısında pozisyon almamızı sağlayan önemli bir duygudur.

    GÜNLÜK YAŞAMDA ANKSİYETEYE NEDEN OLAN DURUMLAR NELERDİR ?

    • Yaşam biçiminin değişmesi

    • Sevdiğin birini kaybetme

    • İş kaybı

    • Boşanma, sevdiğinden ayrılma

    • Ekonomik problemler

    • Kişilerarası ilişkilerde çok büyük değişiklikler

    • Hastalık

    • Hastanede yatma

    • Belirsizlikler

                                        HANGİ DURUMLARDA YAŞAMIMIZI OLUMSUZ ETKİLER?

         Anksiyete bireyin algısıyla ilgilidir. Gerçek veya algılanan tehlikeler her yaş ve sosyal grupta bireyi etkilemektedir. Anksiyete yaşanılan bir durumda gerçekten bir tehlike midir? Bunun cevabı çok önemlidir.  Gerçek bir tehlikenin olmadığı durumda anksiyete tepkisi veriyorsak ayrıca anksiyeteyi yönetmekte ve baş etmede güçlük çekiyorsak problem haline geldiğini söyleyebiliriz.

     

                                                ANKSİYETE OLDUĞUNU NASIL BİLEBİLİRİZ ?

      Anksiyete, fiziksel değişikler, psikolojik değişiklikler ve davranışsal değişiklikler olarak ortaya çıkmaktadır.

    Fiziksel Değişiklikler; Kas gerginliği artar, sempatik(terleme, KB ve solunum artışı, uzuvlarda titreme, kas gerginliği) parasempatik(kalbin duracağı hissi, baygınlık hissi, kramplar, karın ağrısı) aktivite artar. Stres hormonları, epinefrin, norepinefrin düzeyi yükselir. Kortizol, büyüme hormonu, prolaktin artar. Testestoron salınımı azalır.

    Fiziksel semptomun anlamını bilmezseniz bedeninizde ne olduğunu doğru olarak yorulayamazsınız. Beynim de tümör mü var? Kalp krizi geçiriyorum galiba? Bu düşünceler sizi daha fazla anksiyeteli yapar ve bu olumsuz duygu devam eder.

      Psikolojik Değişiklikler; Korku, panik, rahatsızlık duygusu. Baş edemeyeceğim duygusu, aklını yitiriyor olma duygusu, kalp krizi geçiriyor olma düşüncesi, hastalanmaktan korkma, endişelenme hissi. Çaresizlik, karamsarlık hissi.  İnsanların sana baktığı ve acayip davrandığın düşüncesi, aptalca davrandığın ve konuştuğunu düşünme, kaçma uzaklaşma ve güvenli bir yere gitme isteği gibi birçok etken görülebilir. Bu değişiklerin hepsi yaşanmayabilir, sadece biri çok yoğun yaşanabilir.

    Davranışsal, kognitif(bilişsel) değişiklikler; Konsantrasyon güçlüğü, dikkatte azalma, problem çözme becerisinde azalma, ortamdan uzaklaşma, insanlardan  uzaklaşma, kalabalığa girmeme, göz iletişiminde kaçınma, kendini ve başlarını eleştirme ve ağlama gibi durumlarla devam eder.

                                                  ANKSİYETEYLE BAŞ ETME YOLLARI

    Öncelikle baş etme yollarının ilk aşaması anksiyeteyi tanımak ve doğasını bilmemiz gereklidir.  Nasıl bir anksiyete yaşıyoruz bunun tanımını yapmak, yaşadığınız anksiyete neye benziyor ? olsa hangi renk olurdu ? Anksiyetinizi somutlaştırmak sizi daha çok rahatlatacaktır. Progresif gevşeme, kontrollü nefes alma gibi yöntemlerde anksiyetenizi azaltmakta yardımcı olacaktır. Eğer ki anksiyeteniz kontrol edemeyeceğiniz derecede yüksek yaşıyorsanız ayrıca işlevselliğini bozacak düzeye geldiyse bir uzmana başvurmanız gerekebilir.

  • Depresyon Tedavileri

    Depresyon Tedavileri

    Depresyonu, derin bir üzüntüyle birlikte bozulan düşüncelerin, duygu ve davranışlarda bozulmaya yol açması diye tanımlayabiliriz. Bozulma her ne kadar düşünce yapısında olsa da kişi sadece duygu durumunun farkındadır. Yani kişinin anladığı, duygu durumunda olan iniş/çıkışlardır ve genel olarak depresyonda da çökkün bir ruh hali hakimdir. Bu duygu durum, sağlıklı bir insanın çok sevdiği bir yakınını kaybettiğinde hissettiği duyguyla birbirine çok benzerdir.

    Depresyondaki kişilerde genellikle yüz çizgileri belirginleşmiş, omuzlar düşük ve bitkin bir görüntü mevcuttur. Bireyde öncelikle düşünce ve konuşma hızında sonra da motor hareketlerde yavaşlama görülebilmektedir. Halsizlik bu hastalığın tipik belirtilerindendir. Hafif ve orta derecedeki depresyonda kişilerle iletişim kurulabilirken, daha ağır derecedekilerde konuşmama durumu ortaya çıkabilmektedir. Majör depresyon diye de nitelendirilen ağır derecedeki depresyon hastalarında düşük ses tonuyla konuşma ve sosyal ilişkilerde zayıflama görülmektedir.

    Bu tür vakalarda genel olarak isteksizlik, yaptıkları hiçbir şeyden zevk alamama, enerji kaybı, değersizlik, uyku ve iştah sorunları, dikkat dağınıklığı vb. belirtiler görülebilmektedir. Bir kişiye depresyon tanısı koymamız için bu belirtilerden en az ikisinin 2 hafta boyunca görülmesi gerekmektedir.

    Depresyon tedavisinde kullanılan birçok yöntem vardır. Bunlardan en etkililerinden biri Bilişsel ve Davranışçı Terapi yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre öncelikle kişiyle empati kurulması gerekmektedir. Yani hastanın olayları nasıl yapılandırdığını ve onlara nasıl tepkiler verdiğini anlamaktır. Eğer aynı bakış açısını yakalayabilirseniz süreç çok daha hızlı ilerlemektedir.

    Bundan sonraki süreçte de stresle nasıl baş ettiğini, edemediği durumlarda nasıl yaklaşımlar sergilemesi gerektiğini hastaya anlatmak ve savunma mekanizmalarını güçlendirmek şeklinde ilerlemektedir.

  • Savunma Mekanizmaları

    Savunma Mekanizmaları

    İnsanoğlu milyonlarca yıl var olma çabaları içerisinde yaşamaktadır. Bu var olma çabası içerisinde biyolojik faktörlerin yanında psikolojik faktörler de ön plana çıkmıştır. Bu psikolojik faktörlerin insan bünyesindeki etkisini gerek başka alandaki bilim adamları tarafından gerekse insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim adamları tarafından araştırılması gereken, merak uyandıran konulardandı. İşte tarihten günümüze insan fıtratını incelerken dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşın birey çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdi. Bu mekanizmaların vücut bütünlüğünü koruma, varlığını sürdürmesi amacıyla önemliydi. Bu savunma mekanizmaları yaparken hem bilinçli hem de bilinçdışı yapıldığını bilim adamları tarafından ifade edildi. Psikanalizin kurucu Sigmund Freud’un çocukluktan beri gelen parlak zekâsı yaptığı çalışmalarla benliği id, ego ve süper ego olarak tanımlamaktaydı; id( altbenlik),ego(benlik), süper ego (Üst benlik) .

    Freud’a göre ego 3 farklı tehlikeyle karşılaşmaktadır. Bunlar engellenmeler ve dış dünyadan gelebilecek saldırılar, id’in içgüdüsel ve zorlayıcı istekleri ve süperegonun cezalandırmalarıdır. Bu tehlikelerin egoda oluşturduğu kaygı büyüdükçe, birey savunma mekanizmalarına başvurur. Freud bireyin küçük yaşlardan itibaren kendi benliğini korumak, sorunlar, iç ve dış çatışmalardan en az etkilenmek için çeşitli şekillerde kendini rahatlatmaya çalışan savunma mekanizmaları geliştirdiğini ileri sürmüştür. Burada ego sorunlarla baş edemediği anda devreye girerek savunma mekanizmalarına başvurur. Kişi savunmalara giderken hoşuna gitmeyen duygulanımlarla karşı karşıya kalır. Bunlar kaygı, depresyon ve öfkedir. Bu duygulanım karşısında hayatının kötüye gideceği düşüncesi içerisinde kendisini bulabilir. Savunma mekanizmalarına örnek verecek olursak eğer;

    1)Bastırma: İstenmeyen duyguyu bilinçdışına iterek ondan uzaklaşmasını sağlar.

    Örneğin: Çocukluğunda ebeveynleri ile olan ilişkileri hatırlamaktan acı duyan birinin ne zaman aklına ebeveynleri gelse onları düşünmemeye çalışması (Bastırma).En çok kullanılan savunma mekanizmalarından bir tanesidir. Psikoterapi de bazı kişilik bozuklukları(örneğin; borderline kişilik örgütlenmesi) hastaları seansı manipüle etmeye çalışırken kendi duygularının temasından kaçınır ve onları düşünmemeye çalışır, bastırma mekanizmasına örnek verilebilir.

    2)Yansıtma: Bireyin hoşuna gitmeyen veya kabul edemeyeceği durumlarda bir başka insana yönlendirmesidir.

    3)Yüceltme: Doğuştan getirdiğimiz (saldırganlık ve cinsellik gibi) baskılanmış duygularımızın toplumun makul bulacağı alanlarda yaparak bu istekleri doyurmasıdır.

    Örneğin: Öğrencilerden pek hoşlanmayan bir öğretmenin disiplin kurulundan sorumlu olması (Yüceltme).MEB’de ya da Özel kurumlarda çalışan personellerin bazılarında bu savunma mekanizması mevcut olduğu gözlemlenmektedir.

    4)Özdeşim Kurma: Kendisinin hoşlanmadığı bir özelliğinin, bir başkasının hoşlandığı bir özelliklerini taklit ederek karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerinin kendisine aitmiş gibi hissetmesidir.

    5)İnkar/Yadsıma: Bireyin istemediği veya kabul etmediği bir konuda yokmuş gibi davranmasıdır.

    Örneğin: Bir yıldır eşinden boşanmış birinin eşi varmış gibi onun için alışveriş yapması ve evdeymiş gibi ona hediye alması (inkar/yadsıma).Yakın çevremde yaşayan bir beyefendi yas sürecini uzun tutarak eşinin bulunduğu odayı muhafaza etmiş, eşyalarına dokunmamış ve sanki eşi evdeymiş gibi ona hediyeler almaktaydı. Bu kendisinin inkar savunma mekanizmasında olduğunu göstermekteydi.

    6)Çarpıtma: Bu mekanizmada birey kendisinin hatalı olduğuyla alakalı durumu çarpıtarak başka bir kişiye ya da nesneye yönlendirmesidir.

  • Aile İçi İletişimin Önemi

    Aile İçi İletişimin Önemi

    Aile içi iletişim, çocukların anne-babalarıyla, birbirleriyle, eşlerin birbirleriyle ya da çocuklarıyla, duygu ve düşüncelerinin birbirine karşı aktarımında önemli bir yere sahiptir. İletişim karşıdaki kişiyi tanımakta, ortak anlayış oluşmasına izin verir. Mutlu ailelerde samimiyet hep birlikte olmaktan oluşan yakınlık çoğu zaman konuşma ihtiyacını unutturabilir, aynı zamanda konuşmaların sürekli kavgaya döndüğü ailelerde ise çatışmalardan kaçmak için aile içi konuşmadan uzak durulabilir. Fakat mutluluğun sürekliliği ve sorunların çözülebilmesi için karşılıklı konuşmadan daha etkili bir yol yoktur. Ailedeki iletişimin çocuk için önemi büyüktür. Ebeveyn ve çocuk ilişkisinde, sağlıklı bir diyalog içerisinde olabilmek ve problemlerin çözümü sadece duygu ve fikirlerin birbirlerine aktarılmasıyla mümkün olabilir. Böyle bir iletişimin sağlanamadığı, sorunların ertelendiği, duygu ve düşüncelerin bastırıldığı aile ortamı sağlıklı değildir. Aile içinde çocuklar ile sağlıklı iletişim kurabilmek, onların kişilik gelişiminde katkı sağlamak için dört iletişim kaynağının önemi büyüktür. Bunlar; göz ile iletişim: çocuğun gözlerinin içine doğrudan bakarak, çocuğun duygusal doyuma erişmesini sağlamak, bedensel iletişim: anne-babanın çocuklara el veya vücut ile temasıdır. Bu temas yalnızca ihtiyaç anında yardımda bulunmak anlamında değil duygusal bakımdan seni destekliyorum, aferin gibi ifadeleri de içeren dokunmadır, odaklaştırılmış ilgi: bu kaynak da çocuğa bütün dikkatinizi vererek, önemsendiğini ve sevildiğini hissettirecek şekilde onunla ilgilenmenizdir.Çocuğun olumlu bir benlik geliştirmesinde aile bireyleriyle olan iletişimi yadsınamaz bir gerçektir. Çocuğun kendi benliği hakkındaki yorumlarını daha olumlu şekilde geliştirmesini sağlamak amacında olan ebeveynlerin kendi iletişim biçimlerini değerlendirmeleri gerekir.

  • Öfke Kontrol Bozukluğu

    Öfke Kontrol Bozukluğu

    Öfke kontrolü bozukluğu agresivite (sinirlilik) ile birlikte ortaya çıkan ve daha çok kızgınlık anında nerede duracağını bilemeyen,olağan üstü tepkiler veren insanların yaşadığı bir sorundur.mental gelişimin yetersizliği,duyguların çabuk öne çıkması bu sorunun kolay tetiklenmesinde öne çıkman etmenlerdir.

    Öfke kontrolü aslında bir soğukkanlılık gerektirir.Bunun için de aklın öne çıktığı ve duyguların da akıl tarafından yönetildiği bir mental gelişime ihtiyaç vardır.Biz “duygular öne çıkarsa akıl irtifa kaybeder” deriz.Çünkü Türk toplumunda yaygın olarak insanlarda duygular çabuk öne çıkmakta ve süreç yönetimini zorlaştırmaktadır.Doğru olan aslında sorunlara nedensel yani neden-sonuç bağıntısıyla yaklaşabilmektir.Çünkü bu bakış sürece aklın da sokulması anlamına gelmektedir.

    Öfke kontrol bozukluğu çoğunlukla duygusal bir patlama olarak ortaya çıkar.Unutmayalım ki öfke de bir duygu çeşididir ve tüm insanlarda bulunur.Genelde düşünülmemiş ve refleksiv olarak ortaya çıkan yoğun öfke patlamaları olarak yaşanmaktadır.Öfke kontrol bozukluğunda düşünülmüş ve seçilmiş bir tepki yansıtması olmadığı için çoğunlukla bir olaya gerektirdiği gibi ve gerektiği dozda değil de daha aşırıya kaçan bir tepki verilmesi söz konusudur.

    Bu sorun ilişkilerde olumsuz sonuçlar doğuran,ileitşim başarısını düşüren ve çatışma yaratan bir potansiyele sahiptir.Bu nedenle insan yaşamında tahrip edici sonuçlar doğurur.Hem yarattığı asabiyet nedeniyle insanı sinirsel olarak yorar hem de seçilmiş tepki verilemediği için ilişkilerde sorun yaratır.Öfke öğrenilmiş bir duygusal tepkidir ve çok ve sık kullanıldıkça gelişerek önce öfkelilik sonra da öfke kontrol bozukluğu yaratır.Unutmayalım ki insan koşullanan bir varlıktır.Çok insan koşullanmaları olarak ortaya çıkmış karakterini yaratılışsal bir karakter ve değişmez zanneder.Oysa tekrara yoğunluğu düşürülerek,sönmeye terk etme vyönetemiyle çok alışkanlıklar,koşullanmalar değiştirilebilir ve yerine yenisi oturtulabilir.

    Öfke kontrol bozukluğunda da birçok psikolojik sorun gibi önce o sorunu yaşayan insanın böyle bir sorunu olduğunu kabul etmesi gerekir.Zira bu tür sorunlar yaşayan tarafından kabul edilmezse ömür boyu sebepler bahane edilerek savunulacak ve düzelmeyecektir.Sonra sorunu yaşayanın bu sorunun kendine neler kaybettirdiği ve nelere mal olduğuyla yüzleşmesi gerekir.Bu yüzleşmeden sonra da çözüm için bir karar alması ve harekete geçmesi gerekir.Bu sorunda doğru çözüm kaynağı psikolojik destektir.Zamanında,kararlı ve devamlılığı olan bir psikolojik destekle bu sorun pekala çözülebilmektedir.

  • Narsist Kişilik Bozukluğu

    Narsist Kişilik Bozukluğu

    Narsistik kişilik bozukluğu DSM -5 tanı kriterleri kitabına göre belirti kümelerinden beş tanesi ve daha fazlası olması durumda konulan tanıda erişkin kişinin büyüklenici özeklikler varsa sınırsız başarı, , zeka, güç, güzellik ya da büyüklemeci bir sevgi düşlemleriyle uğraşır durur, “özel” ve eşi benzeri bulunmaz biri olduğuna ve ancak hususi ya da üstün diğer kişilerce (ya da kurumlarca) anlaşılabileceğine ve ancak onlarla ilişki kurması gerektiğine inanmaktadır, çok beğenilmek ister, hak ettiği duygusu içindedir, kendi çıkarı için başkalarını kullanır (kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarını kullanır),karşısındakini kendisinin yerine koyamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini anlamak istemez. Sık olmakla beraber başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır, başkalarına karşı saygısız davranır, kendini beğenmiş̧ davranışlar ya da tutumlar sergilemektedir.

    Bazı anneler hissi olarak soğuk davranmakta ve sömürücüdürler. Çocukları, kendi mükemmeliyetçi ve duygusal gereksinimlerini doyum sağlayacak nesneler biçimine sokmak için onların ayrılma bireyleşme ihtiyaçlarını göz ardı etmektedirler. Çocuğun gerçek anlamda bireyleşmesi, annenin idealleştirilmiş̧ yansıtmalarıyla yankılandıkça sancılı bir sürece girer. Annenin idealleştirmesiyle özdeşlesen çocuk, anne tarafından başarısız olduğu algılanmasına ve bununla beraber ortaya çıkacak depresyona karşıt müdafaa yapmak amacıyla “büyüklenmeci kendiliğini” korur.

    Çok ufak çocuklarda kendilik saygısı, yaşam boyunca önemli diğer kişilerce derinden ve koşullu olmayan bir şekilde sevildiği, kabul gördüğü, önemsendiği, fiziksel ve duygusal olarak beslenmeyi hak eden bir varlık olduğu inancına bağlıdır. Annenin sağlıklı olması bebeğin kendi iç dünyasında da pozitif özellikler barındırmaktadır. Kendisinin önemli, değerli, sevilmeyi ve bakılmayı hak eden bir varlık olduğu duygu ve inancı gelişir. İlkel narsisizmden daha olgun düzeyde yer alan öz değerlilik duygusu ve kendilik saygısı yönünde bir gelişme olur. Savsaklama, reddedilme sonucu çocuğun bu gereksinimleri karşılanmazsa kendini değersiz bir varlık hisseder. Bebek kendi bedeninden sonra keşfettiği ikincil nesnesi olan annesinin tutarsız, değişebilir, reddedici, duygusal olarak terk eden tutumu nedeniyle düş̧ kırıklığı ve dış̧ dünyaya karşıt bir güvensizlik geliştirmektedirler.

    Sevgi yatırımı için seçtiği ikincil nesne olan annesinin hatalı bir yatırım alanı olduğunu hissetmektedir. Ardından bu sevgi yatırımını geri çekip, birincil nesne olarak keşfettiği ve güvendiği kendiliğine oluşturmaktadır. Tutarlı dengeli ve öngörülebilir alan kendi iç dünyasıdır.

    Bu tür bir anne bebek ilişkisi çocukta dışarının tehlikeli, değişken ve öngörülemez bir dünya olduğu inancı ve temel güvenli olmayan duygusu geliştirir. Toplum çocuğun iç dünyasına, ebeveynin açtığı kapıdan girmeye çalışacakken, kapının dışında bırakılır. Tek yolun annesine sımsıkı sarılarak sadık kalmasıyla olacaktır Ayrıca annenin bu olumsuz davranışı, özseverin üstbenliğine katılan ve ona negatif sözler söyleyen, değersizleştiren bir duyum haline gelir.

    Özsever kişilerin geçmişinde çok sık rastlanan bir hususiyet, üstü örtülü ancak şiddetli mübadatı olan süregelen soğuk ebeveyn figürleridir. Aile modellerine bakıldığımız zaman, yüzeysel olarak iyi örgüt edilmiş̧ bir evde yüzeyde iyi fonksiyon gören ama bir ölçüde hissiz, ilgili olmayan ve sözel olmayan, “kindar” saldırganlığı olan bir ebeveyn temsillenmektedir. Çocukta böyle bir manzarada şiddetli oral engellenme, gücenme ve saldırganlık geliştiğinde, aşırı düşmanlık ve nefrete karşı savunma ihtiyacı doğmaktadır.

  • Kıskançlığa Sebep Olan Faktörler ve Çözümleri

    Kıskançlığa Sebep Olan Faktörler ve Çözümleri

    Kıskançlık; ilişkiyle birlikte kendini var eden ve toplum tarafından sevginin ayrılmaz bir parçası olarak görülen bir duygudur. Kıskançlık duygusunun altında, önemsenen bir kişinin kaybedilmesinden duyulan korku ve ilişkinin bozulmasına ya da yitirilmesine yönelik kaygı yer almaktadır. Aynı zamanda kişinin ilişkisini korumak ve sürdürmek amaçlı verdiği korku ve acı temelli de bir duygudur.

    “Seven insan kıskanır.” Yargısı nesilden nesile aktarılan bir ön yargı olarak karşımıza çıkar. Kişi, yaşadığı yoğun kıskançlık duygusunun makul açıklaması olarak sunar bunu. Peki gerçekten sevgiyle mi alakalı kıskançlık? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki kıskançlığın sevgiyle bağlantısı oldukça düşük. Çünkü kıskançlık bünyesinde hem sevgiyi hem de nefreti barındırıyor. Böyle güçlü bir nefret barındıran bir duygu yalnızca sevgiyle alakalı olamaz. Yani diyebiliriz ki; kıskançlık sevginin göstergesi değil, gölgesidir.

    Kıskançlığı derinlemesine inceleyecek olursak kökenleri çocukları ve ergenlik dönemine kadar dayanan, kişinin bireysel dinamikleriyle alakalı bir duygudur. Yani bireyin küçük düşmüş, yetersiz ya da çaresiz hissettiği bir döneme gecikmeli bir tepki olarak da kendini gösterir. Kişinin bireysel kimliği ve benlik saygısıyla yakından ilişkilidir.

    Sosyo-kültürel yaklaşıma bakacak olursak; kıskançlık sosyal ve kültürel bir olgudur. Birey yaşadığı toplumda öğrendiği kurallara ve gözlemlediği tutumlara dayanarak kıskanmayı öğrenir. Bireyin seçici içselleştirme yoluyla, kendisine bakım veren kişileri model alarak da kıskançlığı öğrendiği ve bu tutumu geliştirebildiği gözlemlenmiştir.

    Yoğun kıskançlık duygusu barındıran bireyler genellikle bu durumu, ilişkilerini korumanın ve sahip çıkmanın bir yolu olarak nitelendirirler. İlişkiyi korumanın yollarını değerlendirecek olursak; bu, daha fazla paylaşım, özveri ve anlayış isteyen bir yolla sağlanabilir. Ancak kıskanç bireyler bunu kızarak, küserek, tehdit ederek ya da zor kullanarak yaparlar. Tehditle ya da baskıyla partnerin kendisine bağlılığını sağlamaya çalışır. Fakat sadakat tehditle değil, sevgiyle sağlanır. Kıskançlık sonucu yapılan kontrol ve baskı içeren tüm davranışlar yalnızca partnerin uzaklaşmasına sebep olur ve korumak için verdiğimiz çaba ilişkinin yitirilişiyle son bulur.

    Aynı zamanda kıskanç bireyler devamlı kendilerine bir rakip bulma ve onunla rekabet etme eğilimindedir. Burada da durum partnere atfedilen sevgiden çok, kişinin bireysel yetersizliği, değersiz ve kusurlu olduğuna dair beslediği inancıyla kendi kendine var ettiği rakiplerdir. Rekabet ettiği kişiye karşı kendini daha aşağıda hissetme eğilimi kişiyi onu yenmeye zorlar. Ancak sorun genellikle rakip değil; sorun, bireyin içsel süreçleridir. Bu durum bir döngü haline gelerek kendini devamlı yeniden doğurur. Kişi, bu rakipleri elediğinde rahat edeceğine inansa da, kendisiyle alakalı çözümlenmeyen süreçler onu tekrardan bir rakip bulmaya itecek ve daima kendini bu yorucu savaşın içinde bulacaktır.

    Kıskançlığı incelediğimiz zaman cinsiyet ve ilişki türleri arasında da farklılıklarla karşılaşmaktayız. Kadınların duygusal, erkeklerin ise cinsel aldatmaya yönelik daha fazla kontrol müdahalesi gerçekleştirdiği; kadınların erkeklere göre, bekarların ise evlilere göre daha fazla kıskançlık tepkileri gösterdiği saptanmıştır. Yapılan araştırmalara göre evli bireylerin daha az kıskanç tepkiler vermesi ilişkisel doyuma ulaştıklarını, ilişkilerinin daha güvende olduğunu ve artık karşı tarafa sahip olma inancıyla daha az kaygı barındırdıkları sonucunu vermektedir.

    Kıskançlığın sebeplerini inceleyecek olursak; üç başlıca faktöre dayandırabiliriz. Öncelikle bireyin kendine, kendi özüne dair olan güvensizliği, yetersizliği ve değersizliği gibi faktörler düşük benlik saygısını etkilemekte ve kıskançlık duygusunun temellerini oluşturmaktadır. İkinci bir faktör kişinin geçmişine dayanan ve bugününü etkileyen kaybetme ya da terk edilme korkusudur. Bu kişiler geçmiş yaşantılarında terk edilmeyi bizzat yaşamış ya da bunun korkusuyla büyümüş olabilirler. Genellikle tutarsız, istikrarsız, ani çıkışları, öfke patlamaları olan bakım verenlerle büyümüş olma ve ebeveynlerle güvenli bağlanmayı kesintiye uğratan yaşantılara maruz kalma ihtimalleri olasıdır. Buna maruz kalan bir çocuk ebeveynlerini ya da bakım verenlerini kaybetme kaygısını yoğun bir şekilde yaşar. Büyüyüp bir yetişkin olduğunda ise çözümleyemediği bu kaygı peşini bırakmaz ve partnerini kaybetmemek adına yoğun bir kontrol çabasına girebilir. Diğer faktör ise güvensizliktir. Güvensizlikde ebeveynlerinin ya da bakım verenlerinin kötüye kullanımına maruz kalma, ebeveynlerin şüpheci ve güvensiz tutumlarını model alma, evhamlı, şiddet uygulayan, güven sarsan, zarar veren tutumlarla büyüme ve devamlı diğerlerine güvenilmez olduğuna dair uyarılarla yetişme gibi faktörler kişideki güvensizlik algısını oluşturabilir ve bu algı kurulan ilişkilere kıskançlık olarak yansıyabilir.

    Kıskançlığın çözümü için ise bireylere çokça görev düşüyor. Öncelikle unutmamak gerekir ki ilişkilerde sorun olan durum kıskançlıktan çok kıskançlığa karşı verilen tepkilerdir. Bu yüzden kişinin öncelikle düşünceleri sonucunda doğan davranışlarını değerlendirerek bir süzgeçten geçirmesi gerekmektedir.

    Kıskançlığın sevginin ölçütü olduğu yargısının değiştirilmesi de etkili yollardan bir tanesidir. Eğer sevgi, göstermek istiyorsanız bunu kıskançlık yoluyla değil, doğrudan ve olumlu tutumlarla göstermeniz daha kolay ve sağlıklı olacaktır.

    Kıskançlığın çözümü için kişinin fark etmesi gereken noktalardan bir tanesi ve kişilerin en çok yanılgıya düştüğü nokta da, ilişkide “ben”leri yok ederek “biz” olamayacağıdır. Kıskançlık devreye girdiğinde ise kişi karşısındakinin kendisinden ödün vermesini beklemekte, onun bunu yapabilmesi için de önce kendinden ödün vermektedir. Ancak sağlıklı “biz” in içinde bir tane “ben”, bir tane de “sen” olmalı. Partnerimiz için kendimizden, değerlerimizden vazgeçmek ya da onu vazgeçirmeye çalışmak yerine “ben” leri koruyarak “biz” olmaya çalışılmalıdır. En güçlü “biz” bu şekilde ayakta durur.

    Kişinin kıskançlığının altında yatan nedeni bulması da neyi çözmesi gerektiğini gösterecektir. Kıskançlığın yoğun yükünden, verdiği acı, korku ve kaygı hissinden kurtulmak isteyen kişilerin öncelikli amacıdır nedeni keşfedebilmek. Unutmamak gerekir ki nedenler değişmezse, olaylar; olaylar değişmezse sonuçlar değişmez.