Etiket: Duygu

  • Bağlanma Kuramı Üzerine II

    Bağlanma Kuramı Üzerine II

    • Erişkinlikte Bağlanma

    Erişkin hayatındaki bağlanma davranışı, çocuklukta, ergenlikte ve gençlikte gösterilen bağlanma davranışının bir devamı olarak düşünülmektedir.

    • Weiss erişkinlikteki bağlanmayı çocukluktaki bağlanmadan ayıran üç özellik tanımlamıştır:

    (I) Erişkinlerde, bağlanma ilişkileri tipik olarak eşler arasındadır, diğerinde bakım alan (bebek) ve bakım veren (ebeveyn) arasındadır;
    (II) Erişkinlerdeki bağlanma çocukluktaki bağlanma gibi diğer davranışsal sistemlerin etkilenmesinden sorumlu değildir;
    (III) Erişkinlikteki bağlanma sıklıkla cinsel ilişki içerir. Erişkinde Bağlanma Biçimleri Erişkin bağlanmasıyla ilgili araştırmalar, bağlanma biçimiyle birleşmiş zihinsel modellerin içeriklerini anlamaya ve ilişkilerin farklı modellerinin ilişkisel yaşantılarına odaklanmıştır.

    Bartholomew ve Horowitz, Bowlby’ nin bağlanma kuramını temel alarak ve kişinin kendisinin ve başkalarının içsel çalışma modeli olan iki tipten yola çıkarak ortaya koyduğu 4 ayrı bağlanma biçimi oluşturulmuştur. Dört prototip bağlanma modeli bireyin benlik imajı (pozitif ya da negatif) ve başkalarının imajlarının (pozitif ya da Negatif) birleşimleri kullanılarak tanımlanmıştır. Tanımlanan erişkin bağlanma biçimleri arasında ilki güvenli bağlanma biçimidir. Güvenli bağlanma biçimi, kendini değerli hissetme ve sevilebilir olduğu duygusunu genellikle diğer insanların kabul edici ve cevap vericiliğine dair beklentileriyle birleştirir. Saplantılı bağlanma biçimi ise kendini değersiz hissetme (sevilmeye layık görmeme) duygusuyla başkalarına yönelik olumlu değerlendirmeleri yansıtır. Saplantılı biçime sahip olanlar kendilerine güveni az, başkalarını destekleyici olarak algılayan, bu destekten olumlu şekilde faydalanamayan, kendini açma düzeyleri az olan bireylerdir.

    Kayıtsız bağlanma biçiminde kendini değerli hissetme ve sevilebilir olduğu duygusunu diğer insanlara karşı olumsuz beklentilerle birleştirir. Böyle kişiler, yakın ilişkilerden kaçınarak, hayal kırıklıklarına karşı kendilerini korurlar ve bağımsızlıklarını ve incinemezliklerini sürdürürler. Korkulu bağlanma biçiminde kendini değersiz hissetme ve sevilmeye layık görmeme duygusu ve diğerlerinin olumsuz, güvenilmez ve reddedici olarak algılanmasına yönelik beklentilerle birleşir. Bu bağlanma biçimine sahip kişiler başkalarıyla yakın bağlar kurmaktan kaçınarak, başkalarından beklenen reddedilmeye karşı kendilerini korurlar. Güvenli bağlanması olanlar hem kendileri hem de başkaları konusunda pozitif bakış açısına sahiptirler. Güvenli bağlanması olanlar sıkıntılarını kabul ederek, başkalarından yardım ve destek talep ederek yapıcı bir biçimde kendi zor duygularını ifade etmede rahattırlar. Kayıtsız bağlanması olanlar temelde kaçınmacıdırlar çünkü kendileri ile ilgili olumlu ama başkaları ile ilgili olumsuz görüşlere sahiptirler. Negatif duyguları baskı altında tutma eğilimindedirler ve kaçınma stratejilerini temel başa çıkma stratejileri olarak kullanırlar. Saplantılı bağlanması olanların ise kendileri ile ilgili bakış açıları negatif, başkaları ile ilgili bakış açıları pozitiftir ve temelde kaygılıdırlar. Negatif duygularını abartılı ve sürekli bir biçimde eşlerinin onayını arayarak gösterirler. Korkulu bağlanması olanlar kendileri ve başkaları ile ilgili negatif modellere sahiptirler ve kaygılı/kaçıngan olarak sınıflandırılabilirler. Kaygılı/kaçınganlar başkaları ile yakın ilişki kurmak arzusunda olmalarına karşın, ilişkilerinde aşırı yakınlıktan kaçınırlar çünkü incinebilecekleri konusunda kaygılıdırlar. Güvenli bireyler daha az güvenli bireylerle karşılaştırıldığında stres kaynağı olayları daha az tehdit edici olarak değerlendirirler. Bu kişilerin kendilerinde stres oluşturan durumun nedenleri ile başa çıkabilecekleri konusunda yeteneklerine güvenleri vardır. Duygularını açık bir biçimde ifade ederler. Destek aramayı stres yaratıcı durumlar ile başa çıkmak için bir duygu düzenleme stratejisi olarak kullanırlar. Durumları açıkça tartışırlar ve çatışmalardan kaçınmak yerine onlara çözüm bulurlar. Ayrıca güvenli bireyler kızgınlığın psikolojik işaretlerinin farkındadırlar. Uyuma yönelik problem çözümlerine ortak olurlar. Kızgınlıklarını kontrollü ve düşmanca olmayan bir biçimde ifade ederler. Sonuç olarak, güvenli bağlanma biçimine sahip bireylerde pozitif duygu yaşantısı yaratıcı problem çözmeyi geliştirir. Bağlanma ve

    Psikopatoloji Son yıllarda, anne-çocuk ilişkisi konusunda yapılan araştırmaların önemli bir bölümünü bağlanma konusunun oluşturduğu görülmektedir. Bu durumun en önemli nedeni ise, anne-baba ve çocuk ilişkisini araştırmanın her iki nesil için de giderek önem kazanmasıdır. Çünkü bağlanma, çift yönlü bir süreçtir.

    Pek çok araştırmacı anne-çocuk ilişkisinin sürekliliğinin sonraki yaşantıların temelini oluşturduğunu ileri sürmektedir. Kişinin yaşamındaki en önemli kişilerin annesi ve babası olduğunu; anne ve baba ile iyi bir ilişkinin genç ve erişkin ruh sağlığında belirleyici rol oynadığını belirtilmiştir. Bowlby’nin çalışmalarından başlamak üzere güvensiz bağlanma biçimi daha sonraki yaşam dönemlerinde psikopatolojinin belirleyicisi olarak düşünülmüşken güvenli bağlanma sağlıklı süreçlerle ilişkilendirilmiştir. Doğanın özgün modeli güvenli bağlanmadır. Güvensiz bağlanma biçimleri olan kaygılı/ikircikli bağlanma anksiyete bozuklukları ve depresif bozukluklarla ilişkilendirilirken, kaçıngan bağlanma davranış bozukluğu ve diğer dışa vuruk patolojilerle ilişkilendirilmiştir. Dağınık bağlanmanın (dezorganize/dezoryante) ise dissosiyatif bozukluklarla birlikteliğinden söz edilmiştir. Koruyucu ruh sağlığı açısından bakıldığında güvensiz bağlanmanın pek çok psikopatolojinin gelişimi ile ilişkili olduğu düşünülürse, olguların ve aslında tüm bireylerin çocuk sahibi olmayı planladıkları dönemde, gebelik döneminde ve çocuklarını yetiştirirken desteklenmeleri sağlıklı nesiller yetiştirmek açısından çok önemli gibi görünmektedir.

  • Bağlanma Kuramı Üzerine I

    Bağlanma Kuramı Üzerine I

    İnsan, topluluk halinde yaşayan bir organizmadır ve başka insanlarla bir arada bulunma isteği içerisindedir. İnsan yavrusu, biyolojik açıdan gözlenen özel durumu nedeniyle, yaşamını sürdürebilmek için, diğer türlerin yavrularına oranla, çok daha uzun süre anne-babasının doğrudan yardımına muhtaçtır. Bu kaçınılmaz durum, insan türünden organizmaların bir arada yaşama, eğilim ve gereksinimlerini, özellikle de bağlanma ihtiyacını açıklamaktadır. Bağlanma (attachment), yaşamın ilk günlerinde başlayan, duygusal yönü ağır basan ve olması beklenen bir durumdur.
    Bağlanma kuramı John Bowlby ve Mary Ainsworth’un ortak çalışmaları sonucu oluşmuştur. Çocuğun anneyle bağı ve bu bağın bozulması, anneden ayrılması, anneden yoksun olması ve anneyi kaybetmesi üzerine bugüne kadar olan düşüncelerimizi kökten değiştirdi. Anne-baba ve çocuk ilişkilerinin, çocuk gelişimi üzerindeki etkisini ele alan bir-çok model ve kuram ortaya konulmasına karşın, “Bağlanma Kuramı” çocuğun gelişimde anne-babanın (ebeveyn) etkisine, diğer modellerden ya da kuramlardan, daha etkili bir vurgu yaptığı görülmektedir.

    Bowlby’e (1969) göre çocuk ile temel bakım veren kişi (genellikle anne) arasında bağlanmanın oluşmasındaki süreç;

    • İnsanları ve hareket eden nesneleri tercih etmeye yönelim,
    • Daha sık gördüklerini diğerlerinden ayırt etmeyi öğrenme,
    • Tanıdıklarına yaklaşma ve tanımadıklarından uzak durma,
    • İstendik sonuçları getiren davranışları diğerlerinden ayırt etme ve artırma aşamalarıyla gerçekleşmektedir.

    Bebeklikteki bağlanma kavramı; belirli bir kişiye olumlu tepkilerin verilmesi, zamanın büyük bir kısmının o kişiyle birlikte geçirilmek istenmesi, herhangi bir korku yaratan durum veya obje karşısında hemen o kişinin aranması, bağlanılan kişinin varlığının duyumsanmasına eş zamanlı olarak rahatlama duygusunun eşlik etmesi gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü kapsamaktadır. Bebeklik döneminde bağlanma aşamalar halinde gözlenmektedir. Doğumdan hemen sonra insan yavrusunun doğası gereğince başlayan bağlanma; meme arama, başı döndürme, emme, yutma, parmak emme, yakalama, anneye yönelme, beslenme saatlerini sezinleme ve hazırlanma şeklinde kendisini göstermektedir. Çocuklarda belirledikleri bağlanma davranışlarını üç kategori içerisinde sınıflamışlardır. Bunlardan birincisi güvenli bağlanma biçimidir ve güvenli bağlanma içerisinde çocuklar temel gereksinimlerine zamanında karşılık verebilen annenin aracılığıyla oyun ya da keşfe çıkmada kendilerini güvende hissederler. Anneleri tarafından yalnız bırakıldığında anneleri ile yakınlık ve temas arayışlarını sürdürürler ve tepkisel olarak huzursuzluk yaşarlar ancak anneleri ile tekrar bir araya geldiklerinde kolayca sakinleşerek çevreyle ilgilenmeye ve çevreyi keşfetmeye devam ederler. Anneyle kurulan bu tür güvenli bir bağlanma örüntüsü bebeğin uyumuna ve gelişimine katkı sağlamaktadır. İkinci olarak kaygılı/kararsız bağlanma biçimi içinde çocuklar, annelerinden ayrıldıklarında yoğun bir kaygı, gerilim ve kızgınlık hissetmekte, yabancılarla iletişim kurmayı reddetmekte, anneyle tekrar bir araya geldiklerinde ise kolayca sakinleşmek ve çevreyle olan ilgilerini sürdürmek yerine, anneye daha fazla yakınlaşıp ondan ayrılmak istememektedirler. Güvensiz bağlanma duygusu geliştiren bireyler başkalarına güven duymakta zorluk çekerler ve başkaları ile olan ilişkilerini sürekli kontrol altında tutmaya çalışırlar. İlişkileri kontrol altında tutma davranışı genellikle başkaları tarafından terk edilmek ya da reddedilme korkusundan dolayı yakın ilişkiler kuramama, sevilmeyeceği ya da değersiz bulanacağından korkma, yoğun yalnızlık ve soyutlanmışlık duygularından kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Bağlanma ile ilgili literatür incelendiğinde, doğumdan itibaren bebek ile temel bakıcı (anne) arasında gelişen bağlanma örüntüsünün sadece yaşamın ilk yıllarında gerçekleşen bir süreç olmadığı, hem çocuklukta hem de yetişkinliğe geçişte bireyin ruh sağlığı üzerindeki etkisinin devam ettiği ve bağlanmanın yaşam boyu devam eden bir yazgı (life script) ya da süreç olduğu belirtilmektedir. (Bartholomew, 1993; Rice, 1990).
    Son yıllarda ergen ve yetişkin ilişkilerinde bağlanmanın rolünü inceleyen araştırma bulguları, yaşamın ilk yıllarında anne babanın çocuğa verdiği tepkilere bağlı olarak çocuğun kendisine ve başkalarına ilişkin oluşturduğu modellerin daha sonraki yıllarda da yakın kişiler arası ilişkiler için bir model niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır (Allen ve ark. 2002). Bağlanma stilleri ile çalışmaların sonuçlarına genel olarak bakıldığında; güvenli bağlanma biçimine sahip ergenlerin duygularını daha kolay ifade edebildikleri, anne-baba ve akran ilişkilerinde daha az çatışma yaşadıkları (Ducharme, Doyle ve Markiewicz, 2002), güvensiz bağlanma biçimine sahip ergenlerin ise kendilerini başkalarına açma ve yakınlık kurmada isteksiz olmanın (Allen ve ark. 2002) yanı sıra öz güvenlerinin düşük olduğunu ortaya koymaktadır (Laible, Carlo ve Roeschc, 2004).
    Araştırmacılar son yirmi yıl içinde bağlanma yönelimlerindeki bireysel farklılıkları ortaya çıkarmışlardır. Örneğin Hazan ve Shaver (1987), bağlanma stillerine ilişkin olarak ergenler ve yetişkinleri güvenli, kaçınan ve kaygılı olarak sınıflandırmışlardır. Bartholomew ve Horowitz (1991) ise bağlanma stillerini, olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modellerin kesiştiği noktada tanımlamışlardır.
    Böylece, iki boyutun olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modeller- çaprazlanmasından dört temel bağlanma stilinin ortaya çıkacağını ileri sürmüşlerdir;
    a) güvenli, (++)
    b) korkulu, (-+)
    c) saplantılı, (+-)
    d) kayıtsız. (–)
    Güvenli bağlanma stili, olumlu benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; korkulu bağlanma stili, olumsuz benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; saplantılı bağlanma stili, olumsuz benlik modeli ile olumlu başkalarının bileşimini; kayıtsız bağlanma stili ise kendine değer verme ile başkalarına karşı olumsuz tutuma sahip olmanın bileşimini içermektedir. Bartholomew (1990)’e göre güvenli kişiler, olumlu benlik algısını ve kendini sevilmeye değer görme duygusunu başkalarının güvenilir, destek veren, ulaşılabilir ve iyi niyetli olduğuna dair olumlu beklentilerle birleştirmektedirler. Korkulu kişiler, bireysel değersizlik duyguları ile başkalarının güvenilmez ve reddedici olduğuna ilişkin beklentileri yansıtmaktadırlar. Saplantılı kişiler, kendini değersiz hissetme ve sevilmeye değer görmeme duyguları ile başkalarına ilişkin olumlu değerlendirmeler yapmaktadırlar. Kayıtsız kişiler ise özerkliğe aşırı derecede önem vermekte, başkalarına olan gereksinimi ve yakın ilişkilerin gerekliliğini savunmacı bir biçimde reddetmektedirler. Bartholomew ve Horowitz (1991), Hazan ve Shaver (1987) tarafından belirlenen kaçınma kalıbını, kaçınmanın iki farklı kuramsal şeklini bir araya getirerek korkulu-kaçınma ve kayıtsız-kaçınma olarak bir kalıpta iki boyut olacak şekilde belirlemişlerdir. Lopez ve Gormley (2002)’e göre bağlanma stilleri, -içsel işleyiş modelleri- yakın ergen ve yetişkin ilişkilerinin gelişimini etkilemektedir. Dört içsel işleyiş modeli karşılaştırıldığında güvenli bireyler yakın ilişkilerde en optimal davranışı gösteren bireylerdir. Bu sayede kendileri ve diğerleri için bağlanma figürleri ile negatif duyguları düzenleme yetenekleri vardır. Güvenli bireyler, negatif davranış tipini en az göstererek yakın ilişkilerindeki gerilimi rutin olarak giderebilme kapasitesine sahiptirler. Böylece, kayıtsız ya da saplantılı bireyler çatışma durumları boyunca güvenli bireylerden daha negatif davranışlar gösterme eğilimindedirler. Saplantılı ve kayıtsız bireyler karşılaştırıldıklarında ise, saplantılı bireyler zorluklara en fazla sığınan bireyler durumundadır. Saplantılı bireyler, benliğin geçerliğini korumak için ilişkiyi sürdürmeye en fazla yatırım yapan bireyler olarak düşünüldüğünde, bu bireylerin bağlanma figürlerinin mevcudiyetine ilişkin sık sık aşırı ihtiyatlı oldukları görülmektedir. Bu ruh durumu bir ilişki içinde gerilimle karşılaşıldığında yordanamayan ilişkilerin geçmişine dayalı çatışmacı düşünceler ve duyguların harekete geçmesine ve yoğun bir düşmanlığa yol açabilir. Korkulu bireyler ise, kendileri ve diğerlerinin negatif içsel işleyiş modellerini birleştiren bireyler olarak varsayılmaktadırlar. Bunun sonucu olarak onlar reddedilme ve duygusal yakınlık korkulu yönleri ile sosyal ilişkilerden en fazla kaçınan bireylerdir. Hazan ve Shaver’in üçlü bağlanma yaklaşımı ile, Bartholomew ve Horowitz’in dörtlü bağlanma yaklaşımını karşılaştıran çalışmalar, genellikle iki farklı kaçınan (korkulu ve kayıtsız) bağlanma stilinin geçerliliğine ilişkin kanıtlar sunmuştur. Bartholomew ve Horowitz’in önerdiği dörtlü bağlanma yaklaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalar da tutarlı olarak korkulu ve kayıtsız bağlanma stillerinin zihinsel modeller temelinde farklılaştıklarını göstermiştir. Örneğin, Bylsma, Cozarelli ve Sümer (1997), kayıtsızların korkululara oranla daha yüksek düzeyde benlik saygısına sahip olduklarını ve bu kişilerin gerçek ve ideal benlik kavramları arasında daha az farklılıklar bulunduğunu göstermişlerdir (Akt., Sümer ve Güngör, 1999, s.75).

  • GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    Psikoloji insan davranışlarını, zihinsel süreçleri ve bunların altında yatan

    nedenleri kapsar. İnsanların olayları anlamlandırma ve yorumlama biçimlerini, şimdi ve

    daha sonrasında olaylara verdikleri tepkileri, insan ilişkilerini, yaşam biçimlerini ve

    tarzlarını etkiler.

    Her sabah aynada gördüğümüz insanın bu sabah bize biraz sevimsiz ya da pırıl

    pırıl bir gülümsemeyle bakmasını, kahvemizin tadının daha iyi ya da kötü olmasını,

    komşumuzla kapıda karşılaştığımızda kocaman bir gülümsemeyle günaydın dememizi

    ya da bakışlarında farklı anlamlar arayıp itici bulmamızı belirleyen şey nedir? Ruh

    halimiz günlük hayatımızdan profesyonel yaşamımıza, ilişkilerimizden tavırlarımıza

    kadar her şeyle yakından ilgilidir. “İş arkadaşıma neden surat astım aslında yetiştirmem

    gereken proje yüzünden gerginim.” şeklinde kendimizi sorgularken ruh halimizin

    davranışlarımıza yansıdığı anları bazen yakalayabiliyoruz. Bazense bu süreçler

    davranışlarımızda o kadar otomatikleşiyor ki dikkatimizi yöneltmeden fark edilmesi

    imkansız bir hal alıyor. Bu süreçlerin en sık gözlendiği alanların başında beslenme

    geliyor.

    Hiçbirimiz yaşamımızın günlük akışında yemek yemeden önce kendimizi

    sorgulamayız. Yemek yemek hayati ve haz veren bir eylemdir. Bu nedenle

    birçoğumuzun mottosu “Canımız istediğinde o yemek yenmeli”dir. Bunu ilke edinir son

    raddeye gelene kadar asla sorgulamayız. Burada ifade ettiğim son radde kimilerimiz

    için yaz aylarında bikiniden taşacak bir göbek kimilerimiz içinse nefes almamızı

    zorlaştıracak kadar yağlanmış bir vücut olabilir. Tepe noktamız ne olursa olsun tam bu

    anda yeme davranışlarımızı sorgulamaya başlamamız gerekir. Masaya otururken

    gerçekten fizyolojik bir açlıkla mı oturuyoruz yoksa kendimizi daha iyi hissetmek,

    rahatlamak için mi yiyoruz?

    Ruh hallerimiz yeme davranışımızda, aldığımız kilolarda oldukça etkilidir.

    Farkında olmadan üzüldüğümüzde, kızdığımızda, stresliyken ya da kendimizi mutlu

    hissetmek istediğimizde yeme davranışına yönelebiliyoruz. Bu süreç o kadar

    otomatikleşmiş ki fizyolojik açlığımızla duygusal açlığımızı ayıramıyoruz. Sonuç mu?

    Aslında tok olan vücudunuza ihtiyacımız olamayan besinleri doyurulması gereken

    duygularımız için yük olarak kabul ediyoruz. Bu süreçte bizi kaçınılmaz sona

    götürüyor. Artan kilolarımıza çare olarak diyet yapmaya başladığımızda da duygusal

    yememiz ruh hali değişimlerimizde “Beni ye, yemelisin, yemezsen mutlu olamazsın.”

    şeklinde koşuşturan abur cubur figürleriyle bizi zorlamaya başlıyor. Karşı konulması

    zor bir mekanizmayla çalışan bu sistem motivasyon problemlerine sebep oluyor,

    başarısızlık hissini tetikliyor, diyet sürecimizi ve benlik algımızı olumsuz etkiliyor.

    Psikolojimizin tüm hayatımızı dolayısıyla beslenme alışkanlıklarımızı da

    derinden etkilediğinin bilincine varabilirsek duygu dalgalanmalarımızda karşımıza

    çıkacak açlık ataklarımızın önüne daha kolay geçebiliriz. Biz duygularımızla,

    davranışlarımızla, bedenimizle bir bütünüz. Bu bütünden biri zarar gördüğünde diğer

    parçalarımız da otomatik olarak süreçten etkileneceğini bilmeliyiz. Unutmayın,

    bedeninizi doyururken ruhunuzu aç bırakmayın.

    Sevgiyle,

    Psikolog Melisa Yener

  • Ergenlik

    Ergenlik

    Ergenlik(Puberte); çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir.Bireyin çocuksu tutum ve davranışlardan çıkıp erişkin rolüne,erişkin kimliğine hazırlandığı,cinsiyet yetilerinin kazanıldığı vücut değişikliklerinin yoğun olduğu dönemdir.Cinsiyet ile ilgili hormonların üretimi bu dönemde çok fazlalaştığından ergenlerin ruh durumu sebepsiz değişimler gösterir.

    Genel olarak 12-21 yaş arası ergenlik dönemi olarak adlandırılır.Ancak son zamanlarda ergenlikten çıkış yaşı 30 yaşa kadar uzamaktadır.Ergenliğe giriş yaşı, genetik(ailesel),sosyo-ekonomik şartlar,iklim gibi faktörlerden etkilenir.Genel olarak kızlar erkeklerden daha erken ergenliğe girerler.,bu nedenle bu dönemde fiziksel olarak erkeklerden daha önce gelişirler.Pek çok genç kız değişen vücutları ve bırakmaya çalıştıkları çocukluk dönemleri sebebiyle karışık duygular yaşar.Kadın olmaya başlama fikri korkutucu gelebilir..Kızlar vücutları hakkında yeterince bilgi sahibi olamadıkları için ve ergenlik çağı kadın cinselliği ile bağdaştırıldığı için bu dönemi erkeklerden daha zor geçirirler.

    Ergenlerin genel olarak duygularında istikrarsızlık görülür.Duygular anlık değişimler bile geçirebilir,duygularını çok coşkulu yaşarlar,yoğun hayaller kurarlar,yalnız kalma isteği duyarlar.Ergenler yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir,utanabilir ve kendini saklama eğilimi içinde olabilirler.Yeni şeyler deneme merakları artar.Fark edilme,önemsenme ve takdir edilme ihtiyacı duyarlar, bu yüzden arkadaşlar çok önemli bir yerdedir.Dürtü taşkınlığı yaşarlar,motor etkinlikleri hızlanır,büyüklenme düşünceleri fazlalaşır,kendini bir tane görürler.

    Yine bu dönemde özgüven problemi, karşı cinsle ilişkiler,akran ilişkileri önemli yer tutar.Bazı ergenler depresif belirtiler gösterebilir ancak günlük hayatına devam edebilir.Gerçek depresyonlarda ise intihara varan düşünceler geliştirebilirler.Değersiz hissetme ,yalnızlık ,çocukluktan gelen duygular depresyona neden olabilirler.Ergenler zaman zaman öfke patlamaları yaşarlar,bunun nedeni öfkeyle ailesinden uzaklaşmaya çalışıp yeni(ailesinden farklı)bir kimlik oluşturma çabasıdır.

    Ergenler için çok yemek yeme veya yemeği reddetme(kilolu olduğunu düşünme,kilo almamaya çalışma)önemli konular arasındadır.Dış görünüşleriyle çok fazla ilgilidirler ve beğenilmeyecek taraflarını mutlaka bulurlar.

    Ergenlik dönemi hem ergen için hem de ergenin ailesi için zor bir dönemdir.Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken ergen de anlaşılamadığını düşünür.Ergenler ailelerinden anlaşılma ve değer görmeyi ,önemsenmeyi beklerler.Öğütler ve nasihatler genellikle işe yaramaz.

    Anne-baba çocukların girdiği bu yeni dönemin hakkı olan ergen statüsünü çocuklarına vermekte zorlanabilirler.Çocuk değil artık ergendir ve bir adım sonra yetişkin olacaktır.

    Ergenlik dönemi anne-babadan ayrışmanın başladığı dönemdir.Anne babayı eleştiri,alay,beğenmeme ve kavgalar bunun işaretleridir.Bu ayrışma ergenlere ‘yas duygusu’ da yaşatır,fakat bu duygu geçicidir.Ebeveynin isteyip olamadığı özellikleri çocuklarından beklemeleri ergenin kendisi olmasını engeller.

    Ergenlik dönemi ayrıca bireyin en yaratıcı olduğu dönemdir.Bu yaratıcılığı kendini bulmak, kendini yapılandırmak,toplumda onaylandığı bir yer bulmak için kullanır.İnsanın kendi kendini oluşturması en zor ve en güzel yaratıcılıktır.Kendine uygun bir konuşma biçimi,yazı biçimi,yürüme biçimi,özgün bir ‘ben’ yaratması bu süreçtedir.

    Ergenlik dönemi kimliğin yapılandığı dönemdir. Kimliğini yapılandırırken çevresinde beğendiği kişilerin (amca,öğretmen,arkadaş,anne-baba gibi)beğendiği özelliklerini ve değerlerini içselleştirirler.Toplumda isim yapmış kişilerin davranışlarına da dikkat eder fakat maalesef olumsuz olanların da etkisinde kalır.Yalan söyleyen,rüşvet alan kişiler de çevresinde veya toplumda ağırlıktaysa bu özellikler de içselleştirilir.

    Ergen çevresinden edindiği tüm olumlu ve olumsuz özellikleri sentezler,topladığı özelliklerin ötesinde yeni bir kimlik yaratır.Sentez ettiği özelliklerden daha üstün değerde bir bütün oluşturur,bu özellikler olumlu yöndeyse bu toplumu ilerletici,olumsuz yönde ise toplumu geriletici yönde etkisi olur.

  • Psikolojik destek almalı mıyım?

    Psikolojik destek almalı mıyım?

    Merhabalar, bugün ki yazımda bana çok sık soru sorulan bir konu üzerinden konumu belirlemek istedim ve bilgilendirme amaçlı olmak üzere sizlere psikolojik destek almalı mısınız, bunun kararını neye göre verirsiniz bunu anlatmak istedim. Psikoloji okumaya başladığım ilk günden beri bana, tanıdık tanımadık herkes aynı soruyu soruyor; SENCE BENİM PSİKOLOJİM BOZUK MU? 
    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bunu sorguluyor olmanız iyi bir şeydir. Genellikle psikologa gitmesi gereken kişi  bunu sorgulayacak duygu durumunda olamayabilir. Fakat siz bunu sorguluyorsanız, sorgulamayanlara göre daha iyi durumda sayılabilirsiniz. Kendinizde psikolojiniz bozuk mu yada psikologa gitmeli miyim sorularının cevabını ararken  bakacağınız ilk şey işlevselliktir. Çoğumuz gerek ülke gündemi gerek kendi kişisel yaşantımızın zorlukları  nedeniyle bir çok stresli duruma maruz kalıyoruz. Bu nedenle günlük sıkıntı ve kaygılarımızın olması çok doğal bir durumdur. Buradaki kilit nokta bu stres ve kaygı yaratan durumlar sizin işlevselliğinizi bozuyor mu yoksa bozmuyor mu  buna bakmaktır. Yani stresli yada  kaygılı durumlar sizi evden çıkamaz, iş yapamaz,kimseyle görüşemez  duruma getiriyor mu bunlara bakmanız gerekir. 
    Bazen kişi, işlevselliği yerinde olsa bile  kendini kötü hissedebilir.Bu noktada ise yapılacak şey hissettiğiniz olumsuz duygunun yoğunluğu ve süresine bakmaktır. Örneğin; ayrılık, ölüm, kayıp,kaza,doğal afet sonrası kişinin yoğun bir şekilde üzülmesi ve kendini sıkıntılı hissetmesi normal bir durumdur. Yaşanan talihsiz olaya karşı verilen bir tepkidir.  Ancak bu üzüntüler kişinin günlük hayatını duygusal anlamda çok uzun bir süre etkiliyor ve kişinin moralini  bozuyorsa bir uzman ile görüşmek iyi olabilir. 
    Kişiye duygu durumu hakkında fikir verecek bazı psikolojik testler de mevcuttur. Bunlar da kişinin duygu durumunu anlamak için uygulanabilir, ancak unutulmasın ki  internette bu testlerle ilgili bilgi kirliliği mevcut. Bu nedenle bu testleri, test konusunda tecrübeli bir uzmanın size yapması ve testin uzman tarafından yorumlanması daha uygun olacaktır. En son nokta ise kişinin kendi çevresinden aldığı geri bildirimlerdir. İnsan bazen içinde bulunduğu durumu, duyguları nedeniyle fark edemeyebilir. Bu nedenle yakın çevrenizden aldığınız geri bildirimler size kendi psikolojiniz hakkında fikir verebilir. Bilgilendirici olması ümidi ile..
    Psk.Dilara Tahincioğlu

  • ACI HATIRA TRAVMA

    ACI HATIRA TRAVMA

    İçinde bulunduğumuz son yüzyılda ve özellikle son yıllarda insanların hayatını

    kolaylaştıracak birçok önemli gelişmenin yanında savaşlar doğal afetler gibi olumsuz etkileri

    olan olaylarda yaşanmıştır. Bu olumsuz olaylar insanlar üzerinde psikolojik travmaya yol

    açmıştır. APA ’nın tanımına göre psikolojik travma, travmatik yaşantılar, ölün tehdidi ya da

    gerçek bir ölüm durumu oluşturan, insanların vücut bütünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturan,

    kişinin kendi yaşantısı veya tanık olduğu olaylardır (1994). Pearlman & saakvitne ‘nin

    tanımına baktığımızda travma insanların fiziksel bütünlüğünü, yaşamsal faaliyetlerini tehdit

    eden ve duygusal anlamda bu durumla baş etmekte zorlandığı yaşanmış olaylar ve durulardır

    (1995).

    Psikolojik travma oluşumlarına göre ikiye ayrılır. Bunlardan ilki doğal yollarla oluşan

    insan etkisinin olmadığı deprem, sel vb. doğal afetlerdir. İkincisi ise insanların oluşturduğu

    travmalardır. Bu ikinci kısımda kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan ilki kaza yoluyla

    oluşan trafik, nükleer, uçak tren gibi kazalardır. İkincisi ise bilerek ve belli bir amaç

    doğrultusunda yapılan tecavüz, soykırım, savaşlar, işkence ve terör olayları gibi olaylardır.

    Travma Kişisel Bir Olgudur

    Aynı olayı yaşayan farklı bireyler bu olaydan farklı duygular ve etkiler yaşayabilir. Bu

    olayı yaşayan bazı bireyler için bu durum travma iken bazıları için olmayabilir. Olayın

    travmatik olup olmaması kişinin algılayışına, duygu ve düşüncelerini ne kadar olumsuz

    etkilediğine kişinin o olaya yüklediği anlama bağlıdır.

    Olayın kişi tarafından algılanışı farklı olsa da eğer bir travma yaratıyorsa bu kişinin dili,

    dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun gösterdiği davranış, mimik, hisler, döngü ve tepki aynı

    olur. Bu aynı tepkiler psikolojinin uluslararası bir dili olduğunun göstergesidir.

    Travmaya Yönelik Tepkiler

    Duygusal tepkiler: Kişi travmatik bir olaya maruz kalmışsa yoğun stres altında

    olduğundan ortaya çıkan korku, üzüntü, karamsarlık, şok hali, suçluluk, çaresizlik, endişe,

    değersizlik, yabancılık, yalnızlık gibi duygusal durumların ilk iki hafta içinde görülmesi

    normaldir. Bu durum iki haftadan fazla devam ederse psikolojik bir soruna işaret edebilir.

    Fiziksel tepkiler: Kişi yoğun stres altında bulunduğunda vücudunun sempatik ve

    parasempatik sistemine bağlı olarak baş ağrısı, mide bulantısı, kalpta ve boğazda sıkışmalar,

    iştahın artması veya azalması buna bağlı kilo kaybı/artışı, uyku problemleri, titreme vb.

    durumlar ortaya çıkar.

    Zihinsel tepkiler: Kişi yoğun stres altında zihnini büyük kısmının olaya

    odaklanmasından dolayı zihnini etkin kullanamamasına bağlı olarak zaman/ mekan algısında

    düşüklük, hafıza problemleri, kafa karışıklığı, şaşkınlık, dalgınlık vb. tepkiler gözlemlenir.

    Davranışşal tepkiler: Olaya bağlı yoğun stres durumlarında kişi evde, okulda, işteki

    arkadaşlık, eş, ebeveyn gibi rol ilişkilerinde güvensizlik, tedirginlik, içe kapanma, kendini

    yalnız ve reddedilmiş hissetme, ön yargılı davranışlarda artış ve bunu sürekli kontrol etme

    ihtiyacı olarak özetlenebilir.

    Travma Sonrası Bireyin Yaşadığı Duygular

    Travmatik olay sonrasında kişide üç ana duygu yaşanmaktadır. Bunlar :

    1) Bir kısmı sorumlulara ancak büyük bir kısmı hedefe yönlendirilmiş yoğun öfke

    duygusu,

    2) Eğer olayda bir kayıp yaşanmışsa buna ilişkin yoğun üzüntü durumu,

    3) Olayın tekrar yaşanabileceğine ilişkin yoğun korku hissi.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

    Travmanın tanımına tekrar bakacak olursak kişi ölüm ya da ölüm tehdidi, vücut

    bütünlüğüne yönelik bir tehdit olaylarını kendisi yaşamış ya da böyle bir olaya şahit olmuştur.

    Kişi bu duruma karşı aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme duygularıyla tepki vermiştir.

    Yapılan araştırmalara göre travmatik olaydan sonra TSSB ‘ye yakalanma oranı bazı

    farklılıklar gösteriyor: kadınlar erkelerden 2-3 kat daha fazla, geçmişte psikolojik sorunlar

    yaşayanlar yaşamayanlara göre, yakınlarında psikolojik sorun yaşamış ya da yaşayanlar

    olmayanlara göre daha fazla risk altındadır.

    TSSSB Belirtileri

    Travmatik olaylara maruz kalan her üç kişiden ikisi bu olayı hafif düzeyde bir stresle

    atlatabilmesine rağmen bu üç kişiden biri TSSB habercisi olabilecek daha yoğun stres

    tepkileri yaşamaktadır. TSSB belirtilerini maddeler halinde verecek olursak:

    1) Olayla ilgili hatıralar sık sık göz önüne gelir,

    2) Olayla ilgili sık tekrar eden kabuslar görülür,

    3) Bazen olayı yeniden yaşıyormuş hissine kapılır ve o şekilde davranışlar gösterir.

    4) Olayı hatırlatan en ufak ayrıntıda bile aşırı tepkiler verilir,

    5) Olay anının önemli bir bölümü unutulur,

    6) Olaydan önceki hayatında yaptığı, ilgi duyduğu ve zevk aldığı herşeye karşı önemli

    bir şekilde ilgi azalır,

    7) Etrafındaki insanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma hissedilir.

    Bu belirtilerin 1 aya kadar yaşanması normal sayılırken bu süreden fazla devam etmesi bunun

    yanında kişinin sosyal ve mesleki hayatında bozulmalar ve uyku problemleri birkaç geceden

    fazla devam ederse psikolojik desteğe ihtiyaç vardır.

    TSSB Riski Oluşturan Faktörler

    Yapılan araştırmalara göre kişinin travmatik olaydan önce yaşamış olduğu benzer

    olayların olması ya da farklı stres oluşturan durumların içinde bulunması TSSB riskini

    arttırıyor. Bunun nedeni geçmişte olan olayların tekrar alevlenmesidir. Bunun haricinde

    belirlenen risk faktörleri ise şunlardır:

    Olayı doğrudan kendisinin yaşamış olması,

    Oluşumuna göre ikinci grupta yer alan insan eliyle yapılan travmatik olaya maruz kalınması,

    Kadın, bekar, dul, çocuk ve yaşlı gibi daha mücadele imkanı az olan gruplar,

    Tıbbi, psikolojik ve sosyal yardım ve destek kuluşlarına ulaşamamak ,

    Düşük sosyo-ekonomik düzey,

    Kişinin kendisinin ya da ailesinin geçmişinde psikolojik ya da psikiyatrik sorunlar bulunması

    vb. TSSB’ye yakalanma riskini arttırmaktadır.

    Yapılan ilginç bir araştırma ise travmatik bir olay yaşayan kişinin beklenenin aksine aynı

    travmatik olay oluşturacak olayları ve durumları oluşturacak ya da oluşması ihtimal yer,

    zaman, kişi gibi ögelerin olduğu bir döngü içine girer. Bu bilinçli olarak yapılan bir durum

    olmamasına karşın kişinin bilinç altında buna iten nedenin hikayenin sonunu değiştirme

    isteğin duymasıdır. Geçmişte kontrol edemediği durumu kontrol altına alma gayretiyle aynı

    travmatik olayın içine girerek sürekli bir döngü oluşturur.

    Bireylerin TSSB İle Mücadele Etmek İçin Başvurdukları Sağlıksız Yollar

    1) Alkol ve madde gibi bağımlılıklar

    2) Tehlike oluşturacak cinsel ilişki

    3) Şiddet

    4) Kendine ve çevresine zarar verici davranışlar

    5) Aşırı ya da hiç yemek yememe davranışları

    TSSB İçin Öneriler

    Birey olaydan sonra yaşanan ve uzun süren, rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerden

    kurtulmak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç öyle hemen olacak bir süreç

    değildir. Uzun zor ve acılı bir dönemdir. Bu dönemin aşamaları şöyledir:

    1) Kabul: Kişi yaşananları inkar eder ya da düşünceleri bloke ederse iyileşme olmaz.

    Bunun için bireyin öncelikle TSSB ‘yi ve olayı kabul etmesidir.

    2) Terapi: Öncelikten sonra önem sırasına gelirsek atılması gereken en önemli adım bir

    psikolojik danışmaya/ terapiye gitmektir. Bu süreçte danışman/terapist bireyle tam

    anlamıyla empatik bir bağ kurabilirse kişin tüm hayatı olumlu yönde değişebilir.

    3) Hassasiyet azaltma: Terapiye başladıktan sonra çok duygusal ve acılı bir süreç

    fakat yaşanması gereken yüzleşmeye başlanır.

    4) Yeniden işleme: terapistin yardımıyla yeniden canlandırma aşamasıyla beyin

    yeniden işlenerek olumsuz düşünce şekli değiştirilmeye çalışılır.

    5) Yeniden yapılandırma: Kişi bu dönemde yalnızlaşma içine girmiştir ve bu

    şekilde yaşamak doğru olmadığından hayatına ona iyi gelecek aktiviteler eklenir.

    6) Stresi azaltma: Stresi azaltmak için meditasyon, yoga, nefes egzersizleri gibi

    teknikler kullanılır.

    7) Kokularla yüzleşme: Yeniden yapılandırma süreciyle birlikte tekrarlayan

    korkular gözlemlenebilir.

    8) Zamana bırakma: En başta da belirtildiği gibi bu bir süreçtir. Bir gecede iyileşme

    beklenmemelidir.

  • Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete/Kaygı Nedir?

    En genel anlamda kişinin herhangi bir fiziki, duygusal veya sosyal bir tehdide karşılık olarak

    verdiği tepkidir. Ankisyete kaygı olarak da adlandırılabilir. Kaygı aslında doğal ve yaşanması

    gerekli bir reaksiyondur. Çünkü kaygı sayesinde başımıza gelebilecek tehlikeleri değerlendirir

    ve kendimizi daha güvenli, daha istenilen pozisyonda tutmak için harekete geçeriz. Örneğin

    bir öğrenci sınavla ilgili kaygı duymazsa ders çalışmayacaktır, hatta sınavı bile umursamayıp

    belki soruları ciddiyetle anlamaya çalışmayacaktır. Sonuç olarak da sınavlarda

    sergileyebileceği performansın çok altında performans sergileyecektir ve ulaşabileceği daha

    başarılı pozisyonlara ulaşamayacaktır. Aynı şekilde günlük hayatımız için de düşünecek

    olursak yine kaygı sayesinde bazı koruyucu önlemler alabiliyor ve kendimizi koruyabiliyoruz.

    Kendimizi koruduğumuz şey kaza, yaralanma, hastalık gibi fiziksel bir tehdit olabileceği gibi,

    değersiz hissetmenin kaçınılmaz olduğu sağlıksız ilişkilerin duygusal zorluklarından ve sosyal

    ortamlarda aşırı uyumsuz ve aşırı dışlanan pozisyonda saplanıp kalmaktan da kaygı sayesinde

    korunabiliriz. Dolayısıyla kaygının belli bir düzeye kadar işlevsel ve hatta gerekli bir şey

    olduğunu söylemek mümkün. Fakat bir yere kadar kaygı bizim hayat kalitemizi artırırken,

    belli bir noktada sonra artık artan kaygı tam tersine hayat kalitemizi düşürmeye başlar.

    Aslında bu hemen her duygu için geçerli bir durumdur, bir yere kadar var olması işlevselliği

    artırırken duygumuz belli bir seviyeyi aşarsa işlevselliğimizi bozmaya başlar. İşte bu noktada

    “anksiyete bozuklukları” diye isimlendirilen problemler ortaya çıkar.

    Peki anksiyete/kaygı bozukluğu nedir?

    Yukarıda anlattığım şekilde kaygının olması gerekenden çok daha şiddetli, uzun süreli, ve

    daha sık yaşanması; bununla beraber kişinin hayat kalitesini düşürmesi ve işlevselliğini

    bozması kaygı bozukluklarına işaret eder. Kaygı bozukluklarının iki temel belirti boyutu

    vardır; biri ruhsal belirtiler diğeri de duygusal belirtilerdir. Ruhsal belirtiler: kişinin

    kontrolsüzlük, çaresizlik, sıkışmışlık, güçsüzlük algısıyla paralel giden bir bunaltı, iç daraltısı,

    kötü bir şeyler olacak hissiyatı, karamsarlık ve yoğun endişe halleridir. Bununla eş zamanlı

    olarak da kişi bedensel olarak da nefes daralması, kalp çarpıntısı, kan basıncının yükselmesi,

    el ve ayaklarda soğuma, terleme, titreme, mide bulantısı, baş dönmesi gibi etkileri yoğun

    şekilde yaşar. Kişi hem bu duygusal hem de bedensel semptomları kontrol edip

    dindiremediğinden dolayı kontrolsüzlük algısı iyice artar, hatta çoğu durumlarda kişiler

    çıldıracaklarını düşünürler. Bu da kişinin yaşadığı paniği daha da arttırır ve durum tahammül

    edilemez bir kısır döngü halini alır. Bu durum ataklar şeklinde gelebildiği gibi kişinin

    hayatının rutin bir parçası halini de alabilir.

  • İnfertilite(Kısırlık) Tanısı ve Tedavi Sürecinde Stresle Baş Etmede İzlenebilecek Yollar

    İnfertilite(Kısırlık) Tanısı ve Tedavi Sürecinde Stresle Baş Etmede İzlenebilecek Yollar

        Bunalmış, üzgün, yalnız hissetmeniz normal. Bu duyguları hissediyor olmanız infertiliteye neden olmaz. Ancak; olumsuz duygularınız yaşam kalitenizi düşürebilir ve tedavinizi daha az etkili kılabilir.
        Kendinize ağlamak, öfkeli olmak için izin verin. Duygularınızı yaşamak için kendinize gün içinde 30-40 dakikalık zaman ayırın.
        Eşinizin sizden daha farklı hissetmesine ya da farklı baş etme stratejileri kullanmasına izin verin.
        Eşiniz ile belirlediğiniz akşamlarda infertilite yada tedavi sürecine dair 20 dakikalık konuşma zamanları planlayın. Bu zamanlar dışında konuşmayın. Elbette ani gelişen, konuşmayı gerektiren durumlar olabilir;bu durumda koşullarınıza göre düzenleme yapın.
        Çift olarak ilişkinizi güncelleminize katkı sağlayacak aktiviteleri içeren ‘özenilmiş günler’ planlayın.
        Size nasıl destek olunmasını istediğinizi eşinizle paylaşın. Siz söylemek durumunda kalmadan anlaşılmasını beklemeyin. Bu sizi beklediğiniz sonuca götürmeyecektir.
        Nasıl düşünüyorsak öyle hissederiz. Olumsuz düşüncelerin sizi tuzağa düşürmesine izin vermeyin. ‘Asla çocuk sahibi olamayacağım.’ yerine Sonucun ne olacağını bilmiyoruz;ancak bir uzman eşliğinde tedavi görüyor ve bizim için iyi ve uygun olan bir şey yapıyoruz.’ demek gibi.
        Yazmak farkında olmadığınız duygu ve düşüncelerinizi görmenizi sağlayabilir ve alternatif bir çözüm yolu olabilir.
        Belirsizlik en büyük stres kaynaklarından biridir. Güvenebileceğiniz kaynaklardan infertilite ve yardımcı üreme teknikleri ile ilgili bilgi alın. Kendinizi bilgi kirliliğinden koruyun.
        Daha önceki yaşamsal krizlerle nasıl baş ettiniz? Kaynaklarınızı gözden geçirin. O zaman ne yardımcı olmuştu? Ne işe yaramıştı?
        Egzersiz, spor, yüzme gibi aktivitelerin fiziksel gerginliği aldığı bilinmektedir. Şeker ve kafeine dikkat ederek; düzenli beslenme, uyku düzenine özen gösterme sağlıklı bir yaşam için önemli bir adım olacaktır.
        Gergin hissettiğinizde doğru nefes alabilmek gevşemek için önemli bir yöntemdir. (Sakince nefes al, diyaframa yolla, yavaşça geri bırak).
        Aile ve arkadaşlarınızla sürece dair ne kadar bilgi paylaşacağınıza eşinizle birlikte karar verin. Konuşacağınız ortamın duygularınızı rahatça ifade edeceğiniz bir ortam olmasını ve tüm aile için uygun bir zaman olmasını göz önünde bulundurun. Onları sizi nasıl destekleyebilecekleri konusunda bilgilendirin.Tedavi sürecindeki aşamalar, test sonuçları veya süreç içerisindeki gelişmeleri onların size sormasındansa, siz onlara açıklayana kadar beklemelerini rica edin.
        İnfertilite hayatın bir döneminde ortaya çıkabilen dünyada yedi milyondan fazla insanda görülen ve her sekiz çiftten birinin yaşadığı; bir yaşam sorunudur;ancak hayatın tamamı bu dönemden ibaret değildir. 

  • ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARI ANLAMAK

    ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARI ANLAMAK

    Ergenlik dönemi, insanların yetişkinlikdönemine hazırladığı bir süreçtir.Çocuklar ergenlik dönemi içerisinde psikolojik ve fizyolojik değişimler yaşamaktadırlar.Bu değişimler çocukları için bazen başaçıkması zor bir sürece götürebilmektedir. Ergenlik dönemi yaklaşık 12 ile 20’li yaşlar arasını kapsamaktadır. Bazı çocuklar ergenlik dönemini erken başlayıp ya da geç bitirebilmektedir.Bunun nedeninin incelenmesi ve takip edilmesi gerkemektedir.
    Ergenlik döneminde var olan değişimlerin yoğunluğundan dolayı çocuklar bunları çözümlemekte zorlanmaktadırlar. Değişimlerin ilk sırasında fiziksel değişimler yer almaktadır. Çocuklar alışık oldukları bedenlerinin sürekli değişim içerisinde oldukları için bu değişimleri anlamakta ve vücut koordinasyonlarını kontrol etmekte zorlanırlar.

    Ergenlik Döneminde olan çocukların ortak özellikleri bakıcak olursak; ebeveynlerinin düşüncelerine karşı çıkmaları, kendi iç dünyasına çekilmeleri, akranları ile kendisini kıyaslamaları, dış görüşünü ile ilgili sorun arama ve kendini beğenmemesi, duygularının sürekli değişmesi, büyümeye ve geleceği dönük düşünceleri, riskli davranışların sergilenmesi, karşı cins tarafından beğenilme isteği, kendi düşüncelerinin kabul görme isteğidir.

    Ergenlik Döneminin Evreleri

    1. Erken Ergenlik Dönemi 

    Fizyolojik değişimlerin yoğun yaşandığı bir dönemdir. Çocukların boyları, kiloları ve ses tonlamalarında değişimler oluşmaya başlar. Cinsellik konusunda da farkındalıklarının arttığı ve belirtilerin değişimlerin gözlemlendiği bir dönemdir.

     2. Orta Ergenlik Dönemi 

    Çocukların fizyolojik gelişiminin büyük bir kısmının tamamlanmıştır. Psikolojik süreçlerinin değiştiği bir dönemdir. Çocuklar daha önceden anne ve babalararının düşünceleri önem taşımaktayken artık ergenlik döneminde kendi düşünceleri ön plandadır. Kendi duygu ve düşüncelerini hayatına uygulamaya çaşışırlar.Bazen kendi düşünceleriylede baş etmekte de zorlanabilirler. Önemli olan ergenlerin duygularını ve düşüncelerini fark etmenizdir. Bunun sonucunda ergenler kendi varlığının hissetmeye ve değer gördüklerini farkederler. Kendi benliklerinin önemli olduğu bir dönemde bulundukları için düşüncelerine zıt olan her düşünceyi reddederler. 
    Ergenlerin duygulanımları sürekli değişmektedir. Bir olaya önce gülerken bir saat sonra sinirlenebilmektedirler. Ani duygu iniş ve çıkışlar bulunmaktadır. Yapılması gerek ergenlerin ne hissettiklerini anladığınızı ve koşulsuz yanında olacağınızı fark ettirmektir. Çocuğunuz bu dönemde sizinle çatışma yaşayabilir. Bu noktada sizin bu çatışmaya karşılık vermek yerine ona karşı empati duymanız sağlamanız ve var olan çatışmayı engellemek için etkili ve sağlıklı bir iletişime geçmeniz gerekmektedir.Siz çocuğunuzu empai kurdukça çocuğunuzda zaman içerisinde empati kurmayı öğrenip sosyal ileşkilerini daha sağlıklı kurmaya başarabilecektir.
    Ergenler genellikler yaşamlarındaki sorunları çözümlemekte zorlanabilirler. Var olan sorunları dürtüsel veya aşırı duygusal yaklaşabilirler. Bu bağlamda  ergenlere çözüm yolları geliştirmek ve ona bu çözüm yollarını sunarak kendisinin uygulamasına bırakılmalıdır.

    3. Geç Ergenlik Dönemi

    Benliğin oluştuğu ve ergenlikten çıkıp yetişkinlik dönemine geçildiği bir dönemdir.Bu dönemde ergenler kendi yaşamlarına dönük kaygılar yoğunlaşır. Kaygıları, karşı cinsle olan duygusal yakınlaşması, mesleki seçimleri, yaşamını planlama ve şekillendirmesi, sosyal yaşamında varlığını, biricikliğini hissetmeye yöneliktir. Ebeveynleri ile yaşadıkları çatışmalar diğer evlere oranla daha azdır. Geç ergenlik evresinde kendini yetişkinlik dönemine hazırlar ve ergenlik dönemini sonlandırır.
    Ergenlik Döenimindeki Çocuklarla İletişim Kurulurken Dikkat Edilmesi Gerekenler
    Ergenlik dönemindeki çocuklarla baş edebilmek ve bu dönemi ergenlerin sağlıklı geçirebilmesi adına ebeveynlerin rolü oldukça önemlidir. Ebeveynler, çocuklarının yaşadıkları çatışmaları fark edip aslında neye ihtiyacı olduğunu anlaması gerekmektedir. Çocuğunuz her bir çatışmada size bir şey söylemeye çalıştığını unutmayınız. Onlarla kaliteli bir iletişimi oluşturmanız gerekmektedir. Kaliteli iletişimi sağladığınızda çocuğunuz sizin tarafınızdan anlaşıldığını hisseder ve sizden uzaklaşmak yerine size yakınlaşmaya başlayacaktır. Ergenler için anlaşıldığını hissetmek oldukça önem taşımaktadır. Onları yargılamadan dinlemek, anlattığı konuyu önemsemek ve ilginizin davranmak, dinlemeden yorum veya fikirlerinizi söylememek, etiketlemelerden uzak durmak, düşündüklerinin veya duygularının yanlış olduğunu dile getirmemek gerekmektedir.
    Çocuklarınıza bu dönemde yaşadığı sorunları sizinle rahatlıkla paylaşabilmesi için sağlıklı bir ilişki ve iletişim olması gerekmektedir. Sağlıklı bir iletişimin oluşması için ise iletişim engellerinin ortadan kaldırılmalıdır. Bu iletişim engelleri, yargılama, öğüt verme, akıl okuma, yatıştırma ve konuyu değiştirme olmak üzere toplam 5 taneden oluşmaktadır. Bu engellerin olmadığı bir iletişim sonucunda çocuğunuz dinlendiğini hissettirecektir.
    Ergenlik dönemindeki çocuklar kendilerini yetişkinlik dönemine hazırlamaktadır. Bu dönemin sağlıklı geçmesi çocuklarınızın yetişkinlik ve sonrasındaki dönemlerini nasıl geçireceğinin sinyallerini vermektedir.

  • Kaygı ile Baş Etme

    Kaygı ile Baş Etme

    Merhabalar..Bugün ki konumuz Kaygı ile baş etme.Öncelikle yazımıza korku ve kaygının farkları ile başlayalım.Kişi korku duyduğu konudaki tehdidi bilirken, bu durum kaygıda belirsizdir.Yani kişi korkuda tehlikenin kaynağını  bariz bilir iken kaygı da bu kaynak yoktur.Buna karşın son yıllarda araştırmacılar daha belirgin bir fark öne sürüyor.Bu araştırmacılara göre korku otonom sisteminin  ‘’savaş ve ya kaç’’ tepkisini etkinleştiren bir duygu iken kaygı daha dağınık ve nahoş olan duygu ve bilişlerin karmaşık bir şekilde bir araya gelmesi olarak yorumlanıyor.Kaygının  temel ve en belirgin özelligi insanı yetersizleştiren düzeydeki gerçek ve rasyonel olmayan  inanışlardır. Kişi üzüntüsünü kontrol etmeyi zor bulur.Kişi bir çok olay ve konuda aşırı üzüntü ve endişe duyar.
    *Kaygı ile baş etmek için bir çok yöntem ve terapi vardır. Öncelikle kişi kaygısının  çarpıtılmış ve abartılmış nedenini gerçege yaklaştırmalıdır.Kişiyi kaygıya sokan problemler ve durumlar belirlenmeli, bunları ortadan kaldıracak çalışmalar yapılmalıdır.Yani kişi öncelikle degiştirmek istedigi davranışı hedeflemelidir.
    *Kaygılar ve korkular en azdan en çoğa dogru derecelendirilmelidir.
    *Kaygı duyulan konu hakkında kişi kafasındaki kaygıyı netleştirmek için ‘çünkü’ kelimesine başvurabilir. Örnegin; ben şu an çok kaygılıyım çünkü birazdan benim için önemli olan bir mülakata girecegim. Diger yandan, kişi kendini ödüllendirmeyi bilmelidir. Örnegin, insanların önünde konuşmakta kaygı duyan bir kişi yaptıgı bir seminer sonrası kendisine ‘Kaygıma rağmen ben insanların önüne çıkabildim ve konuşabildim.Kendimle gurur duyuyorum’ diyebilmelidir.
    *Kişi kafasındaki olumsuz düşünceleri belirlemelidir. Kişi olumsuz düşüncelerini belirleyince bu düşüncenin hangi duygu ile (yetersizlik,değersizlik,çaresizlik) bir bağlantısı olduğunu anlar.Daha sonra bu duygu kendisine mi ait yoksa bir başkası tarafından mı ona empoze edilmiş buna bakar. Duygunuzu ne kadar çok spesifikleştirir ve  sesli söylerseniz (başkasına ya da kendinize) duygunuz o kadar çabuk boşalır.
    *Kişi kaygı yaratan negatif düşünce ve duygunun tüm avantaj ve dezavantajlarını gerçekçi bir şekilde listelemelidir.Kişi negatif düşüncelerini destekleyici deliller bulmalıdır.
    *Kendinize sorun; negatif düşüncem/olaylar gerçekleşirse ne olur,ardından daha iyi ve daha kötü ne olabilir,bunlar gerçekleşirse neler yapılabilir?
    *Bu standartı başkaları için de uygular mısınız bir de buna bakın. Yani sizin kaygı duydugunuz şeyi başkası size getirse onu ne kadar mantıklı bulurdunuz? 
    Öte yandan;fiziksel olarak gösterdiginiz tepkiler sizi psikolojik olarak da etkiler. Örnegin 1 dakika içinde hızlı nefesler alıp verin, kalbinizin de hızlı çarpmaya başladıgını ve endişeli hissetmeye başladıgınızı farkedersiniz. Bu nedenle kendimizi kaygılı hissettigimiz an fiziksel olarak da kendimizi gevşetecegiz. Bunu derin nefesler, açık hava yürüyüşleri sakin müzikler dinleyerek yapabiliriz..Faydalı gelmesi ümidiyle..

    Psk.Dilara Tahincioğlu