Etiket: Duygu

  • PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    1. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

    Hümanist, idealist, azimli, ileri görüşlü

    2- Günümüzde psikoloji hızla değer kazanan bir meslek sahası. Dolayısıyla psikoloji mezunlarının da sayısı artıyor. Psikolog adaylarının ne gibi özellikleri olmalı?

    Psikolog olunmaz, psikolog doğulur. Kendi tanımayı, kontrol ve motive etmeyi, kendini başka insanların yerine koymayı sağlayan empati yeteneğini belirleyen ve amaca yönelik sosyalleşmeyi sağlayan bir ölçü olan duygusal zekanın yüksekliği ruh sağlığı alanında hizmet verenler için önemli.

    Kişilik gelişimini anlamayı sağlayan biyolojik, sosyolojik, psikoloji alanından çok yönlü bilimsel bilgilere sahip olmakta önemlidir.

    Son olarak sabır, yaratıcılık ve en önemlisi merak duygusu. Siz yolculuğa çıkmıyorsunuz, ama dünyalar size geliyor, keşifçi olmalısınız.

    4-Bilinçaltımız, geçmişte, çocuklukta, ailede yaşadıklarımız hayatımızı nasıl etkiliyor?

    Bilinçdışı bir enerji kaynağıdır. Tahmin edebileceğimizden çok daha kuvvetli bir enerji kaynağı, canlı bir depolama merkezidir. Duygu ve düşüncelerimizin imal edildiği, depolandığı ve bastırıldığı bir bölgedir. Kültürün ve toplumun bize baskılamayı öğrettiği düşünceler ve arzular; geçmiş travmalarımız, bize acı veren duygularımız bilinçdışımızda depolanır.

    Aktif düşüncemizde bastırdığımız herşey bizim bilinçdışımızdadır. Önyargılarımız bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama sergilemeye devam ettiğimiz pek çok davranış bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama geçmişten alışkanlık olarak devam ettirdiğimiz pek çok rol bilinçaltımızdan kaynaklanır.

    Terapi sürecinde danışana olan şey dışarı çıkmak isteyen duygularının baskıdan kurtulmasıdır. Danışanın geçmişe ait bilinçaltına, yani eski nesil kör, miyop beynine terapide bir kez komut verildi mi, hatırlanmayan diğer yaşantılar da ortaya çıkıyor.

    3- ‘Terapi tam olarak ne işe yarıyor, kesin sonuç alınır mı’ gibi sorularla sık sık karşılaşıyorsunuzdur. Terapiler gerçekten işlevsel oluyor mu?

    Her danışan terapiye kendi ‘bataklığıyla’ geliyor. Bu bataklığın üstünde terapi sürecinden beklentilerini de oluşturan, terapi sürecinde giderilmesini istedikleri semptomları, sorunları, sıkıntıları yani kendi bataklıkları üstündeki ‘sinekleri’ var.

    Terapi sürecinde hedef; sinekleri kovmak değil, bataklığı kurutmaktır. Çünkü kuruyan bir bataklıkta tekrar sinek üremez. Yani hedef danışanın terapiye getirdiği görünen sebepten ziyade o görünen sebebi yaratan derin sebebi yakalamaktır. Çoğu zaman danışanlarımızın görüşmelere getirdiği ve pek çok olumsuzluğun nedeni sandığı sorunları, aslında daha derinde yatan bir nedenin sonucu oluyor.

    İşte biz danışanlarımızı bu nedene uyandırıyoruz. O nedene uyanınca da terapiler işlevsel oluyor. Çünkü “Bir insanın bedenini ameliyat etmek için uyutmak, ruhunu ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.”

    5-Danışanlarınıza bulunduğunuz önerileri kendi hayatınızda ne kadar uygulayabiliyorsunuz?

    Danışanlarımıza önerilerde bulunmuyoruz, onları kendilerine öneride bulunabilecekleri noktaya getiriyoruz. Aslında şöyle: terapi süreci kapıyı aralar, danışanlarımız yolu kendi yürür. Biz kucaklayıp onları gidecekleri yere bırakmıyoruz.

    6-Evlilik ve aile danışmanlığı yapıyorsunuz. Günümüzde evliliğe duyulan ilgi azaldı mı? Son yıllarda boşanmalarda bir patlama var. Sizce sebepleri nedir?

    Araştırmaya boşanma sebepleri istatistiksel olarak incelenerek başlanmali. Bu araştırmalara bağlı olarak hem evlenme hızı, hem de boşanma hızının gerilediğini görüyoruz.

    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre geçen yıl 594 bin 493 evlilik, 126 bin 164 boşanma gerçekleşti. Evlenmelerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1.41, boşanmaların sayısı ise yüzde 4.30 azaldı. Geçen yıl boşanmaların yaklaşık yüzde 97’sinin sebebi “geçimsizlik” olarak kayıtlara girdiğini görüyoruz. Bunu terk, aldatma, akıl hastalığı, kötü muamele,haysiyetsizlik ve diğer nedenler takip ediyor.

    8- Evlilikten korkar hale mi geldik, yoksa yalnız yaşamak bilinçli bir tercih mi?

    Aslında evlilikten korkmuyoruz; geçmiş yaşantılarımızdan kaynaklı bilinçdışı korku ve kaygılarımızı partnerimizle kurduğumuz/ kuracağımız o derin ve gerçek bağa taşıyoruz. Tabii bu olumsuz duygular o derin bağı ya zedeliyor ya da oluşturmamıza engel oluyor. Anne-babamızın ilişki modeli, onların ilişkilere yönelik tutumlarından etkilenme biçmimiz, hayat felsefemiz, cinsel ve evlilikle ilgili toplumsal mitler/ yani ilişkilerle ilgili doğru bilinen yanlışlar. Her biri evliliğe yönelik duygu ve düşündelerimizi etkiliyor. Bütün bu saydıklarımızla ilgili farkındalığı olanlarsa yalnız yaşamak ya da evlilik sistemi içinde bulunmak konusunda bilinçli tercihler yapıyorlar.

    9- Evlenmeden önce bir terapiste gitmek ne kadar önemli? Terapi almak konusunda kadın ve erkekler farklı davranıyor mu?

    Evliliği yöneten genetik bir şifre yok. Evlilik biyolojiye kabul ettirilmiş kültürel bir oluşumdur. Bu kültürel oluşumun içine girmeden önce yukarıda söz ettiğimiz konularda kendimizi tanıma adına evlilik öncesi danışmanlık almayı biz danışanlarımıza tavsiye ediyoruz. Görüşmelerde de danışanlarıma sık sık söylediğim şey: “Doğru insanı bulmak değil, kendin için doğru insan olmak gerekir önce.” Yani evliliğe adım atmadan önce kişinin evliliğe yüklediği anlam, idealindeki gelecek, idealindeki ilişki, nasıl sevmek ve sevilmek ona iyi geliyor vb.konularda kendini tanımasını sağlıyoruz.

    Terapi almak konusunda kadın ve erkekler arasında toplumda bilinenin aksine farklı davranışlar gözlemlemedim.

    10- Mutlu beraberliğin sırrı gerçekten de formülize edilebilir mi? Bir evlilik terapisti olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

    Bir beraberlik yaşayan çiflerin ikisinin de kendilerini evrenin odağında görme durumunu bir kenara bırakmaları gerek. İlişkide kendilerini onarmaya çalışmak yerine, birbirlerini eşit birer birey olarak kabullenerek birbirlerinin yaralarını sarmalılar. Çiftler bireysel benmerkezciliklerinden fedakarlık ettiklerinde zaten ilişkinin kendisi merkez oluyor. Ve elbirliğiyle tamir ettiğiniz ilişki sizleri de iyileştiriyor. Yani çiftlerin birbirlerine verdikleri sevgi, kendi yaralarına ulaşıp onları da iyileştiriyor.

    11-Türkiye’de psikolog ve terapistlere bakış açısı değişti mi?

    Son zamanlardaki bilinçlenme ve sayısı her yıl artan psikoloji bölümleri ile birlikte, psikoloğa gitmek için ‘deli’ olunması gerektiği inancı yavaş yavaş azalıyor. ‘Psikoloğa neden gidilir?’, ‘Psikoloğa gitmem gerektiğini nasıl anlarım?’, ‘Psikolog ne iş yapar?’ gibi soru işaretleri ve psikiyatristle psikolog kavramlarının karıştırılması da zaman zaman terapiye katılım sürecini etkiliyor. Oysa psikolojik destek kendinize verebileceğiniz en güzel hediyedir. Akıllılar terapiye gelir, deliler sokakta gezer.

  • SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    Sakın bir söz söyleme…Yüzüme bakma sakın!

    Sesini duyan olur,sana göz koyan olur.

    Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, (Faruk Nafız ÇAMLIBEL)

    Telefonu meşgul, chat mi yapıyor, şu karşıdan gelen kadının bacaklarına mı baktı, telefonundaki bu mesaj da neyin nesi? Okul zamanından kalma fotoğrafta o yanındaki yabancı da kim? Bana hiç bahsetmemişti? Niye mesajlarıma geç cevap veriyor? Aradığımda niye daha sonra görüşürüz dedi?…

    Psikolojideki geleneksel yaklaşıma göre , ‘kıskançlık’ insanın yapısında doğuştan varolan bir durum değil. Aksine sonradan öğrenilen bir şey. Herkesin hayatı boyunda birçok kez karşı karşıya kaldığı bir duygu durumu.Kıskançlık genellikle bazıları için kamçılayıcı ve itici bir güç olarak görülse de , aşırı kıskançlık hem kıskançlık gösteren kişiyi hem de karşı taraftaki kişiyi çaresiz bırakabiliyor.Ayrıca psikolojideki geleneksel anlayış kıskançlığı güvensizliğe de bağlar. Çoğu sevgili ise aşkın yoğunluğuna. Biz psikologlar kıskançlığın aşırısının ciddi bir rahatsızlık olduğunu söylüyoruz ama flörtçüler işin tuzu biberi diyor. Kıskançlık ne zaman tuz, biber, ne zaman hastalık?

    Bilen bilir, ya da herkes bilir; kıskançlık ürkütücüdür. İnsanın içini yer bitirir… Birinden şüphe duymak insanı korkutur. Bir rakibin ya da rakibenin varlığından kuşkulanır, onu kaybetmekten korkarsınız. Bunu ona itiraf da edemezsiniz çoğu zaman… Boğazınızda konuşmanızı engelleyen kocaman bir lokma vardır, mideniz bulanır, kafanız karmakarışıktır…Gider gelirsiniz düşünceleriniz arasında…Sanki içinizde iki kişi vardır ve onları susturamazsınız…

    İleri safhalarda artık kendinize engel olamamaya başlarsınız ve telefonlar dinlenir, defterler karıştırılır, bilgisayardaki kayıtlar okunur. Bir nev’i casus olunur kısaca…Kendinize de şaşarsınız…Ayıpladığınız şeyleri yapmaya başlarsınız….Aslında neredeyse herkesin hissettiği bu ortak bulanıklık duygusu, insan doğasının bir parçası olarak görülebilir. Tıpkı kızgınlık, öfke, umut, üzüntü gibi.Bu, hayvanların kendi alanlarını korumak için içgüdüsel olarak mücadele etmesine benzer. İnsan da “kendisine ait” birini başka birine kaptırmama kaygısındandır…

    Her insanda az veya çok kıskançlık duygusu vardır.Çoğumuz için kıskançlık,nabzımızda, soluğumuzda hissettiğimiz bir duygudur…O anı yaşayanlar bilir, insan sanki kilometrelerce koşmuş gibidir… Ya da küçücük bir odada kapatılmış, eliniz kolunuz bağlanmış gibidir…Nefes alamazsınız doya doya…Kıskançlık bir hastalık değildir, aksine dozunda olan kıskançlık normaldir ve sevginin bir göstergesi olarak kabul edilir. Anormal kıskançlık ise yıkıcı bir saplantıdır ve tedavi edilmesi gerekir. Kıskançlığın temelinde genellikle ilişkiyi kaybetmekten korkmak ve bunu hayal etmek olabilir.Bu da kişilerin özgüven eksikliğinden kaynaklanan bir sorun olarak kabul edilir. Kıskançlığın patolojik hale geldiği durumlarda ise hastalar bir hayli zorlanabilir. Çünkü aşırı kıskançlık adaptasyonu bozar, depresyona sürükler ve yetersizlik duygusunu hissettirir.

    Kıskançlık çok aşırıya varmışsa, bu kişiler aşırı gururlu ve geçimsizdirler. Kendini üstün görür , şüpheci ve evhamlı davranırlar. Her şeyden olmadık anlamlar çıkarırlar. Bazen o kadar ayrıntılı düşünürler ki ve öyle kurgular oluştururlar ki bunun şaşkınlığını günlerce atamazsınız üzerinizden… Bu da birçok olumsuz sonuca temel hazırlar.Kişi bu durumdan kurtulmak istediğinde öncelikle buna sebep olan nedenleri bulmaya çalışmalıdır. Bu nedenler çoğu kez sadece kişinin içinde kaldığından dolayı çözümlenemez. Bu yüzden kişi karşısındakine onu rahatsız eden şeyleri anlatmalıdır. Böylelikle kişi belki de kendi inandığı şeyin nedensiz olduğunun farkına varabilir.

    Aşırı kıskanmayı sevginin bir yolu olarak görmemeli tam tersine sevgiyi yıpratan bir unsur olarak değerlendirmeliyiz.Tabi ki dozunda olduğunda kıskançlık zararlı değildir ama abartıldığında sevgi gibi yapıcı bir duygunun zıddı haline gelebileceği unutulmamalıdır…Kıskanmak ve kıskanılmak istemiyorsanız size acil bir reçete: Size yapılmasını istemediğiniz hiçbir hareketi sevdiğinize yapmayınız…

  • Narsisistik ve Borderline Kişilik Organizasyonları ile Psikodermatolojik Hastalıklar arasındaki ilişki

    Narsisistik ve Borderline Kişilik Organizasyonları ile Psikodermatolojik Hastalıklar arasındaki ilişki

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli ölçüde sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik ya da genç erişkinlik yıllarında başlar, zamanla kalıcı olur ve sıkıntıya ya da işlevsellikte bozulmaya yol açar. Herkeste çeşitli biçimlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin, kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için, bunların esneklikten yoksun ve uyum bozucu olması, işlevsellikte belirgin bir bozulmaya ya da kişisel sıkıntıya neden olması gerekmektedir. Değişmeyen bu tutum ve davranış kalıpları şu alanlarda kendini gösterir: (1) Düşünce farklılıklarında (kişinin kendisini, başkalarını ve olayları yorumlama biçiminde); (2) Duygulanım farklılıklarında (duygusal tepkilerin görülme aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğu); (3) İnsanlar arası ilişkilerde yaşanan zorluklarda; (4) İtkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda.

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    Narsisizm ve narsisistik kişilik organizasyonu ve bozukluğu, psikanalizin merkezi kavramlarından biridir. Patolojik anlamıyla narsisism ilişki yeteneğindeki bozulma , kendi benliğine duygusal yatırım yapma, diğerlerinin kendisi hakkındaki düşüncelerine karşı aşırı duyarlılık ve ilişki nesnelerine karşı empati yoksunluğu olarak kendini gösterir. Temel özelliği, davranış veya fantezide büyüklenmecilik, kendisine hayranlık duyulması ihtiyacı ve başkalarının duygularını anlamaktaki yetersizliktir. Genel popülasyonda görülme sıklığı %2-6’dır. Narsisistiklerin genellikle kendilerini fazla seven ve kendilerine fazla güvenen kişiler olduğu zannedilir. Oysa, gerçek durum bunun tam tersidir. Narsisistik, bir şey yapmaksızın kendini sevemediği ve kendisine saygı duyamadığı için, kendisini sevebilmek ve saygı duyabilmek adına, durmadan bir şeyler yapma ihtiyacı duyar. Mental aktivite, kendilik tasarımının yapısal bütünlüğünü, zamandaki sürekliliğini ve olumlu duygusal renklenmesini ayakta tutmaya yönelik olduğu ölçüde narsisistiktir. Özetle, kendilik saygısını kazanmaya ve sürdürmeye yönelik etkinlikleri, narsisistik olarak niteleriz. Bu tür etkinliklere duyulan ihtiyacın zorunluluğu ve sıklığı oranında da, narsisistik patolojinin ağırlığından söz edebiliriz. Kendilerinin çok önemli olduğu duygusunu taşırlar (örneğin; başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi beklerler). Nemli ve özel biri olduklarına kendilerini inandırabilmek için, başkalarının da öyle düşünmesini sağlamaya çalışırlar. Karşısındakini ne kadar etkileyebilirse, kendisini de değersiz biri olmadığına inandırabilir. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorarlar. Başkalarını etkileyerek kendilerini değerli hissetme çabaları, insanların yokluğunda, yerini fantezilere bırakır. Dışarıdan gelecek olumlu yansımalar yoksa, bunun yerini hayaller alır. Bütün insanları etkileyecek, herkesin hayranlığını kazanacak ve çok tanınmış, tapılan bir insan olmalarını sağlayacak şeyler yaptıkları, çeşitli hayaller kurarlar. Kendilerini Nobel ödülü almış, konuşma yaparken, dünyanın en zeki, en yakışıklı insanı seçilmiş, bütün dünyayı kurtaracak bir kahramanlığı gerçekleştirmiş olarak hayal ederler. Bu hayallere, gerçekmiş gibi inanır ve kendilerini değersiz hissetmekten kurtulurlar. Özel ve eşi bulunmaz biri olduklarına ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin (ya da kurumların) kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık etmesi gerektiğine inanırlar. Çok beğenilmek isterler. Ancak başkalarının kendilerini beğendiklerini hissettiklerinde kendilerine saygı duyabildiklerinden dolayı, sürekli başkalarının beğenisini kazanmak için çabalarlar. Hiçbir şeyle gerçek anlamda ilgilenmez, daha çok beğenilebilmek için çok farklı etkinliklerle meşgul olurlar. Başkalarına göstermek için, her konuda bilgi sahibi olmak isterler. Hak kazandığı duygusu vardır: Kendisinin, özellikle kayrılacak olduğu bir tedavi biçiminin uygulanacağı beklentileri ya da bu beklentilere göre uyum gösterme. Birileri işlerini daha kolay yollardan hallediyorken, kuyruklarda beklemek, özel muamele görmemek, kendilerini değersiz hissettirdiğinden, kayrılacakları bir yaklaşım ve tedavi beklerler. Özel ya da ayrıcalıklı davranılmasını sağlamak için çaba gösterirler, beklentileri karşılanmadığında da öfkelenir ya da kendisine özel muamele yapmayan kişileri aşağılarlar. Kişiler arası ilişkileri kendi çıkarları için kullanır; kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanırlar. En başta kendisini iyi hissettirecek şekilde davranmalarını sağlamak olmak üzere, ilişkide bulundukları insanları kendi gereksinimleri ve amaçları doğrultusunda kullanırlar. İlişkide bulundukları insanlar, bu gereksinimleri karşılamamaya başlar veya onlara gereksinimi kalmazsa uzaklaşır, başka insanlar bulurlar. Empati yapamazlar: Başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp, tanımlama konusunda isteksizdirler. İnsan ilişkilerindeki en büyük zorluklarından biri empati yapma yeteneklerinin olmayışıdır. Kişiler arası ilişkilerinde benmerkezci, kendilerine dönük ve başkalarını sömürücüdürler. En büyük, eşsiz olmaları ile başkalarının ilgisine, sevgisine ve hayranlığına bağımlılıkları, çelişkili bir görünüm verir.6 Eşsiz oldukları inancı, başkalarına yakınlaşabilme, onlarla özdeşleşebilme, onlarla eşduyum yapabilme yetilerini ketler. İlişkide bulundukları nesnelerde bir tür ulaşılmazlık hissini oluştururlar. Onların sorunlarıyla, dertleriyle, gereksinimleri ile ilgilenmezler. İlişkide bulundukları insanların sadece kendisine karşı ne hissettiğine ilişkin duyguları ile ilgilenirler. Çoğu zaman başkalarını kıskanır ve başkalarının da kendisini kıskandığına inanırlar. Bilinçli ya da bilinçsiz haset, dikkati çekecek kadar ön plandadır. Başka birinin iyi ve başarılı olması, kendi yetersizlik duygularını tetiklediği için rahatsızlık yaratır. Biri hakkında iyi bir şey söylendiğinde kendisini huzursuz hissederler. Buradaki korku, geride kalma, unutulma ve önemini yitirme korkusudur. Acilen, övülen, takdir edilen kişilerin küçümsenmesi çabasına girişirler. Çeşitli fırsatlarla, söz konusu kişilerin açıklarını yakalamaya ve teşhir etmeye çabalarlar. Küstah, kendini beğenmiş davranış ve tutumlar sergiler. Kibir, uzaklık, soğukluk narsisistik yaralanmalara karşı bir savunma olarak, sık görülen bir durumdur. Başkalarından gelecek eleştirilere karşı bir savunma olarak, başkalarının fikirlerini önemsemediklerini baştan belli ederler. Eleştirilebilecekleri durumlarda kibirli ve uzak davranırlar.

    Borderline Kişilik Bozukluğu

    Borderline rahatsızlık, psikiyatrik bakış açısının başlangıçlarında şizofrenik rahatsızlıkların sınırında kabul edilmişti; sonrasında ise nevrozlar ve şizofreni arasında bir geçiş bölgesi olarak kavramsallaştırıldı. Özellikle de psikanalizdeki kabul bu yönde. Temel özellikleri, insanlar arası ilişkilerde, kimlik duygusunda ve duygulanımda tutarsızlıklar ile itkilerini kontrol etmekte zorluk çekmeleridir. Toplumda görülme sıklığı %2-3 iken psikiyatri kliniklerindeki kişilik bozukluğu vakalarının %30-60’ını oluştururlar. Kadınlarda, erkeklerden 3 kat daha fazla görülür. Gerçek ya da hayali bir terk edilmekten kaçınmak için çılgınca çabalar gösterirler. Terk edilme korkusu içinde yaşarlar. Sevgili veya eşlerinin ya da yakın arkadaşlarının kendilerini terk edeceğinden korkarlar ve terk edilmemek için, intihar tehditleri ya da girişimleri de dahil olmak üzere, çılgınca çabalar gösterirler. Suçluluk uyandırmak, duygu sömürüsü yapmak ya da borçlu bırakmak gibi yollarla insanları kontrol altında tutmaya çalışırlar. Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen, gergin ve tutarsız kişiler arası ilişkilere sahiptirler. Kendilerine iyi ve yakın davranan insanları çok çabuk yüceltir, çok çabuk yakınlaşırlar, ancak bir hayal kırıklığını takiben de çok uzaklaşır ve öfke duyarlar. Bazen bir ayrılma ya da öfke dönemini, yeniden aynı kişiyi yüceltme alabilirse de, genellikle çabuk uzaklaşma eğilimleri yüzünden sık arkadaş ve sevgili değiştirirler. Kimlik karmaşası olarak tanımlanan belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu vardır. Nasıl biri oldukları, nelerden hoşlandıkları, neleri önemsedikleri, gelecekle ilgili tasarıları, nasıl kişilerle arkadaş olmak istedikleri, nasıl yaşamak istedikleri konularındaki duygu ve düşünceleri sık ve kolaylıkla değişir. Çok kısa zamanlarda bir biriyle zıt arzu, istek, inanç ve düşüncelere sahip olabilirler. Kendine zarar verme olasılığı yüksek, en az iki alanda, dürtüsellik (örn. para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, pervasızca araba kullanmak, tıkı- nırcasına yemek yemek) gösterirler. Hızlı araba kullanma, rastgele ve ödeme zorluğu çekecekleri halde alışveriş yapma, rastgele, riskli olabilecek cinsel ilişkiler kurma, yemek yeme ya da içki içmeyi denetleyememe, kumar oynama, alkol veya madde kullanma gibi, çeşitli alanlarda denetimsiz, dürtüsel davranışlar gösterirler. Yineleyen, intiharla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar ya da kendine kıyım davranışı gösterirler. Jiletle kollarını, göğsünü kesmek, üzerinde sigara söndürmek gibi çeşitli yollarla kendilerine fiziksel zararlar verirler. Bu davranışlar çoğunlukla yoğun can sıkıntısı, şiddetlenen ve baş edilemeyen boşluk duygusuna karşı yapılır. Öte yandan, başkalarının istediği gibi davranmasını sağlamak, ya da kendisini üzmüş oldukları için cezalandırmak amacıyla da kendine zarar verme, intihar etmekle tehdit etme ya da intihar girişiminde bulunma, sık görülür. Duygudurumda belirgin bir tepkiselliğin olmasına bağlı, duygulanımda kararsızlık (afektif instabilite) vardır. Küçük olaylara bağlı olarak duygulanımları dramatik değişimler gösterir. Aniden büyük bir çöküntüye, yo- ğun bir sıkıntıya girebilir ya da öfkeye kapılabilirler. Çoğunlukla duygularını iyi tanımlayamaz ve kendilerini neyin böyle hissettirdiğinin farkında olmazlar. Sıklıkla öfke ve sıkıntıyı bir arada yaşarlar ve böylesi durumlarda kendilerine veya başkalarına zarar verici davranışlar gösterirler. Kendilerini sürekli olarak boşlukta hissederler. Kimlik bütünlüğünün, uzun süreli amaçların olmamasına bağlı bu durum, özellikle kendilerini iyi hissettirebilecek kişi ve ortamların yokluğunda belirgin hale gelir. 8Uygunsuz, yoğun öfke duyarlar ya da öfkelerini kontrol altında tutamazlar. Başka dürtülerini olduğu gibi, öfkelerini de kontrol etmekte güçlük çekerler. Öfke ile kaplanmış ego yıkıcı, zarar verici davranışları kontrol edip, engelleyemez. Stresle ilişkili, gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır disosiyatif belirtiler gösterirler. Özellikle terk edilme, nesne kaybı ya da dışlandıklarını hissettikleri durumlarda stresle ortaya çıkan, genellikle kendisine kötülük yapılacağı ya da düşmanlık yapıldığına ilişkin sanrılar ile disosiyatif belirtiler söz konusu olabilir. Bu belirtiler, nedenin anlaşılmasının sağlanması ya da kısa süreli, düşük doz ilaç uygulamasıyla düzelir.

    Psikodermatoloji

    Günümüzde, psikosomatik dermatoloji, dermatolojinin önemli ve vazgeçilmez bir bileşenidir. Deri (ten), ruhun aynasıdır. Dilimizde de deriye ait duygularımızı ileten onlarca deyim bulunmaktadır: “Tüylerim diken diken oldu”, “kaşıntı tuttu beni”, “kalın derili (yüzsüz)” vs. Deri ve beyin, embriyoda aynı germ yaprağından, ektodermden köken alır. Bu iki organın yaşamın ileri evrelerinde birbirlerini çeşitli şekillerde etkilemeleri birçok araştırmaya konu olmuş ve bu konuda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar üç grup altında toplanabilir: 1- stres araştırmaları, 2- deri hastalıklarında analitik ve dinamik çalışmalar, 3- psikosomatik dermatolojik araştırmaların klinik değerlendirmesi ve tedavisi. Son yıllarda konunun önemini fark eden bazı ülkelerde bu iki bilimsel disiplinin birlikte çalıştığı psikodermatoloji bölümlerinde psikiyatri, dermatoloji doktorları ve psikologlar birlikte çalışmakta, hastaların tanı ve tedavi planları ortaklaşa düzenlenmektedir. Gerçekte psikiyatri ve dermatolojinin bu ortak çalışmasının birçok olguda bir gereklilik olduğu artık kabul edilmektedir. Böyle bir işbirliği, bir taraftan birincil rahatsızlığı psikiyatrik olmasına rağmen dermatolojiye başvuran ve doğrudan psikiyatriye başvuruyu reddeden olgularda tedavide başarı şansının artırılmasını ve hastaya psikiyatrik desteğin sağlanmasını hedeflerken, diğer taraftan birincil sorunu dermatolojik olan ve ikincil olarak psikiyatrik sorunlar geliştiren hastalarda dermatolojik tedavinin yanısıra psikiyatrik tedavi desteğinin sağlanması ile de hekim ve hasta açısından daha doyurucu ve bütüncül bir yaklaşım getirmektedir.

    Dermatolojik Tanıların Gruplanması

    En sık kullanılan sınıflamada hastalıklar üç gruba ayrılırlar:

    1. Psikosomatik Deri Hastalıkları: Neurodermitis, Psoriasis vulgaris, Kontaktdermatitis (Periorale Dermatitis), akne, urtikaria

    2. Psikiyatrik Deri Hastalıkları:

    2.a. Somatoform Rahatsızlıklar

    2.a.1. Konversiyon rahatsızlıkları : Lokal genital veya anal Pruritus, Erythema e pudore

    2.a.2. Farklılaşmamış somatoform rahatsızlıklar: Yaygın Pruritus (sine materia) ve Glossodynie

    2.a.3. Bedensel Dismorf Rahatsızlıklar

    2.a.4 Sosyal Fobiler: Eritrofobi

    2.b. Kronik Manipülatif Rahatsızlıklar

    2.b.1 Artefakte: Dermatkitis artefakte

    2.b.2 Simulasyonlar: Münchausen Sendromu

    2.b.3 Paraartefakte (Impuls Kontrolü rahatsızlıkları): Nevrotik Exkoriationen, kaşınma atakları, akne excorie, trikotilomani, onychophagie, onychotilomani, morcicatio buccarum, cheliditis factitia (ekzama), balinitis simplex

    2.b.4 Delirium sendromu: Dermatözdelirium

    3. Somatopsişik dermatöz rahatsızlıklar

    3.a Cilt kanserinde psikolojik/psişik değişimler (Melanom)

    Yöntem

    Araçlar

    Bu çalışmada, SKID 2 ve SCL-90 ölçeklerinin yanısıra, katılımcılara sosyo-demografik bilgileri içeren bir anket formu uygulanacaktır.

    SKID-2

    Narsisistik ve Borderline Kişilik organizasyonuna sahip kişileri seçmek için SKID-2 kullanılacaktır. 117 sorudan oluşmaktadır. Narsisistik boyutu ölçmek için 16; borderline boyutu ölçmek için 14 soru bulunmaktadır. Cevaplar “evet” ya da “hayır” şeklinde olmaktadır.Sadece uygulanan deneğin cevapları değil, testörün gözlemleri de belirleyici ve önemlidir. Testör , kendi izlenimine göre, uygulanan denek yerine “evet” yanıtını işaretleyebilir, çünkü tanısal kategoride “evet” yanıtları belirleyicidir. Uygulama ortalama olarak 75 dakika sürmektedir. Uluslararası çalışma grubu SKID 2’ye son şeklini 1996 yılında vermiştir.

    SCL-90

    Bireyde var olabilecek psikolojik semptomları ve bu semptomların düzeyini belirlemek için kullanılan bir ölçme aracıdır. 9 alt test ve 1 tane de ek skala olarak adlandırılan toplam 10 adet alt testten oluşmaktadır.17 yaş ve üzerindeki bireylere uygulanabilir. Bireysel ve grup olarak uygulanabilen bir ölçektir.Bireye 90 maddeden oluşan ve 5 dereceli likert tipi cevaplanan soru formu verilir ve formda yer alan yönergeye uyması istenir. Üniversitelerin psikoloji, psikolojk danışmanlık ve rehberlik bölümü mezunları ve psikiatrlar tarafından uygulanabilir. Uygulayıcının SCL-90 Belirti Tarama testini uygulaması için özel bir eğitim alması gerekmektedir.

    Denekler

    Çalışmaya, Okan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniği’ne başvuran hastalardan, SKID-2 ve SCL-90 uygulamalarından narsisistik ve borderline kişilik organizasyonu tanısı alanlar arasından seçilen 120 kadın ve 120 erkek yetişkin (18 yaş ve üzeri) denek olarak katılacaklardır. Bu narsisistik ve borderline kişilik organizasyonuna sahip olan deneklerin, psikosomatik, psikiyatrik ve somatopsişik dermatoloji tanı gruplarından birine de dahil olması gerekmektedir. Her bir dermatoloji tanı grubuna 40 kadın ve 40 erkek deneğin düşmesi amaçlanmıştır. Eğitim ve diğer sosyodemografik özelliklerin eşit şekilde dağılım göstermesi amaçlanmamıştır.

    Uygulama

    Deneklerle yüzyüze görüşülerek kalem kağıt (soru cevap) testi uygulanacaktır. Her bir uygulama için 120 dakika planlanmıştır. Deneklerle, SKID 2 ve SCL 90 dışında, aile ve biyografi temelli bilgiler de alınacaktır görüşmelerde. Kimlik bilgileri istenmeyecek ve görüşmelere gönüllü katılım belgesi imzalatılacaktır.

    Araştırma Modeli

    Yapısal eşitlik modeli bu araştırmanın istatistiki analiz modelidir. Yapısal eşitlik modeli çalışmalarında, araştırmacının elinde teorik bir model vardır- narsisistik ve borderline kişilik organizasyonları ile dermatolojik 3 tanı grubu arasındaki ilişkiyi açıklama modeli-, ancak bu kez modelin temel işlevi bir dizi teorik yapı arasındaki neden sonuç ilişkilerinin açıklığa kavuşturulmasıdır-narsisistik ve borderline kişilik organizasyonları, dermatolojik 3 tanı grubunun da nedenlerinden birini oluşturmaktadırlar- . Ancak bu tür çalışmalarda da araştırmacı değişkenler arası ilişkilerin araştırılmasından önce söz konusu değişkenlerin meydana getirdiği ölçme model(ler)ini test etmek zorundadır. Bir başka deyişle, tıpkı doğrulayıcı faktör analizinde olduğu gibi, her bir değişkenin ölçme modelinin data tarafından doğrulanıp doğrulanmadığı test edildikten sonra, bu değişkenler arasındaki ilişkilerin teorik olarak tahmin edildiği gibi olup olmadığı sorusuna yanıt aranır. Literatürde tüm değişkenlerin ölçme modellerinin ayrı ayrı test edilmesinin yanı sıra, tüm değişkenlere ait ölçme modellerinin tek bir model içinde test edildiği de görülmektedir.

    N (Narsisistik Kiş. Org.) Psikosomatik Dermatolojik Rahat.

    B (Borderline Kiş. Org.) Psikiyatrik Dermatolojik Rahat.

    Somatopsişik Derm. Rahat.

     

    Hipotezler

    Bu çalışmada,

    1. Narsisistik kişilik organizasyonuna sahip hastaların, borderline kişilik organizasyonuna sahip hastalara göre, daha yoğun şekilde psikosomatik dermatolojik tanılara sahip olacağı ve narsisistik kişilik organizasyonunun psikosomatik dermatoloji tanılarıyla anlamlı düzeyde (r=0.05) ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Özetle, narsisistik kişilik organizasyonu psikosomatik dermatolojik rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

    2. Borderline kişilik organizasyonuna sahip hastaların, narsisistik kişilik organizasyonuna sahip hastalara göre, daha yoğun şekilde psikiyatrik dermatolojik tanılara sahip olacağı ve borderline kişilik organizasyonunun psikiyatrik dermatoloji tanılarıyla anlamlı düzeyde (r=0.05) ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Özetle, borderline kişilik bozukluklarının psikiyatrik dermatolojik rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu iddia edilmektedir.

    3. Somatopsişik dermatöz rahatsızlıklarda, narsisistik veya borderline kişilik organizasyonuna sahip olmanın belirleyici olmadığı ve her iki kişilik grubunun da somatopsişik dermatolojiyle anlamlı düzeyde bir ilişkiye (r=0.05) sahip olacağı varsayılmaktadır.

  • FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    Çocuk eğitiminde en temel noktalardan birisi, ebeveynlerin çocuklarından beklediği davranışlar ne ise, onların da o davranışlar içinde bulunup onlara model olması gerektiğidir. Çocukların çeşitli olaylar karşısında ortaya koyduğu davranışların temelinde anne babasından gördükleri rol oynamaktadır.

    Anne baba tutumları, çocukların yetişkinlik döneminde diğer kişilerle olan ilişkilerini, mesleki ve okulda yaşamındaki davranışlarını, uyum yeteneklerini ve seçimlerini etkiler. Yine, çocukların karakter özelliklerini etkileyen unsurlardan biri, ebeveynin özellikle 0-6 yaş döneminde çocuğa olan tutumudur. Bu nedenle anne babaların çocukları ile kurdukları iletişimin yapısı, davranış stilleri, gösterdikleri tutumlar çok büyük önem taşımaktadır.

    Yavuzer(1998), farklı anne baba tutumlarının 6 başlık altında toplanabileceğini söyler. Bu tutumlar şu şekildedir;

    BASKICI VE OTORİTER TUTUM

    Aşırı baskıcı ve otoriter bir tutuma sahip anne babalar, genellikle çocuklarını sürekli eleştiren, cezalandıran, yargılayan bir davranış stili gösterirler. Çocuklarının çabalarını görmez ancak en ufak bir hatasında, yanlışında eleştirel ve suçlayan bir tavır alırlar. Onlar için uyulması gereken bir sürü kural vardır ve çocuğun bu kurallara itaat etmesi gerekmektedir. Hakim olan ve karar verici mercii her daim anne babadır. Böyle yetişen bir çocuk, dıştan denetimli bir kişilik oluşturur. Aşağılık duygusu geliştirebilir. Sürekli ağlayan, isyan eden çocuklar haline gelebilirler. Bu tarz baskıcı bir ortamda yetişen çocuklar, aşırı isyankar ya da aşırı boyun eğici bir yapı geliştirebilirler. Davranış ve uyum problemleri meydana gelebilir, duygu ve düşüncelerini kolaylıkla ifade edemeyebilirler.

    GEVŞEK TUTUM(ÇOCUK MERKEZCİ AİLE)

    Çocuk merkezci aileye, genellikle orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan ailelerde ya da çocuğun kalabalık yetişkinler grubu içinde yetişen tek çocuk olması halinde sıklıkla rastlanır.(Yavuzer, 1998) Böyle bir ortamda, hakimiyet çocuktadır. Onun istekleri en önde gelir ve ailedeki diğer bireyler bu isteklere kayıtsız şartsız uyarlar.

    Çocuk merkezci aile ortamında büyüyen bir çocuk, zaman içinde doyumsuzluk geliştirecektir. Her istediği yapılan, “hayır” kelimesinin anlamını öğrenmeyen bir çocuk isteklerini arttırarak devam ettirecektir. Çünkü çocuk, yaşamının erken dönemlerinden itibaren, her isteğinin karşılanacağı ve isteklerinin emir niteliğinde olduğu beklentisi geliştirmiştir. Bu durumda, anne babasına saygı duymaz ve isteklerinin yerine getirilmemesi durumunda yaş arttıkça olumsuz tepkilerinin dozajı da artar. Her isteğini yaptırmayı alışkanlık haline getiren çocuğun, yaşamının ilerleyen dönemlerinde sorunlar yaşaması kaçınılmaz hale gelir. Toplumsal kurallara uyum sağlamakta zorlanır, yasakları delmek için kendinde hak görür. Okul, iş gibi yaşam alanlarında var olan kurallar onun için bir külfet haline gelir ve bu nedenle başarısızlık yaşayabilir.

    DENGESİZ VE KARARSIZ TUTUM

    Dengesizlik ve tutarsızlık, anne-baba arasındaki görüş ayrılığında olabildiği gibi, anne veya babanın gösterdikleri değişken davranışlar biçiminde de görülebilir.(Yavuzer, 1998)

    Anne babanın çocuğun yanında, çocuk konusunda birbirlerini eleştirmeleri, çocuğun bir istek ya da bir davranışına bir ebeveynin hayır derken diğer ebeveynin evet demesi dengesiz ve kararsız tutum örneklerindendir. Çocuk için konulan bir kurala tek bir ebeveynin özen göstermesi, kararların tek bir ebeveyn tarafından konulması, ebeveynler arasında iyi polis-kötü polis ayrımı, çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkiler.

    Anne ya da babanın şahsından kaynaklı yaşanabilecek dengesizlik ve kararsızlık, ebeveynin çocuğun bir davranışına kendi istek ve ihtiyacına göre evet ya da hayır demesi ya da izin vermesi-vermemesi şeklinde görülebilir. Örneğin, ebeveyn kendini iyi hissederken çocuğun gürültülü bir müzik aleti çalmasını desteklerken, kendini yorgun/kötü hissederken aynı müzik aletini çalmasına kızar. Ya da sözünü dinletemeyen bir anne/babanın çocuğuna giderek yükselen bir sesle bağırması, vurması, hemen ardından özür dileyerek ona sarılması dengesiz ve kararsız tutuma örnek verilebilir.

    Böyle bir tutumla yetişen çocuklar, hangi koşulda nasıl davranacağını bilemez hale gelirler. Hangi davranışın uygun hangi davranışın uygunsuz olduğunu kestiremezler. Çünkü bir davranışın uygun olması ya da olmaması, davranışın kendisinden ziyade ebeveynlerinin ruh haline bağlıdır. Bu durumda çocuk, içsel olarak huzursuz olur, ileride dengesiz ve kararsız bir yapı geliştirebilir.

    İLGİSİZ VE KAYITSIZ TUTUM

    İlgisiz ve kayıtsız tutum, anne babanın çocuğun istek ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesi, çocuğun duygusal doyum almasını engellemesi, çocuğu ve yaptıklarını görmezlikten gelerek dışlaması anlamına gelmektedir. Duygusal istismar olarak sayılan bu tür davranışlar, çocuğun sosyo-duygusal gelişimine çok büyük zararlar verir.

    Bu tür tutumların süregeldiği bir aile ortamında çocuk ile ebeveynleri arasında bir iletişim kopukluğu söz konusudur. Çocuk, kendini ifade etmek, ilgi görmek için sürekli çabalar ancak karşılık bulamaz. Yapılan araştırmalar, ilgisiz ve kayıtsız anne-baba tutumunun çocuğun saldırganlık eğilimini güçlendirdiğini ortaya koymuştur. Anne babanın ilgisizliği nedeni ile çocuk çevresindeki nesne ve insanlara zarar verebilmektedir.

    AŞIRI KORUYUCU TUTUM

    Aşırı koruyucu tutum, ebeveynin çocuğa gereğinden fazla özen göstermesi ve kontrol etmesi anlamına gelir. Daha çok anne-çocuk ilişkisinde ortaya çıkan bu aşırı koruyuculuğun ardında, annenin duygusal yalnızlığı yatmaktadır (Yavuzer, 1998). Bu tutuma sahip bir anne, çocuğun gelişimi ile paralel giden öz bakım becerilerini geliştirmesini engeller. Öyle ki çocuk 10 yaşında dahi annesinin elinden yemek yiyen bir çocuğa dönüşebilir, ergenlik çağında annesi ile uyumak isteyebilir.

    Böyle bir tutuma maruz kalarak yetişen çocuklar, yetişkinlik hayatlarında diğer insanlara bağımlı, kendi kararlarını kendileri veremeyen, bağımsızlığını kazanamamış bireylere dönüşme tehlikesi taşırlar. Kendi kararlarını vermesine, öz bakım becerilerini yerine getirmesine imkan tanınmayan çocuklarda özgüven duygusu, sosyal gelişim zedelenir. Sorumluluk duygusu ve bilinci gelişemez.

    GÜVEN VERİCİ, DESTEKLEYİCİ VE DEMOKRATİK TUTUM

    Güven verici, destekleyici ve demokratik tutum, ebeveynlerin çocuklarına karşı hoşgörü sahibi olmaları, onları desteklemeleri, çocukların bazı kısıtlamalar dışında, arzuladıklarını diledikleri biçimde gerçekleştirmelerine izin vermeleri anlamına gelir. (Yavuzer, 1998)

    Demokratik bir tutuma sahip anne babalar, çocuklarının duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilecekleri bir ortam sağlarlar. Aile ortamının çocuğa kendi benliğini tanımlama fırsatı vermesi, çocuğun sağlıklı bir biçimde olgunlaşmasını sağlar.

    Yapılan araştırmalar sonucunda, anne-babaların çocuklarını denetlemek için ikna etme yolunu kullanmaları ve destekleyici tutum içinde olmaları halinde, çocukların sağlıklı bir psikososyal gelişim yaşadıkları ve ebeveynin beklentilerine daha olumlu cevap verdikleri görülmüştür. (Yavuzer, 1995)

    Bu tutuma sahip ebeveynler, kabul edilen ve edilmeyen davranışları net bir biçimde betimler ve bunlar konusunda istikrarlı davranırlar. Gereken sınırları çizer ve bu sınırlar içinde çocuğu özgür bırakırlar. Çocuğun söz hakkı vardır, duygu ve görüşlerini ifade etmesi desteklenir. Sevgi ve teşvik görür. Bu sayede çocuğun özgüveni gelişir ve çocuk ileride sorumluluk sahibi, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı, kendi duygu ve düşüncelerini tanımlayabilen ve bunları ifade etmek konusunda zorluk yaşamayan bir yetişkin haline gelir.

  • Neden Depresyona Gireriz?

    Neden Depresyona Gireriz?

    Sürekli Mutsuz musunuz?

    Kronik Depresyon Ya Da Süregiden Depresyon Bozukluğu (Distimi) Nedir?

    Yaşam içerisinde hepimizin mutsuz, endişeli ya da kızgın hissettiği dönemleri olabiliyor. İnsan yanımız da bunlardan oluşuyor zaten; mutluluk, heyecan ve huzur kadar, hissettiğimiz olumsuz duygular da insan tarafımızın ve yaşamımızın parçaları. Ancak bazen mutsuz tarafımız benliğimizi ele geçirir ve diğer duygulardan rol çalarak başrolü oynamak üzere sahneye fırlar; bir türlü de inmek bilmez.

    Bu mutsuzluğumuzun bize özel türlü türlü sebepleri olabilir elbette; yakın ve sevilen birinin kaybı kadar yakın bir ilişkinin bitmesi, diğerleriyle yaşadığımız problemler, işyerinde yaşadığımız performans kaybı, akademik zorluklar, okul başarısının düşmesi, yaşamımızla ilgili majör kararlar (evlilik, iş değişikliği vb.) verme arifesinde yaşadığımız zorluklar ya da başka bir stres faktörü nedeniyle kendimizi alabildiğine mutsuz, kaygılı veya umutsuz hissedebiliriz. Zaten yapılan çalışmalar da, biyolojik yatkınlıklarımız ve mizaç faktörlerinin dışında, etkili olabilecek birçok stresli yaşam olayını depresyonun hazırlayıcısı ve tetikleyicisi olarak işaret ediyor.

    Burada doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimizin dışında yaşam deneyimlerimizle şekillenen kişilik yapımızın da depresyon ya da diğer klinik rahatsızlıklara yatkınlığımızı belirleyebildiğini söylemekte fayda var. Peki nasıl? Burada şema terapi kuramının bazı kavramlarının yardımından mutluluk duyacağımı belirteyim. Bu kurama göre patolojik olan/olmayan, normal/anormal ayrımı yapılmadan evrensel olarak tüm insanlarda görülen 18 ayrı şema var. Bu şemalar, doğuştan getirdiğimiz mizaç özellikleri ve yaşam deneyimlerimizle, özellikle de erken dönem yaşantılarımızla şekilleniyor. Erken dönem yaşantılarımızda ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişki biçimi, bu dönemde ihtiyaçlarımızın karşılanıp karşılanmamış oluşu ya da ihtiyaçlarımızın karşılanma şekli, şemalarımız üzerinde belirgin rol oynuyor.

    Buna göre örneğin erken dönem yaşantılarında yeteri kadar sevgi, şefkat ya da sıcaklık almamış, duyguları dinlenip dikkate alınmamış kişiler, ileride de ihtiyaçları olan duygusal yakınlığın diğerleri tarafından yeteri kadar karşılanmayacağı beklentisiyle duygusal yoksunluk şemasına sahip olabilirler (J.E. Young ve ark.,2011). Bu şemaya sahip olan biri, şemayla başa çıkma biçimi olarak, duygusal ihtiyaçlarının hiçbir zaman karşılanmayacağı beklentisiyle yakın ilişkilerden sürekli olarak kaçınabilir (H.A.Karaosmanoğlu, 2017). Şemalar, genelde farkındalık alanımızın dışında bizi etkilemeye devam ettiğinden böyle bir şemayla kişi, sürekli kaçınan bir biçimde yakın ilişkilerden uzak veya yüzeysel yakın ilişkilerle yaşamını devam ettirme eğiliminde olur. Ancak altta yatan bir tatminsizlik ve yeteri kadar yakın olamama, sıcak ve doyurucu ilişkiler kuramama durumuyla karakterize, sürekli bir mutsuzluk, ruh halinin bütününe hâkim olabilir. İnsanın evrensel olarak diğerleriyle yakın bağlar kurma ihtiyacını göz önünde bulundurursak bu ihtiyacın karşılanamıyor oluşunun kişi açısından ne kadar hayati önemde olduğunu anlayabiliriz.

    Ya da erken dönem yaşantılarında ailesinin aşırı beklentileriyle (‘’en çalışkan, en yetenekli, en güzel, en becerikli, en zengin sen olmalısın’’ gibi) büyümüş ve sürekli diğerleriyle kıyaslanmış ve olumlu davranışları yeteri kadar aynalanmamış olan çocukta başarısızlık, kusurluluk, yüksek standartlar (mükemmeliyetçilik) veya haklılık şemaları gelişebilir. Böyle büyüyen ve bu şemalardan kusurluluk şemasına sahip olan biri, bu şemayla başa çıkma biçimi olarak, diğerleri tarafından reddedileceği ve eleştirileceği beklentisiyle insanlarla ilişkilerinde gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı da seçebilir yaşamında.

    Örnekler üzerinden tanımlamaya çalıştığımız duygusal yoksunluk ve kusurluluk şemalarından sonra, bu geniş ve uçsuz bucaksız konuya bir ara vermek ve tekrar konumuz olan depresyona geri dönmek istiyorum.

    Birinci örnekte davranış paterni, yakın ilişkilerinden kaçma, ikinci örnekte ise gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı içeriyordu. Bunun yaşam boyu tekrar eden bir örüntü olduğunu düşünelim. Yaşamsal gereksinimlerimizi oluşturan, diğerleriyle yakın ilişkiler kurma, güvenli bağlanma, ait olma, onaylanma gibi diğer temel ihtiyaçlarımızı da göz önünde bulundurarak…

    Ayrıca, depresyon tablolarında klinik olarak ön planda olan bulgulardan biri de sosyal içe çekilme olmakta. Sosyal içe çekilmenin neden mi sonuç mu olduğunu henüz bilmediğimizi varsayarak…

    Yukarıdaki her iki örnek her durumda ve herkeste olmasa da bazen, kronik depresyon ya da Distimi diye tanımladığımız Süregiden Depresyon Bozukluğunun altta yatan dinamiklerini oluşturabilir. Süregiden Depresyon Bozukluğunun, ruhsal bozuklukların uluslararası tanı kriterlerini geliştiren DSM-5 (DSM-5, 2013)’e göre belirtileri şunlardır;

    -Kişide en az iki yıl süreyle, çoğu gün ve günün büyük bölümünde çökkün bir duygudurum vardır (ağlamaklı, üzüntülü, umutsuz ya da boşlukta hissetme gibi).

    -Kişi, enerjisi azalmış ya da bitkin hissediyor olabilir.

    -Benlik saygısı (kendine verdiği değer, özgüven hissi vb.) azalmış olabilir.

    -Bir şeye odaklanmakta veya karar vermekte güçlükler yaşayabilir.

    -Kişi umutsuzluk ve karamsarlık duygularına sahip olabilir.

    -Yemek yeme isteği azalmış ya da artmış olabilir.

    -Uyku ihtiyacı artmış ya da azalmış olabilir.

    Tüm bu belirtiler kişide belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki vb. alanlarda işlevsellikte belirgin bir düşmeye neden olduğunda Distimi’nin varlığından söz etmek olası hale gelir.

    Bu yazımızda, çağın hastalığı olarak tanımlanan depresyonun arka planı ve olası nedenleri, ayrıca Süregiden Depresyon (Distimi) üzerinde durmaya çalıştık.

    Yaşadığınız problemle baş edemediğinizi hissettiğiniz durumlarda bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin lütfen.

    Sağlıklı günler dileklerimle,

  • Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?

    Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?

    Bazılarının elde ettiği başarıları ve yakaladıkları fırsatları duyduğunuzda “Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?” cümleleri karabasan gibi zihninizde dolanmaya başlayabilir. Usul usul gezen bu düşünceler daha sonrasında zihninizi kaplayabilir. Artık başarılı olmasının açıklaması söz konusu kişiye kati surette bağlı değildir! Şansla, imkanlarla, fırsatlarla, dayılarla, amcalarla ilgilidir. Dengede giden bir ilişki, başarı geldiğinde asimetrik bir hal alabilir. Muhatabınızın sizden bir ya da bir kaç adım önde olduğunu içten içe düşünmeye başlayabilirsiniz. Artık sizden “üstündür”. Bu bakış açısı sebebiyle var olan başarının hoş duygular vermesi imkansızlaşır. Eleştirel sesinizin ardı arkası gelmeyen, başkaları ile kendinizi kıyaslama şekli acı vericidir. Hatta kendinize acıma, kendinizi suçlama vardır. Eleştirel sesiniz ve eleştirel sesinizin etkisiyle var olan duygu ne takdir ne de gıpta etmektir. Kıskançlığın daha yoğun olduğu, başkasının başarısının ve başarısının sonuçlarının yok olmasını isteme halidir, hasettir. Haset, iki açıdan sorun teşkil eder.

    Renk körlüğü ve empati

    Başkalarının başarıları acı verici olursa, doğal olarak, “başkalarının başarılarını görmek istemiyorum” diyebilirsiniz. Bu naif bir “kendini acıdan koruma” şekildir. Kendinizi “sadece ve yalnızca” bu şekilde korumanız, daha sonrasında, “başkalarının başarılarını artık görmediğiniz/göremediğiniz” görme kaybına sebep olabilir. Renk körü olduğunu bilmeyen biri, başkalarının da dünyayı kendisinin gördüğü gibi gördüğünü zanneder. Başkaları sizin başarılarınızdan “mutlu” olduklarını söylediklerinde de, takdir sözlerine inanamazsınız. Dolayısıyla hem başkalarının başarılarından “mutlu” olamıyor hem de size gelen “güzel sözlerin” hazzını yaşayamıyor olacaksınız. Eğer kişi renk körü olduğunu “fark ederse” başkalarının dünyayı başka gördüğünü anlayabilir. Ve hatta nasıl gördükleri hakkında fikir sahibi olabilir.

    “Bir kalbiniz vardır; onu hatırlayınız.”

    Başkalarının başarılarını kıskandığınızı kendinize dahi itiraf etmek oldukça zor. Tüm duygular gibi kıskanmak da insani bir duygu. İnsani yanınızı görmek ve kabul etmek kimi zaman güç olabilir. Zarif şair Cahit Zarifoğlu’nun sözleriyle söylersek “Bir kalbiniz vardır; onu hatırlayınız.” Kendinize yakıştıramadığınız duygularla karşılaştığınızda “insani” yanınızı anımsamanız ve duygularında “insani” olduğunu hatırlamanız faydalı olacaktır.

    Teşekkür ederim.

    Başkalarının başarılarından “mutlu” olamadığınız hem de size gelen “güzel sözlerin” hazzını yaşayamadığınız kısır bir döngünün içinde olacaksınız. Birbirini etkileyen tetikleyen bir süreçten bahsediyoruz. Yapılabilecekler öncelikle iltifatlara izin vermek ve bu güzel sözler adına “teşekkür ederim” diyebilmek ve başkalarının başarılarında da tebriklerinizi sunabilmek ilk adımlar olabilir. Belki zaten söylediğiniz şeylerdir. Söylüyor olmanıza rağmen “mutlu” olmanızı engelleyen ne olabilir? Eleştirel iç sesiniz, bazen yüksek sesle, bazen de fısıltılarla konuşmaya devam ediyor olabilir.

    Eleştirel iç sesinizi susturmaktan bahsetmiyorum, fakat eleştirel iç sesisiniz konuşmaya başladığında panzehir olarak kendinize de teşekkür edebilmeniz ve tebrikler sunmanız işe yarayacaktır. Eleştirel iç sesinizi bastırmak için yüksek sesle “en iyisi sensin”ler o anlık işe yarıyor gibi gözükse de, uzun vadede olası bir aksilikte ya da başkalarının başarılarını gördüğünüzde “ E hani en iyi bendim? Demek ki iyi değilim” çıkarımlarıyla karşılaşmanız demektir ki daha derin olumsuz etkileri olacağı malum.

    İçim bana ne söylüyor?

    “Neden ben değilde o? Benim neyim eksik?” Sorularının altında yatan kendinizle ilgili inandığınız olumsuz cevaplar (yetersizim, şanssızım, başarısızım v.b) yatıyor olabilir. Önce bu olumsuz ve işlevsiz inanışları teşhis etmek, çözmek için başlangıç noktası olacaktır.

    Eleştirel iç sesi susturmaktan bahsetmiyorum. Keşfetmek, tanımak ve öğrenmekten bahsediyorum. Bu adımlar eleştirel sesinize müdahale edebilme fırsatına kapı aralar. Kendinizi şefkatle dinleyebilmeniz dileğimle…

  • Evde Hayvan Beslemenin Çocukların Gelişimine Katkıları

    Evde Hayvan Beslemenin Çocukların Gelişimine Katkıları

    Hayvan sevgisi çocuklara küçük yaşlardan itibaren aşılanması gereken bir durumdur. Çocuklar küçük yaşlarda anneleri tarafından sevilmek dışında diğer canlılar tarafından da sevilmek ister. Evde hayvan yetiştirmek çocuğun sosyal ve duygusal gelişimine destek sağlayarak aidiyet duygusunu ona yaşatacak ve sorumluluk almakla beraber çocuğun benlik gelişimini bu süreç olumlu yönde etkileyecektir. Çocuğun id -ego -süperego üçgeninde tamamen kendisini düşündüğü yani dünyanın merkezine kendisini koyduğu erken çocukluk döneminde bir hayvan besleyerek paylaşma duygusu aşılanabilir ve buna bağlı empati becerisi geliştirilebilir. Yeterince sevgi ihtiyacını tamamlamış yetişkin bireylerin günümüzde sokaklarda hayvanlara yönelik şiddetlerine hemen hepimiz şahit olmuşuzdur. Bu insanlar geçmişte diğer canlılara karşı merhamet duygusunu yitirmiş, mutluluğunu ya da mutsuzluğunu paylaşma becerisine sahip olamamış, sorumluluk sahibi olmayan, sevgisiz korkuyla büyüyen çocuklardır. Bu yüzden hayvanlara şiddet uygulayan yetişkinler öfke kontrol edinimine ihtiyaç duyarlar. Ancak bu çocuk iken karşılıksız sevgi ve güven bağı ile oluşturulmalıdır. Küçük yaşlarda kendisinden farklı görünen, kendisinden farklı şeyler tüketen bir canlıya karşı empati becerisi oluşturan çocuk gelecekte de doğaya karşı da algısı açık bir yetişkine dönüşecektir. Gözünün önünde büyüyen o canlının gelişimini izleyerek çocuk doğanın bilişssel sırlarına vakıf olacak yaratıcılığı artarak diğer canlılara olan ilgisi de artacaktır. Özellikle kendisini ifade becerisi ve dil edinimi kolaylaşacak günlük rutin şeylere karşı sorumluluk bilinci oluşacaktır. Çocuklar sizin hayvanlara karşı vermiş olduğunuz tepkiler üzerinden davranış duygu eşleştirmesi yaparlar. Sizler hayvanları onların gözleri önünde kovalar taş atar ya da korkarak kaçarsanız bu çocukta gelecekte hayvan fobisi oluşma ihtimali yüksek olacaktır. Çocuk tek başına hayvanların zararlı ya da zararsız olduğunu kavrayamaz ancak sizin verdiğiniz tepkiler üzerinden öğrenimler gerçekleştirir ve genellemeler yaparlar. Bu nedenle doğal dürtülerle korkmadan hayvanlara dokunmak istediklerinde engellememek, korkutmamak, olumsuz düşüncelere sahip olmamalarını sağlamak gerekir. Özellikle çocuğunuz sizin onaylamadığınız bir davranış sergilediğinde lütfen ‘’köpek geliyor bak eğer oraya gidersen seni yer, bak şimdi tabağını bitirmezsen kuşlar yer bitirir ‘’şeklinde hayvanlara dair olumsuz bilinçaltı mesajlar vermeyiniz. Aksi halde gece ağlayarak uyanmalar sizin önemsemeden verdiğiniz küçük korku dolu bilinçaltı mesajlardan oluşur. Ayrıca her hayvan dünyaya bir amaç için yaratılarak gelmiştir. Çocuklarınıza hayvanların dünyaya gelme amaçlarından bahsediniz.Çocuklarınıza hayvanların vücudumuza sağladığı katkılardan doğaya verdiği emekten bahsediniz. (bir arının balı yapmasının sırrından tutun da inek sütünün bizler için faydasından bahsedebilirsiniz ) Evde Hayvan Yetiştirmenin Kazanımları; Hayvanlarla büyüyen çocuklar dışa dönük olur. Çocuk tek çocuk ise paylaşmayı öğrenir. Sosyal ve duygusal gelişimine katkı sağlar. Empati becerisini geliştirir. Korkularını yenmeyi öğrenir. Hayvan ile konuşarak dil becerisi ile beraber kendisini ifade etme becerisi artar. Çocuğun özgüveni gelişir . Sorumluluk alma ve aidiyet duygusu gelişir. Psikolojik ve zihinsel rahatlama ile öfke kontrolünü destekler.

  • Üstün Yetenekli Çocuklarda En Sık Karşılaşılan Sorunlar ve Etkili Ebeveyn Tutumları

    Üstün Yetenekli Çocuklarda En Sık Karşılaşılan Sorunlar ve Etkili Ebeveyn Tutumları

    Üstün yetenekli çocuklar, bazı özel alanlarda yaşıtlarına göre daha iyi performans ortaya koyan ve bu
    alanlarda yüksek başarı elde eden çocuklardır. Tüm kültürlerde ve tüm sosyo-ekonomik düzeylerde
    üstün yetenekli çocuklara rastlamak mümkündür.

    Üstün yeteneklilik insanda var olan yetenek, yaratıcılık ve motivasyonun birleşmesinden oluşur ve üstün
    yetenekli birey, bu üç alanı geliştirerek herhangi bir alanda önemli başarılar sergilerler. (Renzulli, 1986)

    Bu kişilerde yüksek akademik başarı, sanatsal ve sportif faaliyetlerde yeteneklilik, grup ilişkilerinde
    liderlik, icat etme ve keşfetmeye dönük merak ve ilgi gibi özellikler görülür. Üstün yetenekli çocuklar
    standart zeka testlerinde yaklaşık olarak 130 ve üstü alan çocuklardır.

    Bebeklikte olağan dışı ataklık, uzun dikkat süresi, geniş hayal ve imgeleme gücü, uykuya daha az ihtiyaç
    duyma, enerjik olma, gelişimsel dönüm noktalarına daha hızlı ilerleme, keskin gözlem yapma, aşırı
    merak duyma, güçlü bellek, erken ve olağanüstü dil gelişimi,hızlı öğrenme yeteneği, aşırı duyarlılık, akıl
    yürütme ve problem çözme becerisi, mükemmelliyetçilik, sayılar, bulmacalar ve yap-bozlar ile oyun
    becerisini geliştirme, kitaplara aşırı ilgi duyma, soru sorma, ilgi alanının oldukça geniş olması, gelişmiş
    mizah duygusu, eleştirel düşünebilme, icatlar yapabilme, aynı anda birkaç işi yapabilme,
    yoğunlaşabilme, yaratıcılık gibi özellikler üstün yetenekli çocukların erken dönemlerinde sık gözlenen
    özelliklerdir.(Jackson & Klein, 1997; Davis & Rimm, 1998).

    Üstün yetenekliler alanında çalışan kişilerin belirlediği en yalın tanı ölçütleri şunlardır (Akarsu, 2001):
    1) En az bir yetenek alanında yaşıtlarının üstünde performans gösterme
    2) Dili etkili kullanma
    3) Merak ve bazı konulara yoğun ilgi gösterme
    4) Çabuk öğrenme
    5) Güçlü bellek
    6) Yüksek düzeyde duyarlı olma
    7) Özgün ifade biçimlerine sahip olma
    8) Yeni ve zor deneyimleri tercih etme
    9) Kendisinden büyüklerle arkadaşlık yapma
    10) Yeni durumlara çabuk uyum sağlama
    11) Okumaya düşkün olma

    Üstün yetenekli çocuklarda gözlemlenen özellikler tüm çocuklarda belli ölçülerde gözlemlenebilen
    özelliklerdir. Üstün yeteneğin bir göstergesi olabilmesi için bu özelliklerden birçoğunun ilgili yaş grubunun
    doğal olarak gösterdiği ölçülerin üzerinde bir düzeyde çocukta gözleniyor olması gerekmektedir (Akarsu,
    2001)

    Üstün yetenekli çocuklar uzun süreli dikkatlerini sürdürebildikleri ve bellekleri daha etkili

    kullanabildiklerinden algılama, kavrama ve öğrenme hızları daha iyidir. Bu sebeple olaylar arası neden-
    sonuç ilişkisi kurma, soyut kavramları somut durumlara indirgeme, genelleme veya analiz etme gibi gibi

    bilişsel özellikleri gelişmiştir. Meraklı ve ilgilidirler, sorgulamaya yatkın düşünme tarzları onları yeni şeyleri
    keşfetmeye veya yeni şeyler icaat etmeye yetenekli kılar.

    İyi düzeydeki bilişsel özelliklerinin yanında sosyal ve duygusal olarak da parlak zekaya sahip
    çocuklardan farklılık gösterirler. Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlama, niyetlerini sezme
    konusunda oldukça iyidirler. Mükemmelliyetçi yapıları onların bir çok konuda farkındalıklarını arttırır.
    Duygusal derinliği olan çocuklardır.

    Elbetteki çocuğun iyi düzeyde bilişsel becerilere sahip olması veya belli alanlarda yetenekli olmasında
    kalıtımın büyük payı olsa da; sosyal beceri, duygu düzenleme, benlik ve kişilik gelişimi gibi alanlarda
    önemli rolü oynayan belirleyici faktör, çevredir. Çevresel faktörlerin çekirdeğini ise aile tutumları oluşturur.
    Özetle üstün yetenekli çocukların başarıya yatkın kalıtım zemini ancak etkili aile tutumları ile
    desteklenirse, çocuk için tam bir mutluluk ve başarı söz konusu olacaktır. Aksi durumda çocuk için
    avantaj olan bu zengin iç yapı, çocuğun kişilik gelişiminde ciddi dezavantajlara dönüşebilir.

    Şöyle ki,
    – Mükemmeliyetçi ve kararlı kişilik yapıları kendilerinden yüksek beklentiye girmelerine ve kendilerini
    hırpalamalarına yol açabilir.
    – Sorgulayıcı olmaları otoriteyle çatışmalarına neden olabilir.
    – Okulda kolayca elde ettiği başarı, düzenli ders çalışma alışkanlığını baltalayabilir.
    – Diğer çocuklardan daha çabuk öğrenmeleri ve kendini ifade etme isteği, sınıf ortamında düzeni
    bozmaya ve arkadaş ilişkilerinde dışlanmaya neden olabilir.
    – Diğer çocuklardan önde gitmeleri, akranlarını küçümseme gibi bozucu duygular geliştirmelerine sebep
    olabilir. Grubun da çocuğu “kendini beğenmiş” olarak etiketlenmeye başlamasıyla kutuplaşma artabilir.
    – Tek düzelikten kolayca sıkıldıkları için, etkinliklerde dikkatleri kolayca dağılabilir ve işlerini tamamlama
    da sorunlar ortaya çıkabilir.
    – Çabuk öğrendiklerinden dolayı bir süre sonra birçok işi kendi bildikleri gibi yapma konusunda ısrarcı
    olabilirler.
    – Duygusal yapılarından dolayı başarısızlıktan veya reddedilmekten yoğun olarak etkilenebilirler.
    – Yüksek farkındalıklarından dolayı da olumsuz duygularla (değersizlik ve başarısızlık gibi) baş etmede
    sıkıntı yaşarlar ve derste konuşmak, iftira atmak, rakip gördüğü kişiyi diğerlerine karşı örgütlemek gibi
    uygunsuz davranışlar sergileyebilirler.

    Bu gibi durumların artışı ile duygularını ve davranışlarını düzenlemekte giderek başarısız olan üstün
    yetenekli çocuklar ergenlikle birlikte olumsuz benlik inşaa etmeye ve sorunlu kişilik özellikleri edinmeye
    yatkın hale gelirler. Çocuğun geleceğinde onu iyi yerlere taşıyabilecek bu önemli yetenekler, etkili aile
    tutumları ile desteklenmediğinde belki başarılı ancak sosyal olarak uyumsuz, akranları tarafından
    sevilmeyen, kalıcı ilişkiler kuramayan biri haline gelecektir. Unutulmamalıdır ki kişisel mutluluğun
    anahtarı sağlıklı bir kişiliğe sahip olmaktır.

    Etkili aile tutumlarının en önemli bileşeni çocuğa sınırlar koyabilmektir. Kuralların olmadığı bir ortamda
    çocuk kendini bir süre sonra kaybolmuş hissedecektir. Çünkü sınırlar çocuğun hedefe varabilmesinde
    ona yolu gösteren levhalar gibidir. Üstün yetenekli çocuklara etkili sınır koymada dikkat edilecek bir kaç

    nokta şöyledir:

    1) Verilen özgürlüğü veya sorumluluğu taşıyıp taşıyamadığına dikkat etmek gerekir.
    2) Kurallar oluşturulurken ona da söz hakkı vermek ve duygularını dinlemek gerekir.
    3) Seçip yaparlarken önündeki seçenekleri keşfetmelerine yardımcı olmak önemlidir.
    4) Seçimlerinin sonuçlarını onları kırmadan yüzleştirmek ve bu sonuçları yaşamalarına fırsat vermek
    gerekir.

    Bunun yanında çocuğun duygularını düzenleyemediği olumsuz yaşam olaylarında onunla etkili
    konuşmalar yapabilmek etkili iletişimin olmazsa olmazıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sık sık
    duygusal taşmalar yaşayan bu çocuklar, duyguları ile baş etmek için rehberliğe ihtiyaç duyar. Özellikle
    size kendilerini açtıklarında yaptıkları en ciddi hatanın kendilerini sürekli diğerleri ile karşılaştırmak
    olduğunu görebilirsiniz. Size “o başarılı ben değilim” “o hep tam puan alıyor, ben hep hata yapıyorum”
    “öğretmen en çok onu seviyor” gibi serzenişlerle gelebilirler. Çocuğun bu karşılaştırmalara girmesi onun
    duygularını daha da yoğunlaştırır. O yüzden çocuğunuzun ifade ettiği durumlarda tam olarak neye
    üzüldüğünü anlamak ve işlevsiz veya hatalı düşüncelerini yakalayıp o düşüncelerden onu
    kurtarabilmeniz gerekir. Örneğin sosyal karşılaştırma yapan çocuktan, kendisine odaklanabilmesi için
    kendi başarı çizelgesini tutması gibi şeyler istenebilir. Böylece başarısız olduğuna dair inancı çürüyecek
    ve sosyal karşılaştırmadan uzak duracaktır.

    Bunların yanında, özellikle ailelerinin çocukların ihtiyaçlarını takip etmeleri ve var olan potansiyellerini
    ortaya koyabilmeleri için alanlar yaratmaları gerekmektedir. Bu resim, müzik gibi sanatsal faaliyeler
    olabileceği gibi bilgi ve becerilerini sınayabilecekleri yarışmalar da olabilir. Tabi bunları yapabilmek için
    ailelerin öğretmenleri ile sürekli bağlantı halinde olması önemlidir. Bazen çocuklar hakkındaki önemli
    bilgilere onları doğal ortamlarında gözlemleyerek ulaşılır, bu da öğretmenin gözlemleri değerli kılar.

    Gelişen dünya ile birlikte bilgi akışının hızlanması ve bilgiyi elde etmedeki kolaylıklar çocukların mental
    olarak kendilerini geliştirmelerine yardımcı olurken, malesef psikososyal gelişimleri arka planda
    kalabilmektedir. Aslında elbetteki en önemli şey akademik başarının yanında çocuğun kendini iyi
    tanıması, ne istediğini bilmesi ve kişisel zaaflarını kontrol edebilmeyi öğrenmesidir. Çocuğa sınırlar
    koymak, duygularını düzenlemeye yardımcı olmak ve kendini gerçekleştirebilmesi için ona uygun alanlar
    yaratma gibi tutumlar sayesinde aile çocuğun psikososyal gelişimini destekleyebilir. Ancak aileler
    genellikle bu ve benzeri bir takım tutumları geliştirirken çocukta yoğun dirençle karşılaşabilirler. Ayrıca
    sıklıkla neye ihtiyaç duydularını ve tam olarak ne istediklerini anlayamayabilirler.Bu sorunların
    çözülemeyişi ile birlikte depresyon, aksiyete bozuklukları, okul fobisi, motivaston kaybı, davranış
    bouklukları gibi sıkıntılar gelişebilir. Bu tip durumlarda aile olarak uzmana başvurmaları önemlidir.
    Nitekim herhangi bir problem çıkmaksızın çocukların düzenli olarak görüştükleri ve güven ilişkisi
    kurdukları bir uzmanın olması onlar için koruyucu olacaktır. Nitekim yukarı da bahsedilen sorunlar ortaya
    çıkma riski yüksek sorunlardır ve her sorunda olduğu gibi sorunu büyümeden çözmek en iyisidir.

  • Kardeş kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı

    Kıskançlık duygusu, diğer duygularımız kadar doğal ve içgüdüsel olan doğuştan getirdiğimiz bir duygudur. Bireyin yaşamının her döneminde görülebilir ancak çocuklukta biraz daha yoğun olarak yaşanan duygudur. Birey bu duyguyla iki yaş civarında ilk tanışmasını yaşamaktadır. Genellikle de, kardeş doğumu ile su yüzüne çıkar. Yeni bir kardeş aynı zamanda evde yeni bir birey demektir. Bu yeni birey evdeki dengeleri değiştirecek ve çocuk tarafından rakip olarak algılanacaktır. Hem evdeki aile bireylerinin hem de misafirlerin ilgisinin yeni bireyde olması çocuktaki kıskançlık duygusunun açığa çıkmasını sağlar. Genellikle yapılan ilk hata ailenin çocuğu, kardeşi geleceğine hazırlanmaması ile başlar.

    Çocuğun ilk ilişki kurduğu ilk bağlandığı kişi annedir. Anne, bir çocuk için en değerli varlıktır. Onu başkalarıyla paylaşmak, anne sevgisini yitirme korkusu çocuğun kıskançlık duygusunun ortaya çıkmasını kolaylaştırır.

    Kıskançlık derecesinde rol oynayan diğer bir durum da, kardeşler arasındaki yaş farkının az olmasıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerin, yaş farkı fazla olan kardeşlere oranla kıskançlık duygusunun görülme sıklığı daha fazladır.

    Çocuklar kardeşlerini kıskandıklarında nasıl davranırlar?

    • Kardeşini kıskanan çocukta olduğu yaştan daha küçük bir bireymiş gibi davranır. Bebeksi davranışlar, altını ıslatma, anne memesinden süt içmeye çalışma, parmak emme gibi davranışlar gözlenebilir.
    • Çevresinde insanlar varken kardeşine aşırı ilgi, sevgi gösterirken, kimse yokken aniden vurma, ısırma gibi davranışlar sergileyebilir.
    • Aşırı öfkeli, huysuz, inatçı olabilir, çevresindeki insanlara saldırgan davranışlarda bulunabilir.
    • Anne-baba bebekle ilgilenirken ilgiyi engelleme, dikkat çekmek için çeşitli davranışlar yapabilir.
    • Sevilmediği düşüncesiyle anneden uzaklaşır, içe kapanır, sessizleşebilir ve yemek yememeye başlayabilir.
    • Fiziksel rahatsızlıkları olmadığı halde ilgi çekmek için karnım ağrıyor, başım ağrıyor gibi şikayetlerde bulunabilir.
    • Anne- babaya sık sık onu sevip sevmediklerini sorma ve sevgilerinden bir türlü emin olamama yaşanabilir.

    Anne baba olarak dikkat edilmesi gerekenler:

    • Öncelikle çocuk hamilelik döneminde bir kardeşi olacağına psikolojik olarak hazırlanmalıdır. Aileye yeni bir bireyin geleceği bir kardeşi olacağı anlatılmalıdır.
    • Hamilelik döneminde aile üyelerinden başka biri çocuğun bakımını yavaş yavaş üstüne alarak çocuğun anne yokken ihmal edilmişlik duygusu önlenmelidir.
    • Anne baba arasında çocuklara kaliteli zaman aktiviteleri ile ilgili iş bölümü yapılmalıdır. Çocukla, kardeşi doğmadan önce yapılan aktiviteler çok fazla değişiklik göstermemelidir.
    • Bebeğin gelişiyle birlikte 4-5 yaşlarındaki çocuğu anaokuluna göndermek doğru değildir. Bu durum kardeş kıskançlığını körüklediği gibi çocukta okul sendromunun gelişmesine ve çocuğun içine kapanık ya da saldırgan olmasına yol açabilir.
    • Bebek için hazırlanacak oda çocukla paylaşılmalı ve birlikte hazırlıklar yapılmalıdır.
    • Bebek bakımında onun yardımını isteyin, Eğlenceli ufak sorumluluklar verin. Yardımları konusunda çocuğa olumlu geri bildirimlerde bulunun.
    • Bebeksi davranışlara yönelik bir geri dönüş varsa, çocuk ayıplanmamalı, kızılmamalı, eleştirilmemeli ve cezalandırılmamalıdır. Onunla bu durumu konuşmak, duygusunu kabul ettiğinizi, anlaşıldığını hissettirmek etkili olacaktır.
    • Kardeşler arasında olumlu ya da olumsuz özellikleri kıyaslamamalısınız.
    • Her çocuğun kişilik yapısının aynı olmadığını bilin. Bu nedenle çocuklarınızın kişilik ve mizaçları doğrultusunda uygun davranmaya çalışın.

    Ne zaman uzman desteği alınmalıdır?

    Hamilelik döneminden itibaren başlayan kıskançlık duygusu, eğer uygun yöntemlerle baş edilmezse ileri yıllarda başka kişi ve durumlara yansıtılarak gelişebilir. Bu duyguyla baş edemeyen ve bireyde kalıcı hale gelen bu duygu yaşamı boyunca başkalarıyla rekabet etme, başkalarını geçme eğiliminde olur. Eğer bu duygu çocukta zamanında giderilmezse kalıcı kişilik bozukluklarına neden olabilir.

    Çocuğunuzda görülen kardeş kıskançlığı, çocuğun işlevselliğini bozmaya başladıysa (kekemelik, altını ıslatma vb), aile içinde çatışmalar yaratıyorsa ve aile bu durumla ilgili çok fazla sorun yaşıyorsa uzman desteği almanız en sağlıklı yol olacaktır.

  • Çocuğum kaygılandığında nasıl tepki vermeliyim?

    Çocuğum kaygılandığında nasıl tepki vermeliyim?

    Çocuğum kaygılandığın da nasıl tepki vermeliyim?

    Kaygı hepimizin zaman zaman yaşadığı temel bir duygudur. Bizi tehlikelere karşı harekete geçirir.Bazı bireyler bu duyguyu daha yoğun ve yaşam kalitesini etkileyecek şekilde yaşarlar.

    Kaygı bozukluğu nedenleri arasında genetik neden de vardır.

    Yapılan araştırmalar kaygı bozukluklarının çocuklukta başladığını ve oluşum sürecinde genetiğin (biyolojik) ve anne baba davranışlarının (çevre) etkili olduğunu göstermiştir.

    Çocuk çevresindeki olayların olumsuz sonuçlarına aşırı odaklıdır.

    Kaygılı, endişeli çocuklar çevrelerindeki olaylara karşı aşırı hassastırlar. Karşılaştıkları sorunların olumsuz sonuçlanmasından, kötü şeyler yaşanmasından gereğinden fazla endişe duyarlar.

    Kaçınma davranışları kaygıları besler..

    Eğer aileler çocuklarının duygu yoğunluğunu fark edemezlerse, sorun karşısında çözüm üretmek yerine ondan uzak durmasını isteyebilirler. Bu şekilde aileler koruma iç güdüsü ile davrandığında bir taraftan çocuklarının öğrenme fırsatlarını elinden alırken bir taraftan da kaygının sürmesine neden olan kaçınmayı pekiştirirler. Örneğin parkta arkadaşlarının ona güldüğünü düşünen ve bu durumdan dolayı kendini dışlanmış hisseden bir çocuk ve aile hayal edelim.

    Eğer aile çocuklarına hemen uzak durmasını ve parka gitmemesini isterse aceleci ve zararlı (kaygıyı arttıran) bir çözüm önermiş olur.

    İlk adım onun duygusunu kaygısını ANLAMAKTIR..

    Onun yerine ne hissettiğine iyice kulak vermek, yaşadığı duyguya eşlik etmekle (empatik tutum) başlanmalıdır. Dışlanmasına neden olan olayı ve bu durum karşısındaki yorumunu (dışlanıyorum) test etmesini istemek ikinci adım olmalıdır. Zaten kaygısını anlatmış çocuk sakinleştikçe daha gerçekçi düşünebilecektir. Bu durumda arkadaşları ile tekrar oynamayı ve aynı şeylerin yaşayıp yaşamayacağını test etmesini istemek çocuğa öğrenme fırsatı sunacaktır. Unutmayın kaygı kaçındıkça artan bir duygudur. Çocuklarımızın kaygıyla yüzleşmesini, bu duygunun nedenlerini değerlendirmeyi öğretmek ailelerin temel görevlerindendir.

    Kalın sağlıcakla.