Eski adıyla manik-depresiff bozukluk. Günümüzde bipolar bozukluk yada iki uçlu duygu durum bozukluğu olarak bilinir. Hastalık keskin bir duygu durumundan tam zıttı olan diğer bir duygu arasında gidiş gelişlerle karakterizedir. Yani kişi önce aşırı hareketli, neşeli, hiperaktif, aşırı iyimser, kendisini çok önemli gören duygular benimserken birden aşırı çökkün, karamsar, enerjisiz, depresif duygular içerisinde bulabilir.
Bu hastalık genetik geçişlidir. Anne yada babadan birisi Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %25’tir. Her ikisi birden Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %50-75 arasındadır.
Manik Epizodlar bir kaç saatten, birkaç haftaya hatta birkaç aya kadar sürebilir. Hastalık prognozunun (gidişatının) tam olarak ne şekilde ilerleyeceğini bilmenin çok fazla yolu yoktur. Bu durum kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterebilir. Bunu ancak tedavi süresinde tespit edebilmek mümkündür. Fakat erken yaşta başlaması genel olarak prognozun kötü gidişatlı olabileceğini düşündürür.
Bipolar bozukluk tedavi edilmediği taktirde kötüleşerek devam eder. İleri boyutlarda işitsel ve görsel halisinasyonlar yaşanılabilir. Manik yada depresif epizodların tedavisi kadar koruyucu tedavi de büyük bir öneme sahiptir. Koruyucu tedavide başarı oranı %70-80′ i bulmaktadır. Koruyucu tedaviler genelde beş yıl kadar sürmektedir. Bu dönemde farmakoterapi kadar psikoterapilerinde büyük önemi vardır. Ancak hasta ilaç kullanmıyorsa ve manik yada depresif epizodta ise psikoterapi yapılamaz, yapılsa da hiç bir fayda sağlamaz.
Bipolar hastalarının yakınlarına önemli görevler düşer. Ailelerin hastayı desteklemesi ve sabırlı olmaları gerekmektedir. Aileler epizodları çok iyi takip edebilmeliler, ilaç kullanımını takip etmelilerdir. Aynı şekilde bu hastalarda alkol ve madde kötüye kullanımı olabileceği bilinmelidir. Bu yüzden hastanın ilaç suistimali aileler tarafından her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Hastalar bazen tedavi ekibini yanıltabileceği için aileler yapmış oldukları gözlemleri tedavi ekibine bildirmelidirler. İlaçların yan etkilerini, hastanın ruh halini, hem mani döneminde içine girebileceği riskli durumları, hem de depresyon döneminde ki intihar riskini iyi gözlemleyip tedavi ekibine sağlıklı bilgi aktarımı yapmaları, tedavinin bütününü değiştirebilecek önemdedir.
Etiket: Duygu
-

Bipolar Bozukluk
-

Mutlu Aşk Var Mıdır?
MUTLULUK AŞK SEVGİ EVLİLİK İPUÇLARI: MUTLULUK NEDİR? NASIL MUTLU OLURUZ?
Çoğu insana “Mutluluk” tanımını kendilerince tarif etmelerini istesek, “Mutlu bir aile ve mutlu bir yuva kurmuş olmak” şeklinde tanımlıyorlar. Peki, nedir gerçek mutluluk, bir aile kurmak mutluluk için geçerli bir formül müdür? Haydi, gelin hep birlikte biraz bunun üzerine düşünelim değerli dostlar.
Dilerseniz öncelikle “Aşk” nedir sorusu ile başlayalım düşünmeye. Aşk’ın ne olduğunu bin kişiye sorsak, bin ayrı cevap alırız, zira herkes kendi yaşadıklarından yola çıkarak aşk ve mutluluğun kendince tarifini yapacaktır:
AŞK MUTLULUK TARİFLERİ:
• Aşk, muhteşem bir duygudur.
• Aşk, uzak durulması gereken bir şeydir.
• Bir daha asla âşık olmayacağım.
• Evlilik, aşkı öldürüyor.
• Aman sakın evlenmeyin, birbirinizden bıkarsınız, vb…. daha neler neler, hepsi tanıdık geldi değil mi bu söylemlerin?
Etrafımızdaki birçok kişi kendi deneyimlerini anlatıyor oysa. Peki, gerçek anlamda aşk nedir?
Aşk, senden çıkan, karşısındaki yansıyacak yüzey bulup, sana geri dönen duygudur. Yani en az 2 kişi gereklidir, birisinden diğerine karşı hissedilen duygular vardır, bu duygular diğer kişiye uygun ortam ve mesajlar ile iletilir. Ardından karşımızdaki kişide ilettiğimiz duygular bir etkileşime girer ve bize geri dönen duygusal mesajlar ile yanıt ulaşır. İşte AŞK duygusu, o kişiden mesaj bize ulaştığında, asıl ilk duygu mesajını ileten kişinin biz olduğumuzu unutmamızdır.
NEDEN ZORDUR MUTLULUK VE AŞIK OLMAK
Âşık olmak zordur, mutluluk kolay değildir. Kişi âşık olabilmek adına önce kendisini tanımalıdır. Eksik yönlerini keşfedebilmeli, bununla yüzleşebilmelidir. İnsani eksiklerimiz olduğu ile barışmak ve kendimizi tamamlamak adına uğraşılar ve meşgaleler bulmak konusunda pozitif adım atmış olmalıdır mutlu olmak isteyen insan. Yani mutlu insan olmak yolunda bolca fırın ekmek yemek gereklidir.
Kendisini gerçek anlamda tanımayan, kişilik özeliklerini farkında olmayan, istek ve arzularını bilmeyen, sınırlarını keşfetmemiş kişi henüz olgun değildir. Duygusal ve düşünsel olarak olgunlaşmamış kişi âşık olamaz, şehvet ile şefkat duygularını karıştırır.
Geçmişte işler belki de biraz daha kolay yürüyordu, eşlerin seçiminde aileler karar veriyordu ve görücü usulü ile evlenip aile kuruyordu insanlar. Bu yazıyı okuyan siz değerli dostlarımızın ailelerinde bile belki de anne babalarımız görücü usulüyle evlenmiş olabilirler ve belki de hepimizden çok daha mutlu bir ömrü birlikte paylaşmış da olabilirler. Yani aşk yaşayarak evlenmek ve yuva kurmak ile görücü usulüyle evlenmek arasında “mutluluk” tanımı açısından bir avantaj farkı olduğunu iddia etmek pek mümkün olmayacaktır.
SÖZÜN ÖZÜ: MUTLU AŞK VAR MIDIR?
Sözün özü sence nedir, derseniz a dostlar, öncelikle hepimiz insan olduğumuzu hatırlayalım, hepimiz ölümlüyüz, hepimiz eksiğiz. Yaşam hep bir tamamlanma mücadelesi olacaktır bizler için. Kitap yazmak, yemek yapmak, resim yapmak, işe gitmek, evi derlemek toplamak, çocukları uyutmak, ödev yapmak… Hepsi kendimizi tamamlamak için meşrebimize göre bulduğumuz, seçtiğimiz farklı farklı tamamlanma yolları.
Kişi kendisini ne kadar iyi tanırsa, eksiklerini o kadar iyi fark eder ve tamamlanmak için çok daha verimli ve uygun yöntemler seçer. Tamamlanma yolculuğunda olan insan, olgunlaşma yolunda ilerliyor demektir. Kendilerini tanıyan bilen kişilerin kurduğu ilişkiler çok daha paylaşımcı, tamamlayıcı ve mutluluk odaklı olacaktır.
Mutluluk, çiftin kendilerini huzurlu ve tamamlanmış hissettiklerinde algıladıkları durumdur.
-

Oyun Terapisi
Büyükler için danışmanlık neyse çocuklar için de oyun terapisi odur. Yetişkinlerin sorunları olduğunda, bunu güvenilir bir arkadaş ya da terapistle paylaşmaları onlara yardımcı olur. Çocukların kendilerini kelimelerle ifade etme yetenekleri yetişkinlerinki gibi değildir. Bu yüzden canlarını sıkan şeyi söze dökmeleri zordur. Oyun terapisi, çocuklara düşüncelerini, duygularını, ihtiyaçlarını ve arzularını oyunla (onların en doğal ifade şekli) iletme şansı verir (Axline, 1969).
Oyun terapisi, eğitim almış oyun terapistlerinin, çocukların psikososyal sorunlarına karşı durmada ya da çözmelerinde ve sağlıklı büyüme ve gelişimi için yardımcı olduğu ve oyunun terapötik gücünden faydalanıp kişiler arası bir süreç oluşturmak için geliştirilmiş kuramsal bir yaklaşımdır. Başka bir deyişle oyun terapisi, diğer kuramlarla geliştirilmiş terapötik bir yaklaşımdır.
Eğitimli bir oyun terapistiyle çocuklar kendilerini ve dünyalarını daha iyi anlamayı, problemlerini çözmek için çalışmayı ve hayatla daha iyi şekilde başa çıkabilmek için gerekli beceriler geliştirmeyi öğrenirler.Terapist çocuğa kabul edildiği hissini verir. Çatışmaları, sıkıntıları oyunu ve oyuncakları kullanarak ortaya koyar. Çocuğun oyununu gözlemleyerek ve onu anladığını hissettirerek çocuğun rahatlamasını sağlar. Oyuncaklar yardımıyla çocuk ile terapist arasında bir terapötik ilişki başlar. Oyun terapisi, çocuğun yaşadığı problemleri ve zorlukları önlemede ya da çözmede yardım sağladığı gibi, çocuğun gelişimine ve büyümesine de katkı sağlar.
Çocuk psikoterapisinde en sağlıklı çözüm, oyundur; çünkü çocuğun duygularını ortaya çıkarabilmesi en iyi oyun ortamında gerçekleşir. Terapideki ilk amaç, çocukta yer etmiş endişe ve korkuların dışa vurulmasıdır. Oyun terapisi, çocuklar önceden hazırlanmış oyun ortamında serbestçe oynarken onların duygu ve davranışlarının gözlem yolu ile incelenmesine yarayan bir terapi tekniğidir. Çocuklar çeşitli araç gereç ve oyuncaklarla oynarken onların kendi kendilerine kurdukları oyun düzeninden, oyuncakları kullanma biçimlerinden ve oyuncaklarla kendi aralarında kurdukları ilişkiden onların duyguları, temel ihtiyaçları, tepkileri, sevgi ve nefretleri, saldırganlıkları ve benzer davranışları hakkında fikir edinilebilir.
Neden Oyun Terapisi?
Oyun, küçük çocukların yetişkinlerle ilişki kurabilmesi, dürtü kontrolü için kritik olan neden-sonuç düşünme biçimini geliştirebilmesi, stresli yaşantıları işleyebilmesi ve sosyal becerileri öğretebilmesi için gelişimsel açıdan en uygun, en güçlü araçtır (Ray, Bratton, Rhine ve Jones, 2001). Yani normal çocuk gelişimini desteklemekle beraber, aynı zamanda pek çok terapötik güce de sahiptir.
Problemlerle yüzleşemeyen çocuklar problemleri çözmede yetersiz kalırlar. Genel olarak oyun terapisi, çocuğun problemlerini anlamak, onun duygularını ve tutumlarını keşfetmek ve çocuğu bunlarla yüzleştirerek çözüm getirmesini sağlamak için geliştirilmiş bir tekniktir. Büyüme sürecinin bir noktasında çocukların birçoğu yaşam tecrübeleriyle başa çıkmada zorluk çekebilir ya da ailelerini veya öğretmenlerini endişelendiren davranışlar sergileyebilirler. Eğer aileler, çocukların öğretmenleri ya da doktorları, çocukların davranışlarıyla ilgili endişelenirse ya da çocukların sorunlarla baş etmekte zorlandığını görürse, bir uzmana başvurulması uygun olacaktır. Bu noktada, çocuklara yardım etmek için önerilen yaklaşım genellikle oyun terapisidir.
Oyun terapisi, terapistin çocukla güvenli bir ilişki kurduğu, çocuğun problemlerinin açığa çıkarıldığı ya da üzerinde çalışıldığı, çözüme varılan, yeni becerilerin pratik edildiği ve kapanışın hazırlandığı bir süreçtir. Oyun terapisi esnasında duygu durumu ve davranış değişiklikleri normal ve beklenen bir sonuçtur. Bazen işler iyiye değil de daha kötüye gidiyor gibi görünebilir. Bu beklenen ve normal bir şeydir. Aileler bunu fark ederse, bunu çocuklarının terapistiyle konuşmalıdır. Ayrıca, oyun terapisinde terapist çocuğu hayatı ya da travmatik deneyimiyle ilgili bilgi vermesi hakkında zorlamayacak, çocuğun kendi hızında sorunları işlemesine izin verecektir.
Oyun terapi odasında, çocuğa muhtemelen hayatının diğer alanlarında karşılaştığından daha fazla özgürlük alanı sunulmaktadır. Terapi seansı boyunca çocuğun her düşüncesi, her duygusu ve neredeyse her davranışı kabul görür. Çocuğun kabul gördüğünü, kendini açabileceğini ve sorunları ve korkuları üzerinde çalışabilecek kadar güvenli bir ortamda olduğunu hissetmesi açısından terapi odasında ona bu özgürlük tanınır.
Bunların yanı sıra, çocukların oyun terapisinde olan her şeyi anlatmak zorunda hissetmemesi oldukça önemlidir. Çocuk, terapi saatini kendisi ve terapisti arasında özel bir zaman olarak görür. Bu nedenle ailelerle, çocuklarının terapileriyle ilgili konuşma başlatmasına izin vermesi; ancak çocuklarına konuşmama hakkı ve özgürlüğü de tanımaları anlatılır.
Her çocuk terapi sürecinde farklı bir hızla ilerler, bu nedenle terapinin süresi, çocuğun kişiliğine, travmanın derecesine, ev ve hayat koşullarına göre değişir. Çocuklar, ortada bir yapı ve tutarlılık olduğunda daha iyi geliştikleri için seansların tutarlı bir şekilde ilerlemesinin çocuklar açısından daha faydalı olduğu görülmektedir. Bu durumda ailelerle konuşulur ve çocuklarını ayarlanan seanslara düzenli olarak getirmeleri söylenir.
Çocuğun gündelik hayatında karşılaştığı güçlükler ve çatışmalar oyun terapi seanslarında ortaya çıkar. Terapist, çocuğun; aile ilişkileri, arkadaş ilişkileri, kardeş ilişkileri gibi birçok konuda bilgiye oyun terapisi seansları esnasında ulaşabilir. Yani, çocuğun kurduğu oyundan yola çıkılarak çocuğun iç dünyasının anlaşılmasına ve çocuğun içinde bulunduğu duygu durumunun gözlemlenmesine olanak sağlar.
Oyun Terapisi Hangi Durumlarda Kullanılabilir?
Oyun terapisinin kullanıldığı problem yelpazesinin oldukça geniş olduğu bilinmektedir. Oyun terapisinin kullanıldığı durumlar şu şekilde özetlenebilir (Nemiroff ve Annunziata, 1990):
-
Kaygı bozuklukları; çocukluk korkuları (yalnız kalma, karanlık, hayvan korkusu)
-
Depresyon,
-
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu,
-
Uyku bozuklukları; kabuslar vb
-
Beslenme problemleri,
-
Tırnak emme-parmak emme,
-
Kardeş kıskançlığı,
-
Öğrenme güçlüğü,
-
Davranış bozukluğu,
-
Kayıp, yas, travma,
-
Alt ıslatma, dışkı kaçırma
-
Anne-baba ayrılığı; boşanma vb.,
-
Aile içi şiddete maruz kalmış çocuklar, oyun terapisinden fayda sağlayabilirler.
Oyun Terapisinde Amaç
Çocuk kendini oyuncaklarla ifade ettikçe yaşadığı duyguları dışa vurmaya başlar ve gerginlik vücudunu terk eder. Bu sayede çocuk, rahat iletişim kurabilir, ilişkilerinde daha aktif hale gelebilir. Sinir ve stresin yerini, ilgi ve sosyal gelişimlerine daha uygun hisler alır. Aynı zamanda çocuk, terapide öğrendiği davranışları yavaş yavaş günlük hayatına, arkadaşları ve ailesiyle olan ilişkilerine taşımaya başlar.
Kurduğu oyunu oynarken çocuk, terapistin yönlendirmesiyle hayatında kendi yaşına uygun bir hakimiyet kurar. Terapist, çocuğa onda bu duyguları yaratan olayların yaşandığı çevresi üzerinde kontrole sahip olduğu hissini fark ettirir ve böylece çocuk, gerçek hayatta yaşadığı güçlükler ile baş etme becerileri geliştirir. Oyun odasında gerçek hayat tecrübelerini ifade edebildiğinde, terapist bu durumu anlayıp kabullenebildiğinde ve yorumladığında gerçek hayatındaki zorluklarını anlamlandırılabilir.
Oyun terapisinin amaçlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
-
Oyun yardımıyla çocuğun iç dünyasını anlayabilmek
-
Çocukla terapötik bir ilişki kurmak
-
Çocuğun olayları anlamasına yardım etmek
-
Çocuğa olaylarla baş etme becerileri kazandırmak
-
Çocuğun olumlu benlik algısı geliştirmesine yardım etmek
Bunlara ek olarak çocuklara kendilerine saygı duymayı, duygularını tanımayı ve bunların kabul edilebilir olduğunu, kendi sorumluluklarını almayı, problemleri çözme becerileri ve yaratıcı düşünmeyi, kendini kontrol etmeyi, seçim yapmayı ve yaptıkları seçimin sorumluluğunu almayı benimsetme gibi katkıları da bulunmaktadır.
-
-

Somatoform Bozukluk
Somatoform bozukluklarda, kişinin tıbbi sorunların varlığını akla getiren bedensel belirtilerden yada kusurlardan yakındığı organik nedenlerin bulunamadığı görülür. Soma, beden anlamına gelir. Kısacası somatoform bozukluk; duyguları bedenselleştirmedir.
Kişinin ne başkasını kandırma gibi bir niyeti vardır ne de kasten kendileri hastaymış gibi rol yapma niyeti. Günümüzde bir çok kişi doktorlara ağrıları nedeniyle sürekli gider gelir fakat aldıkları cevap sorunların psikolojik olduğu ve bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşmeleri gerektiğidir.
Peki insan duygusunu neden bedenselleştirir?
Çünkü duygusu ile başa çıkamaz yani onu boşaltamaz veya düzenleyemez. Bazen de duygu o kadar iyi bastırılmıştır ki hiç fark edilmez. Fark edilmemeye dayanamayan duygu kendi başının çaresine bakar ve sahibinin bedeninde kendini sağdan sola atar. Bu atışlar kişiye bazen baş ağrısı, bazen omuz ağrısı, bazen de mide ağrısı olarak kendini hissettirir.
Eğer böyle bir durum yaşıyorsanız kendinize sorun; bu aralar canımın sıkıldığı, beni üzen bir olay veya kişi var mı?
İnsanın olumsuz duygularını boşaltmasının en etkili yolu o duyguyu muhatabına söyleyebilmektir. Örneğin, arkadaşıma öfkeliysem bunu ona demeliyim, anneme kızdıysam bunu ona söyleyebilmeliyim. Önemli nokta bunu söylerken nötr bir şekilde, sadece duyguyu ifade etme niyetiyle diyebilmek.
Eğer karşınızdaki kişi bunu taşıyabilecek biri değilse veya siz ona demeye hazır değilseniz bunu kendi kendinize yapacaksınız. Dışarıdan saçma görünen fakat çok etkili bir yöntem; duyguları sesli bir şekilde kendi kendine dile getirmek. Duyguyu ne kadar çok spesifikleştirerek dile getirirseniz o kadar iyi boşaltırsınız. Örneğin; ‘’Ayşe’ye bana bağırdığı için kızgınım’’ veya ‘’Anneme, bana haksızlık yaptığı için kızgınım’’ veya ‘’Abime öfkeliyim’’ vb…
Beyin çokça duyduğu şeye karşı duyarsızlaşıyor. Yani siz bunu sıkça tekrar ettikçe bir süreden sonra duygunuzun yatıştığını fark edersiniz. Tabi ki kişiden kişiye değişmekle birlikte bazen bu boşalma birkaç ay sürebilir. Ne kadar çok duyurursanız , o çabuk boşaltırsınız!
Bunu sesli bir şekilde kendinize duyurma fikrinin dışarıdan fazla basit göründüğünü düşünebilirsiniz fakat en basit olan en etkilidir. Bu teknik kendi danışanlarımda ve kendimde uyguladığım ve çok fazla olumlu geri dönüş aldığım bir yöntem.
Bir diğer teknik kamera tekniği. Kişi diyelim ki hiçbir organik neden bulunamadığı halde midesinin çok fazla ağrıdığını söylüyor. O zaman bu kişi hayali bir kamera ile o bölgeye girip bakacak. Bu kamera ağzından girse midene inse neler görür? Ağrısı konuşsa ona ne der? O ağrı ona ne anlatmak istiyor? Ağrısı hangi olaya tepki olarak orada toplanmış ve ne olursa çeker gider? Ağrısının bir cinsiyeti olsa, yaşı olsa bu ne olurdu? Bu ağrı güncel veya geçmiş hayatından birini temsil ediyor olabilir mi?
Kişinin iyileşmeye niyeti varsa ve ikincil bir kazancı da yoksa somotoform bozukluk yani kişinin duygularını bedenselleştirmesi terapi ile çözülebilen bir durumdur.
-

Ergenim, Ergensin, Ergen…
Sizlere ergenlik ile ilgili psikoloji dünyasına ait yaklaşımlardan söz edeceğim. Öyleyse ergenlik dediğimiz bu muhteşem ama bir o kadar da fırtınalı dünyada sizlerle bir yolculuğa çıkalım.
Çevremizde ya da aile içerisinde çocukluktan yetişkinliğe doğru adım atmaya çalışan bireylerle karşılaşırız. Kendi kimliklerini oluşturmaya çalışan bu bireylerin olaylar karşısındaki tepkilerine, çözüm sürecindeki denemelerine ve yanılmalarına, problem çözme stratejilerine ve zorlandıkları durumlara zaman zaman şahitlik ederiz. Şahitlik ederken belki de kendi kendinize bir zamanlar ergen olduğunuzu fısıldamışsınızdır. “Aman biz de ergen olduk. Bizim zamanımızda ergenlik mi vardı? Öyle böyle büyüdük işte…” şeklindeki söylemleri çevremdeki ebeveynlerden epeyce duydum. Ebeveynleri dinlediğimde onlara, her bireyin kendi dönemi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini genellikle hatırlatıyorum. Değişen çevresel şartlar, teknolojik gelişmeler, beklentiler, bakış açılarımız her dönem aynı olmayabiliyor. Öyleyse tüm bu farklılıkları, bilimsel bakış açısını da işin içine katarak incelemeye başlayalım ve ergenlerin dünyasına giriş yaparken, psikoloji biliminin ergenliğe nasıl baktığına kısaca bir göz atalım.
Psikoloji dünyasında ergenlik dediğimizde; konuya Jean-Jacques Rousseau’nun ergenliğe dair görüşleri ile giriş yapmak istedim. Jean-Jacques Rousseau 12-15 yaş arasındaki evreyi ergenlik öncesi dönem olarak ifade eder. Bu dönem akıl yürütme ve ben bilincini kapsayan rasyonel işlevlerdeki bir uyanışı dile getirir. Gençlerin sahip oldukları güç ve enerji fazlalığının onlarda merak duygusunu harekete geçirdiğini, sosyal bilinç ve duygusallığın ise henüz gelişmediğini vurgular. Stanley Hall ise; bu dönemi fırtına ve stres olarak adlandırır. Fırtına ve stres kişisel duyguları, tutkuları, acı çekmeyi ifade eder. Hall’a göre ergenlik bir geçiş dönemidir ve yeniden doğuştur. Anna Freud ise; 1936’larda genç kavramını şöyle tanımlar: “Genç hem son derece bencildir, ilginin ve dünyanın merkezi gibi görür kendini, hem son derece fedakardır, bir an düşünmeden kendini feda edebilir. Hem insanlardan kaçar, yalnızlığı sever, hem de büyük bir istekle kendini topluma atar.” Yani ergenlik dönemindeki gençlerin duygu ve düşüncelerinin değişken olabileceğinden ve zıt uçlarda gidip gelmeler yaşayabileceklerinden bahseder. Psikoloji bilimi ergenliği arkadaşlık ve akran grupları içerisindeki ve aile içerisindeki tutumları açısından da ele almıştır. Bu yazımda ergenlikten bahsederken konuya ergen ve aile ilişkilerine dikkat çekerek başlamak istedim.
Aile ve Ergen
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ergenliği bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlerle çocukluktan yetişkinliğe geçişi olarak tanımlar.
Aile kavramına baktığımızda ise; evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birlik olarak ifade edilmektedir. Bu birlik içerisinde 15- 16 yaşlarına gelen bir birey kim olduğu sorusunu kendine sormaya başlar. Hem fiziksel hem de ruhsal bir değişimin içerisinde kendisini kanıtlama çabası, kendi değer yargılarını oluşturma kaygısı yaşar. Ergenler bedenen büyürken, davranışlarında aynı olgunluk olmayabilir. Yetişkinlere özenme ve onlar gibi davranmaya çalışırken diğer taraftan çocuksu davranışlar sergileyebilirler. Bir yandan bağımsızlıklarını ilan etmek diğer yandan ise ailelerinin desteğini hissetmek isterler. Ergenlikte isyan duygusu otorite olarak gördüklerine yönelebilir. Bu bazen evin büyükleri bazen de toplumdaki diğer otorite figürleri olabilir. Bu isyanlarını söylenenlerin tam tersini yaparak ya da otorite olarak gördüklerini eleştirerek, aileden ya da kendilerine bakım verenlerden uzaklaşarak, aile dışında farklı sevgi kaynakları arayarak gösterebilirler. İşte tam bu dönemlerde arkadaşlık ilişkileri daha da önem kazanmaya başlar. Ve bir gruba ait olma duygusu güçlenir. Gruba dahil olmak adına riskli davranışlar sergileyebilirler. Ailedeki çocuk sayısı, sosyokültürel çevre ve ekonomik durum, anne baba yaşı ve eğitim düzeyleri, aile içerisindeki etkileşimler ve ailede görülen tutum ve davranışlar ergenin dünyasında büyük bir önem teşkil eder.
Sağlıklı ilişkilerin kurulduğu ailelerde yani bireylerin kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebildikleri ortamlarda, ergenlerde görülen yalnızlık duyguları ve aileden kopmalarda azalmalar gözlenebilmektedir. Aile içi tutumlara baktığımızda ise; reddedici, aşırı koruyucu, aşırı otoriter ve baskıcı, demokratik anne baba tutumları ergenin psikolojik ve sosyal gelişiminde olumlu ya da olumsuz etkiler ortaya çıkartabilmektedir.
Reddedici tutum ve davranış sergileyen ailelerde çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum kalabiliyorlar. Gül Şendil’e göre (2003) böyle yetişen çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum oldukları için kendileri de sevmeyen ve diğer insanlara karşı güvensiz olan bireyler olabiliyorlar.
Aşırı koruyucu anne baba tutumlarında ise; çocuğun kendi sorumluluğunda olan tüm görevler çocuk yorulmasın ya da üzülmesin düşüncesi ile ebeveynler tarafından yapılıyor. Ancak bu tutum çocuğun başarı duygusunda, kendine olan güveninde ve ilerleyen dönemlerdeki yaşantısında sorumluluk alabilme kapasitesinde olumsuzluklara yol açabiliyor. Çocuk bireyselleşme sürecinde aileden bağımsız olarak bir iş yapmak istediğinde kaygı ve korku yaşayabiliyor ve sürekli bir başkası tarafından korunma arzusu içerisinde olabiliyor.
Otoriter ailelerde ise; demokratik bir tutum söz konusu değildir. Ailede kesin kurallar vardır ve bu kurallara uyulması yönünde katı bir tutum sergilenir. Bu kuralların dışına çıkıldığında ise ceza sistemi devreye girer. Sözel hakaretler, küçümsemeler, aşağılamalar ve fiziksel şiddet ebeveynler tarafından sergilenen davranışlar içerisinde olabilmektedir. Öyleyse çocuklarımızla iletişim kurarken daha demokratik bir tutum sergilemekte fayda var. Demokratik tutum sergileyen ailelerde ebeveynler çocuklarının görüşlerine değer verirler. Hoşgörüye dayanan ve güven duygusunun yer aldığı tutum ve davranışlar sergilerler. Unutmayalım ki her çocuk özeldir. Sevgiyi, fikirlerine saygıyı, ilgiyi, anlayışı hak eder.
Değerli okurlarımız, bugün sizlere ergenliğe dair farklı bakış açılarını ve ailelerin ergenlik üzerinde ne denli önemli olabileceklerini anlatmaya çalıştım.
Çocuğunuzun size anlatmak istediği her şeyi can kulağı ile dinleyin. Küçükken anlattığı küçük şeyleri dinlemezseniz, büyüdüğünde yaşadığı büyük şeyleri anlatmayacaktır. Çünkü o küçük korkuların, heyecanların , olayların hepsi onlar için büyüktür.
-

Ergenlik Dönemi ve Aileler
Ergenlik, gençler için olduğu kadar hayatlarına katılan herkes için de büyük bir değişim zamanıdır. Genç kimliğini ve bağımsızlığını geliştirmek zorundadır. Aynı zamanda, cinsellik, uyuşturucu kullanımı ve akran ilişkileri gibi konularla uğraşırken bile sorumlu ve güvenilir olma konusunda artan baskıyla karşı karşıya kalıyorlar. Çocukluktan yetişkinliğe kadar gelişim karmaşık bir süreçtir. Bu sadece bilgi eklemek ve anlamakla ilgili değil. Bu geçiş sürecinden geçen gençler, çocuk veya yetişkin olarak yaptıklarından farklı düşünür, hisseder ve davranırlar. Bu farklılıklar tüm gelişim alanlarında görülebilir.
Fiziksel / Cinsel Gelişim
Ergenliğin fiziksel belirtileri açıktır. Bu süre zarfında kız ve erkek kasık kılları büyümeye başlar. Uzun boyluyken, kızları 16’ya kadar yükselir ve erkekler de 18’e kadar büyürler. 18 yaşına girmeye başlarlar. Erkeklerde gece emisyonları olur. Kızların göğüsleri gelişir. Erkeklerin sesleri derinleşiyor.
Tüm bu fiziksel değişiklikler, ergenlerin düşünce ve davranış biçimlerinde değişiklikler getiriyor. Cinsel farkındalık ve çekicilik geliştirir ve cinsel olarak aktif hale gelebilir. Sağlıklı oldukları sürece, vücutları her zamankinden daha güçlü ve koordine olur ve sporda başarılı olmalarını sağlar.
Bilişsel Gelişim
Bu bilişsel gelişim bir anda gerçekleşmez. Erken ergenlik döneminde, çocuklar çoğunlukla yeni temel soyut akıl yürütmelerini okul ve ev için kullanırlar. Hangi faaliyetlerde bulunmak istediklerini kendi fikirlerini ifade etmeye başlarlar ve kendi hedeflerini seçerler. Kısa vadeli sonuçlar görürler, ancak her zaman uzun vadeli değildirler.
Duygusal gelişme
Ergenlik döneminde, gençler duygusal destek için akranlarına bakarlar. Ebeveynleriyle geç ergenlik dönemine kadar, kendilerine daha yakın hale gelebilecekleri zaman daha fazla çatışmalar yaşamaya başlarlar. Aynı cinsiyetten arkadaşlarla daha da yakınlaşırlar, birçok farklı duygu yaşarlar ve ebeveynlerinden daha bağımsız hale gelirler.
Ergenlerin mahremiyete ihtiyacı var. Nasıl göründüğü konusunda endişe duyuyorlar ve vücut imajı sorunlarını geliştirebilecekler. Geç ergenliğe ulaşırken, kendilerine ve inançlarına daha fazla güvenir hale gelirler. Duyusal deneyimler arayabilir ve cinsel olarak kolayca uyandırılabilir. Ergenlik çağında, duyguları üzerinde daha iyi kontrol sahibi olmaya başlarlar. Ergen psikolojisinin çoğu, gençlere duygularını nasıl yöneteceklerini öğretme ile ilgilidir.
Çocuğunuz Mücadele Ederken Ne Yapmalı
Gençlerle Konuşmak
Ergenlerle, yaşadıkları değişimler hakkında açıkça konuşmak, özellikle bu dönemde ortaya çıkabilecek ebeveyn-çocuk ilişkisindeki değişim göz önüne alındığında, herhangi bir ebeveyn için zor olabilir. Bu yaşta gençlerin ne gibi değişiklikler ve engeller beklediğinin daha net bir şekilde anlaşılması, ebeveynlerin daha verimli konuşmalar için donatılmasına yardımcı olabilir . Gençler yetişkin benzeri kapasiteler geliştirme sürecindedirler ancak henüz orada değiller ve düşünceli rehberlik uzun bir yol kat edebilir.Gençler her ergen için zor. Ancak, bazı gençler diğerlerinden daha fazla sorun yaşıyor. Çocuğunuz aşırı duygusal sıkıntı içinde olduğu noktaya karşı mücadele ediyor gibi görünüyorsa veya günlük işlevleri bozuluyorsa, en kısa zamanda yardım almaları gerekir.
Bir ebeveyn olarak, çocuklarınız da mücadele ettiğinde acı çekersiniz. Çocuğunuza ihtiyaç duydukları desteği ve rehberliği sağlayacak kadar duygusal olarak güçlü olmak istiyorsanız zihinsel sağlığınıza dikkat etmeniz gerekir. Eviniz sürekli bir karışıklık durumundaysa, kendiniz için de yardım almanız gerekir. -

Kişilik Bozukluğu Yaşayan Yakınlarınız İle İlgili Tavsiyeler
Sınırda kişilik bozukluğunun başlıca özelliği, erken erişkinlik yıllarında başlayan, kişiler arası ilişkilerde, benlik algısında ve duygulanımda tutarsızlık ve dürtüsellik gösteren bir örüntüdür. %75 Oranında kadınlarda görülür. Çocukluk öykülerinde genellikle, bedensel ve cinsel istismar, boşlanmışlık, düşmanca çatışmalar, ana baba yitimi vardır. Bu bozukluğu olan kişilerin çoğunluğu 40’lı yaşlarda ilişkilerinde daha çok durağanlık kazanır.
Yakınınızın yaşadığı rahatsızlıkla ilgili olarak bilgi sahibi olmak, yaşadığı duyguları gerçekten yaşadığını kabul etmek ve kabulü göstermek, söylediklerinizi yalın ifade etmek, sorumluluk alması konusunda onu yüreklendirmek gerekir.
Yaptıklarının isteyerek, bilerek yapmadığını unutmayın, onu olduğu gibi kabul edin, küsmeyin, terk etmeyin. Olası uzlaşmazlıkları serinkanlı, sakin ve olağan karşılayın, savunmaya geçmeyi, sözünü kesmeyin, sözünü kesmeden dinlemede kalın. O sırada onun tek isteği duyulmaktır. Bu sizi incitebilir, kolay değildir, ancak öfke duymak SKB nin bir özelliğidir, bu duygularının bir yönünü yansıtıyor olabilir, duygu birden tersine de dönebilir. Bunları göz önünde bulundurup size olan öfkeyi kişisel almamalısınız.
Yaşadıkları duygular ve tepkileri sıra dışı ve yoğun olsalar da görmemezlikten gelinmemeli ancak yaşadıklarına katılmadan, bunları gerçekten yaşadıklarını anlamanız ve anladığınızı göstermeniz işe yarar. Bunun için ayna gibi onun söylediklerini geri yansıtmak etkili olabilir. Örneğin ‘bunda ne var, neden böyle hissediyorsun’ yerine ‘böyle hissediyor olman hiç kolay olmasa gerek’ demek yararlı olur.
Eleştiri ve suçlama karşısında savunmaya geçmeyin, duygularını ifade etmesine izin verin, sabırlı olun, tartışmaya girmeden dinlemede kalın, dinlenilmek, duyulmak ve yaşadığı duyguların anlaşıldığını göstermek, iyi gelir.Öfkelerini kişisel algılamayın. Yaşadığı duygulardan kurtulmasını üstünü örtmelerini, görmezlikten gelmelerini istemeyin, korku duymak, yalnızlık çekmek, sevilmediğini hissetmek, dışlanmışlık, öfke, nefret ile ilgili sözcükler kullanmaları, eyleme dökmelerinden iyidir.
Yaşadığı olayların sonuçlarından korumaya çalışmayın, yaşadıklarından ders çıkarmayı öğrenmeli, gerekiyorsa duvara toslayabilir. Yaptıklarının bedelini ödemezse ve hep birisi özveride bulunursa ödüllendirilmiş olur ve davranış süreklilik kazanır.
Gözünü korkutmaya çalışmayın, isteklerinizi karşılamazsa uygulayacağınız yaptırımlar konusunda kesin konuşmayın, tehdit etmeyin, bu gibi yollara başvurmak sonuç vermez. Güçlü olduğu yanları kendisine hatırlatın, gösterdiği çabayı takdir edin, desteğinizi, yanında olduğunuzu hissetmesini sağlayın.
Olaylara serinkanlı ve sakin yaklaşın, olağan karşılayın. İlişkilerde zorlanmanın (dışlanma, eleştirilme, uzlaşmazlık) altından kalkmakta güçlük çekerler, dolayısıyla sakin bir ortam oluşturun.
Ev içindeki sorunlar çözülürken ne yapılması gerektiği konusunda onuda sürece katın, neler yapılabileceği sizden yardım isteyip istemediğini sorun.
Kaldırabilme ve katlanabilme sınırlarınızı olmalı. Açık bir dille beklentilerinizi söyleyin. Bunu yaparken de, onun gözünü korkutmadan, gözdağı vermeden söyleyin.
Öfke nöbetlerine, ısırmalara, vurmalara katlanmayın, daha sonra konuşmak üzere ortamdan ayrılın. Bu tür davranışlarla ilgilenmek onları ödüllendirmektir, en iyisi ilgi göstermeyin.
-

Narsistliğin Eksikliğe Tahammül Edilemezliği !
Narsist kişi kendisindeki her türlü özelliğin ve yahut yaptığı hemen hemen her şeyde üstün olduğuna ikna olmuş kişidir. Narsist kişi bir nevi eksikliğe tahammül edemeyen özelliğe sahiptir. Ve başkalarının üstün olmasını hoş karşılamaz. Kendinin özel olduğuna inanmıştır. Bu özellik, karşısındaki kişileri değersizleştirmeyle sonuçlanır. Bu özelliğe sahip kişiler karşısındaki kişiyi değersizleştirir çünkü bu durum üstün gelip kendi değerini arttırmak içindir. Aksi takdirde çocukluk çağında bilinçdışına attığı yani çocukluk çağında baş edemediği ve bastırdığı utanç duygusunu anımsayacaktır. Utanç insanın en zor tolere ettiği duygulardan biridir. Utanç yaşayan çocuk bunu basit bir kusur, hata şeklinde değil, benliği sarsan bir duygu olarak deneyimler. Yani narsisizm aslında çocukta yaşadığınız çok kuvvetli bir utanç duygusunu örtbas etmek için ortaya çıkar.
Çocuklukta utanç duymanızın nedeni, onu yetiştiren, yani ona bakım veren kişi gözünde yaşadığı utançtır. Yaklaşık bir – iki yaşlarında büyük bir sevinçle annesi ile heyecanının paylaşmak isteyen çocuk oradan gelen beklenmedik bir hayır sözcüğü yada belirsiz bir mimik, çocuğun annesi tarafından reddedilmiş gibi hissettirir. İşte bu etkilerden dolayı çocukluk çağında sürekli doğru veya iyi olamadığında bu duygudan uzaklaşmak için çocuk kendisinin çok güçlü, özel, önemli ve değerli olduğu fantezi dünyasına sığınır. Bu reddedilme hissinden kaçarak hayal dünyasına sığınan çocuk, yetişkinlik çağına narsist bir kişi olarak yansır. İşte bu yüzden kendilerinden emin görünürler ama kendisinden daha değerli gördüğü bir kişiye veya bir küçük olaya dahi kolayca öfkelenebilir ve karşı suçlamaya geçer. Esasında yaşadığı büyük bir reddedilme, utanç duygusudur..
Narsisistik Kişilik Bozukluğu’nun DSM V Tanı Ölçütlerine göre temel özellikler;
-
Büyüklenir (Başarılarını ve yeteneklerini abartır, gösterdiği başarılarla orantısız bir biçimde, üstün bir biçimde görülme beklentisi içindedir).
-
Sınırsız başarı, güç, zekâ, güzellik ya da yüce bir sevgi düşlemleriyle uğraşır durur.
-
“Özel” ve eşi benzeri bulunmaz biri olduğuna ve ancak özel ya da üstün diğer kişilerce (ya da kurumlarca) anlaşılabileceğine ve ancak onlarla ilişki kurması gerektiğine inanır.
-
Çok beğenilmek ister.
-
Hak ettiği duygusu içindedir (özellikle kayırılacak bir tedavi göreceğine ya da her ne istiyorsa yapılacağına ilişkin anlamsız beklentiler içerisinde olma).
-
Kendi çıkarı için başkalarını kullanır (kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarını kullanır).
-
Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini anlamak istemez.
-
Sıklıkla başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.
-
Başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş̧ davranışlar ya da tutumlar sergiler.
-
-

Öfke ve Kontrolü
Öfke son derece insani bir duygudur önemli olan öfkenin ne zaman nasıl ve ne yoğunlukta yaşandığıdır. İnsanın duygu sisteminin bir parçasıdır çünkü insan nasıl ki görür işitir üzülür veya mutlu olur aynı şekilde öfkelenir. Öfke kişiye göre değişkenlik gösterir; öfkenin yaşanma şekli cinsiyet yaş eğitim durumu kişilik yapısı gibi pek çok faktöre bağlı değişiklik gösterebilmektedir.
Öfke genelde ‘ikincil duygu’ olarak yaşanır. Psikolog Dr. Thomas Gordon öfkeyi bir buzdağına benzetir, bilindiği gibi buzdağının büyük bir kısmı suyun altında kalır ve görünmez; görünen daha küçük kısmı da suyun üzerindedir. İnsanın yaşadığı öfke yalnızca buzdağının görünen kısmıdır, altta kalan büyük bölümde de öfke duygusunun altında yatan ikincil duyguların bulunduğunu ifade eder. Suyun altında kalan bu gizli duygular birikip, sertleşip, katılaşınca buzdağının tepesindeki öfkeyi oluşturur. Diğer bir deyişle; kişinin öfkelenmesine neden olan aslında çoğu zaman fark etmediği başka duygularıdır. Örneğin üzüntü, merak, kıskançlık, suçluluk, yalnızlık, anlaşılamama, çaresizlik, umursanmama, haksızlığa uğrama vb. Öfkenin kaynaklarını ortadan kaldırmayı başarmak için buzdağının altındaki bu ikincil duyguların anlaşılabilmesi gerekir.
Öfke kontrolü öfkelenmemek değildir, öfkemizi uygun şekilde yaşayabilmektir. Öfke kontrolünde asıl hedef; mağdur olmamak ve mağdur etmemek arasında denge sağlayabilmektir.Öfkenin Gerçek Kaynaklarına Odaklanmak:
Öfke kontrolünde bu duygunun hissedilmesine neden olan faktörleri fark etmek çok önemlidir. Öfkelenen kişinin kendisine şu soruları sorması oldukça faydalı olacaktır:
1-Öfkemi nasıl yaşıyorum?
-Öfkelendiğimde hangi duyguların etkisinde kalıyorum?
-Öfkelendiğimde aklımdan ne gibi düşünceler geçiyor?
-Öfkelendiğimde bedenimde neler oluyor?
2-Hangi durumlarda öfkeleniyorum?-Öfke yaratan durumlar nelerdir?
3-Öfkelenmek benim için ne anlama geliyor?-Öfkenin anlamı ele alınır, herkes için farklı bir anlam ifade edebilir.
4-Bu şekilde öfkelenmem pozitif ya da negatif ne gibi sonuçlar ne oluyor?-Sonuçlar kişisel değer taşır size göre yakacak olan bir sonuç karşınızdaki için zafer anlamı taşıyabilir.
Öfkenin altındaki temel duygular fark edilmeli birincil duygular keşfedildiğinde onlarla başa çıkmanın daha sağlıklı yolları bulunmalı mesela kişiyi öfkelendiren birincil duygu haksızlığa uğramışlık olabilir, bu durumda kişinin hakkını araması için daha işlevsel yollar; açıkça talep etmek, karşısındakine sınır koymak vb. keşfedilmeli ve kullanılmalıdır. Amaç öfkelenen kişinin verdiği tepkileri yumuşatmak ve kişiye saldırganlıktan uzak şiddet içermeyen iletişim becerisi kazandırmaktır.
-

Çocuğun Kişilik Gelişimi
Yaşam boyunca kişinin diğer insanlarla ilişkileri, deneyimleri ve bu yaşantılarına ilişkin yorumları ve kararları kişiliğin oluşumunu etkileyen önemli faktörlerdir. Örneğin çocukluk yıllarında topluluk karşısında konuşma denemeleri, deneyimleri ve bunlarla bağlantılı olarak çevresinden aldığı geri bildirimler ve kendisiyle ilgili yorumlarının sentezi kişinin gelecek yaşamında girişken, utangaç veya saldırgan kişilik özelliklerine sahip olup olamayacağına dair belirleyici etkenler olabilmektedir. Çünkü kişi bu bilgilere dayalı olarak kendisinin nasıl bir insan olduğuna ve olacağına karar verir; kendisinden beklentilerini bu bilgilere dayalı olarak temellendirir.
Benlik kavramı olarak isimlendirilen bu yapı; kişinin kendine ilişkin duygu ve düşünceleri olarak şekillenip, davranışlar olarak diğer insanlarca gözlenebilir hale dönüşür. Dışarıdan gözlenebilen bu öğeler, kişinin diğer insanlarla ilişkilerinin şekillenmesinde de aracı olur.
Çocukların çeşitli özelliklerine ve gelişim dönemlerine ilişkin bilgi edinmek, onları anlamada, onlarla daha iyi iletişim kurmada ve zaman zaman yaşanan güçlüklerle başa çıkmada çok önemlidir.
Gelişim hızı, her gelişim basamağına ve her çocuğa göre iniş çıkışlar ve farklılıklar gösterebilir. Her çocuğun gelişim hızı ve şekli farklı olsa da, genel olarak her çocuk aynı gelişim basamaklarından geçerek büyür.
Gelişim, bilişsel ve sosyal yönleriyle bir süreçtir. Gelişim süreci içinde çocuklar, bilişsel ve sosyal alanlarda eski bilgilerine yenilerini ekleyerek ve bu bilgileri içselleştirerek aktif birer rol oynarlar. Bu süreç içinde çocuklar;
-
bağımlılıktan özerkliğe,
-
ben-merkezcilikten paylaşmaya,
-
sabırsızlıktan, isteklerini ertelemeye ve beklemeyi öğrenmeye,
-
tutarsız davranışlardan tutarlılıklara,
-
duyguları ani değişmelerden daha dengeli bir duygu durumuna,
-
düşünceleri ise somut düşünceden soyut ve mantıklı düşünmeye doğru bir gelişim ve değişim gösterir.
ANNE VE/VEYA BAKIM VEREN KİŞİNİN ÖNEMİ
Anne ve/veya bakım veren kişinin sevgisinin dengeli, sürekli ve tutarlı bir biçimde verilmesi, en az çocuğun beslenmesi için gerekli olan besin maddeleri kadar önemlidir. Yapılan birçok araştırmada, kısa süreli de olsa anne-çocuk ayrılıklarının sonuçları ve etkileri incelenmiştir. Araştırma sonuçları, çocuğa iyi bir yedek bakım sağlandığı, bakım veren kişinin sık değişmediği ve çocuk ile iyi ilişkiler geliştirilmiş olması durumunda, çocukların bu ayrılıktan örselenmediği ve en az düzeyde etkilendikleri hatta yeni deneyimler kazandıkları için gelişimlerine olumlu katkıda bulunduğunu göstermektedir.
Çocukları etkileyen ne annenin çalışması ne de yedek bakıcı ile büyümeleridir. Çocukları etkileyen, anne-çocuk arasında kurulan ilişkinin süresi değil niteliği, annenin tutumları ve çocuğunda uyandırdığı güven duygusudur.
Çalışan anneler, evde ve işteki sorumluluklarından dolayı annelik görevlerini ihmal ettikleri ya da aksattıkları endişesi ile suçluluk duyabilmekte, gerginlik yaşayabilmekte ve bu nedenlerle çocukları ile ilişkilerinde daha hoşgörülü, daha az sınır koyan ve daha gevşek bir disiplin uygulayabilmektedirler. Bunlarla birlikte çocuklarının üzerine aşırı derecede düşmekte ve çocuklarını gereğinden fazla koruma eğiliminde olabilmektedirler. Genelde farkında olunmadan yapılan bu tür davranışlar, çocukların sosyal ve duygusal gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.
ÇOCUĞUN GELİŞİMİNDE BABANIN ÖNEMİ
Çocuklar doğumdan itibaren anneyle olduğu gibi babalarıyla da bağlılık kurarlar ve bir güven duygusu geliştirirler. Araştırma sonuçları babalarıyla güvenli bir ilişki kuran çocukların daha sosyal, akademik olarak daha başarılı, kendilerine daha güvenli çocuklar olduklarını göstermektedir Araştırma sonuçları, baba yokluğunun çocukların özellikle zihinsel işlevlerini etkilediğine işaret etmektedir. Babanın yokluğuna çocuklar çeşitli psikolojik tepkiler vermektedir. Yapılan araştırmalar bu tepkilerin, babanın ailedeki rolüne, çocukla iletişimine, çocuğun yaşına, ayrılık süresine, annenin özelliklerine ve çocuğun ailedeki diğer bireylerle ilişkisinin niteliğine bağlı olarak değiştiğini vurgulamaktadır. Babanın uzun süreli yokluğunda çocuklarda daha çok saldırgan davranışlar, hırçınlık, okul başarısında düşme, antisosyal davranışlar ile uyum sorunları gözlenmiştir. Ayrıca babanın olumlu ve nitelikli ilgisinin, çocuklarda liderlik, uyum yeteneği, matematik başarısı ve olumlu cinsel kimlik gelişimi ile yüksek oranda ilişkili olduğu bulunmuştur.
Çocukların, anneleriyle olduğu kadar babalarıyla da bağlılık ve güven ilişkisine, ilgi ve sevgisine ihtiyaçları vardır.
Çocuğun, aile içi ilişkilerde bir hiyerarşi olduğunu bilmesi çok önemlidir. Çocuklara söz hakkı tanınarak fikirleri ve duyguları öğrenilmeli, ancak aile bireylerini ilgilendiren kararlar anne-babalar tarafından alınmalıdır.
Çocuğun Kişilik Gelişiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler
Anne baba olarak çocuğunuza koşulsuz sevgi verin.
Çocuk yetiştirirken mutlaka tutarlı davranın.
Kendi içinizde de tutarlı ve davranışlarınızla örnek olun.
Tartışma ve kaygılarınızı çocuğunuza yansıtmayın.
Çocuğunuzun temel ihtiyaçlarını karşılayın.
Güvenilir anne baba olun.
Çocuğunuza güvenin ki, o da kendine güvensin.
Çocuğunuzla nitelikli zaman geçirin.
Çocuğunuza şiddet uygulamayın, haddini aşan ceza vermeyin.
Olumlu davranışlarını onaylayın, ödüllendirin.
Çocuğunuzun gerçekçi ve başarabileceği amaçlar edinmesine rehberlik edin.
Çocuğunuzun başarı duygusunu yaşaması için fırsatlar yaratın.
Kendi kişilik çatışmalarınızı çocuğunuza göstermeyin.
Aşırı koruyucu, otoriter, ilgisiz anne baba olmayın.
Çocuğunuza güvenin. Siz ona güvenirseniz, çocuk da kendine güvenecektir.
Çocuklarınızı başka çocuklarla kıyaslamayın.
Yeteneklerini ortaya koyabilecek fırsatlar yaratın.
Başarısız olduklarında suçlamayın, aşağılayıcı kelimeler kullanmayın. Bunun altındaki nedenleri araştırın ve destekleyin.
Çocuklarınızın sorumluluk almalarına izin verin.
Çocuğunuzun kendi başına yapmak için çabaladığı işlerde ufak tefek hatalarına karşı hoşgörülü olun. Çocuklar, bu dönemde yaptıkları iyi işlerin sonunda beğenilmek ve takdir edilmek isterler.
Çocuğunuza cesaret kırıcı değil, destekleyici yaklaşımlarda bulunun.
Arkadaşlık ilişkilerini onlara belli etmeden uzaktan kontrol edin.
Çocuğunuza ne yapacağını söylemek yerine, ona mümkün olduğunca seçenekler vermeye ve seçimlerine rehberlik etmeye çalışın.
Bir şey yapmaya zorlamayın, ancak yapabilecekleri konusunda yüreklendirip, destek verin.
Kendi korkularınızı çocuğunuza yansıtmayın.
Çocuklarınıza yaşamı hiçbir zaman kötü, olumsuz olarak empoze etmeyin. Çocuklar dünyaya her zaman pozitif bakmalıdır.
Çocuğunuzun duygusal gelişimine, duygularını dile getirmesine yardımcı olun.
Çocuğunuzu fiziksel özellikleri ile değerlendirmeyin. Çocuğunuzun fiziksel özelliklerinin, kişisel gelişimini olumsuz etkilememesine dikkat edin. Düzenli ve sağlıklı beslenmesine özen gösterin.
İçine kapanık, kendine güvensiz, sessiz ve alıngan çocukların bu yönlerini değiştirmelerine fırsat verecek etkinlikleri yapmaları için onları destekleyin; ancak onlar adına karar vererek girişimlerde bulunmayın.
Çocukların en büyük gereksinimlerinden biri mutlu bir yaşam sürme ihtiyacıdır ve anne-babanın da en büyük görevi, bunu çocuğa yaşatmaktır.
-