Etiket: Duygu

  • İşsizlik Depresyonu

    İşsizlik Depresyonu

    Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

    Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

    İŞSİZLİK DEPRESYONU

    Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı eleştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

    Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta var olma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

    İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

    Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

    İŞSİZLİK ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA FAZLA ETKİLİYOR

    Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde var olma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının var olma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

    İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

    Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da baş gösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

    BÜTÜN HAYATINI İŞ ÜZERİNE KURANLAR DAHA AĞIR BİR DEPRESYON YAŞAR

    Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder. Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

    Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

    İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptığımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

  • Çocuğun Cinsel İstismarı

    Çocuğun Cinsel İstismarı

    Son günlerde medyada çıkan haberler nedeniyle çocuğun cinsel istismarı tekrar gündeme geldi. Cinsel istismar; çocuğun kendisinden daha güçlü gördüğü bir yetişkinin ya da yaşıtının çocuğu cinsel doyum sağlamak amacıyla kullanmasıdır.  Çocuk kendisinden güçlü olarak gördüğü bu kişiden korktuğu için onun isteklerine boyun eğer. Cinsel taciz, güçlü olan tacizcinin çocuğu öpmesi, okşaması, cinsel ilişkiye zorlaması  olabildiği gibi tacizcinin vücuduna, cinsel organına çocuğun dokunması için çocuğu zorlaması da olabilir.

    Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çocukların cinsellikle tanışma yaşı çok düştü. Çocuklar internette televizyonda ya da bir oyunda cinsellik içeren bir bilgiyle ya da görselle çok küçük yaşlardan itibaren karşılaşabiliyor. Yirmi yıl önce 12-13 olan ergenlik yaşı da 9’lara kadar indi. Cinsellikle bu kadar erken yaşta karşılaşan çocuklarda erken erotizasyon görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Bu da çocuk tacizlerinin artmasına sebep oluyor.

    Sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olan çocuk cinsel tacize uğradığını hangi yaşta olursa olsun duygusal anlamda fark eder. Cinsellik insan beyninde çok yüksek ateşlenme yaratan bir duygudur, dolayısıyla çocuğun yaşadığı bu duygu diğer hissettiği duygulara benzemediği için çocuk hissettiği bu duygunun farklı bir duygu olduğunu bilir. Çocuğun ayıp kavramını öğrenmesi ise ortalama üç yaş civarında olur. Üç yaşından sonra çocuk cinsel tacize maruz kaldığında bunun yasak, ayıp, yapılmaması gereken bir davranış olduğunun farkındadır.

    NEDENLERİ;

    AİLEDEKİ İŞGAL VE İHMAL CİNSEL TACİZE SEBEP OLABİLİR

    Cinsel tacize uğrayan çocukların çoğunluğu içe kapanık, sessiz, kendi halinde çocuklardır. Bu çocuklar ailede ihmal edilen, yeterince ilgi, sevgi ya da şefkat görmeyen, yalnız büyüyen çocuklardır. Tacizci kendisine kurban seçerken özellikle bu tip çocukları tercih eder. Bu tip çocukları tercih etmesinin sebebi tacizinin ortaya çıkmamasıdır. Tacizci, istismar ettiği çocuğu tacizi hiç kimseye anlatmaması gerektiği konusunda ikna eder, çocuk direnirse tehdit eder. Ama çoğunlukla bu durumdaki bir çocuk direnç göstermez. Yaşadığı duygunun ayıp olduğunu kendisi de hissettiğinden tacizi saklar.

    Tacizci çocuğu tamamen çaresiz olduğuna ve direnmesinin boşuna olduğuna inandırır. Çoğu çocuk tacizcisinin doğaüstü güçleri olduğuna dair bir inanç geliştirir. Tacizci onun düşüncelerini okuyabilir, hayatını tamamıyla kontrol edebilir zanneder. Tacizi saklamasının sebebi de çoğunlukla budur.

    Cinsel tacize maruz kalan çocukların bir diğer özelliği ise ailenin çocukla kurduğu fiziksel temasın azlığıdır. İnsan doğduğu andan itibaren fiziksel temas kuracağı birini arar. Yapılan araştırmalar fiziksel temasla büyüyen çocukların beyin gelişimlerinin yaşıtlarına oranla daha yüksek seviyelerde olduğunu göstermiştir. Dokunulmanın beyinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır, ayrıca bağlanma hormonu dediğimiz oksitosin salgılanmasını da sağlar. Fiziksel temastan yoksun büyüyen çocuklar bu ihtiyaçlarını etraflarındaki kişilerden karşılamaya çalışır. Çocuğun bu ihtiyacını gören tacizci ise çocuğu kendi cinsel duygularını tatmin etmek amacıyla kullanmaya başlayabilir.

    CİNSELLİĞİ SEVGİ ZANNEDEN ÇOCUKLAR

    Çocuk küçük yaşlardan itibaren cinsel duyguyla sevgi almayı öğrenmişse cinsel tacize açık hale gelir. Aile içinde çocuğa sevgi gösterme şekli cinsel organına dokunarak oluyorsa, örneğin aile büyüklerinden biri erkek çocuğun büyüyüp büyümediğini pipisine dokunarak ölçüyorsa, çocuğun altı temizlenirken cinsel organı öpülüyorsa çocuk sevgi alırken cinsel duygular da hisseder. Bazen de bu durum örtük bir şekilde gelişir ve aile bunu bilmez. Çocuğun yanında cinsel ilişkiye girme, evin içinde küfürlü konuşmalar, ailenin çocukla çıplak banyo yapması, ailenin çocuğun yanında soyunması, çocuğun yanında anne babanın birbirine erotik duygular vermesi de çocuğun cinsellik ve sevgi arasında bir bağ kurmasına sebep olur. Dolayısıyla dışarıdan biri çocukla bu şekilde bir ilişki içine girdiğinde çocuk bunu sevgi olarak algılayabilir.

    SONUÇLARI;

    CİNSEL TACİZ KİŞİLİK BOZUKLUKLARINA KAPI ARALIYOR

    Borderline kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerin yüzde ellisinin çocukluk döneminde tacize uğradığını gösteriyor. Çocukluk döneminde yaşanan taciz kimlikte dağılmaya, bölünmeye sebep olur. Çocuk yaşadığı bu duyguyla baş edemeyeceği için bu duyguyu dondurur. Yani tacize uğrayan kişinin benliğinde birbiriyle temas kurmayan ayrı ayrı parçalar vardır. Tacize uğrayan parçası aktifleştiğinde kişi kendisine yabancılaşma, boşluk, anlamsızlık, intihar duygularına kapılabilir.

    Tacize uğrayan çocuk çoğunlukla kendisini suçlar. Bu çocuklar yaşadıkları her şeyin sorumlusu olarak kendilerini gördükleri için bunu bir yetişkinle paylaşmak istemez. Bunu söylediklerinde suçlanacağından, inanılmayacağından korkar.

    Tacize uğrayan çocuk etrafındaki insanlardan uzaklaşmaya başlayabilir. Kendisine bakım veren yetişkinlerin onu korumadığını düşünebilir, ya da tam tersi taciz sonrası bu çocuklar cinsellikle aşırı ilgilenmeye başlayabilir, flörtöz davranışlar sergileyebilir,  cinsel oyunlarında artış olabilir, mastürbasyon yapmaya başlayabilir.

    AİLELERE ÖNERİLERİM

    Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun yanında cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir. Çocuğun altını değiştiren yetişkinin mümkünse tek bir kişi olması uygundur. Anne olabilir bu kişi anne müsait olmadığında baba devreye girebilir. İki yaşından sonra çocuğun aileden herhangi biriyle uyuması uygun değildir, özellikle anne babanın arasında yatması uygun değildir. Çocuğa tuvalet eğitimi verilirken çocuğun yanında çocuğa öğretmek amaçlı anne veya babanın tuvaletini yapması uygun değildir. Çocuk mümkünse tuvalette tek başına tuvaletini yapar anne veya baba kapıda bekleyip çocuk ihtiyaç duyduğunda onları çağırabilir.

    En önemlisi çocuğun kendi ruhsal ve bedensel bütünlüğü kavramasıdır. Bu da ruhsal olarak çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşimle mümkün olur. Anne ve babanın çocuğun ruhsal ve bedensel olarak kendilerinden ayrı bir insan olduğunu görmesi çok önemlidir. Çocukla çocuğun ihtiyacı olduğu zamanlarda fiziksel temas kurmak da değerlidir.

    İstismara uğrayan çocukların mutlaka ruhsal bir destek alması gerekir. Çocuklarda oyun terapisi çocuğun yaşadığı travmatik anının duygusu boşaltmasını sağlar. Çocuklarla yapılan oyun terapisinde anne babanın katkısı da çok önemlidir. Aile çocuğa bu konuda ne kadar destek olursa çocuğun iyileşmesi de o oranda hızlı olur.

  • Vajinismus Tedavisi; Kadın Olma Yolunda Tıkanıklık Yaşatan, Bir Kaçınma Ve Erteleme Hastalığı

    Vajinismus Tedavisi; Kadın Olma Yolunda Tıkanıklık Yaşatan, Bir Kaçınma Ve Erteleme Hastalığı

    Vajinismus tedavisi için uygulanacak adımlar her ne kadar vajinismusun kadın üzerindeki süresine ve yoğunluğuna göre farklılık gösterse de, vajinismus tedavisinden genel anlamda bahsedelim:

    – Vajinismusta tamamen kişiye özel bir tedavi planı gerekir –

    Bunun için öncelikle çiftler ile birkaç görüşme yapılır. Çiftin cinselliğe bakışı, duygu durumları, evlilik ilişkileri, iletişimleri, motivasyonlarını ölçmek için bir takım bilimsel temelli uygulamalar yapılır ve değerlendirme sonuçlarına göre bir tedavi planı çıkartılır.Daha sonra çiftlerin ilişkilerine odaklanılır. Varsa çatışmalar giderilmeye, ilişkilerini tekrar duygusal boyuta taşıyarak bağlarını sağlamlaştırma üzerinde durulur. Çünkü Vajinismus cinsel terapisi karşılıklı sevgi ve saygının olduğu çiftlerde daha başarılı olur.

    Sonraki aşama olarak kadının ilk gece korkuları, ilk cinsel ilişki, kızlık zarı ile ilgili kökleşmiş yanlış inanışlar ve düşünceler yerine doğruları ile değiştirmeye yönelik bilişsel bir çalışma yapılır. Hastanın cinselliğe dair olumsuz duyguları giderilerek cinsel duygularını hissetmesini, cinselliğin her kadının hakkı olduğunu, ve bunu da haz duyarak keyif alarak yaşamasının gerekliliğini benimsemesi hedeflenir.

    Eğer hastanın vajinismusa neden olan faktörleri arasında, öğrenilmiş, bilişsel öğretiler dışında bir travmaya bağlı ise bu aşamada da hastaya duygusal yönelimli terapi uygulaması yapılarak baş etme yöntemleri geliştirilir.

    En son olarak davranışsal uygulamalara yer verilerek, “aşk oyunları” adı verilen egzersizleri, aşama aşama uygulatarak (evlerinde) çiftler cinsel penetrasyonu (cinsel birleşme) gerçekleştirebilecek duruma gelebilirler.

    Ayrıca, vajinismus cinsel terapisinde genellikle hiçbir cerrahi müdahale ve diğer girişimsel müdahaleleri uygulamak gerekmez. Hastanın tedavi süreci boyunca herhangi bir ilaç kullanması da istenmemektedir. Yapılması gereken tek şey, iyi bir rehber olacak cinsel terapisti bulmak, her şeyi açıkça anlatmak ve en önemlisi de iyileşme arzunuzun olmasıdır.

    Sizler bunu yapmayı başardığınız takdirde, cinsel terapistin sizlere önereceği aşk oyunları adı verilen egzersizlerle vajinismus sorununu aşmanız mümkündür

    Eski yaklaşımlara baktığımızda vajinismus tedavisinin hedefi sadece vajinal penetrasyondu(Cinsel Birleşme). Eşlerin tedavi sonrasındaki, mutlu ve haz odaklı cinselliği göz ardı edilmekteydi. Bu da daha sonra çiftlerde cinsel işlev bozuklukları, cinsel soğukluklar, disparoni(Ağrılı cinsel ilişki) gibi tablolara dönüşmekteydi.

  • Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşk öyle bir duygu ki; Yüzyıllardan beri üzerine onlarca şiir yazılıp, şarkılar bestelendi fakat yapılan onca şey bile, çoğu zaman o duyguyu ifade etmeye yetersiz kaldı. Bazen hiç bir söz o hisleri anlatmaya yetmedi. İnsanlık tarihinde ne aşklar vardır ki, insanın tüm benliğini esir alacak kadar güçlü.

    İnsanlara dilek dileme hakkı verilse; sağlık, para, huzurdan sonra belki de en çok istenen şey olurdu aşk. Öyle ki doğum günlerinde mum üflenirken mutlu bir aşk dilenir, kişinin inancına göre dilek veya adak yerlerinde mutlu bir ilişki istenir.Kültürden kültüre, kişiden kişiye değişiklik gösterse de aşk, en genel tabiri ile bir kişiye olan sevgi ve o kişiye bağlanma duygusu ile tabir edilir. Platonik aşk ise tek taraflı olan karşılığı olmayan bir aşktır.

    Özellikle ergenlik döneminde sık görülen platonik aşk, duygularını yeni tanıyan ergenin genellikle ünlü, popüler bir kişiye çok yoğun hayranlık duyması, sanatçı hakkında her detayı bilmesi ve hayranı olduğu kişiyi gözünde çok yücelterek, aitlik geliştirme ve böylelikle kendini değerli hissetmesi ile sonuçlanır.

    Bilinenin aksine platonik aşk sadece ergenlik döneminde görülmez. Yetişkin hayatta da sıklıkla görülmektedir.

    Nedir bu platonik aşk?

    Neden karşılıksız aşka tutulur insan?

    Neden söylemeye cesaret edemez ya da bu duyguyu bitiremez? Bile bile lades midir yoksa duyguların takıntılı bir hal alması mı…

    Platonik aşk yaşayan kişiler sevdikleri kişinin her hareketinden anlam çıkartarak sevildiğine dair hislere kapılarak umutlanır. Platonik aşkını gözünde çok değerli bir yere koyar ve o tek kelime ile mükemmelin vücut bulmuş halidir kişi için ve bu duyguyu çok yoğun bir biçimde yaşarlar. Platonik aşk yaşayan kişi için; hayatta sadece aşık olduğu kişi kendisini mutlu edebilir, her şey onunla çok güzel, o olmazsa hayatın bir anlamı yoktur… Kişi duygularına karşılık alamadığı zaman ise karamsarlık ve depresyona girme eğilimde olur. Bu takıntı ileri boyutlarda olursa aşık olduğu kişiyi takip etme, zarar verme, taciz, tecavüz gibi platonik aşkına zarar vermeye yönelik yıkıcı eylemlerde bulunacağı gibi; kendine zarar vermek, acısını hafifletmek için alkol ve madde kullanmak, intihar etmek gibi kendine yönelik yıkıcı eylemler de görülebilmektedir.

    Kişi aslında kavuşamadığı kişiye mi aşıktır yoksa o kişiye yüklediği anlam mı çok fazladır. Bu sorunun cevabı kişinin aşka yüklediği anlamın ne olduğu, aşk ile ilgili beklentisinin neler olduğu çok önemlidir. Çünkü platonik aşk yaşayan kişi hayallerine aşıktır aslında. Hayallerinde oluşturduğu kişiyi karşısındaki bedene yükler ve onu hayal ettiği gibi olduğuna inanır, böylelikle gerçekte olanı değil, görmek ya da inanmak istediğine inanır kişi. Bir süre sonra duygularının karşılığının olmaması ise kişiyi umutsuzluğa sürükler.

    Bazı platonik başlayan aşklar gerçek aşka dönüşebileceği gibi, bazı kişiler ise bunu gerçek aşka dönüştürmek yerine platonik aşk düzeyinde bırakabilir. Bunun birçok nedeni vardır; hayallerinde kurduğu aşkın gerçekleşmemesi, kişiden red cevabı alma kaygısı, kişinin kendisini beğenmeyeceğini ve eleştireceğini düşünmesi bu nedenlerden bir kaçıdır. Kişi öncelikle yaşadığı aşkın gerçekleşme ihtimalinin olup olmayacağını netleştirmelidir. Bunun için ilk adım kişinin ne istediğini bilmesi ve kendine inanması; ikinci adım ise bu aşkın karşılığının olup olmadığını öğrenebilmesi için platonik aşkı ile iletişim kurabilmesidir. Bu süreçte karşı taraftan ya duygularının karşılıklı olduğunu öğrenip bir ilişkiye başlayacaklardır ya da karşı tarafın olumsuz cevabına saygı duyarak platonik aşk saygı çerçevesinde kişide beğeni ve hayranlık olarak kalacaktır.

    Platonik aşk yaşayan kişilerde beklenen; bir süre hoşlanma durumunun olması, ardından zaman içinde bu duygunun bitmesi ile birlikte kişinin sosyal uyumunu bozmaması normal karşılanan bir durumdur. Bunun aksine gerçek dünya ile uyumunun bozulmaya başlaması ya da hayatının merkezine koyduğu kişinin kurduğu hayallerini gerçekleştirememesi ile duygularına karşılık alamayan kişi kızgınlık, öfke ve takıntı geliştirdiği durumlarda ise kişinin mutlaka bir uzmandan destek alması gerekmektedir.

    Kişisel yatkınlıklar ve kişilik biçimi platonik aşkın belirleyicidir. Genellikle

    • Bebeklik ve çocukluk çağında yeterince bakım vereni tarafından yeterince ilgi ve sevgi göremeyip, güvenli bir bağ oluşturamayan kişiler

    • Çocukluk çağı travmaları

    • Kendinde fiziksel olarak eksiklik olduğunu düşünenler

    • Yetersizlik duyguları olanlar

    • Sosyal ilişki kurmakta sıkıntı çeken

    • Bağımlı kişilerde platonik aşk yaşama oranı daha fazladır.

  • Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapinin Faydaları: Neden Gitmeliyim?

    Psikoterapinin, psikolojik iyileşme ve gelişme sağlayan bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Araştırmalar, psikoterapinin psikolojik sorunları gidermede %85 etkili olduğunu bulmuştur. %85 etkililik oranı, psikoterapide hangi yöntemin kullanıldığından bağımsızdır. Bütün terapilerde ortak olan özellikler iyileşmede ve psikolojik gelişimde %30 etkilidir, beklenti %15, spesifik terapi yöntemleri %15 ve terapi dışı faktörler yani kişinin hayatındaki değişimler ise %40 etkilidir. Bütün terapilerde ortak olan özellikler; terapist ile danışan arasında kurulan terapötik ilişkinin niteliği ve terapistin ilgili ve dikkatli olması, danışanın sürecini anlayabilmesi gibi kişisel faktörlerdir.

    1.Psikoterapi yaşananların anlatılabilir hale gelmesini sağlayabilir.

    Konuşma terapisi metodunu kullanan psikoterapiler, danışanlara deneyimlerini anlatma imkanı verir. Deneyimlerimiz, bizde ham halleriyle saklıdır. Henüz kelimelere dökülmemişlerdir ve nasıl ifade edebileceğimizi her zaman bilemediğimiz yaşantılar olarak depolanırlar. Psikoterapide, bu yaşantıları kelimelere dökebilmemiz için kendimize ait bir alana sahip oluruz. Kelimelere dökme denemesi, bu alanda görece daha kolaydır; çünkü güvenli, sınırları belirli, etik ve gizlilik ilkelerinin geçerli olduğu bir alandır. Nasıl anlatacağımızı bilemediğimiz yaşantıları, güvenle kelimelere dökme ve ifade etme şansı buluruz. Önceden tanımsız bir şekilde birikmiş yaşantılar, terapistin de yardımı ile tanımlanarak anlam kazanırlar. Hem ifade etmenin rahatlığını, hem de tanımlamanın anlamlılığını buluruz.

    2. Psikoterapide, acı veren yaşantılarımıza karşı duyarsızlaşabiliriz.

    Psikoterapide, bize zor gelen bir deneyimi anlattıkça, içinde derinleşmek ve anlamak için tekrar tekrar anlattıkça; bu deneyimin neden olduğu ağır duygu yükü azalır. Bu deneyimi hatırlarken hissettiğimiz acı azalır. Acı azalınca bu deneyim üzerine konuşmak, anlatmak ve bize olan etkisini anlamaya çalışmak daha kolay hale gelir. Deneyimin getirdiği duyguyu taşımak kolaylaşabilir.

    3. Psikoterapi, kişinin yaşantılarının sorumluluğunu almasını sağlayabilir.

    Kişi, kendini başına bir şeyler gelen, birtakım olumsuzluklara maruz kalan biri olarak ifade etmekten yaşadıklarının sorumluluğu alan birine dönüşür. Yaşantıları üzerindeki etkisini fark eder. Pasif konumdan aktif konuma geçer; nesne konumunda özne konumuna geçer. Yapılan, edilen, başına gelen kişi konumundan yapan, eden, isteyen, arzulayan, izin veren veya izin vermeyen konumuna geçer.

    4. Psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    Büyümemiz ve gelişimimiz sırasında bazı olumsuz deneyimler yaşamız olabiliriz ve bu yaşantıları içselleştirmiş olabiliriz. Bu olumsuz yaşantıları içselleştirdiğimizde, yaşantıların yarattığı çeşitli olumsuz algılardan kendi kendimize sıyrılmamız pek mümkün olmayacaktır. Büyüme ve gelişim dönemimizde yetersiz ya da dengesiz bakım almış olabilir. Psikoterapide, çeşitli olumsuzlukları olan bu bakım deneyimi; dengeli ve yeterli bakım veren terapist sayesinde düzelecek, terapinin sağladığı dengeli ve yeterli bakım içselleşebilecek ve eski olumsuz algılar yeni olumlu algılarla yer değiştirecektir. Bu özelliğiyle psikoterapi, düzeltici bir duygusal deneyimdir.

    5. Psikoterapi, kişinin kendine ve diğerlerine karşı taşıdığı temsilleri düzenler.

    Zihnimizde kendimize ve ötekilere dair bazı temsiller vardır. Diğer bir deyişle, kendimizle ve diğer insanlarla ilgili, kendimizin nasıl olduğu ve diğer insanların nasıl olduğu ile ilgili bazı düşüncelere sahibizdir. Kendimize ve ötekilere dair temsillerimiz, gelişim sürecimizde şekillenir ve bu dönemdeki deneyimlerimize bağlı olarak oluşur ve çoğunlukla değişmez kemik yapılar halini alır. Psikoterapi, bu görece sığ ve değişmez temsilleri irdeleyerek, kendimize ve diğer insanlara dair düşüncelerimizin daha zengin, kapsamlı, gelişmiş, gerçekçi ve bütünlüklü olmasını sağlar.

    6. Psikoterapi, kişinin kendini sakinleştirme kapasitesini artırır.

    Kendini sakinleştirme becerisi esas olarak beş altı yaşlarında oturur; ancak bazı kişilerde bu aldıkları bakımın özelliğinden dolayı daha fazla bazılarında ise daha azdır. Kendini sakinleştirme becerisi görece az olan kişiler, duygularıyla baş etmekte daha fazla zorlanırlar, özellikle yoğun duygular karşısında oldukça çaresiz hissedip bu tür duygularla baş edemediklerini düşünebilirler. Bakım veren kişi, bakım verdiği kişi için duyguları düzenleme işlevini sağlar, zamanla bu işlev içselleştirilir ve kişi kendi kendini sakinleştirebilir hale gelir. Düzenli psikoterapiye giden bir kişinin, kendini sakinleştirme kapasitesi artabilir.

    7. Psikoterapi, belirsizliğe tahammül edebilme kapasitesini artırır.

    Duygularımızı düzenleme ve kendimizi sakinleştirme kapasitemiz arttıkça belirsizliklere, zorluklara, hayal kırıklıklarına, gerilimlere ve engellenmelere karşı tahammül kapasitemiz artar. Psikoterapi, bu tür durumlara karşı tahammül etme kapasitemizi artırır. Psikoterapi, daha az kaygılı hale gelmemizi, kaygı hissettiğimizde de kaygımızı yatıştırabilir hale gelmemizi sağlar.

    8. Psikoterapi, kendi üzerimize düşünebilme kapasitemizi artırır.

             Psikoterapide, kişinin kendi deneyimlerini kelimelere dökmesi, tanımlaması, yaşadıklarını anlamlandırması; deneyimlerinin derinliklerini ve anlamlarını araştırması; duygu yükünü taşıyabilir, kaygısını kontrol edebilir hale gelmesi ve bu sayede deneyimlerini daha fazla irdeleyebilmesi kendi üzerine düşünebilme kapasitesini artırır. Kaçınılan konular üzerinde durabilme ve düşünebilme kapasitesi; diğer konuların ise daha derin katmanlarını düşünüp araştırabilme becerisi verir.  

             9. Psikoterapi, duygularımızı refleksif davranışlara dökmek yerine üzerine düşünebilmemizi sağlar.

             Bazı duygularımızı yeterince irdeleyemez, anlamlandıramaz ve tanıyamayız. Üzerine düşünmek yerine bilinçli bir şekilde çok da istemeden bazı davranışlarda bulunuruz. Bu davranışlarımız, bazı duygularımızın ve psikolojik sürecimizin yansımasıdır; fakat neyi neden yaptığımızın tam olarak farkında değilizdir. Psikoterapi, ani davranışlarda bulunmadan önce kişiye duygusal süreçlerini tanıma, anlama ve üzerine düşünebilme, dolayısıyla düşünerek ve neyi neden yaptığını bilerek hareket etme imkanı verir.

             10. Uzun dönemli bir psikoterapi beynin yapısını değiştirir.

             Psikoterapi, psikolojik süreçlerimizi ve kişisel gelişimimizi  etkilemenin yanında beyin yapımızı da değiştirerek çeşitli kalıcı değişimlere neden olur. Frontal lob daha fazla kullanılabilir hale gelir. Frontal lobun daha işlevsel hale gelmesi, yaşantılarımıza farklı açılardan bakmamızı sağlar. Yeni örüntüler ve bakış açıları gelişir. 

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon, bir kişilik özelliği ya da “şımarıklık” değildir.

    Depresyon, kişinin “kendisinin halletmesi gereken” basit bir durum değildir.

    Sağlıklı insanlar, istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan olaylar karşısında; karamsarlık, sıkıntı, üzüntü, keder gibi duygusal tepkiler verdiğinde, bu duygulara depresif duygular denir. Depresif duygular hayatın normal bir parçasıdır, çoğu durumda kendiliğinden kaybolur.

    Majör Depresyon ise beyni etkileyen ciddi bir hastalıktır. Beynin belirli alanlarında ortaya çıkan kimyasal dengesizliğin hastalığın ortaya çıkışından sorumlu olduğu düşünülmektedir.

    Hastalık olarak tanı konması için, kişinin şikayetlerinin en az iki haftadır sürüyor olması ve mesleki ve sosyal hayatını belirgin şekilde etkiliyor olması gerekir.

    Majör Depresyon düşünceleri, duygu durum ve bazı bedensel fonksiyonlarımızı etkiler. Kişinin yemek yemesini, uyumasını, fiziksel dayanıklılığını, sağlıklı düşünce üretebilme yetisini bozar.

    Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü hali” ile aynı şey değildir.

    Majör Depresyonun belirtileri nelerdir?

    Bir beyin hastalığı olarak Majör Depresyon, beynin işlevlerinde bozulma ve düzensizliklerin yansıması olarak duygu, düşünce, davranış ve bedensel işlevlerde bozulmanın ortaya çıktığı belirtiler kümesidir. Her hastada tüm belirtiler bir arada olmayabilir.

    Depresyonun temel belirtileri arasında karamsar ve kederli duygu-durumu, kötümser düşünce içeriği, umutsuzluk, çaresizlik hisleri, hayattan zevk alamama, hemen her konuda ilgi kaybı yer alır. Kişi günün çoğunda, özellikle sabahları depresiftir. Beraberinde boşluk hissi olur ve her şey anlamsız gelebilir. Motivasyon kaybı nedeniyle gelecekle İlgili hedef belirleyebilmek ve hedefe odaklanabilmek güçleşir.

    Kaygı ve korkular da bulunabilir. İç huzursuzluğu ve gerginlik hisleri olabilir. Hüzünlü duygu duruma eşlik eden ağlama olabileceği gibi bazı hastalar ağlayamamaktan şikayetçidir.

    Geçmişte yaşanmış olumsuz olaylar sık sık akla gelmeye başlar, pişmanlık hissi yoğunlaşabilir. Şimdiki zamanda ise hasta kendini sürekli değersiz, yetersiz, ya da suçlu hisseder kendine ve çevreye güvenmekte zorlanır. Alınganlık artar. Yalnızlık hissedilebilir. Gelecekle ilgili olumsuz düşünceler olabilir.

    Düşünce yavaşlayarak konuşmanın da yavaşlamasına ve azalmasına neden olur. Unutkanlık olur. Dikkat bozulabilir. Yeni bir şeyler öğrenmek güçleşir. Enerji düşer, kişi çabuk yorulur.

    Uykuya dalmak zorlaşabilir

    Uykuya dalmak zorlaşabilir. Gece boyunca uykuda bölünmeler ya da sabaha karşı yorgun bir şekilde uyanma ve tekrar dalamama görülebilir. Tersine, uykuya meyil ve uyku süresinde uzama da olabilir.

    İştah azalması ve kilo kaybı olabileceği gibi aşırı yemek yeme ihtiyacı da olabilir.

    Ağır durumlarda kişi kendine zarar verme planları yapabilir ya da zarar verebilir. İntihar düşüncesi /planı / girişimi olabilir.

  • Kendimi Değersiz Hissediyorum

    Kendimi Değersiz Hissediyorum

    UYARI: Bu yazı havadaki pozitif enerjiyi hissedin ve her şeye olumlu bakın mesajı vermemekle birlikte, duygularıyla yüzleşmeye hazır olmayanlar için tehlikelidir. Bu yazıyı okurken istediğiniz yerleri alıp, istemediklerinizi sayfayı kapatır kapatmaz unutma hakkına sahipsiniz.

    Biliyorsunuz, insan doğduğu andan itibaren kendi aile genetiğinden bir çok özellik taşıyor olur. Mesela kimimizin saçı düz kimimizin kıvırcıktır. Kimimiz yeşil gözlü iken kimisi mavi göz rengine sahiptir. Kısacası bir çok fizyolojik özellik doğduğumuz andan itibaren bizim genetik yapımıza kodlanmış olur. İşte duygusal boyutta da durum benzer nitelikte.  Bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren  duygu çekirdekleri ile doğuyoruz. (Bu beyin yapısında ispatlanmış bir  çekirdek yapısı değil sadece konuyu daha kolay anlamanız ve duygu dünyamızın gelişiminden bahsetmek için bu şekilde örnekleyeceğim) Beynimize öğretilmiş bir çok farklı formda  duygu çekirdeği olabiliyor; mutluluk çekirdeği/ mutsuzluk çekirdeği, değerlilik çekirdeği/değersizlik çekirdeği, sevilmişlik çekirdeği/sevilmemişlik çekirdeği, yeterlilik çekirdeği/yetersizlik çekirdeği…Yaşımız ilerledikçe yeni çekirdekler keşfedebiliyoruz. Dış dünyadan maruz kaldıklarımıza göre o çekirdekleri ya besliyoruz yada küçültüyoruz. 

    Bu çekirdekleri besleyen ve bizim kişilik gelişimimizi şekillendiren ilk kişi öncelikle bizlerin çocukluğumuzda muhattap olduğu ilk bakıcısı oluyor, yani annemiz. (Eğer annemiz yok ise anne yerine bize bakım vermiş ikame bakıcı (ikame anne) oluyor) Daha sonrasında çocukluğumuzda muhattap olduğumuz diğer kişiler (baba,abla,ağabey,teyze, dede,komşu,kuzen…) duygusal dünyamızda ve kişilik gelişimimizde rol oynuyor. Ben daha yalın anlatmak için, kişilik gelişimindeki en önemli figür olan anne üzerinden örneklendirerek gideceğim.

    Eğer annem kendini değerli hissetmiyorsa ben doğduğum zamanda bana ‘’değerli bir varlık’’ duygusu ile bakamıyor. Benim fizyolojik ihtiyaçlarımı karşılıyor, fiziken benim yanımda bulunuyor, beni besliyor, koruyor, kolluyor fakat yeterli derecede almak istediğim duygusal yakıtı kendi iç dünyası nedeniyle bana sağlayamıyor. Yaş itibari ile “ben ve öteki” ayrışımını tam  yapamayan ben, değersizlik duygusunun anneme ait bir duygu olduğunu anlayamıyor ve bu duyguyu sorgulamadan  içselleştiriyorum. Bu nedenle beynim, bu olumsuz duygu ile tanışmış oluyor. Biliyoruz ki 0-6 yaş kişilik gelişimi için temel bir dönem. Bu dönemde çocuğa değersiz bir varlıkmış gibi bakıldığında, çocuk her şeyiyle kabul edilmediğinde veya koşullu sevildiğinde bu olumsuz duygu çekirdekleri büyümeye başlıyor. Bu çocuk yetişkinliğe ulaşmak için uğramak zorunda olduğu ergenlik döneminde sorunlar yaşıyor. Yetişkin olduğu zaman da yakın ilişkilerinde sorunlar yaşıyor ve terapiye gitmek zorunda kalıyor.

    Peki, kendinizi değersiz hissediyorsanız bunu değiştirebileceğiniz gerçekliğini bilmek ister misiniz?

    – Öncelikle değersiz hisseden yetişkinin bu durumu değiştirmeye gerçekten niyeti olmalı. Bazen değersiz hissederek kişinin kendisine acıması da kişiye iyi gelebilir. Çünkü kişinin zihni, acı ile hazzı birbirine eşleştirmiştir ve “haz başka bir şey acı başka bir şey” ayrışmasını yapmadığı için acı çekmekten yoğun bir zevk alır. Yani, kişinin değersizlik duygusunu kullanarak elde ettiği başka kazanımlar yani “ikincil kazançlar” vardır ve bunları kaybetmemek için  değersizlik duygusundan da kurtulmak istemez. 

    -Kişi değerli hissetmeye niyet ettikten sonra, değersizlik duygusunu kimlerden almış olabileceğini / hala daha alıyor olduğunu bulmalı; Bu olumsuz duygular temelde kimlerin duygusu? Beyniniz bu duyguları kimlerden modelledi, kimlerden öğrendi? (Yazıyı buraya kadar okuduysanız o kişiler zihninizde çoktan canlandı)Daha sonrasında olumsuz duyguları aldığınız kişilerden ayrışma çalışması yapmalısınız; ‘’Değersizlik anneme ait bir duygu. Annem başka biri ben başka biriyim. Çocukken etrafımdakilerin bana attığı  olumsuz duyguları  sorgulamadan almış olabilirim. Artık yetişkin halimle biliyorum ki ben dün ki çocuk değilim ve  ben hiçbir koşula bağlı olmaksızın, sırf insan olarak yaratıldığım için değerliyim’’. 

    -Siz bunları söylerken içinizden bir ses size ‘’hayır sen değerli değilsin, kendini kandırıyorsun’’ diyebilir. O zaman da bu sesin kime ait olduğunu bulmaya çalışın; mesela bu ses kadın mı erkek mi genç mi yaşlı mı sizin değersizliğinizden o sesin kazancı ne?

    -Duygularınızı iyi tanımlayın. Sırf bu yazıda okudunuz diye her olumsuz davranışınızın altından değersizlik duygusunu çıkarmaya çalışmayın. Düşünmek ve hazmetmek için kendinize zaman verin.

    – Size yoğun olumsuz hissettiren kişiler hayatınızda hala olan kişiler ise onlardan fiziksel olarak bir süre uzak kalmaya çalışın.

    – Eğer olumsuz duygularından etkilendiğiniz kişiler ile fiziken ayrılma ihtimaliniz hiç yoksa karşı tarafı değiştirmeye çalışmayın ve didişerek onu beslemeyin. Sadece onlardan artık hangi duyguları alıp, hangilerini almayacağınıza karar verin.  Onların size istedikleri duyguları atmaya hakkı olsun, sizin de hangi duyguları alıp hangilerini almamayı seçme hakkınız olsun.

    – Sizin kişilik gelişiminizde çok önemli yeri olan fakat size istediğiniz duygusal yakıtı sağlayamayan bu kişiyi veya kişileri değiştirmeye çalışmadan kabullenin. Ve sizin arzu ettiğiniz kişilik özelliklerine sahip olamadıkları için bu durumun yasını tutun. 

    – İhtiyacınız olan yeterli duygusal yakıtı size sağlayamamış olan bu bakıcılarınıza hak verin. O kişiler de öyle hayatlar yaşadılar ki olumlu duygularla  doğru dürüst tanışamadılar. Bu nedenle; kendilerinde olmayan duyguları  size veremediler.

    – İçselleştirdiğiniz olumsuz duyguların yerine olumluları yerleştirmeyi seçin; ‘’Küçükken yeterli duygusal yakıtı alamamış olabilirim ama bugün ki aklım ile biliyorum ki bu depoyu doldurabilirim. Çünkü ben dün ki çocuk değilim, artık bir yetişkinim’’

    – Eğer siz değişmeyi seçmez iseniz yüksek ihtimal kendi çocuğunuza da aynı olumsuz duyguları atacaksınız. Seçiminizi yaparken bunun bilincinde olun.

    – Kendinize sorun; ‘’Bugün ben ne yapsam kendimi değerli hissederim?’’ İlk aklınıza gelen şeyi kendinize duyurarak bir süre yapın.

    Ve unutmayın; insan önce etten kemikten sonra da duygudan ibaret…

  • Açlığınız Fiziksel mi Duygusal mı?

    Açlığınız Fiziksel mi Duygusal mı?

    Yemek yalnızca hayatta kalmak için gerekli bir eylem değildir.. Kültürle, sosyal yaşamla, duygusal alışverişlerimizle, kendimizi ifade etme şeklimizle iç içedir…

    Özel günleri düşünün mesela.. Bayramlar, düğünler, şenlikler, karşılamalar.. Hepsine eşlik eden bir yemek masası mutlaka vardır.. Aç mısın? diye soran bir anne, akşamüzeri arabaşı ya da batırık yemeye çağıran bir yenge, elinde bir kase aşureyle kapımızı çalan bir komşu.. Yemeğimizi paylaşmak; “benim için değerli ve önemlisin, senin farkındayım, hayatımda olmanı istiyorum” demenin üstü kapalı söylenişidir. Paylaşılan yemeği kabul etmek de aynı dilden cevap vermektir. Yemek, kültürün ve sosyalleşmenin bir parçası aynı zamanda da ilişki kurmanın ve duyguları göstermenin bir yoludur…

    Yemek yemenin sosyal anlamlar dışında iç dünyamızda da duygusal karşılıkları vardır. Yemek, anne ve bebek arasında kurulan ilk bağdır. Sevilme ve güven hissinin temeli bu karşılıksız alışveriş anında şekillenir demek yanlış olmaz. Anne bebeğini sadece beslemek için değil, bazen huzursuzluğunu gidermek bazen de sakinleştirmek için emzirir. Duygularla yemek arasındaki ilişkiyi ve duygu düzenlemesini ilk böyle inşa ederiz. Kendi doğası içinde, yemek, birey ve sosyal çevre arasında, bir sistem ve anlam bütünü vardır. Peki bu sistem her zaman böyle dengede midir?

    Yetişkin hayatımıza baktığımıza, yemek yemenin duygu düzenleme fonksiyonunun hala devam ettiğini görebiliriz.. Öfke, mutsuzluk, yalnızlık, can sıkıntısı, stres ve daha birçok duygu duruma yanıt olarak, duygusal rahatlama için yemek yediğimizi fark edebiliriz. Bu olumsuz duygular arttığında, sosyal çevre ile uyumumuz bozulduğunda, yemekle aramızdaki sağlıklı bağ da zedelenmeye başlar.

    Açlık fizyolojik, iştah ise psikolojik bir durumdur. Bu yüzden yeme bozukluklarının altında psikolojik faktörler aramak yerinde bir yaklaşımdır. Yapılan çalışmalar, genel popülasyonda tıkınırcasına yeme bozukluğunun %2, obez popülasyonda ise bu oranın %65 gibi yüksek bir rakamda olduğunu göstermektedir. Bu tip yeme bozukluklarının neden olduğu diyabet, hipertansiyon gibi sağlık sorunları göz önüne alındığında, aşırı yeme bozukluğu göz ardı edilmemesi gereken ciddi bir psikolojik bozukluktur.

    Son 3 ay içinde haftada en az 2 kez tıkınırcasına yemek yeme atağı yaşıyorsanız, normal süreden çok daha kısa sürede porsiyonları tüketiyorsanız, fiziksel olarak acıkmadan yemeğe başlıyor, rahatsızlık ya da şişkinlik duyana kadar yemeyi sürdürüyorsanız, fazla yemek yediğiniz için utanıp yalnız başınıza yemek yemeyi tercih ediyorsanız, yemeğin ardından pişmanlık, iğrenme ve suçluluk duyuyorsanız, başarısız diyet girişimleriniz varsa, bu belirtilerden birkaçını gösteriyorsanız tıkınırcasına yeme bozukluğunuz olabilir. Yani yemek artık sizin için fiziksel açlığınızı gidermekten öte, ifade edemediklerinizi, söylemediklerinizi yutmanın bir yolu, duygusal olarak yaşadığınız huzursuzluğu dindirmenin bir şekli ya da olumsuz duygu durumlarınızdan kaçmanın kolaylaştırılmış hali olabilir. Bu durumda yemeği yaşamınızda yeniden tanımlamak, sağlıklı yeme davranışı ve alışkanlığını kazanmak için bir psikologdan yardım almanız faydalı olacaktır.

  • Düşüncelerini Değiştir  Yaşamın Değişsin

    Düşüncelerini Değiştir Yaşamın Değişsin

    Doğduğumuz günden itibaren, bedensel duyumlarımızdan, ilişkilerimizden, deneyimlerimizden bir anlam çıkartıp, kendimize ekleyerek yaşam serüvenimizi yazarız.. başlarda uzun uzun düşünüp karar alırken, zaman geçtikçe hızlanır, otomatikleşir davranışlarımız.. alışkanlıklar, düşünce ve davranış kalıpları ediniriz..

    Peki yaş aldıkça daha doğru kararlar mı alırız? Tecrübelerimizin bizi yanılttığı olmaz mı? Düşünce kalıplarımız sandığımız kadar doğru yol göstericiler midir bizim için? Yaşamımızı, ilişkilerimizi sabote eden tam da bu yerleşik düşünce stillerimiz olabilir mi?

    şansızım ben.. (etiketleme)

    Kadınların / erkeklerin hepsi aynı, menfaat dünyasında yaşıyoruz.. (genelleme)

    Kredim onaylanmazsa mahvolurum, bu borcu hayatta ödeyemem.. (felaketleştirme)

    Ablamları davet etmişler ama beni çağırmadılar, hoşlanmıyor benden. (kişiselleştirme)

    Yaptığım işi beğendi ama diğerlerinin ki çok iyi olmadığı için.. (çifte standart)

    bu düşünce yada benzerlerini zihninizden geçirip buna inanıyor, davranışlarınızı buna göre şekillendiriyorsanız, deneyimleriniz çok fazla bilişsel hata içeriyor olabilir..  

    Yaşam düşünce-duygu-davranış ekseninde şekillenir.. Yani düşünceler duyguları, duygular davranışları ortaya koyar.

    Madem duygularımız düşüncelerimizle şekillenir.. genellemelerin, felaketleştirmelerin bizi üzmesi, ümitsizliğe düşürmesi, akıl okuma ve kişiselleştirmelerin, yaşamımızı derin pişmanlık ve suçluluk hissine teslim etmesi,  çifte standartın kendimize dair olumlu hislerimizi gölgelemesi kaçınılmazdır.. bunca yoğun olumsuz duyguyu içimizde barındırırken, davranışlarımızın doğal, yakın ve duruma uygun olması çok mümkün olmayacaktır..

    yaşamımızı değiştirme planlarımız sıklıkla sorun olduğunu düşündüğümüz davranışlarımıza odaklanır.. gece atıştırmalarına son vermek, sigarayı bırakmak, daha düzenli olmak, arkadaşlarımızla daha sık görüşmek vb. oysa her davranış bir duyguyu düzenlemeye yarıyordur yani bir ihtiyacı karşılıyordur.. davranışı değiştirmeden önce “böylece hangi duygumun üstesinden geliyorum” “hangi duygu beni buna itiyor “ sorularına cevap vererek işe koyulabiliriz.. o anki duygunuz üzüntü, stres, hayal kırıklığı, pişmanlık, kırgınlık vb ise “acaba o anda aklımızdan ne geçiyordu” “bu bilişsel bir hata olabilir mi” “bu durumun alternatif düşünceleri nelerdir”  sorularına vereceğimiz cevaplar belki bizi davranışlara karar verdiğimiz başlangıç noktasına götürür, davranışı daha rahat kontrol edebileceğimiz yere..

    kulağa inanılmaz ya da abartılı gibi gelse de, düşüncenizi değiştirin, yaşamınız değişsin.. İnsanlar kötüdür yerine bazı insanlar kötüdür tıpkı bazılarının iyi olduğu gibi.  Başaramayacağım yerine, elimden geleni yapacağım, daha önce de benzer durumlarla başa çıkmıştım. Böyle şeyler hep beni bulur yerine herkes gibi benim başıma da bazı aksilikler gelebilir şeklinde düşünmek size kendinizi nasıl hissettirir? Bu hislerle davranış döngüleriniz aynı mı kalır?

    Yaşamımızı önce zihnimizde kurgular, oradan dış dünyaya taşırız.. zihnimizdeki birkaç kalıbı esneterek öykümüzü yeniden yazabiliriz..

  • Mutluluk Amaçtır, Çabalamak Gerek

    Mutluluk Amaçtır, Çabalamak Gerek

    Mutluluk tesadüf müdür, yoksa bir tercih midir? Doğuştan mı bilinir, sonradan mı öğrenilir? Sürekli midir, aralıklı mı? Sahi nedir mutluluk?

    En bilindik tanımıyla mutluluk, bireyin ihtiyaç duyduklarına ve isteklerine ulaşmasından doğan bir doygunluk halidir. Kişinin eyleminin sonucu, arzusunun ödülüdür. Yani arzuladıklarımız ve elde ettiklerimiz arasındaki orandır.

    Bazı araştırmalar, insanların şekerli besinlerin tadını doğuştan sevmesinin, içgüdüsel olarak mutluluk arayışından kaynaklandığını söylemektedir. Mutluluk hormonu olarak bilinen beyin kimyasallarından serotonin, beslenme yoluyla etkilenebilen bir nörotransmitterdir ve salınımı şeker tüketimiyle ilişkilidir. Bu ipucundan yola çıkarsak, dünyaya mutlu olmak güdüsüyle geliyoruz. Bir başka yaklaşıma göre ise, yaşamda duygular da dâhil her şeyi görerek ya da deneyimleyerek öğreniyoruz. Yani dünyaya geldiğimiz çevre ve aile mutluysa, onlardan mutlu olmayı aksi durumda ise mutsuzluğu öğreniyoruz. Mutlu olmayı olumlu bir değer kabul edip, deneyimlerimizle edindiğimiz mutluluk durumlarına ulaşmak için çaba harcıyoruz.

    Pek çok insanın zihninde çocukluğundan beri süregelen, mutluluğa ait şablonlar vardır. Hangi koşullarda, ne olursa, ne kadar sürerse mutlu olunacağına dair yargılar belirler mutluluğu. Yaşananlar şablona uyuyorsa mutluluk yakalanmıştır, uymuyorsa (bu şablonların, tanık olduklarımız, duyduklarımız, izlediklerimiz ve hayal ettiklerimizle yaratılmış beklentiler olduğunu göz önüne alırsak uymayabilir) mutsuzuzdur. Bazen yaşadığımız mutluluk sırf zihnimizdeki şablona uymadığı için gözden kaçırırız farkına varmayız. İnsanların mutlulukla aralarındaki en büyük engel kendi mutluluk tanımlarıdır demek yanlış olmaz sanırım.

    Mutluluğu “mutsuz olmama hali” ya da “yaşamın genelinden duyulan memnuniyet” olarak tanımlamamız mümkün mü? Neden olmasın! Bireyselliğin giderek yaygınlaşması, popüler kültürün dört bir koldan mutluluğa dair “talep edin” “mutluluğun 72 yolu” dayatmaları, bireye mutlu olmayı artık bir istek değil, zorunluluk olarak algılatmaya başladı. Mutluluğun sıra dışı bir hal, yaşamın amacının da bu anları kesintisiz kılmak olduğunun sürekli altının çizilmesi, kişileri adeta mutluluk için sürekli koştur oldu. Mutluluk kişinin yaşantısının toplu olarak olumlu bir değer ifade etmesinden çok, kendi benlik algısının zorunlu bir parçası olarak algılanmaya başladı. Halbuki mutsuz olmamak bile mutlu sayılmak başlı başına bir neden olamaz mı?

    Oysa ki içimizde pek çok duyguyu bir arada barındırırız: heyecan, korku, ümit, hayal kırıklığı… Olumsuz duygular da yaşamımızda kaçınılmaz ve değerlidir. Sağlıklı birey,  bu duygulardan sadece olumlu olanlara talip olup, diğerlerinden kaçınmaya çalışmaz. Olumlu ya da olumsuz yaşadığımız her deneyim ve duygu kişisel gelişimimiz için kıymetlidir. Olumsuz duygu ve deneyimlerimizi reddetmek bizi noksan bırakacaktır. Ancak bir kaybın yasını tuttuğumuzda, bir hatanın pişmanlığını yaşadığımızda, yakınlarımızın üzüntülerini içimizde hissettiğimizde tamamlanırız. Tamamlanmış olmak bizi mutsuz mu etmeli?

    Yeni yıl, yeni kararlar almak, yeni başlangıçlar yapmak ve mutlu olmak için iyi bir fırsat olabilir. Peki mutluluğun formülü ne? Nasıl mutlu oluruz? Sanırım işe önce mutluluğu doğru tanımlayarak başlamamız gerekiyor. Mutluluk salt içimizdeki bir dürtü değil aynı zamanda yaşam boyu öğrendiklerimizi de içerir. Henüz mutlu olmayı bilmiyorsak bile bu öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. En önemlisi mutluluk, bizim mutluluğa dair tanımlarımıza bağlıdır. Gerçeklikten uzak, yüksek beklentili tanımlar bizi daha büyük mutluluklara taşımaz bilakis mutlu olma seçeneğimizi elimizden alır. Mutluluğu bulduğumuzda, sonsuza kadar sürmeyeceğini, her duygu gibi bir zaman sonra azalacağını düşünüp, mutlu anların tadını çıkartmalıyız. Ve mutsuz olduğumuzda, bu duygudan elde ettiğimiz kazanımlarla sakince bir sonraki mutlu anı beklemeye koyulmalıyız.