Etiket: Düşünce

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon terimi gündelik hayatımızda çok sık kullandığımız bir kelime haline gelmiştir.
    Günlük hayatta her üzgün, sıkkın ve duygusal olarak düşük hissettiğimizde bu kelimeye sarılırız, ancak
    depresyon terimi ruhsal sağlık alanında ciddi bir duygu durum bozukluğudur.
    Dünya Sağlık Örgütü’nün belirtmiş olduğu üzere depresyon tanısının konulabilmesi için kişinin
    en az iki hafta boyunca her gün şu semptomlardan en az beşine sahip olması gerekir: iç sıkıntısı,
    düşük duygu durumu, iştah değişiklikleri (çok veya az), uyku düzeninde değişiklikler (çok uyuma veya
    az uyuma), kendini değersiz ve suçlu hissetme, çaresizlik hissi, cinsel istek dahil genel isteksizlik,
    ağlama hissi veya ağlama vb. Anlaşılacağı gibi günlük hayatımızda kullandığımız depresyon/depresif
    kelimelerinin sağlık alanında kullanımı dikkat gerektirir.
    Depresyon tedavisi için çalışmalar en etkin tedavi yönteminin uzman doktor (psikiyatrist)
    gözetiminde antidepresan kullanımı ve klinik psikolog eşliğinde bilişsel davranışçı terapi olduğunu öne
    çıkartmıştır. Ancak bu demek değildir ki, doktorunuz antidepresanı gerekli görmeyip sizi bir psiko-
    terapiye yönlendirirse bu yanlıştır. Aksine depresyon seviyenize göre antidepresan kullanımı gerekli
    olmayabilir. Çalışmaların bahsettiği etkin tedavi, ağır depresyonu refere etmektedir.
    Bir klinik psikolog olarak, depresyon psiko-terapisinden bahsetmek isterim. Bilişsel davranışçı
    terapi (BDT) çerçevesinde amaçlanan nokta eş zamanlı olarak duygu, düşünce ve davranış üçlüsünde
    kalıcı değişiklik yaratmaktadır. BDT teorisine göre, kişi çarpıtılmış algılara (“Yanımdan geçerken bana
    selam verdi, beni basbaya gördü, özellikle selam vermediği, görmediği için değil…”), zorunluluk içeren
    cümlelere (-meli/- malı, lazım, gerekir içeren her cümle), değersizlik algısına (“Bu hayatta kimse bana
    değer vermiyor/Değerli bir kimse değilim”) sahip olduğu için kendisini depresif hisseder. Yani aslında
    düşüncelerimiz, duygularımızı belirlemiş olur. Aynı şekilde kişi kendisini depresif hissettiği için kendisi,
    çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşüncelere devam eder; yani kişinin duyguları da eş zamanlı
    olarak düşünceleri pekiştirir. Duygu ve düşünceler birbirilerini karşılıklı olarak etkilerken, aynı
    zamanda davranışları da etkiler: Kendisi, çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşünüp olumsuz
    hisseden bir kişinin davranışları da aynı oranda olumsuz olacaktır. Kişi kendisine ve çevresine
    düşmanca davranabileceği gibi, davranışlarında minimuma gidebilir: evden hatta yataktan dahi dışarı
    çıkmayabilir, kimse ile iletişim ve ilişkiye geçmeyebilir, öz bakımını yerine getirmeyebilir vb.
    Anlaşılacağı gibi duygu, düşünce ve davranış üçlüsü döngüsel olarak birbirilerini
    etkilemektedir, bu sebepten de eş zamanlı olarak her birinde kalıcı değişikliğe gidilmesi gerekir. Bu
    doğrultuda, seanslarda kişinin çarpıtılmış algıları, değersizlik düşünceleri ve zorunluluk içeren
    cümleleri bilimsel teknikler ile yeniden yapılandırılır. Bunun yanı sıra, kişinin davranışlarında etkili bir
    değişikliğe gidilebilmesi için, seans aralarında yapabileceği davranış ödevleri verilir (“Hiç canınız
    istemese de önümüzdeki bir hafta boyunca herhangi bir gün dışarıda 15 dakika yürüyün” gibi). Bu iç
    içe geçmiş çalışmalar sayesinde bilişsel davranışçı terapi ile depresyon tedavisinin 8-12 seans arasında
    olması beklenir. Kişinin içinde bulunduğu depresyon seviyesi ve kişisel farkındalığı doğrultusunda
    seans sayısı artıp azalabilir.

  • Beden Dismorfik Bozukluğu

    Beden Dismorfik Bozukluğu

    Beden Dismorfik Bozukluğu kişinin vücudundaki belirli bölgeleri abartılmış kusur olarak
    algılaması ve o kusura yönelik aşırı ölçüde belirli ritüeller uygulayarak endişelerini azaltmaya
    yönelik klinik tablodur. Kişinin vücudunun belirli bölgelerini çirkin ve anormal görmesi ile
    karakterize olunan rahatsızlıktır. Beden Dismorfik Bozukluğu yaşayan kişi sıklıkla vücudunun,
    yüzünün, saçlarının, burnunun, cildinin, gözlerinin, kulaklarının ve s. bölgelerin aşırı kusurlu
    olduğuna inanmaktadır. Takıntılı düşünceleri gün içinde ortalama 3-8 saat sürer ve beyni meşgul
    eden bu düşünceden kurtulmak oldukça zor hal alır (Philips, 2005). Genelde, rahatsızlık majör
    depresyon, obsesif kompülsif bozukluk (OKB) ve sosyal fobi rahatsızlıkla beraber görülebilir
    (Philips, Menard, Fay & Weisberg, 2005; Phillips & Diaz, 1997) veya sosyal fobi, çekingen kişilik
    bozukluğu ile karıştırılabiliyor. Burada en önemli ayırıcı özellik sosyal fobili veya çekingen kişi
    sosyal durumlara yönelik olarak kaygı geliştirseler de, Beden Dismorfik Bozukluğu yaşayan kişi
    fiziksel görünümüne yönelik olumsuz değerlendirmeden endişe duymaktadır.
    Ayrıca intihara eğilim ve intihara teşebbüs bu grup kişiler arasında normal popülasyona göre
    daha fazladır fazladır (Phillips et al., 2005). Rahatsızlık kişinin hayat kalitesini düşürür, kişiler
    arası ilişkilerini, akademik ve çalışma hayatlarını olumsuz yönden etkiler. Kişiler kompleks
    yaşadıkları bölgeyle ilgili utanç duygusu yaşarlar, insanlar arasında huzursuz, endişeli hissederler
    ve en önemlisi insanların onları reddedeceğinden çekinirler (Perugi et al., 1997).

    Rahatsızlık DSM – V’de OKB ve ilgili rahatsızlıklar bölümüne girdi. Esasında, rahatsızlığın OKB
    ile benzerliğinin en belirgin özellikleri her iki rahatsızlığı yaşayan kişilerin uzun ve rahatsız edici
    düşünceleri ve buna eşlik eden ritüeller ve kaçınma davranışlarıdır. Beden Dismorfik Bozukluğu
    yaşayan kişiler bedenindeki kusurla sürekli zihnini meşgul ederek, kusurlarını kontrol etmeye,
    gizlemeye veya iyileştirmek için belirli değişikliklere (cerrahi müdahileler gibi) giderler (Philiips,
    2005).

    En yaygın ritüellerden bazıları:

    1.  Sürekli aynaya bakmak
    2.  Kusur olarak algıladıkları bölgeleri kamufle etmeye çalışmak (örneğin makyaj yaparak,şapka  takarak, saçlarla kapatarak ve s.)
    3.  Kendilerini başkalarıyla karşılaştırma
    4.  Sürekli çevresinde güvendiği kişilerden onay almağa çalışmak
    5.  Aşırı kıyafet değişmek
    6.  Diyet yapmak
    7. Normalden fazla cilt bakımı yaptırmak

    En yaygın kaçınmalardan bazıları:

    1.  Sosyal ortamlardan kaçınmak
    2.  İlişkilerden kaçınmak
    3.  Çalışma ortamından kaçınmak
    4.  Evden çıkmamak
    5.  Algılanan kusurun göze çarpacağı belirli yerlerden kaçınma

    Rahatsızlık basit düşünce hatalarından, sanrısal düşüncelere varana kadar değişe biliyor.
    Araştırmalar, % 27-39 beden dismorfik bozukluğu olan kişilerin sanrıları olduğunu gösteriyor.
    Örneğin, ‘belirli kişiler kusuruma bakıp gülüyor, dalga geçiyorlar benimle’

    DSM-V – Beden Dismorfik Bozukluğu Tanı Kriterleri:

    1. Dış görünümünde ,başkalarınca gözlenebilir olmayan ya da başkalarınca
    önemsenmeyecek ,bir ya da birden çok kusur ya da özür algılama düşünceleri ile uğraşıp
    durma.
    B. Kişi, bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman ,dış görünümüyle ilgili kaygılardan
    ötürü yinelemeli davranışlarda (örn; aynaya bakıp durma, aşırı boyanma, derisini yolma,
    güvence arayışı) ya da zihinsel eylemlerde (örn; dış görünümünü başkalarıyla
    karşılaştırma) bulunur.
    C. Bu düşünsel uğraşlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal ,işle ilgili
    alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında düşmeye neden olur.
    D. Dış görünümle ilgili bu düşünsel uğraşlar, bir yeme bozukluğu için tanı ölçütlerini
    karşılayan belirtileri olan bir kişide ,vücut yağı ya da ağırlığı ile ilgili kaygılarla daha iyi
    açıklanamaz.

    Tedavi

    Genelde kişiler rahatsızlığının farkında olmaz ve ruh sağlığı için yardım almayı kabul etmezler.
    Bu yüzden ruh sağlığı için destek arayacakları yerde, estetik cerrahi, kozmetik tedavi gibi farklı
    bölümlerde çözüm aramaktadırlar. Tedavi aşamasında ilk olarak kişinin durumunu kabul etmesi
    çok önemlidir.

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapinin Beden Dismorfik Bozukluğunu tedavi ettiğini ortaya koyan bir çok
    araştırma vardır (Philips, 2005; NCCMH, 2006; Neziroglu & Khemlani, 2002). NİCE Guidline’ a göre az veya orta şiddetli Beden Dismorfik Bozukluğu tedavisinde birincil tedavi planı Bilişsel
    Davranışçı Terapi (BDT) olması gerekir (2005). Kişiye detaylı psiko-eğitim verilmesi, düşünce
    hatalarıyla çalışılması ve akabinde hiyerarşik şekilde korkularıyla yüzleştirilmesi gerekmektedir.
    Ağır vakalarda genelde intihar eğilimi veya ileri derece sanrısal düşünceler olmaktadır, bu
    durumda ilaçlara eşlik eden bilişsel davranışçı terapi önerilmektedir. BDT’de bilişsel süreçlere
    eşlik eden maruz bırakma ve tepki önleme yöntemi teknikleri kullanılmaktadır.

  • EVLİLİĞİ MİTLER BİTİRİYOR!

    EVLİLİĞİ MİTLER BİTİRİYOR!

    EVLİLİĞİ MİTLER BİTİRİYOR!

    Mit; bilimsel verilere dayanmayan, gerçekliği kanıtlanamayan, toplumun geneline mal edilen düşünce, inanış ve alışkanlıklar bütünüdür. Örneğin; “eşini seven insan, onun her dediğini yapar, onu hiç üzmez” düşüncesi evliliğe ait bir mittir. Bu düşünce gerçekçi olmayan bir düşünce ve inanışı yansıtır.

    Mitler; sadece evliliklerde yoktur. Genel olarak yaşamın her alanında sıkça karşımıza çıkarlar. Ama ben bugün mitlerin evliliğe bakan yönünü ele almak istiyorum. Çünkü kişilerin evliliğe dair mitleri, evlilikte sorunlar yaşanmasına ve toplumun temel taşı olan aile kurumunun parçalanmasına yol açmaktadır.

    Evlilikle ilgili kişilerin düşünce, inanış ve tercihleri olması doğaldır. Bu düşünceler ve inanışların oluşmasında yetişme ortamı ve eğitim düzeyi etkilidir. Sorun şu ki; kişinin tercihlerini yansıtan mitlerin, zorunluluk olarak algılanması ve karşıdaki kişilerin bu zorunluluğa göre davranmasının beklenmesi.Yukarıda verilen örnekte, ‘eşini seven insan, onun her dediğini yapar, onu hiç üzmez’ mitine sahip olan bir kişi; bu inanışa göre hareket edecek ve eşinden tercih etmediği bir davranış gördüğünde eşini suçlayacak ve eşinin kendisini yeteri kadar sevmediğini düşünecektedir.

    Böyle bir mit ne kadar gerçekçidir?

    Bu mite sahip kişinin eşi için evlilik ne kadar zordur?

    Evliliğe dair yaygın olan bazı mit örnekleri vermek istiyorum.

    “Eşini seven biri onu üzmez. Onun her dediğini yapar.

    Bu mit gerçekçi olmayan bir düşüncedir. Bir insan eşini ne kadar severse sevsin, arada sırada onun tercih etmediği davranışları yapabilir. Her komutu yerine getiren, her denileni yapan olsa olsa bir makine olur. Bir insanın her zaman eşinin her dediğini yapması mümkün değildir.

    “Kişi evliliğinde mutluysa, arkadaşa ihtiyaç duymaz.”

    İnsan evliliğinde kendini mutlu hissetse bile, arkadaşın yeri ayrıdır. Bir eş, arkadaşın yerini tutamaz. Eşle paylaşım ayrıdır, arkadaşla paylaşım ayrıdır.

    “Çocuk sahibi olmak evlilikteki sorunları bitirir.”

    Gerçekçi olmayan bir düşünce tarzı daha. Çiftler aralarında sorun yaşıyorlarsa, sorunları çözmeye çalışmadan sadece bebek sahibi olarak sorunların çözümünü beklemek doğru değildir. Aksine sorunlar devam ederken bebek sahibi olmak sorunların daha da çoğalmasına yol açabilir.

    “Tartışmaların yaşandığı bir evlilik kötüdür.”

    İnsanın olduğu yerde, tartışma ve çatışmaların yaşanması doğaldır. Tartışmasız veya sorunsuz hiçbir evlilik yoktur. Tam tersine bir evlilikte sorun yoksa, o evlilikte ciddi sorunların varlığından endişe etmek gerekir. Önemli olan sorunsuz bir evlilik temenni etmek değil, sorunları sağlıklı bir şekilde çözebilmek için çabalamaktır.

    “Evde yemeği kadın pişirmelidir.”

    Böyle bir zorunluluk yoktur. Evde yemeği kimin pişirip pişirmeyeceği eşler arasındaki işbirliğine göre değişebilir. Kadının pişirmesi bir zorunluluk değil, tercihtir. Yemeği bazen kadın, bazen erkek pişirebilir.

    Özetle, vurgulamak istediğim nokta; evlilikte kişinin sahip olduğu inanışlar %100 mutlak doğrular değildir. Mutlak doğru olmayan her şey değişebilir. O yüzden gerçekçi olmayan inanışları bir zorunluluk olarak algılamaktan vazgeçip esnek bir bakış açısı geliştirmek gerekir. Aksi halde evliliklerde sorunların yaşanması kaçınılmazdır.

    Yazımı şu sözlerle noktalamak istiyorum.

    “Eşler bir makasın iki tarafı gibi olmalıdır. Araya giren tüm olumsuzlukları kesebilmelidirler.”

  • DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    DEPRESYON TEHLİKESİ ARTIYOR!

    Depresyon; son yıllarda daha sık duyduğumuz, bazen bizi bazen de yakınımızı etkileyen birebir tanıklık ettiğimiz en önemli psikolojik hastalıklardan biridir.

    Depresyon, üzüntü duygusu ile özdeşleşse de üzüntüden farklıdır. Üzüntü hissettiğimiz duygulardan biridir. Depresyon ise duygu, davranış ve düşünce boyutu olan bir hastalıktır. Depresyonun 3 farklı boyutu vardır:

    1. Duygu boyutu: Depresyonda olan kişi genel olarak karamsardır. Geleceğe dair ümitsizlik hissi vardır. Mutsuzluk, çaresizlik, değersizlik, öfke, suçluluk (daha çok kendine yönelik) gibi duygular depresyondaki kişiye eşlik eden diğer duygulardır.

    2. Davranış boyutu: Kişide genel bir hareketsizlik söz konusudur. Sürekli uyuma isteği veya uyuyamama durumu, yemek yemeyi reddetme veya aşırı yemek yeme, madde kullanımı veya kullanımda artış, konuşmak istememe, yorgunluk, halsizlik gibi davranışlar görülür.

    3. Bilişsel boyutu: Kişinin düşünceleri karışık ve dağınıktır. Odaklanma ve konsantrasyon sorunu yaşar. Kişi, kendini değersiz, yaşamı anlamsız gören düşüncelere sahiptir. Kişinin; ‘Hayat anlamsız, yaşanmaya değmez, her şey çok kötü, kimse beni sevmiyor, ben işe yaramaz biriyim vb.’ negatif ve genelleyici düşünceleri yaygındır.

    Depresyon Nelere Yol Açar?

    Depresyon pek çok olumsuz sonucun ortaya çıkmasına yol açar. Kişinin kendini sosyal hayattan ve iş yaşamından geri çekmesine, psikolojik, bedensel ve sosyal olarak yıpranmasına, bununla birlikte enerji kaybı yaşamasına neden olur.

    Who (Dünya Sağlık Örgütü) : Depresyon 2030’a kadar küresel bir kriz olacak!

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tüm dünyadaki hastalıkların değişen sıklığı ile ilgili periyodik olarak istatistiksel analizler yayınlamaktadır. Ayrıca yeni hastalıkların gelişim sıklığına bakarak ilerleyen yıllarda ne gibi sağlık sorunlarının beklendiğini açıklamaktadır. En son yayınlanan rapora göre en sık görülecek hastalık kalp damar hastalıkları ve ikinci sırada depresyon bulunmaktadır.

    Dünya Sağlık Örgütü, dünya genelinde yaklaşık her 10 kişiden birinin ruh sağlığının bozuk olduğunu, her yıl 900 bin kişinin intihar ettiğini, ruh sağlığı ciddi anlamda bozuk olan her 4 kişiden 3’ünün hiçbir tedavi almadığını ve 2030 yılına kadar depresyonun küresel bir kriz olacağını açıkladı.

    Rapora göre, az ve orta gelirli ülkelerde 100 bin kişiye bir uzman düşerken, zengin ülkelerde 2 bin kişiye bir uzman düşmektedir. Yoksul ülkelerde ruh sağlığı için kişi başı 2 dolar harcanırken, yüksek gelirli ülkelerde 50 dolar harcanmaktadır.

    Depresyon İş Gücü Kaybına yol Açmaktadır

    Depresyon, kişinin kendisini ve yakınlarını etkilediği gibi çalıştığı işyerindeki verimini de etkilemektedir. Depresyonun kişide oluşturduğu isteksizlik, hareketsizlik, karamsarlık, motivasyon eksikliği, enerji kaybı ve iş verimindeki düşüş sonucunda önümüzdeki yıllarda kamuda da özel sektörde de ciddi iş kayıplarının yaşanması öngörülmektedir. Ciddi bir hastalık olan depresyon şu anda iş gücü kaybı sıralamasında 5. Sıradadır.

    Depresyonun sık görülen hastalıklara eklenmesi ile oluşacak fiziksel, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik zararlar, önleyici tedbirlerin alınması gereğini ortaya çıkarmaktadır.

    Depresyon İman Zayıflığı Mıdır?

    Bazı kişiler depresyonun iman zayıflığından kaynaklandığını iddia etmektedirler. Bu iddiaya Mevlana’nın şu tespiti ile cevap vermekte fayda olduğunu düşünüyorum. Mevlana’ya göre; kalp, tecelligah-ı ilahi deryasının sahilidir. O deryadan kalbe devamlı dalgalar gelir. Bunlar ışık dalgaları gibi değişik şekil ve boydadır. Bu dalgaların geldiği yere göre kişide oluşturduğu bir tesir vardır. Bu dalgaların bir kısmı Allah’ın ‘Basıt’ isminden gelir ve kalpte oluşturduğu etki ferahlıktır. Kişi bu dalganın tesiriyle inşirah duyar. Başka bir dalga ise Allah’ın ‘Kabz’ isminden gelir ve kalpte sıkıntı, daralma ve bunalmaya sebep olur.

    Bu dalgaların farklı şekilde tecelli etmelerinin amacı, kişinin tek düze yaşamasını engellemektir. Örneğin kişi hep ‘Basıt’ isminin tecellesiyle ve ihsanlarla karşılaşsa, bunun güzelliğini fark edebilir mi? Ferahlığın oluşturduğu durumu hissedebilmesi için ara sıra sıkıntı halini yaşaması gerekir. Çünkü her şey ancak zıddıyla bilinir.

    Bütün bu açıklamalar ışığında kişinin duygu durumunda değişmeler olması doğaldır, sıkıntı durumunun uzun sürmesi, kişinin uygun müdahaleden yoksun olması ile açıklanabilir, iman zayıflığı ile değil.

    Depresyonla İlgili Ne Yapılmalı?

    Depresyon ortaya çıktıktan sonra iki şekilde tedavi edilmektedir.

    1. İlaç Tedavisi: ilaç tedavisinde depresyonda olan hastaya antidepresan ilaçlar verilmekte, hastanın bu ilaçları en az 6 ay kullanması istenmektedir. İlacın erken kesilmesi ile birlikte depresyonun nüksetme ihtimali artmaktadır. İlaç terapiye göre depresyonun daha hızlı iyileşmesine yardımcı olmaktadır ama bazen tek başına kullanılması yeterli olmamaktadır. Çünkü ilaç ile kişinin hormonlarına müdahale edilmekte, yaşadığı duygu durumu dengelenmeye çalışılmakta ama davranış ve düşünce boyuna müdahale yetersiz kalmaktadır.

    2. Psikoterapi: Psikoterapi ile kişinin depresif duygu durumunu ortaya çıkaran ve sürdüren olumsuz ve işlevsiz otomatik düşüncelerin giderilmesi hedeflenmektedir. Terapist, işlevsiz düşüncelerin etkisinden kurtulan kişiye, işlevsel ve pozitif düşünme becerisi kazandırmaya yardımcı olmaktadır. Ayrıca davranış ve düşünceleri değiştirmeye yönelik öğrenilen becerilerin ev ödevleriyle desteklenmesini sağlamaktadır. Ev ödevleri ve fiziksel aktiviteler terapinin olmazsa olmazıdır.

    İlaç mı? Psikoterapi mi?

    En çok sorulan sorulardan biri de tedavide hangisinin daha etkin olduğudur. Bununla ilgili ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkede uzmandan uzmana farklılar görülmektedir. Örneğin Amerika’da depresyon tedavisinde ilaç ve psikoterapi birlikte uygulanmaktadır. İngiltere’de ise farklı bir uygulama söz konusudur. İngiltere’de hafif ve orta düzey depresyonun başlangıç tedavisinde ilaç tedavisi yoktur. Psikoterapi tedavisi uygulanır. Psikoterapi ile depresyonun ilerlemesi engellenemediğinde ilaç ve psikoterapi birlikte uygulanır. Ülkemizde ise bu konu ile ilgili yaklaşım, uzmanların insiyatifine ve hastanın tercihine bırakılmıştır.

    Genel görüş ise, ileri düzey depresyonda intiharı ve ortaya çıkabilecek diğer zararları önleme adına ilaç tedavisinin gerekli olduğudur. Ancak hafif ve orta düzey depresyonda psikoterapinin ilaç tedavisine benzer sonuçlar verdiği, yan etkilerinin olmaması sebebiyle avantajlı olduğu ve hastalığın nüksetme ihtimalinin ilaç tedavisine göre daha seyrek görüldüğü belirtilmiştir. Avrupa’da yapılan bir araştırmaya göre depresyonun nüksetme oranı sadece ilaç tedavisi uygulanan hastalarda %80 gibi yüksek bir oran iken, terapi uygulanan hastalarda %20-30 arasında görülmektedir. Bu sonuç depresyon tedavisinin ilaç kullanılarak sağlansa bile terapi ile de desteklenmesi gereğini ortaya koymuştur.

    Özetlemek gerekirse, bilişsel davranışçı terapi ile kişinin işlevsiz düşüncelerine ve davranışlarına müdahale edilerek sağlıklı düşünce ve davranış edinmesine yönelik beceri kazandırılmakta, böylece hastalığın nüksetme ihtimali azalmaktadır. Kronik depresyon tedavisinde ise ilaç tedavisi ile psikoterapinin birlikte uygulanması önerilmektedir.

  • YENİ YILA GİRERKEN 10 ADIMDA ZİHİNSEL DETOKS

    YENİ YILA GİRERKEN 10 ADIMDA ZİHİNSEL DETOKS

    Yeni bir yıla girmemize sayılı günler kala, çoğu insan kendi kendine geçmiş yılın değerlendirmesini yaparken bir yandan da yeni yılla ile ilgili yeni kararlar alır. Yeni bir yıla girerken düşünce hatalarımızı tespit etmek ve onları geride bırakmaya çalışmak, bir anlamda zihinsel anlamda detoks yapmak mümkün.Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır yeni yılda ruhumuzu yenilemek için tüyolar verdi.

    1-FİLTRELEME
    Resmin tümünü görmek yerine olaylarda sadece olumsuzlara odaklanıp olumluları dışlamayı bırakın. Canınızı sıkan bir şey yaşadığınızda tıpkı adil bir yargıç gibi olayı olumlu- olumsuz bütünüyle görmeye çalışın.

    2-YA HEP YA HİÇ
    Olayları ve kişileri “ya iyi ya kötüdür” “ya siyahtır ya beyazdır” gibi kutupsallaştırmayın.

    3-AŞIRI GENELLEME
    Tek bir olumsuz kanıttan tüme genelleme yapmayın ya da kendinizden beklentinizi tek bir olumsuz kanıtla oluşturmayın. “Bir kez bir şey yolunda gitmezse hep aksilik olacaktır” gibi aşırı genelleyici düşünceleri bir tarafa bırakın.

    4-AKIL OKUMA
    Başkalarının aklını okumaktan vazgeçin. Özellikle başkalarının size karşı ne hissettiklerini, ne düşündüklerini kesin olarak bildiğinize inanıyorsanız; akıl okuyorsunuz demektir. Konu başkalarının düşünce ve duyguları olduğunda mutlaka hata payı vardır unutmayın.

    5-FELAKETLEŞTİRME
    Gelecekle ilgili devamlı olumsuz tahminler yapıyorsanız, sürekli felaketi bekliyorsanız ya da “ya şöyle olursa” diye felaket senaryoları yazıyorsanız, olayları değerlendirirken abartılı yorumlara gidiyorsunuz demektir. Geçmişte de olmasından korktuğunuz ama bir sekilde hiç gerçekleşmemiş ya da gerçekleşse bile baş edebildiğiniz olayları aklınıza getirin. Böylece kötü senaryoların sizi korkutmasına izin vermeyin. Unutmayın, hayatta bazı olaylar için baştan önlem alamayız. Önce gerçekleşmesi gerekir.

    6-KİŞİSELLEŞTİRME
    Farklı nedenleri dikkate almadan insanların sözel ya da sözsüz davranışlarının nedenini kendinize yükleyerek, olayları kişiselleştirmeyin.

    7-DUYGULARA GÖRE MANTIK YÜRÜTME
    Duygularınızın gerçeği aksettirdiği doğru değildir. Baş edemeyeceğinize inanıyor olabilirsiniz ama bu baş edemeyeceğinizi göstermez.

    8- -MELİ/-MALI
    Kendiniz ve diğerleri için geliştirdiğiniz “meli ve malı” ile biten kurallardan vazgeçmeye çalışın.“Böyle olmamalıyım” yerine ”böyle olmak istemiyorum” diye düşünmeye çalışmak, değişimi daha hızlandıran bir düşünce şeklidir. Bir olayla ilgili kuralcı düşüncelerinizi farkettiğinizde bunları esnetmeye çalışın.

    9-ETİKETLEME
    Kendinizi ve diğerlerini yargılayıcı ve olumsuz sıfatlarla etiketlemekten vazgeçin.

    10- OLUMLUYU GEÇERSİZ KILMA
    Kendi kendinize olumlu işlerin ya da yaşantıların geçersiz olduğunu söylemekten vazgeçin. Her daim; başarılarınızı “dışsal ve değişebilir” durumlara (yüksek not aldım çünkü sınav kolaydı gibi) ; başarısızlıklarınızı ise “içsel ve değişmez” özelliklere ( zekam yetmediği için zorlanıyorum) bağlıyorsanız olumluyu geçersiz kılıyorsunuz demektir.

  • Onay Beklentilerimiz

    Onay Beklentilerimiz

    Düşünce ve davranışlarımızın çevremiz tarafından onaylanması hepimiz için önemlidir. Fakat öncelikle kendimizin bu düşünce ve davranışımızı onaylıyor olmamız daha fazla önem arz etmektedir. Onaylamadığımız halde sadece çevremizdeki insanların onayı için birtakım düşüncelere inanıyor ya da davranışları gösteriyorsak işte o zaman bizim için tehlike çanları çalıyor demektir.

    Psikolog İlkten Çetin meslek hayatına atıldıktan sonraki yaklaşık 20 yılını benimle çalışarak geçirmiş ve bu süreçte giderek kendisini hem mesleki hem sosyal ama hepsinden önemlisi bir insan olarak geliştirmeye gayret etmiş değerli bir psikologtur. İlgi ve beceri alanları geniş bir yelpazeyi kapsamakla birlikte özellikle cinsel tedaviler, depresyon ve kaygı bozuklukları alanlarına yoğunlaşmıştır. Ona yönelttiğim danışanlardan her zaman memnuniyet bildiren geri bildirimler almışımdır. Uzun yıllardan sonra artık benden bağımsız çalışma ihtiyacı duymuş ve kendi yerinde terapi uygulamalarına başla.

    Toplum içinde yaşayan bireyler olarak diğerlerinin fikirleri bizler için önemlidir. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin etrafımızdaki diğer insanlar tarafından da onaylanmasını isteriz. Bunun örneklerini çoğu insandan günlük yaşamda gözlemleriz. Konuşma tarzımızın, giydiğimiz kıyafetlerin, hayat görüşlerimizin,yaptığımız işin, arkadaşlarımızın, kısacası hayattaki duruşumuzun ve verdiğimiz kararların başkaları tarafından da kabul edilmesini bekleriz. Bu beklentiler kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Bazı bireyler için bu çok az bir öneme sahipken ya da bir takım konular için sınırlandırılmışken bazı bireyler için bu hayatlarının çoğu alanında geçerlidir ve oldukça önemlidir. Bu isteğin aşırılığı seçimlerimiz ve kendilik değerimiz üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir ve bir takım psikolojik rahatsızlıklara da yol açabilmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki sınır çok önemlidir. Birinde diğerlerinin fikirleri dikkate alınsa da kendi kişiliği ve yeterliliği üzerindeki inançlar olumsuz etkilenmemektedir. Fakat diğerinde birey en ufak bir eleştiri aldığında veya beğenilmediğini hissettiğinde büyük çöküşler yaşayıp, mutsuzluk yaşayabilir ve kendi benliği yara alabilir.

    Onay bağımlısı olan bireyler sıklıkla hayatlarının çoğu alanında çok iyi olmak için gereğinden fazla çalışırlar. Ne yapacakları konusunda diğer bireylerin kendilerine izin vermelerini beklerler. Değerli olma ihtiyaçları başkalarına bağlıdır. Bunların sonucunda problem çözme becerileri gelişmemiştir. Bir fikir uyuşmazlığı söz konusu olduğunda tartışmada bulunmaktan kaçınırlar. Etrafındaki diğer kişileri dikkatlice izleyip, onların ne isteyebileceklerini tahmin edip buna göre davranırlar. Kendi düşünce ve duygularını başkalarına açmada sorun yaşarlar. Pek çok alanda başkalarının da sorumluluklarını alırlar ve böylece daha çok sevilebileceklerini düşünürler. Kendine güvenleri yoktur. Başkalarını kırmamak için bir takım gerçekleri görmezden gelebilirler. Reddedilmekten, görmezden gelinmekten onaylanmaktan o kadar korkarlar ki kendi isteklerini, ihtiyaçlarını ve haklarını ifade etmezler.

    Onay bağımlılığının kaynağında erken gelişim dönemlerinde birey için önemli diğer insanların yaklaşımları büyük rol oynamaktadır. Örneğin eleştirel bir anne babaya sahip olan bir çocuk yanlış bir davranışta bulunmasa bile huzursuz olabilir, onay alana kadar rahatlayamayabilir. Özellikle de bu eleştiriler davranıştan çok “kötüsün, yaramazsın ya da beceriksizin.” gibi kişiliğe yönelikse daha derin yaralar açmaktadır. Bunlar bireyde kör noktalar olarak ve zaman içerisinde yaşadıkları diğer deneyimlerle beslenerek sabit kalabilir. Benzer şekilde küçük yaşlarda pozitif geri bildirimlerin olmaması, reddedilme ve görmezden gelinme yaşantıları, bir takım olumlu davranışlar için olumlu pekiştireçlerin kullanılmaması onaylanma bağımlılığına yatkınlaştıran etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Onaylanma bağımlılığının üstesinden gelebilmek için bir takım yollar izlenebilir.

    Onay bağımlılığının birey için yararları ve zararlarının ne olduğunu belirlemek bu davranış tarzının üstesinden gelmek için atılacak ilk adımdır. Bu bağımlılığın avantaj ve dezavantajlarını listelemelidir böylece değişim için motivasyon da sağlanmış olunur.
    Bu bağımlılığı tetikleyen düşünceler ve altta yatan varsayımlar belirlenip tekrar yazılabilir. Örneğin kişi “ Evet, onaylanmamak rahatsız edici olabilir ama bu benim değersiz biri olduğumu göstermez “ şeklinde bir varsayım belirleyebilir.
    Onaylanmama korkusuyla yaşamanın hangi nedenlerle gereksiz olduğuna ilişkin bir yazı yazılabilir. Bu yazı kişi için gerçekten ikna edici fikirleri içermelidir. Buna birey gerçekten inanmalı ve gün geçtikçe fikirlerine yenisini ekleyebilmelidir. Daha sonra her sabah birey bunları okuyabilir.
    Onaylanmama ile ilgili bir korku yaşadığında birey buna eşlik eden düşüncelerini saptayıp, bunları not edebilir ve daha sonra bu düşünceleri destekleyen ve desteklemeyen kanıtları araştırabilir. Örneğin bireyin aklından X kişisi benim bu davranışımdan hoşlanmayacak, Benimle arkadaş kalmak istemeyecek, pek çok birey de bu şekilde düşünecek, yalnız kalıcam, kimse arkadaşım olmak istemez gibi düşünceler geçebilir. Ve bu düşünceler için kanıtlar bulunabilir. Fakat bunların yazılı bir şekilde kaydedilmesi önemlidir.
    Onaylanma bağımlılığı ile ilgili olan ve hep aynı tarzda gösterilen davranışlardan farklı olarak davranma öğrenilebilir. Bir takım atılganlık becerileri burada işe yarayabilmektedir. Onaylanmama korkuları hissedilemeye başladığında kişi doğrudan bunu karşısındaki kişiye sorabilir. Çoğunlukla karşıdaki kişilerin görüşlerinin reddetme içermediği gerçeği test edilebilir.
    Eğer birey en kötü sonuç olarak gördüğü reddedilme deneyimlese bile bununla nasıl baş edeceği konusunda çalışabilir. Örneğin reddedilmeyi kendi hatası olarak görmekten çok reddedilmenin karşıdaki kişi ile ilgili olup olmadığını araştırabilir.

  • ÇOCUKLARDA OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK

    ÇOCUKLARDA OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK

    Son zamanlarda çocuk alanında sıkça rastladığımız problemlerden biri de Obsesif-Kompulsif Bozukluk adını verdiğimiz ve kişide belli takıntılı düşünce ve davranışlara neden olan rahatsızlıktır. Erişkinler de sıkça rastlayabildiğimiz gibi özellikle son yıllarda çocuklarda da sıkça rastladığımız bir problemdir.

    OKB, kısaca tekrarlanan ve rahatsızlık veren düşünce ve davranışlar olarak açıklanabilir. Bu düşünce ve davranışlar, günlük hayatı olumsuz etkileyebildiği gibi, hem çocuğun kendisini hem de çevresini olumsuz etkileyebilmektedir.

    Bu alanda yapılan çalışmalar göstermektedir ki, çocukluk çağında gözlemlenen OKB, özellikle erken ergenlik döneminde kendisini şiddetli olarak göstermektedir. Yine yapılan bazı çalışmalar göstermektedir ki, bu dönemle en çok rastlanan OKB çeşitleri, cinsel obsesyonlar, dini obsesyonlar ve temizlik obsesyonları olarak sıralanmıştır.

    Obsesyon halk arasında, takıntılı düşünce olarak tanımlanmaktadır. Kompulsiyon ise takıntılı davranış şekilde tanımlanmaktadır. Kişi önce takıntılı düşünce geliştirir ardından rahatsızlık veren düşünce ile başa çıkabilmek için takıntılı davranış geliştirerek kendini rahatlatmaya çalışır. Örneğin; dini obsesyon geliştiren bir çocuk “içimden sürekli küfür etmek geliyor, bu düşünce kötü, eğer masaya 3 kere dokunmazsam cezalandırılırım.” Şeklinde bir OKB geliştirebilir. Bu örnekte de görüldüğü gibi önce düşünce, düşünceyi rahatlatmak için ise davranış geliştiriliyor. Ancak her zaman obsesyonlar ve kompulsiyonlar bir arada görülmeyebilir. OKB kendi içerisinde 3 gruba ayrılır:

    1- Obsesyonlar önde tip

    2- Kompulsiyonlar önde tip

    3- Karma tip

    *Ne zaman OKB’den şüphelenmeliyiz?

    1- Eğer çocuğunuzda tekrarlayan, ritüel davranışlar varsa (örn; sürekli ek yıkama, ışığı 3 kere açıp kapama, çizgilere basmadan yürüme vb. )

    2- Eğer çocuğunuzda sürekli ve rahatsızlık veren düşünceler varsa (örn; kirlendiğimi düşünüyorum, günah işlediğimi düşünüyorum vb.)

    Yukarıdaki maddeler OKB’nin en belirgin iki özelliğidir. Eğer bu belirtileri 1 aydan fazladır ve sürekli yaşıyorsanız, mutlaka bir uzmana başvurmalısınız.

    *Tedavi Yöntemi

    OKB tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Uygulanan tedavi yöntemleri:

    1. Bilişsel Davranışçı Terapi

    2.Oyun Terapisi

    3. EMDR (Tramva kaynaklı ise)

  • ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ
       Hemen hemen hepimizin karşılaştığı bir durumdur özgüven eksikliği. 
    Bir çok anne-baba çocuğunun çok pasif olduğundan başkalarıyla konuşmaya çekindiğinden yakınır, kimi öğretmen bazı öğrencilerinin derste parmak kaldırmaya çekinmesinden bahseder, kimi çalışan patronuna karşı kendisini hep suçlu hissettiğini işinde başarılı olmadığını söyler, bazı kişiler ise sosyalleşememek ile ilgili bazı problemler yaşar. Tüm bu durumlar ve daha fazlası özgüven eksikliğinin bir işareti olabilir. Bu yazımızda özgüven eksikliğinin nedenleri, özgüven eksikliği yaşayan kişilerin neler hissettiği, düşünce kalıpları ve özgüven eksikliği ile başetme yolları üzerine konuşacağız.
    Özgüven Eksikliğinin Nedenleri Nelerdir?
        İnsanlar yaşamış olduğu denyimlerden mesajlar alırlar ve almış oldukları bu mesajlar düşünce sistemini oluşturur. Örneğin yapmış olduğu bir davranış sonucunda olumlu sonuç alan bir kişi bu durumla ilgili olumlu bir düşünce yapısı geliştirir ancak olumsuz bir sonuç  alan bir kişi ise olumsuz bir düşünce sistemi geliştirir.
       Bu düşünce sistemi geliştirme durumunu özgüven eksikliği ile bağdaştırdığımızda ise  ilk çocukluk dönemi deneyimlerimizin etkisini göreceğiz. Öyle ki bu dönemde oluşturmuş olduğumuz düşünce kalıpları sonraki dönemlerimizde bizi takip etmekte ve kurduğumuz yeni düşünce kalıplarına yön vermektedir.
       Çocukluk döneminde ebeveylerin anne-babalık görevlerini yerine getirmemesi  veya  anne-babanın çocuğunu redetmesi, çocukluk döneminde istismara uğramış olmak, yaş itibari ile ihtiyaç duyulan arkadaş grubuna dahil olamamak, çevredeki insanların olumsuz tutumlarına maruz kalmak, diğer insanlar tarafından önyargılı davranılan bir aile veya sosyal gruba dahil olmak, dahil olduğu aile veya sosyal grup tarafından dışlanıyor olmak, sevgi, şefkat, ilgi gibi duyguların eksikliğini yaşamak gibi durumlar özgüven eksikliğinin temellerini atmaktadır.
    Geçmiş Yaşamdaki Deneyimler
       Geçmiş, yaşamımızdaki önemli insanların bizlerle olduğu, onların bizi değerlendirdiği, yargıladığı, eleştirdiği , başkalarıyla karşılaştırdığı anlarla dolu bir zaman dilimidir.  Bizler  tüm bu bilgileri zihnimizde taşırız. Özgüven eksikliği yaşayan kişilerde zihinlerinde taşıdıkları bu karşılaştırma ve yargılar ile aynı bu kişiler gibi kendilerini yargılamaya ve karşılaştırmaya devam ederler. Örneğin oğlunun sürekli beceriksiz ve işe yaramaz biri olduğunu söyleyen bir babanın oğlu muhtemelen yaşamı boyunca yaptığı hatalarda kendisini babası gibi suçlayacak, kendi kendine işe yaramaz ve beceriksiz olduğunu hatırlatacaktır.  
       Böyle bir durum negatif bir kişisel algı oluştur ve özgüven eksikliğinin altında yatan temel düşünce formlarını oluşturur.
       Geçmiş ile ilgili başka bir konu ise çocukluk döneminde gelişmiş olan bu negatif düşünce formlarının çocuksu bir bakış açısıyla gelişmesidir. Çocukluk döneminde deneyimlenmiş olan olumsuz bir sonuç çocuksu bir bakış açısyla yanlış algılanıp, yanlış değerlendirildiği için yanlış değerlendirilmiş deneyimleri bize gerçekmiş gibi algılatabilir.Ve bizler hatalı algıları bugünümüze taşıyarak aynı sonuca ulaşacağımız düşüncesiyle özgüven eksikliği yaşıyor olabiliriz. Bu düşünceler belki yaşanmış olduğu döneme uygun olabilir ancak şuan bize yardımcı olmuyor ve zihnimiz tarafından benzer durumlar eskileriyle ilişkilendiriyor.
    Önyargılarımız
       Geçmiş yaşantımızdan elde etmiş olduğumuz olumsuz deneyimler ve bunlara bağlı gelişen olumsuz düşünceler zamanla kalıplaşarak sorgulanmaksızın kabul edilen önyargılara dönüşebilir. 
        Bu durumda iki süreç ortaya çıkar;
    1) Kişi kendi negatif düşüncesine uygun olan her türlü düşünce ve deneyimi göz önünde bulundururken, bu düşünceye ters düşen ve bu düşüncenin işlevsizliğini ispat eden her türlü düşünce ve sonucu görmezden gelir.
    2)Kişi deneyimlediği durum olumlu sonuçlansa dahi bu durumu çarpıtarak olumsuz bir sonuç elde edeceği düşüncesine bağlı kalır. Örneğin bir kişi arkadaşı tarafından görünüşü ile ilgili övgü aldığında  ‘Bu doğru değil beni iyi hissettirmek için böyle söylüyor’ diye düşünebilir.

       Özgüven eksikliği sürecinde geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz ile önyargılarımız işbirliği yaparak beklediğimiz olumsuz sonuçlara dikkatimizi çeker, olumsuz durumların aynı koşullarda hep var olacağına bizi inandırarak  bizleri geri planda tutar. Bu durumda kişi asıl gerçeği göremez ve kendi zihninde kurduğu asılsız sonuçlara dayanarak kendisini yargılar.

    Yaşam Kuralları
       Geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz yaşamsal zorluklarla başedebilmemiz için kurallar oluşturur. Zihin geçmişteki olumsuz deneyimi haklı ve her zaman aynısı olacak şeklinde kodladığı için kişi buna göre kural oluşturacak. Mesela ‘başarısız olmaktansa hiç denememek daha iyidir’ gibi bir yaşam kaidesi olan bir kişi attığı her adımda olumsuz sonuç elde edeceğine inanadığından dolayı asla yeni bir adım atmayacaktır. Böylece geçmişten gelen düşüncelerini pekiştirecektir. 

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ YAŞAYAN KİŞİLER NASIL HİSSEDER ?
       Özgüven eksikliği yaşayan kişiler genellikle korku ve kaygı içindedirler. kendilerinde bir sorun olduğunu düşünürler ve diğer insanların sürekli onları izlediği, kendilerininde sürekli aptalca şeyler yaptıkları inancındadırlar.
       Kendilerinin değersiz olduğu  ve sevilmeye layık olmadıkları düşüncesindelerdir. Bu düşüncelerle kendilerini utanmış,küçümsenmiş,depresif  ve çaresiz hissedebilirler.
       Sosyalleşmekte zorluk yaşarlar. Bu kişiler başkalarının kendileriyle dalga geçeceği, reddedilecekleri, kendilerine saygı duyulmayacağı ve diğer kişilerin kendisinden daha üstün olduğu düşüncesindedir. Bu nedenle zihinlerindeki bu düşüncelerin gerçekleşmesini sağlayacak bulgular ararlar. Oldukça kırılgan ve hassas duygulara sahiptirler. Zihinlerindeki bu negatif düşüncelerden dolayıda sosyal ortamlara girmekten çekinirler.
        Özgüven eksikliği yaşayan kişilerin tecrübe ettiği bir diğer duygu ise kendilerini hep eksik hissetmeleridir. Kendilerini sürekli başkaları ile kıyaslarlar  ve kendi eksik yönlerine odaklanırlar. 
       Duygularını paylaşmak istemezler. Reddedilmekten veya başkalarını üzmekten korktukları için duygularını bastırabilirler. Bu nedenlede pasif kalmayı tercih ederler.

      
       Genel olarak baktığımızda özgüve eksikliği geçmişimizden ve çocukluk tecrübelerimizden başlayarak gelişen düşünce kalıplarımızın, önyargılarımızın ve yaşam kaidelerimizin bir sonucu olarak bugünümüzde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Varlığı ile bizleri yorucu duygu ve durumlarla karşı karşıya bırakıyor. Yaşam kalitemizi azaltıyor.

       Peki özgüven eksikliği ile nasıl başedebiliriz ?
     Bu süreci yoğun ve yaşamsal aktivitelerimizi işlevsizleştirecek bir şekilde deneyimliyorsak bir uzman yardımına başvurmamız süreci daha verimli atlatabilmemiz açısından faydalı olacaktır.

     Bunun dışında bu süreci aşabilmek için ;
    1) Kendinize karşı yönelttiğimiz eleştirel düşünceleri tekrar değerlendirebiliriz. Bu eleştirel düşünceler gerçekten bize mi ait yoksa başkası tarafından bize yöneltilmiş bir düşünce mi ?
    2)Becerilerimize ve başarılarımıza odaklanarak kendinize karşı geliştirmiş olduğunuz önyargılarımızı kırabiliriz.
    3)Bizi hep aynı olumsuz döngü içerisinde tutatan yaşam kaidelerimizi değiştirebiliriz. Çünkü aynı davranışlarla aynı sonuçlara ulaşacağımız bir gerçek.
    4)Geçmiş deneyimlerimizi yeniden değerlendirip bugünle arasındaki farkı keşfedebiliriz.

    Unutmayalım;
    Kendisiyle savaşan insan değerli insandır. (Jackson Brown)
    Şimdi ise olumsuz düşüncelerimizle savaşma zamanı…

    Aile Danışmanı Psikolog
     Büşra Epözdemir

  • Kaygı ile Baş Etme

    Kaygı ile Baş Etme

    Merhabalar..Bugün ki konumuz Kaygı ile baş etme.Öncelikle yazımıza korku ve kaygının farkları ile başlayalım.Kişi korku duyduğu konudaki tehdidi bilirken, bu durum kaygıda belirsizdir.Yani kişi korkuda tehlikenin kaynağını  bariz bilir iken kaygı da bu kaynak yoktur.Buna karşın son yıllarda araştırmacılar daha belirgin bir fark öne sürüyor.Bu araştırmacılara göre korku otonom sisteminin  ‘’savaş ve ya kaç’’ tepkisini etkinleştiren bir duygu iken kaygı daha dağınık ve nahoş olan duygu ve bilişlerin karmaşık bir şekilde bir araya gelmesi olarak yorumlanıyor.Kaygının  temel ve en belirgin özelligi insanı yetersizleştiren düzeydeki gerçek ve rasyonel olmayan  inanışlardır. Kişi üzüntüsünü kontrol etmeyi zor bulur.Kişi bir çok olay ve konuda aşırı üzüntü ve endişe duyar.
    *Kaygı ile baş etmek için bir çok yöntem ve terapi vardır. Öncelikle kişi kaygısının  çarpıtılmış ve abartılmış nedenini gerçege yaklaştırmalıdır.Kişiyi kaygıya sokan problemler ve durumlar belirlenmeli, bunları ortadan kaldıracak çalışmalar yapılmalıdır.Yani kişi öncelikle degiştirmek istedigi davranışı hedeflemelidir.
    *Kaygılar ve korkular en azdan en çoğa dogru derecelendirilmelidir.
    *Kaygı duyulan konu hakkında kişi kafasındaki kaygıyı netleştirmek için ‘çünkü’ kelimesine başvurabilir. Örnegin; ben şu an çok kaygılıyım çünkü birazdan benim için önemli olan bir mülakata girecegim. Diger yandan, kişi kendini ödüllendirmeyi bilmelidir. Örnegin, insanların önünde konuşmakta kaygı duyan bir kişi yaptıgı bir seminer sonrası kendisine ‘Kaygıma rağmen ben insanların önüne çıkabildim ve konuşabildim.Kendimle gurur duyuyorum’ diyebilmelidir.
    *Kişi kafasındaki olumsuz düşünceleri belirlemelidir. Kişi olumsuz düşüncelerini belirleyince bu düşüncenin hangi duygu ile (yetersizlik,değersizlik,çaresizlik) bir bağlantısı olduğunu anlar.Daha sonra bu duygu kendisine mi ait yoksa bir başkası tarafından mı ona empoze edilmiş buna bakar. Duygunuzu ne kadar çok spesifikleştirir ve  sesli söylerseniz (başkasına ya da kendinize) duygunuz o kadar çabuk boşalır.
    *Kişi kaygı yaratan negatif düşünce ve duygunun tüm avantaj ve dezavantajlarını gerçekçi bir şekilde listelemelidir.Kişi negatif düşüncelerini destekleyici deliller bulmalıdır.
    *Kendinize sorun; negatif düşüncem/olaylar gerçekleşirse ne olur,ardından daha iyi ve daha kötü ne olabilir,bunlar gerçekleşirse neler yapılabilir?
    *Bu standartı başkaları için de uygular mısınız bir de buna bakın. Yani sizin kaygı duydugunuz şeyi başkası size getirse onu ne kadar mantıklı bulurdunuz? 
    Öte yandan;fiziksel olarak gösterdiginiz tepkiler sizi psikolojik olarak da etkiler. Örnegin 1 dakika içinde hızlı nefesler alıp verin, kalbinizin de hızlı çarpmaya başladıgını ve endişeli hissetmeye başladıgınızı farkedersiniz. Bu nedenle kendimizi kaygılı hissettigimiz an fiziksel olarak da kendimizi gevşetecegiz. Bunu derin nefesler, açık hava yürüyüşleri sakin müzikler dinleyerek yapabiliriz..Faydalı gelmesi ümidiyle..

    Psk.Dilara Tahincioğlu

  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk nedir?

    Obsesif-Kompulsif Bozukluk nedir?

    Obsesif Kompulsif bozukluk (OKB) tekrarlayıcı, ısrarlı ve zorlayıcı düşünce ve veya davranışlarla kendini ifade eden ruhsal bir bozukluktur. Obsesyon veya saplantı kendiliğinden bilince gelen, yineleyen ve sıkıntı yaratan, kişinin saçma ve yanlış olduğunu bildiği kontrolsüz düşünce, dürtü veya düşlemlerdir. Kompulsiyon (zorlantı) genelde takıntılı düşüncenin yarattığı kaygı ve sıkıntıdan kurtulmak için geliştirilen ritüel benzeri tekrarlayıcı hareketlerdir.

    Kompülsiyonlar obsesyonların yaratığı kaygı ve anksiyeteyi geçici olarak durdurur ancak bir müddet sonra obsesif düşünceler yineler ve kişi kompulsif hareketleri tekrar yapma ihtiyacı duyar. Bu döngü zaman ve güç kaybına neden olur, kişinin günlük rutin işlerini yapmasını engeller, aile ve arkadaş ilişkilerini zedeler, meslek ve sosyal yaşantısını kötü etkiler.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan kişiler düşünce ve takıntılarının gerçek dışı ve anlamsız olduğunu bilirler ancak buna rağmen bu durumun üstesinden gelmeleri mümkün değildir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun nedenleri nelerdir?

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun nedenleri yapısal ve psiko-sosyal olarak iki ana başlık altında ele alınabilir.

    Yapısal nedenler. Biyolojik olarak da adlandırılan yapısal nedenler beyinde bazı nörotransmiter diye adlandırılan biokimyasalların düzensiz ve dengesiz salımından ileri geldiği düşünülmektedir. Obsesif Kompulsif Bozuklukta önemi kanıtlanan serotonin ve noradrenalin gibi transmiterlerin salınımında genetik faktörlerin belirli ölçüde belirleyici olduğu ispat edilmiştir.

    Psiko-Sosyal nedenler. Çevresel neden olarak da adlandırılan psiko-sosyal nedenler erken yaşlarda kritik gelişim dönemleri dediğimiz süreçlerde yoğun duygusal yükü yüksek olan yaşantılar ve travmatik olaylarla ilgili olduğu bilinmektedir. Anne, bakıcılar veya diğer yakın dediğimiz kişilerin obsesif ve endişeli davranışları erken yaşlardaki çocuğa yansıtıldığı taktirde gelecek hayatında obsesif kompulsif bozukluğa zemin hazırlamaktadır. Gelişimsel anlamda çocukluk çağı psikolojik süreçlerin çatışmalı yaşandığında ve bu çatışmaların çözümlenmesinde gerekli karşılıkların yeterince ve yerinde sağlanamadığında obsesif kompulsif bozukluk gelişme olasılığı yüksektir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun belirtileri nelerdir?

    OKB’ da en sık kirlenme, bulaşma, cinsel ve dini obsesiyonlar görülmektedir. Sık görülen kompulsiyonlar ise kontrol etme, yıkanma, sayı sayma, belirli bir sıraya göre yemek yeme, düşüncelere ve veya görüntülere takılıp kalma, işleri belirli bir sıraya göre yapma, soru sorma veya itiraf etme ihtiyacı, simetri ve düzen, biriktirme konularını kapsamaktadır. OKB olan kişilerin birçok maddeye karşı bulaşma kaygıları vardır ancak en sık görünenler, idrar, dışkı, meni, mikrop, kir ve benzeri maddelerdir. Bu maddelerin olduğu var sayılan yerlere dokunduğunda veya bulaştığı düşüncesi bile kişilerde bunaltıya neden olabilmektedir. Kişi kirlendiğini düşündüğü vücut bölgesini yıkamadan rahatlayamaz yani bulaşma obsesyonlarının oluşturduğu bunaltı, temizlenme kompulsiyonlarının devreye girmesi ile giderilmeye çalışılır. En sık yıkanan bölge ellerdir.

    Obsesyon ve kompulsiyonlar, kişinin günlük yaşamından belli bir zamanın boşa harcanmasına neden olmaktadır. Hasta saatlerce lavabo başında ve ayakta ellerini yıkar. Yıkanma bir tören halini alabilir. Kişinin banyo yapması saatlerce sürebilir, bu tür bir sıkıntı ve zaman kaybı yaşamamak için giderek daha seyrek yıkanmaya başlar. Ancak bu kişilerin temizlikleri genellikle OKB’un belirtileriyle sınırlı olup genelde pek temiz ve bakımlı olmadıkları gözlenmektedir.

    Şüphe obsesyonları en sık görülen obsesyonlardır. Kişi kapı, pencere, musluk, elektrik, ocak ve benzeri nesneleri kapatıp kapatmadığından kuşku duyar. Bu nedenle ileri derecede bir bunaltı hisseder. Bunu kontrol etme kompulsiyonlarının ortaya çıkması takip eder. Bu kontroller ritüel hali alabilir ve bazen saatlerce sürer.

    OKB olan kişilerde uygunsuz cinsel dürtüler hissetme ve eşcinsellik obsesyonları da görülebilir. Saldırganlık obsesyonlarında kendi çocuğu, yakınlarına veya başkalarına zarar verme ve öldürme düşünceleri sık sık tezahür eder. Dini içerikli obsesyonlarda cinsel ve saldırgan nitelikler bulunabilir. Saldırganlık, cinsel ve dini içerikli obsesyonları olan kişilerde bir müddet sonra yoğun suçluluk duyguları ve depresyon bulguları gelişebilir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk nasıl teşhis edilir?

    OKB nun teşhisi kişini yaşadığı obsesiyonlar ve geliştirdiği kompulsiyonlar değerlendirilerek konur. Bunun haricinde özel laboratuvar veya başka bir testi yoktur. Şizofreni, majör depresyon ve Gilles de la Tourette gibi yapısal ve biolojik temelli bazı psikiyatrik hastalıklarla ayırıcı tanı konusunda dikkat edilmesi gerekmektedir. Obsesif Kompulsif Bozukluk bazen belirleyici olsa temelde farklı olduklarından Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu ile karıştırılmamalı.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk nasıl tedavi edilir?

    Obsesif Kompulsif Bozuklukta farmakoterapiyle çeşitli ilaçlardan fayda sağlanabildiği gibi psikodinamik psikoterapilerden ve davranışçı bilişsel psikoterapiden de oldukça iyi sonuçlar alınmaktadır. Bazı dirençli vakalarda Elektro Konvulsif Tedavi yöntemiyle sonuca gidildiği bilinmektedir, tedavide daha radikal bir yaklaşım olarak bilinen psikoşirurji yönteminde cerrahi müdahaleye başvurulmaktadır.