Etiket: Duygu

  • EMZİRMENİN  DUYGUSAL BOYUTU

    EMZİRMENİN DUYGUSAL BOYUTU

    Bebek, doğum öncesi, anne karnında iken güvende olduğunu hisseder. Doğumun şekli ve doğum anında annenin yaşamış ve dolayısıyla bebeğine de yaşatmış olduğu duygular bebekte ilk kaygıyı uyandırır. Bebeğin doğum sonrası ilk içselleştirdiği nesne anne memesidir. Bebek memeyi farklı bir şey gibi algılamaz, adeta kendinin kolu, bacağı bir uzantısı gibi algılar. Eğer ki memeyle ilk karşılaşma anı travmatikse içselleştirdiği ilk nesne olan meme de onda kötü bir duygu hissettirir. Diğer bir deyişle kendi uzantısı olan nesnenin yani kendinin kötü olduğu hissi aktif olur. Dolayısıyla anneyle başlayan ilk ilişkiside kötü olur.

    Memeyle kurulan ilk ilişkide en etkin rol dış etkenlere aittir. Bu dış etkenler içerisine pek çok faktörü katmak mümkündür. Bunların bir kısmı olarak; zor bir doğum olması, bebeğin doğumda oksijensiz kalması veya dış dünyaya adaptasyon sürecinde bir sarsıntı yaşamış olması sayılabilir. Dolayısıyla olumsuz dış etkenler, bebeğin memeyle ilk karşılaşmasını travmatikleştirdiği gibimemeyi içsel bir nesne haline dönüştürdüğü zamanın da elverişsiz koşullarda başlamasına sebep olacaktır.

    Yine bu dönem içerisinde anne ve bebek arasında sağ beyinden sağ beyine olan iletişim şeklinden kaynaklı bir duygu alışverişi olur. Bebeğin yeterli bakım görüp görmemesi, annenin bebeğe bakmaktan hoşlanıp hoşlanmaması, annenin kaygılı durumu, çocuğu beslerken ruhsal güçlükler yaşayıp yaşamaması gibi değişkenler bebeğin sütü zevkle kabullenmesi ve bunun yanı sıra memeyi içselleştirebilmesinde büyük önem taşımaktadır.

    Doğum öncesi var olan anne çocuk birlikteliği doğum ile biter. Çocuk, memeyi annenin sevgisinden emin olmanın teminatı olarak görür ve sürekli onunla birlikte olmak ister. Diğer bir deyişle annenin sevgisin den emin olma kaygısı olarak adlandırılabilir.

    Erken duygusal dönemde bebek için bir iyi meme vardır, bir de kötü meme…İyi meme, annenin iyiliğinin, tükenmez sabır ve cömertliğinin , yaratıcılığının ,umudunun, güveninin, iyiliğe inancının temeli olarak kalır. Kötü memeyse; bebeği hüsrana uğratır. Hüsrana uğrayan bebeğin Şükran ve sevgi duygularının tohumları yok olurken, haset, kıskançlık ve aç gözlülük duyguları pekişir.

    Haset duygusunda, kötü memeye sahip olan annenin memesini gasp etmek yoktur sadece, o memeye kötülük bulaştırmak vardır. İlk ilişkiye girilen nesne besleyen memedir. Bebek bu memede kendi arzuladığı herşeyin bulunduğunu, memenin sınırsız süt ve sevgi verebileceğini ama bunları kendi doyumu için alıkoyduğunu sanıyordur. Bu duygu bebeğin gücenme ve nefretini artırır, sonuç da anne ile ilişkide çarpıklaşır. Annenin yaratıcılığını bozup tahrip etme duygusu ağır basar. Haset hisleriyle dolu insan çevresini bozar, yoksullaştırır adeta zehirler.

    Aç gözlülükteyse bebeğin bütün arzularının yöneldiği bitmek bilmeyen bir meme fantezisi vardır. Bebekte annenin onu yoksun bıraktığına dair bir duygu belirir. İyi memenin sütü, sevgiyi, şefkati kendine sakladığına dair bir duygudur bu… Aç gözlü yapı bilinç dışı sürekli olarak memeyi boşaltmaya sütün tamamını kurutuncaya kadar emip tüketmeye ve tümüyle onu yutmaya yönelir. Öbür tarafta hiç bir şey kalmamalıdır. Doyduğu halde emmeye devam eden çocuklarda açgözlü tabiri bunun için kullanılır. Bu durum yaşamının her alanına yayılabilir. Hedefindeki bütün nesneler ele geçirilmelidir. En güzel o olmalıdır. En varlıklı o olmalıdır. En iyi en güzel olarak bilinen maddi ve manevi her şey onun olmalıdır. Bunları ele geçirmek için de yanar tutuşur çabalar, çalışır durur. Hiç tatmin olmadan zira enlerin sonu hiç bitmez.

    Haset duygusunu aşmış, açgözlülüğü geçmiş bir birey daha olgun bir mertebe olan kıskançlığa ulaşmıştır. Kıskanç bir birey güzeli tahrip etmek, yok etmek veya kirletmek gibi bir duygu hissetmez. Açgözlülükte olduğu gibi bütün her şeyin kendisine ait olmasını, karşısındakine hiçbir şeyin kalmamasını arzulamaz. İstediği şey başkasında olanın aynısının kendisinde olmasıdır. Komşusu kadar varlıklı, komşusu kadar başarılı ve en az onun kadar mutlu olmasıdır.

    İyi nesneye yani iyi memeye sahip olan birey, anne memesi ile iyi ilişkiler kurduğunda, sevgi yetisinin çok önemli bir türevi olan şükran duygusuna ulaşır. Bu duygu iyi nesne ile iletişime geçilmesinde vazgeçilmez bir etkendir. Kişinin hem kendisindeki ,hem de başkalarında ki iyiliği görmesini sağlar. Şükranın kökeni bebekliğin ilk evrelerinin duygu ve tavırlarında yatar, bu dönemde bebek için tek nesne annedir. Bu erken bağın daha sonraki bütün sevgi ve aşk ilişkilerinin de temelidir.

    Bebeğin anneyle var olan bu ilişkisinin ne kadar süreceğini kısmen dış koşullar belirler. Sevgi yeteneği doğuştan gelir. Yıkıcı etkiler, şiddetli haset duygusu, anneyle bu özel ilişkiyi erken bir evrede zedeleyebilir. Besleyen memeye duyulan haset güçlüyse tam doyum ve memnunluk da engellenir.

    Şükran duygusunun sevgi duygusunun temelini oluşturan şey memnuniyettir. Bebek memeyi emerken duyduğu mutluluk şükran duygusunun temelidir. Her türlü aşk ve dostluk ilişkisinin temelinde de başka biriyle bütünleşmenin yani ilk nesne ilişkisindeki memeyle bütünleşme süreci vardır. Meme ile olan ilişki konuşma döneminden önce anne ile gözlerle kurulan ilişki, ilk yakınlık dönemi başka ilişkilerinde temelini oluşturur.

    Annenin fazla telaşlı olması ve kaygılı olarak bir bebeğe her ağladığında süt vermesi de çok yararlı bir durum değildir. Bebek annenin kaygısını hisseder buda bebeğin kendi kaygısını artırır. Bebeği ne kadar ağlatarak ve kaygılandırarak beslemek doğru değilse, çocuğun kendi deşarjına fırsat vermeden de habire ağzına memeyi vermekte bir o kadar sağlıksız bir yaklaşımdır. Aşırıya kaçmayan bir engellenme, aynı zamanda bebeğin dış dünyaya uyarlanması ve gerçeklik duygusunun gelişmesidir.Bebeğin emme ve memenin ihtiyaçlarını karşılama sürecinde bebeğin güçlendirilmesi ve desteklenmesi gerekir. Bebeğin bir miktar çatışma yaşaması gerekir. Yaşanılan çatışmanın üstesinden gelmek yaratıcılığın en temel öğesidir. Huzurlu, kesintisiz, sakin ve doyurucu bir memeyle beslenme, iyi memenin içe yansıtılmasıdır. Memedeyken yaşanan eksiksiz doyum, memnunluk bebeğin anneden eşsiz bir armağan aldığını ve onu korumak istediğini gösterir. Şükran iyi yapıdaki insanlara duyulan güvenle de ilişkilidir. Bu ilk nesne memeyi sevme ve özümsemedir. İyi nesne yani meme, yani anne, bebeği sever ve korurken, bebekte anneyi yani memeyi sever ve korur.Şükran ile cömertlik arasında sıkı bir bağ vardır. İyi nesnenin yani memenin özümsenmesi iç zenginliği artırır. Bu nesnenin armağanlarını başkaları ile paylaşma imkanını verir. Sevgiyi, paylaşmaktan da keyif almak şükranın en önemli özelliklerinden biridir.

  • Boşluk Duygusu

    Boşluk Duygusu

    Boşluk duygusu çocukluğunda duygusal ihmale uğramış yetişkinlerin çok sık karşılaştığı bir duygudur. Boşluk hiçlik demektir. Kişinin iyi veya kötü yaşadığı şeylere karşı hiçbir duygu hissetmemesi anlamına gelir. Çocukluğunda annesinden yeterli duygusal yakıtı alamamış olan yetişkin, sıklıkla boşlukta hissettiğini fakat neden olduğunu bilemediğini ifade eder.Kişi bu duyguyu bastırmak için kendini eyleme vurabilir. Eyleme vurmak demek, dürtüsel ve aşırı yoğun davranışlar olarak da düşünülebilir. Kişi, baş edemediği yoğun olumsuz duygulardan kaçmak için bu savunma mekanizması geliştirebilir. Eyleme vurmak kişiyi kötü hissettiren duyguya karşı korur. Aslında herkes eyleme vurur, bunu patolojik yapan aşırı fazla ve yoğun olmasıdır. Kişi bu boşluk duygusunu bastırmak için aşırı derecede yemek yiyebilir, aşırı derecede alışveriş yapabilir

    Bu duygu bazen, beynimizin duyguları sindirme kapasitesinden de kaynaklanır olabilir. Çok yoğun, stresli veya duygusal anlamda yorucu zamanlar geçiren yetişkin, boşluk veya duyarsızlaşma, hiçbir şeye tepki verememe duygusu hissettiğini ifade eder. Beyninizin 5 birim duyguyu hazmetme kapasitesi varken siz ona 10 birim duygu yüklerseniz aşırı yüklenmeden dolayı beyin kendini duyguları hazmetme anlamında bir süreliğine kapatabilir. Sizde kendinizi alıcıları kapanmış, duyarsız, tepkisiz ve boşluktaymış gibi hissedebilirsiniz.

    Boşluk duygusunu çözmek için kişi kendine bazı soruları sorabilir;

    • bugün ne yapsam kendimi boşlukta hissetmem?

    • bu aralar neler yapmak boşluk duyguma iyi gelir?

    Kişi bu soruları sorarken aklına ilk gelen şeyi hiç bozmadan duygusunun yatıştığını hissedene kadar uygulamalıdır.

    Boşluk duygusunun oluşumunda, duygusal modelleme de  devreye girmiş olabilir. Yani kendisini sürekli boşluk, hiçlik içinde hisseden bir bakıcınız olduysa (0-6 yaş döneminde) sizde bu duyguları o kişiden modellemiş olabilirsiniz. 

    Boşluk duygusunu çocukluğunuzda ve şimdiki hayatınızda en çok nerelerde, kimlerle, hangi olaylarda hissettiğinize bakmanız ve bu anıları psikoterapi seansınıza götürmeniz,  bu duyguyu çözmede çok daha  işlevsel olacaktır.  

  • Katarsis Kavramı

    Katarsis Kavramı

    Katarsis, arınma, kolaylaştırma ve öfke çıkarma vasıtasıyla çözülme anlamında kullanılır. Kavram, anlamını en önce Aristoteles’in Poetik ve Politika’sında bulur ve Aristoteles, bir tiyatro sunumunda dışa vurulan duyguların izleyeni ‘ruhun arınmasına’ götüreceğini iddia eder. Bu kavram, Aristoteles’ten 2000 yıl sonrasında bazı psikoterapi ekolleri tarafından yeniden ele alınmıştır. James Braid’ in (1795-1860) ifadesiyle, Mesmer’in ‘Magnetizm’ adını verdiği ve magnetizmden yola çıkarak geliştirdiği ‘Hipnotizm’ kavramıyla Hipnoz Çağı başlamıştır. Gündelik hayat ve kişilerin naif/öznel psikoloji kuramları, katarsis tasarımında önemli rol oynarlar, örneğin “bastırılmış ve bölünmüş yaşantılar insana zarar verir”, “ne kadar bastırırsan, o kadar başına gelir” gibi. Bir çok insan bu türde deneyimlenmiş formulasyonları kendi yaşantılarından hareketle de bilirler ve olumsuz duygulanımlarına sinirlenirler, kızarlar, yutarlar, tutarlar, üstesinden gelirler ya da bastırırlar. Ve bir gün küçük bir şey olur ve sınır aşılır ve o küçük yaşantıdan hareketle bastırılan her şey kendiliğinden açığa çıkar. Bu model için çeşitli ve çok kanıt kaynak vardır -aynı zamanda karşı kanıt kaynaklar da tabii (Dann,1971 ve Nolting, 2012)-. Bu kaynakların çoğu, (insanları) biyografileriyle yüzleştirmek, özdeşleştirmek ya da empati kurmak üzerinedirler. Burada, katarsis ile ima edilen şey, kültürel art alan ve terapi alanıdır ki, bu bir çok anlama sahiptir ve gündelik hayatın çeşitli yönlerine dokunmaktadır. Katarsis kavramını – uyarımlar ve gerilimleri duygusal dışa vurumla azaltmak- neredeyse her insan kendi deneyimlerinden/yaşantılarından tanımakla birlikte, katarsis hipotezi bilimsel açıdan bakıldığında üzerinde uzlaşıya varılmış bir kavram değildir ve çürütülmek istenen karşı kanıtlar da düzenli olarak üretilmektedir (örn. Nolting, 2012). Burada önemli olan bu kavram dahilinde neyin araştırıldığı, gözlemlendiği, ona nasıl bir anlam yüklendiği ve neyin çürütülmeye çalışıldığı sorgulanmalıdır. Bu bağlamda problemin çekirdeğini sadece katarsis hipotezi değil, modern psikoloji biliminin naif ve yüzeysel işlemselleştirmeleri de oluşturmaktadır. Bu nedenle öncelikli bilimsel yükümlülük, hem gündelik hayatta işe yarayan hem de bilimsel taleplere yanıt verebilecek olan bir kavram analizi yürütmek olmalıdır ki, o zaman tüm karşı kanıtlar da hem bir anlam taşıyabilsin ve hem de eleştirel olarak ele alınıp incelenebilsin.

    Psikopatolojik olarak sırasıyla şu olgularla ilgilenmekteyiz: Savunma mekanizmaları, bastırma, özellikle bir çok rahatsızlıklarda sıkça görülen bölme savunma mekanizması ve dissosiyasyon: Bilinç bozuklukları, dissosiyatif bozukluklar, bilinç düzeyinde bir motivasyona sahip olmayan amneziler, histeri, fobiler, psikosomatizasyonlar, erken dönem konversiyonlar, çoklu kişilik bozuklukları, travma çalışmaları, obsesyon ve kompulsiyonlar, psikozlar, uyum ve başa çıkma bozuklukları. Bölme, öteleme ve bastırma aynı zamanda normal psikolojik alana ve sağlıklı başa çıkma repertuarına da ait kavramlardır. Burada katarsis olgusunun ikili karakteriyle karşılaşıyoruz. Katarsis, belki de, sadece sağlıklı bir işleve sahip değildir (arındıran, çözen ve kolaylaştıran işlev dışında), aynı zamanda bir hastalık işlevi de vardır (sürdürülen intruzyonlar, olumsuz duyguların uzaklaştırılması gibi). Yaşantı/deneyimler üzerinde çalışmanın sonu yoktur ve bu çalışma tüm olumsuz duyguları sarartıp solduruncaya kadar devam ettirilebilir.

    2. BREUER VE FREUD’UN KATARSİS KURAMI

    “Deneyimlerimiz bize gösterdi ki, histerinin doğal ve  idyopatik görünümlerinde geçerli olan birbirinden çok farklı semptomları, buna neden olan travma ile sıkı bir bağlantı halinde durmaktadır ve bu bağlamda bu görünür bir olgudur. Biz, nevraljileri, felçleri, histerik atakları, epilepsi gibi görünen epileptoid konvülsiyonları, tik benzeri duygulanımları,  sürekli kusma ve besin almayı reddeden anoreksileri, çeşitli görme bozukluklarını, mütemadiyen kendini tekrarlayan yüze dair halüsinasyonları ve bir sürü benzer patolojileri , kökenlerinde böylesi travmalar yatan anlar ile ilişkilendirebildik. Yıllarca süren histerik semptomlar ile bir kerelik oluşan böyle bir patolojik yaşantı arasındaki yanlış kurulan ilişki, travmatik nevrozlarda görmeye sürekli alışık olduğumuz gibi, aynı şeydir. Bu patolojik yaşantıların kökenleri çocukluk yıllarına dayanmaktadır ve çocukluktan itibaren izleyen yıllar boyunca ağır hastalık olguları üretilmektedir. “

    “Bağlantı oldukça açıktır: kökende yatan ilk sebep yaşantısı ancak bir histeri üretecektir, başka bir sonuç değil. Bu nedenle, kökende yatan ilk sebep yaşantısı tamamen açık bir biçimde belirlenmeli, tanımlanmalıdır.”

    “Bazı başka vakalarda ise bağlantı o kadar görünür şekilde basit değildir. İlk sebep yaşantısı ve sonradan gelişen patolojik olgu arasında sembolik bir ilişki mevcuttur.”

    “Böylesi gözlemlerimiz, histerinin, travmatik bir nevrozdan patojenik bir çıkarım olduğunu kanıtlamaktadır ve travmatik  histeri kavramının genellenmesini meşrulaştırmaktadır. Travmatik nevrozlarda bedensel bir yaralanma(organik bir sebep) etkin bir hastalık sebebi değildir, aksine psişik bir travma, bir kaygı/korku duygulanımıdır sebep. Sonrasındaki araştırmalarımızdan hareketle, histeri vakalarının çoğunluğunda genellikle böyle bir psişik travmanın yattığını analojik bir şekilde gördük. Utanma, kaygı, korku, psişik ağrıların ortaya çıktığı her yaşantı/deneyim böyle bir sonuca yol açabilir. Bu yaşantıya/deneyime sahip insanların, kişilik organizasyonundaki hassaslıkları o yaşantıları birer travmaya dönüştürebilir. Bazen de nadir olmayacak şekilde  bildik bir histeri durumunda tek bir büyük parça travma yerinde, bir çok kısmi travmalar ve ancak toplamda bir süre sonra kendini bir travma olarak ifşa edebilecek olan ortak bir grup vesileler de söz konusu olabilir. Bu yaşantılar birbirine bağlandıkça kişinin muzdarip olduğu acı öykülerini inşa edebilecektir. “

    “Biz, histeriye yol açan köken anılarını gün ışığına çıkardığımızda ve bu anılara eşlik eden duygulanımlarını uyandırdığımızda, her bir tekil histeri semptomunun hemen ve geri dönüşsüz şekilde ortadan kaybolduklarını bulduk. Hasta, o köken yaşantıdaki anıyı detaylı bir şekilde tanımlamış ve duygulanımlarını söze dökmüş oldu. Bir duygulanıma bağlanmayan köken yaşantılar tamamen etkisizdirler. Zamanında yaşanmış olan psişik süreç, mümkün olduğunca canlı bir şekilde tekrarlanmak ve ifade edilmek zorundadır. Ancak o zaman tüm yoğunluğuyla birlikte o yaşantı geri gelir ve sonsuza dek kaybolur (kramplar, nevraljiler, halüsinasyonlar, felçler vs).”

    3. Thomas Scheff’in Katarsis Kuramı

    Thomas Scheff, bir duygunun inşa edilmesi ve yok edilmesinin birbirinden keskin olarak ayırdedilmesi gerektiğini söyler. Scheff, tam olarak, gerilim oluşumu ve boşaltım süreçlerini konu edinmiştir. 

    “Boşaltım ve ona ait gerilim süreçlerinin empirik (görgül) temelleri, hastaların terapilerde gözlenmesinde yatmaktadır. Örneğin hastalarımda, terapide ağlamalarını, gülmelerini, titremelerini vs. gözlemledim ve duygu gösteren hastalarımın terapide hızlı ilerlediklerini gördüm. Bunu yapmayan hastaların ise ya çok yavaş ilerlediklerini ya da hiç bir gelişme göstermediklerini de.”

    “Kuram, gerilimdurumlarının konvulsif ve istemsiz beden süreçleriyle boşaltıldığı konusuna odaklanıyor. Bu gerilim durumlarının bedensel dışa vurumları, ağlamak (yas/hüzün), titremek ve soğuk terleme (Kaygı), kendiliğinden duruma uygunluk içermeyen sürekli gülüşler (utanma ya da kızgınlık) ve sıcak ter boşanmasıyla birlikte bağırıp çağırma/tepinme (öfke) şeklinde olmaktadır. Kuram, buradan hareketle, detaylı ve açık bir tanımını vermektedir katarsisin. Olumsuz duyguların yok edilmesi/uzaklaştırılması (katarsis), dışsal göstergelerle birlikte (örn. ağlamak, titremek, soğuk terleme vs), daha çok içsel, istemsiz süreçler olarak tanımlanmaktadır. Olumsuz duygular ve gerilim arasındaki ilişkiye dair benzer açıklamalar Plutchik (1954)’ te de bulunmaktadır. Kuram, bir gerilim olarak olumsuz duygu ve bir boşaltım olarak duygu arasında da bir ayrım yapmak gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. Bu ayrım da şimdiye kadar tabiiki yapılmamıştı! Bizim kuramımız, duygusal gerilim ve boşaltımın birbirine gerçekten tezat iki ayrı süreç olduğunu öne  sürmektedir. “

    Thomas Scheff’in üç hipotezi vardır: 

    1. Boşaltımın engellenmesi: “Duygular bir süreçtir ve duyguların biriktirildiği bir metafordur. Biriktirilen bu duygular, diğer yaşantılara da aktarılır ve toplumsal bir yaptırımla duygular bastırılır. Bastırılmış duygular ne kadar çok biriktirilirse, kişinin başka insanların boşaltımlarına toleransı da  o kadar düşer. Çünkü bu, kişinin kendi iç dengesini rahatsız eder. Örneğin, kendi yas sürecini bastırmış olan bir anne, çocuğunun sürekli ağlamasıyla kendi yasının üstünü örter/kapatır ve çocuğun ağlaması, o anneyi, bastırmış olduğu yasını biriktirmesine götürür..Ve bu kuşaklar boyu böyle devam eder. “

    2. Bastırılmış duygular, düşünme ve algılamadaki berraklığı azaltır: “Güçlü bir duygunun baskısı/etkisi altındaki bir insan, açık ve berrak düşünecek ve çevresini de doğru algılayabilecek halde değildir. (Lovenfeld,1961). Bu sonucun, kendisini yansıtan ifade edilmesi şöyledir: “korkudan felç olmuş gibiydim” veya “öfkeden kör olmuş gibiydim”. Bilinçdışı duygular da düşünce ve algıyı aynı şekilde etkilerler, yalnızca sorunu yaşayan kişi farkında değildir ne yaşadığının. Örneğin bir kadın şöyle diyebilir: “erkekler söz konusu olduğunda neden böyle bir tuhaflaşıyorum ben?” ya da bir öğrenci: “matematikte beynimi kapatıyorum sanki!”. 

    3. Bastırılmış duyguların biriktirilmesi arkadaşlık duygularını ve işbirliğini engeller ve bu nedenle bireyleri birbirinden izole eder: “Biriktirilmiş duygular vasıtasıyla üretilen olumsuz duygusal mood, apati, boşluk ve yabancılaşma gibi durumlara ya da duyguların cezalandırıldığı sosyalizasyon süreçleri vasıtasıyla bastırmaya sebep olabilir. Tomkins’ in (1963) açıkladığı üzere, duyguları cezalandırılan kişi, içsel yaşantılarını ötekilerden saklamayı öğrenir. Çünkü bu duyguları /yaşantıları ötekiler tarafından bilindiğinde, bu, acılarına yeni acılar eklenmesi anlamına gelecektir. Böylesi bir kişi, kendi içsel yaşantılarını diğerleriyle paylaşma yetkinliğinde olmadığından dolayı, büyük ihtimal diğerlerine karşı mesafeli ve kendi kendine yaşayacaktır. 

     4. Katarsis Kavramının Analizi

    Katarsis kavramı, çok anlamlı ve çeşitli yazarlar, uzmanlar ve araştırmacılar tarafından tamamen farklı anlamlarda kullanılan bir sözcüktür. Bu açıdan bakıldığında bile, birbiriyle çelişen gözlemler ve araştırma sonuçlarının kafa karışıklığına yol açması oldukça anlaşılırdır. Bu nedenle katarsis kavramının çeşitli anlamlarını belirlemek ve birbirinden ayırmak gereklidir. 

    Normal ve doğal katarsis, kendisini, deneyimler vasıtasıyla bilinçli yaşantılarda gösterir. Şöyle ki, algılarız, hissederiz, duyumsarız, hatırlarız, fantezileriz, arzularız ve düşünürüz. Bu içsel yaşantılar kendisini dışarıya da vurur: göz bebeklerimiz büyür, daha hızlı ya da yavaş nefes alıp veririz, bembeyaz kesiliriz ya da kıpkırmızı oluruz, terleriz, şöyle ya da böyle beden duruşuna bürünürüz, şu ya da bu ifadeyi seçeriz, engellendiğimizde iç çekeriz ya da küfrederiz, gerildiğimizde esneriz, çok sevindiğimizde güleriz ya da ağlarız.

    Katarsis-1: YAŞANTI/DENEYİM. Katarsis kavramının doğal birinci anlamını yine sözcüğün kendisini kullanarak başlayacağız. Bir olay yaşanılır/deneyimlenir ve bu bilinçte “akar”. Ancak deneyim/yaşantı, kendiliğinden anlaşılır bir nitelikte değildir. Onu bilinç düzeyinde algılamayabiliriz de (basit örnek: her sabah çalar saatle uyanmamız). Normal ve doğal yaşantı/deneyim, belirli bir duygu ile birlikte oluşur ve bu duygu zamanla yoğunluğunu kaybeder. Buna göre bir yaşantı, belirli motiflerle bir gerilim inşa eder ve bununla bağlantılı duygular da birlikte gelir. Sınırlanmamış, tamamen serbest bırakılmış yaşantı, buradan hareketle, doğal ve normal katarsis olarak görülebilir, şöyle ki: gündelik yaşantıların/deneyimlerin katarsisi. Normal ve doğal katarsis bozukluğu şöyle tanımlanabilir o halde: “serbet bırakılmamış ve sınırlandırılmış yaşantılar/deneyimler”. Bunun böyle yaşanmasının bir çok bireysel nedeni olabilir ve bir çok psişik işlevsellikler de buna neden olmuş olabilir. 

    Katarsis-2: İFADE ETME. Yaşantı/deneyim, ifade edilir ve ifade edilmesi yoluyla devam eden katarsisler oluşabilir. Böylelikle uyarım ya da gerilim yok edilir ya da uzaklaştırılır. Doğal ve alışıldık olan İfade etme, dile dökmektir (Breuer, 1895/1991, s. 229). Bir örnek: sevinçli, coşkulu ya da arzulu olunduğunda gülmek ya da engellenme veya kızdırıldığında küfretmek, lanet okumak). Bu duyguyu ifade ederken ona uygun jest, mimik ya da vücut duruşu da eşlik eder. Bu az ya da çok bilinçli de olabilir; bilinç düzeyinde olmayabilir de. 

    Katarsis-3: DOYUM. Yaşantı/deneyim yoluyla belirli arzular ya da ihtiyaçlar aktive olurlar ve bu arzu ya da ihtiyaçlar, uygun aktiviteler, eylemler ya da davranış biçimleriyle ya o anda ya da giderek sonrasında doyurulur. 

    Bu geçici kavram tanımlamalarına bir kaç soru sormak gerekli. Örneğin: “bu yaşantı/deneyim bileşenlerinin uyanık bilinç esnasında neden yaşantıya/deneyime gelmediklerini nasıl tasavvur etmeliyiz?”. Bir örnek: İnsanların önünde küçük düşürüldüm ve incitildim, ama, çok öfkelendiğim ve öfkemi haykırmak istediğim halde, kendimi tuttum ve herhangi bir duygu göstermedim. Bu ifade edilmemiş öfkeyle ne olacak? Böyle ifade edilmemiş öfkeleri biriktiriyor muyuz? Duygularımı ve ihtiyaçlarımı sürekli kontrol altında tutarsam ve onları ifade etmez ve yaşamamı engellersem ben nasıl gelişeceğim? Mide yaraları, kaygı durumları, kalp çarpıntıları, depresyon ya da obsesyonlara gark olmayacak mıyım kendimi sürekli tuttuğumda? Duygularını, arzularını ve ihtiyaçlarını ifade edenler ve onların peşlerinden gidenler daha sağlıklı ve mutlu mu yaşıyorlar acaba?

    Nihayetinde şunu da gözden kaçırmamalıyız: katarsisin şimdi ve burada gerçekleşip gerçekleşmediği ya da katarsisin bizi kıstırılmış duygulardan kurtarıp kurtarmadığı ve bu kurtulmanın etkisinin araştırılıp araştırılmadığı başka bir şeydir. Ya da göz açıp kapayana kadar kısa bir anda yaşanan bir öfkenin katarsis gerektirip gerektirmediği sorusu da. Freud, psikanaliz aracılığıyla kurtulabileceğimiz kıstırılmış duygulanımlardan bahseder. Kıstırılmış duygulanımlar kuramı, adından anlaşılacağı üzere, duygulanımların “kıstırılmış” ve “kurtarılmış” olabileceğini öngörür. Nereden biliyoruz ki bunu? Nasıl varılmış ki acaba bu “kıstırılmış duygulanımlar”ın olduğuna? Bu hipotezi nasıl test edebiliriz ki? Breuer ve Freud’un bu soruya klasik cevabı şuydu: “bastırılmış yaşantılar/deneyimler, hipnoz altında aktive edilebilirler ve güçlü duygulanımsal yaşantı parçaları ifadeye getirilebilirler ve bu kurtuluştan sonra semptomlar ortadan kaybolabilirler. Bu, iyileştirici katartik yaşantıya/deneyime bir örnek teşkil edebilir. Bu anlamda rüyalar da katartik bir süreç olarak tanımlanabilirler. Uyku ve rüya birbirine bağlıdır ve bunlarla psişik rahatsızlıklara ulaşılabilinir ve bu da katartik yaşantının iyileştirici değerini temellendirmeye götürür bizi.  

  • Bilinçaltı Nedir?

    Bilinçaltı Nedir?

    Bilinçaltı, genel olarak bilincimizin altında kalan ve hatırlamadığımız şeylerin olduğu yer olarak bilinir. Bir bina bilinç, temeli de bilinçaltı olarak düşünülür. Ancak bu tarif ve tanımlama doğru değildir. Çünkü bilinçaltımız tahmin ettiğimizden çok daha büyüktür. Bilincimizde yalnızca şu an hatırlayabildiğimiz şeyler yer alır; bilinçaltımızda ise doğum öncesinden itibaren şu ana kadar duygu, düşünce, davranış, anı vs. olmak üzere her şey tutulur. Bilincimizi üzerinde yaşadığımız dünya olarak düşünürsek bilinçaltımız tüm evrendir. Aralarındaki boyut farkı bu derece büyüktür. Buradan yola çıkarak bilinçaltı kavramının da doğru olmadığını söyleyebiliriz. Nasıl ki uzay yani tüm evren dünyamızın altında diyemezsek bilinçaltımız da bilincimizin altında değildir. Bu nedenle, bilincin dışında kalan her şey anlamını taşıyan bilinçdışı kavramı bilinçaltı kavramından daha doğrudur.

    Peki bilinçdışımız tam olarak ne işe yarar? Duygu ve düşüncelerimiz, doğrudan hatırlamak yerine neden hatırlayamadığımız bilinçdışında tutulur? Bilinçdışımız bizim için arşiv niteliği taşır. Biz farkında olmasak da gün içerisinde yolda gördüğümüz tüm kişiler, aklımıza gelen tüm düşünceler, sadece çok az bir kısmını hatırladığımız çocukluğumuz vs. bilinçdışında yer alır. Ayrıca toplum tarafından kabul edilmeyen, kendimizin de kabul etmeyeceği duygu ve düşünceler de oradadır. Bunların bilinçdışı yerine bilincimizde olması sosyal ilişkilerimizde yıkıcı bir etkiye sebep olur. Geçmişimizdeki bir durumun tüm ayrıntılarını hatırlamak, yani onların bilinçdışı yerine bilincimizde olması son derece korkunç olur. Örneğin, yıllar önce bir aile üyesini kaybettiğiniz bir anı hatırladınız. Eğer bilinçdışı olmasaydı o süreçteki tüm duyguları tekrardan yaşardınız ve yeniden bir yas dönemini en uzun şekilde deneyimlerdiniz. Bu durum yaşamınızın birçok evresinde tekrarlanır ve en küçük bir olumsuz duyguya bile tahammül edememenize sebep olurdu.

    Bu bilgiler ışığında değerlendirildiğinde söylenebilir ki bilinçdışımızda tüm yaşamımız yer alır; bilincimizde ise daha çok bize gerekli olan bilgiler vardır.

  • Affetmenin Gücü

    Affetmenin Gücü

    “Bir an bekle, arkana dön ve unuttuklarını anımsa. Kaybettiysen ara, kırdıysan af dile, kırıldıysan affet: çünkü hayat çok kısa.“Mevlana Celaleddin Rumi. Affedici olmak sadece güçlü insanların sahip olduğu bir özelliktir. Psikologlar tarafından affetmek şu şekilde tanımlanır: kişinin onu üzen ve ona zarar veren birine karşı bilinçli ve kasıtlı olarak kin ve intikam duygularından arınma kararı almasıdır. Uygulaması çok zor da olsa uzun vadeli huzur ve mutluluğa ermek için affedici olmak gerekir. Hayatta herkes mutlaka birisi tarafından hayal kırıklığına ya da haksızlığa uğrar. Kırgınlık ve kızgınlık duygularını bırakmadığımız müddetçe hem ruhsal hem de fiziksel sağlığımız olumsuz yönde etkilenir. Yaşanan olumsuz olayın bize hissettirdiği negatif duygu ve düşüncelerden sıyrılmazsak bastırılan öfke zamanla bizi içten içe kemirir. Affetmek kolay bir şey değildir. Fakat affettiğimiz zaman kendimize çok büyük bir iyilik yaparız. Affettiğimiz zaman kin ve öfkenin kafesinden çıkar, özgürleşiriz.

    AFFETMEYİ ÖĞRENMEK

    Affetmenin iki türü vardır. Biri kararlı affetme, diğeri ise duygusal affetmedir. Kararlı affetme kişinin bilinçli ve istemli olarak olumsuz düşünceleri olumluya çevirme kararı vermesiyle gerçekleşir. Artık kızgın olduğumuz kişi için olumsuz dileklerde bulunmaz, o kişiye eskisi kadar kızmayız. Bilinçli ve kişinin öz iradesi ile alınan bir karar olduğu için bu affetme şekli genellikle daha kolay ve kalıcıdır. Duygusal affetmede ise kişi süreç içerisinde zamanla negatif duygu ve düşüncelerden arınır ve yapılan haksızlığa odaklanmaktan vazgeçer. Duygusal affetme kişinin kendi aldığı bir karar sonucunda oluşmadığından zaman zaman eski olumsuz düşüncelere geri dönüşler olabilir. Dolayısıyla duygusal affetme kararlı affetmeye göre daha zorlu ve sıkıntılı olabilir. Affetmenin sağlığımıza inanılmaz yararları vardır. Yapılan araştırmalar affetmenin depresyon, anksiyete ve agresyon gibi olumsuz ruh hallerinde düşüşe, madde bağımlılıklarında azalmaya, özgüvende yükselmeye ve genel olarak hayat kalitesinde artışa sebep olduğu tespit edilmiştir.

    AFFETMEK İÇİN NE YAPMALI?

    Yapılması gereken ilk adım yapılan haksızlığı tarafsız bir bakışla tekrar değerlendirmektir. Burada yapılması gereken şey kendimize acımaktan vazgeçip, kurban psikolojisinden çıkıp karşımızdaki insanı negatif olmayan bir bakış açısı ile görmeye çalışmaktır. Daha sonra karşımızdaki kişi ile empati kurmaya çalışmalıyız. Kendimizi onun yerine koyup bize yapılan haksızlığı veya kötülüğü neden yaptığı konusunda kişinin suçunu hafifletmeden tekrar gözden geçirmeliyiz. Bazen karşımızdaki kişinin bize yaptığı olumsuz davranış bize yönelik olmayıp kendi iç dünyasında yaşadığı bir olumsuzluğun yansıması olabilir. Saldırgan ve öfkeli davranan birisi çoğu kez kırgın ya da endişelidir ve olumsuz davranışı bu duygu durumunun sonucudur.

    Hepimiz zaman zaman isteyerek ya da istemeyerek başkalarını kırmışızdır. Birine yaptığınız bir haksızlık sonucu affedildiğiniz zamanı anımsayın. Size hissettirdiği rahatlama, minnet ve mutluluk duygularını hatırlamaya çalışın. Siz de birini affettiğiniz zaman ona bu paha biçilmez iyilik hediyesini verirsiniz. Bu düşünce bile çoğu kişide affetme isteği doğurur. 

    Affetmekte kararlı olun. Karşınızdaki kişiyi affettiğinizde hem kendi hayatınızda hem de çevrenizdekilerin hayatında sebep olacağınız huzur ve mutluluk duygularını düşünün. Affetmek size yapılan hataları ve haksızlıkları silmek değildir. Sadece bu olaylara karşı bakış açınızı ve tepkilerinizi değiştirmektir. Kendinizi tekrar olumsuz düşünceler ve duygular içerisinde bulursanız kendinize affetmeye kararlı olduğunuzu, size kötülük yapan kişi için artık kötü dileklerinizin olmadığını hatırlatın. 

  • Ailede Kayıp ve Yas

    Ailede Kayıp ve Yas

    Çocukta Yas Süreci

    Çocuklar gelişim dönemi itibariyle ölüm kavramını bir yetişkin kadar olmasa da anlayabilecek ve bunun üzerinden yas tutabilecek bir yaşta. Bu yüzden öncelikle bu süreçte onun da yas tutacağını unutmamamız lazım. İnsanlarda ortak olan yas tepkilerinden bir kaçını (durağanlık ve sessizleşme, belirli davranışları yapmada isteksizlik, genel hüzün hali..) Bu durumda (çocuk olduğu için) endişe veya kaygıya kapılmayıp, yas sürecine ortak olmak, empatik tepkiler vermek ve özellikle onu dinlemek önemlidir. Bununla birlikte çocuk sizi dinlemek de isteyecektir. Duygularınızı ifade etmekten korkmayın, fakat bu kolay olmasa da kayıp yaşayan çocuk karşısında duygularınızı ifade ederken sakinliğinizi sürdürün. Bu karşılıklı durum çocuk için; ‘‘Annem de – babam da benzer duyguları yaşıyor ve sakin olabiliyorlar’’ diyerek yas sürecinin rol modelliğini üstlenir. Çocuklar beklediğimizden çok daha güçlüdürler ve empatik – samimi konuşmalar eşliğinde sağlıklı bir yas süreci geçirirler. En önemlisi tekrar söylemek önemli: Çocuklar da yas süreci geçirir, bu normal ve sağlıklı bir durumdur.

    Buraya maddeler halinde (bir kaç maddede net bilgiler vererek) yas sürecinde çocuk ile iletişimin omurgasını çıkarabiliriz. Bu maddeleri dikkate alarak ölümün açıklanması ve yas süreci içerisinde vereceğiniz destek şu şekilde olabilir:

    ‘‘Seninle konuşmamız lazım, konu babaannenle ilgili. Biliyorsun ki babaannen yaklaşık bir haftadır hastanedeydi ve babanda onun yanında kalıyordu. Bu sabah da ben babanın yanına gitmiştim. Bugün babaannenin öldüğünü öğrendik.. (kendi duygularınızı sakinliğinizi koruyarak belirtebilirsiniz, açık olun.)’’ (bu kadarlık bir konuşma bilgilendirme konuşması için yeterli, bu konuşma elbette devam edecektir fakat çocuğun soruları veya tepkileri bu konuşma bulutlarını belirleyecek. Önemli olan aşağıdaki maddelere olabildiğince uymak.)’’

    • Çocukların bu konuda konuşmaya istekli ve hazır oldukları zamanlara duyarlı olun.

    • Konuşma girişimlerine açık ve sakin bir yaklaşımla karşılık verin.

    • Söylediklerinin alt metnindeki duyguları (merak, korku, endişe vb.) okuyun ve kabul edin.

    • Kendi zihninizde sorulan sorulara yönelik basit, kısa ve yaşlarına uygun bir cevap hazırlayın.

    • Kendi duygularınızla ilgili dürüst olun.

    • Çocuklar anne-babalarının herşeyi bildiklerini düşünürler ancak siz cevaplayamayacağınız bir soru ile karşılaşırsanız dürüstçe ‘ben bu sorunun cevabını bilmiyorum ama senin için bunu öğrenebilirim’ deyin.

    • Her çocuğun duygularını ifade edişi ve duyguları ile nasıl başa çıktığı biriciktir, kendisine özgüdür, ona ihtiyacı olan zamanı verin, her seferinde saygıyla ve dikkatlice dinleyin.

    • Bazen çocukların gerçekten ne sorduklarını “duymak” kolay olmayabilir. Bazen ne sorduğunu anlamak için sorusuna soruyla karşılık vermek gerekebilir. Örneğin ‘anne biz tekrar mutlu olacak mıyız?’ sorusuna ‘sence tekrar mutlu olacak mıyız?’ diye sorarak onu biraz daha konuşmaya teşvik ederek, yaşadığı duygunun derinliğini ve içeriğini daha iyi anlayabilirsiniz.

    • Çocuklar tekrarla öğrenirler. O tekrar tekrar sorarken siz de tekrar tekrar aynı şekilde cevaplayın.

    • Ölüm kelimesini kullanın. Ölen bir kişi için gitti, uyuyor gibi ifadeler kullanmayın, öldü deyin.

    • Ölümü hastalık ya da yaşlılıkla ilişkilendirmeyin. ‘Dünyadaki tüm canlıların bir yaşam süresi olduğunu, yaşam süresi bitince ölündüğünü’ söyleyin.

    • Ölen bir kişinin nereye gittiğini sorarsa “o öldü, ölen kişileri bir daha göremiyoruz ama onlara olan sevgimizi hep hissederiz, istersen birlikte resimlerine bakabiliriz, onunla ilgili konuşabiliriz” diyebilirsiniz (kendi duygularınızla ilgili dürüst olacağınız, özleminizi anlatacağınız önemli anlardan biri)

    • Çocuklar yakın bir aile üyesi öldüğünde suçluluk ve öfke duyguları hissedebilirler. Anne-babaların çocuğa sevgi ve ilgilerinin devam edeceğine dair yeniden güven vermeleri gerekir.

     

    Ebeveynde Yas Süreci

    Çocuğu ölen bir yetişkinde kayıp sonrası süreç, diğer yas durumlarına nazaran çok daha yıkım verici hissedilebilir. Bu süreçte Kübler-Ross modelindeki inkar ve öfke dönemi çok daha yoğun ve uzun yaşanır. Bu döneme suçluluk, yalnızlık ve hayata güvensizlik duyguları eşlik edebilir. Çocuk kaybında yetişkin bir bireyin diğer ölümlere verdiği tepkilerden daha zorlu, daha karmaşık tepkiler verilir. Çevresinde kayıp üzerine konuşacak yakınlarının ve profesyonellerin dikkat etmesi gereken en önemli konu, bu kayıbın diğer kayıplardan çok daha yoğun duygu durumu oluşturduğudur. Bu yüzden yas döneminin sonu için acele ettirilmemelidir.

    Yaslı anne – babalar tarafından yaşanan ortak duygular:

    Suçluluk ve pişmanlık ortak ve yoğun yaşanan iki duygudur. Bir çok yaslı ebeveyn, bu dönemde Kübler – Ross’un pazarlık dönemini de yoğun yaşar. Özellikle suçluluk duygusu onları ölüm anı veya öncesindeki davranışlarını yargılamaya, değiştirme isteğine yoğunlaştırır. 

    Umutsuzluk ve yalnızlık yine bu dönemde ortak yaşanan duygular arasındadır. Ebeveynler bu süreçte kendilerine destek veren çevreleri içinde dahi kendilerini yalnız hissedebilirler. Burda dikkat edilmesi gereken konu yine zamandır. Bu dönemde çevredeki kişilerin desteğinin zorlayıcı veya şart koşucu bir yönü olmamalıdır. Benzer bir çocuk kaybı yaşamış aileyle kurulan temas, bu dönemde daha destekleyici olabilir. 

    Öfke durumu, genellikle kendilerine, Tanrı’ya ve hatta kimi zaman ölen çocuğa dahi oluşabilir. Öfke her zaman olumsuz şekillerde ifade edilmez. Diğer duygu durumlarından ayrı olarak öfke, çok daha ağır ve çevre desteğinin etkili olmadığı bir durumdur. Bunun nedeni yalnızca duygusal değil, nöro-psikolojik bir takım nedenlerin de var olmasıdır. Bu yüzden öfke dönemi yoğun yaşanıyor ise mutlaka bir profesyonele(psikiyatrist, klinik psikolog) yönlendirilmelidir. 

  • 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü

    10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü

    Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu’nun girişimi ile 1992 yılından bu yana her yıl 10 Ekim günü “Dünya Ruh Sağlığı Günü” olarak kutlanmaktadır. Öncelikli hedefi ruh sağlığı konusunda kamu bilinci oluşturmak ve bu süreçte ruhsal bozukluklara karşı koruyucu çalışmaların ve tedavi hizmetlerinin tanıtılmasını ön plana çıkarmaktır. Bu yazıyı iki bölüm halinde yazacağım. İlk bölüm ruh sağlığının tanımı ve sağlıklı olmayan insan davranışlarının açıklanması üzerine olacak. İkinci bölümde ise ruh sağlığı ile ilgili toplum tarafından bilinen yanlış inanışlara değineceğim.

    RUH SAĞLIĞI NEDİR?

    Ruh sağlığı duygusal, psikolojik ve sosyal sağlığımızı kapsayan bir kavramdır. Düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı etkiler. Stresle baş etme şeklimizi, başkaları ile olan ilişkilerimizi ve hayatımızla ilgili yaptığımız seçimleri etkiler. Ruh sağlığı hayatın her evresinde önemlidir. Ruh sağlığı sorunları kişilerin gündelik yaşamlarını ciddi boyutlarda etkiler ve kişilerin kendinden beklenen iş, okul, ev, toplumsal roller ve kendine bakabilme işlevlerini giderek yitirip üretici niteliğini ve sosyalliğini kaybetmesi ve görevlerini aksatmasına sebep olur. Ruhsal hastalıklar tedavi edilemediği zaman daha çok işlev ve işgücü kaybına, ailesel sorunlara yol açmakta, hastalığının yaygınlığının ve tedavi maliyetlerinin artmasına neden olabilmektedir. Ruhsal sağlık problemlerine sebep olan faktörler şu şekilde sıralanabilir:

    • Biyolojik faktörler; genetik yatkınlık ve beyin kimyasının değişmesi

    • Yaşanan hayat tecrübeleri; travmalar ya da istismarlar

    • Ailede ruhsal bir hastalığın olması

    Ruhsal hastalıklar sanılanın aksine toplumun bütününü ilgilendiren bir sorundur ve sanılandan daha sık görülürler. Sıklığı ve yaygınlığı giderek artmakta, toplumun her kesimini etkilemektedir. Ruhsal hastalıklar tedavi edilmediklerinde sonuçları hem bireyi hem de toplumu etkiler ve çeşitli kayıplara yol açabilir. Günümüzde insanların % 25’i- her dört kişiden biri- yaşamlarının bir döneminde ruhsal hastalıklardan etkilenmektedir. 75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanların oranı %50,8 i bulmaktadır. Ülkemizde ruh sağlığı sorunlarına yönelik damgalama nedeniyle halen psikolojik destek alma konusunda çekinceler yaşanabilmektedir. Yardım almaktan çekinmeyin ve ruhsal problemlerin doğru tedavi yöntemleri ile tedavi edilebildiğini unutmayın.

    ERKEN BELİRTİLER

    Kendinizde ya da sevdiklerinizde ruhsal bir hastalık olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sıralayacağım belirtilerden bir ya da daha fazlasını yaşıyorsanız ruhsal bir sağlık probleminiz olabilir. 

    • Çok fazla ya da çok az yemek ve uyumak 

    • Gündelik hayatınızdaki insanlardan ve işlerden uzaklaşmak ve odaklanamamak

    • Enerjinizin olmaması, sürekli bir yorgunluk hali 

    • Duygusuzlaşma ya da hiçbir şeyin umurunuzda olmaması durumu 

    • Sebepsiz fiziksel ağrılar 

    • Çaresizlik ve umutsuzluk duyguları

    • Bağımlılıkların artması 

    • Normalde olduğundan daha fazla şaşkınlık, unutkanlık, öfke, endişe veya korku durumu

    • Duygu durumundaki ani değişiklikler

    • Sürekli aynı olayı ya da düşünceyi düşünüp durmak

    • Gerçekte olmayan sesler duymak, görüntüler görmek

    • Paranoya ve kurgular

    • Kendine veya bir başkasına zarar verme düşünceleri

  • Yas Psikolojisi

    Yas Psikolojisi

    Hayatında hiç kaybı olmayan var mı? Doğduğunuz an, anne karnındaki konforlu ortamı kaybettiniz. Emzik kullanmaya başladığınızda annenizin memesini kaybettiniz. Yürümeye başladığınızda emeklemeyi kaybettiniz. Büyüdüğünüzde çocuk olmayı, evlendiğinizde bekarlığı, çalışmaya başladığınızda boş durmayı kaybettiniz. Bir gün arkadaşınızla kavga edip küstünüz ve artık onunla arkadaş olmayı kaybettiniz veya sevdiğiniz kişi vefat etti artık onunla beraber yaşamayı kaybettiniz. Ölüm kayıptır, büyümek kayıptır… Seçmediğiniz bir diğer seçenek olacağından, yapılan her seçim bir kayıptır. Yani kayıp hayatınızın her anında vardır…

    Kayıp varsa acı çekmek, yas tutmak, üzüntü duymak çok normaldir. Esas soru çekilen üzüntü ve acı gerçekliğe ne kadar yakın? Kişinin sabır kapasitesi ne kadar? Kişinin geçmişinde kendi başına gelen veya bir başkasının başına gelmiş, kendisinin şahit olduğu ayrılık, yas travmaları var mıdır ve bu travmalar onarılmış mıdır?

    Şok, inkar,üzüntü ve yeniden yapılanma… Bunlar yas sürecinin evreleridir. Kişinin bir kayıp sonrası bu aşamaları yaşaması normaldir. Bazen sıralama kişiden kişiye göre değişiklik gösterebilir. Sıralamayla beraber bu basamakların hangisinde, ne kadar süre kalacağımızda kişiden kişiye göre değişiklik gösterir çünkü hepimiz aynı hayatı yaşamadık. Olaylara vereceğimiz tepkiler genetiğimizden doğduğumuz aileye, sosyal çevremizden eğitimimize göre hep değişiklik gösterir. 

    Temelde bakılacak olan, kaybettiğiniz şeyin sizin için ne anlam ifade ettiğidir. Anlamlı bir kayıp ile önemsiz bir kayıp aynı duyguları yaratmayacaktır. Her olumsuz duyguda olduğu gibi kişinin kendi duygusunu fark etmesi çok önemlidir. Bunu bastırmamak ve yaşamak gerekir. Bastırılan her duygu hiç beklenmedik bir anda alakasız bir noktadan patlak verebilir. Olumsuz duyguyu yaşıyorum fakat çok uzun süre geçmesine rağmen ne azaltabiliyorum ne de bitirebiliyorum diyebilirsiniz. Bu noktada ise bakacağınız şey geçmiş anılarınızdır. Çocukluğunuzda yaşadığınız veya şahit olduğunuz bir kayıp sağlıklı bir şekilde onarılmadıysa yetişkin halinizle yaşadığınız kayıplara eski travmalarınızın yüküyle yoğun tepkiler veriyor olabilirsiniz. 

  • Kanser Psikolojisi

    Kanser Psikolojisi

    Kanser kelimesi hepimiz için korkutucu, adeta tüylerimizi diken diken eden bir kelimedir. Bir doktordan duymak istediğimiz en son sözcüktür. Ne yazık ki çoğumuz hayatımızda öyle ya da böyle bir şekilde kanser ile tanışırız. Ya bir yakınımız kanser olur ya da kendimiz. Kanser hastaları ve hasta yakınları sadece hastalık ile mücadele etmezler. Aynı zamanda hastalığın sebep olduğu duygusal sıkıntılarla da baş etmek zorundadırlar. Kanser, uzun süren psikolojik ve duygusal problemlere sebep olur. Hastalık başarı ile yenilse bile psikolojide açtığı hasarların etkisi devam eder.

    Endişe Ve Depresyon
    Kanser tedavisinin en sık görülen psikolojik yansıması anksiyete/endişedir. Örneğin, kemoterapi gören hastalarda tedavinin sebep olduğu fiziksel değişim (saç dökülmesi, kilo kaybı, vücutta ödem vb) kişinin özgüvenini olumsuz etkiler. Ayrıca kanser hastaları yoğun bir üzüntü duygusu içindedirler. Bu üzüntü uzun süre devam eder ve dayanılmaz bir hal alırsa kişiyi depresyona ve anksiyeteye sürükleyebilir. Böyle bir durumda hastanın mutlaka psikolojik ve farmakolojik destek alması gerekir.

    Suçluluk
    Suçluluk duygusu kanser hastalarının hissettiği bir diğer karmaşık duygudur. Kanser hastası geçmişte yapmış olduğu tercihler, sahip olduğu ve bırakmadığı alışkanlıklar, davranış şekillerinden dolayı kanser hastalığına yakalandığını düşünebilir. Kanser hastaları yakınlarına verdikleri sıkıntı ve üzüntüden dolayı da çoğu kez suçlu hissederler. Suçluluk duygusu kolay anlaşılabilen bir duygu değildir; birey gardını sıkı sıkıya korur. Bu duyguyu anlamak ve onu geçirmeye çalışmak gerekir.

    Öfke
    Hastanede geçirilen uzun ve zorlu süre kişiyi öfkeye sevk eder. Kanser hastaları önceden yapabildikleri birçok şeyi hastalık ve tedavisi sebebiyle artık yapamazlar. Kişilerde engellenmişlik duyguları birikir. Kanser hastaları ayrıca hastalığa yakalandıkları için kendilerine ya da bu hastalığa sebebiyet verdiğini düşündüğü başka kişilere karşı sağlıksız ve yerinde olmayan bir öfke duyarlar. Eğer bu öfke kontrol altına alınamazsa mutlaka psikolojik destek gerektirir.

    Kanser Hastası Yakınıysanız
    Kanserle mücadele ediyor ya da atlattıysanız mutlaka duygularınızı sevdiklerinize dile getirin. Neler hissettiğinizi ve yaşadığınızı onlarla paylaşın. Sakın içinize atıp bu duygularla tek başınıza baş etmeye çalışmayın. Unutmayın ki kanseri yenmek için moralinizin yüksek olması ve duygusal olarak güçlü olmanız şart. Eğer hasta yakınıysanız ve hastanın bakımından siz sorumluysanız lütfen kendinizi de ihmal etmeyin. Hasta yakınları da en az hastalar kadar yıpranma riski altındadırlar. Hastaya bakan kişi güçlü olmalı ki hastaya destek olabilsin. Hasta ile geleceğe dair umut dolu planlar yapın, ona hastaneden çıkınca beraber yapacağınız eğlenceli aktivitelerden bahsedip geleceğe dair umutlu bakış açısı geliştirmesini sağlayın.

  • Kış Depresyonuna Dikkat

    Kış Depresyonuna Dikkat

    ‘Kış depresyonu’ olarak adlandırılan ve erkeklere oranla daha çok kadınları etkisi altına alan bu hastalıktan korunmak mümkün mü? Havaların soğuması, gün ışığından daha az yararlanmamız ve daha az sosyalleşmemiz bir çok sebep var kışın depresyona girmek için. Belki de en kötüsü kadınların bu depresyona daha sık yakalanması. Peki kış depresyonundan nasıl korunuruz, kış depresyonunu yenmek için ne yapmalı, kış depresyonu nasıl geçer? İşte birçoğumuzu ilgilendiren bu hastalıktan korunmak için 4 altın öneri… Kışın pek çok kişiyi etkileyen mevsimsel duygu durum bozukluğuyla ilgili dikkat edilmesi gerekenler var. Mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak bilinen ‘kış depresyonu’ nun, kişinin motivasyonunu düşürerek, isteksizlik ve yaşamdan zevk almama gibi sorunlara neden olduğunu bilinmektedir. 

    DEPRESYON DAHA ÇOK KADINLARI ETKİLER

    Depresyon, kişinin duygularıyla dışa cevap verebilme sürecinde ortaya çıkan bir bozukluktur. Yaşamdan zevk alamama, içe kapanma ve sosyal ortamlardan uzaklaşarak giderek yalnızlaşma gibi belirtiler ile kendini gösterir. Depresyona giren kişi, kendisine mutluluk veren aktivitelerden, artık zevk almaz hale gelir. Kadınlar, erkeklere oranla 2 kat daha fazla depresyona girmektedir. Gebelik ve loğusalık dönemleri, hormonal değişiklikler, yaşanan travmalar, duygusal açıdan daha hassas olan kadınlarda depresyon sorununu daha çok ortaya çıkarmaktadır.

    KIŞ RENKLERİ RUH HÂLİNi OLUMSUZLASTIRIR

    Kışın güneşli gün sayısı diğer mevsimlere göre daha azdır. Gün ışığı ise insana mutluluk veren seratonin hormonunun salgılanmasına yardımcı olmaktadır. Bu nedenle güneşli günlerde insanlar daha neşelidir. Kış mevsiminde ise güneşin etkileri azaldığından, hüzün ve çaresizlik duyguları ortaya çıkmaktadır. Özellikle negatif ruh hâli kışın kendini gösterir. Soğuk günlerde tercih edilen koyu renkli kıyafetler bile psikolojik açıdan olumsuz etkiye sahiptir. Kat kat giysiler ve üşüme hissi de başlı başına bir olumsuzluk göstergesidir. Güneşli gün sayısının az olduğu Baltık ülkelerinde yapılan araştırmalarda, toplumda depresyonun daha sık görüldüğü ve intiharların depresyona bağlı olarak geliştiği belirlenmiştir.

     

    KAPALI MEKANLAR SOSYALLEŞMEYİ ENGELLER

    Kışın havanın soğuk olması nedeniyle kapalı mekanlarda geçirilen zamanın uzaması insanları sosyal ortamlardan da uzaklaştırmaktadır. Bu da kişinin sosyal açıdan yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Özellikle alışveriş merkezlerinde çok vakit geçiren kişiler, kalabalıklar içinde yalnızlık hissi yaşamaktadır. Bu ortamlarda viral kaynaklı enfeksiyona yakalanma riski de yüksektir ve enfeksiyonun yol açtığı hastalıkların uzun süre devam etmesi kişinin psikolojisini olumsuz etkiler.

    KIŞIN DEPRESYONU YENMEK İÇİN BU UYARILARI DİKKATE ALIN!

    Kış depresyonu ile başa çıkmanın çeşitli yolları vardır: 

    – Günlük 3 öğün hâlinde beslenin. Öğün saatlerini atlamayın. 

    – Zamanınızı etkin ve planlı kullanın. Eğlenmeye ve sosyal aktivitelere kesinlikle zaman ayırın. Sosyal medya alışkanlığınız varsa kısıtlamaya gidin. 

    – Uyku düzeni için planlama yapın. Alıştığınız düzenin dışına çıkmayin yani fazladan kesinlikle uyumayın. Uyku düzenini bozacak faaliyetlerden uzak durun. Gün içinde kendinizi yorgun hissettiğiniz anlarda 10-15 dakika gözlerinizi kapatıp kendinizi dinleyin. 

    – Gün ışığından mümkün olduğunca uzun süreli yararlanmaya çalışın. Kışın güneşli günlerde kapalı mekanlarda fazla vakit geçirmemeye çalışın.