Etiket: Düşünce

  • Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Karşımda oturan birçok kişiden şu cümleleri duydum;

    Güzel/ yakışıklı değilim
    Kim benimle olmak ister ki
    Sevilecek bir yanım yok
    Gerçekte olduğum kişiyi görmelerinden korkuyorum;
    Beni gerçekten tanısalar aslında sevmezler
    Saçmalayacağım ve rezil edeceğim kendimi
    Beni gerçekten şaşırtan cümleler bunlar. Çünkü genellikle karşımda tanımladıklarından çok başka insanlar oturuyor olur. Evet güzel ya da yakışıklı. Elbette sevilmeye değer, beceriksiz olmayan, duyguları, düşünceleri, arzuları olan diğer insanlardan farklı olmayan insanlar. Aynı zamanda kendilerine karşı fazla eleştiriler ( negatif yönde ), kendilerini objektif bir şekilde görüp yorumlayamayan. 

    Peki Benim görüşümle onların görüşü arasındaki fark nereden kaynaklanıyor. Nasıl oluyorda aynı insana baktığımız halde farklı şeyler görüyoruz. İşte o noktada algımızı etkileyen şemalarımızdan bahsedebiliriz. 
     
    Çocukluğumuzdan itibaren dünyamızda deneyimlediğimiz her şeyin oluşturduğu şemalar. Çocukluk çağımızda bazı durumlarla baş edebilmek için kendi yöntemlerimizi oluşturmuş olabiliriz. O zaman gerçekten bu yöntemler işe yaramış da olabilir. Fakat yetişkinlikte halen o yöntemleri uyguluyorsak, hayatımızdaki sorunları çözmeye, o zamanki kadar katkı sağlamıyor, hatta , işleri çıkmaza sokuyor olabilir. 
     
    Hayal edin benimle birlikte; anaokulundasınız biraz dolgun yanaklara, yuvarlak çerçeveli gözlüklere sahipsiniz. Arkadaşlarınız size ”şişko, dörtgöz” gibi kelimelerle sesleniyor. Bu sizi kırıyor, üzüyor, utandırıyor belki de daha fazlası. Zihninizde insanlar acımasız, güvenilmez gibi düşünceler oluşuyor. Onlardan uzak durmanız gerektiğine karar veriyorsunuz sonrasında. Öyle de yapıyorsunuz. 
     
    Aradan yıllar geçiyor artık yetişkin bir birey oluyorsunuz, fakat o gün orada olanların oluşturduğu şemanızla şimdi ve burada yaşamaya çalışıyorsunuz. Kendinizi yalnızlığa mahkum etmiş, izole bir hayat süren bir birey olarak yaşıyorsunuz, ya da yaşadığınızı varsayıyorsunuz. 
     
    Yetişkinler daha hoş görülü, esnek ve aydınlıktır. Gerçek anlamda olgunlaşmış yetişkinler insanların gözlükleriyle, kilolarıyla alay etmezler. Insanların kusurlarını aramaz, eleştiri yaptıklarında dahi yapıcı eleştiriler yaparlar. Insanların hatalarını bulmaya odaklı değillerdir. Onlar zamanlarını gereksiz mevzularla öldürmezler. Dolayısıyla çocukluk çağında acımasız olan insan, yetişkinlik döneminde ilerlemiş ve kendini geliştirmiştir. Sizin o zaman oluşturduğunuz şemanız bugün işlememektedir. 
     
    O gün orada hırpalanan o çocuğa ulaşın ve ona sarılıp yalnız olmadığını söyleyin. Onu yalnızlığın oluşturduğu o soğukluktan yetişkin halinizle kurtaracağınızı söyleyin. Dünyada hassas olmayan insanların varolmasının, sizin varoluşunuza etki etmesine izin vermeyin . 
     
    Onlar siz umursadığınız müddetçe varlar. Ve sizin umurunuzda olmayı kesinlikle hak etmiyorlar. 
     
    Şimdi tekrar bak kendine. O çocuğun söylediği gibi çirkin değilsin.. 
     
    Kimbilir kime kızmıştı o gün, belki de çok mutsuzdu. Senden çıkardı başına gelenlerin acısını. Henüz yeteri kadar güçlü olmadığından insanlar çocukken böyle yöntemler kullanabiliyor. Şimdi senin gerçek dışı her düşünceyi sorgulama zamanın. 
     
    Bir düşünce zihninize geldiğinde o düşüncenin nereden geldiğini kendinize sorun. Bu düşünce sizin düşünce alışkanlığınızdan mı geliyor ya da bir gerçeklikten mi? 
     
    Bilimsel yöntem gözlemle, analiz et ve sonuca git der, özetle. Hayatımızda bilimsel yöntemi kullandığımız müddetçe daha az zarar göreceğimize inanıyorum. 
     
    Sorgulama cesareti gösterebilenlere…

  • Çocukluk takıntısı mı, obsesif kompulsif bozukluk mu?

    Okul öncesi çocuklarda ritüeller ve takıntılı davranışları oldukça sık görürüz. Anne babalar sıklıkla çocuklarının aynı kıyafetleri giydiğinden, aynı kaşığı kullanmak istediğinden, belli bir şekilde yemek yediğinden yakınır. Bu dönemdeki her takıntı çocuğun ruhsal bir sıkıntı yaşadığı anlamına gelmez. Bu yaşlardaki takıntılar bazen çocuğun becerilerini geliştirmesinin yoludur, bazen de hayatını kontrol etme çabasının bir sonucudur ve tamamen normaldir. Obsesif kompulsif bozukluk bundan çok daha fazlasıdır, çocuğun hayatındaki tüm alanlarda sıkıntıya yol açar ve 7 yaş öncesinde çok nadiren görülür.

    Bu bozukluğu anlamak için öncelikle obsesyon ve kompulsiyonları tanımlamak gerekir:

    Obsesyon (takıntılı düşünceler): istenmeyen ve rahatsız edici düşüncelerdir. Yoğun bir kaygı ve rahatsızlık hissi oluştururlar. örnek: aklından defalarca küfürlü sözler geçmesi Kompulsiyon: obsesyonlardan kaynaklanan yoğun kaygıyı azaltmak için çocuğun yaptığı şeylerdir. Çocuk, tekrarlayıcı bir davranış ile obsesyonun oluşturduğu yoğun sıkıntı hissinden kurtulmaya çalışır. Bazen zihinsel kompulsiyonlar da olabilir, yani çocuk obsesyonun etkisini azaltmak için aklına başka bir düşünce getirir. Örnek: aklından geçen sözlerin etkisi geçsin diye 20 defa el yıkama Sık görülen obsesyonlar:
    • Kirlenme: oldukça sık görülür. Bazı nesnelere dokunup kirlenme endişesi, bu nedenle hastalanma endişesi gibi örnekler verilebilir.
    • Yanlışlıkla birine ya da kendine zarar verme korkusu
    • Simetri :nesneleri belli bir renge, boyuta göre dizme ihtiyacı duymak olarak tanımlanabilir.
    • Mükemmellik: örneğin kıyafetinin tam olması gerektiği şekilde durduğundan emin olma isteği.
    • Yasak düşünceler :ergenlik dönemine girerken bu takıntılar artış gösterir. Küfürlü düşünceler, cinsel içerikli düşünceler, istenmeyen ancak akıldan çıkmayan görüntüler olabilir. Sık Görülen Kompulsiyonlar:
    • Yıkanma/temizlik: aşırı el yıkama, mutfağı defalarca temizleme, defalarca ya da uzun süre duş alma…
    • Kontrol etme: kapıyı, çantayı, telefon ederek sevdiği birisinin iyi olup olmadığını kontrol etme, bu nedenle yapacağı işleri yetiştirememe, evden çıkamama.
    • Sayma, vurma, dokunma, silme
    • Sıraya koyma, düzenleme Belirtiler zaman içinde değişim gösterebilir. Çok küçük çocuklar, obsesyonlarını ve bunlarla ilişkilendirdiği korkularını ifade edemeyebilirler. Obsesif kompulsif bozukluk, çocuklarda kaygı, üzüntü, kızgınlık, utanç ve suçluluk duygularına yol açabilir.

    Takıntılar hem çocuk hem de aile için çok yorucudur. Yemek zamanları, uyku zamanları aile için kabusa dönüşür. Çocuk sıkıntısını yatıştırmak için ailesinden yardım almaya çalışır, onları da kendi takıntı sistemine katar. Annesine 20-30 defa “kirlendim mi?” diye sorabilir, babasından bardağını defalarca yıkamasını isteyebilir. Çocuklar genellikle okulda bu takıntıları eve göre daha iyi kontrol ederler ama buna rağmen yaşadıkları sıkıntı, okul başarısında düşmeye, arkadaş ilişkilerinde bozulmaya, odaklanma güçlüklerine yol açar.

  • Çocuklarda obsesif kompulsif bozukluk (okb)

    OKB, bireyin sosyal, mesleki işlevselliği ve toplumsal etkinlikleri üzerinde önemli ölçüde bozulmaya neden olan, obsesyon (saplantı) ve kompulsiyonlarla (zorlantı) karakterize, süregen bir hastalıktır. Obsesyonlar, kişinin iradesi dışında oluşan, bastırılamayan iç sıkıntısına yol açan, yineleyici bir biçimde kendini gösteren düşünceler, dürtüler ya da düşlemler olarak tanımlanır.

    Kompulsiyonlar ise, rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu kaygıyı azaltmak ya da korkulan sonuçlardan korunmak veya kaçınmak için yapılan tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel eylemlerdir. Kişi bu düşünceleri, dürtüleri ve eylemleri normal yaşantısıyla örtüştürmez, mantığına, inançlarına, ahlak anlayışına ters bir durum olarak algılar.

    OKB’nin yaygınlığı çocuk ve ergenlerde %0.2-4 arasında değişmektedir. OKB’nin başlangıç yaşı, en sık 7, ortalama 10’dur. Ancak yaşamın ilk yıllarında dahi klinik olarak tedavi gerektirebilen OKB olguları bulunmaktadır. OKB ne kadar erken yaşta başlarsa gidişatı o kadar kötü olmaktadır. Bilimsel araştırmalar OKB olan erişkinlerin %80’inin belirtilerinin 18 yaşından önce başladığını göstermiştir.

    OKB’nin başlangıcı genellikle çocukluk ya da ergenlik çağında ve sinsi olmaktadır. Erkek çocuklarda OKB daha ağır seyretmekte, kızlara göre birlikte ek ruhsal bozukluk daha sık bulunmaktadır.

    OKB’nin genellikle başlaması ile tanı konulması arasında geçen süre 2-3 yıl olmaktadır. Hastalığın bu kadar geç tanı almasının sebepleri arasında, çocukların kaygısının, tekrar tekrar sormalarının azalacağı düşüncesiyle ailelerin de obsesyon ve kompulsiyonlara eşlik etmesi, ailelerin ve çocukların belirtileri gizlemeleri, subklinik obsesyon ve kompulsiyonları olan ebeveynlerin çocuklarının semptomlarını fark etmemeleri, çocukların kendi obsesyonlarını ve kompulsiyonlarını iç görülerinin zayıf olması nedeniyle normal algılamaları, özellikle ergenlerin düşünce ve davranışlarındaki anormallikleri başkalarının öğrenmesi sonucunda damgalanacaklarını düşünmeleri, OKB’nin çocuk ve ergen sağlığı ile ilgilenen tıbbi personel ve doktorlarca iyi bilinmemesi, sayılabilir.

    OKB olan çocuklarda zeka düzeyi normal toplum normlarındadır.

    Tüm yaş gruplarında en sık görülen obsesyon bulaşma ile ilgili yineleyen düşüncelerdir. Kompulsiyonlar yineleyici davranışlar (ör.el yıkama, sıraya koyma, kontrol etme) ya da zihinsel eylemlerdir (dua etme, sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme). Kompulsiyonların amacı anksiyeteden korunmak ya da bunları azaltmaktır. En sık görülen kompulsiyonlar yıkanma ve temizlenmedir.

    Olguların %95’inde obsesyonlar ve kompulsiyonlar bir aradadır.

    NORMAL ÇOCUKLARDA GÖRÜLEBİLEN RİTÜELLER

    Ritüel

    Yaş

    Yatma ve yeme ritüelleri

    Küçük çocuklarda (6 yaşına dek sürebilir)

    Günlük eylemlerde değişime direnç

    Küçük çocuklarda (2-4 yaş)

    Çizgilere basmama

    Küçük çocuklarda

    Kontrol etme/denetleme

    Küçük ve büyük çocuklarda

    Sayma ve şans numaraları

    Büyük çocuklarda

    Dokunma

    Büyük çocuklarda (oyun oynarken)

    Yıkanma

    Okul öncesi çocuklarda (hafif şekilde), bazen ergenlerde

    Kirlenme/mikrop kapma korkusu

    Küçük ve büyük çocuklarda (hafif şekilde)

    ÇOCUKLARDA OKB’YE EŞLİK EDEN RUHSAL BOZUKLUKLAR

    OKB’de eştanı yaygınlığı %40-50’dir. Majör depresif bozukluğun OKB’si olan çocuk ve ergenlerde yaşam boyu görülme oranı %65-80 gibi oldukça yüksek oranlarda bildirilmektedir. Anksiyete bozukluklarının (yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, …) biri ya da birkaçının OKB ile birlikte görülme oranı da %50’lerdedir. Bunun yanı sıra tik bozuklukları, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, davranım bozukluğu gibi diğer ruhsal bozukluklar da sıklıkla çocuk ve ergendeki OKB’ye eşlik edebilir.

  • Psikolojiye Dair

    Psikolojiye Dair

    Duygu, düşünce ve davranışlar hayatımızda oldukça iç içe geçmiş üç ayrı kavramdır. Birçok kişi duygu ve düşüncelerini birbirinden ayırt etmekte güçlük çeker fakat beynimizin ürünü olan bu iki kavramı birbirinden ayırt edebilmek için bazı ipuçları vardır. Önce duygu ve düşüncenin anlamını genel hatlarıyla açıklayıp daha sonra bu ipuçlarından söz etmeye ne dersiniz?

    Duygunun herkes tarafından kabul görmüş bir tanımı yoktur. Tüm bilim insanları ve sanatkarlar duyguyu kendi alanları çerçevesinde incelemektedir. Carl Gustav Jung’un ”Duygusuz karanlığı aydınlatamayız ve bitkinliği harekete çeviremeyiz.” sözü duygulara karşı ortak düşünceyi destekler niteliktedir. Çünkü, duyguları yaşayabilmek insanın sahip olduğu en önemli özelliklerinden birisidir. Duyguların olmadığı bir yaşam düşünebilir misiniz?

    İnsan hayatı boyunca birçok olay ile karşılaşır, karşılaştığı olayları kendisine göre değerlendirir ve yorumlar. Bu noktada iç dünyamızın aynası olan duygular devreye girer. Unutmamalıyız ki, insan hiçbir zaman tek bir duygu yaşamaz. Hissedilenler her zaman birden fazla duygunun ürünüdür. Hatta bazen birbirine çok zıt duyguları bile aynı anda deneyimleyebiliriz. İşte yaşadığımız bu duygular düşüncemizi belirler ve düşüncelerimiz de davranışımızı. Ve aynı zamanda oluşturduğumuz düşünce var olan olumlu ya da olumsuz duygumuzu daha çok belirginleştirir.

    Duygularımızı ana hatlarıyla negatif ve pozitif olmak üzere ayırırsak; heyecan, mutluluk, neşe, iyimserlik gibi duygular pozitif duygular, üzüntü, korku, kızgınlık, öfke şiddet, kıskançlık gibi duygularsa negatif duygular olarak tanımlanabilir. Yani, kendimize nasıl hissettiğimizi sorduğumuzda aldığımız cevap bize duygumuzu verir. Fakat düşünceler başı-sonu belli cümleler halinde ifade edilir.

    Gelin bir alıştırma yapalım; Eşinizin her akşam aynı saatlerde eve döndüğünü düşünün. Bir akşam eşinizin genelde evde olduğu saatin üzerinden bir saat geçtiğini fark ediyorsunuz. Telefon ediyorsunuz fakat eşinizin telefonu kapalı. Şimdi düşüncelerimizi ve duygularımızı yazalım.

    Düşüncelerimiz:

    ”Kesin başına bir şey geldi.”

    ”Kaç kez söyledim beni merakta bırakma diye,yine ne işler peşinde bu adam!” 

     ”Kesin yine arkadaşlarıyla maça gitti. Artık bütün vaktini arkadaşlarına ayırır oldu!”

    Sırayla duygularımız:

    Endişe,korku

    Endişe,öfke

    Öfke,kıskançlık

    şeklinde olabilir.

    İşte duygu ve düşüncelerimizi bu örnekte farklı perspektiflerden net bir biçimde görmemiz mümkün. Şimdi başka bir şekilde deneyelim; Örneğin; çok eski ve sevdiğiniz bir arkadaşınızın yıllar sonra doğum günü dileklerini yazdığı bir mesaj alıyorsunuz. “Canım arkadaşım aradan o kadar zaman geçmesine rağmen doğum günümü unutmamış.” Yukarıdaki cümle bizim duygumuz mudur yoksa düşüncemiz midir? Doğru tahmin ettiniz! Düşüncemizdir. Peki burada nasıl duygular deneyimlemiş olabiliriz? Mutluluk Neşe…

    Şimdi olumsuz duygulara bir örnek verelim; Yarın tezinizi teslim edeceğinizi hayal edin ve henüz tezinizin yeterince iyi olduğunu düşünmüyorsunuz. Düşüncemiz: Yarın tezimi teslim edeceğim fakat her zamanki gibi bunu da beceremedim! Şimdi kendinize şunu sorun; Gerçekten şimdiye kadar başarabildiğiniz hiçbir şey yok mu? bu soruyu yanıtladığınızda aşırı genelleme yaptığınızı fark edeceksiniz.

    Şimdi kendinize sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Tezimi iyi bir şekilde teslim edemezsem düşük not alırım.” olacaktır.

    Kendinize tekrar sorun: “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Düşük not alırsam ortalamam düşer.” olacaktır.

    Diyelim ki belli bir yerde yüksek lisans yapma hayaliniz var ve ortalamanız düştüğünde bu hayalinizden uzaklaşıyorsunuz.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: ” … Üniversitesi’nde yüksek lisans yapamam.” olacaktır.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Hayalimi gerçekleştirememiş olurum.” olacaktır.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Eğer artık ’’Bu durum benim için neden önemli?’’ sorusuna verebileceğiniz bir yanıt kalmadıysa, kendinize şu soruyu sorun: “Hayalimi gerçekleştirememe konusunda ne hissediyorum?’’ Cevabınız; üzüntü, umutsuzluk, mutsuzluk, keder vs… olabilir. 

    İşte bu şekilde duygu ve düşüncelerinizi çözümleyebilirsiniz. Bazen bilgileri çarpıtma, hayatımızdaki olumluları yok sayma, olayları abartma, aşırı genelleme, kişiselleştirme, ya hep ya hiç biçiminde düşünme, zihin okuma gibi düşünce hatalarınızı fark edebilirsiniz. Böyle zamanlarda düşüncenizi destekleyen ve desteklemeyen “alternatif düşünceler” bulmaya çalışarak gerçekçi bir bakış açısı kazanıp bunun sonucunda daha sağlıklı davranışlarda bulunup hayatınızı daha yaşanılır kılabilirsiniz.

    Sevgiyle kalın…

  • Psikoterapi Sadece Konuşmak Mıdır?

    Psikoterapi Sadece Konuşmak Mıdır?

    Psikoterapi hakkında bilgi almak isteyen kişiler çoğu zaman şu soruyu sorarlar;

    ‘Konuşmak yani sadece konuşmak nasıl faydalı olacak, problemlerimi nasıl çözecek?’

    Şöyle cevaplayabiliriz bu soruyu; konuşmaktan kastınız evde ailenizle, çevrenizle, dostlarınızla konuştuğunuz gibi konuşmaysa evet faydalı olmaz. Ama terapide konuşma yani iletişim yoluyla problemi inceleriz. ‘‘Problem ne kadar süredir var, ne sıklıkta yaşanıyor, hayat kalitenizi nasıl etkiliyor’’. Yaptığımız şey seanstan seansa değişiyor. Bazen acı verici düşünceler veya anıları nasıl ardınızda bırakabileceğiniz veya kendinizi kısıtlayıcı inançlardan nasıl özgürleştirebileceğiniz üzerine odaklanacağız. Bazen korku, kızgınlık, hüzün veya pişmanlık gibi güçlü duygularla baş etmenin yeni yollarına bakacağız. Yeri geldiğinde sizin için önemli olan şeylerle temas haline geçmeniz üzerine, hedef kurmak veya etkili bir hareket planı oluşturma üzerine odaklanacağız. Yaptığımız şey, yaşadığınız problemin ne olduğuna, sizin nasıl ilerlediğinize ve size neyin yararlı olduğuna göre değişiyor.

    Psikoterapi Faydalı Mı?

    Terapiyebaşlarken ya da ilk seanslarda danışanlarda şöyle bir düşünce olur bunu seans sırasında da  ifade ederler;

     ‘Terapinin bende işe yaracağını düşünmüyorum.’

    Bu düşünce gayet doğal bir düşünce. Çoğu danışan ilk seanslarda bu ve benzeri düşüncelere kapılır. Ruh sağlığı alanında herkeste işe yarayacağı kesinleşmiş bir yöntem yok. Beden sağlığı gibi değildir ruh sağlığı. Eğitimlerimiz sırasında en sık duyduğumuz konu danışanın biricikliğiydi. Dolayısıyla  bu terapi modelinin yada psikoterapinin sizde işe yarayacağının sözünü veremem. Fakat size bunun bir çok kişide işe yaradığını, birçok danışanda başarılı sonuçlar elde edildiğini söyleyebilirim. Ayrıca bununla ilgili birçok akademik araştırma veya makale olduğunu da söyleyebilirim. Bütün bunlar tedavinin sizde de başarılı olacağını umut etmemizi sağlıyor. Fakat  ‘işe yaramayacak’ düşüncesine takılıp terapi için adım atmazsanız ya da başladığınız fakat sadece bir seans gittiğiniz terapiye devam etmezseniz kesin olarak işe yaramayacağını garanti edebilirim.

    Yaşamınızda benzer olumsuz düşünceleri sıkça yaşıyor ve düşünceler hayatınızı olumsuz etkiliyor değil mi? Kimse beni sevmiyor düşüncesi, kalabalıkta herkes benim beceriksizliğimi görüyor düşüncesi, ben beceriksiz biriyim düşüncesi, dışarı çıkarsam başıma kötü bir şey gelecek düşüncesi, panik atak sırasında kontrolümü kaybedeceğim, çıldıracağım, nefesim kesilecek gibi olumsuz düşünceler.. Bugüne kadar olumsuz düşüncelerin problemlerinin daha çok artmasını sağladı şimdi farklı bir şey yapmak ister misiniz?

    Yani  ben de işe yaramayacak düşüncesine rağmen denemek ister misiniz? Sonuçta bu sadece bir düşünce, hayatınızı kısıtlayan bir çok şeyde olduğu gibi sadece düşünce. Terapi sırasında sıkça konuşacağımız düşüncelerimizin duygularımızı, duygularımızın davranışlarımızı davranışlarımızın yaşamımızı nasıl etkilediğinin örneği gibi. ‘Terapi bir işe yaramayacak düşüncesi’ zihninin bir yerinde duruyor olsa da terapi yolculuğuna başlarsanız bir müddet sonra göreceksiniz ki o düşünce kendi kendine uzaklaşıp gitmiş ve siz terapinin hayatınızı, problemlere karşı değişen bakış açınızı başkalarına anlatıyorsunuz.

  • Sınav kaygısı ile baş etme yolları

    Sınav kaygısı; edinilen bilgilerin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.Sınav ve sınanma herkes için kaygı yaratan durumdur. Belli bir düzeye kadar kaygı yaşanması sanılanın aksine başarıyı olumlu yönde etkiler, kişiyi çalışma yönünde motive eder, dikkat ve konsantrasyon üzerine olumlu etkileri vardır. Ancak kaygı kişinin başarısını olumsuz yönde etkileyecek kadar arttığında bir bozukluk olarak kabul edilir.

    Sınav kaygısının nedenleri

    Sınava çok fazla anlam yüklenmesi kaygıyı arttıran önemli etkenlerdendir. Sınavın bilgi düzeyini değil de kişinin kendisini ve değerini ölçen bir araç olarak algılanması kaygıyı attırmaktadır.

    Sınavda başarısız olunması durumunda oluşacak sonuçlar ve ailelerin vereceği tepkiler konusunda abartılı düşünceler kaygıyı arttırmaktadır. Başarısızlık durumu felaketleştirilmekte hatta dünyanın sonu gibi algılanabilmektedir.

    Çocuğun veya ailenin mükemmeliyetçi beklentisi kaygı düzeyini yükseltir. Yüksek hedefler koymak ve yaptıklarının hatasız olması gerektiğine olan inanç çocuğu zorlayan etkenlerden biridir.

    Sınav konusunda yeterince hazırlıklı olmamak sınav kaygısını arttırır. Kişinin kendisini hazır hissetmediği bir sınavla ilgili kaygı duyma olasılığı daha yüksektir.

    Ailelerin kıyaslama, sürekli eleştirme gibi yanlış tutumları çocuğun kendisini yetersiz ve başarısız görmesine neden olmakta ve kaygısını arttırabilmektedir.

    Sınav kaygısının belirtileri

    Çok çalışılmasına karşın sınavlarda istenen başarı elde edilemez. Sınavlardan önce huzursuzluk, gerginlik, endişe,sıkıntı ve başarısızlık korkusu yaşanır. Ders çalışma sırasında odaklanamama ve dikkat dağınıklığı görülür. Kaygıların yoğunlaştığı dönemlerde mide bulantısı, kalp çarpıntısı, terleme, titreme ve karın ağrısı gibi bedensel yakınmalar görülebilir. Sınav sırasında genellikle bu şikayetler daha yoğun şekilde yaşanır. Başarısızlık korkusu nedeniyle ders çalışma ve sınava girme konusunda isteksizlik ve kaçınma görülebilir.

    Sınav kaygısı ile baş etme yolları

    Sınav kaygısını tetikleyen ve gerçekçi olmayan düşünce ve inançların alternatif ve gerçekçi düşünce ve inançlarla değiştirilmesi amaçlanmalıdır. “Sınavda kesin başarısız olacağım”,”Sınavda başarısız olursam ailem tarafından sevilmem” gibi gerçekçi olmayan düşünceler objektif şekilde değerlendirilip ”Yeterince çalışırsam başarabilirim” , “Başarısız olursam ailem üzülebilir ama beni sevmeye devam edeceklerdir” şeklinde gerçekçi düşüncelerle değiştirilmesi kaygıyı azaltmada etkili olmaktadır.

    Kaygının arttığı zamanlarda derin nefes alıp verme şeklinde nefes egzersizleri yapmak, gevşeme egzersizleri yapmak, dikkati başka yöne odaklama gibi teknikleri kullanmak rahatlama sağlayacaktır.

    Zamanın etkili kullanılması çok önemlidir. Sınav hazırlığına erken başlamak, programlı şekilde çalışmak ve bilgi eksiğini kapatmak gerekir. Kişi kendisini sınava hazır hissettikçe kaygısı azalacaktır.

    Ailelerin çocuklarına yüksek beklentiler yansıtmamaları çok önemlidir. Çocuklarda kaygı yaratacak söylemlerden ve kıyaslamalardan kaçınılmalıdır. Aileler çocuğun sergilediği çabayı ve başarıyı takdir etmeli ve her koşulda çocuklarını sevecekleri ve değer verecekleri mesajını vermelidir.

    Dr. Mehmet Çolak

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı

  • Çocuklarda takıntılar (obsesif-kompulsif bozukluk)

    Çocuklarda takıntılar (obsesif-kompulsif bozukluk)

    Obsesif-Kompulsif Bozukluğun (OKB) çocuk ve ergenlerde sıklığı %0.3 –0.9 olarak bildirilmekle birlikta daha sık olabileceği düşünülmektedir.. En sık ortaya çıktığı yaş 7, ortalama başlangıç yaşı 10’dur. Ancak literatürde ve klinik pratikte çok daha küçük yaşlarda başlayan (2 yaşa kadar) olgulara rastlanmaktadır. Ortaya çıkışıyla ilgili birçok psikolojik kuram ortaya atılmışsa da artık OKB’nin biyolojik temelleri olan nöropsikiyatrik bir hastalık olduğu kabul edilmektedir.

    Hastalık tipik olarak obsesyon ve kompulsiyolarla kendini gösterir.

    Halk arasında ‘takıntı’ veya ‘vesvese’ olarak adlandırılan durumun tıbbi terim olarak karşılığı ‘obsesyon‘ dur. Obsesyon, istenmeden gelen, uygunuz olarak yaşanan ve belirgin sıkıntıya neden olan, yineleyici düşünce, dürtü veya düşlemlerdir. Kişi bu düşünce, dürtü veya düşlemlere önem vermemeye, bunları baskılamaya veya başka bir düşünce ya da eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır. Kişi bu düşünce, dürtü ve düşlemlerin kendi beyninin bir ürünü olduğunun farkındadır. Ancak çocuklar bunu tam olarak ifade edemeyebilirler.

    Kişinin obsesyonlara tepki olarak yaptığı tekrarlayıcı davranış veya zihinsel eylemlere de tıp dilinde ‘kompulsiyon‘ adı verilmektedir.

    Örnek olarak bir kişinin ellerinin temiz olduğu bilmesine rağmen pis olduğunu düşünmesi ‘obsesyon’, bu düşünceden kurtulmak için gereksiz yere ellerini yıkaması ise ‘kompulsiyon’ dur.

    Obsesyonlar ve kompulsiyonlar az oranda herkeste görülebilir, ancak bunlar kişinin yaşam kalitesini ve işlevselliğini bozuyor ve ciddi zaman kayıplarına neden oluyorsa hastalık kabul edilir ve tedavisi gerekir.

    Yapılan çalışmalarda çocuklarda en çok görülen obsesyonların; ‘

    Kirlilik ,

    Hastalık bulaşacağı düşüncesi,

    Kötü bir şey olacak düşüncesi,

    Birinin öleceği veya hastalanacağı korkusu,

    Simetri,

    Cinsel içerikli düşünceler,

    Yasak veya şiddet içeren düşünceler,

    Anlatma, sorma onaylatma ihtiyacı‘ olduğu göze çarpmaktadır.

    Sık rastlanılan kompulsiyonlar ise;

    Yıkama,

    Kontrol etme,

    Düzenleme,

    Sıralama,

    Sayma,

    Dokunma,

    Tekrarlama,

    Biriktirme,

    Tekrar tekrar düşünme olarak sıralanmaktadır.

    Yapılan nörokimyasal çalışmalar, beyin görüntüleme çalışmaları ve nöropsikolojik değerlendirmeler hastalığa beynin bazal ganglionlar ve frontal bölgelerindeki birtakım işlev bozukluklarının sebep olduğu, serotonin ve dopamin gibi nörotransmitterlerin düzeylerinin de hastalığın ortaya çıkışıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Hastalığın genetik olarak geçişiyle ilgili de güçlü kanıtlar vardır. Yine çalışmalar göstermiştir ki bazı OKB vakaları Tik bozukluğu ve Tourette sendromu ile birliktelik gösterebilmektedir ve bu da bu vakaların benzer genetik orjinden kaynaklanabileceklerini düşündürmektedir.

    OKB’nin çocuklarda sanılandan çok daha fazla görüldüğü, ancak çocukların sıklıkla ayıplanacakları ve yanlış anlaşılacakları gibi düşünceler nedeniyle sıkıntılarının gizleme eğiliminde oldukları bilinmektedir. Anne-baba veya öğretmenler çocuklara yaklaşımlarında güven verici davranır, çocukların yanlarında rahat ve açık davranmalarını sağlayabilirlerse, çocuklar da sıkıntılarını söyleme konusunda rahat davranacaklardır.

    Peki çocuklar takıntılarını nasıl dile getirirler? Sıklıkla konudan bahsederken sıkıntılı oldukları göze çarpar. Kendileri aslında bu şekilde düşünmek veya davranmak istemedikleri halde içlerinden bir sesin (bazen kendi düşüncesi olduğunu söylerler, bazılarıysa başka birisinin sesi olarak tanımlayabilir) belli davranış ve düşüncelere yol açtığını dile getirirler. Örn:içinden herhangi bir şeye küfür etmek gelmesi, rahatsız edici cinsel içerikli görüntülerin göz önüne gelmesi, bir şeyi iki kez yapmazsa kötü bir şey olacağı veya kapıyı kilitlemiş olmasına rağmen sanki kilitlemediğini düşünmesi ve tekrar tekrar kontrol etmek zorunda kalması gibi.

    Bazen düşünceler eşlik etmeden sadece tekrar eden davranışlar (kompulsiyonlar) ortaya çıkabilir ve bunlar dışardan rahatlıkla gözlemlenebilir.

    Tedavi: OKB’de en başarılı tedavi ilaç + davranışçı kognitif terapidir. Genellikle tedaviye iyi yanıt veren bir hastalıktır. Tedavisiz kalan olgularda depresyon sıklıkla tabloya eklenebilir. Çocuğun işlevselliğini giderek daha fazla bozar, okul ve ev hayatını çekilmez hale getirebilir. Çevresi için de ciddi zorluklar yaratmaya başlar.

    Bazen çocukluk çağı psikozları OKB şeklinde başlayabilir. Bu nedenle çocuğun bir hekim tarafından tedavi edilmesi büyük önem taşır.

  • Duygu ve Düşüncelerin Kontrolü Mümkün Müdür?

    Duygu ve Düşüncelerin Kontrolü Mümkün Müdür?

    “En çok hangi duygunuzu/hissinizi kontrol etmek isterdiniz?” sorusunu birçok platformda, denk geldiğim sohbetlerde sormaya gayret ettim. Genellikle “nerden çıktı bu soru şimdi?” farkındalığı ile birlikte, “hüzün”, “ağlamaklı olmak”, “duygusallık”, “öfke”, ”sabırsızlık” ve benzeri duygu ve düşüncelerin “değiştirilmek” ve “kontrol edilmek” istendiğine dair geri bildirimler aldım. Amacım bir kamuoyu oluşturmak ve o doğrultuda yazımın son şeklini vermekti. Bu yüzden gizlilik ilkemiz temeline dayanan ve samimiyetle cevaplayan herkese buradan tekrar teşekkür ediyorum.

    Kontrol, kendi içinde bir bütünlüğü koruyan ve sınırları belirleyen bir denetleme yeteneği olarak özetlenebilir. Çevremizde (dış dünyada) olan biten birçok olay kendi kontrol kümemiz içinde ise direkt veya dolaylı olarak müdahale edebilir onu “kontrolümüz altında” yeni bir forma kavuşturabiliriz. Sevmediğimiz bir programı kapatmak gibi. Hoşumuza giden bir şarkıyı dinlemek gibi. İstediğimiz yemeği sipariş etmek gibi.

    Size şu haberi verebilirim ki çevremizde bize istediğimiz planlamalarda, hayatımızı düzenlemede, geçmiş, günümüz ve geleceğe yönelik kararlar almakta işimize yarayan yönetici pozisyonunda bulunduran bu kontrol yeteneği maalesef düşünceler ve duygular üstünde o kadar da işe yaramıyor. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni günde 20.000 ile 80.000 arası düşünce ve buna bağlı yine binlerce duygu üretiyor, işliyor ve geri plana itiyor.

    Peki nasıl oluyor da bu kadar çok düşünceden sadece bazılarını bu akışta “durdurup” sözde “kontrol” etmeye”, “başa çıkmaya”, “düşünmemeye”, “halletmeye” çalışıyoruz. Tabi bu “durdurmaya” veya “hızlıca göndermeye” çalıştığımız şeylerin birçok ekole göre bizimle bir bağlantısı var. Ek olarak yine bu olan bitenin son dönem terapilerde birçok açıklaması var. Bunlardan bazılarına değinecek olursak.

    *Kişinin kendine sınırlı özgürlük tanıması.

    *Kontrol etmekten başka bir yol ve yöntemi bilmiyor olması.

    *”Mutluluk” haricinde başka bir duygunun ve düşüncenin varlığını “olağandışı” kabul etmesi.

    *”Düşünmemeye çalışmak”, ”kabullenmemek” yaşanan sorunları ortadan kaldırır yanılgısı.

    Tabi bunlar sadece birkaç tanesi.

    Minik bir not: Yanlış anlaşılma olmasın, olan biten her şeyi kontrol edemiyor değiliz. Ancak sadece bir kısmını kontrol edebiliyoruz ve bunu da doğru noktalarda uygularsak yaşanan şeylerin daha anlamlı ve renkli kılınması çok daha mümkün görünüyor.

  • Özgüven Eksikliği

    Özgüven Eksikliği

    Özgüven; yeteneklerimiz ve kişiliğimiz hakkında gerçekçi bir düşünceye sahip olmaktır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmalıdır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmasıdır. Özgüven eksikliği ise; kişinin bunlardan şüphe duymasıdır. Yani kişi kendi yeteneklerinin ve kişiliğinin farkında olmayıp;bunlara dair olumsuz bir düşünceye sahip olmaktır.

    Şüphe duymadaki sebep birçok olabilir. Bunlardan biri güven eksikliğidir ve kişi bu nedenle kendi üzerine olumlu düşünmez. Bir diğer unsur; sevilme ihtiyacıdır ve sevildiğini hissetmemektir. Zaten özgüven sorunu yaşayan kişi ne kadar ilgi görürse görsün ona yetmeyecektir ve sevilmediğini düşünecektir. Kişinin pasif olması ve boyun eğmesi gibi unsurlar, hatta her şeye uyum sağlaması ve hiç itiraz etmemesi de eklenebilir. Yalnız kalmaktan çekindiği için o gruba uyum sağlar. Kişi kendisinden şüphe duyduğunda eleştiriyi çok ciddiye almaktadır; aşağılık duygusu baskın  gelmektedir.

    Bir diğer önemli şey ise; özgüven eksikliğinin depresyon ile karıştırılmamasıdır çünkü depresif bir durumda olur kişi, içine kapanır, evinden çıkmak zor gelir. Ancak bunu ayırt etmek çok önemlidir. Özgüven sorunu yaşayan kişi de kendisini ortaya koymaktan çekinir ve bu depresyon ile karıştırılıp; antidepresan kullanmaya kadar giden yanlış bir tedavi olabilir.

    Özgüven eksikliğinin oluşum nedeni nedir? Ne olur da kişi kendisini keşfetmekten ya da sergilemekten uzak kalır? Bu problemin oluşması geçmişe dayanıyor olabilir; aşırı koruyucu ve otoriter bir anne/baba var ise ve çocukluğunuzda bu ebeveynlerden birisi ya da her ikisi tarafından baskı gördüyseniz ya da birey yerine koyulmadıysanız; ”sen sus çocuksun ne anlayacaksın?” gibi cümlelerle aşağılandıysanız bu özgüven eksikliğine yol açan büyük bir etken olabilir(Tabi bu eleştiri hiçbir zaman tek seferle sınırlı kalmıyor ise yani süreklilik arz ediyorsa.).

    Bir başka açıdan bakıldığında; aşırı koruyucu ve zorlayıcı anne/baba varsa; bu sefer de hata yapmanıza ya da sorumluluk almanıza hiç olanak tanımadığından birey olarak kendinizi ortaya koymanız ya da riskli durumlar karşısında karar verme mekanizmanızın gelişmesi mümkün olmaz. Bu seferde sizin yerinize sürekli hareket eden birisi olduğundan yetişkin olduğunuzda ve kendinizle kaldığınızda özgüven sorunu yaşayabilrsiniz.

    Özgüven arttırmak için neler yapmak gerekir? Öncelikle bireysel değerlendirme yapmak çok önemli. Ben kimim, değerlerim, yeteneklerim, tercihlerin neler gibi; kişinin kendisinin farkında olması ile başlaması gerekir.Bir diğer önemli ama zor olan kısım risk almaktır; yani kendiniz olmaya daha doğrusu kendimizi ortaya koyarken çekindiğimiz durumların üzerine gitmeli yani risk almalısınız.

    İç muhasebe yapmak da, bir diğer önemli etken. Kişi kendisinin farkına varmaya çalışırken ya da bir durumla karşılaştığında vazgeçmeye çok meyilli olacaktır.

    Ancak önemli olan neye eğilimi olduğundan; kendini nasıl hissettiğidir. Bir diğer önemli madde de özeleştiri yapmak ama burada özeleştiri derken bahsettiğim olumsuz şeyler değil bir tek kimseye bağlı olmadan kendi yaşamınız üzerinde aldığınız kararlar ve koyduğunuz hedefler. Kendini sevmek ve kendini, yeteneklerini tanımak da diğer değindiğim maddeler kadar önemli. Çünkü kişi kendini severse ve bilerek ilerlerse attığı adımlar daha sağlıklı olacaktır.

    Belli bir hedef koymak da bir diğer basamaktır. Eğer hedef belirlemezseniz; o zaman havada kalacaktır atacağınız adımlar! Hedef belirlerken somut hedefler koymaya dikkat etmelisiniz ki kendinize çok yüklenmeyin. Aynı zamanda iç sesiniz; kendinizi eleştirel ve olumsuz olduğu için olumlu düşünce kısmını da geliştirmek gerekir. Bir diğer madde ise sağlam ve sonsuz iletişim kurmaya çalışmak; yani bir şeyleri kendi üzerine almak ya da kurmak yerine iletişim kurmayı denemek çok önemlidir.

    Tabi şunu da hatırlatmam gerekir ki; bu yazdıklarım çok genel şeyler ve baktınız ki bu gibi sorunlarla karşılaşıyorsunuz;işin içinden çıkamıyorsunuz ve yaşam kalitenizi olumsuz yönde etkiliyor o zaman bir uzman desteği almakta fayda var.

  • Ergenlikle İlgili Sorunlar

    Ergenlikle İlgili Sorunlar

    Ergenlik dönemindeki gencin hem vücudunda hem de düşünce ve duygularında değişimler olmaya başlamasıyla birlikte, bunlarla baş edemediğinde birçok psikolojik sorunla karşı karşıya kalmaktadır.

    Bunlar; Ergenlerde Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntılar), depresyon, yeme bozuklukları(anoreksiya nervoza ve bulimia nervosa), davranış bozukluğu, karşı olma ya da karşıt gelme bozukluğu, ergenlerde mevsim değişikliklerine bağlı ruhsal değişiklikler, ergenlerde öfke kontrol problemi, intihar, ergenlerde obsesif-kompulsif bozukluk (takıntılar).

    Burada bahsi geçin problemlerin bir ya da birkaçını çocuğunuzda görüyorsanız çok geç olmadan yardım almanızı öneririz. Ergenlik dönemi birçok davranışın oturduğu, ergenin kişilik yapısının oturduğu bir dönemdir. Bu dönemde karşılaştığımız psikolojik problemler karşısında dikkatli olmamız gerekir.

    Ergenlerde Depresyon Nedir?

    Çocukluk dönemine nazaran ergenlik döneminde depresyon daha çok görülmektedir. Aile içi sorunlar, düşük benlik algısı, başarıya dair sıkıntılar, duygu ve düşüncelerdeki yoğunluklar gençleri etkilemektedir. Ergenlikte depresyon; belirli olaylara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır ve kısa süreli görülmektedir. Gençler kendilerini üzgün hissederler.

    Ancak ciddi bir sorun olarak ergenlerde depresyon 15 günden uzun sürüyorsa; kişi kendisini değersiz buluyor, suçluyor, ümitsizse ve intihar düşünceleri, uyku ve iştah sorunları yaşıyorsa, bunun psikolojik bir sorun noktasına taşındığı dikkatinde olunmalıdır.

    Ergenlik hem o dönemde olan gençler adına hem de aile adına zor bir dönemdir. Ancak ailenin vereceği sevgi ve sahiplenmeyle, iyi iletişim ile de rahatlıkla aşılacak ve ilerlenecek bir dönemdir.

    Ergenlerde Karşı Olmak ya da Karşıt Gelme Bozukluğu

    Bu dönemde; ergenlik dönemindeki gençler özellikle ailelerine karşı, kendilerine söylenenleri yapmama hatta tam tersini yapma şeklinde davranışlar göstermektedir. Sanki bir başkaldırıda bulunuyor gibi; gençler kendi yararına olduğunu bilseler dahi tam tersini yapma eğilimi gösterirler.

    Tüm bunlara çok da olumsuz bakmamak gerekir. Çünkü bu dönemi yaşayan gençler özerkliğini ilan etmeye başlamış demektir. Aileler olarak da; çocuklarınızın kendisini ifade eden, kendisine güvenen ve kendi sorumluluklarını alan bireyler olmalarını hedeflemektesinizdir.

    Ancak aile içerisindeki iletişimi ve paylaşımı geliştirdiğinizde, ergenlik döneminde olan bireylerde karşı olma ya da karşıt gelmede azalmalar olduğunu fark edeceksinizdir.

    Ergenlerde Yeme Bozuklukları

    Anoreksiya Nervoza

    Özellikle son dönemde artışta olan reklamlar ve görüntü takıntıları sonrasında kız çocuklarında erkeklere oranlara daha çok görülmektedir. Ekranların aktarmış olduğu; daha ince olmanın daha güzellik, beğeni ve onaylanma algısı yaratması ile birlikte; özellikle ergenlik dönemindeki gençlerde de sıfır beden olma takıntısı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gerek diyet kısıtlaması uygulayanlar, gerekse aşırı yeme atakları olanlar zayıf kalmaya aşırı gayret gösterir karbonhidrat ve yağ içeren yiyeceklerden kaçınırlar.

    Bu hastalığın oluşumunda gelişimsel aile dinamikleri ve biyolojik faktörler önemli rol oynar.

    Bu kişilerin ergenlik dönemi sorunlarıyla baş edebilmede yetersiz oldukları, sosyal çevrede ince olmak önemliyse kendilik değeri ve başarının kriteri olarak anoreksiya nervoza geliştiği ileri sürülmektedir.

    Ergenlerde Bulimia Nervosa

    Bulumia nervosa, (kusma hastalığı) bir abur cubur seansından sonra, yani fazla yemekten sonra, kişinin istemediği fazla kalorilerden kurtulmak için kusma yolunu seçtiği bir hastalıktır. AAncak bir kerede 1000 kaloriden 10 000 kaloriye kadar çıkabilir. Bu kalorilerden kurtulmak için hasta ya kusar ya da laksatif kullanır. Bir de, zayıflama hapları alma, aşırı egzersiz yapma ve bu yüzden aşırı yorgun düşme gibi yolları seçenler de vardır.

    Bulumikler kendilerinin güvenli bir ortamda yaşamadıklarını düşünürler. Yaptıkları her şeyi başkalarını rahat ettirmek için yaparlar ve duygularını sürekli saklarlar. Yemek, bu kişilerin tek güven kaynağıdır. Ayrıca kusma işlemi burada tıpkı ağlama, bağırma ya da öfke duyma gibi, bir tür duyguların dışavurumu olarak da algılanabilir.

    Ergenlerde Mevsim Değişikliklerine Bağlı Ruhsal Değişiklikler

    Mevsim değişikliklerinde, özellikle bahar ayları zamanlarında bazı bireylerde olduğu gibi ergenlerde de, ruhsal bakımdan olumsuz etkilenmeler söz konusudur.

    Ergenlerde Öfke Kontrol Problemi

    Ergenlikte şiddetten hoşlanma ve saldırganca davranma görülebilir. Öfkesini sağlıklı bir şekilde dile getiremeyen ergen, bunu farklı yollarla ifade etmekte; bağırmakta, saldırmakta ya da hakaret etmektedir. Burada nerede zorlandığını, neyi ifade etmeye çalıştığını anlamak çok önemlidir.

    Ergenlerde İntihar

    İntihar, kişinin kendi özbenliğinden bunalmakla birlikte, kendi yaşamına son vermesidir. Ergenlik döneminde karakterin oluşmasındaki zorluklarla birlikte bu durum ortaya çıkmaktadır.

    İntihar riskinin yüksek olabileceğini gösteren durumlar şöyledir:

    • Depresyonda olan bir hastada ağır bunaltı, umutsuzluk, çaresizlik, suçluluk duygularının olması,

    • Daha önce başarısız olan intihar girişimlerinin olması,

    • Hastanın ölmek isteğini belirtmesi,

    • Alkol bağımlılarında iş yitimi, aileden ayrılma ve yalnızlık durumları,

    Ergenlerde Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntılar)

    Obsesyon (saplantı) irade dışı gelen, bireyi tedirgin eden,benliğe yabancı,bilinçli çaba ile kovulamayan,yineleyen düşüncelerdir. Kompulsiyon (zorlantı) ise çoğu kez saplantılı düşünceleri kovmak için yapılan,istenç dışı yinelenen hareketlerdir.

    Bu tür gençlerin konuşmaları düzgün ve aşırı kibardır. En küçük bir eksiklik bırakmama çabası yüzünden ayrıntılara çok fazla girerler. Düzenli ve çok titizdirler. Belli bir süre sonra bu titizlik dağınıklığa dönebilir.

    Genç saplantılardan oldukça fazla rahatsız olur. Çünkü gencin aklı sürekli bu düşüncelere takılır. Düşüncelerden kurtulmak için sürekli bir takım hareketleri yineler. Bunlar arasında ayıp ve günah şeylerin her akıla geldiği korkusu ve bunun için bir takım hareketleri yineleme sık görülür. Genç bunların anlamsız ve saçma olduğunu bilir ama içinden bunu yapmak için adeta birinin zorladığını düşünür.