Etiket: Duygu

  • Dikkat eksikliğinin 6 yönü- (4) öfke kontrolü (duyguların yönetilmesi)

    Öfke kontrolü (Duyguların yönetilmesi)

    Dikkat eksikliği görülen çocuklar ve yetişkinler üzerine yapılan çalışmalarda sorunun sadece dikkat alanında bulunmadığı, sıklıkla sorunların 6 grupta görüldüğünden önceki yazılarımızda bahsetmiştik. Bu yazımızda dikkat eksikliğinin 4. sorun alanı olarak gruplanan öfke sorunlarına değinmeye çalışacağız.

    1.Odaklanma (dikkat),

    2.Planlama,

    3.İstek (motivasyon),

    4.Öfke kontrolü,

    5. Hafıza

    6. Organizasyon becerileri.

    Dikkat Eksikliğinde Duygu Yönetim Sorunları:

    Duygularımızı yönetmek günlük yaşamımızda önemli ve kritik bir zihinsel işlevdir. Davranışlarımız gibi duygularımızı da bir ön denetimden geçirerek, geciktirerek sergileriz. Duygu yönetiminde sorunlar dikkat eksikliği tanı kriterleri arasında yer almamasına rağmen pratikte en sık karşılaşılan sorunlar arasındadır.

    Yapılan çalışmalarda duygu yönetimi alanında daha çok 2 tip sorun yaşadıkları gösterilmiştir.

    Düşük tepki eşiği

    Küçük bir sorun ya da durum karşısında orantısal olarak çok daha BÜYÜK bir tepki verme.

    Dikkat eksikliği olan bireyler karşılaştıkları küçük sorunlara hemen duygusal tepki verme eğilimdedirler (düşük tepki eşiği) ve verdikleri tepkiler soruna oranla sıklıkla yoğun ve şiddetli olmaktadır. Günlük hayatımızda hepimiz birçok sorun ve problemle karşılaşırız. Enerjimizi ve mutluluğumuzu koruyabilmek için küçük birçok sorunu görmezden gelmeye ve duygularımızı yönetmeye çalışırız. Her şeyin üst üste geldiği bazı anlar haricinde bunu başarırız. DEHB’li bireyler ise sorunlara düşünce sistemlerinde yoğunlaşırlar, çoğunlukla anlık ve kısa süreli duygusal gerginlik ve huzursuzluk hissederler. Sorun anına kilitlenmiş gibilerdir. O ‘anı’ sanki hiç bir şey düşünemiyormuş ya da kendilerini kontrol edemiyorlarmış şeklinde tanımlarlar. Bazen bu gerginlik halleri davranışlarına da yansıtabilirler. Düşünmeksizin refleks olarak duygusal tepki veriyormuş gibi davranırlar. Örneğin günlük hayatta sık ağız dalaşına girerler, kardeşleri ile sık sık küçük sorunlar nedeni ile çatışırlar. Arkadaş ilişkilerinde sosyal uyum sağlamak yerine çabuk küsme, oyun bozma gibi tepkileri çok sergilerler. Çoğunlukla da kısa sürede yatışır ve bu yaptıklarından dolayı özür dilerler.

    DEHB’li bireylerin bir grubunda ise duygu yönetim sorunları çabuk sinirlenme ya da öfkelenme yerine sürekli boşluk hissetme, sıkılma şeklinde kendini gösterir. Bu sorunu yaşayan bireyler sürekli bir boşluk içinde gibilerdir sadece eğlenceli ya da heyecanlı faaliyetler sırasında olumsuz duygularından kurtulurlar. Ruh hallerinde arkadaşları ya da sevdikleri ile etkileşime geçtiklerinde iyileşme görülür (Depresyon gelişme riski bu gurupta daha fazladır).

    Ayrıca duygu yönetim sorunları birbirleri ile yakından ilişkili motivasyon ve uyarılma sistemlerini de olumsuz etkiler. Bazen yaşadığımız sorunlar ya da uğradığımız haksızlıklar nedeni ile hissettiğimiz duygular bizim motive olmamamızı sağlarlar. Anlık tepkiler vermenin zararlı olacağını ve durumu değiştirmeyeceğini anladığımız zamanlarda sorunla baş edebilmek için uzun vadede harekete geçmeyi, motive olmayı seçeriz. Bu şekilde sorunların yarattığı olumsuz duyguyu gelişme, ilerleme için kullanırız. Bu tepkimiz hedefe yönelik davranışlar başlatma ve sürdürme yeteneğimizi destekler. Kimse çok mutlu olduğu bir dünyada bir şeylerin değişmesine ve gelişmesine çabalamayacaktır.

    Sonuç olarak DEHB’li bireylerde dikkat ve davranış yönetim alanlarında sorunlar benzer şekilde duygu yönetim sorunları daha sık ve yoğun olarak yaşanır. Ancak şunu unutmamak gerekir her öfke sorunu ya da moral bozukluğu yaşayan çocuk ya da yetişkin için sorunun tek kaynağı dikkat eksikliği değildir.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Kadınlar Ne ister? (Kadın ve Erkek Farkı)

    Kadınlar Ne ister? (Kadın ve Erkek Farkı)

    Kadınların; erkeklerin ” kadınlar ne istiyor? anlamış değilim” diye yakındıkları sıklıkla duyarız. Kadınların son derece karmaşıkmış gibi görünen ama o karmaşık örtünün altında son derece naif, sağduyulu, erkeklere göre daha çok duygu odaklı ve anlaşılmayı bekleyen varlıklar olduğu doğrudur.

    Erkeklerin düşündüğünün aksine kadınlar kendilerini anlatırlar aslında hatta en çok istedikleri şeydir anlaşılabilir olmak. Hem de tüm bedenleriyle anlatırlar kendilerini fakat tuhaflık şurdadır erkek netlik sever, kadının tüm istek ve beklentilerini aktarmasını, dillendirmesini ister. Kadın ise ben aslında dilimle olmasa da bakışımla, duruşumla, dokunuşumla aktarıyorum der. Yani önemli olan nokta anlaşılabilir ve anlayabilir olmaktır. Belkide bilinmesi gereken önemli nokta; açık ve net şekilde ifade etmediğimiz bir şeyi asla karşı taraftan talep etme hakkımız olmadığıdır.

    Fakat bizim toplumumuzda bu çok mümkün değildir. Daha çocukluk yıllarından itibaren erkek çocukları ve kız çocukları toplumda kadına ve erkeğe biçilen rolleri gözlemleyerek büyütülürler. En önemli modeller de en yakınımızda ki anne ve babamızdır. Genelde gözlemlediğimiz ve sıklıkla karşımıza çıkan baba modeli evin ihtiyaçlarını karşılayan (maddi), vurdumduymaz, annenin ve çocukların duygusal ihtiyaçlarını okumakta zorlanan ve okuyabilmek için çok da çaba sarfetmeyen babadır. Ancak baba da böyle büyütülmüş olduğundan, olması gerekeni sanki buymuşcasına ve sanki başka bir davranış şekli ve olasılığı yokmuşcasına davranır sıklıkla. Haksızlık etmeyeyim baba yani erkek duygusal ip uçlarını okuyamasa da çözüm odaklıdır. Soruna odaklanır ve mutlaka bir çözüm üretir. Kadın ise sıklıkla çok sesi yükselmeyen, içten içe duygularını yaşamayı öğrenen, bakım verme odaklı bir hal alır geleneksel yapıda ki çiftlerde.

    Günümüzde durum kadının iş hayatına girmesi ve eğitim seviyesinin yükselmesiyle bir nebze değişmiş olsa da hepimizin şemalarında az önce bahsettiğim ana baba modelleri bir yerlerde yer etmiştir. Her ne kadar aksi iddia edilse de kadınlar çok da karmaşık varlıklar değildir aslında. Hatta bazen bizim bir takım durumları karmaşık hale getirdiğimizi düşünmüyor değilim. Erkekler kadınlara nazaran daha açık sözlülerdir ve isteklerini net ve düz bir biçimde ifade ederler. Kadınlar ise biraz kibarlık, bir kaç yürek okşayıcı söz beklerler. Günümüzde genç erkekler biraz bu durumu anlamış fakat bu defa da isteklerine ulaşabilmek için kadınların duygularına saygı göstermeyi becerememişlerdir. Sonra kadınlar  ama çok sevdiğini söylüyordu, ama sensiz yapamam diyordu, ama çok güzelsin diyordu ne oldu da bu kadar kısa sürede başkasına gitti? Ne çabuk sevgisi bitti? gibi sorularla uğraşırlar. Halbuki erkek isteği doğrultusunda kadının isteklerini yerine getirmiş, istediği ölçüde sıkılana ya da daha iyisini bulana kadar bunu sürdürmüş, hatta belki de yukarıda bahsettiğim gibi kadının duygularını ifade etmemesinden ve sen anlayıver tavrından sıkılmış ve sonra sabırsız olan erkek çekip gitmiştir.

    Ne erkeklere lafım ne de kadınlara aslında sadece bize biçilen rollere ve bizim yani biraz farkındalığı olanların ilişkiyi yönetiş biçimlerine. Sanırım varoluştan bu yana bitmeyen kadın erkek arasında ki bu karmaşa bir ömür de bitmeyecek. Erkekler sizlere söyleyebileceğim şey, belki de bazılarınızın bu güne kadar hiç yapmadığı bir şey; kadınların gözünden bakmaya çalışmayı deneyin, belki biraz anlayabilirsiniz kadınları ve lütfen onları arkadaşlarınızın sevgilileriyle, eşleriyle hatta annenizle ve hatta kendi anneleriyle kıyaslamayın. Bir kadın kıyaslanmaktan nefret eder hatta hiç bir insan kıyaslanmaktan hoşlanmaz.

    Ve kadınlar neden böyle oluyor, neden hep beni buluyor sorularını bir kenara bırakın ve biraz geçmiş ilişkilerinizi ve en önemlisi kendi seçimlerinizi sorgulayın mutlaka bir şeyler bulup daha mutlu olacağınız erkekler bulacaksınızdır. Fakat hem erkekler hem kadınlar seçimlerinizin yanlış olduğunu düşünüyor fakat aynı yanlış seçimleri tekrarlıyor iseniz size en yakın bir uzmandan destek alınız.

    Sevgili kadınlar ve erkekler; umarım çok iyi arkadaş olmayı başarabildiğiniz ve sonrasında en güzel sevip mümkün olduğunca az sıkıldığınız (hiç sıkılmamak mümkün değil çünkü) bir partnerle ve bir ömür mutlu kalın.

  • Ergen Terapisi

    Ergen Terapisi

    Ergenlik insan yaşamının en önemli gelişimsel geçiş dönemlerinden biridir. Bu dönem, bireylerin iç dünyalarında, dış görünümlerinde, duygu durumlarında önemli değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir. Bu hızlı değişime bağlı olarak bu dönem, ergenin anlaşılmaz tutum ve davranışlarının çoğalabildiği, depresif duygu durum bozukluklarının yaşandığı, akademik alanda güçlüklerin olabildiğince arttığı bir dönemdir.

    Ergenlik Döneminde Bazı Duygusal Özellikleri
     

    Ergenler duygu durumlarını iki uçlu olarak yaşarlar. Bir an çok mutlu, bir an odasında depresif bir müzik eşliğinde ağlıyor olabilirler.

    Aşkı, öfkeyi, umutsuzluğu, hayal kırıklığını yoğun yaşar ve uygulanması imkansız ani  kararlar alırlar.

    Arkadaşlık ilişkilerinde beklenti düzeyleri karşılanmayacak kadar yüksektir, bundan dolayı arkadaşlık ilişkilerinde güven problemi yaşarlar.

    Ulaşılması ve gerçekleşmesi zor hayallerin kolaylıkla gerçekleşme potansiyeli olduğunu düşünür ve yoğun hayaller kurarlar. Bu hayaller bazen gerçeği görmelerini engeller.

    Ergen zaman zaman kendi konforlu alanına sığınır ve orda yalnız kalmayı tercih eder. Ama çoğunlukla arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi, bütün eğlencelerine arkadaşlarını dahil etmeyi sever. Aile ve arkadaş arasındaki dengede aileden uzaklaşıp, arkadaşlarına yakınlaşır.

    Fiziksel görünüm, ergen için çok önemlidir. Zayıf ve fit görünme, sivilcesiz olma, bakımlı olma, güzel görünme ve beğenilme sosyal medyanın da etkisiyle ergenlerin meşgul olduğu alandır.

    Fiziksel, duyusal ve akademik anlamda beğenilme, takdir görme, onaylanma ihtiyaçları vardır. Aile ve yakın çevresi onaylanma, takdir edilme ihtiyacını gidermezse aile ile bağı yavaş yavaş kopar. Onaylanma ihtiyacını giderecek çevre arayışında olur.
     

    Ergenlikte Sık Yaşanan Problemler

    Ergenlik dönemi bireyselleşmenin, toplum içinde birey olarak yaşamanın, sorumluluk yüklenmenin, kaygıyla baş etmenin, yetişkin döneminde karşılaşılacak sorunlarla baş etmeyi bilmenin hazırlık aşamasıdır. Bu dönem iyi yönetilmezse muhtemelen yetişkin döneminde uyum problemi yaşayacak yanlış tutum ve davranışların olumsuz etkisini yaşayacaktır.

    Ergenlik döneminde sıkça yaşanan ve ergen terapisine ihtiyaç duyulan bazı sorunlar şunlardır.

    Özgüven eksikliği,

    Öfke patlamaları

    Aile içi iletişim problemleri

    Yeme Bozuklukları,

    Duygusal ilişki problemleri

    Motivasyon eksikliği

    Akademik problemler

    Sınav kaygısı

    Stresle baş etme

    Duygu durum problemleri, depresyon

    Kaygı bozuklukları

    Uyku problemleri

    Sosyal fobi, arkadaş ilişkilerinde problemler,

    Bağımlılık

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocuklar duygu ve düşüncelerini ifade etmekte yetişkinler kadar iyi değildir. Çoğu zaman duygu ve düşüncelerinin farkında olmayabilirler, anlamlandıramayabilirler, bu nedenle ifade etmeleri de güçtür. Yetişkinler için konuşma ne ise, çocuklar için de oyun aynı şeydir. Oyun çocuk için, duyguları ifade etme ve keşfetme, ilişkileri keşfetme, yaşantılarını aktarma, isteklerini ifade etme ve kendilerini tatmin (doyum) etme yeridir. Oyuncaklar çocukların kelimeleri, oyunu ise ne anlatmak istediğidir. Aynı zamanda çocuklar, oyun sayesinde kendileri için daha az riskli ortamlarda öğrenme olanağı bulurlar.

    Oyun terapisi; çocuklarda görülen ruhsal problemlerin, davranış sorunlarının bu alanda eğitim alan uzman kişi tarafından oyun ve oyuncaklar aracılığıyla tedavi edilmesi, iyileştirilmesidir. Oyun terapisi çocukların duygularını ve yaşadıkları sorunları dışavurmalarına, çocuğun kendisini etkileyen durumlarla ilgili farkındalığının artmasına yardımcı olur.

    Oyun terapisinde çocuğun içsel dünyasında yaşadığı (korku, öfke, kıskançlık, hayal kırıklığı vs.) yoğun duyguların, çatışmaların oyuncaklara ve oyuna aktarımı gerçekleşir. Çocuğun iç dünyasını rahatlıkla açabilmesi için kendisi için güvenli bir yerde olduğuna inanması gerekir. Burada oyun terapistinin en önemli işlevi; çocuğun koşulsuz, olduğu gibi kabul edilerek, büyümesi ve gelişmesi için gerekli ortamı sağlamaktır. Oyun terapisinde çocukla kurulan terapötik ilişkinin niteliği, iyileşmeyi sağlamada önemli bir etkendir.

    Oyun terapisi çocukla terapist arasında kurulan aynı zamanda çocuğun oynayarak kendi iç dünyasını keşfettiği, bir ilişki süreci olarak yorumlanabilir. Bu süreç aynı zamanda terapiste çocuğun iç dünyasını, yaşantılarını ve duygularını anlama fırsatı vermektedir.

    Terapist, çocuğun kendi sürecini tamamlaması için büyümesine ve gelişmesine olanak sağlamalıdır. Kullanılan oyun terapisi teknikleriyle bu süreç çocuğa yansıtılır ve duygu ve düşüncelerinin farkındalığı sağlanır. Oyun terapisinin yapıldığı ortamda güven sağlamak için; tutarlı olmak, gerekli durumlarda sınır koymak ve seçenek sunmak gerekmektedir. Sınır ve seçenek sayesinde öz farkındalık ve öz kontrol gelişir ve bu da oyun terapisinin çocuk üzerinde yarattığı en önemli kazanımdır.

    Oyun Terapisine Ne Zaman Başvurulur?

    2-12 yaş arasındaki çocuklarda görülen pek çok farklı psikolojik sorunda ‘Oyun Terapisi’ uygulanmaktadır. Çocuklarda, depresyon, yas, anne baba kaybı, takıntılar, kaygı bozuklukları, travma, istismar ve taciz, boşanma, alt ıslatma, kaka kaçırma, kardeş kıskançlığı, duygusal problemler, uyum problemleri, okul problemleri, davranış problemleri, uyku, yeme problemleri, özgüven sorunları, sosyal beceri sorunları ve kronik hastalığı olan çocuklarda hastalığa uyum

    aşamasında oyun terapisinin etkili ve iyileştirici sonuçlarının olduğu yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur.

    Oyun Terapisi Günlük Oyundan Farklı Mıdır?

    Oyunun ortaya çıkışı, belki de insanlık tarihi ile başlarken, oyunun terapi olarak kullanılması 1900’lü yıllardan itibaren başlamıştır. Çocuklar için oyun otomatik, eğlenceli, dış ödüllere bağlı olmayan gönüllülük esasına dayanan bir eylemdir. Oyun terapisi; oyun terapisti, oyun terapi odası ve oyun terapisine özgü oyuncaklar ile sağlanır. Çocuğun oyunu, her zaman aynıdır ancak oyun terapisinde, uzman terapistçe anlamlandırılır, iyileştirici özelliği vurgulanır ve ortaya çıkarılır. Çocuğun oyunda oluşturduğu sembolik anlatımlar oyun terapisti tarafından anlaşılır. Oyun terapisti, çocuğun kurduğu oyundan yola çıkarak çocuğun iç dünyasını ifade etmesine olanak sağlar. Çocukların günlük oynadıkları oyunlar, oyun terapi seansında oynadıkları oyundan içerik olarak farklı olmasalar bile işlevsel olarak farklıdır. Dolayısıyla oyun terapisi, günlük oynanan oyundan farklıdır.

    Oyun Terapisinde Farklı Yaklaşımlar Var mı?

    Evet, şimdiye kadar kullanılmış ve halen kullanılmakta olan pek çok farklı oyun terapisi yaklaşımı mevcut. Temel olarak yönlendirilmiş ve yönlendirilmemiş oyun terapi yöntemleri olarak ikiye ayrılabilir. Yönlendirilmiş oyun terapisinde çocuğa direktif verilerek oyun oynaması sağlanır. Yönlendirilmemiş oyun terapisinde ise, oyun çocuğun kontrolündedir. Terapist çocuğu olduğu gibi kabul eder. Çocuğu kontrol etmek ya da değiştirmek için çaba göstermez ve çocuğun davranışlarının, kendini keşfetme dürtüsünün tamamlanmasına yönelik bir adım olduğu teorisine dayanır.

    Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikolojisi bölümünde de uygulanmakta olan Çocuk Merkezli Oyun Terapisi, yönlendirilmemiş oyun terapileri arasında yer alır. Bu yaklaşımda, çocuk için veya çocuğa birşey yapılmasından ziyade çocukla birlikte olma tutumu vardır. Çocuk merkezli oyun terapisinde, çocuğun kendine olan inancını ve kendi içindeki duygusal gelişimini kolaylaştıran bir ilişki kurulur. Terapinin amacı, çocuğun kendisinin farkında olmasını ve kendisini yönetmesini sağlamaktır. Aile ile işbirliği içerisinde, çocuğa sınırlarının olduğu öğretilir. Aynı zamanda, bu süreç, seçim yapma özgürlüğü ve bu seçimlerden sorumlu olma kapasitesini geliştirir. Böylece çocuk, davranışlarının sorumluluğunu alma ile ilgili farkındalık kazanır.

    Neden Oyun Terapisi?

    Yetişkinler nasıl psikoterapi sürecinde duygu ve düşüncelerini ifade edebilme imkanı buluyorsa, çocuklar için de duygu ve ihtiyaçların ifade edilmesi oyun aracılığıyla olmaktadır. Oyun terapisi, çocukların bazı duygu ve deneyimleri yaşamasına fırsat sağlar. Bu süreçte terapist çocuğun iç dünyasını, yaşantılarını ve duygularını anlama imkanı bulur. Örneğin çocuk terapiste karşı saldırgan davranışlar sergileyebilir, bir silahla onu öldürmek isteyebilir, oyun terapisi süreci çocuğa öncelikle birinci elden bu saldırgan duygularını yaşama ve boşalma şansı verir. Çocuk için bu duyguların kontrolünü sağlama, aynı zamanda uygun terapötik sınırların konmasıyla, kendini kontrol etme becerisi de geliştirmektedir.

    Terapist, çocuğun en iyi şekilde büyümesi ve gelişmesi için gerekli oyun materyallerini kullanır. Oyun boyunca kendisini tümüyle ifade edip, kişiliğini (duygu, düşünce, davranış, deneyim) keşfedebileceği güvenli bir ilişki ortamının ve çocuğun doğal iletişim çevresinin kurulmasını sağlar.

    -Özellikle küçük çocuklarda gelişimsel olarak sözcük dağarcığı yeterli değildir.

    -Doğaları gereği çocuklar hareketlidir. Bu nedenle 45 dakikalık bir seans süresi boyunca hareketsiz kalmakta zorlanırlar. Oyun terapi yaklaşımları çocukların hareket etme özgürlüklerini kısıtlamaz

    -Çocuklar, onlar için eğlenceli olmayan etkinliklerden kolayca sıkılabilirler, eğlendikleri etkinlikleri ise sürdürmek isterler. Oyun terapisi çocukların eğlendiği etkinlikleri barındırır. Terapinin devamlılığı açısından da oyun terapisi çocuklar için uygundur.

    Oyun Terapisi Çocuğa Neler Kazandırır?

    Oyun terapisi çocukların;

    Duygularını daha iyi tanımalarını ve anlamalarını,

    İhtiyaçlarının karşılanması için, duygularını uygun yollarla ifade edebilmeyi,

    Problem çözme becerilerinin gelişmesini,

    Problemli davranışlarının azalmasını,

    İçsel çatışmalarını çözmeleri,

    Kendilerini ifade etmelerini ve seslerini duyurmaları,

    Özgüvenlerinin artması,

    Öz kontrollerinin gelişmesini,

    Davranışlarının sorumluluğunu almalarını

    sağlar…

    Oyun Terapisi İçin Gerekenler Nelerdir?

    Oyun terapisi için içerisinde oyun terapisine özgü oyuncakların ve malzemelerin bulunduğu, çocuğun kendisini huzurlu ve güvende hissedeceği, ferah ve kullanışlı oyun odası olmalıdır. Oyun terapisinde kullanılan oyuncaklar çocuğun ilgisini çekmeli ve gerçekliğe izin vermelidir. Oyun terapisinde kullanılan oyuncaklar gerçek yaşamı yansıtan oyuncaklardan oluşmaktadır.

    Oyuncak Kategorileri 1) Gerçek hayattan oyuncaklar: Bebekler, kuklalar, hayvanlar, taşıtlar gibi gerçek hayatta olan

    herşey olabilir. 2) Agresyonu çıkarmaya yardımcı olan oyuncaklar: Askerler, tabanca, dart oyunu, bobo, kelepçe

    vb 3) Yaratıcı ve duygusal salınım için gerekli oyuncaklar: Su, kum, plastik bloklar, oyun hamuru,

    boyalar, kağıt, el kuklaları vb.

  • Erken Dönem Uyum Bozucu Şemalar

    Erken Dönem Uyum Bozucu Şemalar

    Erken dönem diye adlandırdığımız dönem bireyin çocukluk çağı veya ergenlik dönemindeki anılarının bilişte depolandığı dönemlerdir. Erken dönem uyumsuz şemaları kişinin genelleştirdiği olumsuz deneyimler olarak tanımlayabiliriz. Bu olumsuz deneyimler bilişlerden, duygulardan, inançlardan fiziksel yaşantılardan ve yaşanmış hatıralardan oluşmaktadır. Bu deneyimler aynı zamanda kişinin hem kendisi hem de başkasıyla olan ilişkileriyle değerlendirilebilir. Çocukluk çağında atılan ilk tohum, ergenlik zamanında yeşermektedir. Atılan tohum kişinin yaşamı boyunca boy gösterecek ve oluşan şemalarına dair farkındalığa ya da şemalarıyla başa çıkma becerilerine gore de işlevsellik gösterecektir.

    Çoğu zaman insanlar kendi şemalarının olduğu kişilerle daha yakın ilişki kurmaktadır. Buna hatta eş seçimi, daimi dostlukları da dahildir ve aslında bu durum kişinin kurduğu ilişki ve yaşanılan soruları düzeltme adına daha zor süreci doğurmaktadır. Eş şemaların birlikte olması adeta şemaların beslenimini arttırmaktadır.

    Erken dönem uyumsuz şemaların da içinde zaman ve oluşum açısından öncelik vardır. Kişinin benliğine en yakın olan şemalar genellikle anne, baba ve çocuğun olduğu kişinin hayata ilk başladığı yerde, ailesinde oluşmaktadır. Kişi aynı zamanda birlikte büyüdüğü ailesinin şemalarını da hayatında duygu ve davranışları arasına yerleştirmektedir.

    1.1.4. Erken Dönem Uyumsuz Şemaları ve Şema Alanları

    Young ve çalışma arkadaşları erken dönem uyum bozucu şemaları 18 taneyle sınırlandırmıştır. Bu alanlar genellikle derin araştırmalar, gözlemler ve klinik değerlendirmeler sonucunda en yaygın olanları belirlenerek oluşturulmuştur. Bir insan bir şemaya da birden çok şemaya da sahip olabilir.

    1.1.4.1.Ayrılma ve Reddedilme

    İlk alanımız olan ayrılma, reddedilme şeması kişinin güvenlik arayışı ve bağlanma çabalarıyla ilgilidir. Çocuğun ilk anlarından itibaren bakım ihtiyacı, güvenlik ve emniyet ihtiyacı ve bunların devamlılığı, sürekliliği ile ilişkilerinin kurulduğu alandır. Bu alandaki şemalara sahip olan bireyler aileleriyle, uzun ayrılıklar, istismarlar, hastalıklar, ölüm ve ölüm sonrası yas süreci, reddedilme gibi yaşantılara sahip olabilir. Ayrılma ve reddedilme alanında 5 farklı şema çeşidi bulunmaktadır.

    1.1.4.1.1. Terk Edilme ve İstikrarsızlık

    Bu şemaya sahip olan kişiler, hayatlarının bir döneminde ciddi güven kırılmaları yaşamış olabilir. Sevdiği değer verdiği birisinin ölümü, hastalığı ya da çocukluk çağında anne veya babanın evden ayrılması, boşanması bu şemanın oluşması için büyük tetikleyicidir. Bu şemaya sahip olan bireyler genellikle güvenilir olmayan terk edilme olasılığını hissettiği kişilerle ilişki kurarak şemalarını beslerler. Eğer terk edilme olasılıkları yoksa kendisini seven, düzenli, güvenilir, istikrarlı bir ilişkiye sahiplerse, yaşanılan küçük olaylarda dahi büyük sorunlar oluşturulabilirler ve bu sorunların ardından şöyle bir düşünce ortaya çıkabilir: “Bu sefer o terk etmeden ben terk etmeliyim!”    

    1.1.4.1.2.Güvensizlik ve Kötüye Kullanma

    Güvensizlik şemasına sahip olan kişiler, kendisini diğer insanlar tarafından sürekli bir tehlike gelebileceğini düşünürler. Başkaları tarafından bir aşağılanma, kötüye kullanım, kişinin değerlerinde saygısızlığa uğraması, yalan söylenmesi, zarara uğramak onlar için tehlike anlamına gelmektedir. Kişi tehlike olarak algıladığı bu durumları genellikle isteyerek, bilinçli yapıldığını düşünmektedir. Bu şemaya sahip kişiler genellikle kaygı sahibidirler. Bu şema çocukluk çağında yaşanan cinsel, fiziksel, duygusal ya da sözel kötüye kullanım sonucunda olabilir. Bu kötüye kullanım kimi zaman ebeveyn ya da akraba tarafından gelirken kimi zaman akran zorbalığıyla da gelebilir. Bu şema sahibi olan bireylerde hayata dair veya insanlara dair sürekli temkin arayışı içersinde oldukları gözlemlenmiştir. Bu kişiler hayatlarında verdiği kararlarda çok fazla risk almayı sevmezler.     

    1.1.4.1.3. Duygusal Yoksunluk

    Erken dönem uyum bozucu şemaların gelişmesinde 4 önemli etken olduğundan ve bunların başında temel ihtiyaçların gelmesinden daha önce bahsedilmişti. Temel ihtiyaçların arasına, kişinin hayatını sağlıklı bir şekilde idame ettirebilmesi için duygusal gereksinimler de gelmektedir. Bu duygusal ihtiyaçların yeterli miktarda kişide karşılanmadığında duygusal yoksunluk şeması oluşmaktadır.  Duygusal yoksunluk şeması bakım-ilgi yoksunluğu, empati yoksunluğu ve korunma yoksunluğu olmak üzere 3 şekilde görülmektedir. Empati yoksunluğu kişinin anlaşılması, dinlenmesi, kendini ifade edebilmesi, diğerleriyle duygularını paylaşabilmesinin eksikliğidir. Başkalarına ihtiyaç duyulan gücün, yönlendirmenin ve rehberliğin eksikliği ise kişiden korunma yoksunluğunu oluşturmaktadır. Sevgi, şefkat, dikkat, dostluk yoksunluğu ise bakım eksikliğini oluşturmaktadır.
    Bu 3 farklı sebepten doğan yoksunkluk kişide yoğun bir şekilde kendisini göstermeyebilir. Çoğu zaman bu eksikliği kişi hissetmemektedir. Çoğu zaman bu kişiler hayatlarını sorunsuz bir şekilde yürütmektedir.     

    1.1.4.1.4. Kusurluluk/Utanç

    Kişinin kendisini kusurlu, değersiz, utanç durumda, işeyaramaz, işlevsiz, itici şekilde görmesidir. Bu şemaya sahip kişiler için genellikle önemli ötekiler diğerlerinden daha önemlidir. Başkalarının gözünde nasıl oldukları, nasıl gözüktükleri onlar için çok büyük önem taşır ve tüm bunların yanında kimi zaman başkalarının onlar için ne düşündüğüne dair zihin okumaları yapabilirler. Bu şemaya sahip olan kişiler sürekli kendilerini başkalarıyla kıyaslamaktadır. Bu kıyas çocukluk çağında ebeveyn veya önemli ötekiler tarafından başlamış olabilir. Çocukluk çağında yaşadığı kıyaslama, utanç duruma düşürme gibi kötü deneyimler kişide değersizlik ve küçümsenmeyi etkin hale getirmiştir.     

     

    1.1.4.1.5. Sosyal İzolasyon/Yabancılaşma

        Bu şemaya ev sahipliği yapan kişiler, genellikle kendilerini diğer insanlara uzak ve onlardan farklı olduklarını hissederler. Bu kişiler, kendilerini bir topluluğa ait hissetmez. Bu şema genellikle ev hayatı dışında, dışarıda sosyal hayatında yaşadığı problem sonunda oluşmaktadır.  Bu şemaya sahip olan bireylerde genellikle kusurluluk şeması da görülmektedir. Sosyal izolasyonu olan bireylerde cesaret eksikliği olduğu için cesaretlendirme de yapılmalıdır.

    1.1.4.2. Zedelenmiş Özerklik ve Kendini Ortaya Koyma

    Bu alan şemalarına sahip bireylerin temel sorunları aileleri tarafından özerklik oluşturamaması ve başarı performans odaklı olumsuz deneyimleri sonucu yeni şemaların olumasına zemin hazırlamasıdır. Bu kişiler genellikle kendilerini bağımsız, güvensiz, başarısız ve dayanıksız hissederler. Yaşanılan olumsuz deneyimler kişide benlik ve kimlik algısının oluşmasını yavaşlatmaktadır. Kişi kendisini çoğu zaman yeterli hissetmeyecektir.

    1.1.4.2.1.Bağımlılık ve Yetersizlik

        Bu kişiler günlük yaşantılarında diğerlerinden yardım almadan çoğu işini yapamamaktadır. Hayatlarında gerçekleştirmek istediği çoğu şeyde başkasının yardımına başvuracaktır. Önemli kararı vereceklerinde, para harcamalarında, işe girmelerinde, uzun soluklu seyahatlerinde güvendiği kişilerin kararına kendilerini kaptırırlar. Ebeveynleri çocukluğunda bireyin yerine kararlar alıp kişiye sorumluluk yüklemediğinde ya da çocuklarından  aşırı beklentiye girdiğinde bu şema oluşabilir. Özellikle terapistin her dediğini yapmaya hevesli bireylerde bu şemanın oluşmasından şüphelenilebilir. Bağımlı kişilik bozukluğu olan kişilerde bağımlılık şeması olabilir.

    1.1.4.2.2. Zarar Görme ve Hastalıklara Karşı Dayanıksızlık

    Kişi hayatında her an kötü bir şeyin olmasına dair endişe taşır. Bu kişiler hastalanabilirim, bu olaydan kötü etkilenebilirim, dışarıdan bana bulaşıcı bir şey gelebilir ve ben bununla baş edemeyebilirim korkusunu yaşamaktaır. Bu kişiler dışarıdan gelebilecek felaketleri 3 farklı şekilde yaşayabilirler bunlar ilk olarak kalp krizi, nefes alamama, ölüm korkusu, AIDS olma, sinek ısırığıyla sıtma olma gibi endişelerin oluşturduğu tıbbi felaketlerdir. Kişi duygusal tepkilerle de dayanıksızlık gösterebilir bunlar da kendini kaybetme çıldırma olarak görünmektedir. Son olarak, dayanıksızlık şemasını çevresel faktörlerle de görebiliriz bu faktörler de içinde doğal afetleri, trafik kazaları, uçak düşmesi, asansör düşmesi gibi korkularla insanın karşısına çıkabilir. Bu hastalıkları yaşayan insanlar ve bu şema sahibi olan kişilerin ortak özellikleri hipokandriyasis yani hastalık hastalığı ve kaygı bozukluğu yaşanımının yaygın olmasıdır. Bu kişilerin ebeveynleri, çocukluk yaşamında yaşanabilecek tehlikeye karşı çocuğu korumaya kalkarak asıl zararı vermiş ve aslında çocuğu korumamış zedelemiştir.     

    1.1.4.2.3. İç İçe Geçme/Gelişmemiş Benlik

    Bu şemaya sahip kişiler hayatlarındaki bir kişiyle sosyal hayatında aşırı derecede ilgili ve birliktedirler. İç içe geçmiş kişileri bağımlı kişilerden ayıran özellik iç içe geçenlerin bu duurmdan aslında rahatsız olmasıdır. Başkasına bağlı hareket etmeyi, başkasına yapışık halde bir ömür geçirmeyi doğru bulmaz ve bunu boğulma olarak nitelendirirler. Bu şemaya ev sahipliği yapan kişilerde Obsesif Kompulsif Bozukluk sıklıkla görülmektedir.

    1.1.4.2.4. Başarısızlık

        Bu şemaya sahip olan bireyler çocukluk ve ergenlik dönemlerinde önemli ötekilerinden bakıcılarından olumsuz dönüşler almış ve sonrasında yapamayacağım başaramayacağım düşüncesini kendisine kabul ettirmiştir. Kişinin akranlarından, rakiplerinden veya çalışma sahasındaki kişilerden kendisini eksik, başarısız hissetmesi dahilinde başarısızlık şemasından şüpheleniriz. Sadece okul, iş hayatı değil, sosyal aktivite, spor, egzersiz, sanat gibi alanlarda da kişi kendisini beceriksiz, yetersiz, akılsız, yeteneksiz olarak algılamaktadır.

    1.1.4.3. Zedelenmiş Sınırlar
    Bu alan şemalarına sahip kişiler genellikle ailesi tarafından rahat büyütülmüş sınırlandırılmamış seberst bırakılmış sorumluluk yüklenmemiş kişilerdir. Toplum tarafından bu kişiler ötekiler tarafından “şımarık, şımartılmış” şeklinde parmakla gösterilmektedir. Ailelerin çocuğuna yüklediği sorumsuzluk, disiplinsizlik, serbestlik ileriki dönemlerde kişide iki farklı şema oluşturmaktadır.

    1.1.4.3.1. Haklılık ve Büyüklenmecilik    

    Bu şema sahibi kişiler, sıklıkla kendilerini çok özel hissederler. Kendilerinin diğer insanlardan farklı, üstün ve çok özel ayrıcalıkları olmaları gerektiğine dair inançları vardır. Bu kişiler için başarılı olmak, güçlü olmak, en ön sırada ön planda olmak, zengin olmak önem teşkil etmektedir. Kişinin güce, ön sıraya olan merakı kimi zaman empati yoksunluğu da oluşturmaktadır. Haklılık şemasına sahip olan kişilerde narsistik kişilik yapılanması görülmektedir.

    1.1.4.3.2. Yetersiz Özdenetim ve Özdisiplin

    Bu kişiler büyük olasılıkla bireysel denetimini disiplinini oluşturmakta zorluk yaşamaktadırlar. Çocuklarında istismar edilen ihmal edilen ailelerin çocuklarında denetim için sıkıntı yaşanmaktadır. Bu kişiler sabır konusunda da sıkıntı çekmektedir.

    1.1.4.4. Önemli Birine Yönelmek

    Adından da anlaşılacağı gibi bu kişiler gereksinimlerinin ehemmiyetini düşünmeksizin başkalarının gereksinimlerine daha çok önem verirler. Çocukluk çağında koşullu sevgiyle büyüyen sözel iletişimini güçlü sağlamayan kişilerde bu alan şemalarını daha fazla görülmektedir. Bu kişilerin hayatlarındaki en büyük görev diğerlerinin istek ve arzularını yerine getirip onu mutlu etmek olabilir. Böylelikle geçmiş yaşamalrında beslenmemiş karşılanmamış temel ihtiyaçlarını başkalarının ihtiyaçlarını karşılayarak telafi etmeye çalışırlar. Özsaygı, özbenlikten çok başkasına saygıya önemi vurgulayan bu alanda 3 şema tipi mevcuttur.

    1.1.4.4.1. Boyun Eğicilik

    Bu kişiler çoğu zaman kontrolü başkasında olsun isterken hayatlarında kendi kararlarından çok başkalarının kararlarına, fikirlerine sorgulamaksızın itaat ederler. Bu itaatlerinin altında aslında karşıdan alacağı tepkiden kaçınma bulunmaktadır. Bu kişiler genellikle kendi istekleri, gereksinimleri, fikirlerinin diğerleri tarafından önem görmeyeceği, alay edileceği, veya kabul edilmeyeceği algısı vardır. Bu kişilerde çocukluktan almış olabilecekleri şiddet ve saldırganlıkla boyun eğicilik şeması başlamış olup sonraki hayatlarında öfke patlamaları, agresif davranış, psikosomatik belirti şeklinde yüzeye çıkmaktadır.

    1.1.4.4.2. Kendini Feda

    Kişi kendi mutluluğu uğruna başkalarının mutluluğunu karşılar. Genellikle başkalarının acısına karşı duyarlıdırlar. Bu şemayı boyun eğme şemasından ayıran özellik başkalarının istek ve ihtiyaçlarına yönelirler ve onlara daha hızlı cevap vermiş olurlar. Onlar için her zaman diğerleri daha önemlidir. Başkalarının önüne kendilerini koyduklarında kendilerini aşırı suçlu hissederler.

    1.1.4.4.3. Onay Arayıcılık/Kabul Arayıcılık

    Başka insanların onayını alma uğruna uğraşlarını sürekli başkalarının istek arzu beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirirler. Bu kişiler bazen hayatlarında önemli gördüğü yerlere gelebilmek, önemli gördüğü kişi gibi olabilmek için uğraş verirler.

    1.1.4.5. Aşırı Tetikte Olma ve Bastırılmışlık

    Bu Alana sahip olan kişiler yaşamlarını sürekli planlama yaparak geçirmeye çalışırlar. Kişide çocukluk ve ergenlik çağında anlık dürtülerinin, isteklerinin, arzularının bastırılması sonucunda hayatta sürekli hazır olda olunması gerektiği inancı oluşmuştur. Çocukluk çağında onların en büyük temel ihtiyaçlarından olan oyun oynamak ve ilgi görmek bu kişilerden mahrum bırakılmıştır. Bu mahrumiyet onlarda hayata dair olumsuz düşüncelerinin oluşmasına zemin hazırlığı yapmaktadır. Şemaların 18 alt tipinden son dördünü bu alanda inceleyeceğiz.

    1.1.4.5.1. Karamsarlık/Kötümserlik

    Kişi, hayatında geçmişte yaşadığı, şu an yaşadığı veya gelecekte yaşayacağı şeyler hakkında genel anlamda olumsuz düşüncelere sahipse karamsarlık şemasına sahip olabilir. Bu kişiler hayatlarında olumlu yönü bulmakta zorluk çekerler. Sürekli maddi anlamda ya da eş dost yakınlığı bakımdan bir kayba uğrayabileceğine inanırlar. Bu inançları onda kaygı, kararsızlık, şikayet, beklentisiz, umutsuzluk ve tüm bunların getirdiği mutsuz olma durumunu oluşturmaktadır.

    1.1.4.5.2. Duyguların Bastırılması

    Bu şemaya sahip olan bireyler kendiliğinden, doğal oluşan duygularını saklamanın, kendi kendilerini bastırmanın izini sürerler. Duygularını ifade etmek onlar için utanç sebebi olabilir. Bunun sebebi geçmişte yaşadığı çocukluk anıları olabilir. Çocukluk veya ergenlik çağında, sevgiyle büyümeyen, sevilmeyen, soğuk ebeveynle büyüyen, önemli gördüğü kişiler tarafından alay edinilen, hırpalanan, üzülen çocukların ileriki yaşamlarında bastırılmışlık oluşmaktadır. Önemli gördüğü ötekiler tarafından yaşadığı alay, gülünç ve utanç durumu kişide bir zaman sonra kabul ediş, benliğine işleyiş ve spontan yaşaması gereken duygularından kendisini uzaklaştırması görülür. Bu şemaya sahip olan bireylerde duygulara, duyguları yaşamanın önemine odaklanmak gerekmektedir.

    1.1.4.5.3. Yüksek Standartlar/ Aşırı Eleştiricilik

    Çocukluk hayatında çok fazla eleştirilen, yaptığı işler beğenilmeyen, yapmak istediği şeyler karşısında karşı taraftan yapamazsın bakışlarıyla karşılaşan kişilerde bu şema belirtileri görülmektedir. Bu kişiler geçmiş yaşamındaki eleştirilerden kaçınmak için gerçekleştirmek istediği eylemleri sürekli en iyi en mükemmel en üstün hatta kusursuz yapmaya çalışırlar. Kusursuzluğun, mükemmeliyetçi izini süren bu şema sahiplerine aslında geçmiş yaşamında deneyimledikleri aşırı eleştiriye karşı kaçınma söz konusudur. Bu kişiler, hayatlarında çoğunlukla yap-malıyım, başar-malıyım şeklinde -meli, -malı eklerini kullandıran isteklere sahiptirler. Bu istekler kişide kimi zaman gerçeklikten uzak hale bürünmektedir. Bunun neticesinde yüksek standartlar şema sahipleri için kaygı bozukluğu yaşanabileceğini söyleyebiliriz.

    1.1.4.5.4. Cezalandırıcılık

    Bu kişilerin hayatlarında kendisi de dahil olmak üzere hataya yer yoktur. İsteklerinin yerine getirilmemesi gibi durumlarda cezanın hak edildiği düşünülmektedirler. Bu kişi çocukluğunda şiddet ve saldırganlıkla büyümüş olabilir. Çocukluk yaşamında veremediği cevabı, cezayı yetişkin haliyle verebileceğini inanmaktadır. Genel olarak empati eksikliği yaşayan, öfke, kin ve hırs sahibi kişilerde cezalandırıcılık şeması görülmektedir.

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    “Tok olduğumun farkındayım ama yemeye devam ediyorum.”

    Eğer bunlar tanıdık geliyorsa, duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    Duygusal yeme bozuklukları; özellikle çevremizden göremediğimiz ilgi ve sevgiyi, kendimize verebilmek ve iyi hissetmek için yemek yemenin zevkinden yararlanmak istememizden kaynaklanabilir. Eğer faydasını görmenize rağmen diyet yapmaya devam edemiyorsanız, kilolu olmaktan hoşlanmamanıza rağmen yeme isteğinizi durduramıyorsanız, sebepleri duygusal olabilir.

    Duygusal yeme problemine sahip insanlar, hayatlarını sürekli yemek yeme ihtiyacı içinde geçirir. Bu ihtiyacın yarattığı yeme isteği ve sonrasında gelen suçluluk duygusu; uzun vadede tekrar yeme isteği yaratacak negatif duygular olarak geri dönüyor ve iş içinden çıkılmaz bir hale geliyor.

    Özellikle gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde, mutsuzluğun en önemli nedenlerinden biri, yeme ve kilo problemleri.

    Kilo almanın nedenleri

    • Yetersiz fiziksel egzersiz,

    • Fast food veya yüksek karbonhidrat içeren, sağlıksız yiyecekler tüketmek,

    • Tiroid disfonksiyonu gibi sağlık problemleri,

    • Duygusal nedenlere bağlı yemek yemek.

    İlk üç madde ve çözüm önerileri hakkında detaylı bilgi olsa da; duygusal nedenler yüzünden yemek yiyen ve kilo alanların problemleriyle ilgili, uzun vadede çözüm olabilecek çok az bilgi var. Bilinçsizce yapılan bir çok diyet, sadece geçici çözümler üretebilirken, bu durum hayal kırıklığına uğramış milyonlarca duygusal yeme bozukluğundan muzdarip insan yaratıyor.

    Duygusal yeme bozukluklarının çeşitleri

    Aşırı yeme isteği, genellikle duygusal sebeplere dayanıyor. Duygusal yeme bozukluklarının iki türü var;

    • Stres, sevgisizlik, yalnızlık gibi negatif duygulardan kurtulmak için yemek

    • Kutlama ya da keyif almak gibi, ödül bazlı, pozitif duygulardan kaynaklanan aşırı yeme

    Kötü hissettiğimiz zamanlarda, keyif veren yiyecekler tüketerek, negatif duygularımızı bir süreliğine kafamızdan uzaklaştırabiliyoruz. Yiyeceklerle gelen rahatlama hissi; bir süre sonra, negatif duyguları, yemek yemeyi tetikleyen bir hale dönüştürüyor.

    Benzer bir durum, ödüllendirme konusunda da geçerli. Bir şeyleri kutlamak ya da kendimizi ödüllendirmek için yediğimizde, yedikten sonra sahip olduğumuz pozitif duygular; bir süre sonra bizi, benzer duyguları hissedebilmek için yememiz gerektiği konusunda şartlandırıyor.

    Aşırı yeme isteğinin temelinde, genellikle bu iki tür koşullandırmadan biri yer alıyor.

    İnançlar da söz konusu

    Düşüncelerimiz de, yeme alışkanlıklarımız konusunda rol oynar. Bizi yemek yemeye yönlendiren bazı tipik düşünceler:

    • Başkaları tarafından kabul edilmenin yolu kusurlu olmak ve kilolarım benim kusurum,

    • Yemek yemek, hayattan zevk almanın en iyi yolu,

    • İstediğim şeyi istediğim zaman yiyememem, beni güçsüz kılar,

    • Seksten uzak durmanın en kolay yolu kilolu olmak,

    • İyi hissetmediğim zaman en kolay çözüm yemek yemek,

    • Kutlamanın en iyi yolu yemek,

    • Yemek duyguları bastırmanın en kolay yolu,

    Çözümü var

    Sizi yemek yemek için tetikleyen duyguları keşfetmek ve bunların temeline inmek; duygusal yeme bozukluklarının önüne geçebilmenin tek yolu. Eğer sizi tetikleyen duygu yalnızlıksa, biraz daha sosyal olmayı deneyebilirsiniz. Kendinize olan sevginizi göstermenin tek yolu, yemek yemekten geçmiyor. Sevilmediğinizi düşünüyorsanız, önce kendinizle barışmalı ve çözümün yemekten geçmediğinin fark etmelisiniz.

  • Oyun Neden Önemlidir?

    Oyun Neden Önemlidir?

    “Hayal gücü bilgiden daha değerlidir.” Albert Einstein

    Çocuklar doğumlarından itibaren çeşitli formlarda, çeşitli nesneler oyun kurar, gerçek hayatla ‘oyun’ aracılığıyla iletişim kurarlar. Oyun, çocuğun yaşamının vazgeçilemez bir parçasıdır. Oyun oynamak çocukları bedensel, duygusal, sosyal ve zihinsel olarak geliştirir.

    Oyun ve zihinsel gelişim

    Yapılan araştırmalarda, oyun oynamanın sinir hücrelerinin ve sinaps bağlantılarının gelişmesine katkıda bulunduğu görülmüştür. Ayni zamanda, oyun oynama deneyimi, beyindeki üzüntü, kaygı, öfke gibi olumsuz hisleri ortadan kaldırmaktadır.

    Oyun ve sosyal-duygusal gelişim

    Çocuklar, oyun yoluyla düşünceler, duygular ve ilişkilerde beceri ve kontrol kazanmayı öğrenirler.

    Oyun çocuklara ne kazandırır?

    1. Yaratıcı düşünmeyi
    2. Sorumluluk almayı
    3. İşbirliği kurmayı ve paylaşmayı
    4. Kendini tanımayı
    5. Dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı ve organize olma yetisini
    6. Sosyal roller edinmeyi ve duygularını dışa vurmayı
    7. Problem çözme yetisini
    8. Kendini ifade etmeyi ve sözlü ifadeleri anlamayı
    9. Toplu yasam için gerekli kuralları öğrenir.

    Çocuk, oyun suresince seçtiği rollerle secim yapmayı öğrenir ve seçimlerin sorumluluğunu kabul eder. Bu, çocuğun sorumluluk bilincini ve hayat üzerindeki kontrolünü artırır. Ayni zamanda çocuk oyun aracılığıyla deneme-yanılma yoluyla öğrenir.

    Çocuk, oyun sayesinde sosyalleşir. Çocuğun diğer çocuklarla oyun aracılığıyla kurduğu iletişim, ileri yaslarda kendi başına karar verme alışkanlığı kazandırır, işbirliği yapma ve yardımlaşma duygularını geliştirir. Oyunun sağladığı özgür ortam, çocuğun duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatlıkla gerçekleştirebileceği bir dünyadır. Bu dünya, çocuğun gerçek hayata ilk adımlarıdır.

    Oyun çocuğu hayata hazırlar!

    1. Oyun kurallı bir eylemdir ve bu kurallara uygun olarak oynanmak zorundadır.
    Oyun sırasında çocuklar, kurallar koyarlar ve duygularını oyun içerisinde kurallara uygun olarak açıklar, başkalarının haklarına saygı gösterirler. Bu da çocukları sosyal kurallara uymaları konusunda hayata hazırlar. Ayni zamanda kurallara uyulmadığı takdirde neler olabileceğini yasayarak öğrenirler.

    2. Oyunlar oynanıp bitirildikten sonra ayni şekilde yeniden oynanır.
    Çocuklar ayni oyunu sıkılmadan defalarca oynayabilirler. Bu sayede çocuklar, hayatlarında birçok şeye ayni hevesle başlayabilmeyi öğrenirler (Örneğin; yeni bir is gününe).

    3. Çocuklar oyunla ‘mekan’ tercih etmeyi öğrenir.
    Çocuklar oyunun yapısına göre tercih yaparken, tercihleri konusunda bilgiler edinmeyi, şartları değerlendirmeyi ve yaratıcı fikirler üretmeyi öğrenirler.

    4. Oyunda rekabet vardır.
    Oyunlarda çocuk başarılı olmak için çaba harcar. Başarılı olan sevinci, kaybeden ise üzüntüyü deneyimler. Kaybeden çocuk, bir sonraki sefere kazanmak için kendini motive eder ve bu amaç doğrultusunda caba harcar. Bu rekabet ortamı, onları hayattaki mücadeleleri için hazırlamaktadır.

    5. Her oyunda bir ritim ve uyum söz konusudur.
    Oyun başlar, ve gittikçe hız kazanır. Bu iniş ve çıkışlar oyuna bir ritim katar. Bu ritim sayesinde çocuk, hızlı düşünmeyi, düşüncelerini hareketlerine yansıtmayı öğrenir. Bu, da beden ile zihin arasında bir uyum oluşturur.

    Oyun çocuklar için sadece eğlenceli vakit geçirmek değil, ayni zamanda öğrenmek, gelişmek demek! “Oyunlar en neşeli araştırma biçimidir.” Albert Einstein.

    Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.

  • Duygularımızın Etkileri

    Duygularımızın Etkileri

    Hepimizin duygularımızı bastırdığımız anları olmuştur. Aslında, biz duygu bastırma konusunda anlık değil, yaşam boyu süren bir alışkanlık edinmiş bile olabiliriz. Ancak bastırılmış duyguların bedenimizi nasıl etkilediğinin farkında mıyız?

    Ailelerimiz ve içinde yaşadığımız sosyal çevremiz, hayatımız boyunca bize belirli şekillerde davranmamız gerektiğini öğretti durdu. Hepimiz, belli durumlarda duygularımızı hiç filtrelemeden ve içimizden geldiği gibi ifade etmenin bize nelere mal olacağını öğrendik. Gördük ki, içimizden gelen bütün duyguları her zaman saf bir şekilde ifade ettiğimizde, özel yaşantımızda da, iş yaşantımızda da ilişkilerimizi sürdürmede sıkıntılar yaşıyoruz.Bunu yapmanın aslında sağlıklı ve normal olduğuna bile inandırdık kendimizi.

    Yetişkin olarak yaşadığımız hayatımızda bastırdığımız her duyguyu, büyük çoğunlukla daha sonra çocuklarımız üzerinde ifade ediyoruz. Nasıl olsa onlar üzerinde mutlak otoritemiz olduğu için zaten bunu yapmak da hiç zor gelmiyor.Biz de zamanında bu tarz duygu ifadelerini üzerimizde hissetmedik mi?

    “Erkek adamların ağlamadığını”, “iyi aile kızı olmak gerektiğini”, “artık bunları aşmamız gerektiğini”, “oramıza buramıza dokunmanın ayıp olduğunu”, “çok soru sorduğumuzu” veya “çok fazla konuştuğumuzu” çabucak öğrendik. Eğer bu sözler size tanıdık gelmiyorsa, eminim siz zamanında kendi duyduklarınızı hatırlayabilirsiniz. Ailelerimiz de kendi duygularını bastırarak büyüdüğüne göre, neredeyse hiç bir zaman benzer duyguların nasıl üstesinden gelineceği konusunda bilgi sahibi değillerdi.Bunun sonucunda da, bizi yetiştiren ailelerimizin bizim duygularımızı idare edememeleri garip değil. İşte bu yüzden, biz de onların izinde, duygularımızı bastırmayı ve ifade etmemeyi öğreniyoruz.Bunu yaptığımız zaman da, duygularımızın bedenimizi ne kadar çok etkilediğini hiç düşünmüyoruz!

        Bütün bunlar bilinçaltı seviyesinde gerçekleşen şeyler. Duygularımızın bedenimizi nasıl etkilediğini biz bilinçli bir şekilde düşünmüyoruz. Ancak etkilenme her halukarda gerçekleşiyor.

    Bizim duygularımızın bir çıkış noktasına, ifade şekline ihtiyaçları vardır. Onlar bizim birer parçamızdır ve öyle ya da böyle kendilerini mutlaka dışarı çıkaracaklardır. Biz her ne kadar onları bastırabildiğimizi düşünsek de, bir noktadan sonra bedenimiz onları artık emmiştir ve bu saatten sonra bizim dikkatimizi çekmek için çeşitli hastalanmalar, yaralanmalar ve rahatsızlıklar meydana getirecektir.İşte duygular bedenimizi aslında bu şekilde etkiliyor.

    Duygularımızı hissetmek ve ifade etmek yerine, onları gözardı ediyor olabiliriz. Onların varlığını reddeden ise zihnimiz. Bu reddetme onları bedenimizin ve ruhumuzun derinliklerine gömüyor.

    Duygularımız dahil bu hayattaki tüm deneyimlerimiz hücrelerimizin içinde depolandığına göre, hücrelerimiz da birleşerek bizi oluşturduğuna göre, biz oralarda neyin depolanmasını istiyoruz aslında? Olumsuz, reddedilen ve gözardı edilen duyguların mı? Bedenimiz olumlu veya olumsuz bir duygu, düşünce, hormon veya molekül arasındaki farkı bilmiyorki. Bütün bunlar birbirine öylesine bağlı ve karmaşık ki!

    Eğer farkına varıp onlarla başa çıkma cesaretini göstermezsek, olumsuz düşünceler, enerjiler, -onlara her ne demek istiyorsak-, bedenimizde, zihnimizde ve ruhumuzda yer edinerek beden, zihin ve ruh sıkıntıları olarak kendilerini göstereceklerdir.Rahatsızlık, ağrı, yaralanmalar ve daha bir çok olumsuz enerji bedenimizde boy göstermeye devam edecektir.

    İşte duygular bedenimizi böyle etkiliyor.

    Bizim dışımızda gelişen olayları hiç bir zaman kontrol edemeyiz. Biz sadece, dış dünyamızdan gelecek olan olaylara ve durumlara vereceğimiz tepkilerimizi belirleyebiliriz. Duygularımızı yaratan dışsal faktörleri değiştirmek veya onlarla mücadele etmek yerine, duygularımıza verdiğimiz tepkileri gözlemleyebilir ve çeşitli değişiklikler yapabiliriz.

    Mutlu, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam sürmek için, duygularımıza sahip çıkmamız, onları yargılamadan kabul etmemiz ve onları tamamen hissetmemiz gerekiyor. Ancak bu sayede onların önündeki engelleri kaldırarak özgürce akmalarını ve bedenimizde birikmemelerini sağlayabiliriz. Doğru veya yanlış, iyi veya kötü duygu diye bir şey yok. Duygularımız sadece var oluyor.

  • Kardeşim Geldi Düzen Bozuldu

    Kardeşim Geldi Düzen Bozuldu

    Kıskançlık sevilen birinin, sevilen bir nesnenin bir başkasıyla paylaşılmasına katlanamamaktır. Sevginin olduğu her yerde kıskançlığın olması da normaldir. Ne zamanki bu kıskançlık duygusu insanı kemiren bir tutku haline yani hasete dönüşür o zaman sevgi yok olur. Etrafımızda ya da gazete sayfalarında birbirine zarar veren birçok çift görürüz. Eşini evin dışına çıkarmayan eş, bu kıskançlık duygusunun tutsağı haline gelmiştir. Bir yetişkinin bu duygunun tutsağı (patolojik kıskançlık)olması durumunu açıklamak için çocukluk dönemindeki güvensizlik duygusuna bakmak gerekmektedir.

    Kardeş kıskançlığına bakacak olursak çocuğun en değerli varlığı olan annesini bir yabancıdan kıskanmaması anormal olurdu. Anne başka bir çocuğu kucağına almaktadır. Kardeşin dünyaya gelmesiyle birlikte çocukta anneden ayrılma anksiyetesi başlar. Çocuğunuzun, kardeşi ile annesini birlikte gördüğünde yaşadığı duygu, eşinizin yanında bir başkasını gördüğünüzde hissedeceğiniz duygudan farksızdır.

    Yeni kardeş olacağını öğrendiği an çocuk iç dünyasında ne yaşar?

    Annenin gebeliğinden dolayı çocuğu kucağına almaması, dokunsal temasın azlığı ve tedirginlik çocukta sevilmediği hissini yaratabilmektedir. Annenin sınırlarını deneme girişimleri de “artık beni sevmiyorlar mı acaba?” sorusuna cevap arama çabası olarak başlamış demektir. Çocuk annenin etrafında dolanmaya, anneye daha fazla soru sormaya başlar. Kardeşini annesinin kucağında gördüğü an, eve ziyaretçilerin geldiği zaman işittikleri ise yetişkinlerin ve o beceriksiz kötü bebeğin acımasızlığını ortaya koymaktadır. Tüm ilgiyi üzerine toplamayı hiçbir şey yapmadan başaran o küçük şey kendisinin ikinci plana atılmasına sebep olmuştur. Böyle hisseden çocukta huysuzluklar, tutturmalar, ağlama nöbetleri ortaya çıkar. Bebeğin biberonunu kullanma, altını ıslatma gibi gerileme davranışları görülebilir.

    Bazı çocuklarda ise kardeşe aşırı ilgi gösterileri görülebilmektedir. Ebeveyn “benim oğlum/kızım kardeşine çabucak alıştı.” diyebilmektedir. Dikkatle izlendiğinde çocuğun sevgisinin ve aşırılığının samimiyetten uzak olduğunu görebiliriz. Çocuk kardeşinin yanağını okşarken aslında canını acıtmak için de bir çaba içine girebilir. Çocuk kardeşini kıskanmaktan kurtulmuş değil içe atmış bastırmaya çabalamaktadır.

    Kardeş kıskançlığının çok doğal olduğunu bilen bir anne, çocuğun verdiği mesajı doğru olarak alır, kendisinin sevgisini yitirmediğini çocuğa göstererek, çocuğun zamanla yatışmasına, bu duyguyla baş etme becerisini kazanmasına yardımcı olur. Bu süreçte kardeşe olan duygular dalgalanmalar gösterecektir. Zaman zaman onu severken zaman zaman da nefret edebilir.

    Çocuk kardeşini sevmek zorundaymış gibi bir duygu hissetmemeli, kardeşe karşı olumsuz duygularını dile getirdiğinde suçlanmamalıdır. “senin kardeşin o ayıp, sevilmez mi kardeş, pabucun dama atıldı artık senin” gibi ifadeler çocuğun kardeşine olan öfkesini pekiştirir. Bunlar yerine “ona kızmakta haklısın, bazen bende kızıyorum.” gibi ifadeler ise hem onu şaşırtacak hem de rahatlatacaktır. Anne onu anlıyor demektir.

    “kardeşine dokunma, zarar vereceksin” gibi ifadeler onun kardeşe olan öfkesini daha da yoğunlaştırır. Tabii ki kardeşine vurmasına izin vermeyeceğiz ancak bunu sürekli olarak kardeşi koruma ve kendine müdahale şeklinde ya da çocuğu bir reddediş şeklinde değil kısa, net ve kesin bir tutum sergileyerek yapmalıyız.

    Kardeşler arasındaki bu kıskançlıkta zaman zaman ebeveynin payı da olmaktadır. Örneğin fiziksel ya da mizaç olarak kendine benzeyen çocukla daha çok özdeşim kuran bir anne girdiği ortamlarda sözel olmasa da davranış düzeyinde özdeşim kurduğu kardeşi daha ön plana çıkaran davranışlarda bulunabilmektedir.

    Bazen de iki kardeş bir oyuncağı paylaşamayıp tartışabilir. Anne baba ise kimin haklı kimin haksız olduğunu irdelemeye başlayabilir. Oysa çocukların problemlerini kendi aralarında çözmeleri, problem çözme becerileri kazanmaları için fırsat verilmemiş olmaktadır. Paylaşılamayan oyuncak iki kardeşinde elinden alınarak tarafsız bir tutum kardeşlerin birbirlerine olan tepkilerini azaltacaktır.

    Yeni doğan tüm aile fertlerinin yaşamında bir değişiklik yaratacaktır ancak bu değişikliği abla/ağabeye en alt düzeyde yaşatmalıyız. Kardeş olana kadar beraber uyumuş olan anne ve çocuk için yatakları ayırma zamanı kardeşin doğumu olmamalıdır.

    Çocuk kardeşi olmasını çok istemiş olabilir ancak doğum sonrası pişman olabileceğini de düşünerek “senin için yaptık kardeşini” gibi sözlerle çocuğun hoşnut olmadığı bu durumdan kendini sorumlu tutmasına izin vermemeliyiz.

    Unutmayalım ki yeni doğan kardeşe karşı çocuğunuzun kıskançlık duygusu beslemesi normal ancak bizim tutumlarımız bu kıskançlığın tutkuya dönüşmesini engellemelidir.

  • Çocukların Duygusal İfadelerini Doğru Anlayabilmek

    Çocukların Duygusal İfadelerini Doğru Anlayabilmek

    “Anne seni sevmiyorum!”, “Baba seni sevmiyorum!” bu cümleleri zaman zaman duymuşuzdur çocuklarımızdan değil mi? Açıkçası ben duydum ve bu cümleleri duyarak çocuğum beni niye sevmiyor diyen, kırılan veya kızan hatta çocukta bir problem olduğunu düşünmeye başlayan anne babalar da gördüm. Eğer sizin de çocuğunuz bu cümleleri söylüyorsa veya söylediyse ya da ilerde söyleyecekse işte bu yazı tam sizin için. Çocukları bu cümleleri kuran anne babalar lütfen rahat olun. Çocukta bir problem yok! Bunun yanısıra lütfen “Aaaa hiç anneye/babaya öyle şey söylenir mi?, Çok ayıp, bir daha duymayayım. Sevmezsen sevme. Ben de seni sevmiyorum.” gibi çocuğunuzun duygusunu ifade etmesini engelleyici cümleler kurmayın. Çünkü onların en çok duygularını ayırtetmeye ve bunları ifade etmeye ihtiyaçları var. Sadece bazı duygularını birbirine karıştırabiliyorlar ve nasıl ifade edebileceklerini öğrenmek biraz zaman alıyor. Onların “seni sevmiyorum” diye ifade ettikleri şey aslında kızgınlık ve öfke ya da kırgınlık olabilir mi? İstedikleri bir şey olmamış ya da kendilerine istemedikleri bir şekilde davranılmış olabilir mi? Eğer bunlara dikkat edersek çocuklarımızın aslında hissettikleri duyguyu daha iyi anlamalarını ve tanımlamalarını sağlayıp, buna yönelik neler yapabilecekleri konusunda doğru rehberlik edebiliriz. Çocukların duyguları yetişkinlere göre çok daha kısa sürelidir. Özelikle de yaşları küçük olan çocukların. Kreşte birbirlerini itip zaman zaman birbirlerine vurabilirler ama iki dakika sonra birbirleriyle oyun oynarken görürüz onları. Ya da bir arkadaşıyla yaşadığı olumsuz bir olayı size anlatıp artık onu sevmediğini de söyleyebilir. Ama yine bir sonraki gün onun doğum gününe gitmek isteyebilir. O nedenle “sevmiyorum” diye ifade ettiği şey aslında kızgın olduğu ve kırıldığı olabilir. Aynı durumu anne-babayla da yaşabilir. Bunu fark edebilirsek eğer o noktada onun hissettiklerini engellemek yerine “Seni anlıyorum. Yaşadığın bu durum senin kızmana, kırılmana ya da üzülmene neden olmuş olabilir mi? Bu nedenle de sevmediğini düşünüyor olabilir misin acaba? Peki sence kızdığın ya da kırıldığın bu durum için ne yapılabilir? Sana böyle davranılması seni kızdırıyor ya da kırıyor mu? Bu konuda ne yapmayı düşünürsün? gibi çocuğumuzun kendi duygusunu daha iyi anlamasını sağlayıcı ve ifade etme yollarını geliştirici şekilde davranmamız, ona daha doğru rehberlik etmemizi sağlayacaktır. Yine buna yönelik yaşına uygun kendi yaşadığınız kızgın ve kırgın olduğunuz durumlarda nasıl davrandığınız konusunda örnekler de verebilirsiniz. Tabi bu örneklerin dışında gerçek hayatta kendilerinin yaptığı gözlemler de çok önemlidir. Çünkü duygu ifadelerini aslında biz ebeveynlerinden model alarak öğrenirler. O nedenle gerçekten kızgın, kırgın olduğumuz durumlarda ya da sevindiğimiz ve mutlu olduğumuz zamanlarda nasıl davrandığımız daha da önemlidir. Şunu unutmayalım olumsuz gibi görünen duygular aslında çocuklarımızın istemedikleri durumları ve rahatsızlıklarını ifade edebilmeleri için bir fırsat ve yol gösterici niteliğindedir. O nedenle duyguyu anlamak ve ifade etme becerisi geliştirmek, çocuklarımıza kazandıracağımız ve yaşam boyu fayda sağlayacak becerilerden biridir.