Etiket: Duygu

  • Duyguları Tanımak ve İfade Etmek

    Duyguları Tanımak ve İfade Etmek

    Duyguları tanıma ve ifade etmenin çocuklar için önemi:

    Çocuklar çok küçük aylardan itibaren kendisi ve çevresindekilerin duygularının farkındadırlar fakat bunları tanımak ve isimlendirmek için ebeveynlerinin yardımına ihtiyaç duyarlar. Duyguları tanımlamak, çocukların zaman zaman anlamlandıramadığı, duygusal olarak zorlandıkları anlarda rahatlamalarını sağlaması açısından önemlidir. Eğer öfke, mutsuzluk gibi duyguları günlük hayatin birer parçası olarak görürlerse bu duygularla baş etmeleri daha kolay olabilir. Örneğin, çocuk bir şeye öfkelendiğinde “çok kızdım” diyerek kendisini ifade edebilirse daha az öfke patlaması ya da ağlama krizi yaşayacaktır. Burada çocuğun hangi gelişim döneminde olduğuna dikkat etmek önemlidir çünkü çocukların duygularını tanımlaması ve ifade etmesi yaş gruplarına göre değişir. Bu sebeple, anne babalar önce çocuklarına yaşına göre duyguları anlatıp, tanıtmalı ve sonrasında yaşadığı duyguları ifade etmesine yardımcı olacak koşulları oluşturmalıdırlar.

    Gelişim dönemlerine göre, çocukların duyguları tanıma ve ifade etme becerileri:

    Okul öncesi dönemde;çocuklar üç yaşından itibaren duygularını ifade etmeye başlarlar. Mutluluk ya da üzüntü gibi duyguları isimlendirebilirler. Dört yaş itibariyle; korku, üzüntü ve öfke gibi duyguları ayırt edebilir ve tanımlayabilirler. Okul öncesi dönemde çocuklar çevresindekilerin de duygularını tanımlamaya başlar.

    Okul dönemindeki çocuklar daha karmaşık duyguları tanıyabilir ve anlamlandırabilirler. 8-9 yaşından itibaren gurur, hayal kırıklığı, utanç, suçluluk gibi daha karmaşık duyguları isimlendirebilirler. Bu yaş grubundaki çocuklar, bir insanın aynı zamanda hem iyi hem de kötü hissedebileceğini anlayabilir. Örneğin, bir çocuk okula gittiği için mutlu olabilir ama evden ayrı kaldığı için aynı zamanda üzülüyor ya da anne babasına özlem duyuyor olabilir. Bu durumda çocuk yaşadığı duygulardan dolayı kafa karışıklığı yaşayabilir. Bu yüzden anne baba olarak ona bu duyguları keşfetmesi için yardımcı olmalı ve aynı zamanda birden fazla duygu yaşamanın normal olduğundan bahsedebilirsiniz.

    Ergenlik döneminde, çocuklar pek çok duyguyu hissedebilir ve isimlendirebilirler fakat içinde bulundukları çalkantılı dönemden ötürü ebeveynleriyle paylaşma konusunda sıkıntı yaşayabilirler. Özellikle ebeveynler bu dönemde çocuklarını eleştirmeden ve yargılamadan duygularını dinlemeli ve yaşadığı duyguları onaylamalıdırlar.

    Ebeveynler duyguları tanımlama ve isimlendirme konusunda çocuklara yardımcı olma:

    Anne babalar öncelikle çocuğun içinde bulunduğu durumu anlamalı sonra duyguları kelimelerle ifade etmelidirler. Yapılan araştırmalarda, duyguları isimlendirmenin sinir sistemi üzerinde rahatlatıcı bir etkisi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yüzden ebeveynler çocuklarına yaşadıkları duyguyu isimlendirmede yardımcı olurlarla rahatlamasını da sağlayabilirler çünkü çocuklar duyguları tanımladıklarında, bu duyguların onlar üzerindeki etkisinden daha kolay kurtulabilmektedirler. Duyguyu tanımladıktan sonra çocuklara kendi kendilerini rahatlatmalarını öğretmek de çok önemlidir fakat şunu ayırt etmek gerekir ki, çocuklara duyguları tanımlamaları konusunda çocuklara yardımcı olmak onlara ne hissetmeleri gerektiğini söylemek değildir. Yapılması gereken, çocukların duygularını anlamalarına ve tanımlamalarına yardımcı olmak, onları dinlemek ve anlamaya çalışmaktır.

    Duyguların tanınması ve yönetilmesinde ailenin rolü:

    Çocuklarına duygularını tanıma ve yansıtma konusunda yardımcı olmak isteyen anne babaların öncelikle kendi duygusunu tanıması ve yansıtması önemlidir. Çocuklar pek çok konuda olduğu gibi, duygularını yansıtma ve ifade etme konusunda da ebeveynlerini model alırlar. Duyguların ifade edilmediği bir ortamda büyüyen çocuk, yaşadığı duyguları yansıtma zorlanabilir. Duygularını ailesi ile paylaşabilen bir çocuk onların kendisi üzerindeki etkisi ile daha kolay baş edebilir.

    Duyguların ifade ediliş biçimi ve sıklığı çocuğun sosyal becerilerinin gelişiminde önemli bir rol alır. Örneğin, çocuk arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde sık sık öfke duygusu hissediyor ve bu öfkeyi karşıdaki kişiyi rahatsız edecek biçimde ifade ediyorsa bu durum arkadaşlarıyla iletişiminde problemlere sebep olacaktır. Bu sebeple, çocuğa her duygunun doğal olduğu anlatılmalı, duygular karşısında verilen tepkilerin sonuçlarından da söz edilmelidir. Çocuğa duygularını doğru bir biçimde ifade etmesi için yardımcı olunmalıdır.

    Ailelere tavsiyeler:

    Küçük yaştaki çocuklara, mutlu, üzgün, kızgın, korkmuş gibi temel duygular öğretilebilir, daha büyük yaş çocuklara ise endişeli, hayal kırıklığına uğramış, heyecanlı gibi daha detay içeren duygu ifadeleri öğretilebilir. Çocuklara bu duyguları hissettikleri anları anımsayarak resimlerini çizmeleri ve/veya anlatmaları istenebilir.

    Anne-baba olarak çocuklarınıza duygu ifadeleri kullanmada örnek olabilirsiniz. Örneğin, kardeşiyle oyuncağını paylaşmayan çocuğa; “Kardeşinle oyuncağını paylaşmaman beni biraz üzdü.” diyebilirsiniz. Bu şekilde çocuğunuza duygularını ifade etme konusunda örnek olabilir, duygularını paylaşmada cesaretlendirebilirsiniz. Fakat ebeveyn olarak, duygularınızı ifade etmiyor ya da öfkelendiğinizde bağırıyor ya da bir eşyayı fırlatıyorsanız çocuğunuz da olumsuz duyguları ile uygun şekilde baş etmeyecektir çünkü ebeveynlerin baş etme yöntemleri/stratejileri her zaman çocuklara model olmaktadır.

    Çocuğunuza gün içerisinde nasıl hissettiğini sorup bir tablo yardımı ile o günkü duygusu üzerinde konuşup, boyayabilirsiniz.

    Çocuğunuzun duygusunu ifade ettiği ve olumsuz duygularıyla baş edebildiği durumları gözlemleyerek takdir edebilirsiniz.

  • Anksiyete Nedir? Anksiyete Nasıl Geçer? Anksiyete ile Baş Etme Yolları?

    Anksiyete Nedir? Anksiyete Nasıl Geçer? Anksiyete ile Baş Etme Yolları?

    Hepimizin endişeli, kaygılı, gergin ya da stresli hissettiği zamanlar vardır. Genellikle bunun bir nedeni olur:

    Okulun spor takımı için seçmelere katılmak ya da iş görüşmesine gitmek gibi yeni ve zor bir şey yapmak, birine “Artık seninle arkadaş olmak istemiyorum” gibi hoşlanmayacağı bir şey söylemek, sınav gibi önemli bir şey için hazırlanmak.

    Genellikle kaygıyla bir kere yüzleştiğinde kendini daha iyi hissedersin ancak bazı zamanlarda bu rahatsızlık verici duygu çok güçlü, sık sık ortaya çıkan veya uzun süre devam edecek gibi görünebilir. Açık ve net bir neden bulmak mümkün olmadığında, seni kaygılı hissettiren şeyin ne olduğunu bilmek zor olabilir. Bu zamanlarda anksiyeteyi nasıl yeneceğini öğrenmen iyi olabilir.

    Kaygılı duygularınızı anlayın.İnsanlar kaygılı/endişeli olduğunda ya da korktuğunda genellikle vücutlarında pek çok değişiklik olduğunu fark ederler. Buna savaş ya da kaç reaksiyonu/tepkisi denir. Vücudumuz kaçmak için ya da korkutucu/endişe verici şeyle karşılaşmak ve savaşmak için kendini hazırlar.

    Temel belirtiler şunlardır: Yüzde kızarma, ateş basması, ağız kuruluğu, boğazda düğümlenme, ellerin titremesi, baş ağrısı, bulanık görme, seste titreme, kalp atışında hızlanma, nefes almada güçlük gibi..

    Rahatlamayı öğrenin.Kaygı duygularını, rahatlamayı öğrenerek kontrol edebilirsin. Bunu farklı şekillerde yapabilirsin ama şunu unutma; kontrol etmenin tek bir yolu yoktur. Farklı yöntemler farklı zamanlarda faydalı olabilir. Senin için hangisinin işe yaradığını bulmak önemlidir.

    Fiziksel egzersiz.Bazen günün büyük kısmında kaygılı olduğunun farkına varabilirsin. Bir çok kaygılı duyguların olmuş olabilir ve bu olduğu zaman fiziksel egzersiz rahatlamak için iyi bir yol olabilir. İyi bir koşu, hızlı bir yürüyüş, bisiklete binme ya da yüzme kaygılı duygulardan kurtulmana yardımcı olabilir ve daha iyi hissetmeni sağlayabilir.

    Sürükleyici faaliyetler.Rahatlamanın ikinci yolu, düşünmek için başka bir şey bulmak ve yapmaktır. Negatif düşünceleri dinlemek veya kaygılı duygulara odaklanmaktansa, başka bir şey yapmaya çalışın. Bazı insanlar bu düşünceleri ve duyguları başka bir aktivite ile uğraşarak değiştirebilirler. Yaptığın işe daha çok odaklandıkça negatif düşünceler veya duyguları daha çok bastıracaksın. Negatif düşüncelerini dinlediğinin farkına vardığın zamanlarda, yardımcı olabilecek aktivitelerden birini dene.

    Yatağına uzanıp negatif düşüncelerini dinlemek yerine, müzik dinleyebilirsin.

    Arkadaşının arayıp aramayacağını ile ilgili endişelenmek yerine, bir dergi açıp okuyabilirsin.

    Daha çok alıştırma yaptıkça, negatif düşüncelerini engellemenin daha kolay olacağını ve daha iyi hissedeceğini göreceksin.

    Kontrollü nefes alma. Aniden endişelendiğini fark ettiğin ve kontrolü yeniden eline alıp hızlı bir şekilde rahatlama ihtiyacı duyduğun zamanlar olabilir. Kontrollü nefes alma yardımcı olabilecek hızlı bir yöntemdir. Nefes alış verişin üzerine odaklanabilirsen rahatlamana yardımcı olacaktır.

    “Yavaşça derin bir nefes al, nefesini beş saniye tut ve sonra çok yavaş bir şekilde dışarı ver. Nefesini verirken kendine “rahatla” diyebilirsin.” Bunu birkaç kez yapman vücudunun kontrolünü yeniden sağlamana ve sakin hissetmene yardımcı olacaktır.

    Rahatladığım yer. Bu yöntemle seni huzurlu hissettiren özel bir yeri düşünerek rahatlamayı dene. Rüyalarını ya da hayallerini düşün.Bu yer senin daha önceden bulunduğun bir yer olabileceği gibi hayali bir yer de olabilir. Onun resmini düşün ve mümkün olduğunca şunları düşün:

    Sahile vuran dalgaların sesi veya ağaçlara esen rüzgarın çıkardığı ses.

    Deniz kokusu veya çam ormanlarının kokusu.

    Yüzünde parlayan sıcak güneş veya saçlarının arasından hafifçe esen rüzgar.

    Endişe verici düşüncelerini tespit et. Negatif, eleştirel veya endişe verici düşüncelerinin belirlenmesi önemlidir. Kaygılı hisseden insanlar genellikle;

    Olumsuz düşüncelere sahiptir.

    Kendileriyle ilgili iyi bir şey düşünmek, duymak veya görmekte zorlanırlar.

    Olumlu becerilerini fark etmezler.

    Kötü şeylerin olacağını beklemeleri daha olasıdır.

    Başarılı olabileceklerini düşünmeleri daha az olasıdır.

    Gelecekle ilgili kasvetli veya olumsuz bir görüşleri vardır.

    Bazıları bu düşünce şeklini benimser. Düşünceleri temel olarak negatif olur ve sıklıkla kaygılı hissederler.

    Düşüncelerini kontrol et ve onları sına.Düşüncelerini sınayarak olumsuz bir düşünce tuzağına sıkışıp kalmayacağına emin olabilirsin. Bu daha önce görmezden geldiğin veya gözünden kaçırdığın şeylerin pozitif bir yolunu bulmana ve başka bir şekilde düşünmeyi öğrenmene yardımcı olabilir. Düşüncelerini sınamak için şunları yapmayı dene:

    En sık duyduğun olumsuz düşünceyi bir yere yaz.

    Bu düşünceyi destekleyen tüm kanıtları yaz.

    Bu düşünceyi sorgulamak için gerekli tüm kanıtları yaz.

    En iyi arkadaşın, öğretmenin, ailen bunları duysa sana ne söylerlerdi, kendine bunu sor.

    Yardımcı olmayan düşünceleri yardımcı olan düşüncelerle değiştirmek. Bazen daha olumlu bir şekilde düşünmek yararlı olabilir ve kaygılı hissetmemeni sağlayabilir.

    “Farklılık olsun diye saçlarımı kısacık kestirdim ama galiba beni bu şekilde gören herkes bana gülecek.”

    “Bence bu saç modeli bana çok yakıştı. Hem değişiklik iyidir.”

    Korkularınla yüzleş.İnsanlar sıklıkla endişeleri ve kaygılı duygularıyla, onları endişelendiren şeylerden kaçınarak başa çıkmayı öğrenir. Bu daha iyi hissetmeni sağlayabilir ancak endişeni yenmene faydası olmaz. Bu tip durumlarda korkularınla yüzleşmek bu sorunları aşmak için faydalı olabilir. Bunu şu şekilde yapmayı deneyebilirsin:

    Meydan okuyacağın bir şey belirle ya da yüzleşmek istediğin bir korku.

    Meydan okumanı küçük adımlara böl, bu başarılı olmanı daha kolay hale getirecek.

    Başarılı olman için sana yardımcı olabilecek yardımcı düşüncelerin nedir?

    Rahatla, yardımcı düşüncelerini kullan ve korkunun aşılmasına yönelik ilk adımla yüzleş.

    Ne kadar iyi yatığını kendine söylemeyi unutma!

    Eğer bir kez başarılı olmuşsan, diğer adımı dene, yüzleş ve korkularını yenene kadar devam et.

    Kendini övmeyi unutma.Çoğu zaman kendimizi övmek ve aferin demek konusunda çok iyi değilizdir. Bu nedenle kaygıyı yenmeyi ve korkularınla yüzleşmeyi denediğinde kendini övmeyi unutma. Her ne olursa olsun, denediğin için bunu hak ediyorsun.

  • Sınav Kaygımı “Bilişsel Terapi Yöntemleri” ile Nasıl Yenebilirim?

    Sınav Kaygımı “Bilişsel Terapi Yöntemleri” ile Nasıl Yenebilirim?

    Sınav kaygısı, öğrenilen bilgilerin sınav esnasında etkili bir biçimde kullanılmasını engelleyen, dolayısıyla başarının düşmesine neden olan bir kaygıdır. Sınav anında hissedilebileceği gibi haftalar, hatta aylar öncesinde de hissedilebilir.

    Peki, bu kaygı kendini nasıl gösteriyor? Ve sınav kaygısı yaşadığımızın işaretleri neler?

    Sınavı düşündüğünüz anda elleriniz titriyor, kalp atışlarınız hızlanıyor, nefes alış veriş sıklığınız artıyorsa kaygılarınız devrede demektir. Ya da o an yaptığınız herhangi bir şeye odaklanmakta problem yaşıyor, sınav anında okuduğunuz soruyu anlamakta zorlanıyorsanız veya da bir konuya çalışırken dikkatinizi toplamakta güçlük çekiyorsanız, siz de sınav kaygı kaygısı yaşıyor olabilirsiniz.

    Hepimiz kaygı doğuracak durumla ya da olayla karşılaştığımızda doğal olarak kaygımızı azaltmaya yönelik davranışlarda bulunuruz. Yani o duygudan kaçarız ya da o duyguyla savaşırız. Söz konusu kişinin eğitim hayatını ve daha sonraki hayatını etkileyen sınavlar olunca kişinin kaygılanmaması beklenemez. Bunun yanında eğer çok yüksek kaygı ve heyecan hissedince istediğimiz performansı gösterme şansımız da düşüyor.

    İyi de hiç kaygılanmamamız mı gerekiyor? Elbette hayır! Hatta kaygı işe yarayan bir duygudur. Bizi harekete geçirir, sınav konularına çalışıp yüksek notlar almamızı sağlar. Eğer hiç kaygı hissetmiyorsak endişelenmiyorsak, harekete geçmek çok da olası değildir. Kaygılanınca harekete geçme isteği duyarız ve harekete geçeriz. Yani kaygılanmak sağlıklıdır. O halde ne olduğunda kaygı duygusu bizim için problem haline geliyor?

    Kaygı performansımızı aşağı çekmeye başladığında, yani kaygıdan dolayı çok iyi hazırlandığımız bir sınavdan düşük puan aldığımızda diyebiliriz. Çalışmaya ara verip kendimiz rahatlatmaya yönelik yaptığımız etkinliklerde eğer kaygı peşimizi bırakmıyorsa aklınız yine çalışacağınız konularda kalıyorsa burada da yine kaygı artık bizim için bir yardımcı bir eleman değil, bizi tökezleten bir duygu konumuna geçiyor demektir. Başka bir örnek vermek gerekirse, yüksek kaygı hissedip sınav yerini terk etme. Kişi bu davranışı rahatlamak için yapar fakat onun için işlevsel yani yararlı değildir. Kaygı duygusunun yaptığı bir hareket vardır. Kaygı önce yavaşa yavaş yükselişe geçer pik yapar ve daha sonrasında eğer yaptığınız her neyse devam eder ve ortamı terk etmezseniz düşüşe geçer.

    Hepimiz bir olay karşısında bir duygu geliştiririz, bu duygular da bizi çok doğal olarak bir takım davranışlara sevk eder. Bu süreç tüm insanlar için aynı şekilde işler. Yani yaşadığımız olay/olayla ilgili duygularımız ve olay anında sergilediğimiz davranışlarımız biz farkında olmasak bile bir zincir halindedir, birbiriyle bağlantılıdır.

    Örneğin bir sınava girdiniz diyelim, bu yaşanılan bir olaydır, bu olayı yaşarken duygu olarak kaygı ve huzursuzluk hissettiğinizi fark edebilirsiniz, bu kaygı ve huzursuzluk duyguları rahatsız edicidir, kimse kaygılı ve huzursuz hissetmek istemez dolayısıyla bu duygulardan kurtulmak için kendimizi rahatlatmak için su içebiliriz soruları tekrarlayarak okuyabiliriz, derin nefes alabiliriz bunlar da sergilediğimiz bir davranışlardır, yani bir olay karşısında bir duygu geliştirir ve daha sonrasında da bu duyguyla bağlantılı olarak bir vücut tepkisi ve davranış geliştiririz.

    Ya kötü not alırsam şeklinde düşüncesi olan birinin o an mutlu hissetmesi mümkün olabilir mi sizce? Bu düşünce çok doğal olarak bizi kaygıya götürecektir ve kaygı duygusu da kendiliğinden fizyolojik olarak otomatikman kalp atışları nefes alma sıklığını artıracaktır buna bağlı olarak soruları okurken güçlük çekeriz, hatırlama problemleri yaşarız ve bu tabloda yüksek puan alma şansınız hayal olur. Bir nevi zincirleme kaza oluyor diyebiliriz.

    Kaygının hiç olmaması sınav maratonu yoluna çıkmamızı engeller, çok yüksek kaygı ise bizi frenler.

    Özetle kaygılarımız, ne dostumuz ne de düşmanımız. Kaygıyı akıllıca yönetebildiğimiz sürece aşamayacağımız engel yoktur!

  • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    DSM-5 e göre bir kişiye yaygın kaygı teşhis konabilmesi için en az altı aylık bir sürenin çoğu gününde bir takım olaylar ya da etkinliklerle alakalı olarak aşırı kaygı ya da kaygılı bir beklenti vardır. Ve kişi bu kaygısını kontrol etmekte zorlanır. Bu bahsettiğimiz kaygıya aşağıdakilerden üçü ya da daha fazlası eşilk eder

    1. Dinginleşememe(huzursuzluk)gergin yani sürekli diken üstünde hissetme

    2.Kolay yorulma

    3.Odaklanmada güçlük çekme ya da zihin boşalması

    4.Kolay kızma

    5.Kas gerginliği

    6.Uyku bozuklukları(uykuya dalmakta zorlanma, uykuyu sürdürmekte güçlük çekme, doyurucu olmayan bir uyku uyuma)

    Bu kaygı, kuruntu ve bedensel belirtiler klinik olarak belirgin bir probleme ya da toplumsal, işle alakalı alanlarda ya da insanlar için önemli diğer yaşam alanlarımızda (mesela aile, arkadaşlık ilişkilerimiz gibi) işlevsellikte düşmeye neden olur. Yani bu bahsettiğimiz alanlarda kişi problemler yaşamaya başlar.

    Kaygılanma Sürecinin Dört Öğesi

    Kaygılanma için tetikleyici bir olay olması gerekir. Yani yaşanılan olay kaygılanma sürecini başlatır. Bu olay karşısında aklımızdan biz farkında olsak da olmasak da bir fikir bir yorum geçer. Mesela bir sınava girdiğinizi düşünün ve sınavdan birkaç gün sonra aklınıza ya sınavdan kalırsam şeklinde bir düşünce geldiğini varsayalım. Bu düşünce sizde mutluluk yaratır mı? Sanırım hayır. Peki hangi duyguyu yaratacaktır? Muhtemelen o an gelecekte olma olasılığı olan bir durum için kaygı hissedeceğizdir ve bu çok doğaldır. Tüm insanlarda aynı duygu oluşacaktır eğer bu sınavı önemsiyorlarsa tabii. Tüm insanlarda kaygı oluşuyorsa kaygı hastalarını hasta yapan nedir? Kaygılanma seviyesi. Aradaki fark bu. Hepimiz kaygılanırız ama ne zamanki kaygılarımız bizim hayatımızı olumsuz yönde etkilemeye başladı o zaman patolojikjeşme başlıyor demektir. Sınavdan ya kalırsam düşüncesi sizin vücudunuzda kasılmalar yaratacak, hızlı nefes alıp vermenizden dolayı başınızı döndürecek kadar problem yaratıyorsa artık ortada çözülmesi gereken bir sorun var demektir. Kaygılanma bedensel duyumlarda da kendini gösterecektir. Kaygılanınca doğal olarak kalp atışlarınız hızlanır ve aynı zamanda nefes alıp verme yine artacaktır. Bunların sonunda bir davranış gerçekleştiririz yani bir tepki veririz. Kimimiz bu düşünceden kurtulmak için başka bir şey ile ilgilenir kimimiz üstündeki o gerginliği atmak için su içer kimimiz daha sonuçlar açıklanmadı şeklinde düşünebilir. Kaygı duygusunun başlaması için tetikleyici herhangi bir şey olmalıdır. Örneğin yolda arabayla giderken hafif bir kavisi görmeyip hızlıca geçtiğinizde o an için ne kadar dikkatsiz olduğunuzu düşüp kaygılanabilirsiniz. Hatta dikkatsizliğiniz yüzünden birine çarpacağınızı bile saniyeler içinde beyninizden bu imge gelip geçebilir. Ya da başınızın ağrıması bile tetikleyici olabilir ve siz birden baş ağrısının bir hastalığa işaret ettiğini düşünmeye başlayabilirsiniz. Kaygılandıran tetikleyici herhangi bir şey olduğunda zihnimize zarar göreceğimize ya da hoşumuza gitmeyecek herhangi bir şeyin olacağına dair düşünceler üşüşmeye başlar. Özetle bir kaygılanma sürecini başlatan tetikleyici olaydır. Olay yoksa düşünce ya da duygu veyahut davranış yani olaya verilen tepki gerçekleşmeyecektir. Olay karşında bir fikir gelişir sonrasında ise duygu ve ardından davranışsal tepkiler gelir. Buna bilişsel davranışçı terapide ABCD döngüsü denir. ABCD döngüsünde her bir öğe arasında çift taraflı bir etkileşim vardır.

    B(düşünce) ya sınavdan kalırsam- sınavdan kötü not alacağım

    ;

    A (olay) sınava girmek C(duygu) kaygı

    D(davranışlar) kalp atışlarının hızlanması, sakinleşmek için su içmek

    Tedavi

    Kaygı problemi yaşayan bireylerin yukarıdaki 4 süreçten geçtiğini anlattık. ABCD sürecinde neler olduğundan yola çıkarsanız sizce bu süreçte nereye müdahale edilirse kaygı problemi yaşayan bireyler için bir umut doğacaktır? A (olay)ya müdahale olabilir mi? Sınava girmezseniz bir sonuç beklemeyeceğinizden kaygı da yaşamazsınız ya da ya kalırsam düşüncesi aklınıza gelmez böylelikle. Ama o sınava girmemiz gerekiyorsa sanırım buraya müdahale şansımız yoktur. Diğer kısımlara baktığımızda, düşünce duygu ve davranış kısımlarına müdahale edilebilir mi? Evet, düşünceler duygular davranışlar değiştirilebilir esnetilebilir çünkü hepsi öğrenilmişlerdir ve bu da onları değiştirilmeye açık hale getirir. Düşünceler esnetilebilirse duygular da bundan etkilenecektir ve davranışlarımız da. Hintli pasifist siyasetçi Gandhi bir sözünde, düşüncelerimize dikkat etmemiz gerektiğini çünkü bunun duygularımıza dönüşeceğine aynı şekilde duygularımıza da dikkat etmemiz gerektiğini bunun da davranışlara dönüşeceğine ve davranışları etkileyebileceğine değinir.

    Düşüncelere, duygulara, davranışlara nasıl müdahale edeceğiz? Öncesinde ne oldu da kaygılanmaya başladınız bunu bulmalısınız. Sizi ne tetikledi? Ve o anda aklınızdan ne geçti? Aklınızdan ne geçtiği çok önemlidir çünkü düşünceler üzerinde çalıştıktan sonra düşüncelerinizde esneme olacaktır ya da düşünceleriniz değişecektir. Düşünceler üzerinde neden duruyoruz? Çünkü düşünce duygu davranış birbiri ile bağlantılıdır birindeki değişim diğerlerini etkileyecektir. Bunu örümcek ağındaki bir yerin diğer tüm yerlerle bağlantılı olması dolayısıyla tek bir noktadaki hareketin her yerden algılanması gibi düşünebiliriz. Düşünceye yönelik bir takım sorular vardır. Aklınızdan geçen düşünce size ne veriyor ve sizden ne çalıyor? Korktuğunuz durumun oma olasılığı ne? Bu düşünceyi hangi kanıtlar destekleyebilir hangi kanıtlar desteklemez? Şeklindeki sorularla düşünceleriniz üzerine konuşulur yani düşünceleriniz hipotez gibi ele alınır yani yüzde yüz doğru gibi kabul edilmez. Bu sizin düşünceleriniz yanlış biz bunları düzelteceğiz demek mi? Tabi ki hayır. Varsayalım ki düşünceniz doğru. O zaman bununla nasıl başa çıkabileceğiniz ya da farklı neler yapılabileceği üzerinde sizinle bir çalışma yapıyoruz.

    Davranışlar kısmına nasıl bir müdahale yapılıyor? Davranışlar olay düşünce duygular silsilesinden sonra yaptığımız eylemlerdir. Örneğin kalbimizin hızlı bir şekilde atması fizyolojik bir duyumdur vücudunuzun gerilmesi hatta gerginlikten dolayı olan uyuşmalar ellerin ayakların içe dönmesi. Bunları davranışlarımız kategorisinde değerlendiririz. Bunlar için gevşeme egzersizlerinin nasıl yapılacağı üzerinde bilgilendirme yapılmalıdır.

    Savaşıyor musunuz yoksa kaçıyor musunuz?

    Kaygılanmamak için yaptığınız bir takım davranışlarınız var mı? Örneğin kaygılanmamak için dikkatinizi dağıtmak adına başka işlere koyulmak, yer değiştirmek. Kaygılandıktan sonra kaygı tepkilerinizin bitmesi için kendinizce yaptığınız davranışlarınız var mı? Örneğin dışarı çıkıp ortam değiştirmek, su içmek, bacaklarınız titriyorsa bunu bastırmak için yürümeye başlamak. Bunlar sorunlu davranışı devam ettiren ama kaygı problemi yaşayan bireylerin farkında olmadan yaptıkları hatalardandır. Peki bu davranışlar nasıl oluyor da kaygı sorunu yaşayan bireylerin sorunlarının sürüp gitmesine neden oluyor? İsterse çalışabilecek olan gençten bir dilenci düşünün her gün sabah yanından geçerken ona para veriyorsunuz diye düşünelim. Bu durumda dilenci çalışmayı tercih eder mi ? Edebilir ama yüksek ihtimalle etmeyecektir. Sizin kaygılanmayayım diye yaptıklarınız da kaygılandıktan sonra rahatlamak için yaptıklarınız da dilenciye verdiğiniz paraya benzer. Dilenciye para verirseniz dilenmeye devam edecektir. Yani kaygılanmaktan kaçarsanız ya da kaygılandıktan sonra rahatlamaya çalışır kaygılarınızla yüz yüze gelemezseniz kaygılarınız sizin için sadece duygu değil sorun olarak kalacaktır. Bunun davranış bilimlerindeki açıklaması ise şu şekildedir: İstenilmeyen uyarıcı(bacakların titremesi) ortamdan çıkarıldığında( bacakların titremesini bastırmak için yürümek) yapılan davranışın(kaygı yaratan bir düşüncenin akla gelmesi) ortaya çıkma ihtimali artar. Özetle kaygıyı gidermek için yaptıklarınız ters tepmektedir, tekrar tekrar kaygılanmanıza neden olmaktadır.

  • Bekle Beni Mutluluk, Biraz Hazırlanmam Lazım

    Bekle Beni Mutluluk, Biraz Hazırlanmam Lazım

    Mutluluk içimizde hissetmemiz gereken bir duyguyken biz sürekli dışarıdan gelen şeylere bağlıyoruz. Yeni bir araba alınca mutlu olacağım, evlenince mutlu…, çocuğum olunca.., boşanınca …, sınavı geçince .., terfi alınca mutlu olacağım. Yani mutluluk bir hedefe dönüşüyor ve bunun için de hep bir şeyleri beklememiz gerekiyor. O beklediğimiz şey gerçekleştiğinde de kısa süreli anlık bir iyi hissetme halini alıyor. Aslında o anda hissettiğimiz şey gerçekten “Mutluluk” mu? yoksa “Coşku” mu?

    Peki mutluluk nedir? Tarifini bile tam yapamadığımız herkesin farklı tanımladığı bir duygu. Kimine göre mutsuz olmamak, kimine göre sosyal statü, kariyer sahibi olmak, kimine göre zengin olmak ya da huzurlu bir aile yaşantısına sahip olmak. Ama genel bir yanılgımız var, hep bir şeylere bağlıyoruz bu mutluluk denen olguyu. Oysa mutluluk bir “His”tir. Bizim satın aldığımız ya da sahip olduğumuz şeylere kodlarsak hep dışımızda kalmaya devam edecek uçucu, anlık yükselmelerden başka bir şey olamayacak ne yazık ki!

    Mutluluğu tanımlarken sanki hep bir neşe, abartılmış bir iyi olma haliyle özdeş tutma eğilimindeyiz. Oysa mutluluk; hüzünlü bir anımızı sevdiğimiz bir dostumuzla paylaşırken de hissedebileceğimiz bir şey. Ya da sadece çocuğumuzun gülümsemesini izlerken, kedimizle oynarken, sevdiğimiz bir şarkıyı mırıldanırken.

    Duygu repertuarımız o kadar genişken, mutluluğun biraz abartıldığını düşünüyorum. İnsan olarak her duyguyu deneyimlemek bizi ruhsal anlamda çok daha zenginleştiren bir şey. Ama biz sadece mutlu olalım beklentisine kapıldığımızda çok daha derin duygular hissedebileceğimiz değerli “An” ları kaçırıyoruz. Belki de hayat; her bir “An”ı farkındalıkla hissedip ustaca yaşayabilme sanatı. Yani yaşadığımız tüm duyguların harmanlandığı “An”lar bütünü. Biz ise onu üç ay sonra gelecek, 1 yıl sonra gelecek bir tren gibi bekliyoruz. Oysa mutluluk bir sonuç değil süreçten keyif alacağımız bir hayat yolculuğu..

    Bekleyerek, hazırlanarak, sipariş vererek elde edebileceğimiz bir şey değil Mutluluk. Tüm pozitif bilimlerin, dinlerin, bütün kadım öğretilerin dediği gibi. “Mutluluk İçimizde”. Dışarıdaki şeyler eğer biz izin verirsek sadece harekete geçirebilir. Ama herhangi bir kişiye, bir duruma bağlı olamaz. Eğer öyle olursa da sürdürülebilir olamaz. Uzun zaman beklediğiniz şeylerin gerçekleştiğinde hissettiğiniz duyguyu hatırlayın. İlk başta kısa süreli bir “Haz” sonrasında kocaman bir boşluk. Hatta belki hayal kırıklığı. Bunca zaman beklediğim şey bu muydu? Bu kadar mıydı?.. Öyle anlamlar yükleriz ki o beklentiye, gerçekleştiğinde hiç bir zaman yeterli olmaz.

    Sonuç olarak mutluluk, kişilere ve durumlara bağlı olmadığında, kaynağı kendi içimizden beslendiğinde, sürekliliği olan bir Olguya dönüşür, ne yaşarsak yaşayalım.

    Son söz; mutluluğun sana gelmesini mi bekliyorsun; daha çook beklersin!!

  • Öfke Nöbeti Mi? Yıkıcı Dışavurum Mu?

    Öfke Nöbeti Mi? Yıkıcı Dışavurum Mu?

    Ağlamak, bebekler için iletişim kurma, ihtiyaçlarını ifade etme yollarından biridir. Bir bebek acıktığında, uykusu geldiğinde, altını ıslattığında, korktuğunda ya da rahatsız edici bir duygu yaşadığında ağlayarak bakımından sorumlu olan yetişkinden yardım ister. Zaman içinde konuşmayı öğrendikçe de ağlamaların yerini sözel ifadeler alır. Bununla birlikte ağlamak her insan için duygusal bir ihtiyaçtır. Çocuk ya da yetişkin, her sağlıklı insan zaman zaman ağlamaya ihtiyaç duyar. Yaşanan olumsuz duygular karşısında ağlamak ruh sağlığının korunmasına yardımcı olur. Bazen ağlamalar belirgin bir neden olmaksızın da ortaya çıkabilir. En iyi anne babaların çocukları bile görünen bir sebep olmadan ağlayabilirler. Bilinmelidir ki göz yaşının akmasına izin vermek, ağlama nedeninin bilinmesinden daha önemlidir. Çünkü ağlamak negatif duygulardan kurtulmanın en zararsız yoludur.Bu nedenle göz yaşının rahatça akmasına fırsat veren, kabul edici ortam sunmak, duygusal gelişimin sağlıkla ilerleyebilmesi için önemli bir gerekliliktir.

    Çocukların olumsuz yaşam olayları karşısında verdikleri bir diğer duygusal tepki de yoğun ağlama ve hiddeti içeren öfke nöbetleridir. Çocuk yaşadığı can sıkıcı durumlar karşısında ağlayıp bağırarak, kolunu bacağını hızla hareket ettirerek hissettiği rahatsızlığı ifade etmeye çalışır. Her ne kadar davranışları hiddeti içeriyorsa da öfke nöbeti esnasında ne kendine ne de başka bir şeye zarar vermez. Duygularını özgürce ortaya koyma fırsatı bulduğunda bir süre sonra aşırı tepkileri azalır, sakinleşir ve kendini iyi hisseder. Zarar verici davranışları içermeyen, göz yaşlarının da eşlik ettiği öfke nöbetleri samimi bir öfke boşalımının göstergesidir.

    Ancak bu nöbetlere eşlik eden yıkıcı davranışlar varsa, öfkelendiğinde kendine, diğer insanlara ya da çevresindeki eşyalara zarar veriyorsa içinde bulunduğu durum artık öfke nöbeti değildir. Bu durum “yıkıcı dışavurum” olarak nitelendirilir. Yıkıcı dışa vurum, çarpıtılmış bir öfke boşalımı halidir.

    Samimi öfke boşalımı, çocuğun altta yatan duygularını ifade edecek güveni hissettiğinde ortaya çıkar, acı veren duyguları çözer, sonrasında çocuk kendini mutlu ve gevşemiş hisseder. Böyle bir anda yapılan müdahale duyguların bastırılmasına sebep olur. Çarpıtılmış öfke boşalımı hali ise çocuğun altta yatan duyguları ifade edecek güveni hissedemediğinde ortaya çıkar ve sorunları çözümlemez. Sonrasında çocuk incinmiş ve gergin hissetmeye devam eder.

    Yıkıcı dışavurum nöbeti esnasında ebeveynler şiddeti engelleyen bir tutum sergilemeli ama göz yaşını kabul etmelidir. Kararlı ve sevecen müdahaleler duyguların samimi boşalımını sağlayabilir.

  • Özgüven ne demektir?

    Özgüven ne demektir?

    Özgüven, tüm insanlar için temel ve çok önemli bir duygusal gerekliliktir. Kendimize biçtiğimiz “özdeğerimiz” oranında “özgüvenimiz” vardır. Yani özgüvenimiz, bir anlamda kendimizi ne kadar değerli bulduğumuzun, ne kadar değer verdiğimizin bir göstergesidir. Kendimizi belli bir ölçüde değerli bulmadığımız durumlarda temel gereksinimimiz karşılanmadığı için sıkıntı yaşarız.

    Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, kendimizin farkında olma yani “farkındalık” özelliğimizdir. Yaşantımızın ilk yıllarından itibaren, çeşitli faktörlerin de etkisiyle kendimize bir kimlik oluşturur, sonra bu kimliğe bir değer kazandırırız. Yani kim olduğumuzu tanımlar sonra bu kimliğin sevip, sevmediğimiz özelliklerine karar veririz. İşte özgüven sorunu burada, bizim yargı gücümüzün sonucunda ortaya çıkar. Bir nesneyi, rengi, sesi ya da şekli sevmemek, ondan hoşlanmamak sadece zevklerle ifade edilebilir ve bizi hiç rahatsız etmezken kendimize ait bir özellikten hoşlanmamak veya bazı ayrılmaz parçalarımızı reddetmek ruhsal dengemizin sarsılmasına neden olur.

    Özgüven; değişmeyen, durağan bir durum ya da duygu hali değildir. Farklı zaman, durum ve ortamlarda farklı güven ya da güvensizlik duygularına sahip olabiliriz. Her insanın bazen kendine güvendiği, bazen de güvenmediği durumlar olabilir. Kimi insanlar, yaşantılarının bazı alanlarında (akademik başarı, teknik beceri vb.) kendine fazla güvenirken, diğer bazı alanlarda (fiziki özellikler, görünüm, sosyal ilişkiler, vb.) fazla güven duymayabilirler. Ama çoğumuz kendimize daha çok güvenmek, her durum ve ortamda daha rahat, kendini daha iyi hisseden olmayı isteriz. Yeni bir işe girdiğimizde bütün yeteneklerimizi sergilemeye, sınırlarımızı zorlayarak performansımızı artırmaya, aşağılık duygusunun bizi etkilemesine fırsat vermemeye, diğerleriyle iyi ilişkiler kurmaya ve bizi değerli görmelerini sağlamaya çabalarız. Ancak bazı kişiler, bunları çok istemelerine rağmen gerçekleştirmekte zorlanır. Kedine güvensizlik ve özgüven eksikliğinin, doğuştan gelen bir kişilik özelliği olduğuna inanır, bu durumu kabullenirler.

    Çevremizde her gün bir sürü kendinden emin ve güvenli insanı gördükçe “bunu nasıl başardıklarını, buna nasıl sahip olduklarını” anlamaya çalışırız. Özgüven doğuştan sahip olunacak ya da kolayca erişilebilecek bir duygu hali değildir. Toplumdaki bir çok insanın güveni, aslında “kendine güvenli gibi” görünme halidir. Çünkü yapılan iş, yaşanan veya çalışılan yer ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz toplum bizden özgüvenli davranış bekler. Bu beklenti herkes tarafından bilindiği için bireyler güvensizliklerini göstermekten kaçınır, kendinden emin ve güvenliymiş gibi davranır. Ya da “miş gibi” davranışını göstermekte zorluk çekeceği durum ve ortamlardan kaçınmaya, oralarda mümkün olduğunca bulunmamaya çalışır. Çünkü bireyin kendini yetersiz, eksik hissettiği ya da yargılayıp, reddettiği özelliklerinin ortaya çıkacağı, pekişeceği ortamlar acı veren durumlardır. Nasıl ki bedendeki bir yaranın büyüyüp, deşilmesini ve kanamasını önlemek için bandaj, pansuman yaparak kapatmaya çalışırsak; kendini reddetmenin vereceği acıyı arttıracak her türlü etken ve ortamdan da kaçınırız. Pansuman yapılan yaranın kanaması bir süre sonra durur, kabuk bağlar ve zamanla çoğu kez izi bile kalmaz ama kimliğe değer katan özelliklerdeki herhangi bir eksiklik ya da yetersizlik hissi “örtmeye”, “bastırmaya”, “yok farz etmeye” çalışmakla “yok edilemez”. Aksine bu duygunun üzerine gitmek yani bireyin kendiyle ilgili farkındalığını artırmasıyla değişebilir. Kişinin farkındalığının gelişmesi demek, kendi hakkında olumlu ve gerçekçi değerlendirme yapabilmesi demektir. Bu durum, kişinin kendisiyle ilgili beklentilerinin gerçekçi olmasını sağlar. Özgüvenin yüksek olması demek, abartılmış biçimde “her şeyi yapabilirim, her şeye gücüm yeter” duygusu içinde olmak demek değildir. Güvenli kişi, kendisiyle ilgili gerçeklerin, neyi başarıp-neyi başaramayacağının farkında olan; değiştirebilecek ya da geliştirebilecekleri için çaba gösteren, değiştiremeyeceklerini kabul etmeyi ve bu haliyle kendini sevmeyi bilen kişidir. Özgüveni yüksek birey, kendisiyle ilgili bazı beklentileri gerçekleşmese bile kendini kabul etmeyi ve kendisiyle ilgili olumlu düşünmeyi sürdürebilendir. İçgörüsü yüksek, yeteneklerinin ve sınırlarının farkındadır. Yeteneklerine olan güveni nedeniyle başkalarının onayına ihtiyaç duymaz, kendini kabullendiğinden diğerlerine kabul ettirmeye çalışmaz.

    Bunun tam tersi durumdaki güvensiz kişilerin, kendileriyle ilgili duyguları, diğerlerinden alacakları onay ve geri bildirime bağlıdır. Yetenek ve sınırlarının farkında değildir. Bu körlük, sürekli olarak başarısız olma kaygısı yaratır. Kendine verdiği değer düşüktür, öyle ki bazen olumlu geri bildirim, iltifat ve takdirleri görmezden gelebildiği gibi bazen de diğerlerinin kendisiyle alay ettiklerini düşünüp, alınabilir. Bu kişiler, kendini daha fazla yargılamamak, reddetmemek ve yaralanmamak için çevresine koruyucu duvarlar örer, savunmalar geliştirirler. Kendilerine karşı öfke veya suçlama duyabildiği gibi sürekli her iş ve durumda mükemmel olma çabası da gösterebilir. Başaramadığı durumlarda diğerlerini suçlama, sürekli şikayet etme, gerekçeler öne sürmeler olabildiği gibi duyduğu sıkıntı ve acı veren bu durumu unutmak için alkol veya uyuşturucuya sığınabilirler.

    Özgüvene sahip olmak bir çocuk için neden önemli?

    Bireyin kendini iyi hissetmesi; başarılı, dengeli ve haz aldığı bir yaşama sahip olup, olmaması ile özgüvenin yüksekliği ya da güvensizlik duyguları paralel süreçlerdir. Yaşamdan haz alabilmek için özgüvene ihtiyacımız vardır. Bu temel ihtiyacın karşılanmaması hayatı çekilmez kılabilir. Özgüven yaşamın ilk yıllarından itibaren yavaş yavaş gelişen bir duygudur. Çocukluk döneminde bu duygunun gelişmesine olanak tanınmaz, eksik bırakılırsa yetişkin dönemde telafi edilmesi mümkün olmayabilir. Özgüvenli çocuklar, geleceğin özgüvenli yetişkinleri olacaktır.

    Çocuklarda Özgüven Gelişimini Neler Etkiler?

    Özgüvenin gelişiminde özellikle çocukluk döneminin ilk yıllarında (3-4 yaş) ana-baba tutumları, yetiştirme biçimi bireyin kendisi hakkındaki duygularının oluşumunda ve özgüvenin derecesinde son derece önemlidir. Daha sonra arkadaş ve sosyal çevreden aldığı tepkiler de çok önemli bir rol oynar. Çocuk çevresinden aldığı tepkiler doğrultusunda kendine ilişkin olumlu ya da olumsuz bir benlik algısı edinir. Çocuklar, arkadaş veya sosyal çevre içinde bazen haksızlık ve istismara maruz kalabilirler. Bundan ne yönde ve ne derece etkilenecekleri aileden aldıkları temel güven duygusunun yeterliliğiyle doğru orantılıdır. Aile içinde sevildiğini, değerli bulunduğunu hisseden bir çocuk, çevreden gelecek olumsuz tepkilerden pek fazla etkilenmeyecek, etkilense bile çok kısa sürede bunu atlatacaktır.

    Ebeveynlerden biri ya da her ikisi, aşırı derecede eleştirel ve yüksek beklentili, mükemmeliyetçi ise ya da aşırı korumacı ve bağımsızlığı engelleyiciyse, çocuğun kendine ilişkin duygu ve yargısı; yeteneksiz, yetersiz ve değersiz olduğudur.

    Ebeveynler, aşırı korumacı tavırlarıyla çocuklarını koruduklarını, onlara iyilik ettiklerini düşünürler. Çocuğunu aşırı sevgi ve ilgiye boğan, zorluk yaşamasın diye her şeyi kendisi yapan ve fazlaca kontrol eden ebeveyn tutumu; sorumluluk alamayan, anne babaya bağımlı, problem çözme becerisi, özetle özgüveni gelişmemiş çocuklar oluşturur. Oysa ebeveynler, çocuğun girişimlerini destekler, gelişimini alkışlar, hata yaptığında doğrusunu bulmasına/yapmasına yardımcı olur, onu bu haliyle sevmeye ve kabullenmeye devam ederlerse çocuk da kendini kabul etmeyi, sevmeyi ve kendine güvenmeyi öğrenir.

    Yapılan bir başka yanlış tutum ise çocuğu bir başka çocukla kıyaslamadır. Kardeşi, kuzeni ya da komşu çocuğuyla kıyaslanan çocuk; kendini yetersiz hissettiği gibi başarmayı kendisi için değil diğer çocuğu geçmek için ister hale gelip bir yarış atına dönüşür.

    Özetle; büyükleri tarafından sevgi gören, gereksinim duyduğu ilgi ve yakınlığı bulan, fikirlerine değer verilip ve önemsenen, güven duyulan ve sorumluluk verilen, iyi yaptığı şeyler için övülen, gurur duyulan, yaptığı hatalarda doğruya uygun biçimde yönlendirilen ve sahip olduğu özellikleriyle kabul edilen çocuğun özgüveni gelişir.

    Ama sevildiğini, önemsendiğini hissetmeyen, beklediği yakınlık ve ilgiyi göremeyen, sürekli eleştirilen ve olduğu gibi kabul edilmeyen, sürekli başkalarıyla kıyaslanan çocuk kendini değersiz hisseder ve özgüveni gelişmez. Bu çocuklar; yaşadığı aile, çevre, okul ve toplum içinde çeşitli sorunlara neden olur.

    Çocuklarda Zayıf Özgüvenin Göstergeleri

    Özgüveni zayıf çocuklar; duygusal, sosyal ve akademik konularda zorluklar yaşarlar. Bu durum okulda ve yaşamın diğer alanlarında kendini çeşitli şekillerde belli eder. Çocuk ya aşırı kontrol kullanarak, duygusal anlamda aşırı kırılgan ve hassas, yeni deneyimlere kapalı, çekingen bir kişilik geliştirir ya da aşırı kontrolsüzlük ile zorba davranan, asi, otoriteyle çatışan, sürekli problem yaratan tutum ve davranışlar sergilerler.

    a. Aşırı Kontrollü Davranışın Göstergeleri

    Anne ve babaya bağımlı

    Utangaç ve içine kapanık

    Yeni aktivitelere girmekte isteksiz

    Başka çocuklarla kaynaşmakta sıkıntı çeken

    Yeni durumlarla karşılaştığında ürkek davranan, uyum sağlayamayan

    Davranışlarının olumlu biçimde düzeltilmesinden bile hemen incinen, rahatsız olan

    Kendini aşağı görme alışkanlığı edinmiş

    Yanlış yapmaktan ve başarısızlıktan çok korkan

    Sürekli diğerlerini memnun etme çabası içinde olan

    b. Aşırı Kontrolsüz Davranışın Göstergeleri

    Saldırgan ve zorba

    Öfkeli, kızgın

    Sık sık okuldan kaçan

    İşbirliğine yanaşmayan

    Yardım almak isteyen

    Sürekli sevilip sevilmediğini soran

    Hoş görülmeyeceğini bile bile derslerini ihmal eden

    Kendi hataları için sürekli başkalarını suçlayan

    Görevlerini yerine getirirken özensiz davranan

    Sorumluluklarının bilincinde olmayan

    Herkesten üstünmüş gibi davranan

    Yalan söyleyen

    Kendisine ve başkasına ait eşyaları hor kullanan

    Aşırı kontrolsüz davranışlar gösteren çocuklar, kendilerine, başkalarına zarar verdiği ve çevreyi rahatsız ettiği için daha fazla dikkat çeker, ailesi ya da öğretmenleri tarafından sürekli olarak uyarılır, cezalandırılır. Bu çocuğun güvensizliğini daha da pekiştirir.

    Aşırı kontrollü çocuklar, kimseyi rahatsız etmedikleri için bu tutumları önemsenmez, sorun olarak görülmez, ancak bu da aynı biçimde etki yaparak çocuğun özgüven yetersizliğinin pekişmesine neden olur.

    Anne-baba ne yapmalı? Anne-babaya tavsiyeler…

    Evdeki herkesin birbirine güvendiği bir ortam oluşturun.

    Güvenli bir ortamda yetişen çocuk, duygu ve düşüncesini, sevgisini, başarı ya da başarısızlığını, hayal kırıklıklarını aile fertleriyle rahatça paylaşabilir. Bu onun özgüveninin gelişmesini sağlar.

    Onunla ilgili duygularınızda açık olun.

    Sevginizin onun başarı ya da başarısızlığına bağlı olmadığını, varlığının sizin için ne derece önemli olduğunu ve ne olursa olsun onu daima seveceğinizi ona hissettirin.

    Çocuğunuzun gerçek kapasitesinin farkında olun.

    Zayıf yanlarını görmezlikten gelmeyin, dürüst olun, ancak onları eleştirirken tüm kişiliğine yaymayın. Çocuk kendindeki eksiklik ve kusurların farkında olmalı, kabullenmelidir. Bunun yanı sıra güçlü olduğu yönleriyle de gurur duyabilmelidir.

    Davranışlarınızla ona model olun.

    Onda görmek istemediğiniz davranışları ona ya da başkalarına karşı göstermeyin. Çocuklar size ya da diğerlerine sizin ona davrandığınız gibi davranacaktır. Ona şiddet kullandığınızda, şiddetin normal olduğu mesajını verirsiniz.

    Çocuğunuzun yanlışlarını, onu suçlamadan ve onun tüm kişiliğini eleştirmeden tartışın.

    Yaptığı yanlışları, ona saldırıp eleştirmeden konuştuğunuzda bunu anlamak ve düzeltmek için çaba sarf eder. Onun tüm kişiliğine değil yaptığı hataya hitap ederek konuşun.

    Ondan beklentileriniz onun yaşına ve seviyesine uygun olsun.

    Her çocuğun farklı bir kapasite ve seviyesi vardır. Çocuğunuzun neyi yapıp, neyi yapamayacağının farkında olun. Başka çocukların başarabildiği şeyleri o da başarmak zorunda değildir. Bir şeyi yapamayacağını bildiğiniz halde bunu ondan bekleyip sonunda hayal kırıklığı yaratmayın. Ulaşabileceği hedefler amaçlayıp başarılı olmalarını sağlayın.

    Özgüvenli olmak kibirli, kendini beğenmiş olmak değildir.

    Kendine güven duymak kendini beğenmiş ya da kibirli davranmak demek değildir. Özgüvenli davranış; Kabul görmüş olmanın verdiği kendini rahat, iyi ve güvenli hissetme durumudur. En küçük başarısında şımaran, kibirli davranışlar gösteren çocuğun aslında kendine olan güveni ya yok ya da çok düşük demektir. Böyle bir durumda çocuğunuzun bi özgüven sorunu olduğunu fark edip hemen önlem alın.

    Çocukların birbirlerinden farklı olduklarını ve her çocuğun kendine özgü bir yeteneği olduğunu unutmayın.

    Her çocuğun kendine özgü farklı özellikleri, yetenekleri ve başarılı olduğu alanlar vardır. Çocuğunuzun ilgi alanı ve yetenekleri doğrultusunda faaliyetlere katılmasına imkan sağlayarak onun sahip olduğu kapasitesini ortaya çıkarması, kendisiyle ilgili yeni keşifler yapması için destekleyin.

    · Çocuğunuza sorumluluklar verin.

    Kendisine güvenilip sorumluluk verilen çocuk, kendini yararlı ve önemli hisseder.

    · Onun her şeyine değer verdiğinizi ve takdir ettiğinizi belirtin.

    Sadece çok özel yetenek ya da başarısında değil, küçük bile olsa yaptığı güzel ve doğru davranışları için onu övün ve bunun ne kadar önemli olduğunu belirtin.

  • BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞUNDA AKTARIM ODAKLI PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİ

    BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞUNDA AKTARIM ODAKLI PSİKODİNAMİK PSİKOTERAPİ

    KURAMSAL ZEMİN

    Borderline kişilik organizasyonu olan hastaların psikodinamik sağaltımındaki öncelikli hedef, hastanın içselleştirmiş bulunduğu, sürekli tekrarladığı, hastalıklı davranış patolojilerinin ve kronik duygu-durum ile bilişsel patolojilere sürükleyen nesne ilişkilerinin değiştirilmesini içerir. Nesne ilişkileri psikanalizi bakış açısından hareketle bu süreç şöyle tanımlanabilir: Reddedici ve ilkel içselleştirilmiş nesne ilişkileri, , sadece “iyi” ve “kötü” şeklinde bölünmüş olan halinden, olgun, bütünleşmiş ve daha esnek bir forma doğru sağaltılır. Bu süreç, aktarım üzerinde ve bu bölünmüşlüğe olan eğilimlerin yorumlanmasına ilişkin direncin çalışılmasıyla gerçekleşir. Yorum, burada, bölünmüş iyi ve kötü parçaların bütünleşerek (yeniden) içselleştirilmesini mümkün kılar.

    Waldinger’e (1987) göre Borderline hastalara uygulanan psikodinamik psikoterapi şu ilkelere dayanır:

    1.Sağaltım koşullarının/çerçevesinin sabitliğini ara ara gündeme getirmek

    2.Borderline hastaların gerçeği değerlendirmedeki yansıtma mekanizmaları, çarpıtmaları ve sorunları bağlamında terapötik başa çıkmayı daha aktif hale getirmek gerekir. Bunun anlamı nevrotik hastalara göre, borderline hastalarda psikodinamik terapistin daha fazla dil kulllanması ve hastayı sözel katılıma daha fazla teşvik etmesi gereklidir.

    3. Psikodinamik terapist, hastanın “düşmanca” uyumsuz davranışlarını ve tutumlarını tolere edici bir yaklaşımla başa çıkmalı ve olumsuz aktarımları ifşa etmeli ve bunlar üzerine çalışmalıdır.

    4. Hastanın kendine zarar verme davranışlarını açıklama ve yüzleştirmeler ile giderek imkansızlaştırmalı ve bu zarar verme hali artık ego-diston hale gelmelidir. Böylelikle hastalığın ikincil kazanımları da giderek ortadan kalkmalıdır.

    5. Yorumlar, hastanın duyguları ve davranışları arasında bir köprü kurmak ve hastaya yardım etmek için kullanılmalıdır.

    6. (beşinci maddeye bağlı olarak) Böylelikle hastanın sadece duygu ve dürtülerine dayalı olarak yaşaması ve hastanın kendisine, başkalarına ve terapiye zarar vermesinin durdurulması mümkün olur.

    7. Terapinin başlangıcında özellikle ŞİMDİ ve BURADA’ya dönük yorumlar daha ön planda olmalıdır ve hastanın biyografik geçmişine ve ORADA VE O ZAMAN’a dayalı yorumlar daha az yapılmalıdır.

    8. Psikodinamik Psikoterapist, karşı aktarım duygularını özenle takip etmelidir.

    Aktarım Odaklı Psikoterapi (AOP), Otto Kernberg’in nesne ilişkileri kuramına dayanır. Bu yaklaşım, ingiliz nesne ilişkileri kuramı geleneğinden (Fairbairn ve Guntrip) ve öncelikle dürtü sonrasında ise Ego psikolojisi geleneğinden hareketle 60’lı ve 70’li yıllarda Amerika’da Menninger Klinikte ağır kişilik bozukluklarının tedavisindeki çalışmalarda geliştirilmiştir. Özellikle “bölme” savunma mekanizması konseptinin çalışılması vasıtasıyla, Kernberg, ağır kişilik bozukluklarının anlaşılmasındaki esaslara dair önemli katkıyı sağlamıştır. Duygu-durum olarak bütünleşemeyen (integre olamayan) ya da mesafelandirilemeyen nesne- ve kendilik/benlik temsilleri, hastanın kendini koruması amacıyla, ya aşırı idealleştirilir ya da değersizleştirilir ve hasta bu idealizasyon ya da değersizliği ya kendi benliğine ya da diğer kişilere yükler. Bu durum, kişilik bozukluğu olan hastalardaki klinik göze batan çok sayıda semptomu da açıklayıcıdır (örn. duygusal ve kişilerarası ilişkilerdeki süreksizlik).

    Buradaki çıkış noktası, hastanın, şimdi ve burada sürdürmekte olduğu ve geçmişten gelen patolojik, içselleştirilmiş ilişkilerini bilinç-dışı tekrar ettirdiği düşüncesidir. Hastanın kişiliğinde nesne ilişkileri bağlamında bu bilinç-dışı çatışmalar demirlemiş durumdadır. Bu nesne ilişkileri sırf bugünü etkilemekle kalmamakta yanı sıra hasta tarafından yaşanan gerçekliğe de kendini dayatmaktadır (ilişkileri tekrarlama zorlantısı). Sağlıklı ve nevrotik kişilerde içselleştirilmiş nesne ilişkileri belirli bir süreğenlik göstermekle ve genellikle hem olumlu hem de olumsuz yönlerini içermekle birlikte (kısmi nesne ilişkileri), hastanın nesne temsilleri ve kendilik temsilleri merkezinde bir bölme olgusu durmaktadır. Bu hastaların terapilerindeki zorluk, kısmi nesne ilişkileri formunda bir uçtan diğer uca hızlıca meydana gelen değişimlerdir ve bunlar genellikle hasta tarafından algılanmamaktadır.

    AOP’nin Temel Bileşenleri

    Terapötik Giriş ‘Kanalları’

    Terapiste, hastaya entellektüel ve empatik bir şekilde ulaşmaya imkan veren üç giriş stili vardır ve bunlar kanallar olarak adlandırılmıştır. Bu kanalları gerçekten açabilmek için, açık, önyargısız ve kabul edici bir duruş/tavır gereklidir ve bu tavır, klasik bir ‘serbestçe gezinen dikkat’ e yakındır. Kanallar:

    1. Sözel İletişim (hasta ne anlatıyor?, çağrışımlar, rüyalar vs)

    2. Hastanın eylemleri ve duygulanımları (nasıl anlatıyor? mimikler vs.)

    3. Terapistin karşı aktarım duyguları (hasta bende hangi duyguları uyandırıyor?)

    Özellikle henüz ayaktan tedaviye uygun ama ağır rahatsız borderline hastalarda tek başına sözel iletişim (kanal 1) sıklıkla yeterli değildir, çünkü merkezi materyal bölünmüş olabilir ve bu yüzden bilinç yakınındaki kanal ortaya çıkmayabilir.

    Bazı borderline hastaların aşırı açıklığı da bir paradoks olarak direnç anlamına gelebilir ve güvene dayalı mahremiyete dönük bir eksikliği işaret edebilir.

    Amaçlar

    Hastanın aktarıma dayalı yorumları kendi içsel sistemine entegre edebilmesi ve bölme vasıtasıyla kaygı deneyimlerinden nasıl kaçınmaya çabaladığının, kendisineş terapi süreci içinde gösterilebilmesi için birbiri üzerine inşa edilen dört merkezi amaç tanımlanmıştır. Bu amaçlar, tüm terapi boyunca “içsel kement” olarak eşlik ederler.

    Amaç 1: Başat Nesne İlişkilerinin Tanımlanması

    Hasta ve terapisti arasında aktarım ilişkisinde ortaya çıkan başat (primitif kısmi) nesne ilişkileri davranış örneklerini metaforik olarak yorumlamak ve hastaya göstermek.

    İlk Adım: Öğrenmek ve Dağınıklığı Tolere Etmek

    Borderline bir hastayla çalışan terapist, sıklıkla terapinin başlangıcında, borderline hasta tarafından ruhsal ve zihinsel bir dağınıklıga (konfüzyon) sürüklenebileceğini öğrenmiş olmalıdır. Hasta, terapiye, yardım almak amacıyla geldiği halde, bu terapi sanki kendisine düşman bir durum, bir tehditmiş gibi ya da başı sonu belli olmayan, dağınık ve kendisine faydası dokunmayacak bir süreçmiş gibi davranış motifleri yaşatır terapiste. Terapist, bu dağınıklığı tolere edebilecek deneyimi kazanmış olmalıdır, çünkü bu motifler bir dolu bilgi içermektedir ve terapist, hastanın olumsuz duygulanımlarını göğüsleyebilmelidir.

    İkinci Adım: Başat Nesne İlişkilerinin Teşhis Edilmesi

    Her zaman için, hastanın, sadece dolaylı yoldan gözlenebilir olan iç dünyasının temsillerine yaklaşabilmenin elverişli yolu oynadığı çeşitli rolleri yakalamak ve kavramaktır. Terapist zamanla hastanın oynadığı bir dizi tipik rolü bir sıra ya da düzen içinde tespit edebilir ve bunları kendisi için adlandırarak sıfatlarla tanımlayabilir hale gelmelidir. Bu rollerin ortaya çıkışını daha iyi bir şekilde anlayabilmek için terapistin, hastanın kendilerinden korktuğu ya da kaygılandığı duygulara, arzulara ve yaşamındaki konulara dair bilgiye ihtiyaç duyar. Terapist, hastayla bağlantılı duran içsel durumlara dikkatini yönelterek gözlemini genişletir. Buna örnek, hastaya yabancı gibi duran duygu-durumları ya da yoğun duygu-durumları, bir rolü üstlenmek ya da terk etmek üzere kendini dayatan ihtiyaçlar veya fantezilerin ortaya çıkışıdır. Bunlarla başat nesne ilişkileri giderek daha açık ya da görünür hale gelir. Burada önemli olan hastayla uzlaşma sağlanılabilecek alanlara dikkat etmektir.

    Üçüncü Adım: Rollerin Adlandırılması

    Roller yeterince netleştiğinde terapist, bu rolleri ifade edici ve ilişkiyi zenginleştirici bir şekilde adlandırmalıdır. Burada anlamlı olan terapistin doğru anı beklemesidir ki, hastanın o rolle ilgili fırtınalı duygu durumunun azaldığı ya da yumuşadığı an olmalıdır bu, hasta o role dair bir mesafe kazanabilsin. Terapist bu adlandırmayı genel geçer bir tarzda değil de aksine hastaya özgü bireysel farkları temel alarak açıklamalıdır. Örneğin hastanın o role dair inançlarının ve kabullerinin ortaya çıkışını açıklayarak yapabilir bunu. Yaklaşım biçimi olarak hastanın duygusunu ve o rolün oluşumundaki kendilik ve nesne temsillerini birbiriyle bağlantılandırabilir. Bazen bu yolla hasta ve terapist bu rollerin metaforik adlandırılması vasıtasıyla giderek yakın ve ortak bir terapi dili de bulabilirler. Burada önemli olan terapistin hastaya kesin bir gerçekliği değil, bir hipotez iletiyor olmasıdır. Bu hastaya böyle de açıklanmalıdır. Bu hipotez yanlışsa ya da uymuyorsa da, hastaya karşı bu gayet kabul edici şekilde “evet haklısınız” denmelidir.

    Dördüncü Adım: Hastanın Tepkilerine Dikkat Etmek

    Hastaya gösterilen bu etkin rol çiftlerinin hasta tarafından kabulü ya da reddinden bağımsız olarak, o andan sonra, hastada hangi çağrışımların açığa çıkmaya başladığına ya da terapistle olan etkileşimindeki değişimlere odaklanmak bir sonraki önemli adımdır. Hastanın önceden beri getirdiği başat nesne ilişkilerinin nokta atışı tanımlanması, ya o rollerin daha da güçlenmesine ya da keskin bir dönüşle onlara mesafe kazanılmasına yol açar ki, terapist bunu görür. Bunun hastaya derinlikli bir şekilde yansıtılmasıyla hasta duygu durumunun doğru bir şekilde fark edildiğini ve tanımlandığını hisseder ve bu, hastayı, bu davranış kulvarında yeni örneklerin çağrışımına götürür. Nokta atışı isabetli adlandırma, şimdiye kadar dile getirilmemiş yeni terapi konularının ya da çağrışımların terapiye getirilmesini de mümkün hale getirir. Böylelikle ilerleyen terapi saatlerinde tümden yeni ve başka nesne ilişkilerinin de hatırlanmasına zemin hazırlanır.

    Amaç 2: Hastanın Rol Değişimlerinin Gözlenmesi ve Yorumu

    Hastanın kendine ya da terapistine ilişkin bilinç-dışı ve sarsıntılı kendilik ve nesne temsilleri teşhis edilmeli ve analiz edilmelidir: Terapistin, rol çiftlerini tanımlaması. Örneğin Kurban-Fail rolü. Bu rol çiftleri sıklıkla hastanın rol değişiminde aktif halde duran kendilik ve nesne ikiliğidir ki, bu roller hem kendilikte hem de nesnede yansıtma ve yutma süreçleri vasıtasıyla yer değiştirirler. Terapistte aniden ortaya çıkıveren bir duygunun (“bağlantıyı kaçırdım” ya da “artık bu hastayı anlayamıyorum”) arkasında genellikle böyle bir rol değişimi bulunur.

    Amaç 3: Savunulan Nesne İlişkileri İkilikleri Arasındaki Bağlantının Gözlenmesi ve Yorumlanması

    Terapinin ilerleyen zamanlarında, Kendilik-Nesne ikiliğinin öylelikle sadece tamamen bağımsız, bölünmüş, parçalı bileşenler olarak iç ruhsal sisteminde var olmadığı; aksine başka bilinç-dışı ikiliklerle bağlantılı olarak varlığını sürdürdüğü daha açık hale gelir hastaya. Terapi içinde daha açık hale gelen bu ikilikler, dürtü kuramı penceresinden bakarak ifade edersek, libidinöz ve agresif yüklemeler etrafında dönen intrapsişik çatışmaların farklı kutupları olarak yorumlanabilir. Sistem ve buna bağlı olarak oluşan Çatışmalar, nevrotik hastalardan farklı olarak, instabildir (süreksizdir). Bir ikilik ve ona bağlı olan duygu ve dürtü onun tam karşıtı olan, savunucu başka bir ikilik ve bu ikiliğe uygun duygu ve dürtüyle bağlantılıdır. Böylelikle her iki ikilik birden ve aniden kesilip yer değiştirerek oraya çıkabilir.

    Amaç 4: Bölünmüş Kısmi Nesnelerin Bütünleşmesi

    Kendisi ve kendisi için anlamlı olan diğerlerine dair dissosiyatif olumlu ve olumsuz bakış açılarının bütünleşmesi, terapi sürecinde, bu birbirine karşıt yanların sürekli olarak kimliklendirilmesi/teşhis edilmesi vasıtasıyla ŞİMDİ ve BURADA’da gerçekleşir. Terapist, kendilik ve nesne temsillerinin birbirine karşıt çiftlerini bir araya getirir (sıklıkla kendisine yük olan bir “kötü” ve idealize ettiği bir “iyi”yi). Bunun için önce aylar, sonra haftalar ya da sadece günler gereklidir. Hasta nihayetinde kendiliğin bu birbirinden ayrık yanlarını görür ve bölme’sinin köken ve nedenlerini anlat. Yanısıra kendisi ve diğerlerine dair bütünleşmiş bir konsept inşa eder.

  • RUHUNUZA SAĞLIK

    RUHUNUZA SAĞLIK

    Sağlık bedenen ve ruhen tam bir iyilik hali olmasına rağmen, ruh sağlığı son yıllarda önemsenmeye başlandı. Önce depresyon, panik atak, anksiyete, sosyal fobi, vajinismus gibi hastalıklar tedavi edilirken; artık derin bir mutsuzluk, hayatın anlamsızlığı, hiçlik ve boşluk hisleri, yaşamay ıdeğer bulmama gibi daha derin sorunlar tedavi edilmeye başlandı. Sorunlar derinleştikçe hissedilen olumsuz duygular artmaya, tedavi süreci ise uzamaya başladı.

    Günümüzde en sık karşılaşılan sorunlardan biri derin olumsuz duygular ve kontrol edilemeyen davranışlardır. Sebebi anlaşılmayan ve birdenbire gelişen kötülük hali, bazen depresif durumun oluşmasıyla bazen de öfke kontrolsüzlüğünün oluşmasıyla sonuçlanmaktadır. Depresif haldeyken kişi kendini terk edilmiş, boşlukta, hiçlikte hisseder. Hayatın yaşamanın bir anlam ıyoktur. Boğazda düğümlenir alınan her nefes, göğüs bölgesinde ise bir ateş yanar. Bu ateş her nefes alış verişte yakar tüm dünyayı. İçinden çıkılamayacak ve hiç sonlanmayacak bir histir bu, katlanılması oldukça zor olan.

    Değersizlik ve yetersizlik duyguları hücreleri sarar, ölümcül bir çaresizlik yaşanır.Boşluktur derinin altında olan tek şey ve buna katlanmak için başka başka eylemler gerçekleştirilir. Normal zamanlarda tercih edilmeyecek şekilde yapılırlar ve anlık iyilik hali oluştururlar. Aşırı yemek yemek, sigara ve alkol kullanmak,gelişi güzel seks yapmak, aşırı spor yapmak vb… Peşi sıra gelen pişmanlık ve suçluluk. Zaman zaman ölümcül bir öfke hissedilir. Katlanılması imkansız olan bu duyguyla başedemeyen kişi öfkesini dışarıya atmak ister. Öfkeli davranışlar,suçlayıcı cümleler ile duygu dengelenmeye çalışılır. Hayatın içinden sadece bir kesittir anlatmaya çalıştığımız davranış şekli. Hissettiğimiz duyguların farklı formları ve sonuçlarında gelişen farklı davranışlar mevcuttur.

    Her insanın zor yaşantıları ve duygulanımları vardır. Ancak herkes ne zaman ne yaşadığını ya da yaşadığı şeyin normal olup olmadığını farkedemez ve yaşadığı tüm sıkıntının normal olduğunu düşünür ne yazık ki. Bir grup da çok zorlandığı halde sorununu çözmek için tek adım atmaz. Bizim ulaşmak istediğimiz nokta ruh sağlığını korumayı amaç edinen sıfır noktasından başlayıp, kendinizi tanıma becerisini kazandırıp, hangi davranışı ne zaman yaptığınıza dair içgörü geliştirmenizi sağlayıp, bir sonraki tekrarda kendinizi kontrol edebilme yetkinliğini kazandırmaktır. Sürekli tekrarlanan davranış şekillerini farketmek, bunu yüzlerce kez yaptıktan sonra yeni davranış şekli geliştirmek ve öğrenilen davranışı alışkanlık haline getirmek, danışanın dönüm noktası olmaktadır.

    Depresyonda olmasanız da, panik atak yaşamasanız da; yani gözle görünür semptomlar olmasa da derin bir suçluluk, derin bir üzüntü, derin bir umutsuzluk halleri bizim hayatımızı alt üst etmeye yetebilir. Yaşadığınız her ne olursa olsun, kontrol edemiyorsanız, size sıkıntı veriyorsa,çevrenizdekilerle ilişkilerinizi bozuyorsa, yaşamdan keyif almanızı engelliyorsa, gülmek istemiyorsanız isteyip gülemiyorsanız, çaresizlik sizi bataklık gibi içine çekiyorsa, düşünceler içinde boğuluyorsanız, uykularınız bozulduysa, iştahınız kontrolden çıktıysa, öfkeniz sizi her ortamda zor durumda bırakıyorsa,kendiniz için birşeyler yapmanın vakti demektir.

    Ruh sağlığınız en az fiziksel sağlığınız kadar önemlidir ve ruh sağlığınızın varlığı fiziksel sağlığınızı korumanızda etkilidir.Sahip olduğunuz hayat sizin hayatınız; başrolde siz varsınız.Yaşadığınız hayattan keyif almayı çıkış noktanız edinin ve mutlu olmak için elinizden geleni yapın. Eğer siz isterseniz RUHUNUZA SAĞLIK gelir ve siz istemedikçe gitmez. Bu konuda destek almak sizi kısa zamanda mutlu sona ulaştıracaktır. Sağlıklı günler…

  • BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    BORDERLİNE KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    Borderline kişilik bozukluğu kişi kendisinin güzel, başarılı, mutlu, kıymetli hissederken birden değişkenlik göstererek kendisini çok önemsiz, değersiz, kıymetsiz ve çirkin biri olarak hissettiği duygu durum bozukluğudur. Boşluk duyguları, kimlik karmaşası, kontrolsüzce ortaya konan öfke tepkileri, özel ilişkilerde aldatılma ve terk edilme korkuları, ilişkilerde karşı tarafın ilgisini çekmek üzere yapılan manipulatif davranışlar, intihar girişimleri, göz korkutmalar, zaman zaman gerçeklik algısının kaybı gibi özellikler gösteren bir kişilik yapılanmasıdır.

    Yalnızlığa tahammülleri çok azdır, bu kişiler doldurulamaz bir boşluk hissi yaşarlar. Hep birilerinin varlığına gereksinim duyarlar. İlişki kurduğu insana taparcasına bağlanır, onun sevgisini kazanabilmek için yoğun çaba harcar, karşılığını alamadığını düşündüğünde taptıkları kişi nefret ettikleri kişiye hızlıca dönüşür.

    Güven duyguları çok kırılgan olduğu için insanlar tarafından kabul edilmeye ya da reddedilmeye karşı aşırı derecede hassastırlar. Ayrılık ya da istenenin olmaması durumlarında yoğun öfke ve diğer belirtiler yaşanır. Bu kişilere karşı öfkelerini net bir şekilde sergiler, sonrasında bundan dolayı suçluluk, pişmanlık, utanç duyguları yaşar ve kendilerini değersiz, zayıf, kötü hissetmeleri pekişir.

    Aşırı terk edilme korkusu yaşarlar. Terk edilme duygusunun yarattığı panikle devamlı mücadele ederler. Bunu engellemek için tehdit etme, intihar girişiminde bulunma gibi yollara başvurabilirler. Dürtüsel cinsel ilişkiler, sık partner değişimi sıklıkla görülebilir. Öfkelerini kontrol etmede zorluk yaşarlar.
     

    Kişiler arası ilişki ve iletişimde, güven duyma ihtiyacının yoğunluğu ve aynı düzeyde de güven duyamayacağına dair inançtan kaynaklanan gelgitler yaşarlar. İlk ilişkileri ebeveynin ihmal, red, şiddet veya taciz şeklindeki yaklaşımından ötürü oldukça travmatik olduğundan temel güven duygusu hiç hissedilememiştir. Bundan dolayı tüm ilişkilerin benzer sarsıcı deneyimler getireceği beklentisi hakimdir. Bu beklentiyle doğrudan ilgili olarak kendini korumak için sergilenen savunma manevraları ile ilişkiler sağlıksız hale gelir.

    Kişilerin başka kişileri ve durumları algılayışlarında hep olumlu ya da olumsuz uçlarda olma vardır. Algılama gerçekçi değildir. Örneğin annen nasıl biri diye sorsanız tamamen kötü resmedebilir veya belli bir durumu tamamen olumlu algılayıp yüceltebilir. Tıpkı masallardaki gibi iyi ve kötüyü birbirinden ayırır ve buna göre yargılamaya varır. Bu uçlar gerçekçi ve nötr algılamakta olan diğer kişiler için dikkat çekicidir.

    Kendilerindeki olumlu ve olumsuz yanların sentezi yapılamamıştır. Bu yüzden kim olduğu konusunda kararsızlık hakimdir. Ergenlik dönemine özgü kim olduğuna dair arayış borderline kişilikte yoğun şekilde deneyimlenir. Bu yüzden benliği algılayışta zaman zaman tutarsızlıklar görülür.

    İki temel dürtü ; cinsellik ve saldırganlık, kontrolsüz şekilde ortaya konur. Saldırganlık yeni kurulmuş bir ilişkinin ilk anlarından itibaren çiğ bir şekilde ifade edilebilir veya cinsellik rastgele yaşanabilir.

    En çok aldatılma ve terk edilmeyle ilgili endişeleri vardır. Her ilişki bu tehdidi taşır ve yoğun biçimde kendini koruma önlemleri almayı gerektirir. Daha çok kadınlarda görülür.

    Aşağıdakilerden beşinin (ya da daha fazlasının) olması ile belirlenen, genç erişkinlik döneminde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, kişilerarası ilişkilerde, benlik algısında ve duygulanımda tutarsızlık ve belirgin dürtüselliğin olduğu sürekli bir örüntüdür.
    1. Gerçek ya da hayali bir terkedilmeden kaçınmak için çılgınca çabalar gösterir.
    2. Gözünde aşırı büyütme (göklere çıkarma) ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen, gergin ve tutarsız kişilerarası ilişkiler görülür.
    3. Kimlik karmaşası denilen kendini algılayışında, önem verilen kültürel- ahlaki değer anlayışında değişkenlikler görülür tutarsız benlik anlayışı vardır.
    4. Kendine zarar verme olasılığı fazla olan, iki ya da daha çok durumda sonunu düşünmeden, aniden yapılan eylemler (aniden çok para harcama, madde kullanımı, hızlı ve tehlikeli araç kullanma, birden aşırı yemek yeme, önceden düşünülmeyen uygunsuz cinsel davranışlar).
    5.Yineleyen intiharla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar ya da kendine kıyım davranışı gözlenir.
    6. Duygu durumunda aşırı tepkililiğe bağlı olarak sürekli duygusal değişkenlik hali vardır. (saatler içinde değişen sürelerde birbirini izleyen öfkelilik, üzüntü, kaygı, sevinç dönemleri)
    7. Kendini sürekli boşlukta hisseder.
    8. Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol altında tutumama durumu gözlenir.(örn. sık sık hiddetlenme, geçmek bilmeyen öfke, sık sık kavgalara karışma)
    9. Stresle baş edememe, gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır kendinden geçme durumları gözlenir.

    Kişilik bozukluğu tanısı koyabilmek için kişinin en az 18 yaşında olması ve 15 yaşından beri tutarlı şekilde aynı davranış örüntüsünü sergiliyor olması gerekir. Özellikle ergenlik döneminde görülen kimlik karmaşası, madde kullanımı, duygusal iniş çıkışlar, kimlikle ilgili arayışlar borderline kişilikle karışma özelliğine sahiptir. Oysa ki kişilik bozukluğu diyebilmek için kararlı ve kalıcı bir kişilik örüntüsü olması gerekir.

    Borderline Kişilik Bozukluğu Neden Oluşur?

    Çocukluk dönemi ilişkileri belirleyicidir. Bebeğin bakım veren ile (genelde anne) kurduğu ilişki tarzının niteliği ve bunun ergenlikteki şekli borderline kişilik bozukluğunu oluşturur. Borderline özellikte bir anne kendini değersiz hissettiğinde çocuğunu da değersiz hissettirir, cehennemi yaşatır; iyi hissettiğinde ise çocuğunu göklere çıkarır cenneti yaşatır. İki uçlu duygu durumu bu süreçte oluşur.

    Borderline kişilik bozukluğunda Tedavi

    Eskiden tedavisi imkansızdı ancak son gelişmeler ile ilaç ve psikoterapi süreciyle başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak uzun ve zahmetli bir süreçtir, sabır gerektirir