Etiket: Duygu

  • İş Hayatında Öfke Kontrolü

    İş Hayatında Öfke Kontrolü

    Öfke, insanoğlunun en temel duygularından bir tanesidir. Bir çocuk öfkelendiğinde ayaklarını yere vurur, ergenler kapı çarpar veya bir yetişkin trafikte giderken karşısındakine öfkelenebilir. Öfke en cesur duygulardan bir tanesi olmakla birlikte sağlıklı yollarla çıkarılmadığında yıkıcı bir hal almaktadır. Genellikle öfke, başka bir duyguyu maskeleyen kapak duygusu olarak da tanımlanır.

    İş yerinde yaşanılan olumsuz durumlara karşı birçok kişi öfkelenebilir. Bu öfkenin altında yatan etkenlere bakıldığında, stresli çalışma ortamı, yoğun iş temposu, takdir görememe, net olmayan görev tanımları gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerde beraberinde engellenme, haksızlığa uğrama, hayal kırıklığı duyguları yaşanmasına ve iş veriminin düşmesine neden olmaktadır. Bu gibi durumlarda öfkelenildiğinde nasıl bir yol izlenildiği o olayın sonucunun olumlu veya olumsuz yönde etkilenmesine neden olabilmektedir. Öfke, sağlıklı bir duygu olmakla birlikte nasıl gösterildiği önemlidir. Kişiden kişiye göre öfkenin gösterme şekli değişebilmektedir. Bazı kişiler öfkelendiğinde, bu durumu konuşarak çözmeyi seçerken, bazıları bastırabilir veya saldırganlaşabilmektedir. Bu gibi durumlarda aslında o sırada kişi ağzından çıkmasını istemediği sözler sarf edebilir ve sonucunda haklıyken haksız duruma düşebilir. Bu yüzden o anda değil sakinleştikten sonra öfkelendiği durum ile ilgili, olayın muhatabı ile konuşmayı seçmesi ve olayı çözüme kavuşturmaya çalışmak önemlidir. Çünkü öfke bir sorun çözme yöntemi değil aksine durumun içinden çıkılamaz bir hal alması ve alevlenmesine yol açmaktadır.

    Öfkeyi doğru ifade etme becerisi kazanmaya öfke kontrolü denilmektedir. Öncelikle kişinin öfkelendiği durumları fark etmesi önemlidir. Böylelikle öfkelendiği kişi veya olaydan uzak durmayı seçebilir. Eğer durum veya kişinin tutumu değiştirilemiyorsa o zaman değiştirilemeyen durum kabul edilmeli ve ondan uzak durup, görmezden gelinmelidir. Öfkenin beden üzerindeki sinyalleri takip edilebildiğinde verilen tepkiler de daha yapıcı bir şekilde yönetilebilmektedir. Vücudunuzda neler olup bittiğine dair farkındalığınızı arttırmak, uyarılmanızı azaltmak için ilk müdahale noktanızdır, böylece daha uygun bir reaksiyonu seçebilirsiniz. Öfke anında yoğun bir duygu içinde olunduğundan kalp atışından hızlanma ve nefes almada düzensizlikler olabilmektedir. Nefes ve kas gevşetme egzersizleri yapılarak bedenin rahatlamaya geçmesi sağlanabilir. Ancak bütün bunlar işe yaramadığında öfkenin maddi ve manevi kayıplarını önlemek adına bir uzman desteği almak önemlidir.

  • ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    • Öfke Nedir, Normal midir?

    Her insanın sahip olduğu ve olması gereken tabii bir duygudur. Kişi, engellendiği, isteklerinin karşılanmadığı, hayal kırıklığına uğradığı ve karşısındaki ile çatışma yaşadığı anlarda öfke duygusuna kapılır. Zararlı ve saldırganlık belirten bir durum değil aksine her insanda bulunması gereken, asıl olmazsa sıkıntıların meydana geleceği bir duygu halidir.

    • Çocuklarda Öfke Krizleri Neden Olur ve Kaç Türe Sahiptir?

    Öfkenin kaynağını anlamak için öncelikle beynimizi biraz tanımakta yarar var. Beynimiz, alt ve üst kısımlar olmak üzere iki katlı bir ev gibidir. Alt katında nefes almak, gözümüzü refleks olarak kırpmak, herhangi bir tehlike ile karşılaşıldığında savaşmak ve kaçmak, korku ve öfke duymak gibi hislere bilinçsizce kapılmamıza sebep olan faaliyetler gerçekleşir. Kontrol haricinde ortaya çıkan öfke hali beynimizin tam da bu kısmından kaynaklıdır.

    Üst kata çıkacak olursak, burada işler biraz daha sistemli ilerler. Burası geniş bir kütüphane gibidir. Düşünme, hayal kurma, plan yapma, organize etme gibi eylemlerin kaynağı tam olarak beynin üst katıdır. Çocuklarda görmek istenilen erdemli davranışların yeri de burasıdır.
    Fakat çocuklar şaşırtıcı düzeyde ince zekaları ile beyinlerinin bu kısımlarını da ulaşmak istedikleri hedef uğruna çok güzel kullanabilirler. Anne babanın elini kolunu bağlayan stratejik öfke krizlerinden söz ediyorum. Alışveriş merkezinde istediği alınmadığı anda yaygarayı kopartan ortalığı birbirine katan ve sonunda ebeveynini mağlup eden şu çocuklar, tanıdık geldi değil mi?

    • Öfke Kriziyle Baş Etmek İçin Ne Yapmalı?

    Öncelikle çocuğun öfkesinin alt beyinden mi yoksa üst beyinden mi kaynaklandığını iyi anlamak gerekiyor. Çünkü ikisinin hisleri bambaşkadır ve yaklaşım da buna göre olmalıdır.
    Alt beyinden kaynaklı bir öfke halinde çocuk kendi davranışlarını kontrol edemez, o an ona oturup doğruyu yanlışı anlatmanın hiçbir faydası olmaz çünkü kapatmıştır kendini. Duygusu çok yoğundur ve sakinleştirilmeye ihtiyacı vardır. Bunu kendiniz üzerinden de düşünebilirsiniz, çok öfkelendiğiniz bir durum karşısında birinin size nasihat etmesini nasıl karşılarsınız? Onu dinleyecek durumda mısınızdır? Yoksa sadece biraz anlayış ve sakinleştirilmeye mi ihtiyacınız vardır? İşte çocuklara da bunu düşünerek yaklaşmak gerekiyor.
    Çok sevdiği oyuncağının kardeşi tarafından kırıldığını gören bir çocuğun dünyası başına yıkılabilir ve o an doğruyu yanlışı düşünmeksizin kardeşine vurma eğilimi gösterebilir. Böyle bir durumda yapılması gereken, çocuğun öncelikle duygusunu anlamak olmalı. Sarılın, şefkatle yaklaşın, yumuşak bir ses tonuyla gözlerine bakarak şuan çok kızgınsın biliyorum deyin ve onu ortamdan uzaklaştırarak sakinleştirmeye çalışın. Dikkatini başka yöne çekmek de alt beyinden kaynaklı bir öfke nöbeti için güzel bir yöntemdir.

    Öfke krizi üst beyinden kaynaklıysa ne yapacağız peki? Bunun stratejik bir öfke hali olduğunu bilip ona göre boyun eğmemeyi öğrenecek anne baba. İlk etapta bu zor gelebilir. Çünkü gerçekten sakinleşmesi için sadece, o an isteğinin yerine getirilmesini bekleyen bir çocuk vardır karşımızda. İki keskin seçenek karşısında kalır anne baba, çocuğun istediğini yap veya yapma. Yapmazsa olacağı ortada bununla nasıl baş edecek? Cevap basit; sınır koyarak. Bu sınır koyma işlemiyle karşılaşan çocuklar başta afallayabilir çünkü daha önce görmemişlerdir ve hiç de hoşlarına gitmez ama ebeveynlerin istikrarlı duşu karşısında kabul etmekten başka çareleri olmadığını görürler. Yapılacak olan şey, ilk önce çocuğun duygusunu anlamak. Alışveriş merkezinde satılık olmayan bir eşyayı istediğini düşünelim. Alamayacağımızı söyledik ve yaygara koptu. “Çocuğa eğilip şuan bunu almayı çok istediğini biliyorum ama bu satılık değil bu yüzden alamayız. Evet üzgün ve sinirlisin bunu görüyorum.” Duygusunun anlaşılmasıyla yatışmadığı takdirde sınır giriyor devreye “bu şekilde ağlamaya devam etmeyi seçersen, bugün aldığımız diğer oyuncağını da geri vermeyi seçmiş olursun” veya yine çok sevdiği bir şeyden vazgeçmeyi seçmekle alternatifler üretebilirsiniz. Kabul etmese de o sevdiği şeyden mahrum kaldığını gördüğü zaman bu sınır koymanın ne kadar işlevsel olduğuna şahit olacaksınız. Her şeyden önemlisi bu sınıra çocukların da ihtiyacı var. Zira hayat sınırsız bir yaşam alanı sunmuyor kimseye. Bunu erken yaşta uygun bir seçim yöntemiyle öğrenen çocuk için ilerisi çok daha kolay olacaktır. Kısacası; beynin üst katını çalıştırın ve çocuklara kendi seçimlerinin sorumluluğunu almaya olanak tanıyın.

    Uzman Klinik Psikolog
    Zeynep Görenoğlu

  • Sürekli Yemek Yemek İstiyorum

    Sürekli Yemek Yemek İstiyorum

    Beyin olumsuz duygudan kaçabilmek için kendine bir haz kaynağı seçer. Bu kaynak bazen yemek yemek olur. Eğer bu durumun altında biyolojik bir etmen yoksa ve sadece psikolojik olduğunu düşünüyorsan yemek yemek seni kötü hissettiren bir duygudan koruyor olabilir. Kötü duygularını bulup çalışırsan bu eyleme vurmaların azalır. Anı yaşayıp anın hazzına odaklanırsan bir şeylere olan bağımlılığın da azalır. Şimdi kendine aç olmadığın ve canın istemediği halde bile yemek yiyerek kendini hangi kötü duygudan koruyorsun bunu sor!

    Kişi kötü duygular hissettiği zaman çılgınlar gibi yemek yemek isteyebilir. Özellikle de karbonhidratlı besinler tercih eder. Mesela moralim bozuldu marul yedim, domates yedim demez; hamburger yedim, künefe yedim, nutella kaşıkladım der. Neden? Çünkü glikoz içeren bir şeyler almak ister. Glikoz, beynimizin besini ve glikozlu şeyler yediğimiz zaman vücudumuzda insülin hormonu salgılanır. Beyin ne kadar çok glikoz alırsa dış uyaranlara o kadar iyi odaklanır. Kişi dışarıyla ilgilendikçe de kendi içindeki kötü duygudan kaçmış olur. Yani kendini kötü hissederken tatlı yediği zaman glikoz salgısıyla kendi iç dünyasından kopar ve dış dünya ile ilgilenmeye başlar.
       
    İnsülin salgılanırken glikoz da beyine geçerken bazı aminoasitler ortaya çıkıyor; dopamin ve seratonin en meşhurları. Bu nedenle çikolata rahatlıyor, makarna rahatlatıyor. Mesela kebabı ekmeksiz yerseniz rahatlatmaz ama ekmekle yerseniz rahatlarsınız. Duygusal sorunu olan ve terapiye gelen kişi bu yüzden bol bol karbonhidrat alır. Kilo da alır. Diyetisyene gider 5 kilo verir ama yemesinin altındaki duyguyu çalışmadığı için 8 kilo geri alır.
    Çünkü iç dünyasından kaçmak için yedi ve yemesine neden olan duygu ile yüzleşmedi. Gerçek duygularınızla kavuşmanız ve faydalı olması ümidi ile…

  • Alkol Bağımlılığı

    Alkol Bağımlılığı

    Artık tüm insanların bildiği bir şey var ; her davranışın altında duygularımız yatıyor. İşte alkolü fazlaca tüketen kişi içinde bu bilgi geçerli. Bu nedenle alkol bağımlısına alkolün zararlarını anlatmak, ” Alkol alma, ciğerlerine zarar veriyorsun, kendine yazık ediyorsun” vb. şeyler söylemek, onun bağımlılığıyla fazlaca ilgilenmek çoğunlukla işe yaramayan bir yöntemdir. Onun alkol almasına müsaade edeceksiniz ve aynı zamanda da alkol alımını inceleyeceksin; Hangi duygularda iken alkol alıyor? Hangi duygularda alkol alımı azalıyor veya artıyor? Çoğunlukla hangi zamanlar alkole ihtiyaç duyuyor? Kimlerleyken ya da kimler yokken içmek istiyor? Bunu hangi duygularla alıyor yada hangi duygulardan kaçmak için kullanıyor?
    Bunları alkol bağımlısı kişi ile konuşmazsanız ve incelemezseniz alkolü bıraksa bile başka bir bağımlılığı oluşur. Çünkü eyleme vurmaya neden olan duygular geçmemiştir. Eyleme vurmak demek, dürtüsel ve aşırı yoğun davranışlar olarak da düşünülebilir. Kişi, baş edemediği yoğun olumsuz duygulardan kaçmak için bu savunma mekanizması geliştirebilir. Eyleme vurmak kişiyi kötü hissettiren duyguya karşı korur. Aslında herkes eyleme vurur, bunu patolojik yapan aşırı fazla ve yoğun olmasıdır. Örneğin; Yoğun şekilde yetersiz, değersiz, sevgisiz veya çaresiz hisseden birisi bu kötü duygulanımdan kaçmak için, aşırı para harcayabilir, aşırı alkol tüketebilir, aşırı ve gelişigüzel kişilerle cinsel birliktelikler yaşayabilir. Davranışın altındaki duygu bulunup çalışılır, yüzleşme sağlanabilirse eyleme vurmalar azalabilir. Alkol bağımlılığı konusunda da aynı mantık geçerlidir. Bu bir yakınınız veya siz de olabilirsiniz. Eğer bağımlı olan kişi siz iseniz o zaman bu soruları kendinize soracaksınız; hangi durumlarda alkol artmam artıyor? Alkol ile hangi duygumu rahatlatıyorum? Alkol alınca nelerden kaçmış oluyorum? Bu duyguyu bulduktan sonra kendinize duyuracaksınız. Örneğin duygumuz değersizlik olsun; ‘’şu an değersizlik duygumu rahatlatmak için alkol alıyorum.’’ Kişi alkolü almadan önce, alırken ve aldıktan sonra bunu kendine sık sık duyurmalı ki bilinçli beyni davranışı ile duygusu arasında ilişki kursun, o alkolü neden aldığını bilsin ve duyguyu boşaltmaya yardım edebilsin.

  • Duygularınıza Temas Etmekten Korkmayın!

    Duygularınıza Temas Etmekten Korkmayın!

    Hayatınız renklerini düşündüğünüzde vereceğiniz cevaplar hep duygularınızı referans alarak kurguladıklarınız olacaktır. Hayatımızın çok büyük bir bölümünü ve en önemli kısmını duygular oluşturuyor olmasına rağmen, insan bir o kadar da savaş içerisindedir duygularıyla. Duygularını ifade etmek istemeyen ya da “mış” gibi yaparak farklı duygu yansıtmaları yapanlarla çok karşılaşırız, hatta bunlardan bir tanesi kendimiz bile olabiliriz.

    Peki insanı duygularına dair korkutan nedir? Bunları ifade ettiğinde görünür olma kaygısı mıdır yoksa bu duyguya sahip olmanın kötü hissettirecek olma korkusu mu?  “Duygularım beni yönetiyor” ve “ben duygularımı dizginleyebiliyorum” cümleleri arasında genel olarak sürüp giden çatışmada, gerçekten çatışmasını yaşadığımız duyguyu ne denli hisseder halde oluyoruz? Kişi farkına varmadan bu çatışmanın içerisinde duygularına temas etmekten öyle kaçar bir hale geliyor ki, bir müddet sonra olağanlaşıyor bu ve hayata dair birikimlerimiz böyle böyle başlıyor.

    Öfkeli anlarınızı hayal edin. Kaşlarınızı çatıp, yumruklarınızı sıkmış ve hatta çenenizi bile kasmış olabileceğiniz anlar. Ve sırf bu duygunuzu yansıtmamak adına tüm öfkenize rağmen yumruklarınızı sıkma ya da kaşlarınızı sıkma dürtünüze karşı direncinizi hayal edin. Yani duygunuza pes ettirişinizi. Büyük bir hevesle kurduğumuz “Öfkemi yendim” cümlesiyle, öfkenin bizi terk ettiğini sanıp, bunu başardığımızı sanıp bu sefer de başarının mutluluk izlerini ararız kendimizde. Oysa tıpkı öfkemiz gibi bizi heyecanlandıran, bazen kaygılandıran hatta mutlu eden duygularımızı bile pes ettiririz. En başında neden girmiştik bu çatışmaya, neydi sebepleri bu verdiğimiz savaşın, bu noktada önemsizleşen sorular haline geliyor. Çünkü işin aslında pes eden duygularımız değil, bizzat kendimiz pes etmiş oluyoruz. Tüm kaygımıza rağmen o duygumuzla baş başa kalmaktan kaçarak kendimizden vazgeçmiş ve kendi yenilgimizi kabullenmiş oluyoruz. Gerçekliğimizin hassaslığından ve kaygılarımızdan dolayı hissetmekten vazgeçişimiz bizi duvarlaştırırken aynı hızda sahteleşiyoruz. “Mış” gibi yapışlarımız çoğalıyor ve gerçek duygularımızla temas etme kaygımız daha büyük bir korkuya dönüşüyor.

    Biz en büyük savaşımızı içimizdeki iyi ve kötü parçalarımız arasında zannederken duygularımızı kurban olarak seçiyoruz. Oysa insanın en büyük savaşı tüm korkularına rağmen, içindeki hem iyiyi hem de kötüyü kabullenip şimdinin içinde yaşamak değil midir?

  • Kaygı Bozukluğunun 10 Habercisi

    Kaygı Bozukluğunun 10 Habercisi

    Kaygı her insanın hissettiği normal bir duygudur diyor, psikoloji bilimi. Peki, kaygı ne zaman normal ne zaman hastalık oluyor? İnsanoğluna bahşedilmiş ve hayatta kalmayı sağlayan bir duygu değil midir? Örneğin karşınıza vahşi ve çok zehirli bir yılan çıktı ve size bakıyor onun size zarar vereceğine ve hayatınızı sonlandıracağına dair kaygınız olmadığında kaçma eğiliminde olur musunuz? Ya da ertesi gün çok önemli bir sınavınız var o sınavda, başarısız olmak ve sınıfta kalmakla ilgili kaygınız olmasa çalışır mısınız? Cevap:HAYIR.

    Hayatımızın birçok bölümünde kaygı hareketi, çabayı ve başarıyı doğuran bir duygu durumken ne zaman hastalık oluyor? Hayatta her şeyin bir dengesi var ise kaygının da aşırısı dengeyi bozmaktadır. Bu bozulan denge hem vücudu hem de zihinsel faaliyetleri etkilemektedir. Kaygı birçok bedensel faaliyeti etkilediği için çoğu kaygı bozukluğu olan insanlar soluğu hastanede alıyorlar.

    İştekaygının bedensel işaretleri:

    Baş ağrısı

    Kaygı bozukluğu olan kişilerde beden de duyumsanan ağrılar ön plandadır, bu ağrılardan en çok rastlanılanı ise baş ağrısıdır. Peki, kaygıya bağlı baş ağrısı diğer rahatsızlıkların neden olduğu baş ağrısından nasıl ayrılıyor? Hiçbir sebep yokken ortaya çıkan ve her türlü ışık, ses ve diğer etkenlerden izole edilmiş ortamlarda da devam etmesi ile ayrılıyor.

    Mide bulantısı

    Uzun yıllardan beri stres ve ülser arasında bir ilişkinin varlığı savunulmuştur. Hatta İkinci Dünya savaşı sırasında fazla duygusal gerilim yaşayan havacılarda ülser rahatsızlığının olduğu belirlenmiştir. Mide günlük yaşamdan en çok etkilen organlardan bir tanesidir dolayısıyla kaygılı kişilerin birçoğunda da mide rahatsızlıklarına rastlanabilmektedir. Özellikle mide bulantısı ve mide de şişkinlik yaşanmaktadır. Kaygılı olunca yemek yiyememe veya aşırı yeme gibi davranışların da mide rahatsızlıklarına sebep olacağı düşünülmektedir.

    Kalp çarpıntısı

    Kardiyoloji polikliniklerine başvuran hastaların %57’sinin kaygı bozukluğu olan hastalar olduğunu biliyor muydunuz? Yoğun kaygı yaşayan kişilerde kalp çarpıntısı şikâyeti kalp krizi geçiriyor olmaya yönelik düşünceyi arttırmakta ve insanlar kendilerini hastanede bulmaktadır.

    Nefes darlığı

    Nefes almakta güçlük mü çekiyorsunuz? Sanki birisi sizin boğazınızı mı sıkıyor? Ağır bir şey göğsünüzün üzerine oturuyor gibi mi geliyor?  Bu şikâyetler sık sık hastanelerin acil servisine gitmenize sebep oluyor ve doktorlar hiçbir problem yok mu diyor? İşte kaygı bozukluğunda görülen bedensel şikâyetlerden biri de herhangi biyolojik sebep yokken nefes darlığı ve boğulma hissidir.

    Baş dönmesi ve Sersemlik

    Kaygılar yoğunlaştığında baş etme gücünü bulabilmek için nefes alış verişimizde hızlanma olmaya başlar bu hızlanma beynimize olması gerekenden fazla oksijenin gitmesine sebep olur. Beynimize giden fazla oksijen baş dönmesini ve sersemlik hissini tetiklediği için kaygı bozukluklarında baş dönmesi ve sersemlik hissi gibi şikâyetler ortaya çıkar.

    Bağırsak hareketleri

    Mide kadar, yoğun yaşanan kaygıdan etkilenen diğer bir organ ise bağırsaktır. Kaygı bozukluğu olan bir kişi karın ağrıları, sık tuvalet ihtiyacı, isal ve kabızlık gibi problemlerle karşılaşabilir. Mesela bir öğrenci sınavla ilgili yoğun kaygı yaşıyorsa sınav ortasında sık tuvalete gitme ihtiyacı duyabilir.

    Titreme

    Kaygı bozukluğu olan birçok insanda titreme şikâyeti gözlenebilir örneğin kaygıyı tetikleyen bir uyaranla karşı karşıya kalmışsa özellikle ellerde titreme görülebilir. Titreme ve sarsılma uzun bir süre devam ediyorsa ve kontrol edemiyorsanız bu kaygı bozukluğunun işareti olabilir.

    Terleme

    Bir spor salonunda spor yaparken terlemeniz gayet normaldir ama diyelim ki sosyal ortamda olmakla ilgili kaygılarınız var ve birçok insan önünde sunum yapmanız gerekiyor sunum öncesinde terlemeye başlamanız ve bu kaygı durumundan uzaklaşana kadar devam etmesi sizin kaygı seviyenizin çok yüksek olduğunu gösteriyor.

    Kas Ağrıları

    Üzüntüler, kaygılar ve korkular gibi birçok duygunun çok fazla ifade edilmediği toplumlarda bu duygular çoğunlukla kronik ağrılarla ortaya çıkarlar. Örneğin Japonya da duyguların çok ifade edilmediği ve Japonların psikolojik sorunlarını somatik şikâyetlerle ortaya koydukları bulunmuş. Depresyon hastası olan Japon ve Amerikalılarla yapılan bir araştırmada duygusal problemleri ifade etme yöntemi araştırılmıştır. Japon depresyon hastalarının Amerikalı depresyon hastalarına göre daha çok rahatsızlıklarına ait semptomları fiziksel ağrılar olarak (baş ve boyun ağrıları) ifade ettikleri ve psikolojik sorunlarından da söz etmedikleri ortaya çıkmıştır. Türk toplumunda da durum çok benzerdir örneğin duyguların ifade edilmesi çok kabul görmez, depresyon ve kaygı gibi rahatsızlıklar zayıflık olarak nitelendirildiği için daha çok karşılaşılan fiziksel ağrılar dikkate alınmakta ve kabul görmektedir.  Kaygı bozukluğu yaşayan insanların en çok şikâyet ettikleri kas ağrıları ise boyun ve sırt bölgesinde olan kas ağrılarıdır.

    Halsizlik

    Kaygı durumunda yorucu aktivitelerin olmamasına rağmen halsizlik duyulması vücudumuzun kaygıyla beraber çok fazla kasılmasının etkisidir. Uzun süreli ve gereğinden fazla kasılan vücudumuzda yorgunluk ve halsizlik hissi gayet doğaldır.

    Çok yoğun ve uzun süreli yaşanan kaygı duygusu vücudumuzda gerilimin artmasına sebep oluyor ve bu belirtilerin hepsi veya birçoğu ortaya çıkabiliyor. İnsan vücudu muntazam bir mekanizmaya sahiptir dolayısıyla kaygıya sebep olan uyaranla karşılaşılıp baş edilemediği takdirde vücudumuz bir binanın yangın alarmı gibi sinyal vermeye başlıyor. Eğer sizin vücudunuzda da bu sinyaller varsa savaşmanız ve baş etmeniz gereken bir problem var demektir. 

  • Sizinki Kaygı Mı? Korku Mu?

    Sizinki Kaygı Mı? Korku Mu?

    Toplumda korku ve kaygı iç içe geçmiş iki farklı terimdir. Hatta insanlar bu terimleri birbirinin yerine kullanarak yaşadıkları durumu anlatmaktadır. Aslında, her korkunun içinde biraz kaygı, her kaygının içinde de korku vardır ama aynı değildirler. Neden bu duyguları birbirinden ayrıştırmak gerekir? Duyguların farkında olmak ve doğru tanımlamak bu duygulara sebep olan uyaranları bulmaya yardım eder. Dolayısıyla, farkındalık bu duygulardan kaynaklanan problemlere doğru çözümler getirmeye katkı sağlayacaktır.

    Korku (fear) Almancadan gelen bir terimdir. Bu dilde, köken aldığı kelime beklemek, pusuda yatmak veya saldırmak anlamına gelmektedir. Korku, dış dünyada karşı karşıya geldiğimiz kişi, olay ve olgu gibi tehditlere verdiğimiz duygusal tepkidir. Örneğin, ormanlık bir alanda piknik yapıyorsunuz ve üzerinize büyük bir örümceğin tırmandığını görüyorsunuz vereceğiniz duygusal tepki korku olacaktır. Korktuğunuz zaman vücudunuzda tepki verecektir. Daha hızlı nefes almaya başlayacaksınız kalbiniz daha hızlı çarpacak, titreyeceksiniz, bütün kaslarınız kasılacaktır.

    Kaygı(anxiety), Latince “tıkanma”, “boğulma” anlamına gelen “angere” kökünden türetilmiştir. Kaygı, korkuda olduğu gibi bir tehdit algısına cevaptır ama kaynağı belli değildir içten gelen belirsiz tehditler durumunda ortaya çıkan bir duygudur. Yani kaygı genellikle fiziksel bir tehdittin olmadığı durumlarda kötü bir şey olacakmış hissi olarak tanımlanabilir. Bir öğrenciyi ele alalım, matematik dersi sırasında öğretmen tahtaya bir problem yazıyor ve bu öğrenciden tahtada bu problemi çözmesini istiyor. Öğrenci zihninde, tahtaya çıkıp soruyu yapamaması durumunda arkadaşlarının ona güleceği dalga geçeceği ve onu dışlayacağı ile ilgili düşünceler oluşuyorsa öğrencinin yaşayacağı duygu kaygıdır. Kaygıda da yaşanacak fiziksel belirtiler korkuda bahsettiğimizle benzer olacaktır.

    Kaygı ve korku arasındaki diğer farklar ise kaygı daha kroniktir, korku akuttur. Yani kaygı çok yoğun olmamakla beraber süreğen bir duygudur, korku ise ani olup çok şiddetli yaşanan bir duygudur. Kaygının aşırısı anksiyete veya kaygı bozukluğu olarak adlandırılırken, korkunun fazlası fobi olarak adlandırılır.

    Kaygı ile korkuyu birbirinden ayırmak için daha açık bir örnekle gidelim. Bangi-Jamping kursuna gidiyorsunuz. Grup olarak çok yüksek olan  Yeni Zelanda’daki Kawarau Köprüsünden kendinizi esnek bir ip aracılığı ile aşağıya atacaksınız. Grup arkadaşlarınız sırası ile kendilerini aşağı atarken ve sıra size yaklaşırken kalp atışlarınız hızlanıyor nefes alış verişiniz artıyor ve titremeye terlemeye başlıyorsunuz. Eğer köprüden atlarken ipin kopacağını ve sizin aşağıya düşüp öleceğinizi düşünüyorsanız bu korkudur. Eğer düşüp ölmekle ilgili korkunuz yok ama kendinizi aşağı atarken atacağınız çığlıktan dolayı rezil olacağınızı ve arkadaşlarınızın sizi beğenmeyeceğini düşünüyorsanız bu kaygıdır.

    Kaygı ve korku gibi duygular insanın hayatında hep var olacaktır. Doğamızda var olan bu duyguları fark etmek ve tanımak kendimizi tanımanın başlangıcı olacaktır. Bu duyguları yaşamaktan korkmak yerine anlamak ve olması gerektiği kadar hayatımıza katmak mutlu, başarılı ve huzurlu bir yaşam döngüsü sağlayacaktır.

  • Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Nasıl Düşünürsen, Öyle Hissedersin

    Düşünceler ve duygular birlikte hareket etmeyi çok severler. İyi ve olumlu şeyler düşündüğümüzde; daha mutlu, daha moralli, daha heyecanlı, daha pozitif vs. hissederiz. Oysa kötü ve olumsuz şeyler düşündüğümüzde enerjimiz düşer, mutsuz oluruz, kaygılanırız, karamsar bir duygu durumu oluşur ve bir anda aslında her şeyin kötüye gittiğini düşünüp depresif bir duygudurum içerisine girebiliriz. Aslında bu durum içinde bulunduğunuz durumun tam yansıması olmayabilir. Yani beyniniz düşünceleriniz sizin algılarınızla oynuyor olabilir. Bu durumda duygularınızın değişmesine ve olumsuz bir duygu içerisine girmenize neden olur.

    Yaşadığınız durum ile baş etme beceriniz, duygunuzun olumlu yada olumsuz tarafa geçmesini belirlemektedir. Karşılaştığınız durumlar her ne kadar zor olursa olsun sizin o durumla baş etme beceriniz o andaki duygularınız oluşumunu belirlemektedir. Bir olay anında düşünceleriniz (iç sesiniz) size “bu işin içinden çıkamayacaksın” dediğinde hissedeceğiniz duygu (mutsuzluk, karamsarlık, depresif duygudurum, kaygı, korku vs.) olumsuz olacaktır. Bu düşünce durumunu değiştirememeniz durumunda bu duygu durumundan kurtulma şansınız olmayacaktır. İnsanlar olumsuz duygu durumundayken, depresyonda iken kendisini aslı olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahiptirler. Burada yapılması gereken düşünceyi yeniden yapılandırmaktır. Yani olumsuz düşüncelerinizin oluşmasına katkı sağlayan bilişsel çarpıtmalardan kurtulmaktır.

    Bilişsel Çarpıtmalar Nelerdir?

    1-Hep yada Hiç Düşüncesi: Bu çarpıtma kişisel özelliklerinizi siyah ve beyaz gibi uç noktalarda görmeniz demektir. Her zaman “Takdir” alan öğrenci “Teşekkür” aldığında “İşe yaramazın tekiyim” sonucuna varır. Hep yada hiç düşüncesi mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Herhangi başarısızlık durumunda veya hatadan korkarsınız. Çünkü bu durum size kendinizi değersiz, yetersiz ve beceriksiz hissettirecektir.
    Olayları bu şekilde değerlendirmek gerçek dışıdır. Çünkü hayat çok az zamanda “ya öyle yada böyle” mantığıyla bizleri gerçekte karşılaştırır.
    2- Aşırı Genelleme: Olayları kendi özelinde değerlendirememek diğer yaşantılarla birleştirerek bir genellemeye ulaşmaktır. Aslında zihinsel bir yanılsama ve illüzyon içerisine girmektir. Başınıza bir şey geldiğinde yineleneceğini ve çoğalacağınızı onaylamış olursunuz. Reddedilme acısı çoğunlukla aşırı genellemeden kaynaklanır. Bir genç iki ayrı kız tarafından reddedildiğinde tüm kızlar tarafından reddedileceği sonucuna varır.
    3- Zihinsel Filtre: Bir olaydaki olumsuz bir ayrıntının üzerine yoğunlaşarak bütün olayların olumsuz olarak algılanmasıdır. Depresyondayken olumlu her şeyi filtreleyen bir gözlük takmış gibi olursunuz. Bilincinize takılan her şey olumsuzdur. Eğer bu zihinsel filtre kavramını bilmiyorsanız her şeyin olumsuz olduğuna karar verirsiniz. Bu durum sizi gereksiz bir acıya sürükleyen kötü bir duygudur. Bu duruma “seçici odaklanma” denir.
    4- Olumluyu Geçersiz Kılmak: Olumlu olaylar sanki yokmuş gibi göz ardı edilir. Olumlu olayları sürekli olumsuza çevirme eğilimidir. Depresyonda olan biri tam tersini yapma becerisini geliştirmiş olabilir. Bu durum farkında olmadan yapılmaktadır. Olumluyu geçersiz kılmak bilişsel çarpıtmaların en yıkıcı türüdür. Olumsuz bir deneyim yaşadığınızda “ İşte bu hep düşündüğüm şeyi kanıtlıyor” sonucuna varırsınız. Bu eğilim için ödenen bedel yoğun bir şekilde acı ve olan güzelliklerin değerini bilememektir.
    Sizin yaşam deneyimleriniz bu kadar uç olmasa bile olumlu deneyimlerin göz ardı edilmesi hayatın zevkini alır götürür ve insanın karamsar bir duygu durumuna sürüklenmesine neden olur.
    5- Sonuçlara Atlamak: Gerçeklikle bağdaşmayan olumsuz bir sonuca atlamak.
    a-Zihin Okumak: Başka insanların duygu ve düşüncelerini anlamak ve araştırmaya gerek duymadan bunlara inanmaktır.
    Örnek 1 : “Bana Günaydın demiyor çünkü ………” – Beni önemsiyor/ Beni görmezden geliyor. Gerçek olan yetiştirmesi gereken bir işten dolayı hızlı hareket etmek zorunda olması.
    Örnek 2- Uyuyan bir dinleyici için – “Dinleyenleri çok sıktım galiba” düşüncesi – Gerçek durum bir gece öncesinde çocuğunun rahatsızlanması ve geceyi hastanede geçirmek zorunda olmasından dolayı uykusuz kalması
    b- Falcılık yapmak: Elinizde sihirli bir kürenin olmasına benzer. Başınıza kötü bir şey geleceğine dair tahminde bulunmak ve bunu doğru kabul etmektir. Endişe atakları geçiren birinin “Ya bayılacağım ya çıldıracağım” demesi gibi. Bu tahminler gerçek dışıdır. Çünkü hayatında hiç bayılmamış veya çıldırmamıştır.
    Arkadaşınıza mesaj attınız. Mesajı aldığını ve size geri dönecek kadar değerli bulmadığını düşündünüz ve üzüldünüz. ( ZİHİN OKUMA) Öfkelendiniz ve tekrar aramak istediniz ama “tekrar ararsam kendimi aptal durumuna düşürür” dediniz. (FALCILIK YAPMAK)
    6- Büyütme – Küçültme: Dürbün hilesi de denebilir. Dürbünün normal tarafından baktığınız büyük görürsünüz. Bu genelde olumsuz olaylarda olur. “eyvah ben bu hatayı nasıl yaptım. Bu bir felaket” (Felaketleştirme)
    Başarılarımıza baktığımızda dürbünün ters tarafıyla yani küçük gösteren tarafıyla bakarız. Aslında kusurlarımızı büyütüp, iyi taraflarımızı küçültürsek kötü hissedeceğimiz ve kendimizi aşağı çekeceğimiz kesindir.
    7-Duygusal Karar: Duygularınız mantığınızın kanıtıdır. “ Başarısız hissediyorum o zaman başarısızım.” Bu çeşit mantık yürütmeler yanıltıcıdır. Duygular; düşüncelerimizi ve inançlarımızı yansıtmaktadır. Eğer bunlar çarpıtılmışsa duygularınızın gerçekliği olamaz. Duygulara göre mantık yürütme neredeyse tüm depresyonlarda vardır. Her şey size olumsuz geldiği için gerçekten öyle olduklarını varsayarsınız. Duygusal karar vermenin etkilerinden bir de ertelemektir.
    8- -meli –malı cümleleri: Kendinizi “şunu da yapmalıyım” “bunu da bitirmeliyim” diye motive etmeye çalışmak sizi öfkelendirir ve sinirlendirir. Üzerinizde baskı yaratır. Bu durum kişide suçluluk ve kızgınlık gibi duyguların yaşanmasına neden olur.
    9-Etiketleme: Aşırı genellemenin ilerlemiş şeklidir. Etiketleme sadece yıkım değil aynı zamanda mantıksızdır. Bir işte sorun yaşadığınızda “hata yaptım” yerine “ben bir hiçim” ifadeleridir. Hayat; karmaşık ve sürekli değişen düşünce, duygular ve hareketlerin akışıdır. Dolayısıyla değişkendir. Durağan bir yapıya sahip değildir. Kendinize olumsuz etiketler yapıştırmak yanlış bir yorumdur. Kendiniz yerine yaptığınız işe veya davranışa odaklanın böylesi daha sağlıklı olanıdır.
    10-Kişiselleştirme: Hiçbir nedene dayanmadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstlenmedir. Çok önemli bir çarpıtmadır. Kişiselleştirme karşısında sizi çaresiz bırakan bir suçluluk hissettirir. “ Ben kötü bir anneyim” “ Bu benim başarısız bir müdür olduğumu gösterir”

    Örnek: Bir kişinin hastalığının iyileşmemesi doktora “ Ben kötü bir doktorum. Onu iyileştiremiyorum” diye hissettirebilir. Ancak burada hastalığın iyileşmemesinde bir çok etken bulunmaktadır.

    Yukarıda bahsedilen 10 bilişsel çarpıtma depresif durumların hepsinde olmasa da bir çocuğunun nedenidir. Bu 10 çarpıtmayı öğrenmeniz hayat boyu bu bilgiden faydalanmanızı sağlayacaktır. Bu tanımları biliyor olmak ve onları tanıyor olmak böyle durumlarla karşılaştığınızda bunların aslında bir bilişsel çarpıtma olduğunu, gerçek olmadıklarını bilmenize yardımcı olur. Düşüncelerin farkında olmanız onları kontrol edebilmenize ve duygularınıza yansımalarını şekillendirmenize yardımcı olacaktır.
    Duygular düşüncelerden kaynaklanabilir. Olumsuz bir düşünce insanı olumsuz bir duyguya veya depresyona götürebilir. Duygularınız her zaman gerçekleriniz değildir. Hatta duygularınız bazen düşüncelerinizin aynası olması dışında anlamsızdır. Olumsuz duygu gerçekmiş hissi yaratır ve onu yaratan çarpıtılmış düşünceye inandırıcılık yükler. Bu döngü sürer gider ve içinde tutsak olur kalırsın.

    Aslında olumsuz duygular çoğu zaman çarpıtılmış bilişlerimizin ürünü olduğunu için pek de istenilen şeyler değildir. Düşünceleriniz çoğunlukla duygularınızı yaratır o zaman duygularınız düşüncelerinizin doğru olduğunun kanıtı olamaz. Hoş olmayan duygular olumsuz bir şey düşündüğünüzün ve ona inandığınızın bir göstergesidir.

  • Ergenlerde Depresyon : Maskeli Depresyon

    Ergenlerde Depresyon : Maskeli Depresyon

    Ergenlik, çocuklukla yetişkinlik arasında kalan bir ara dönemdir. Ergenlik dönemi, duygusal oluşumların, zihinsel değişimlerin ve fiziksel olgunluğun bir bileşenidir. Bu dönem, heyecanlandırıcı ve canlandırıcı aynı zamanda ürkütücü ve karıştırıcıdır.
    Ergenlik dönemi, genel olarak 11-21 yaş dönemi arasında yaşanan dalgalanmaların yoğun olarak yaşandığı gelişim açısından zor bir geçiş dönemidir. Bu dönemde; fiziksel, duygusal ve psiko-sosyal bir çok değişim ve gelişim yaşanır. Genel olarak bu dönemde ergenin duygularında istikrarsızlık olduğu gözlenir. Duygularını abartılı ve coşkulu yaşar. Diğer dönemlere göre daha yoğun olarak hayal kurar, gerçeklikten zaman zaman uzaklaşır. Zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Kendini yorgun hissederek buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizliği dikkat çekebilir. Bedensel değişikliklere bağlı olarak çekingen olabilir. Kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği ile birlikte, arkadaşlığın bu dönemde çok önemli bir odak noktası olduğu gözlenir. Ergenin bu dönemde ,beğenilme ve taktir edilme ihtiyacı ön planda olduğu için, bu ihtiyaç aile içinde giderilmediği taktirde aile dışına yönelme sıklıkla gözlenir.

    Ergenlik dönemi, insan gelişiminin en hızlı büyüme evrelerinden biridir. Ergenin somut yapısıyla ilgili olarak en önemli gelişmeler boy ve ağırlık artışı, iskelet ve kas gelişimi, iç salgı sistemindeki gelişme ve çeşitli organlarda görülen büyümelerdir. Bu dönemde yaşanan fiziksel ve hormonel değişiklikler içinde belirgin olarak gözlemlenen, erkeklerde; ses kalınlaşması, kızlarda ise; göğüs gelişimi ve belirli bölgelerde görülen yağlanmalardır. Duygusal ve davranışsal alandaki değişimler incelendiği zaman; bu dönemde ailenin dengeli ve uyumlu çocuğu gider yerine, zor beğenen ve tepkilerini ani veren, duygularını iniş çıkışlı yaşayan, sevinç ve öfkesini abartılı olarak gösteren, bazı durumları kendisi ve etrafı için çok çabuk sorun haline getirebilen, derslere ilgisi azalmış, kişisel istekleri artmış, kendine verilen hakları yetersiz bulan, kural tanımayan, dağınık, yalnız kalmayı ve gizliliği tercih eden, bir gruba dahil olmaktan hoşlanan ve çoğunlukla arkadaşlarıyla birlikte olmak isteyen bir birey gelir.

    Bu dönemde ergenlerin, anne-baba ile ilişkilerindeki bağımlılık giderek azalır. Kendi kararlarını kendileri verme ve özgür olma isteğinin yanında, tümüyle bağımsız olmaya da hazır değillerdir. Bu nedenle, ailelerin öneri ve yönlendirmelerine de gerek duymaktadırlar. Ergenler istekleri doğrultusunda anne-babalarıyla bazı ufak tefek çatışmalar yaşayabilecekleri gibi bu çatışmalar zaman zaman öfke patlamalarına da dönüşebilir. Anne babalar bu patlamaları kendilerine yapılmış bir saygısızlık veya bir başkaldırı gibi görmemelidirler. Bu durumda onun sakinleşmesini beklemek ergene anlaşıldığı hissini verecektir.

    Yaşanan ve yaşanabilecek çatışmalar ergenlerin büyüyüp söylecek sözü olan birer birey olduklarının bir göstergesidir. Ancak aileler tarafından, çatışmaların uygar bir şekilde, kırıcı ve örseleyici olmadan yapılabileceği düşüncesi ergene kazandırılmalıdır. Çocukların ergen olduğu bu çağlarda büyük olasılıkla anne babalar da sorumlulukların getirdiği sorunlarla başa çıkmaya çalıştıkları bir dönem yaşamaktadırlar. Karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle ergenler, ilişkilerinin daha az sorunlu olacağı yönünde cesaretlendirilebilirler.

    Bu dönemde, ergenin duygu-durumunda gözlenen en büyük değişikliklerden biri ise, depresif duygu durumunda artıştır. Ergenlik dönemindeki depresif duygu durumu genellikle kısa süreli yaşanır. Ergen, kendini üzgün ve kötü hisseder ancak bu durum normal hayatına devam etmesini engeller nitelikte değildir.

    Depresif bozukluğu tam olarak yaşayan bir ergen ise, kendini değersiz hisseder, arkadaşlarından ve sosyal ortamdan uzaklaşmayı tercih eder, enerjisi ve yaşam motivasyonu yaşıtlarına göre düşüktür, çabuk öfkelenir, eleştirilere karşı aşırı tepkiler verebilir, genellikle üzüntülü ve mutsuz ruh halinde gözlemlenir, özgüveni düşüktür, ideallerine ulaşamayacağına inanır, yapacağı işler ve hayatı konusunda karasızdır, konsantre olmakta zorlanır ve çabuk unutur, genel huzursuzluk hali yansıtır, yemek yeme ve uyku alışkanlıkları düzensizdir, otorite figürüyle ilgili sorun yaşar, madde bağımlılığı ve intihar eğilimi gösterebilir. Ergenin, depresyon bozukluğu göstermesinin nedenleri arasında; çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, yalnızlık duygusu, ölüm, ayrılık, çocukluk döneminde fiziksel ve cinsel tacize maruz kalma, sosyal beceri eksikliği, kronik ve genetik hastalıklar gibi travmatik süreçler, bunlara bağlı olarak ölüme merak, yakınlarını üzmek isteği yer alır.

    Depresif duygu durumu birkaç saat içinde değişebileceği gibi birkaç gün de sürebilir. Depresif duygu durumunun sürekli olması, ergenin okul başarısının düşmesine, aile ve arkadaşlarıyla iletişim problemleri yaşamasına ve madde kullanımına neden olabilmektedir.

    Gençlik çağında depresyonun ortaya çıkmasına neden olan üç önemli faktörden bahsedilebilir. Bunlar; biyolojik, psiko-sosyal ve bilişsel-davranışlar faktörlerdir.
    Biyolojik etkileri inceleyen çalışmalar değerlendirildiğinde; tek yumurta ikizleri ve evlat edinilmiş çocuklarla yapılan çalışmalar sonucunda depresyonda kalıtımın önemli bir faktör olduğu bulunmuştur.

    Depresyonun ortaya çıkma nedenleri arasında görülen psiko-sosyal faktörler incelendiğinde ise; çocukluk çağında yaşanan boşanma, ayrılık, aile bireylerinden birinin kaybı ve yaşanan sosyo-ekonomik güçlükler gençlik çağı depresyonunun ortaya çıkma riskini arttırmaktadır.

    Bir diğer faktör olan bilişsel-davranışsal faktörler incelendiğinde, kişisel beceriler, benlikle ilgili çarpıtılmış düşünceler ve stres, gençlik çağı depresyonu için çalışılan konular arasındadır. Bu çalışmalardan yola çıkarak yapılan araştırmalarda, düşük hareket düzeyi ve kişiler arası iletişimin yetersiz kalması depresyonun süreklilik kazanma riskini arttırmaktadır.

    Depresyon birtakım değişik rahatsızlıklarla birlikte seyredebileceği gibi tek başına da görülebilen ve tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır.Karşılaştığımız duygulanım bozuklukları arasında ergenlerde depresyon da sıklıkla görülmesine rağmen, belirtilerin, erişkinlerde karşılaştığımız klinik belirtiler kadar belirgin olmaması ergenlerdeki depresyonun – eşlik eden bozukluklar- semptomlarıyla karşımıza çıkmasına neden olmakta ve maskeli depresyon olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

  • Öfke(siz)siniz!

    Öfke(siz)siniz!

    “Öfkeliyken konuş, göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.” der Amrose Bierce. Hepimiz amacımızı aşan konuşmalar yapmışızdır. Öfkenin esiri olmuş belki de olmak istemişizdir. Buna gönüllüyüz çoğu zaman. Boşuna mı denilmiştir öfke baldan tatlı diye. Ama atalarımız öfkemizden hoşlanmamızın dışında keskin sirke küpüne zarar diye öfkenin öncelikle kendimiz ve yakınlarımızla ilgili yıkıcılığını da özetlemişlerdir.    

    Öfke kontrolü konusunda kendimize ilk sormamız gereken soru şudur: Öfkemi seviyor muyum? Çünkü gerçekten kontrol etmek istiyorsanız öfkemizi sevmekten vazgeçmemiz ön koşuldur. Yoksa öfke kontrolünden şikâyet, istemem ama yan cebime koy türünden bir şey olacaktır.

    Öfkenin çoğunlukla en büyük gerekçesi kendimizce gördüğümüz haksızlık durumlarıdır. Genellikle biriktirdiklerimiz ve o anki duygu durumumuza o kadar odaklıyızdır ki düşüncelerimizi es geçeriz. Hâlbuki düşünceler duyguların anasıdır. Öfkeyi doğuran da bu  anadır; sevgiyi ve merhameti de..

           Bir davranışta bulunmadan kendimizi teşhis etmemiz; hele erken teşhis etmemiz en hayati şeydir. İçimizden 10 a kadar saymak en yaygın bilinenlerden birisidir. Amaç ambulans gelene kadar yaraya pansuman yapmak; istenmedik şeyler yapmamak için zaman kazanmaktır.  

            Siz fırtınalı bir denizde sandalla açılır mısınız? Öfke anında da kanımızda adrenalinin artmasıyla büyük bir dalgalanma olur. Biraz zaman geçince rüzgâr dinmeye başlar ve dalgalanma da azalır. Ancak burada rüzgâr da biziz, deniz de, sandal da… Rüzgar düşüncelerimiz ve duygularımız, deniz vücudumuzda olup bitenler.. Sandal da hayattan beklentilerimiz ve amacımız. Tüm bunları anlamadan da öfkeyi kontrol etmek hiç kolay olmayacaktır..

    Öfkemi Kontrol İçin 10 Öneri

    1. Öncelikle beslenmenizi düzenleyin. Çeşit olarak imkanlarınız ölçüsünde günde en az 15–20 farklı şey tüketin..(zeytin, peynir, domates, biber, dere otu, maydanoz,havuç, soğan…) Miktarın değerini söylemeye gerek bile yok. Tabi balık, ceviz, semizotu gibi beyne iyi gelen yiyecekleri de unutmadan.. B-12 durumu da öfke ve depresif duygu durumunda etkilidir. Bu anlamda et tüketimi de faydalıdır. Et tüketmiyorsanız yumurta, süt ve süt ürünleri ve mercimek tavsiye edilir. Yine tiroit durumunuz ve hipoglisemi değeri de öfke kontrolünde önemlidir. Bu konuları anlatan yeterince televizyon programı zaten mevcut..
    2. Uyku düzeni değerli.. Derin uyku için odanın ısı durumu, karanlık ortam gibi dış şartlar var.Ama bunların yanı sıra sizi uykudan eden düşünceler de.. Düşünceler başa çıkılmaz olursa sabaha bırakın. Yapamıyorsanız daha sağlıklı değerlendirmek ve uyuyabilmek için üşenmeden kalkın bir kenara not alın. Gerekirse uzun uzun yazın. Düzenlenen şeyler insanı rahatlatır.
    3. Geçmişte yaşadığınız problemler hala sizleyse bununla ilgili çözüm üretin. İhmal etmeyin. Özellikle de travma ve travma sonrası stres bozukluklarında. ( TSSB )
    4. Nefes egzersizi ve gevşeme teknikleri öğrenin. Kriz anında içinizden saymak, vücudun oksijen dengesi için balkona çıkıp derin nefes almak ve su içmek bunlardan bazılarıdır. İnternette bulabileceğiniz çok sayıda video ve kitapçılardan da satın alabileceğiniz cdler var. Yoga, reiki hizmeti veren kurumlara da gidebilirsiniz.
    5. Sosyal anlamı olan hobiler edinin.. Bu ne demek: Hem bir hobi edinirken hem de sosyal yönünüzü geliştiren birçok kişiyle beraber edinilen faaliyetler..
    6. Öfke anınızda konuya ilişkin değerli ne varsa onu aklınıza getirmeye çabalayın. Bir arkadaşınızla tartışırken geçmişte paylaştıklarınızı veya yarın paylaşacağınız şeyleri; çocuğunuza bağırmadan onu ne kadar sevdiğinizi ve öfkeyi şiddetle aktarmanın ona zarar verebileceğini de. Bu tüm sevdikleriniz için geçerli.
    7. Kültür sanat faaliyetleri duygularımızı düzenleyicidir. Çirkinin güzele, kaosun düzene çevrilmiş yansımasıdır. Hele sizin aktif olarak yaptığınız çalışmalar duygularınızın ifade bulmasına ve üretime dönüşmesine yarayacaktır. Çoğu karmaşık düşünceler, boşaltılmamış duygular yoğun baskı yaratır. Üretime dönüştürmekle birlikte yaşanan keyif çok rahatlatıcıdır.
    8. Spor çok yönlü katkı sağlayan bir değerdir. Spor yaparak toksinleri atarsınız, endorfin salgılayarak mutlu olursunuz, yine içinizde bir iş yapmanın saadeti olacaktır. Zamanınızı aktif ve verimli kullanırsınız, başkalarıyla yapıyorsanız sosyalleşirsiniz. Fazla kiloların sporla verilmesi de oturuş-kalkışımızdan nefes alış verişimize değin faydası tartışılmaz.
    9. Kişisel gelişiminize katkı sunan her şeyi okuyun ve eleştirin. Eleştirmek olumsuz algılanır. Hâlbuki değer biçmektir özünde. Farkındalık düzeyimiz ne derece gelişirse o kadar kontrole yatkın oluruz. Herkes cebindekini çıkarır. Kimisi taş, kimisi gül..

    Yardım istemekten çekinmemek gerek. Bu bir arkadaş olabilir, saygı duyduğunuz birisi.. O da olmadı profesyonel destek almalıyız. Eğer öfkeyle beraber farklı psikolojik rahatsızlıklar eşlik ediyorsa bunların çözümlenmesi şarttır. Erken teşhis kanserin tedavisinde ne derece etkiliyse, psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde de en az o kadar etkilidir.