Etiket: Duygu

  • Depresyon (Çökkünlük) Nedir?

    Depresyon (Çökkünlük) Nedir?

    Depresyon, ileri derecede üzüntülü, bazen de hem üzüntülü hem bunaltılı bir duygudurumla beraber düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlevlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunun yanı sıra değersizlik, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık ve küçüklük duyguları ile tanımlanan bir ruhsal bozukluktur.

    Depresif hastalarda genel olarak yüz hatları belirgin, omuzlar çökük, yüz çizgileri derinleşmiş ve kişinin genel durumunda üzüntülü ve karamsar bir ifade vardır. Hastaların büyük bir kısmında özbakımları bozulmuştur. Hastaların bir kısmında konuşmazlık, durgunluk ve yavaşlama (retardasyon) görülürken, bir kısmında bir türlü dinginleşemeyen, yerinde duramayan, ileri geri yürüyen ve tedirgin bir durum (ajite) vardır.

    Hafif ve orta şiddetli bir depresyonda hasta ile konuşmak, ilişki kurmak zor olmaz. Şiddetli depresyonlarda hasta alçak sesli ve yavaş konuşur. Bu yüzden bu hastalarla iletişim kurmak oldukça zordur.

    Şiddetli depresyonlarda acı ve üzüntü duygularının yoğunluğunun baskın olmasından dolayı başka duyguların yaşanması engellenebilir. Mesela, ağır depresif hastaların büyük bir çoğunluğunun üzüntü ve keder dışında başka bir duygu hissedemediği, öfkelenemediği, sevdiği kişiye sevgisini gösteremediği söylenebilir.

    Depresif hastaların genelinin bilinci açıktır. Ağır depresyonlarda bazen bilinç bulanıklığı olabilir ve buna bağlı olarak hasta zaman zaman unutkan olabilir. Ama bu unutkanlık bellek bozukluğu olduğunu göstermez. Çünkü aşırı üzüntü, keder ve acı insan beynini çok yıprattığı için geçici unutkanlığa sebep olabilir. 

    Hastaların büyük bir kısmında düşünce hızı yavaşlamıştır. Hasta kendini zor ve yavaş bir biçimde ifade eder. Depresif hastalarda genellikle algı bozukluğuna rastlanılmaz. Nadir olarak bu dönemlerinde bazı hastalar suçlayıcı ve aşağılayıcı türden varsanılar tanımlayabilirler. Ama bu genellikle geçici bir durumdur ve hastanın psikoza döndüğünü göstermez. Bunun dışında çağrışım düzeyinde başka bir bozukluk görülmez.

    Hastaların bu ruhsal süreçlerdeki bozulmalarına ek olarak hastalarda psikomotor yavaşlamada görülmektedir. Bu hastaların yürümesi, konuşması ve yemesi gibi hareketleri zorlukla olur. Hastaların genelinde iştah kaybı olup, kişi birden zayıflarken, daha seyrek olarak bir kısım hasta da iştah artışı gözlenebilir ve kişi kilo alabilir. Büyük bir kısım hasta da uyku düzeni bozulmuştur. Uykuya bir türlü dalamama ve sık sık kâbus görme durumu çok sık rastlanılan bir durumdur.

    Depresif hastalar affekt küntleşmesi sebebiyle aşırı üzüntülü ve kederli oldukları için cinsellikten kaçarlar. Bu dönemdeki hastaların cinsel isteksizliğine, cinsel güçsüzlük denilemez. Çünkü bu dönemsel bir durumdur. Ayrıca antidepresan ilaçlardan dolayı orgazm ve ereksiyon (sertleşme) sorunları çok sık görülebilir.

  • Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Çıktığımız serüvende sıra geldi 2 yaşındaki çocuğumuza…

    Çocuğunuz iki yaşında ve artık bebeklikten çıkıp erken çocukluk dönemine girmiş bulunmaktadır. Bu da, çocukları daha özgür olma hissine sahip, daha benmerkezci olmalarını haklı kılıyordur. Çocuklar, iki yaşındayken yaşadıkları haklı özgürlüklerinin önüne geçilmesini çok fazla istemezler. Engellenmek, karışılmak, söz hakkı verilmemesi gibi durumlar 2 yaşındaki bir çocuk için oldukça stres oluşturan bir faktörlerdir.  Bu stres oluşturan faktörleri yapmanız 2 yaşında ki bir çocuğu strese sokar ve olaylar çözülmez bir hal alır. 2 yaşındaki çocuğun; anne ve babasıyla inatlaşması artar, hatta öfke nöbetleri bile yaşayabilir. Diğer taraftan, bu süreçte anne ve baba olarak çocuğunuza kurallar ve sınırlar koyarken, birlikte yol alan iki yol arkadaşı gibi davranırsanız herşey çok daha kolay ve olumlu olacaktır. Süreç sizin için de çocuğunuz için de keyifli geçecektir. Annelerimiz ve babalarımız bu hususlarda en çok yönelttiği soru; ”Bu çocuk daha 2 yaşında, bunların hepsini nasıl anlar?” sorusudur. Sizinde aklınızdan bu soru geçiyor mu? Sorunun cevabı ise, hala kendini her zaman akıcı bir şekilde ifade edemese de, 2 yaşında ki bir çocuk sizi çok iyi anlar, çok iyi hisseder ve kendisini de size anlatabilmek, sizinle iletişim kurabilmek için bastırılamaycak şekilde heyecanlı ve istekli tutum ve davranışlara girer. Bu sebeple, doğduğu andan itibaren özellikle konuşmaya başladıktan sonra çocuğunuzu bir birey gibi görüp çocuğunuzla sağlıklı bir iletişime geçmeniz çok önemli bir olgudur.

    İki yaşındaki çocuğunuzun dönemsel özellikleri olarak, duygu dalgalanmaların yaşandığı, ben merkezciliğin fazla olduğu bir dönemden geçmektedir. Herşeyi hem kendi yapmak ister hemde yanında sizi hissetmek ister. Bir yandan ağlayıp, bir yandan gülebilir. Bazen neden ağladığını anlamlandıramayabilirsiniz bile. Herkes bilir, iki yaşında ki bir çocuğun ebeveyninden bahsediyorsak anlamlandıramama süreci çok normaldir. Çünkü, çocuğunuz keşif döneminde ve her kaşif gibi kaygı, stres, heyecan, gibi bir sürü duygulanımı içinde barındırmaktadır. İki yaşındaki çocuğunuzu bir kaşif gibi görerek; keşfetmesine, deneyimlemesine izin verin. Bırakın, özgürlüğünü yaşasın. Bırakın, kişiliğini geliştirsin. Tabiki, bu süreçte dikkat edilmesi gereken ince çizgileri unutmamak gerekir:

    • En sevdiği kelime “HAYIR!” olan iki yaşındaki çocuğunuzla inatlaşmadan sonuca ulaşmak,

    • Sınırlarını çizmek,

    • Güvenli alan oluşturmak,

    • Hep destek olduğunuzu hissettirmek,

    • Kararlı ve tutarlı davranmak,

    • Duygularını kabul etmek,

    • Duygularını yansıtmak,

    • Anlayışlı olmak,

    • Tercih yapmasına izin vermek,

    • Takdir etmek, gerektiği kadar,

    • Ufak tefek olumsuz davranışları görmezden gelmek,  aklımızın köşesinde olması gereken ebeveyn tutumlarının başlıcalarıdır.

        Dil gelişimi ise; bir yaş öncesine göre kelime hazinesi genişlemiştir. Kendini daha iyi ifade eder ve karşısındakini daha iyi anlar. Bununla birlikte kelime hazinesinin daha çok genişletmek ister. Kaşifliğiyle birlikte daha çok sorgular. Bu neden ile, Sorduğu sorulara her zaman cevap vermeniz, doğru cevap vermeniz, çocuğunuz ile aranızdaki olumlu ilişkinin gelişmesi açısından önemli bir yapı taşıdır. Eğer, çocuğunuzu sorduğu sorunun cevabını bilmiyorsanız, araştırmanız gerektiğini ve cevabı öğrendikten sonra cevabı çocuğunuz ile paylaşacağınızı söylemeniz; çocuğunuzun bir ihtiyacı olduğunda size güvenebileceği ve her noktada sizinle paylaşımda bulunabileceği duygusunu destekleyecektir. Burada dikkat etmeniz gereken ise; cevabı araştırıp çocuğunuza en geç 2 gün içerisinde sorunun cevabını vermenizdir. Dil gelişimini daha eğlenceli ve kaliteli vakit geçirme dilimleri olarak da değerlendirebilirsiniz; birlikte kitap okuma, özel konuşma zamanları yapma, yaptığı hareketleri anlatma oyunu oynama, gibi aktiviteler eğlenceli olacaktır.

        Dil gelişimiyle birlikte çocuğunuzun zihinsel gelişiminde de ilerleme görülür. Herşeyi neden, niçin diye sorgulaması bunun en güzel örneklerindendir. Daha önce bahsettiğimiz gibi iletişim içerisinde olma zihinsel gelişimini en çok etkileyecek hususlardandır. Bununla birlikte, oyunlar oynamak faydalı olacaktır. Bu dönemde, her türlü oyuncağın, her türlü materyalin faydası vardır. Çocuğunuz, ne kadar fazla ve farklı uyarana (oyuncağa) maruz kalırsa, zihinsel gelişimi de o kadar sağlıklı ve olumlu bir şekilde gelişim göstermiş olacaktır. Oyunlarınızın içerisine her konuyu, her etkinliği ekleyebilirsiniz. Örnek ile;

    • Matematik etkinliği,

    • Yaratıcı düşünme,

    • Özgün düşünme,

    • Sorgulama,

    • Kavram öğrenme,

    • Kategorileştirme, konulardan bazılarıdır.

        Diğer bir gelişim evresi olan duygusal gelişimi, iki yaş çocuğu için en zor olan gelişim evresidir. Ben merkezci bir dönemde olduğu için ve duygu dalgalanmalarını çok fazla yaşadığı için; kendi duygularını anlamakta da, kendi duygularını yönetmekte de çok fazla zorluk yaşamaktadır. Bu sebeple;

    • İnatlaşmalardan kaçınmanız,

    • Çocuğunuz karmaşıklığın içine girdiğinde, anne ve baba olarak sizlerin sakin kalmanız,

    • Çocuğunuzun duygularını anlamlandırmanız,

    • Sakinleşmesi için zaman tanımanız,

    • İşbirliği kurmaya çalıştığında çabalarını övmeniz,

    • Birlikte hedefler belirlemeniz,

    • Yanında olmanız,

    • Çocuğunuza karşı hep dürüst olmanız, önemli hususlardandır.

        Yukarıda bahsettiğim maddelerden, inatlaşmalardan kaçınma kısmı en önemli ve en zor olanlardan biridir. Çünkü, iki yaşındaki bir çocuğun duygu dalgalanmaları, bağrmaları, tepinmeleri, belkide vurmaya çalışması, gibi karşısındakinin inatlaşmadan iletişime girmesini engelleyecek her türlü tutum ve davranışın karşısında inatlaşmamak çok zordur. Ancak, anne ve baba olarak sizler nasıl çocuğunuza yaklaşırsanız, çocuğunuzla nasıl konuşursanız, çocuğunuza nasıl davranırsanız; unutmayın ki onlarda size aynı şekilde davranacaklardır. Bu bağlamdan yola çıkarsak, önce çocuğunuza sarılıp çocuğunuzu sakinleştirmek, sonrasında bağırmasının altında yatan nedenleri, “Bağırmana sebep olan şeyler neler?” gibi yapıcı sorularla keşfetmek, sabırla çocuğunuzu dinlemek, sakin bir ses tonu ile konuşmak, göz teması gerekiyorsa ten teması kurarak konuşmak, kuralları sakin ve iyi olduğunuz anlarda konuşmak,kesin ve net olmak, agresif olduğunda ilgi göstermemek ancak sakinleştiğinde hemen iletişime geçmek, sergilediği tüm zorlayıcı tutumlara rağmen teslim olmamak,rutinler belirlemek ve işbirlikçi bir tavır sergilemek, gibi tutumlar inatlaşmaya girmeden ve olay ego savaşına girmeden çözümlenebilmesi için ufak ufak adımları atılmasına zemin oluşturacaktır.

            Son olarak, iki yaşındaki çocuğunuz kendini, bedenini ve cinsiyetini keşfetmeye başlar. Bu keşif ile birlikte, kendini kontrol etmeyi ve denetlemeyi öğrenir. Bu da, tuvalet eğitimine başlamak için sinyaller verdiğini düşündürmelidir. Çünkü, tuvalet eğitimine başlamaya karar vermek için; hazır olduğunu bize belirli bir yaşa gelmesinden ziyade, çocuğun bu olguya hazır olunuşluğuna dikkat edilmelidir. Tuvalet eğitimine hazır olduğunu anlamak için;

    • Tuvaletini belirli zamanlarda yapması,

    • Basit kıyafetlerini kendi çıkartabilmesi,

    • İşleri kendi kendine yapmaya istekli olması,

    • Tuvalet ile ilgili konularda ilgili olması,

    • Bezinden rahatsız olmaya başlaması,gibi hususlar belirleyicidir. Ancak, burada en çok dikkat edilmesi gereken husus, tuvalet eğitimini verecek olan kişinin bu sürece hazır olunuşudur.

            Unutulmamalıdır ki; her çocuğun gelişim süreci kendine özgüdür. Bu sebeple, çocuğunuzun kendi gelişim adımlarına göre, çocuğunuzu sabırlı bir şekilde desteklemeniz ve cesaretlendirmeniz keyifli bir serüven yaşamınızın anahtarıdır!

  • Kaliteli Vakit Geçirmek

    Kaliteli Vakit Geçirmek

    Son zamanlarda tüm anne ve babaların sıkça maruz kaldığı söyle “Çocuğunuz ile kaliteli vakit geçirin!”… Peki, bu kaliteli vakit geçirmek ne demek ve kaliteli vakit nasıl geçirilir?

    İlk olarak bu söylemin neden önemli olduğundan bahsedelim… Çok önemli bir nokta var ki; anneler ve babalar, ilk duyduğunuzda kulağınıza çok basit gelen “Kaliteli vakit geçirme” söylemi aslında çok dikkatle ele alınması gereken, önemsenmesi gereken çocuk eğitiminin başlıcalarındandır. Çünkü, anne ve babanın ile çocuğu ile arasındaki duygusal paylaşım bireyin hayatında oldukça önemli bir yer işgal etmektedir. Sağlıklı bir aidiyet ve özgüven duygusunun gelişimi için doyurucu ve besleyici bir anne-baba ilişkisi çok ama çok önem arz etmektedir. Çocukların sosyal olarak yeterli seviyeye ulaşabilmesi için aileler çocuklarının duygularına karşı hassas ve özenli davranmalıdır. Ev içinde çocuklarıyla karşılıklı ve sıcak bir iletişim kurabilen ailelerin çocukları, karşılık beklemeden yardım edebilen ve güçlü konsantrasyon yeteneklerine sahip olan çocuklar olmaktadır. Anne-baba ve çocuk arasında kurulacak olan iletişimin gücü ailelerin çocuklarına yeterli ve kaliteli zaman ayırıp ayıramadığına bağlıdır.

    Kaliteli vakit geçirmek deyince; anne ve babaların günlük işleri ve sorumluluklarından kalan bütün boş zamanlarını çocuklarına adamalarının kaliteli zaman geçirmek anlamına gelmediğini vurgulamak isterim. Bu bağlamda hangi durumların kaliteli zaman geçirmek kavramına uyduğuna bir göz atmak gerekir. Kaliteli zaman geçirmek kavramıyla vurgulanmak istenen şey “sadece” çocuğunuz için ayırdığınız vakittir. Ancak, sizler evdeki diğer sorumluluklarınızı yerine getirirken çocuklarınızında etrafınızda bir yerlerde olması onunla kaliteli vakit geçirdiğiniz izlenimi oluşturmasın. Çocuğunuzla göz teması kurarak, gerçek bir paylaşım yaparak, iki tarafında hoşlandığı bir aktivite içinde olarak, duygu ve düşünce paylaşımlarında bulunarak zaman geçirdiğimiz zaman buna kaliteli vakit geçirme eylemi diyebiliriz. Ne yazık ki annelerin ve babaların daha yoğun tempoda çalışıyor olmaları çocuklarıyla geçireceği kaliteli vakti hem kısıtlamakta, hemde tüm günün yorgunluğunu yaşayan annelere ve babalara ciddi anlamda bir zorluk çıkarmaktadır. Ancak, burada çocuğunuzun duygusal ve bilişsel anlamda daha sağlıklı bireyler olarak yetişmelerini, mutlu olmalarını ve başarılı olmalarını bekliyor iseniz bu konuda biraz daha özverili bulunmanız gerekmektedir. Her gün geçireceğiniz bireysel 15-20 dakikanın çocuklarınızın için ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar çocuklarınızı tamamladığını gözlemledikçe daha fazla hassasiyet göstereceğinize eminim…    

    Genel olarak bu vakitlerde neler yapabileceğinize birkaç tavsiye örneği vermek gerekirse;

    • Çocuğunuzla beraber gününüzün nasıl geçtiğini karşılıklı olarak anlatarak anlatımda bulunarak paylaşımda bulunabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla beraber boyama, bulmaca çözme, akıl oyunları oynama gibi fazla akademik olmayan faaliyetler yapabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla beraber market alışverişi yapabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla beraber kuaföre veya berbere gidebilirsiniz.

    • Beraber takip ettiğiniz ve üzerine yorumlar yaptığınız dergileri, kitapları okuyabilirsiniz.

    • Beraber daha önceden belirlediğiniz veya seçtiğiniz çocuğunuzun yaşına uygun programları, filmleri izleyebilirsiniz.

    • Çocuğunuzun hoşuna giden ve yetişkinlerin sorumluluğunda olan işleri yapabilirsiniz. Örneğin; kurabiye yapmak, bahçedeki düzenlemeyi yapmak, araba yıkamak vb…

    • Çocuğunuzla beraber müze gezileri yapabilirsiniz.

    • Çocuğunuzla birlikte evin dışında fiziksel aktiviteler yapabilirsiniz.

    • Geliştirdiği veya becerisini sunmak istedi¤i alanlarda ortak çalışmalar yapabilirsiniz. Bunlar ve bunlar gibi birçok etkinliği çocuğunuzla beraber yapıp ona sizin için ne kadar değerli olduklarını kolaylıkla hissettirebilirsiniz.

    • Annelerin ve babaların imkanları, yaratıcılıkları ve çocuklarının keyif aldıkları etkinliklere göre planlanan ve çaba sarf edilen paylaşımlar çocuklarınızda sevilme duygusunu, değerlilik hissini artırarak, gelecekte sosyal, uyumlu, özgüvenli bir birey olmalarını sağlayacaktır.

  • Depresyon Nedir?  Belirtileri Nelerdir?

    Depresyon Nedir? Belirtileri Nelerdir?

    çok yalnızım, mutsuzum

    göründüğüm gibi değilim aslında

    karanlıklarda kaybolmuşum

    bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır

    aradıkça batıyorum karanlık kuyulara

    kimse duymuyor çığlıklarımı

    duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor

    bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım

    ümidimi yitirmişim

    biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim

    arakamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye

    veda edeceğim..

    Nilgün Marmara

    Depresyon; kişinin fizyolojisi, biyokimyası, duyguları, düşünceleri ve davranışları dahil olmak üzere vücudun bütün olarak etkilendiği bir ruhsal bozukluktur. Kişinin kendisi, başkaları ve dış dünya hakkındaki düşünce ve duygularını etkileyebilmektedir.

    Depresyon, kısa süreli sıkıntı, mutsuzluk, ümitsizlikten farklıdır. Depresyondaki mutsuzluk duyguları çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Daha önceden keyif veren, hoşlanılan faaliyetlere ilgi kaybolması yaşanır. “İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor” cümlesi çok sık söylenir. Günlük işleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Diş fırçalamak, banyo yapmak, yemek yapmak, ev temizlemek, çocuklarla ilgilenmek, arkadaşlarla görüşmek, işlerini yürütmek, toplantılara katılmak… Depresyon, yaşamımızın önemli alanlarında bile, iş, aile, sosyal yaşam olmak üzere bozulmalara yol açar. Depresyon o kadar kötü bir hal alabilir ki, kişi gelecekle ilgili ümitsizliğe kapılarak intiharı bile düşünebilir. Depresyondaki kişiler, böyle yaşamındaki önemli alanlarda isteksizlik yaşadıkları için kendilerini suçlayabilirler. “Daha önce neşeli, şen şakrak biriydim, şimdi kimseyi görmek istemiyorum. Çocuklarımla zaman geçirmek istemiyorum, dersleri ile ilgilenmiyorum, nedenini anlamıyorum kötü bir anneyim ben” gibi yorumlar yapabilirler.

    Depresyon, kişiyi bu şekilde bir çok yönden etkileyebilir ve değişik ruhsal ve bedensel belirtilere yol açabilir. Amerikan Psikiyatri Birliği Tanı Kitabında depresyon tanı kriterleri şu şekildedir:

    En az birisi depresif duygu durum veya ilgi kaybı olmak üzere aşağıdakilerden en az beşinin iki hafta süresince hemen her gün var olması gerekir.

    1. Depresif duygudurum

    2. İlgi ve haz Kaybı

    3. İştah-kilo değişikliği

    4. Uyku Bozukluğu (İnsomni-hipersomni)

    5. Psikomotor retardasyon-ajitasyon

    6. Yorgunluk-enerji kaybı

    7. Değersizlik veya aşırı veya uygunsuz suçluluk hisleri

    8. Dikkat toplamada güçlük-unutkanlık-karasızlık

    9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri, planı, girişimi

    Bu belirtilerden en az beşinin görülmesi yanında, kişinin iş, aile, sosyal yaşamında önemli bozulmaların görülmesi gerekir. Ve bunların başka bir fizyolojik bir duruma ya da ilaca bağlı olmaması gerekir.

    Bu şekilde depresyon belirtilerinin sizde de olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka psikiyatrik ve psikolojik destek almak gerekir. Depresyon önemli bir duygu durum bozukluğudur. Psikiyatrik destek, bulunduğunuz yerde bir psikiyatristle görüşüp yaşadığınız durumun depresyon olup olmadığına dair muayene olmanız, depresyon tanısı alırsanız verilen ilaçlarınızı düzenli olarak kullanmanız gerekir. Biyokimyasal bir sorun olması nedeniyle bu gereklidir. Bunun yanında depresyonla ilgili sizin nedenlerinizin ortaya konması, yaşamınızın yeniden düzenlenmesi, yaşadığınız ortamda bilinçli duygu, düşünce ve davranış değişiklikleri yaparak depresif duygu durumunuzun acilen normale dönmesi için profesyonel bir psikolog desteği ile uygun psikoterapi de almanız yerinde olacaktır.

  • Hissizleşiyor Muyuz?

    Hissizleşiyor Muyuz?

    Gergin geçen ve yüksek strese maruz kaldığımız bu günlerde üzerinde pek durmadığımız ama önemi yadsınamayacak bir konu da psikolojimiz.Terör eylemleri, şiddet olayları, toplum içi öfke patlamaları ve gazete manşetlerinde hemen hemen her gün okuduğumuz cinayet haberleri. Tüm bunlar, sosyal bir yaşantının parçası olan biz insanı nasıl etkiliyor dersiniz. Kaçımız ne hissettiğimizi düşünüyor, duygularımızın ne olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Hissizleşiyor muyuz acaba?

    İnsanoğlu çevresi ile mutlak uyum içinde bir varlıktır ve yaşadığı çevreye, olaylara adapte olmaya çalışır ki yaşamını sürdürebilsin. Bunu farkında olarak yapmaz. Fakat bu farkında olmama durumu sürecin kolay olacağı anlamına da gelmez. Şöyle bir düşünelim, sahip olduğunuz hayattan ne kadar keyif alıyorsunuz, geleceğinizi düşündüğünüz zaman içiniz mi kararıyor yoksa umutlu ve pozitif duygularla mı doluyorsunuz. 2 basit temel soru üzerinde durduk aslında ama bunu genişletmek de mümkün. Örneğin, yaptığınız aktiviteler size sıkıcı gelmeye mi başladı, monoton bir yaşantının içerisinde boğulduğunuzu mu hissediyorsunuz, gün içerisinde modunuz sık sık değişiyor ve keyif aldığınız şeyler size artık gereksiz yada geçici mutluluk gibi mi görünüyor. Tüm bu sorular karşısında sizi memnun etmeyen cevaplar alıyorsanız korkmanızı gerektiricek bir durum yok. Çünkü çoğu insanın bu günlerde yaşantıladıkları durum çok benzer. Bunun sebebi dış faktörlere bağlı olarak yoğun bir günlük strese maruz kalmamız ve bu stresin bizi depresyona yaklaştırması veya depresyona sokması. Okuduğumuz terör haberleri, şehit haberleri, tecavüz ve cinayet haberleri üzerimizde derin etkiler oluşturabiliyor. Üzülüyoruz, tepki vermek istiyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz ama bu duyguların hepsi kısa süreli oluyor. Bunların hepsi otomatik bir şekle dönüşmüş durumda; öfkemiz, üzüntümüz, her bir duygumuz, yaşanması gerektiği için yaşanıyor ve sonra beynimiz tarafından bastırılıyor, bunu halk arasındaki ‘’içine atmak’’ deyimi gibi düşünebiliriz. Bastırma işlemi, baş edemediğimiz duygu ve olaylarla mücadele etmek için farkında olmadan geliştirdiğimiz bir defans mekanizmasıdır. Peki bastırma işlemi yaparak yani içimize atarak aslında ne yapmış oluyoruz, bu bizim için faydalı mı?

    Kimi durumlar için evet diyebiliriz, ama ‘’bastırma’’ işlemi her olumsuz duygu ve olay için gerçekleşiyorsa bu insanı öğrenilmiş çaresizlik dediğimiz olguya itebilir. Öğrenilmiş çaresizliği terimsel anlamına girmeden basitçe şöyle düşünebiliriz, bir cam tarafından ikiye ayrılmış bir odadasınız ve odanın diğer tarafına geçmeye çalıştığınızda sürekli olarak cama çarpıp içeriye giremiyorsunuz, bir süre sonra o cam ortadan kaldırılsa bile siz sürekli çarptığınız için orada cam olmadığını fark etmeyip, odanın diğer tarafına geçmeye bile çalışmıyorsunuz, yaşantılamış olduğunuz negatifliği genelleyip denemekten bile vazgeçiyorsunuz. Peki öğrenilmiş çaresizlik neden bu kadar önemli. Bunun sebebi ne kadar öğrenilmiş çaresizliğe maruz kalırsanız depresyona girmeye de o kadar yaklaşma riskiniz yüksek. Okuyoruz, üzülüyoruz, kızıyoruz, ama bir şey değişmeyecek nasılsa diye bastırıp rutin hayatımıza dönüyoruz. Değiştirmek için hiç bir şey yapmıyoruz. Sabah mutsuz uyanıyoruz, işe, okula mutsuz gidiyoruz ve bu mutsuzluk döngüsünü tüm hayatımıza bulaştırıyoruz. Küçük şeyler bizi mutlu etmiyor.

    Mevsimsel geçişlerde kişilerin duygusal yönden değişimler yaşadığı, alışma sürecinde daha kırılgan ve depresif olduğu zaten biz psikologların yıllardır kabul etmiş olduğu bir gerçek. Fakat artık sadece mevsimsel geçişleri değil, yaşantısal geçişleri de ciddi şekilde hisseder olduk. Siyasi gündem, sosyal gündem ve konular birinci elden psikolojimizi ciddi bir şekilde etkiliyor gibi görünüyor. Son bir kaç senedir özellikle hareketli ve değişken bir gündeme sahip olan ülkemizde, biz henüz gündemde olan probleme ayak uyduramazken, gündem değişiyor ve yeni bir probleme maruz kalıyoruz. Bununla beraber stabil olmayan, bizi tatmin etmeyen farklı duygular yaşantılamaya başlıyoruz. Bu durum ile baş etmek için yapabileceğimiz şeylerde var tabiki. Bunların başında yaşadığımız durumun farkında olmak ve kabullenmek gerekiyor, ‘’hayatım böyle işte’’ fikri yerine sorumluluğu ele almak fikrini kendimize yerleştirmemiz gerekiyor. Düzenli şekilde yapılan egzersiz ve meditasyonun depresyon ve stres konusunda etkin olduğu araştırmalarca kanıtlanmış durumda. Ağır bir egzersiz programı olmasa da gündelik ve düzenli tempolu yürüyüşler, egzersiz faaliyetleri sizi daha iyi ve zinde hissetirecek, pozitif duygular ve düşünceler konusunda destekleyecektir. Kendinize sevdiğiniz bir aktivite bulun ve çok uzun olmasada mutlaka günde belirli bir süre bu aktiviteye ayırmaya çalışın. Bu aktivite sizin kendinizin bulması ve benimsemesi gereken bir aktivite olmalı. Gün içerisinde çok sinirli ve mutsuz hissettiğiniz anlarda nefes egzersizleri yapabilirsiniz, nefesinizi saymak, derin ve yavaş nefes alıp vermek size kendinizi dinletecek ve rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Eğer tüm bunlara rağmen bahsettiğim duygu ve durumları ciddi bir şekilde yaşantılıyorsanız, kesinlikle profesyonel bir yardıma başvurmanız gereklidir. Şunu unutmamalıyız ki nasıl boğazımız ağrıyınca doktora gidiyorsak, psikolojik destek almak da bunun kadar doğal ve gereklidir. Bu yüzden nasılsa geçer fikri veya ‘’benim hayatım böyle’’ düşünceleri içerisinde kaybolup, kendinize eziyet etmek yersiz ve gereksiz olacaktır.

  • Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Kişilerin yaşadığı olaylar karşısında verdiği duygusal ve davranışlar tepkiler yaşadığı olayı nasıl algıladığı ve bu olaya nasıl bir anlam yüklediği ile ilgilidir. Çoğu zaman, yaşadığımız olayların bizim duygu durumumuzu belirlediğini düşünürüz. Oysaki yaşanılan olayın kendisi kişinin duygularını etkilemez. Duyguları etkileyen faktörler; kişinin o olayı nasıl algıladığı, bu algıdan yola çıkarak olay hakkında ne düşündüğü ve olayı zihninde nasıl yorumladığıdır. Zihnimizde oluşan yorum ise duygularımızı, duygularımız da bedenimizde hissettiklerimizi (boğazınızın düğümlenmesi, göğsünüzün sıkışması, ürperti hissi vb.) ve davranışlarımızı belirler.

    Gün boyunca aklımızdan kısa süreli bazı düşünceler gelip geçer. Bunlar eletirdik düğmesine basınca ampulün aniden yanması gibi zihinde belirir. Bu düşünceler bazen gözümüzün önünden geçen anlık imajlar (görüntüler) şeklinde de olabilir. Düşünce doğurgandır ve birbirini doğurarak, kartopundan bir çığ oluşması gibi, giderek büyüme özelliği vardır. Bu düşüncelere ‘’ Otomatik Düşünceler’’ adı verilir. Otomatik düşünceler, mantık yoluyla ya da bilinçli olarak zihnimize getirmediğimiz, aniden ve kendiliğinden beliren düşünceler olup çoğu olumsuz düşüncelerden oluşur. Zihnimizden kısa sürede ve hızla gelip geçen düşünce veya görüntüleri o an farkına varamasak da, çoğunlukla bizde oluşturduğu duyguyu fark ederiz Bunlar; kaygı, korku, endişe, panik gibi olumsuz duygular olabilir. Duygu durumumuzun aniden olumsuz olarak değiştiği anlarda kendimize ‘’ biraz önce aklımdan ne geçti? Ya da ne hayal ettim? ’’ sorusunu sorduğumuz zaman otomatik düşüncelerimizi yakalayabiliriz.  

    İnsanlar dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde olup bitenlere bir anlam vermeye ve anlamaya çalışır. Dünyayı anlamaya çalışırken, kendisi, iletişim içinde olduğu insanlar, yaşadığı çevre ve kültürle ilgili bilgiler edinir. Bir süre sonra bu bilgilere dayalı olarak zihninde bazı inançlar oluşmaya başlar. Edindiği bilgiler ışığında dünyayı, yaşadığı çevreyi, kültürü ve insanlar arası ilişkileri kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlamlandırır ve çevresine uyum gösterebilmek için de bu deneyimleri zihninde yeniden düzenler. En temel inançlar; kişinin dünya ve diğer insanlarla olan ilk deneyimleriyle biçimlenir. İlk deneyimlerle oluşan algı ve fikirler kişi tarafından değişmez doğrular olarak kabul görür ve sorgulanmaz. Bu en temel inançlar kişinin zihinsel yapı taşları bir diğer adıyla düşünce kalıplarıdır.

    Bir sonraki aşamada zihnimizdeki düşünce kalıplarımıza uygun kurallar ve varsayımlar geliştirmeye, böylece sayıları giderek artan düşünce kalıplarımız ile zihinsel yapımızı şekillendirmeye başlarız.

    Zihnimizdeki düşünce kalıplarını destekleyen ‘’meli, malı‘’ cümleleriyle kurduğumuz kurallar ve  ‘’eğer böyle olursa, sonuç budur  ‘’şeklindeki olumsuz varsayımlar aslında, gün boyunca aklımızdan gelip geçen olumsuz otomatik düşünceleri belirler. Otomatik düşünceler ise olaylar karşısındaki duygusal ve davranışsal tepkilerimizi etkileyerek, gün içindeki duygu durumumuzu ve çevremizle olan iletişimimizi belirler. Sorgulanmadan doğru kabul edilmiş düşünce kalıpları ve bunların uzantısı olan kurallarımız, varsayımlarımız bir süre sonra bizi bir çember gibi içine alır, yaşamımızı kısıtlar ve yaşam adeta kâbusa dönüştürür.

          Kişilerin düşünce sistemleri üzerinde çalışan Düşünce Terapisi (Bilişsel Terapi) bugüne dek sizin tarafınızdan doğruluğu hiç sorgulanmadan kabul edilmiş temel inançlarınızın doğuştan gelmediğini, sonradan öğrenildiğini ve bunların sorgulanabileceği, esneyebileceği ya da değiştirilebileceği gerçeğini temel kabul eder. Olumsuz olan ve yaşamımızdaki işlevselliği bozan, sizi kısıtlayan katı, sert düşünce kalıplarınız, kural ve yargısal varsayımlarınızın tarafınızdan yeniden sorgulanmasını sağlar. Sizi kısıtlayan, hayatınızı zorlaştıran, iletişimlerinize zarar veren düşünce biçiminizi yeniden şekillendirir. Zihninizdeki peşin yargılı, aşırı kuralcı ve katı düşünceleriniz esnemeyi öğrenir. Kurallarınız ve varsayımlarınız değişip esnerken,  gün boyunca aklınızdan gelip geçen düşünceleriniz de olumlu yönde değişim gösterir. Böylece olaylar karşısındaki duygu durumunuz ve davranışsal tepkileriniz yeniden biçimlenir. Bu durum; çevrenizle kuracağınız ilişkileri, yaşadığınız olaylara verdiğiniz anlamı ve sonuçların sizi etkileme biçimini yeniden belirlerken, sizi saran çemberin de kırılmasına ve özgürleşmenize, hayattan daha fazla keyif almanıza katkıda bulunur.

  • Kadınlarda Öfkenin Korunumu (KÖK) Yasası

    Kadınlarda Öfkenin Korunumu (KÖK) Yasası

    KÖK Yasası çok eskilere dayanır. Kurucusu Hazreti Havva bile denebilir. Hikayemiz bilindik, evli çiftimiz, evlilik şart değil aslında çiftimiz desem daha doğru olur. Bu çiftimiz sıkı bir tartışmanın tam zirvesindeyken beyfendimiz kapıyı çarpar çıkar, hanım efendi evde. Beyimize sorsak: Niye çıkıverdin, neden yarım bıraktın, konuşup çözseydin ya sorunu ?

    -Kalbini kıracak bir şey söylememek için çıktım.

    -O kadar daraldım ki biraz daha kalsam boğulacaktım.

    -Elimden bir kaza çıkmasın diye çıktım.

    -Çok sinirlendim temiz hava iyi geliyor, yatışmak için çıktım.

    -Tanıdığım herkes öfkelenince bir çık hava al iyi gelir diyor, ben de öyle yaptım.

    Hikayemize devam edelim. Beyefendi dışarı çıktı parkta yürüdü, dolandı birhayli. Öfkesi/bunaltısı dindi biraz, vakitte epey geç oldu. Şimdi eve dönme zamanı!

    Öfkesiyle başbaşa bırakılan hanım efendimiz tam sinir küpü ve öfkesinde en ufak bir azalma yok hatta artış var.

    Peki sorum şu: Hanım efendinin nasıl oldu da siniri yatışmadı? Bu geçen vakitte nasıl sinirli kalabilmeyi başardı ve hatta bunu nasıl arttırabildi?

    Psikolojide her zaman birden çok cevap ve bileşen vardır. Şimdi size KÖK Yasasının bileşenlerini tanıtıyorum.

    1-Empati yetersizliği.

    2-Terkedilme, değersizlik hissi.

    3-Gaza getiren arkadaş/anne faktörü.

    4-Yarım kalmışlık hissi.

    5-Teknik olarak kullanma.

    1.Empati Yetersizliği

    Beyimiz dışarlarda dolanırken hanım efendi kocasının arkadaşlarıyla düğüne gidip lahmacunla halay çektiğini hayal ediyor! Bu kadar olmasa da eşinin de şuan çok sıkkın olduğunu ve en az kendisi kadar üzgün,anlaşılmamışve bunalmış olduğu gerçeğini yadsır. Yada o üzgün olabilir ama ben daha çok üzgünüm gibi bir kıyaslamayla öfkesini/üzüntüsünü/bunaltısını koruyup kendisini çoğu kez gergin tutmaya çalışır. Bu gerginliği diri tutmaya çalışmanın nedeni dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına geri dönecek olan tilkinin canına okumak için gerekli olan enerjiyi sağlamak!

    2.Terkedilme/Değersizlik Hissi

    Hanım efendi yaşadığı tüm duyguları eşiyle paylaşıp aşmak istiyor.Duygunu ne olduğu önemli değil: korku, öfke, bunaltı… Kendisi bu istekteyken karşısında bir muhattap bulamaması ve bu duygularıyla baş başa bırakılması kendisini terk edilmiş ve değersiz hissettiriyor. Bu duygu uzun vadede içine kapanma veya anlaşılmıyorum hissinin baş kurucularındandır. Galiba KÖK Yasasını uzun vadede en zararlı bileşeni bu olsa gerek.

    3-Gaza Getiren Arkadaş/Anne Faktörü

    Duygularıyla evde kala kalmış hanım efendinin bir şekilde kendisini ifade etmesi gerekiyor. Tahmin ettiğiniz gibi telefona sarılma akla ilk gelen seçenek. İyi de kiminle konuşacak? Şayet konuştuğu kişi yarasına tuz basarsa işler içinden iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hanım efendinin düşünce  kabiliyeti duyguları yüzünden iyice baskılanmış, zaten mantıklı düşünememektedir. Gelen bu olumsuz telkinler rahatlatmaktan öte bunaltısını/öfkesini iyice arttırmaktadır.

    4.Yarım Kalmışlık Hissi

    Sadece duygusal ilişkilerinde değil herhangi  bir ilişkide/işte yarım kalmışlık,bitirmemişlik hissi ciddi streslere neden olmaktadır. Çoğu kez etrafımızdaki insanlardan yarım kalmış işlerle ilgili duyduğumuz klasik cümle : ‘’İnan hiç dayanacak halim kalmadı, olumlu-olumsuz artık sonuç neyse o olsun. Çok uzadı bu iş.’’ Sıradan günlük işlerde bile durum böyleyken hassas duygusal ilişkileri varın siz düşünün.

    5.Teknik Olarak Kullanma

    Yaşlı teyzelerin genç gelinlere o meşhur tavsiyesi:’’Erkek adam azıcık sinirli olur kızım,  baktın kızgın elleme. Durulduklarında kedi gibi olurlar. Sözünü dinleyecektir acele etme.’’ Şimdi beyimiz içeri yavaşça içeri girdi, kendisi yatışmış ama eşi öfkesini türlü yollarla koruyabilmiş. Kanepede asık surat, gayet gergin patlamaya hazır EYP(El Yapımı Patlayıcı) gibi durmakta. Ve BOMMM( Gez tabi sen gez, evin yolunu bulabildin şükür!). Heppimize çocukluğumuzdan beri şu öğretildi :’’Karşındaki öfkeliyse üsteleme, suyuna git. Zaten öfkeli bide sen daha da kızdırma’’.Hanım efendi ister gözlem ister başka bir arkadaşının yol göstermesiyle tartışma sonrası öfkesini canlı tutup, eşinin sakinleşip eve döndüğü anda bu öfkenin enerjisini kullanmanın  gayet işe yarayan bir teknik olduğunu öğrenmiştir. Ve çoğu kez erkeğin bu sefer alttan aldığı kadınında doyasıya içini boşalttığı bir sahne yaşanır.

    Öneriler:

    1-Hanımlar eşleriniz en az sizin kadar üzülüyor/bunalıyor ve kendinilerini anlaşılmamış hissediyor. Dışarı hava almaya çıktıklarında kesinlikle lahmacunla halay çekme gibi eğlenceli şeyler yapmıyorlar!

    2-Beyler evi terk etmektense atlamamak şartıyla balkona çıkıp hava alabilirsiniz! Yine sakinleşemediyseniz KISA süreliğine dışarı çıkabilirsiniz. Sizi evde bekleyen hanım efendiye yarım saat üç saat gibi geliyor haberiniz olsun.

    3-Hanımefendiler lütfen üzgünken, karamsar ve genelde olumsuz tavsiye veren kişiler yerine daha çok olaylara olumlu yaklaşan, sakinleştiren kişileri arayın.Olumsuz duygular hakimken sonradan pişman olabileceğiniz, normalde kabul etmeyeceğiniztavsiyelere uyabilirsiniz dikkat! ( Beyler eşinizin arkadaşlarıyla ve kayın validenizle iyi geçinin. Hediye falan alın. Gönüllü itfayeci olacaklarını hayretle göreceksiniz!)

    4-Yarım bırakma her zaman insanı gerer. Sorun yaratan konuyu iki gün sonra konuşmak üzere sözleşebilirsiniz. Ertelemeyin, kendiliğinden çözülmüyor.

    5-Hanımlar öfkenizi taktik amaçlı canlı tutmayın. Bu yazıyı okuyan beyler sizde uyanın artık!

    Özet: Yok öyle basıp gitmek, adama KÖK söktürürler!

    *Tamamen gözlem sonucu oluşturulmuş bir yazı.

  • Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda olan yakınımıza nasıl yardım edeceğimiz sorusunun cevabı her zaman merak edilir. Ne yaparsak yardımcı olmuş oluruz? Zarar vermemek için nasıl hareket etmemiz gerekir? vs… Öncelikle nedir Depresyon?

    Depresyon; isteksizlik, hayattan zevk almama, içinden bir şey gelmeme temel belirtileriyle ortaya çıkan bir duygu durum bozukluğudur. Bu psikolojik rahatsızlık; hem bedeni, hem düşünceyi hem de duygu durumu (mood) etkiler. Öncelikle depresyonda olan yakınınızın depresyonun türü ve derecesi konusunda doğru bilgiyi edinmesi ve bu durumun ortadan kalkması için ilk adımın atılması sağlanmalıdır. İlk başlarda yoğun seyreden semptomlar (belirtiler) iyileşme sürecinin seyri içerisinde azalma gösterecektir. Fakat bu süreçte kişinin istikrarlı bir şekilde profesyonel psikolojik desteğe/terapiye devam etmesi iyileşme için çok büyük bir önem teşkil eder, sizde bu süreçte yakınınıza sürece devam etmesi konusunda destek olmalısınız.

    Yardım sürecini iyi öğrenmeniz gerekir. Bazı durumlarda psikoterapi sürecine ilaç tedavisinin de eklenmesi gereken durumlar(psikiyatrist desteği) olabilir. Böyle durumlarda ilaç takibini yapmanız önemlidir. En önemli noktalardan biri ise; kişiye duygusal destek sağlamanızdır. Sabırlı olmanız, ilgili olmanız, olabildiğince onu anlamaya çalışmanız gerekir. Depresyonda olan kişiyi dikkatlice dinlemeye özen göstermelisiniz, zaman zaman dışa vurduğu duygu ve düşüncelerine ortak olmalı, bunları anladığınızı hissettirmeli ve gerçekleri görmesi yolunda desteğinizi sürdürmelisiniz. Depresyonda intihar düşünceleri terapist tarafından sorgulanması gereken kritik bir durumdur. Siz depresyondaki yakınınızın intihara ilişkin işaretler verdiğini sezerseniz veya bu tip düşüncelerden bahsettiğini duyarsanız, bu durumu mutlaka kişinin terapistine bildirin. Depresyonda olan kişi içinde duygusal destek barındıran arkadaşlığa, bir arada yapılan aktivitelere ihtiyaç duysa da kendisinde çok fazla beklentiniz olduğunu hissettirmeniz ve aşırı baskı yapmanız onu olumsuz anlamda tetikleyecektir. Aktivite davetlerinizde ısrar konusunda aşırıya kaçmayın. Eğer kişiyi iyi tanıyorsanız, daha önceden yapmaktan zevk aldığı aktiviteleri birlikte gerçekleştirmenizi önermek daha başarılı olacaktır. Depresif kişinin günlük hayat etkinliklerini yapamama yönündeki yavaş halleri normaldir. Bu konuda onu zorlamamalısınız, bilerek yaptığı ve ya tembel olduğu gibi suçlayıcı ifadelerden uzak durmalısınız. Bunun bir süreç olduğunu unutmayın. Doğru bir şekilde destek olabilmek için sizde sabırlı ve hoşgörülü olmalısınız. Gerektiğini hissediyorsanız zorlandığınız alanları daraltmak adına siz de bu destek sürecinde profesyonel destek alabilirsiniz. Kişi yapılandırılmış bir psikoterapi süreci sonucunda iyi hissetmeye başlayacaktır ve böylelikle eski işlevselliği geri gelebilecek ve yeni gerçekleştirmek istediği alanlara kapı açılacaktır. Bunun bir süreç olduğunu ve doğru yaklaşımlar ve işbirliği sonunda iyi olacağını hatırlatabilirsiniz.

  • Aşkta Ara Olur Mu?

    Aşkta Ara Olur Mu?

    Zaman zaman taraflardan biri ilişkiye ara vermeyi teklif edebiliyor. Peki ilişkiyi dondurup, sonrasında kaldığı yerden devam etmek mümkün mü?

    Sevgili, partner ya da evlilik ilişkilerinde en büyük sınavlardan biri farklılıkların ve anlaşmazlıkların nasıl ele alınacağıdır. Çiftler bazıkonularda anlaşamadıklarında tartışmaları anlaşamadıklarında tartışmaları çoğu zaman münakaşaya sonra da kavgaya dönüşür. Birbirini seven iki insan ilişkinin ilerleyen zamanlarında sevgi dolu bir şekilde konuşmayı bırakıp birbirlerini incitmeye başlayabilir. Taraflardan biri diğerini incitebilir, suçlayabilir, yakınabilir, çok talepkar davranabilir ya da kuşkulanabilir . İlişkinin bu şekilde devam etmesi her iki tarafında yaralanmasına ve tamiri mümkün olmayan bir sona götürebilir. Bu şekilde bir ilişki döngüsüne girildiyse her iki taraf için de ilişkiye bir süre ara vermek uygun olur.

    – Bu talebin temelinde ne olabilir?

    Bu talebin temelindeki duygu kadınlar ve erkekler açısından farklılık gösterir. Kadınların ihtiyacı ilişkidir. Dolayısıyla kadınlar yaşadıkları sorunu ilişkinin içindeyken çözmeye çalışır. Karşılılıklı bir anlaşmazlık olduğunda kadın konuşup sorunu halletmek ister, erkeğin duygusu ise uzaklaşmak ve yaşadığı sorunu kendi kendine çözmeye çalışmaktır. Dolayısıyla böyle bir teklifle gelen bir kadınsa kadının duygusu ilişkiye dair umutsuzluktur. İlişkinin içinde ihtiyacının giderilmediğini, ilişki bu şekilde devam ederse bitebilir sinyali taşır. Böyle bir teklifle gelen taraf erkekse erkeğin duygusu daha çok boğulma, işgal, kendine alan açma isteğidir. Kadın ve erkek beyni bu noktada farklı çalışır. Kadınların hep ilişki içinde olma isteğine karşı erkekler yalnız zaman geçirmeye, bağımsız olmaya ihtiyaç duyar. Bu ilişki içinde çatışma yaratır.

    Diğer taraf nasıl hisseder kendini böyle bir durumda?

    İlişkiye ara vermek isteyen erkekse kadınların ilk düşündüğü ihtimal başka bir kadının varolduğu ihtimalidir. Böyle bir durumda kadın terk edilmeye karşı yoğun bir korku ya da kaygı hissedebilir. Burada önemli olan ayrıntı şudur. Her iki tarafın da böyle bir karar verirken ortaklaşa bir zaman belirlemeleri gerekir. Bir hafta ya da bir ay olabilir. Belirsizlik duygusu kadını çok rahatsız eder, ya bir daha hiç görüşemezsek diye düşünebilir. Terk edilme kaygısıyla ya da yalnız kalma korkusuyla başka bir partner arayışına girebilir. Ortaklaşa bir zaman diliminin belirlenmiş olması her iki tarafın da ilişkiye dışarıdan bir gözle bakabilmelerini sağlar. İlişkide yanlışlarını, eksiklerini ve hatalarını görmelerini sağlar.

    İlişkiye ara vermek isteyen taraf kadınsa erkeğin duygusu öncelikle şaşkınlık olur, kadınının netliğini anladığında ise öfke ve yetersizlik duyguları hisseder.Erkeğin ilişkinin içinde en fazla talep ettiği duygu takdir edilme, beğenilme duygusudur. Erkek ilişkide cinsel performansının, zekasının, başarısının takdir edilmesine ihtiyaç duyar. Kadınlar ilişkinin başlarında erkeğin bu ihtiyaçlarını karşılama eğiliminde olur. İlişkinin ilerleyen süreçlerinde kadının takdiri ve beğenisi azalmaya başlar. Bu aşamada kadından böyle bir talep geldiğinde erkek başarısız olduğunu, yetersiz olduğunu hisseder. Dışarıdan gösterdiği duygu çoğunlukla öfke ya da umursamazlıktır. Bu duygu içinde hissettiği duygudur.

    – Sıkça tartışma yaşanıyorsa, bağlılık, aşk ya da sevgiye ilişkin bir tereddüf varsa,

    ilişkiden yeterli doyum alınamıyorsa veya bunlara benzer sorunların olması halinde

    ilişkiye ara verip, biraz olsa da durumu değerlendirmek iyi bir seçenek olabilir mi?

    Tabi. Böyle bir süreç içine girildiyse her iki tarafın da uzaklaşıp ilişkiden beklentilerini gözden geçirmelerinde fayda var. Partnerimden beklentim nedir? Partnerim bu beklentimin ne kadarını karşılayabiliyor. Bu soruların cevabını kişilerin kendi kendine vermesi uygun olur.

    – Ara vermenin ardında tekrar devam edilme ihtimali nedir?

    Ara verme talebinin altında yatan temel duygutekrar devam etme isteğifir. Burda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa ilişkiyi sonlandırmaktantan ziyade ilişkiyi nasıl devam ettirebilirimin kaygısıyla böyle bir öneride bulunur zaten. İlişki iki taraflıdır. Benim tecrübelerim partnerler birbirlerini seçiyorlarsa her iki tarafın da ruhsal sıkıntıları brbirine yakındır. Yani ilişkide bir kişi yüzde yetmiş sorunlu, diğeri yüzde otuz sorunlu, böyle bir ilişkiye henüz rastlamadım. Biz ruhsal olarak kendimize benzeyen kişileri severiz, kendimize benzeyen kişilere aşık oluruz. Dolayısıyla böyle bir durumda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa o kişi ilişkinin içindeki sorunları daha net görmeye başlamış diyebiliriz.

    – Bu durumu sadece birlikteliklerle sınırlamayıp, evlilik içinde de ele almak

    gerekirse… Evlilik kurumu nasıl etkilenir?

    Evlilik dediğimiz zaman işin toplumsal, sosyolojik pek çok farklı yönleri de devreye giriyor. Evlilik ilişkisinde de benzer bir şekilde ortaklaşa bir süre belirleyip bir süre görüşmemek her iki tarafında da yaşadıkları ilişkiye daha objektif bakmalarını sağlayacaktır. Mümkünse bu süreci çevresindeki kişilere anlatmamak uygun olur. Çok yakın gördüğü birkaç dostuna anlatılabilir fakat aileler işin içine girdiğinde her iki tarafın da duyguları objektiflikten uzaklaşır. Kim haklı tartışmasına döner.

    – Çocuklara bu nasıl açıklanmalı?

    Çocuklara bu durum gerçekçi bir şekilde açıklanmalıdır. Biz annenle(babanla) bazı konularda anlaşamıyoruz. Bir ay kadar ben farklı bir evde yaşayacağım. Benimle istediğin zaman ilişki kurabilirsin. İhtiyaç duyduğunda beni arayabilirsin şeklinde bir açıklama yeterli olacaktır. Burda önemli olan çocuğa bunu açıklarken hissedilen duygudur. Öfkeli, korkmuş, çaresizlik içinde bir duyguyla açıklarsanız çocuk elbette bu süreçrten çok etkilenir. Ama eşler önce bu konuyu kendi içlerinde netleştirip, duygusunu hazmedip sonra bu meseleyi çocuğa açma yoluna gitmelidir.

    – Uzman desteği hangi aşamada devreye girmeli?

    Uzman desteği her iki tarafın da birbirine olan saygısını koruduğu fakat anlaşmazlıklarla başedemeyeceklerine karar verdiği noktada devreye girmeli. Çiftler genellikle birbirlerine olan bütün kredilerini kullandıktan sonra son çare olarak bir uzmana başvuruyor. Burda da taraflardan birisi çoğunlukla ilişkiyi kafasında bitirmiş olarak geliyor. Yani destek amacıyla değil de biz anlaşamıyoruz, uzman da bunu onayladı o zaman ayrılalım yoluna gidiyorlar.

    İlişkinin başlarında her şey çok güzel olur. Zamanla, yakınlaştıkça sorunlar çıkmaya başlar. Erkeğin kadından beklentileri çocukluğunda eksik kalan duyguların tamamlanmasıdır. Takdir görme, beğenilme, sevgi, özgürlük gibi kişiden kişiye farklılık gösterir. Kadının erkekten beklentileri de çocukluğunda eksik kalan duygulardır. Yani her iki taraf da çocuklukta doyurulmamış ruhsal ihtiyaçlarının giderilmesini ister. Kadınların ihtiyacı sevgi, şefkat, korunma, terk edilmeme, bağlılık ve güvendir. İlişkinin içindeki bu ihtiyaçlar zamanla karşılanmamaya başlar. Tam bu aşamada bir uzman desteği almak önemlidir. Her iki tarafında yetişkin olarak birbirini görmesi önemlidir. Taraflar karşılamaya çalıştıkları duyguların yetişkin olarak ihtiyaçları olan duygular değil de çocuklukken eksik kalan duygular olduğunu görür. Bu aşamada terapiye gelen çiftler çoğunlukla ilişkilerinde bir uyanış yaşar. Ve birbirleriyle çatışmayı bırakıp kendi iç dünyalarıyla temas kurar.. İlişkiden beklentileri daha gerçekçi ve olgun olur. En önemlisi diğerinin annesi ya da babası olmadığını görür. Cinsel ilişkileri çok daha doyurucu ve keyifli olur. Beraber vakit geçirmekten de keyif alırlar ayrı ayrı vakit geirmekten de. Yani ilişkide hem özgür olurlar hem bağlı ve güvende.

    – Çiftlere Önerilerim

    Benim gözlemim çiftlerin yapışık ikiz gibi sürekli beraber bir aktivite yaptıkları yönünde. Çiftlere önerim kendi kendilerine vakit geçirmekten keyif alacakları etkinlikler bulmaları. Örneğin çiftlerden biri yürüyüşe çıkıyorsa diğerinin evde kalıp kitap okuması. Bizim beynimizde bağlanmayı sağlayan bir hormon var. Adı oksitosin. Oksitosin birkaç dakika sarıldığımızda salgılanmaya başlıyor. Azaldığında ise beyin bu hormona ihtiyaç duyuyor. Sürekli beraber gezen çiftlerde bu hormon eksilmiyor. Dolayısıyla diğeriyle yaşanan keyifli duyguya erişilmiyor. Ara ara birbirinden uzaklaşan, ayrı ayrı zaman geçiren çiftlerin birbirlerine daha bağlı olduğunu, beraberken daha keyifli 

  • Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon kişinin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını kendi çıkarına uygun bir şekilde yönetmektir. Manipülasyona maruz kalan olgun bir kişinin temel duygusu şaşkınlıktır.

    Ben aslında böyle bir şey söylemem, neden bu şekilde konuştum ki diye düşünür ya da bu hiç bana uygun bir davranış değil kimseye böyle davranmıyorum ama onun yanında kendimi hep bu şekilde davranırken buluyorum.

    MANİPÜLATİF KİŞİLERİN DİĞERİNİ YÖNETMEK İÇİN KULLANDIKLARI YÖNTEMLER

    Manipülatif kişilerin diğerini yönetmek için en çok kullandıkları yöntem diğerinin kafasını karıştırmaktır. Kafası karışık insan en kolay yönetilen insandır. Şayet biriyle ilişki kurarken sürekli kafanızın karıştığını hissediyorsanız manipüle ediliyor olabilirsiniz.

    Kullandıkları diğer bir yöntemse sizi şüpheye düşürmektir. Siz ne söylediğinizi ya da nasıl davrandığınızı hatırlarsınız fakat bu kişiler sizin söylediklerinizi çarpıtarak, eksilterek ya da değiştirerek sizi aslında söylemek istediğiniz şeyden bambaşka bir yere getirir. Yine şaşın hissedersiniz ve kendinizden şüphe etmeye başlarsınız.

    Özgüveninizin olması manipülatif kişi açısından olumsuz bir durumdur. Çünkü söylediğiniz sözün ve yaptığınız davranışın arkasında durursunuz ve tam olarak ne söylediğinizden emin olursunuz. Dolayısıyla bu kişiler özgüveninizi yıpratacak davranışlarda ve söylemlerde bulunur. Sizi fiziksel görünüşünüzle, yaptığınız işle, arkadaş seçimlerinizle eleştirir.

    Manipülatif kişiler çoğunlukla genel ifadeler kullanır. Bu durum karşısındaki  kişiye zihnimi okuyor mu acaba duygusu hissettirir. Örneğin güven problemin var, her şey seninle ilgili değil, çok kıskanç ve endişelisin, son zamanlarda huzursuzsun gibi.

    Sizi öfelendirerek suçlu hissettirirler. İlişki kurarken yavaş yavaş öfkelendiğinizi hissedersiniz. Duygunuz yükseldiğinde ise kendinizi aslında söylemek istemediğiniz şeyleri söylerken ya da yapma istemediğiniz davranışları yaparken bulursunuz. Sonrasında gelen duygu ise suçluluktur, bu kadar tepki vererek ben hata yaptım, keşke o sözcükleri söylemeseydim çok kırıcı oldu, gibi cümlelerle kendinizi suçlarken bulursunuz.

    Duygusal anlamda sizden sıkıldığını hissettirerek alt mesaj sizi terk etmekle tehdit ederler. Bir süre görüşmeyelim diye bir taleple gelebilir, ya da şu an bunları konuşmak istemiyorum diyebilir. Bu talebin altında yatan istek sizi terk etmekle tehdit ederek onun ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmenizdir. Bu genellikle son çare olarak başvurdukları bir yöntemdir. İlişki içindeki kişi sevgili olabilir, yakın bir arkadaş olabilir ya da bu bir partner ilişkisi olabilir. Şayet terk edilmeye karşı toleransınız düşükse, diğerinin ihtiyacını karşılamaya devam edersiniz.

    ASLINDA HERKES BİR PARÇA MANİPÜLATİFTİR

    Aslında manipülasyon herkesin az veya çok kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Bizim kimliğimiz ve kişiliğimiz 0-6 yaşları arasında oluşur. Dolayısıyla ilişki kurduğumuz kişileri çocukluğumuzda bize bakım veren kişilere benzetme eğiliminde oluruz. Örneğin bir erkek sevgilisini annesine benzetme eğiliminde olur. Annesi gibi davranması için sevgilisini manipüle etmeye çalışabilir.

    Manipülatif olmamızın diğer sebebi de her insan önce kendisini düşünür. Diğeriyle ilişkide hep iyi duygular almak ister. Diğerinin ona ihtiyacı olan duyguları verebilmesi içinse bilinçdışı çocukluğunda ona bakım veren kişilerden öğrendiği sevgi alma stratejilerini uygular.

    Bu yazıda bahsettiğim manipülasyon bilinçli olarak diğerini kontrol etmek için yapılan bir takım yöntemler kullanan kişilerle ilgili. Bu kişiler çoğunlukları ağır kişilik bozukluklarına sahip olan yani borderline kişilik bozukluğu, narsistik kişilk bozukluğu ya da antisosyal eğilimi olan kişilerdir. Ağır kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler de ya da antisosyal özellikleri olan kişiler diğeriyle empati kurma yetisi az, ya da hiç olmayan kişilerdir.

    MANİPÜLATİF KİŞİLER MAZOŞİSTİK KİŞİLERLE İLİŞKİ KURAR.

    Manipülatif kişilerle ilişki kuran kişilerin çoğunlukla mazoşistik eğilimleri olur. Yani kendine acıma, kendine üzülme duyguları yüksek olan, kendine acımaktan zevk alan kişiler manipülatif, empatik olmayan, diğerinin duygularını gözetmeyen kişilerle ilişki kurar. Bu ilişki her iki tarafı da besleyen bir ilişkidir, tencere kapak misali. Mazoşistik kişinin ihtiyacı acı çekerek zevk almakken manipülatif kişinin ihtiyacı diğerini kullanmaktır. Mazoşistik kişiler bu ilişkiden sürekli şikayet eder fakat bu kişilerle ilişki kurmaya da devam eder.

    ANDA KALARAK MANİPÜLASYONU FARK EDEBİLİRSİNİZ

    Manipülasyona maruz kaldığında kişi er ya da geç bu duyguyu fark eder. Bazı insanlarla ilişki kurarken kendinizi güvende hissetmezsiniz. Beyniniz aslında bunu size söyler. Buluşmaya geç kalırsınız mesela, buluşma gününü unutursunuz. Zihniniz o kişide size iyi gelmeyen bir takım duyguların olduğunu bilir. Bir taraftan da aslında benim iyiliğimi istiyor, iyi niyetli gibi mantıklı açıklamalarınız olur. İç sesinize güvenin. Anlaşılmadığınız hissediyorsanız ya da görüşmeden sonra kendinizi kafası ve duyguları karışmış olarak hissediyorsanız manipüle ediliyor olma ihtimaliniz yüksek

    Manipülasyona maruz kişi davranışlarında ve duygularında ne kadar sakin olursa, o an ne hissettiğinin ve ne yaşadığının ne kadar farkında olursa manipülasyona maruz kaldığını fark etmesi de o kadar kolay olur. Yapmak istemediğiniz şeyleri yapmış, konuşmak istemediğiniz şeyleri konuşmuş olmamak için anda alın. Duygularınızın karıştığını ve yönlendirildiğinizi fark ettiğinde ilişkiyi kesin. Yıkıcı yorumlarla değil, yapıcı eleştirilerle sizi teşvik eden insanlarla ilişki kurun.

    Manipülasyondan en az etkilenen kişiler kimliği ve kişiliği oluşmuş. özgüveni olan, davranışlarını ve duygularını takip edebilen kişilerdir.