Etiket: Duygu

  • Kıskançlık ve Othello Sendromu

    Kıskançlık ve Othello Sendromu

    Kadın ve Erkek ilişkisi

    Cinsellik, erkek ve kadın arasında olan temel arzu ve isteklere dayanan dürtü ve hislerdir (WHO, 2015). İnsan varolduğu günden itibaren varoluşunu sürdürmek, neslini artırmak için içgüdüsel olarak bu hisleri yaşamakla kodlanmıştır. Bu hisleri yaşayan kişiler sosyal çevreleri biçimlendikçe daha kompleks duygular geliştirmeye başlamışlar, örneğin aşk, flört gibi. Oysa ki insanların ilk temel dürtüleri cinsellik ve üremeydi. Aşama aşama sosyal faktörler, dinler ortaya çıktıkça insanlar sosyal normlara göre biçimlendikçe sahiplenme, aile kurma, anne-baba olma, eş, sevgili, nişanlı olmak gibi çok farklı sıfatlara sahip olmaya başladılar. Sosyal normlar farklı anlamlar kazanmaya başladıkça kişiler farklı duygular geliştirmişler; bunlardan biri de kıskançlık duygusudur. Kişiler ilişkiye başlamadan önce bilinçaltında bir çok beklentileri olsa da bunlardan en önemlisi sevilmek arzusudur. Bu psikolojik ve sosyal gereksinimdir. Kişiler okudukları kitaplardan, baktıkları dizilerden, filmlerden, çevrelerinden duydukları hikayelerden ideal bir aşk yaşayacaklarının hayalini kurmayı öğrenmişler. Oysa ‘ideal Aşk’tan çıkardıkları anlam bilinçaltında kendilerine koşulsuz-şartsız aşık bir kişiye sahip olma dürtüsüdür. Bu psikolojik olarak zorlu hayat tecrübesine sahip ve çocukluktan sevgiye aç olan kişiler arasında görülebileceği gibi, yukarıda not ettiğimiz sosyal beklentilerle de alakalı olabiliyor.

    Kıskançlık

    Bu sebeplerden kıskançlık duygusu doğar. Kişiler kıskançlık duygusunu aşkın ayrılmaz bir parçası olarak düşünselerde aslında tamamen farklı bir duygudur. Kişilerin beyinlerinde oluşturdukları farklı düşüncelerin sonucu olarak ortaya çıkan ‘kıskançlık’ duygusu ne kadar seversen o kadar kıskanırsın mantığına göre sosyal olarak çerçevelenmiştir. Yani kişi ne kadar çok kıskanılırsa o kadar çok sevildiğini düşünür, ya da ne kadar kıskanırsa o kadar çok seviyordur hissine kapılır. Ve sonuç olarak bilinçaltında yatan ‘eşsiz aşk konsepti’ kıskançlıkla eşleştirilir. Oysa analizime göre kıskançlık:

    1. Kıskançlık karşı tarafın özgüven sorunu olarak ortaya çıkan bir durumdur. Kişi kendine ve partnerine ne kadar güvense de, partnerinin ondan başkasına ‘güzelmiş, yakışıklıymış, akıllıymış, zekiymiş ve s….. bir çok örnek verilebilir’ – demesini, veya aklından geçirmesine tepki verir, çünkü her birey partneri için ‘süper star’ olmak istiyordur. Bu genelde naif duygulardır ve ilişkiye başlayan kişilerin kıskançlıktan beklentisi budur. Kişi partnerinin ona ne kadar değer verdiğini hisseder ve çizgiler aşılmadıkça bir çok kişi bu durumdan zevk alır. Bu durum genelde bilinçaltında yatan Epik aşkın göstergesi olarak sosyal olarak kabul edilmiştir.

    Not: Bu durum sürekli partnerini başkalarıyla kıyaslayarak küçük düşürme durumuyla alakalı değildir.

    1. Partnerinin ondan önceki yaşamındaki ilişkileri hakkında fazla bilgi ve detaylara sahip ve ya tam aksine ve bu yüzden kişi her zaman için potansiyel tehlike olabilme ihtimalini göz önünde bulunduruyordur.

    2. İlişkilerinde sağlıksız giden bir durum vardır ve ilişki durumları askıdadır, kişi ortada 3.şahsın olduğundan şüphelenmeye başlayabilir

    3. İlişkilerini sağlıksız duruma getirmiştir kendisi, ihanet veya flörtler yapıyordur, ben yapıyorsam acaba karşı tarafta mı bunu bana yapıyor düşüncesi kişini terk etmez. Burada bilinçaltında yatan duygu kişinin vicdanıdır, ihanet etmesine rağmen partnerine karşı hisleri vardır ve sürekli yaptığı şeyin yanlış olduğunu algılar, ama bir daha aynı şeyi yapmaktan kendini alı koymak konusu ise tartışılır.

    4. Othello Sendromu – Paranoya – ortada hiç bir sebep yokken kişinin karşı tarafı ihanetle suçlaması

    Othello sendromu

    (Delüzyonel kıskançlık; patolojik kıskançlık)

    Kişi hiç bir gerçek sebep ve ispat olmaksızın partnerinin onu aldattığını, ona ihanet ettiğini düşünmesi, ve sonuç olarak sosyal olarak kabul görmeyen ve anormal davranışlar sergilemesi durumudur. Bu aşağıdaki bazı örnekleri içerir:

    • Parterini sürekli başkalarına bakıyor mu diye takip etmek

    • Partnerinin davranışlarını sürekli sorgulamak

    • Partnerinin telefonunu sürekli kontrol etmek, gelen aramaları, mesajları, yanlış olsa dahil sorgulamak

    • Sosyal medya kullanmaya izin vermemek

    • Nerede olduğunu, ne yaptığını, kiminle olduğunu çapraz sorgularmış gibi sorgulamak ve yalanını ortaya çıkarmağa çalışmak için uğraş vermek

    • Ev dışında bir hayatının olmasını engellemek

    • Parterinin bu durumdan kurtulmak için yaptığı her davranışını (boşanma, evi terk etme ve s.) ihanet olarak değerlendirmek ve onu ihanetle suçlamak

    • Partnere karşı sözel ve fiziksel şiddet uygulama.

    • Partnerini kıskançlığına sebep olduğu için suçlamak

    • Patolojik kıskançlık davranış sergilediğini kabullenmeme

    • Başkalarına ve kendine zarar vermekle tehdit etmek

    Takıntılı ‘Othello’ sendromunda kıskançlıkla ilgili endişeler kişiyi terk etmezken, onu sürekli parterini kontrol etmeye iterken, özgürlüğünü sınırlarken, delüzyonel kıskançlıkta kişi partnerinin davranışlarından veya sebepsiz olarak sonuçlar çıkarır, örneğin partnerinin ona cinsel performansını düşürmesi için karışım içirdiğini düşünebilir, sevgiliyle rahat zaman geçirebilmesi için. Veya partnerinin başkasından cinsel yolla bulaşan bir mikrop kaptığını ve o mikrobun ona bulaştığını düşünebilir. Her iki sendrom beraber görülebileceği gibi, tek tek de görülebiliyor.

    Rahatsızlık psikolojik, sosyal ve kişilikle ilgili sebeplerden ortaya çıkabilir. Erkek hastalarda genelde cinsellikle ilgili güçlü doyumsuzluk ve ihanet bu durumu tetiklerken, kadınlarda güçlü duygusal doyumsuzluk ve duygusal ihanetler bu durumu tetikleyebiliyor. Ayrıca alkol, amfetamin, ve kokain kullanımı bu rahatsızlığı tetikleyebiliyor (Kingham , 2004; Shephard & Michael, 1961).

    Tedavi

    Rahatsızlık psikiyatrik ilaçlarla (anti-psikotik ve anti-depresan) tedavi edilirken, yanında psikoterapi alınması gerekir. Psikoterapi kişiye ve partnerine psiko-eğitim vermek, davranışsal ve ya bilişsel davranışsal terapi yapmak, aile, çift terapisi, bireysel terapi ve s şekilde uygulanmalıdır.

    Durum çok ciddi rahatsızlık olduğu için hastanın başkalarına ve kendine zarar verme olasılığı çok yüksektir. Bunun için profesyonel yardım alınması şarttır.

    Kaynakça

    Kingham M., (2004). Aspects of morbid jelousy. Advances in Psychiatric Threatement 10(3): 207-215

    Sexual and reproductive health: Defining sexual health”. WHO.int. World Health Organization. Retrieved 20 June 2015.

    Shephard, Michael (1961). “Morbid Jealousy: Some clinical and social aspects of a psychiatric symptom”. Journal of Mental Science 107: 687–753.

  • Fiziksel Rahatsızlıklarda Bilinçaltı Temizlik

    Fiziksel Rahatsızlıklarda Bilinçaltı Temizlik

    Bedensel Rahatsızlıkların Duygusal Karşılığı”

    BİLİNÇALTI TEMİZLİK

    Bedensel rahatsızlıkların oluşmasının en önemli sebebi aslında duyguların iyi ifade edilememesi ve gerektiği şekilde yaşanamamasıdır. Yani kişilerin fiziksel hastalıkları aslında onların duygu dünyalarını ortaya koyar. Bu duygu karmaşasının çözülmesi de kişinin kendi kendisini iyileştirmesini sağlar. Bunlardan en yaygın olanları şu şekildedir;

    Kalp

    Kalp, damarlarımızda kanın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayan mekanizmanın hareket noktasıdır. En önemli işlevi vücuttan oksijence fakir kalan kanı akciğere, akciğerden oksijence zenginleştirilmiş kanı vücuda pompalamaktır.
     

    Bilinçaltı Temizlik

    Biriktirilen duygusal bloklar: Keder, kalp kırıklığı, korku, kayıp, üzüntü reddedilme, ıstırap, hüzün, incinme. Yaşama veya ölmeye dair korku, sevginin bloke edilmesi, alma ve verme arasındaki dengesizlik.

    Akciğerler:

    Akciğerler vücudumuzda akan kanın temizliğinden sorumlu organlardır. Nefes yoluyla aldığımız oksijenin kana yayılmasını sağlarken kandaki karbondioksiti de dış ortama vermemizi sağlar.

    Bilinçaltı Temizlik

    Biriken duygular iyi ifade edilemeyince: Öfkeye ve korkuya bağlı astım, ağrılı öksürük, halsizlik, isteksizlik.

    Mide:

    Vücudumuzun hayatını sürdürebilmesi için ihtiyacı olan enerjiyi yani besinleri aldığımız ve işlediğimiz organdır. Besin maddelerinin çoğunun sindirimi burada başlar ve ince bağırsakta devam eder.

    Bilinçaltı Temizlik

    Geçmişimizden bu yana saplantı olarak bizi takip eden düşünceler ve duygular midemizi olumsuz etkileyen en önemli unsurlardır. Değişmeye karşı olan direnç, kabullenememe, kızgınlık, kabullenilmeme ve benzeri duygular midenin fazladan asit salgılamasına sebep olur. Bu şikâyetler ilerleyen dönemlerde ülsere dönüşebilir.

    İnce Bağırsaklar:

    İnce bağırsaklar mideden sonra besinlerin sindirim esnasında uğradığı ikinci duraktır. Midede kısmi olarak sindirilmiş olan besinlerin çoğunun sindirimi burada devam eder. Kimyasal olarak pankreastan salgılanan safra sıvılarıyla sindirilen besinler buradan kalın bağırsağa iletilir.

    Kalın Bağırsaklar:

    Kalın bağırsak sindirimin son basamağı olup besin tortusunda kalan son minerallerin, vitaminlerin ve suyun emiliminin yapıldığı organdır.

    Bilinçaltı Temizlik

    Karın bölgesinde biriken duygusal bloklar: İyi ifade edilmeyen korku ve kızgınlık hislerinin ve suçluluk duygusunun en çok zarar verdiği organlar alt karın bölgemizde yer alan ince ve kalın bağırsaklarımızdır.

    Karaciğer:

    Vücudumuzdaki en büyük organ karaciğerdir. Vücudumuza giren tüm zararlı maddelerden, sindirim enzimlerinin birçoğundan ve vücudumuzun kimyasal dengesinin önemli bir yüzdesinden karaciğer sorumludur. Fazla besinleri yağa çevirerek depo eder ve açlık durumunda kullanılmak üzere saklar.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Korku ve kızgınlık hisleri uzun vadede bizimle beraberse karaciğerde birikir.

    Safra Kesesi:

    Karaciğerin hemen alt kısmında yer alan safra kesesi sindirim sisteminin önemli bir parçasıdır. Karaciğerde üretilip sindirim esnasında salgılanmak üzere burada biriktirilen safra sıvısı, vücudun kimyasal sindiriminin en önemli parçasıdır. Yağları ve proteinleri yıkmaya yardımcıdır.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Öfke, üzüntü, kızgınlık, acı ve sıkıntı

    Pankreas:

    Pankreas, karaciğerde üretilen ve safra kesesinde depolanan safra sıvısını sindirim yoluna salgılayarak besinlerin kimyasal olarak sindirilmesini sağlayan önemli bir sindirim organıdır. Ayrıca insülin ve glukagon hormonları sağlayarak kandaki şeker düzeyinin korunmasına yardımcı olur.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Yaşamdan alınan keyif ve yaşama olan bağlılık azalır.

    Dalak:

    Vücudun kan üretiminde ve deposunda önemli bir yere sahiptir.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Geçmişe dair bitirilmemiş şeylerin zarar verdiği bölgedir. Geçmiş ile bu şekilde bir bağ kurmak da kişinin yaşamına zarar verebilir.

    Böbrekler:

    Böbrekler vücudun su dengesini ve yoğunluğunu korumaya ve zararlı maddeleri vücuttan su ile seyrelterek uzaklaştırmaya çalışır. Kanın süzülmesi, su miktarının sabitlenmesi ve bedenin asit dengesinin sağlanması böbreklerin görevlerindendir.

    Adrenallerde/ böbreklerde biriktirilen duygusal bloklar: Vücudun travma noktası olan böbrek üstü bezleri böbreklerin bir parçası olup duygu durumumuzdan böbreklerle birlikte etkilenirler. Adrenalin hormonunun salgı noktası olan bu bezler sempatik sinir sistemini uyarır ve böyle etkilenme durumlarında ciddi bir artışa sebep olabilir. Bu gibi durumların mutlaka tedavisi gerekmekle birlikte vücuda verebileceği çeşitli zararlardan da korunmak gerekir.

    Endokrin Bezlerimiz:

    Epifiz: Epifiz bezi vücudun iç hareketleri e iç dengesi ile ilgilenir ve çeşitli salgılarla vücudun hormon dengesinin korunmasına ve düzenin sürdürülmesine yardımcı olur.

    Hipofiz: Hipofiz bezi vücudun orkestra şefi olarak bilinen bir bez olup tüm hormonların salgılarının dengesinin korunmasından sorumludur. Diğer bezleri uyararak vücudun hormon düzenini sağlar ve özellikle cinsel hormonların salgılanmasında önemli bir yere sahiptir.

    Tiroit: Tiroit bezi vücudun metabolik düzeyinin sabit tutulması ve büyüme hormonlarının salgılanmasından sorumludur.

    Timüs: Timüs bezi lenf sisteminin önemli bir bileşenidir. T lenfositlerini üretebilme kapasitesiyle bilinir. T lenfositleri kanserli hücreleri tanıyıp onlara saldırabilecek hücrelerden birisidir.

    Adrenal Bezleri: Adrenal bezler böbrek üstü bezleri olarak da bilinirler ve vücudumuzda önemli bir göreve sahiptirler. Tehlike detektörü olarak tanımlayabileceğimiz bu bezler hayati bir tehlikeye girebileceğimizi hissettiği anda adrenalin hormonunun salgısını artırır ve vücudun tamamen uyanık ve çevresinin farkında olmasını sağlar.

    Yumurtalıklar, Testisler: Vücudun üreme hormonlarının bir kısmından ve üreme hücrelerinin üretiminden sorumlu olan bezlerdir. Dişilerde yumurtalık, erkeklerde testis olarak varlıklarını sürdürürler.

    Biriktirilmiş Duyguların Daha Başka Bulundukları Yerler

    Baş:

    Beynimizi içerisinde barındırması sebebiyle aslında bedenimizin yönetim merkezinin bulunduğu yerdir. Geçmişten günümüze yaşadığımız her şeyin kaydının tutulduğu ve fiziksel, duygusal hatta ruhsal olarak yaşanmışlıkların biriktirildiği yerdir. Bu anlamda sağlıklı tutulması açısından hislerin doğruca yaşanması ve bastırılmaması önemlidir. Çünkü yaşanmamış veya yarım kalmış her şey kafamızda birikir. Buna bağlı olarak yaşanan stres, üzüntü, kabullenememe benzeri duyguların ilk zarar verdiği alanlardan birisidir. Baş ağrıları kimi zaman bu sebeplerden dolayı ortaya çıkar.

    Gözler:

    Gözler vücudumuzdan dünyaya açılan pencereler olarak kafamızın içine yerleştirdiğimiz her şeyin ilk algı merkezidir. Kadınlarda ve erkeklerde cinsel hormonların salgıladığı ve üreme hücrelerinin üretildiği bezlerle bağlantılıdır. Gözyaşı kanallarını barındırması sebebiyle de duygu durumundan kolaylıkla etkilenir.

    Kulaklar:

    İşitme merkezi olarak dış dünyadan ses yoluyla aldığımız her türlü bilginin ilk ulaştığı organdır. Duymak istediğimiz veya istemediğimiz her şeye kulak aracılığıyla maruz kalabildiğimiz için duygu durumumuzu belirlemede de önemli bir yere sahiptir. Ayrıca yarım daire kanalları ve östaki borusu sayesinde vücudumuzun basınç dengesini ayarlar.

    Boğaz:

    Kendini ifade etme, ses üretme ve iletişimi bu aracılıkla kurmak için kullandığımız ilk organdır. Söyleyeceklerimizi ifade etmede kullandığımız için duygu dünyamıza etkisi büyüktür.

    Boyun:

    Kafamıza ve duruşumuza destek olma niteliği taşıyan, hareket sisteminin ve omuriliğin önemli bir parçasını oluşturan organdır. Beyinden vücuda giden sinirler bu noktadan geçer ve bu anlamda boyun önemli bir işleve sahiptir.

    Bağırsak Bölgesi:

    Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan bağırsak bölgesi vücudun strese maruz kaldığında en çok etkilenen bölgelerinden birisidir. Kabızlık, diyare ve benzeri sıkıntılar stres halinde ortaya çıkar ve ilerleyen durumlarda daha ağır hasarlar bırakabilir.

    Yumurtalıklar/ Rahim:

    Kadınların üreme hücrelerinin üretildiği, hamilelik ve aylık döngü süreçlerinin gerçekleştiği organlar olup, kadınlarda stres ve üzüntüden en çok etkilenen bölgelerden birisidir. Adet döngüsünün değişmesi gibi etkilerle ortaya çıkabilecek olan suçluluk, öfke, stres ve benzeri duygular, ciddi durumlara da yol açabilir.

    Mesane:

    Böbreklerden süzülen atıkların vücuttan uzaklaştırılmadan önce depo edildiği alandır.

    Prostat:

    Erkeklerin boşaltım sisteminin bir parçası olan bu organ çok hassastır ve erkek bedeninde oluşan olumsuzluklardan ilk etkilenen alanlardan birisidir.

    Kalçalar:

    Vücudun bel ile birlikte ele alındığında en önemli destek ve ayakta durabilme mekanizmasıdır. Hareketlerimizin büyük bir çoğunluğu burada bulunan kemiklerle gerçekleştirilir.

    Dizler:

    Vücudumuzun ağırlığının eşit olarak dağılmasını ve hareketinin kolaylaşmasını sağlayan yapılardır.

    Bilekler:

    Düşünme, inceleme ve analiz etme konusunda ipuçları sağlar.

    Ayaklar:

    Yürümemiz ve dengede durabilmemiz açısından çok önemli bir yere sahip olan yapılardır. Bedenin ağırlığını eşit olarak yere dağıtırlar bu sebeple hareket ederken zorlanmamıza engel olurlar. Ayrıca toprakla teması halinde bedenimizde bulunan fazla negatif enerjiyi atmamıza yardımcı olurlar.

    Omuzlar:

    Yaşama bağlı olarak yüklerin taşınmasını ve sorumlulukları simgeleyen bir anlama sahiptir. İnanışa göre kendi yaşamımızdaki duygusal yani manevi yükler sol omuzda, maddesel yani maddi yükler de sağ omuzda taşınır.

    Üst Sırt:

    Üst sırt da yine omuzda yapılan ayrım gibi sağ ve sol şeklinde bir nitelendirme ayrımına sahiptir. İnanışa göre sağ omuz kızgınlık ve türevi duyguları taşırken sol omuz hüzün ve üzüntü benzeri duyguları taşır.

    Alt Sırt:

    Alt sırt, üst sırt gibi bir ayrıma sahip olmamakla birlikte daha çok cinsellikle ilgili biriktirilmiş olan duyguların taşındığı bir alandır.

    Kuyruk Sokumu:

    Yaşama dair hayatta kalma, başarıya ulaşma, canlılığı sürdürme ve benzeri hayatsal ve içsel korkuların yer aldığı bölgedir.

    İnsan yapısı itibariyle duygu durumu, beden durumu ve ruh durumu olarak üç kısımdan oluşur. Bu kısımlar birbirlerine bağlı olarak hareket eder ve birinin bozulması diğerlerini de olumsuz bir şekilde etkiler. Örneğin, psikolojik yapının bozulması bedensel hastalıklara yol açabileceği gibi ruh durumunun dengesizleşmesi de psikolojik sıkıntılara yol açabilir. Bilinçaltında biriken olumsuz duygular biriktikçe vücuda zarar vermeye ve bedenin en savunmasız olduğu fiziksel noktadan ona da saldırmaya başlarlar. Aslında fiziksel tedavilerle düzeltilmeye çalışılan bu problemlerin ana kaynağı kimi zaman bilinçaltında veya üstünde güncel olarak maruz kalınmış olan veya birikmiş olan sıkıntı ve stresin bir nevi ortaya çıkma ve kendini gösterme biçimidir. Bu sebeple kimi zaman fiziksel tedavinin yanı sıra terapi ve duygularını tanıma da hastaların tedavi edilme sürecini kolaylaştırır.

    Bizlere düşen de duygu durumu, beden durumu ve ruh durumu olarak nitelediğimiz kol kola gezen üç kardeşin birinde çıkan sıkıntının diğerlerini de aynı şekilde olumsuz etkileyeceğini bilmek ve bunlardan birisinde meydana gelen hasarı tedavi etmek için önceden terapiste, psikoloğa, psikiyatriste veya doktora mutlaka görünmek. Unutmamalı ki bilinçaltı dünyamızdan haberdar olduğumuz ve onunla iş birliği içinde olduğumuz sürece, fiziksel bedenimiz de bundan olumlu etkilenecektir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Ciddi Depresyon Hastalığı

    Ciddi Depresyon Hastalığı

    Depresyonda Oluşan Duygu Değişiklikleri

    İnsan duyguları doğaları gereği inişli çıkışlıdır. Deneyimlemek istediğimiz duygulara olumlu duygular derken, bizi rahatsız eden duygulara olumsuz duygular deriz. Olumsuz duyguların fazlalığı yağmurun normalden fazla yağıp sele dönüşmesi ve bize, evimize ve çevremize zarar vermesine benzer. Duygularımızın bize söz konusu zararı vermeye başladığındaki tutum ve tavırlarımız aynı zamanda depresyonu nasıl geçireceğimizin (veya geçiremeyeceğimizin) en önemli belirleyicisi ve depresyon tedavisi konusundaki çözüm ortaklarımız olacaktır.

    Duygu Durumundaki Değişiklikler

    Depresyondaki bir kişide görülen en yaygın duygu durum değişiklikleri aşağıdadır.

    • Keder, elem, üzüntü, sıkıntı, karamsarlık,

    • Olağan faaliyetlere ve günlük uğraşlara karşı ilgisizlik,

    • Hiç bir şeyin zevk vermemesi, hayatın anlamsız gelmesi,

    • Ağlama isteği veya ağlama,

    • Konuşmaya dahi isteksiz olma ve aile çevresi ile sosyal çevreden uzaklaşma,

    • Düşüncelerin içeriğinde olumludan olumsuza, pozitiften karamsara doğru olan değişiklikler.

    Hafızamız Depresyondan Nasıl Etkilenir?

    • Dikkat gerektiren işlerde hatalar yapmaya başlanır.

    • Konsantrasyon eksikliği ve basit unutkanlıklar başlar.

    • Çok iyi bilinen, alışılan, rutin haline gelmiş işlemlerde dahi hatalar yapılabilir.

    • Yeni konular öğrenmekte güçlük çekilir.

    • İş performansı ciddi şekilde düşer.

    Depresyonun Biyolojik ve Hayati Fonksiyonlara Etkisi

    • Uykuya dalmada ve kesintisiz, sağlıklı bir uykuyu sürdürmede sorunlar baş gösterir.

    • Sık sık uyanma, sabahları erken uyanma veya kötü rüyalar görme durumları yaşanır.

    • İştahsızlık ve aşırı kilo veya aşırı iştah ve normalin üstünde kilo alımı görülebilir. Bu tarz belirgin yeme rejimi ve vücut ağırlığı değişimleri depresyon belirtileri arasında önemli yer tutar.

    • Cinsel istekte azalma görülür.

    • Aşırı düşünceli davranışlara, hareketlerde yavaşlama ve enerjinin düşmesine, gün içinde yorgunluk ve halsizliğe rastlanır.

    İstisnasız tüm depresyon türleri kişiyi en zayıf noktasından vurur. Olumlu düşünme becerileri zayıflayan kişinin en başta umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri (kendisini değersiz, günahkar, suçlu hissetme gibi) yükselişe geçer. Öyle ki ciddi ve majör depresyon durumunda kişi bu düşüncelerini kontrol edemez ve acısına son verme amacıyla intihar eğilimi geliştirebilir.

    En Tehlikeli Depresyon

    Ağır depresyonlarda kimi zaman var olan gerçeği değerlendirme ve muhakemede yeteneklerinde kısmi bozukluklar meydana gelebilir. Şahıs organlarının tam veya yerinde olmadığını, çürüdüğünü, bu nedenle yeme-içmesinin anlamsız olduğunu söyleyerek yeme içmeden kesilebilir ve çevresinden kötülük göreceği şeklinde hezeyanları olabilir. Bu tarz belirtiler depresyonun oldukça ileri bir aşamasında olunduğuna işarettir ve henüz yapılmadıysa acilen depresyon tedavisi için bir uzmanla görüşülmesi gerekir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Empati ve Çocuk

    Empati ve Çocuk

    Empati bir bireyin kendini başka bir insan yerine koyarak o insanın duygu ve düşüncelerini anlama çabası manasına gelmektedir. Empati kurmak insan ilişkilerinin en önemli özelliklerinden biri olduğu kadar insanların toplum içinde birbirleri ile uyum içinde yaşayabilmelerini kolaylaştıran bir etken olarak ta gösterilmektedir.

    Birçok insan duygularını sözlerle anlatmaktan çok başka yollarla ifade etmeyi tercih eder. Başkalarının ne hissettiklerini anlayabilmek için öncelikle bu sözlü olmayan ifadeleri çözmek gerekmektedir. (Beden duruşu, yüz ifadesi, ses tonu ve bunun yanında daha birçok şey.) Eğer birinin söylediği sözle beden duruşu veya yüz ifadesi uyuşmadığı hissine kapılırsanız, bu durumda ne söylendiğine ve ne şekilde söylediğine dikkat etmeniz gerekecektir. İletişim araştırmacılarına göre duygusal mesajlar %90 oranında sözlü olmayan ifadelerdir. Bu şekilde dışa vurulan duygular, ses tonundan anlaşılan korku hissi veya yüz ifadesinde kendini gösteren kızgınlık gibi, genellikle bilinçsizce algılanmaktadır. Bu mesajlar çoğunlukla “anlamazlıktan gelinerek” suskunlukla cevaplanır ya da ona göre hareket edilir. İnsanların gönderdiği mesajları algılayabilme becerisi sonradan öğrenilen bir durumdur.

    Çocuğun empati kurmak konusunda oluşturacağı beceri, onun ahlak gelişimini iyileştireceği gibi diğer insanlarla olan sosyal iletişimini de kolaylaştıracaktır. Bu nedenle ona empati kurma konusunda yardımcı olacak çeşitli eğitimler vermek ailenin görevlerinden biridir. Yapılan araştırmalar sonucunda birçok uzman çocukların çok küçük yaştan itibaren empati kurabildiğini söylüyor ve bu durumun çocuklarda içgüdüsel olarak ortaya çıktığını belirtiyorlar. Bir bebeğin diğer bir bebeği ağlarken duyması ve kendisinin de ağlamaya başlaması, en erken görülen empati kurma örneği olarak adlandırılıyor. İki  üç yaşına gelen bir çocuğun ise üzgün ya da mutsuz birine kendi sevdiği bir eşyasını vererek onu mutlu etme çabası yine erken çocukluk döneminde görülen bir empati örneği olarak karşımıza çıkıyor.

    Neler Yapabilirsiniz ?

    ●Çocuğunuz size bir şeyler anlatırken ya da kendi duygularını sizinle paylaşırken onu mutlaka dinleyin. Bu davranışınız ona, sizin de karşıdaki kişilerin düşünce ve duygularına önem verdiğinizi anlatacaktır.

    ●Çocuğunuz sizinle bir sorununu paylaşırken asla konuyu değiştirmeyin ya da geçiştirmeyin. Bu durum çocuğunuzun size olan güvenini sarsacaktır.

    ●Çocuğunuza kitap okuyun (masal anlatın) ve okuma bittikten sonra kitaptaki karakterlerin duygu ve düşünceleri hakkında çocuğunuzla konuşun. Böylece karakterin duygu ve düşüncesini çocuğunuz ne kadar anlamış (paylaşmış) siz de fikir sahibi olursunuz.

    ●Televizyon izlerken de aynı aktiviteyi yapabilir ve izlenilen karakterin duygu ve düşünceleri hakkında çocuğunuzla konuşabilirsiniz.

    ●Kendi duygularınızı ve düşünceleriniz ona anlatmaya çalışın ve sizi anlamasına yardımcı olun. Örneğin çocuğunuz sizin çok uğraşarak hazırladığınız bir yemeyi yemeyerek dökmek istedi ve siz de bu duruma çok üzüldünüz, bu olay sonucunda ona kendi duygularınızı anlatmak için çocuğunuzun sevdiği bir şey ile durum arasında ilişki kurun ve ona duygularınızı bu ilişki üzerinden anlatmaya çalışın. Çocuğunuza “sen Legolarla araba yaparken ne kadar çok uğraşıyorsun, ben de aynı şekilde yemek yaparken çok uğraşıyorum, ben senin yaptığım arabayı bozsam üzülürsün, ben de senin yaptığım yemeği dökmene çok üzülürüm” diyerek durumu açıklayabilirsiniz. Bu aktivite özellikle küçük yaşlardaki çocukların empati kurma hakkında fikir sahibi olmaları için çok önemli bir role sahip. Çünkü çocuklar bu yaşlarda somut örnekler üzerinden soyut kavramları anlamaya yatkındırlar.

    ●Çocuğunuzun kardeşiyle yaptığı kavgalarda sorunu çözmek için birbirlerine duygularını ve düşüncelerini anlattırma yöntemini kullanabilirsiniz, çocuklarınız üzerindeki otoritenizle bu konuşmayı istediğiniz şekilde yönlendirebilme şansınız da var, unutmayın. Bu konuşma sonrasında kavganın ikisi içinde anlamsız ve sonuç vermeyen bir aktivite olduğunu anlatabilirsiniz..

  • Yeni Yıl

    Yeni Yıl

    Yeni yıl bazen gerçekten en yeni güzellikleri getirebilir.
    Geçen yıl zorlukları yorgunlukları kadar çok özel güzellikleri de yaşattı. Bu aralık ayı benim için tüm aralık aylarından çok daha özel . 2015 bana yep yeni bir güzellikler getirdi. Bu bu yıl aralıktan ocağa yeni bir yıla kavuşurken içimdeki heyecanı sebebi olan duygu kelimelere sığar mı bilemiyorum. Yıllardır bebeklerle , hamile annelerle , çocuklarla çalışan bir uzmanım. Hep onları ailemin bir parçası gibi hissetim.Dayılar ,teyzeler kuzenlerler ve kuzenlerimin bebekleri ,çocukları derken kalabalık bir ailem var. Bu nedenlerle hep kendimi şanslı hissetmişimdir. Bu yıl ise hepsinden de özel bişi oldu. Bunu deneyimlemek hepsinden özel bir şans. Dört ay önce teyze oldum. Kaan bebeğe dört ay boyunca hikayeler anlattım. Onunla oyunlar oynadım . Annesi kadar vakit ayıramasam da onunla vakit geçirmek kendi olmasına katkı sağlamak harika bir şey. Ve içimde anne olmaya dair çok güçlü gerçek kıpırtılar var. Çünkü kendim olabilme mücadelesini vermiş ve ayrılmış bir birey olarak benden ayrılmasını kabullenebileceğim bir varlığın içinde başlayan serüvenine dahil olmak istiyorum. Çünkü bence bir bebeğe ,bir çocuğa hediye edilebilecek en önemli şey kendi olma fırsatı. Yeni yıl için duygularımı yazama fikri oluşunca size 2015’te bana verilmiş en güzel armağanı Kaan bebeği, anne olma isteğimi sizinle paylaşmak istedim. Ve bilgilerin çok konuşulduğu dünyamızda duygulara dair bir şey yaz yazmak istedim. Ve bu nedenle de önce kendi duygumdan başladım Yıl bitmeden terapist , gelişim psikoloğu ve aile danışmanı olarak sizinle paylaşmayı sevmeyi ve aile olmayı kolaylaştırcak bir kaç öneride bulunmak isterim Yeni yıla girerken genelde hediyeleşiriz, paylaşaırız, heyecanlarınırız. Doğru hediyeleri seçmek için özeniriz. Hediyeler seçerken sevdiklerinizi mutlu etmek ve güzel anılar bırakmak için uğraştığımız saatlerin sonunda istediğimiz şey sevdiklerimizin yüzünde oluşan mutluluk ifadeleridir. Bebeğin neşeli bir şekilde agulaması, çocuğun sevinçle yaşasın harika demesi, yetişkinin samimi bir şekilde hediyesini sahiplenmesi işte oldu dedirtir bize. Her gelen yeni yılda hediyeleşmeler, sofrada buşmalar ve diğer paylaşımlar sevdiğimizi mutlu etmenin hazzını yaşatır . Yaşamımızda sevdiklerimizinle mutlu anılar ve iyi duygular biriktirmek çok önemlidir.
    Psikolog, pedagog ,aile danışman ve psiko terapist olarak bebeklerin, çocukların,annelerin ,babanın duygusu ile ilgileniyorum. Mesleğimde 17. Yılı bitirip on sekizinci yıla girereken tecrübeler ve bilgilerim ışıgında bebeklerin daha anne karnında duygu belleklerini oluşturmaya başladığından çok emininim . Üç yaş öncesinde ne yaşadıklarını hatırlasamasalarda bebekler annelerinin babalarının ve çevrelerinde ki diğer kişilerin duygularından etkilemektediler. Böylece bebeklerin doğum anı dahil tüm anıları, yaşam boyu yaşa başa bakmazsızın mutlu başarılı ,özgüvenli ve sağlıklı kalmaya , kaliteli yaşam sürdürmeye etki etkilemektedir. Bugüne kadar duygularla ilgilenirken önce kendi duygularının mimarı olmayı ve kendimi değiştirmeyi kendime verilmiş en büyük hediye olarak gördüm. Kendime beğendiğim ürünleri alırken bir dakika kendi içime bakıp bana ne hissettirdiğini anlayıp sonra satın aldım. 31 Aralık 20015 akşamı içinde öyle yapıcağım. Sevdiklerime süpriz yapmayı çok çok seven bir insanım. Sevdiklerime , hayatıma değer katan güzel insanlara hediye seçerken onların beğenileri ile benim onlar için olan güzel duygularımı birleştirerek seçimler yaptım. Size bilindik gelecebilecek çok önemli bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Aynı zamanda kendim için sizin için ve sevdiklerimiz bir temenni de bulunacağım. Dilerim sevdiklerinize hazırladığınız tüm güzel süprilerin içine koşulsuz sevgi koyasınız. Ve dilerim sevdikleriniz için yaptığınız tüm yatırımları kendiniz istediğiniz için yaptığınızı hep hatırlarsınız. Bu farkındalıkla onlara ayrılma ve kendi olma şansını tanırsınız. Ve yaptığınız ve yepamadığınız şeyler için bir dakika içinize bakıp yapabildiklerinizi için kendizi taktir edersiniz Ve dilerim yapamadıklarınızı için kendi yolculuğunuzu başlatacak iç enerjiye ,inanca ve rehbere sahip olursunuz. 2016 ya kavuşa heyecanlarının ve 2016 daki duygu ve düşüncelerinizin isteklerinizi ve dileklerinizi kolayca getirmesi dileğiyle

  • Kendin Olma ve Koşulsuz Sevgi

    Kendin Olma ve Koşulsuz Sevgi

    Yeni yıl bazen gerçekten en yeni güzellikleri getirebilir. Geçen yıl zorlukları yorgunlukları kadar çok özel güzellikleri de yaşattı. Bu aralık ayı benim için tüm aralık aylarından çok daha özel . 2015 bana yep yeni bir güzellikler getirdi. Bu bu yıl aralıktan ocağa yeni bir yıla kavuşurken içimdeki heyecanı sebebi olan duygu kelimelere sığar mı bilemiyorum. Yıllardır bebeklerle , hamile annelerle , çocuklarla çalışan bir uzmanım. Hep onları ailemin bir parçası gibi hissetim.Dayılar ,teyzeler kuzenlerler ve kuzenlerimin bebekleri ,çocukları derken kalabalık bir ailem var. Bu nedenlerle hep kendimi şanslı hissetmişimdir. Bu yıl ise hepsinden de özel bişi oldu. Bunu deneyimlemek hepsinden özel bir şans. Dört ay önce teyze oldum. Kaan bebeğe dört ay boyunca hikayeler anlattım. Onunla oyunlar oynadım . Annesi kadar vakit ayıramasam da onunla vakit geçirmek kendi olmasına katkı sağlamak harika bir şey. Ve içimde anne olmaya dair çok güçlü gerçek kıpırtılar var. Çünkü kendim olabilme mücadelesini vermiş ve ayrılmış bir birey olarak benden ayrılmasını kabullenebileceğim bir varlığın içinde başlayan serivenine dahil olmak istiyorum. Çünkü bence bir bebeğe ,bir çocuğa hediye edilebilecek en önemli şey kendi olma fırsatı. Yeni yıl için duygularımı yazama fikri oluşunca size 2015’te bana verilmiş en güzel armağanı Kaan bebeği, anne olma isteğimi sizinle paylaşmak istedim. Ve bilgilerin çok konuşulduğu dünyamız duygulara dair bir şey yaz yazmak istedim. Ve bu nedenle de önce kendi duygumdan başladım Yıl bitmeden terapist , gelişim psikoloğu ve aile danışmanı olarak sizinle paylaşmayı sevmeyi ve aile olmayı kolaylaştırcak bir kaç öneride bulunmak isterim Yeni yıla girerken genelde hediyeleşiriz, paylaşaırız, heyecanlarınırız. Doğru hediyeleri seçmek için özeniriz. Hediyeler seçerken sevdiklerinizi mutlu etmek ve güzel anılar bırakmak için uğraştığımız saatlerin sonunda istediğimiz şey sevdiklerimizin yüzünde oluşan mutluluk ifadeleridir. Bebeğin neşeli bir şekilde agulaması, çocuğun sevinçle yaşasın harika demesi, yetişkinin samimi bir şekilde hediyesini sahiplenmesi işte oldu dedirtir bize. Her gelen yeni yılda hediyeleşmeler, sofrada buşmalar ve diğer paylaşımlar sevdiğimizi mutlu etmenin hazzını yaşatır . Yaşamımızda sevdiklerimizinle mutlu anılar ve iyi duygular biriktirmek çok önemlidir. Psikolog, pedagog ,aile danışman ve psiko terapist olarak bebeklerin, çocukların,annelerin ,babanın duygusu ile ilgileniyorum. Mesleğimde 17. Yılı bitirip on sekizinci yıla girereken tecrübeler ve bilgilerim ışıgında bebeklerin daha anne karnında duygu belleklerini oluşturmaya başladığından çok emininim . Üç yaş öncesinde ne yaşadıklarını hatırlasamasalarda bebekler annelerinin babalarının ve çevrelerinde ki diğer kişilerin duygularından etkilemektediler. Böylece bebeklerin doğum anı dahil tüm anıları, yaşam boyu yaşa başa bakmazsızın mutlu başarılı ,özgüvenli ve sağlıklı kalmaya , kaliteli yaşam sürdürmeye etki etkilemektedir. Bugüne kadar duygularla ilgilenirken önce kendi duygularının mimarı olmayı ve kendimi değiştirmeyi kendime verilmiş en büyük hediye olarak gördüm. Kendime beğendiğim ürünleri alırken bir dakika kendi içime bakıp bana ne hissettirdiğini anlayıp sonra satın aldım. 31 Aralık 20015 akşamı içinde öyle yapıcağım. Sevdiklerime süpriz yapmayı çok çok seven bir insanım. Sevdiklerime , hayatıma değer katan güzel insanlara hediye seçerken onların beğenileri ile benim onlar için olan güzel duygularımı birleştirerek seçimler yaptım. Size bilindik gelecebilecek çok önemli bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Aynı zamanda kendim piçin sizin için ve sevdiklerimiz bir temenni de bulunacağım. Dilerim sevdiklerinize hazırladığınız tüm güzel süprilerin içine koşulsuz sevgi koyasınız. Ve dilerim sevdikleriniz için yaptığınız tüm yatırımları kendiniz istediğiniz için yaptığınızı hep hatırlarsınız. Bu farkındalıkla onlara ayrılma ve kendi olma şansını tanırsınız. Ve yaptığınız ve yepamadığınız şeyler için bir dakika içinize bakıp yapabildiklerinizi için kendizi taktir edersiniz Ve dilerim yapamadıklarınızı için kendi yolculuğunuzu başlatacak iç enerjiye ,inanca ve rehbere sahip olursunuz. 2016 ya kavuşa heyecanlarının ve 2016 daki duygu ve düşüncelerinizin isteklerinizi ve dileklerinizi kolayca getirmesi dileğiyle
    Uzman Psikolog
    Burçin Demirkan Baytar
    www.burcindemirkan.com
    www.cocukailadanismanligi.com

  • DEPRESYON: GÜNEŞİ OLMAYAN ÜLKE

    DEPRESYON: GÜNEŞİ OLMAYAN ÜLKE

    Hepimiz çoğu zaman kendimizle ve dış dünyayla ilgili olumsuzlukları ya görmezden geliriz ya da çok fazla dikkate almamaya çalışırız. Neşemizi kaçıracak, moralimizi bozacak türden olaylar, yaşantılar, kişiler ya da düşüncelerden kaçınma davranışı içinde oluruz. Daha çok kendimizle ilgili olumlu şeyleri dikkate almaya ve olumlu yönlerimize odaklanmaya çalışırız. Bu durum bir çeşit denge halidir. Ruh sağlığımızı korumak amacıyla farkında olarak ya da olmayarak sergilemiş olduğumuz bu tutum bizi aslında korumaya yöneliktir. Fakat öyle zamanlar vardır ki kimi insanlar hayatlarının belli dönemlerinde bu mekanizmayı ters yönde kullanmaya yönelirler. Hep kendileri ve çevreleri ile ilgili olumsuz düşüncelere kapılırlar. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye başlar, olumlu olan hiçbir şeyi dikkate almazlar. Zamanla bu düşünceler bir de bakmışsınız ki kendinizi olur olmaz her konuda suçlamaya, kendinizi değersiz görmeye kadar ilerlemiş.
    İşte depresyon dediğimiz şey de kişinin ruh dünyasının yavaş yavaş kararmasıdır. Ruh dünyamızda gün batımı başlamıştır ve güneş yavaş yavaş batmaya başlar. Gün batımından sonra da güneşin doğması için çok uzun süre beklemek gerekir. Aslında depresyonu yaşayan kişiler için güneş hiç doğmayacakmış gibidir. Depresyonda olan kişinin iç dünyasında, artık güneş hiç doğmayacakmış algısı oluşur. 
    Son derece çökkün bir duygu halinde olan kişi, kendisini aşırı değersiz hisseder, gelecekten beklentisi kalmamıştır, eskiden kendisine keyif veren etkinlikler anlamını ve değerini yitirmiştir. Dünyayı artık sürekli negatif kutuptan yorumlar. Her şey onun için bir acı kaynağına dönüşür. Yakın çevrenin desteği ise yeterli değildir. 
    Takma kafana,
    Zamanla geçer,
    Dert ettiğin şeye bak,
    Senden daha kötü durumda olan insanları düşün,
    Kur’an oku, namazlarını aksatma, dua et
    Git biraz gez dolaş, tatil yap
    Yakın çevrenin teselli adına yaptığı bu ve benzeri pek çok yorum depresyona girmiş kişinin dünyasında hiçbir karşılık bulmaz.
    Depresyonda olan kişinin konuşması, hareketleri ve düşüncesinde de yavaşlamalar söz konusudur. Kimi zaman da depresyonda olan (Kaygılı) kişiler aşırı hareketli olabilirler. Sürekli bir ileri bir geri gidip gelir, ellerini ovuşturur, yerlerinde duramaz ve ritmik bacak hareketleri sergilerler. 
    Depresyona girmiş olan kişiyle ilgili olarak yakın çevrenin yaptığı yorumlar da çok isabetli olmamaktadır. Genellikle depresyon öncesi yaşanan olumsuz bir olaya takılıp kalınmaktadır. Unutmayınız ki depresyonu tek bir sebebe bağlamak çok da isabetli değildir. Genellikle depresyonu hazırlayan bir düşünce sistematiği vardır ve bu düşünme şekli nedeniyle insanlardan bir kısmı depresyona daha fazla yatkınlık göstermektedirler. Depresyonun nedeniyle ilgili pek çok farklı görüş de bulunmaktadır. Fakat hepsini burada zikretmek olanaksızdır. 
    Şimdi kısaca maddeler halinde depresyonun ne gibi belirtileri olduğuna bakalım.
    DEPRESYONUN BELİRTİLERİ
    1.Çökkün duygu hali neredeyse her gün, günün büyük bir bölümünde vardır.
    2.Neredeyse bütün etkinliklere karşı ilgide belirgin bir azalma söz konusudur. Daha önce zevk aldığı etkinliklerden zevk alamaz durumdadır.
    3.Kilo vermek istemediği halde çok kilo verme ya da tam tersi, istemediği halde çok kilo alma söz konusudur. Bir ayda kendi kilosunun %5’inden az ya da çok olur.
    4.Neredeyse her gün uykusuzluk ya da aşırı uyuma söz konusudur.
    5.Hareketlerinde gözle görülür biçimde aşırı derecede yavaşlama ya da aşırı hareketlilik söz konusudur.
    6.Bitkinlik ya da içsel gücün kalmaması duygusu söz konusudur.
    7.Değersizlik ya da aşırı veya uygunsuz suçluluk duygularının eşlik etmesi söz konusudur.
    8.Neredeyse her gün düşünmekte ya da odaklanmakta güçlük çekme, kararsızlık yaşama söz konusudur.
    9.Ölüm düşünceleri ya da kendini öldürme düşünceleri söz konusudur.
    Hiç şüphesiz yukarıda sayılmış olan belirtiler bir uzman gözleminden sonra anlam ifade eder. Aksi takdirde okuyucu bu belirtileri okuyarak kendince tanı koymaya çalışmamalıdır. Kaldı ki depresyon günümüzde herkesin bildiği(ni sandığı) son derece istismara açık bir kavramdır. Sık sık ‘Yas’ ile karıştırılan depresyon, her üzüntülü olan kişinin kendi kendisine özensizce koyduğu bir teşhis haline gelmiştir. 
    Yeri gelmişken yas ile depresyon arasındaki önemli farkları da belirtelim.
    YAS İLE DEPRESYON ARASINDAKİ FARK
    Yas tutan kişide baskın olan duygu hali; boşluk duyguları ve yitirilen kişidir
    Depresyonda ise; neredeyse devamlı bir hal almış çökkün duygu hali söz konusudur. Ayrıca mutlu olmak ya da etkinliklerden zevk almak konusunda bir beklenti içerisinde olmama hali vardır. 
    Yas tutan kişide yaşanan üzüntü ve keder duygularının yoğunluğu günler ve haftalar içinde azalma eğilimi gösterir. Bu belirtiler bazen artabilir (kayıpla ilgili anıların canlanması durumunda)
    Depresyonda ise çökkün duygu hali (dolayısıyla keder ve üzüntü duyguları) daha sürekli bir haldedir. Herhangi bir düşünceye bağlı değildir. 
    Yas tutan kişide yaşanan duyguya kimi zaman olumlu duygular ve komiklikler eşlik edebilir. Örneğin gurbette yaşayan bir aile cenaze nedeniyle bir araya geldiklerinde akşam dertleşip sohbet edebilirler. Bu sohbet kimi zaman uygunsuz kaçsa da neşeli bir hal alabilir. Fakat aynı kişiler ertesi gün kederli bir şekilde defin işlemlerini yapabilmektedir. 
    Oysa ki depresyonda olan bir kişide bu durum söz konusu değildir. Genel bir mutsuzluk hali mevcuttur. 
    Yasa eşlik eden düşünceler daha çok ölen kişiyle ilgili düşünceleri ve anıları düşünüp durma şeklindedir. 
    Depresyonda ise düşünce, daha çok kişinin kötümser düşüncelere kapılması ya da kendini yoğun bir şekilde eleştirmesi şeklinde tezahür eder.
    Yasta benlik saygısı –kişinin kendine olan saygısı- genellikle korunmaktadır.
    Depresyonda ise kişi kendisine karşı olumsuz duygular besleme yoluna gider ve kendini yoğun değersizlik duyguları içerisine atar.
    Yasta kendini aşağılama yoktur. Varsa da daha çok ‘rahmetli’ ile ilgili yapılamayan düşünce ve davranışlarla bağlantılıdır.
    Yastaki kişi ölmeyi arzu ediyorsa bile bu durum daha çok ölen kişiye ‘kavuşma’ arzusundan kaynaklı geçici düşüncelerdir.
    Oysa ki depresyonda olan kişide bu düşünceler, değersizlik duygularından dolayı ya da yaşamayı hak etmediği veya acıyla başa çıkamadığı için ortaya çıkabilmektedir.
    Bütün bu verileri göz önünde bulundurduğumuzda her üzüntülü, kederli olan kişiye depresyonda demek imkansızdır. Genellikle gündelik dilde bir kişi bize ‘Depresyondayım’ dediğinde aslında çok mutsuz ve üzüntülü olduğunu ifade etmektedir. Fakat bir kişinin gerçekten de depresyonda olup olmadığı uzman görüşüne bağlıdır. Dolayısıyla her durumda yukarıda belirtmiş olduğumuz depresyon belirtilerini gösteren kişilerin mutlaka bir uzmana başvurmaları gerekmektedir. 
    Depresyonda olan kişinin yardım alma konusunda da isteksiz olabileceğini unutmamak gerekir. Bu nedenle yakın çevresinin, ailesinin bu konuda kişiyi teşvik etmesi ve desteklemesi son derece önemlidir.

    Sağlık, ve mutluluk dileklerimle…
    Yararlanılan kaynaklar:
    1.Orhan Öztürk, Ruh sağlığı ve Bozuklukları, Ankara, 2004
    2.DSM 5
    Hakan TOKGÖZ
    Klinik Psikolog 
    Konya

  • MORBİT OBEZİTE

    MORBİT OBEZİTE

    Obezitenin dünyada hızla yaygınlaşması ve bunu önleyebilmek adına şişmanlık ameliyatlarının ülkemizde Sağlık Bakanlığı’nca sigorta kapsamına alınması; morbit obezite ve ona bağlı rahatsızlıkların çağımızın en önemli sorunlarından olduğuna dair yeterli bir kanıttır.

    Diyet ve Çabaların İşe Yaramadığı Durumlar

    Fazla kiloların vücuda yapışıkmış gibi kronik bir hale gelmesi ve sağlığı tehdit eden boyutlara varması sorununa“morbit obezite” diyoruz. Normal bir birey beyinden gelen uyarıcı sinyallerle karşısında yiyerek açlık duygusunu kesmeye çalışır. Morbit obezite tedavisi gerektirecek düzeye varan rahatsızlıklarda ise birey zamanla yeme dürtüsünü kontrolsüz bir alışkanlığa dönüştürür. Diyetler veya yemeği kısarak yaşamını sürdürme çabası kişinin beden bütünlüğünü tehdit ettiği gibi psikolojisini de olumsuz yönde oldukça yıpratır.

    Morbit Obezitenin Temel Nedeni

    Diyet, egzersiz, besin takviyesi kullanımı ve diğer kilo verme yöntemlerinin işe yaramadığı ya da sınırlı fayda sağladığı durumlarda cerrahi çözümlere başvuran ve dengeli beslenme reçeteleriyle iyileştirilmeye çalışılan hastaların tedavi sürecinde uygun psikolojik destek almamaları, süreç içinde aşırı mutsuzluğa ve artan dengesiz duygu durumu gibi farklı sıkıntılara yol açabilmektedir.

    Obezite ve psikoloji ilişkisini kurmak ilk bakışta size zor görünmüş olabilir. Ancak obez bireyler üzerinde yapılan araştırmalarda bu kişilerinçocukluk ve bebeklik dönemlerinde daha az kilo problemi olanlara kıyasla daha fazla olumsuz deneyim yaşadıkları saptanmıştır.

    Doymanın verdiği rahatlamahenüz bebekken öğrenilir. Bebekler “ilk rahatlama duygularını” açlığın yarattığı fiziksel huzursuzluğun giderilmesiyle yaşarlar.Bu huzursuzluğun bitişiyle bebek, iyi ve güvende olduğu hissiyle tanışmış olur. Özetlemek gerekirse açlık bebek için en erken “acı çekme” iken, tokluk en erken “rahatlamadır”. Kontrolsüz yeme, hızlı kilo alma, kilo verememe gibi günümüzde oldukça yaygın görülen problemlerin ve obezitenin psikolojik nedeni de özünde bu şartlanmaya dayalıdır. Yaşamın ilk yıllarında bebeğin açlık duygusunun az giderilmesi ya da gereğinden fazla giderilmesi yetişkin yaşamında yemek yeme davranışı üzerinde etkili olmaktadır.  

    Kişinin kendi bedenini nasıl algıladığı, sorunlarla baş edemediğinde hangi yemeklere yöneldiği ya da yemek yemeyi hangi durumlarda normal ihtiyaç düzeyinin ötesine taşıdığı gibi konular da morbit obezitenin tedavisi sürecinde mutlaka üzerinde durulması gereken psikolojik verilerdir.

    Morbit Obezite, Diyetler, Cerrahi Müdahale Ve Psikoloji

    Kilo sorunu genetik, fizyolojik, nörolojik, çevresel ve duygusal faktörlerden, hatta bu faktörlerin çeşitli yönleriyle bir araya gelmelerinden doğabilir. Bu nedenle bütünü görmeden, yalnızca detaylar üzerinde yapılacak iyileştirmelerinistenen sonuçları vermemesi mümkündür. Günümüzde obezite cerrahisi ve kalori kısıtlamaya dayalı diyetler bu bütünü tam anlamıyla kapsayamadığından yapılan müdahaleler doğru olsa dahi eksik kalabilmekte, morbit obezite sorunu yaşayan bireyin mutsuz ve çaresiz hissetmesinin önüne geçememektedir.

    Kilo Vermek İsteyenlere Psikolog Desteği Şart

    • İştahımı Nasıl Kesebilirim?

    • Neden Gözüm Doymuyor?

    • Beni Daha Fazla Yemeğe İten İçgüdü Ne?

    • Korkularım ve Sınırlarım Nelerdir?

    • Mutsuz Eden Duygusal Bağımlılıklarım Nelerdir?

    Gibi sağlıklı kilo verme konusunda zihninizde oluşabilecek sorulara cevap bulunması, bilinçaltı düzeyde negatif kalıplarınızın yıkılıp zihninizin yeniden yapılandırılması, dengeli kilo kaybının sağlanması ve ideal kilonun korunması konusunda psikolojik destek; hedefinize kendinizi kötü hissetmeden, bütün dikkatinizi vererek ulaşabilmeniz açısından son derece kritiktir.

    Psikolog Ne Yapar?

    Yemek yemenin açlık dışında hangi ihtiyacımızı ya da çözemediğimiz sorunu (öfke, heyecan bozukluğu, kendini değersiz hissetme, sorunlarla baş edememe, yalnızlık, güvensizlik, cinsel tatminsizlik vb.) tatmin ettiğini tespit eder.Kilo vermeye karşı geliştirdiğiniz direncintemeline iner. Unutmayın ki sorunu doğru tespit etmek, onu çözmenin yarısıdır.

    Bilinçaltı düzeyde yer alan ve kilo vermeyi zorlaştıran yerleşik kalıpları kişinin bilincinin onayını alarak psikoteknik yöntemlerle(Hipnoz, EFT, bilişsel terapi gibi) yıkar, sağlıklı olan yapıyı bilinçaltınayeniden kodlar.

    Psikiyatrik desteğin yanında beslenme ve egzersiz konularında da güvenilir uzman tavsiyelerinde bulunur. Cerrahi müdahaleninzorunlu olması ve istenmesi halinde bu konuda yönlendirme yapar.

    Son Söz

    Morbit obezite ve diğer kilo sorunları söz konusu olduğunda herterapi kişinin ihtiyacına göre şekillenir. Çünkü yemek her birey için farklı ihtiyaçlara hizmet eder. Benzer sorunlar yaşayan kişilerin hepsinde görülen ortak özellikler ise yaşanan duygusal patlamalar ve kendini sınırlama konusunda çekilen sıkıntılardır. Tam da bu nedenle obezite tedavisi kapsamında uzmanından psikolojik destek alınması son derece önemlidir. Zamanında alınan bu destek yalnızca ameliyat ya da tedavi sürecinde değil, geri kalan süreçte de verilen kiloların hızla geri alınması, mutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik hissi yaşanması gibi durumlarda da kişinin en yakın dostu olacaktır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklarda ve Gençlerde Depresyon belirtilerini anlama kılavuzu

    Çocuklarda ve Gençlerde Depresyon belirtilerini anlama kılavuzu

    Çocukluk ve gençlik çağında depresif semptomlar çoğunlukla sadece melankolik bir temel duygu ve üzüntü, ilgisizlik, umutsuzluk, derin düşüncelere dalma veya amaçsızlık olarak ortaya çıkmayıp hastalık derecesinde iç huzursuzluğu veya agresyon gibi fiziksel semptomların arkasına gizlenebilirler. Ayrıca vakalar çoğunlukla ortaya çıkış şeklinde farklılık gösterip çocukluk ve gençlik çağındaki bir depresyonun semptomları yaşa ve gelişime bağlıdır. 

    Aynı zamanda “normal” gelişim çerçevesinde neyin sıra dışı olup olmadığını değerlendirmek de zor – özellikle zaten duygusal dalgalanmaların sıklıkla meydana geldiği ve davranışların değişebileceği buluğ çağında. 

    Küçük çocuklarda depresyon belirtileri (1 – 3 yaşları arasında)

    •    artan ağlamalar, üzgün görünüş 
    •    yüz ifadesi zayıf  
    •    artan hırçınlık, hassaslık 
    •    bozulan yeme alışkanlıkları 
    •    Uyku bozuklukları (uykuya dalmakta zorlanma, gece sık uyanma veya aşırı uyku ihtiyacı) 
    •    ebeveyne aşırı bağlılık, yalnız kalamama
    •    Öz uyarım davranışları: Vücudu sallama, aşırı parmak emme, jenital manipülasyon 
    •    İlgisizlik, oyun oynamak istememe ve oyun davaranışında dikkat çekici davranışlar (noksan hayal gücü)

    Depresif küçük çocuklar ayrıca çoğu zaman bir gelişim bozukluğu gösterirler. Yürümeyi geç öğrenirler, daha az ince ve kaba motor becerileri veya kognitif yetenekler geliştirirler ve daha yavaş gelişirler.

    Okul öncesi çağda depresyon belirtileri (3 – 6 yaşlar arası)

    •    üzgün yüz ifadesi
    •    azalan jestler ve mimikler, psikomotorik tutukluluğu, 
    •    kolay iritasyon, duyguları kolay değişebilir, dikkat çekecek derecede korkak 
    •    sevinç duyma yeteneğinde noksanlık
    •    Kayıtsızlık ve isteksizlik, içine kapanık davranış 
    •    motorik aktivitelere karşı azalmış ilgi 
    •    içsel huzursuzluk ve gerginlik kendini yetersiz/az iletişimli ve agresif davranışlarda gösteriyor
    •    Yeme ve uyku bozuklukları 

    Tipik “yetişkin” semptomlarının ilk ön seviyeleri görünebilir, örneğin kisenin onunla oynamak istemediğini, kimsenin onu sevmediğini ve kimsenin ona vakit ayıramadığını belirtmesi.

    Küçük okul çocuklarında depresyon belirtileri (6 – yaklaşık 12 yaşları)

    •    sözlü olarak üzgün olduğunu bildirmesi
    •    düşünmede tutukluluk, konsantrasyon zorluğu ve hafıza bozukluğu 
    •    Okul başarılarında azalma 
    •    Gelecek korkusu, genel korkaklık 
    •    Ölçüsüz suçluluk duyguları ve yersiz öz eleştiri 
    •    psikomotorik tutukluluk 
    •    iştahsızlık
    •    Uyku ve uykuya dalma bozuklukları 
    •    intihar ile ilgili düşünceler 

    Bu yaşlardan itibaren tipik depresyon belirtileri ön plana çıkar. Çocuklar moralsiz, ümitsiz ve korkulu olurlar. 

    Buluğ ve gençlik çağında depresyon belirtileri (13 – 18 yaşları)

    Fiziksel semptomlar: 
    •    psikosomatik şikayetler (örneğin başağrıları)
    •    kilo kaybı
    •    Uyku ve uykuya dalma bozuklukları (çoğu zaman da aşırı uyku ihtiyacı)

    Ön planda ruhsal semptomlar bulunuyor:

    •    azalmış özgüven (kendinden şüphe etme) 
    •    Apati, korku, isteksizlik, konsantrasyon bozukluğu 
    •    Duygu dalgalanmaları 
    •    günün zamanına bağlı duygu dalgalanmaları 
    •    verim bozuklukları
    •    sosyal ve duygusal beklentilere yetememe duygusu 
    •    İzolasyon, sosyal geri çekilme tehlikesi 
    •    İntihar ile ilgili düşüncelerin, hatta denemelerin artışı 

    Çocukluk çağından kız ve erkek çocuklarının depresyon geçirme oranı aşağı yukarı aynı. Gençlik çağından itibaren genç kadınlar genç erkeklere kıyasla iki kat daha fazla olasılıkla depresyon geçirirler. Resmi olarak yetişkinlerle aynı tanı kriterleri geçerlidir (ICD-10), ancak depresyon semptomu olarak sayılan birçok belirti normal gençlik gelişmesinin parçası gibi görünüyor: fazlasıyla üzgün, gergin, içine kapanık, sıkılmış veya düşünceli olmak, çoğunlukla kendisinden ve tüm dünyadan memnun olmamak. Normal gelişim ile depresif semptomatiği arasındaki sınırlar akıcı – ve kesin tanının zorluğu da burada yatıyor. Depresyonun bu farklı görünüşleri çoğunlukla depresyonun gençlik çağında tespit edilememesine veya geç tespit edilmesine yol açabilir. 

    Depresyona ek olarak çocukluk ve gençlik çağında çoğunlukla ikincil (ruhsal veya davranışsal) hastalıklar (eşzamanlı hastalıklar) ortaya çıkıyor ve bunlar kesin bir tanıyı zorlaştırabilirler. Aşağıdaki eşzamanlı hastalıklar çocukluk ve gençlik çağında sıkça görülebilir:

    –          Anksiyete bozuklukları
    –          Somatoform rahatsızlıklar (Belirsiz bedensel rahatsızlıklar)
    –          Hiperkinetik bozukluklar (DEHB)

    Depresyonu tespit etmek

    Depresyonlarla başetmenin önemli bir adımı hastalığı tespit etmektir. Ancak hangi noktada normal davranışlar “olağandışı” davranışlara dönüşür? 

    Yaşa bağlı semptolar birkaç hafta veya ay boyunca değişme olmadan görülüyorsa, bir olasılıkla artık bunlar “normal” yaşa bağlı değişiklikler veya dıştan gelen bir zorluluğa (örneğin bir kayıp durumu) gösterilen geçici ve anlaşılır reaksiyonlar olmayabilir ve depresyon sözkonusu olabilir.  

    Dikkat çekici bir davranış sergileyen çocuklar ve gençlerle münkünse güven çerçevesinde sakin bir konuşma yapılmalı. Böyle bir konuşmadan sonra hala depresyon şüphesi varsa profesyonel yardım aramak gerekir. Tanıya depresiv semptomların sebebi olarak fiziksel rahatsızlıkların hariç bırakılması (örneğin guatr fonksiyon rahatsızlıkları) ve eşzamanlı psikyatrik rahatsızlıkların (örneğin anksiyete bozuklukları) araştırılması da dahil. Tecrübeli teşhis uzmanları ayrıca gençlerde sıkça görülen inkar eğilimi ve sahip olabilecekleri aşırı utanma duygusu ile ilgili de doğru yaklaşımı gösterme konusunda eğitimliler. 

    Akrabalar veya tanıdıklar aşağıdaki işaretleri gözlemlediklerinde profesyonel yardım gerekli olabilir: 

    •    Hobiler ve yaşlarına göre tipik aktivitelerle ilgilenmemeye başlama 
    •    Okuldaki başarılarının aşırı gerilemesi 
    •    Davranış ve görünümdeki aşırı değişimler 
    •    Evden kaçma 
    •    Alkol ve uyuşturucu istismarı 
    •    Kendini aileden ve/veya yaşıtlarından uzaklaştırma 

    Çocuklarda ve gençlerde depresyonun erken teşhisinin önemi 

    Bir depresyonun erken teşhisi çocukların ve gençlerin çektikleri acıları dindirmek açısından önemli. Depresif gençler kendilerini sevilmeyen kişiler olarak görürler ve daha az arkadaşları olur. Aynı zamanda hastalığa bağlı ve yaşa göre gelişimi yavaşlatan olumsuz etkiler (önceki gelişim aşamalarına geri düşme veya gelişim bozukluğu) de önlenebilir.  
    Ayrıca depresif çocukların ve gençlerin yetişkin olarak da depresyona veya başka bir ruhsal hastalığa yakalanma ve sosyal ve uyum sorunları yaşamaları riskleri daha büyüktür. Bu yüzden depresyona mümkün olduğu kadar erken teşhis konulması ve tedavi edilmesi önemlidir – ayrıca depresif çocukların er ya da geç intihar teşebbüsünde bulunmaları riski de daha yüksek. Bu durumda erken teşhis hayat kurtarır.

  • PSİKOTERAPİ

    PSİKOTERAPİ

    Psikoterapi, bireylerin ruhsal yaşamlarında duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümünü, ruh 

    sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını amaçlayan tekniklerin genel adıdır. Ruhsal bozukluklarından 

    dolayı bozulan ruhsal dengeyi sağlamak, düşünce ve duygu alışverişi kurmak, bireylerin kendilerini 

    tanımalarını sağlamak, iç çatışmalarını çözümlemek, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri 

    azaltmak, ilişkileri iyileştirip olgunlaştırmak için kullanılan tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi 

    diyoruz. Bir başka deyişle psikoterapi, zihinsel ve duygusal sorunları olan ve bu sorunlarla baş etme 

    gücü yetersiz kalan kişilere, belli bir amaç ve plan doğrultusunda belli teknik ve yöntemlerin uzman 

    kişilerce uygulandığı profesyonel bir yardım hizmet süreci olarak tanımlanıyor. Diğer bir değişle ise 

    psikoterapi, zihinsel ve duygusal sorunları olan kişilerle zihinsel ve duygusal bağlantı kurularak 

    yürütülen tedavi etme bilim ve sanatıdır.

    PSİKOTERAPİST VE DANIŞAN…

    Yaşamda kaçınılmaz olan başarısızlıklarla, çelişkilerle ve düş kırıklıklarıyla baş etmek için psikoterapötik 

    uygulamalar büyük bir başarıyla kullanılıyor. Bu uygulamalarda psikoterapi yapan kişiye“psikoterapist” ve ondan 

    terapi alan geçen kişiye “danışan” adı veriliyor. Terapi mesleğinin etik ve ahlaki kuralları gereği, terapist 

    danışanıyla sosyal bir arkadaşlık yapamadığı gibi, para almadan terapi de yapamıyor. Terapist, danışanıyla 

    ilişkisinin çerçevesini belirliyor, ona göre ilkeli davranıyor ve danışanlarıyla sosyal değil, terapötik bir ilişki 

    kuruyor. Bu ilişki sırasında psikoterapist, terapinin her anında kendi kendine şu soruları soruyor:

    1-Kendine özgü bir hikâyesi ve şu anda kendine özgü zihinsel uğraşları olan, bu kendine özgü danışanın, bu 

    kendine özgü zamanda, bana bu kendine özgü şeyleri söylemesinin ya da yapmasının anlamı nedir?

    2-Böyle davranmasının bilinçli veya bilinçdışı amaçları nedir?

    3-Bunların ardındaki duygu yüklü fantezileri veya korkuları nelerdir?

    İLK GÖRÜŞME…

    İlk seansta terapist ve danışan bir araya geliyor ve birbirlerini tanımaya yönelik ilk adımları atıyorlar. Bu adımlar, 

    aynı zamanda psikoterapi süreci devam ettiği takdirde, kurulacak olan bağın da temelini oluşturuyor. İlk seansın 

    gidişatını belirleyen, danışanın o an oradaki ihtiyacı oluyor. Bu nedenle, terapist tamamen danışanın açtığı 

    yoldan onunla birlikte ilerliyor. Bazen ilk görüşme yoğun duygu aktarımı içinde geçebileceği gibi bazen duyguların 

    daha geri planda tutulduğu bir bilgi alma ve terapi süreci hakkında bilgi verme şeklinde geçebiliyor. Terapist 

    danışanı görüşme odasına aldıktan sonra öncelikle kısa bir form üzerinde onunla ilgili bazı kişisel bilgileri (yaşı, 

    eğitimi, aile bilgileri, telefon numarası, vb.) not ediyor. Ardından görüşmeye başlanıyor. İlk görüşmede, danışanı 

    yardım arayışına yönlendiren sorunların ya da konuların neler olduğu üzerinde durmak önemli oluyor. İlk 

    görüşmede terapist danışanın kimlik bilgilerini öğrendikten sonra, “Şimdi sizi yardım istemeye getiren 

    nedir?”, “Size nasıl yardım edeceğimi düşünüyorsunuz?”, “Sizi buraya getiren nedir?”, “Sizi 

    dinliyorum…” gibi bir cümleyle görüşmeyi başlatıyor, danışanın sıkıntılarını ve kendi öyküsünü, kendi diliyle 

    anlatmasına olanak veriyor. Ancak, ihtiyaç duyduğu ya da açıklanması gereken konuları açmaya çalışıyor. İlk 

    görüşmenin ilk 30 dakikası genellikle danışanın kendini anlatmasıyla geçiyo ve son 15 dakika terapist konuşuyor. 

    Terapist danışanın hayatı, neler yaptığı, nerede ve kimlerle yaşadığı ve sorununun ne olduğuyla ilgili fikir sahibi 

    oluyor. Terapist danışanın anlattıklarının ne olduğu ile olduğu kadar, bunu nasıl anlattığı ile de ilgili oluyor. Neleri 

    önemsediğini, neleri seçtiğini, nelerin neleri çağrıştırdığını dikkatle takip ediyor. Bazen bir görüşmenin başında 

    danışanın söylediği bir şeyi, seansın sonuna doğru neden getirdiği anlaşılıyor. Dolayısıyla, sürecin takibi, 

    terapistin satır aralarını doğru okumasını sağlanıyor.

    ÇOCUKLUĞUN KORKULARI…

    Danışan yardım amacıyla terapiste başvurduğunda yalnızca sorunlarını değil, çocukluğunu, korkularını, 

    endişelerini, kişisel tarihini ve yılların ürünü olan kişiliğinin parçalarını odaya getiriyor ve bunlar çok değerli 

    malzeme olarak analiz ediliyor. Terapist, bunlara saygı duyuyor ve önce anlamaya çalışıyor. Örneğin; ayrılık 

    acısı, terk edilme korkusu, öfkeyle kendine zarar verme gibi şikâyetlerin ne demek olduğunu herkes bilir ama 

    bunların her kişi için anlamı farklıdır. Bu bağlamda çaresi de kişiden kişiye değişir. Ancak, danışanların çoğunda 

    psikolojik sorunların herkes tarafından aynı şekilde yaşandığı ve çözümlerinin de aynı olduğu izlenimi yaygındır. 

    Bu izlenim terapi sürecinde, ilk seanstan itibaren hazır çözümler beklenmesine yol açıyor. Oysa yaşanılan 

    deneyimler kişiye özeldir. Bu nedenle, terapistin danışanın yaşadıklarını tamamen onun bakış açısından 

    anlamaya gayret etmesi, gerekirse sorunu tanımlaması ve farkındalık uyandırma üzerinde çalışması gerekiyor. 

    Terapistin ilk amacı danışana yardımcı olup olamayacağına dair fikir sahibi olmak ve onun neden terapiyle 

    ilgilendiğini anlamak oluyor. Böylece terapist danışana terapi sürecinde nasıl bir süreç izleneceğine dair kısa bir 

    bilgilendirme yapıyor ve onu değerlendirme görüşmelerine davet ediyor ve ilk seans sona eriyor.

    DAHA İLK BAŞTA BİRÇOK SORU BELİRİYOR…

    Terapi için başvuran danışanın zihninde “Nasıl bir terapist ile karşılaşacağım?”, “Bir yabancıya kendimi 

    açmak nasıl olacak?”, “Beni anlayacak mı?”, “Güven duyabilecek miyim?”, “Nasıl bir yöntem 

    izleyeceğiz?”, “Neyi, nasıl anlatacağım, nereden başlayacağım?”, “Anlattıklarım gizli kalacak mı?”, “İlk 

    seansta sorunlarımın çözümüne geçebilecek miyiz?” veya “Devam edip etmemeye nasıl karar 

    vereceğim?” gibi birçok soru beliriyor. İlk görüşmenin sonunda terapist danışanın bu sorularına duruşuyla, 

    anlattıklarına yaklaşımıyla yanıt veriyor ve danışanı rahatlatıyor.

    HER ŞEY RANDEVU ALMAYLA BAŞLIYOR…

    Terapötik ilişki daha randevu alma sırasında başlıyor. Hatta birçok danışan daha randevu almadan önce belirli bir 

    duygusal beklenti ve yüklenme içine giriyor. Terapisti birisi önermiş oluyor, önerirken bir şeyler söylüyor, 

    danışanın terapiyle veya terapistle ilgili fantezileri, ön kabulleri oluyor, vb.

    “SİZ” DİYE HİTAP EDİLİYOR…

    Görüşmelerde danışanın bağımsız ve eşit bir kişiliği olduğunun hissettirilmesi önem taşıyor, bu nedenle ona hep 

    “siz” diye hitap ediliyor. İlk görüşmede duygusal gereksinimlerin arkasında neler yattığı henüz belli olmadığı için 

    karşılanmıyor ama ifade edilmesi için teşvik ediliyor. Çünkü dinamik bir görüşmede her zaman iki boyut birlikte ele 

    alınıyor; olaylar ve duygular. Olaylar belirtilmeden duyguların, duygular belirtilmeden de olayların fazla bir 

    anlamı olmuyor.