Etiket: Düşünce

  • Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Psikoterapi, kişinin yaşadığı problemlere çözüm bulmak, kişinin uyumunu arttırmak, kişiye farkındalık kazandırarak olumlu yönde değişimini sağlamak amacıyla iki taraf arasında gerçekleşen etkileşim sürecidir. Bu süreç içerisinde terapist dürüst, tutarlı, içten, samimi ve empatik bir tutum içerisinde danışanı güven ve işbirliği ile koşulsuz kabul eder. Bu süreçte terapistler güvenilir belli bir takım teknikler ve teoriler ile süreci yönetirler. Bu yöntemlerden biri de Bilişsel Davranışçı Terapi’dir.

    Bilişsel Davranışçı Terapiye göre insanlar aynı olaylar karşısında farklı tepkiler vermektedir. Bu farklı tepkiler, kişilerin bu olayları nasıl yorumladığıyla ilgilidir. Bilişsel olarak yapılan yorumlar kişinin davranışlarını etkilemektedir. Hatta davranışları da duygusunu ve düşüncesini etkilemektedir. Bu sebeple bilişsel davranışçı terapide kişinin duyguları ve davranışlarında değişimler oluşturmak için danışanın düşünce sisteminde bir takım değişiklikler yapılması hedeflenir. Terapist ilk olarak düşünce hatalarını tespit eder ve bu düşünceler üzerinde çalışmaya başlanır. Kişi, duygularını ve davranışlarını etkileyen gerçekçi ve işlevsel olmayan düşüncelerini daha gerçekçi ve daha işlevsel bir hale çevirebilmeyi öğrendiğinde duygu ve davranışlarında olumlu yönde değişiklikler meydana gelmektedir. Bu terapi şeklinde düşünce, duygu, davranış değişikliği oluşturabilmek amacıyla çeşitli teknikler kullanılmaktadır.

    Bilişsel davranışçı terapiye göre erken dönem çocukluk yaşantıları kişinin temel inançlar ve varsayımlarını meydana getirmektedir. Kişinin işlevsel olmayan düşünceleri temelde yetersizlik veya değersizlik temel inancı etrafında şekillenmektedir. Altta yatan işlevsiz inançların değiştirilmesi ile düşüncelerde daha gerçekçi ve işlevsel değişiklikler meydana getirilebilmektedir. Altta yatan temel inançlarındaki danışanın bilinçli farkındalığı ve bu inançlardaki temel değişim danışanın yaşadığı sorunlarının tekrarlaması ihtimalini azaltmaktadır.

    Bilişsel Davranışçı Terapide danışanlar pasif bir katılım göstermezler. Terapilerde aktif olarak çalışmalara katılırlar. Danışanlardan düzenli olarak seanslara gelmeleri ve kendilerine verilen psikolojik ölçekleri doldurmaları beklenir. Danışanın seanslardaki deneyimlerini günlük hayatına aktarabilmesine yardım niteliği taşıyan ödevlerini, terapist ile birlikte belirledikten sonra uygulaması beklenir. Bu yüzden seanslarda işbirliği esastır. Danışanın sıkıntısı azaldıkça ve terapi sürecine alıştıkça, terapist seanslarda; hangi sorunlar hakkında çalışılacağına danışan ile birlikte karar vererek, düşüncesindeki bozuklukları belirleyerek, önemli noktaları özetleyerek ve seansların sonunda verilen egzersizleri danışan ile birlikte tasarlayarak danışanın süreç içerisinde daha aktif olmasını desteklemektedir.

    Terapiler amaca dönük ve probleme odaklıdır ve sorunun çözümüne odaklanmaktadır. Terapide tanıya bağlı kalmaksızın “şimdi ve burada” danışanın sorunları incelenmektedir. Bu amaçları terapist ile danışan aciliyet sırasına göre birlikte belirlemektedirler. Terapi süreci zamanı belirli ve kısa sürelidir. Seanslar genellikle haftada bir kez, 50 dakika şeklinde sürdürülür. Bu süreçte danışana kendi kendisinin terapisti olması öğretilmektedir. Kişinin özyeterliliğini kazanmasını sağladığı için bu terapi şeklinin öğretici ve eğitici bir yönü vardır.

    Bilişsel Davranışçı Terapi ile çalışılabilecek alanlar:

    • Depresyon

    • Panik Bozukluk

    • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    • Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)

    • Obsesif – Kompulsif Bozukluk

    • Yeme Bozuklukları

    • Uyku Bozuklukları

    • Somatoform Bozukluklar

    • Kişilik Bozuklukları

    • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    • Cinsel İşlev Bozuklukları

    • Madde Bağımlılığı

    • Öfke Problemleri

    • İlişki Problemleri

    Bilişsel davranışçı terapi özellikle kaygı bozuklukları, depresif bozukluklar, panik bozukluklar, fobik bozukluklar üzerinde oldukça etkili ve işlevsel terapi yöntemlerinden biridir.

  • Duygusal Açlık

    Duygusal Açlık

    Kişi olumsuz duyusuyla baş edebilme yolu olarak yemek yemeyi seçiyorsa, eninde sonunda bunu fark eder ancak fark etse dahi bunu durduramaz. Bunun da sebebi tamamen beyin yapısıyla alakalıdır. İnsan beyni sağ ve sol lob olmak üzere iki farklı yarım küreden oluşmaktadır ve her yarımkürenin işlevi farklıdır. En genel anlamıyla, sağ beyin duygusal tarafımız, sol beyin ise mantıksal tarafımızdır. Herhangi bir olumsuz duygu yaşandığında, sağ beyine gelen kan damarlarında artış olur ve sağ tarafta hafif bir büyüme olur. Bu büyüme, iki beyin arasındaki bağlantıyı kuran hatlarda azalmaya sebep olur. Bu azalma sonucunda da, sol taraf yeteri kadar işlemleme yapamaz. Başka bir deyişle, birey yeterince mantıklı düşünemez hale gelir ve her ne kadar yemek yemenin olumsuz duygusunu gidermeyeceğini bilse bile bu davranışını durduramaz.

    Bu noktada, bireyin hangi duyguyla baş etme güçlüğü olduğunun farkındalığını kazanması oldukça önemlidir. Dolayısıyla ilk hedef, kişinin kendi duygularının farkına varmasıdır.

    İkinci hedef ise, hangi duyguyu neden yaşadığının farkına varmasıdır. Bu da bireyin yaşadığı olay, durum veya davranışlar sırasında aklından geçenler ve atfedilen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, bireyin düşünce yapısı ele alınmalı ve neye ne anlam yüklediği gözden geçirilmelidir.

    Üçüncü hedef ise, bireyin düşünce yapısını şekillendiren temel yapıya inebilmektir. Temel yapı da, yetiştiriliş tarzımız ve yetiştirilirken sorgulamadan kabul ettiğimiz doğrular ve yanlışlarla alakalıdır. Anne-babalar, çocukları küçükken (0-6 yaş) onlara bir sürü söz söylerler, bir sürü davranışta bulunurlar. Bunların bazıları yanlıştır, bazıları da çocuklar tarafından yanlış algılanırlar ve bir takım düşünceler kalıplaşır. Kalıplaşan düşünceler de, aynı bilgisayardaki dosyalar gibi, beynimizin içinde dosyalar halinde kodlanırlar. Örneğin, “yanlış yapmamalıyım” düşüncesi olumsuz duyguyu tetikler. Böyle düşünen bir birey küçüklüğünde bir kere yanlış yaptığında annesinden veya babasından ceza gördüyse ya da kendisine kızdılarsa; bu beyinde “yanlış yaparsam cezalandırılırım” şeklinde kodlanır ve fark edilip düzeltilmezse, bu şekilde hayat boyu devam eder.

    Dolayısıyla, herhangi bir olumsuz duygudurum fark edildiğinde, akıldan geçen düşünceler, bu düşüncelerin doğruluk payları, ne zaman ve nasıl kodlandığı gözden geçirilmeli ve gerektiği noktalara müdahale edilmeli, dosyalar yeniden düzenlenmeli veya gerektiğinde silinip baştan kodlanmalıdır. 

    Çok basitmiş gibi gözüken duygusal açlığın altında böyle bir mekanizma yattığından, birçok kişi kendisini “iradesizim, başarısızım, beceremiyorum” gibi sıfatlarla etiketlemesi, kendisine acımasızca davranmasına neden olmaktadır. Bu mekanizma anlaşılıp, tedavi edildiğinde, bireyin diyet yapması çok daha kolay hale gelecektir.

  • Bedenime Neler Oluyor?

    Bedenime Neler Oluyor?

    Bir gece aniden göğsünüzdeki sıkıntının ağırlığı ile uykudan uyanıp nefes alamıyormuş gibi hissettiğiniz ve kalbinizin bütün vücudunuzda atıyormuşçasına sesini ve çarpıntısını duyduğunuz oldu mu?

    Yataktan fırlayıp kalp krizi geçiyorum korkusu ile yakınlarınızı uyandırıp apar topar en yakın sağlık kuruluşunun acil servisinde buldunuz mu kendinizi?

    İlk sarsıntıyı acil serviste sakinleştirici bir iğne ile atlatırken sizinle ilgilenen doktorun “fiziksel hiçbir şeyi yok merak etmeyin eve götürebilirsiniz” dediğini duyduğunuzda buna inanamadığınız ve aslında çok ciddi bir hastalığınız olduğunu ama doktorların bulamadığını düşündüğünüz oldu mu?

    Elbette sonraki günler o gece ne yaşadığınızı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak tüm poliklinikleri sırayla dolaşıp onlarca tetkik yaptırarak ve her seferinde “bu doktorlar hiçbir şey bilmiyor! O gece ne yaşadığımı ben biliyorum kesin benim ciddi bir hastalığım var ama bulamıyorlar” diyerek geçecektir.

    Artık gidebileceğiniz doktor ve poliklinik kalmadığında size psikiyatriyi öneren kişiye çok öfkeleneceğinizi ve sizi kimsenin anlamadığı düşüncesi ile çaresizce araştırmaya, internetten okumalar yapmaya ve “ya yeniden yaşarsam o gece gibi bir geceyi” korkusu ile uyuyamaya korkar hale geleceğinizi biliyoruz.. Çünkü yaklaşık  8 yıldır aynı süreci dinliyoruz danışanlarımızdan! Size ve en çok da bedeninize ne mi oluyor?

    Bedeniniz konuşuyor ve size bir şeyler söylemeye çalışıyor, dikkatinizi kendinize yöneltmeye çabalıyor …

    O geceden beri aklınız bedeninizde öyle değil mi? En ufak değişiklikleri anında hissetmiyor musunuz?

    Sizi bunaltan ortamlardan yerlerden ve kişilerden uzaklaşmaya başlamadınız mı? Artık daha dikkatli ve seçici değil misiniz? Evden çıkarken sağlık kuruluşlarının veya acil servislerin yerini iyice ezberlemediniz mi? Artık çantanızda su, kolonya, ıslak mendil ve acil durumlarda aranacak kişilerin yazılı olduğu bir kağıt v.s gibi şeyler yok mu?

    Fark ettiniz mi? Eskisinden daha fazla ilgileniyorsunuz kendinizle ve neye ihtiyacınız olduğuna dair kendinize dönüp bakıyorsunuz…

    Sonuç olarak bütün bu yeni şeyler sizi tedirgin etse de, kaygılı düşünceler içinde bunalsanız da aslına bakarsanız bedeniniz amacına ulaştı ve dikkatinizi kendinize yöneltti… Daha önce hiç olmadığı kadar…

    Ne yapmalıyız?

    “O gece” den önceye, birkaç hafta, birkaç ay, hatta birkaç yıl önceye gidin. Zamanda bir yolculuk yapın!

    Neler oldu, neler yaşadınız neler biriktirdiniz ki bedeninizde bir taşma var artık? Yaşadıklarımızdan bize kalan ne kadar olumsuz duygu ve düşünce var içimizde biriktirdiğimiz… Hepsi birer çöp hükmünde.

    İfade etmediğimiz, boğazımızda takılıp kalan ve bir yumru gibi nefesimizi tıkayan ne kadar cümle var kimbilir…

    Nasıl olsa anlamayacaklar diyerek kurulmamış yüzlerce binlerce duygu içeren cümle var, şimdi göğsümüzde kocaman bir kaya gibi hissettiğimiz…

    Şimdi ise yaşadığınız şey; biriken duyguların düşüncelerin ve bedenimizde sıkışıp kalan olumsuz enerjinin etkileri..

    Çaresiz ve çözümsüz gibi görünse de ihtiyacınız olan, içinizde bir yerlerde biriken bu çöplerden arınmak ve bedeninizin nefes almaya başlamasını sağlamak..

    EMDR bu sorunlarla çalışan bir psikoterapi yöntemidir ve duyguyu, düşünceyi ve bedeni bir bütün olarak kabul eder ve bedene nefes alacak bir temizlik yapar. Bedeni bir kaynak olarak kabul eder ve içimizdeki iyileşme gücümüzü açığa çıkararak kendimizi iyileştirmeye destek olur.

  • Çocuk ve ergenlerde depresyonu anlama

    Depresyon çocuklarda ve ergende nispeten yaygındır ve yetişkinlerde olduğundan çok daha farklı görünebilir. Örneğin, depresyondaki çocuklar üzgün olmaktan çok huysuz görünebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları etkinliklere ilgi duymazlar.

    Uyku durumlarında veya yeme alışkanlıklarında değişiklikler gösterebilir, kendileri veya başkaları hakkında olumsuz şeyler söyleyebilir veya gelecekte kötü şeylerin olmasını bekleyebilirler.

    Depresyondaki bazı çocuklar yorgun ve motive olmazken diğerleri huzursuz görünebilir.

    Neredeyse tüm çocuklar bazen bu şekilde kötü hissedebilirler – bu normaldir; ancak bu çocuklar üzgün, kötü hissetmekte “takılıp kaldıklarında” sorun oluşturur. İyi haber şu ki, çocukların kendilerini daha iyi hissetmelerine ve duygularını yönetmelerine yardımcı olacak bazı etkili yollar var – böylece bu durumda takılıp kalmıyorlar.

    Depresyon, çocukları sinirli, kolay kızan yapıya getirebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları şeyleri yapmamaya itebilir.

    Nasıl Hissettiğimizi Değiştirmek İçin Nasıl Düşünüp, Neler Yaparız?

    Hepimiz kendimiz için düşündüğümüz şeylerden ve duygularımıza yanıt olarak yaptığımız şeylerden etkileniriz. Yağmur yağıyor ve siz kendi kendinize şunu düşünüyorsanız, “Of, olamaz! Şimdi tüm planlarım mahvoldu!”; kendinizi çok kötü hissedebilir ve buna karşılık bütün gün bir şey yapmadan durabilirsiniz.

    Bunu yaparsanız, daha iyi hissetme şansınızı kaçırabilirsiniz. Öte yandan, “yağmur yağdığına sevindim; şimdi içeride kalabilir ve okuduğum harika kitabı bitiririm “derseniz, mutlu hissedecek ve hoşlandığınız bir şeyi yaparsınız.

    Üzücü veya tuhaf bir ruh hali olan çocukların, hayatlarındaki olaylar hakkında olumsuz düşünceleri olması ihtimali yüksektir. Bunun sonucunda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardımcı olacak etkinlikler seçme olasılığı daha düşüktür. Bu programda, çocuğunuz düşünceyi değiştirerek, davranışları değiştirerek veya her ikisini de değiştirerek ruh halini iyileştirmenin yollarını öğrenecektir.

    Çocuğum Neden Depresyonda?

    Çocuklarda ve ergenlerde depresyonun, biyolojik faktörler, psikolojik faktörler (düşünce ve duygular gibi) ve sosyal faktörler (okul ve arkadaşlar gibi) olmak üzere birçok farklı nedeni vardır. Depresyon sıklıkla çok sayıda stresör ve duyarlı yapıya sahip çocukta kontrol hissi kaybı sonucu oluşur.

    Hassas/Duyarlı Kişilik

    “Hassas kişilik”, bazı çocukların daha kolay incinme veya daha üzgün olma eğiliminde olduğu anlamına gelir. Kötü durumlara veya tehditkar görünen bilgilere daha güçlü ve fazla tepki verirler. Hassas bir kişiliğe sahip bir çocuğun, yaşam boyu olumsuz duygular ve duygudurum bozuklukları yaşama riski artmıştır/daha fazladır.

    Kontrol Kaybı

    Hassas bir kişiliğe sahip olan ve hayatlarında meydana gelen şeyleri kontrol edemeyeceklerini düşünen çocukların kötü deneyimlerden olumsuz bir şekilde etkilenme olasılığı daha yüksektir.

    Bir şeylerin kontrol dışı kalması bu çocuğun dünyayı deneyimleme, zorlukları çözme ve gerektiğinde yardım alma imkânlarını sınırlayan durumlarla daha da ağırlaşabilir. Çocukların, durumu ortadan kaldırarak veya baş etme becerilerini öğrenerek kötü durumlar üzerinde bazı kontrollerinin olduğuna inanmaya ihtiyaçları vardır.

    Stresli Deneyimler

    Hassas bir kişiliğe sahip çocuklarda stresli deneyimler ruh halini de şekillendirebilir.

    Örneğin, başarısızlığa uğramış hassas çocuklar, geçmişte oldukça başarılı olsalar bile başarılı olamayacaklarına inanmaya başlayabilirler. Akranları tarafından reddedilen duyarlı bir çocuk sosyal deneyimlerden çekilebilir. Aynı çocuk, bir şeyi olduğundan çok daha olumsuz görebilir veya kolayca vazgeçebilir.

    Olumsuz Düşünceler

    Depresif çocuklar dünyayı diğer çocuklarınkinden daha olumsuz olarak görme eğilimindedirler. Neyin yanlış gideceğini hayal etmede çok iyidirler. Bu eğilim üç önemli yolla ortaya çıkmaktadır: (1) dikkat ettikleri şeyler, (2) durumları yorumlama biçimi ve (3) kendi kendilerine konuşmaları.

    Dikkat

    Depresif çocuklar olumsuzluklara diğer çocuklardan daha fazla odaklanırlar. Örneğin, durumun iyi gitmediğine dair işaretlere dikkat etme ve mutsuz olayları mutlu olaylardan daha fazla hatırlama olasılıkları daha yüksektir.

    Yorumlama

    Depresyona maruz kalmış çocuklar, kendileri, başkaları ve dünya hakkında olumsuz düşünceler düşünmeye başlar. Örneğin, depresyondaki çocuklardan bir sınavda niçin iyi bir sonuç almadığına dair nedenleri düşünmeleri istendiğinde, “çünkü sınav zordu” yerine “akıllı olmadığım için” şeklinde düşünmeleri daha olasıdır.

    Kendi Kendine Konuşmak

    Depresyona maruz kalmış çocuklar da endişeli olmayan çocuklardan daha “olumsuz” kendi kendine konuşma üretirler. Yani, diğer çocuklara göre kendilerine “Bunu asla yapamayacağım” gibi ya da “İşler asla yürümez” gibi şeyleri söylemeleri daha olasıdır.

    Olumsuz düşünceler umutsuz duygulara neden olabilir; umutsuzluk çocukları yaşamlarındaki sorunları çözmeye çalışmaktan ziyade vazgeçmeye yönlendirebilir.

    Kognitif Davranış Terapisi Nasıl Yardımcı Olabilir?

    BDT, çocuklara zorluklarını çözmek için başa çıkma becerileri geliştirmelerinde yardımcı olur. Çocuklara çeşitli beceriler öğretilir. Terapist, çocukla birlikte çalışarak kendisine en çok yardımcı olacak becerileri belirlemeye çalışır.

    Çocuklar da bu becerileri pratik/egzersiz yaparak geliştirirler bunun sonucunda yeni bir bakış açısı geliştirirler.

    Depresyondaki çoğu çocuk belli düşünce alışkanlıkları ve davranışları geliştirdiğinden pratik/egzersizlerin başında yeni yollar denemek için kendilerini garip görebilir, isteksiz hissedebilir veya samimi görmeyebilirler.

    Çocuk bu becerileri denediğinde terapist veya bir ebeveyni çocuğu teşvik eden ve destekleyen bir rehber görevi görebilir.

    Özetle, BDT, çocukların/ergenlerin sorunlarla baş etmede yeni baş etme becerileri öğrenmelerine ve dünyayı yeni bakış açısı ile görmelerine yardımcı olan pratik uygulamalar içerir.

  • Psikolojik Olarak Güçlü Çocuklar Yetiştirmek İçin 3 Öneri

    Psikolojik Olarak Güçlü Çocuklar Yetiştirmek İçin 3 Öneri

    Çocuğunuzun ödevleri, basketbol maçı, sınav notları gibi günlük hayatın sorunlarına takılıp ebeveynliğe büyük pencereden bakmayı unutabilirsiniz. Bunun sonucu olarak da birçok çocuk sorumluluk sahibi yetişkinler olmaları için gerekli olan ruhsal gücü geliştiremiyorlar. Aşağıda yazan 3 maddeyi uygulayarak çocuğunuzun şu anda olduklarından daha güçlü olmalarına yardımcı olabilirsiniz.

    1- Gerçekçi Düşünmeyi Öğretin

    Çocuğunuzun düşünme şekli onun nasıl hissettiğini ve nasıl davrandığını etkiler. Bu yüzden negatif düşünceleri ile nasıl baş edeceğini ona öğretmek önemlidir. Aynı yetişkinler gibi çocuklar da felaketleştirme, kendinden şüphe etme ve acımasız eleştiri gibi düşüncelerle mücadele eder. Bu düşüncelerini dışa vuran çocuğa karşı bazen ebeveynler ‘endişelenmeyi bırak’ veya ‘herşey yoluna girecek’ gibi cevaplar verebilmektedir. Birçok ebeveyn çocuğuna nasıl sağlıklı bir telkin (self-talk) uygulayabileceğini öğretmemekte. Bu telkin ‘pozitif düşün’ diyip geçmek kadar basit değil, çünkü her şeyin yoluna gireceğine güvenmeyen çocuklar hayatın getireceği zorluklara hazırlıksız yakalanabiliyor.

    Örneğin; ”matematik sınavından asla geçemeyeceğim” diyen bir çocuğa bu düşüncesini kendi kendine ”matematik sınavından alacağım notu daha fazla ders çalışarak ve öğretmenimden yardım isteyerek arttırabilirim” şeklinde yeniden çerçevelemesi öğretilebilir. Daha gerçekçi düşünen çocuklar zorluklar karşısında daha dayanıklı ve daha özgüvenlidir.

    Çocuklarınıza düşünce dedektifliği yaparak bir düşüncesini destekleyen ve desteklemeyen kanıtları incelemeyi öğretebilirsiniz. Size olumsuz bir düşüncesini açıklayan çocuğa ”sana bunun doğru olduğunu düşündürten nedir?” ve ”bunun doğru olmadığının kanıtları neler olabilir?” diye sorabilirsiniz.

    2- Duygularını Yönetmeyi Öğretin

    Amerika’da bir lisede yapılan araştırmaya göre gençlerin %60’ı duygusal olarak hayatın gerçeklerin kendilerini hazır hissetmiyorlar çünkü rahatsızlık veren duygularla mücadele etmek için gereken özelliklere sahip değiller. Ebeveynler tarafından söylenen ”korkma” ”üzülme” gibi cümleler, çocuklara hissettikleri duyguların yanlış olduğunu ya da bu duygularla baş edemeyecekleri düşüncesini aşılıyor.

    Çocuklara duygularını tanımayı ve onları etiketlemeyi öğretin. Bu, o duygularlar baş etme yolunda atılacak ilk adımdır. ”Ben şu an kaygılıyım ve bu kaygı korkutucu şeylerden kaçmama sebep oluyor” diyen bir çocuk korkularıyla yüzleşmekte daha donanımlı olacaktır.

    3- Pozitif Aksiyon Almayı Öğretin

    Bazı ebeveynler, çocukları karşılaştıkları zorluklardan kurtarma konusunda çok hızlı davranıyor ve çocuklara sağlıklı seçimler yapma fırsatını tanımıyorlar.

    Pozitif aksiyon almak; korkularla yüzleşmek, yorgunken sabretmek, popüler olmamasına rağmen değerlerine göre davranmak anlamına geliyor. Duygularına ters bir şekilde davranabilen ve ”rahatsız” olmayı tolere edebilen çocuklar hayata karşı daha mücadeleci bir tavır sergiliyor.

    Çocuklarınıza problem çözme becerilerini öğretin, onlara kendi hayatları ve başkalarının hayatları üzerinde değişiklik yapma gücü olduğunu gösterin, her gün atacakları küçük adımlarla kendilerinin daha iyi bir versiyonuna dönüşebileceklerini öğretin.

  • Daha Farklı Düşünmek Mümkün: Alternatif Düşünce Nedir?

    Daha Farklı Düşünmek Mümkün: Alternatif Düşünce Nedir?

    Depresyon ve anksiyete bozukluklarının bilişsel kuramına göre kişinin karşılaştığı bir olay sonrası kendiliğinden ortaya çıkan düşüncelerine otomatik düşünce denir. Otomatik düşünceler olaylara olan bakışımızı ve nasıl tepki verdiğimizi etkilerler. Otomatik düşünceler ara inançlara, ara inançlar da temel inançlara dayanır.

    Temel inançlar

    Ara İnançlar

    Otomatik Düşünceler

    Temel inançlar en önemli inanç düzeyidir, geniş kapsamlı, değişmesi zor ve oldukça genellenmiştir, ebeveyn tutumları, mizaç, geçmiş deneyimler ile şekillenirler. Temel inançlar, ara inanç sınıfının ortaya çıkmasına sebep olur. Ara inanç sınıfı ise tutum, kural ve varsayımlardan oluşur, temel inançlara göre daha az katı ve daha az genellenmişlerdir.

    Örneğin:

    Temel İnanç:Yetersizim.

    Ara İnanç: Zor birşeyi yapmaya çalışırsam başaramayacağım.

    Otomatik Düşünce: Bu konu çok zor, anlayamıyorum, asla anlayamayacağım.

    Bu otomatik düşünce sonrası kişinin duygusal tepkisi cesaretin kırılması, fizyolojik tepkisi vücudunda ağırlık hissetmesi, davranışsal tepkisi ise çalışmayı bırakıp tv izlemek olabilir. Başka bir deyişle tepkilerimiz otomatik düşüncelerimizle şekillenir.

    Bilişsel davranışçı terapi, kişinin işlevsiz otomatik düşüncelerini tespit ederek onların yerine alternatif/gerçekçi düşünce geliştirmesini sağlar. Alternatif/gerçekçi düşünceler otomatik düşüncelerin yerini aldığında kişilerin karşılaştıkları durumlara daha işlevsel tepki vemeleri sağlanır.

    Aşağıda panik atak geçiren bir kişinin otomatik düşünceleri ve kullanabileceği alternatif düşünceleri listelenmiştir.

    Otomatik Düşünce: Kalp krizi geçireceğim.

    Alternatif Düşünce: Şu an kalbim hızlı çarpıyor ama bu kalp krizi geçireceğim anlamına gelmez. Spor yaparken ve merdivenden çıkarken de kalbim hızlı çarpıyor. Ne bunlarda ne de bir panik atakta kalp krizi geçirmedim.

    Otomatik Düşünce: Asla iyileşmeyeceğim.

    Alternatif Düşünce: Psikoterapi görerek iyileşen çok sayıda insan var, ben de elimden geleni yapıyorum, pekala onlardan biri olabilirim.

    Otomatik Düşünce: Delireceğim.

    Alternatif Düşünce: Delirmek daha farklı birşey. Ben deli değil endişeliyim ve korkuyorum. Vücudumu ve düşüncelerimi kontrol etmekte zorlanıyorum fakat bu deli olduğum anlamına gelmiyor.

    Otomatik Düşünce: Ya panik atak sırasında bayılırsam?

    Alternatif Düşünce: Daha önce çok kez panik atak geçirdim ve hiç bayılmadım.

    Otomatik düşünceleri alternatif düşüncelerle değiştirirken dikkat edilmesi gereken şeylerden biri otomatik düşünceyi doğru tespit etmektir. Otomatik düşünce olarak ara inanç ve temel inançları değiştirmeye çalışırsak bu psikoterapi başlangıç için doğru bir adım olmayacaktır çünkü bu inançlar daha katıdır.

  • Depresyonu Tanımak

    Depresyonu Tanımak

    Yaşamımız boyunca en az bir sefer, çaresizce mutsuz ve yorgun hissettiğimiz, dikkat dağınıklığı yaşadığımız, başkaları ile görüşmekten kaçındığımız ve etraftaki insanlara, hiçbir şey yapmadıkları halde hınçla dolduğumuz olmuştur. Bunca negatif duygunun yarattığı boşluk, çaresizlik ve öfkenin altından kalmak bir hayli güçtür. Kişisel başa çıkma yöntemleri ile böyle durumlardan bazen sıyrılırken bazen de çözümsüz ve çaresiz hissetmeye devam ederiz.

    Kötü hissedildiğinde “depresyondayım” demek aslında mutsuzluğun sınırlarını çizebilmek için ferahlatıcıdır. Ancak temelde duygudurum bozukluğu çatısı altında olan major depresyon için, aşağıdaki belirtilerden en az beşini her gün ve iki hafta süreyle deneyimliyor olmak, bir depresyon hastasını belirlemeye olanak sağlar;

    ⟶ Günün büyük kısmında ve en az iki hafta süreyle her gün, çökkün ve üzgün hissetmek

    ⟶ Günlük işler ve faaliyetlerle ilgili hoşnutsuz hissetme

    ⟶ Uyku bozuklukları; örneğin gece uykuya dalmada zorluk veya gece sık sık uyanma

    ⟶ Davranışların yavaşlaması veya tam tersi panik halinde olma

    ⟶ İştah azalması veya iştah artışı, buna bağlı olarak gözle görülür kilo kaybı veya kilo alımı

    ⟶ Aşırı yorgunluk ve enerji eksikliği hissetme

    ⟶ Değersizlik ve suçluluk duyguları, sürekli kendini olumsuz bir şekilde eleştirme

    ⟶ Dikkat toplamada güçlükler

    ⟶ Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyonlu kişilerde düşünce yapısı da bariz bir şekilde farklılaşmış durumdadır. Kendileri, gelecekleri ve içinde bulundukları çevre hakkında endişeli, olumsuz ve kötümser düşünce kalıplarına sahiptirler. Bu kalıp düşünceler, depresif belirtileri olan bireylerde olumsuz otomatik düşüncelerin yaygınlaşmasına yol açar. Bu olumsuz düşünceler tipik bir şekilde başkaları tarafından sevilebilirlik ve kabul görme ile alakalıdır.

    Örneğin, işteki ufak bir başarısızlığı depresyonlu bir kişide geçmişteki ve gelecekteki olası  yetersizliğinden kaynaklanmış gibi algılanabilir ve çaresi olmayan bir durummuş gibi üzüntü yaşanabilir.

    Depresif bireyler, olumsuz yaşam olaylarına odaklanmaya daha çok meyillidirler. Olumsuz kelimelere karşı algıda seçicilik yaşamaktadırlar. Yapılan bir araştırmada, depresyon teşhisi alan bir grup hastaya bir kelime listesi verilmiştir ve içinde “başarısızlık, yenilgi, aldatılma” gibi olumsuzluk içeren kelimelerin de bulunduğu bu listeyi olabildiğince hızlı okumaları istenmiştir. Bu grup, zihinsel ve eğitimsel açıdan bir farkları olmadığı halde depresyon teşhisi olmayan kıyas grubuna göre listeyi daha uzun sürede okumuştur.

    Bu araştırmada, depresif hastaların olumsuz kelimeler üzerinde daha uzun süre durarak daha çok vakit kaybetmeleri, olumsuza karşı algısal bir seçicilik yaşadıklarını gösterir.

    Bu çalışma günlük hayata uyarlanırsa, depresif bireylerin olumsuz olayların ve söylemlerin üzerinde daha çok durduğunu ve olumsuz duygularını daha çok beslemeye meyilli oldukları çıkarımını yapılabilir.

    Major depresyon başa çıkılması güç ve hayatın seyrini etkileyen bir hastalıktır. Fakat çözümsüz ve çaresiz değildir, ilaç tedavisi ve psikoterapi ile, çoğu zaman tek başına psikoterapi ile başa çıkılabilen ve kontrol altına alınabilen bir durumdur. Hayatın çeşitli sorumluluklarının yanı sıra depresyon ile boğuşmak yorucu ve güç gerektiren bir iştir. Bu sebeple karşı koyulmalı ve çözüm yollarına başvurulmalıdır.

  • Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Uzun süreli, dirençli ve kronik bir şekilde devam eden hastalıklar stresli ve yorucudur. Çaresizlik ve umutsuzluk duyguları çökkün bir ruh durumuna yol açabilir. Uyku düzeni bozulur, hastalar kendini sürekli yorgun hissedebilirler. Bu durum da olumsuz ruh halini daha da arttırabilir.

    İş ve arkadaşlar gibi sosyal durumlarda eksilmeler olur ve bu durum da hastalarda kayıp hissine yol açar. Kronik hastalıklarda ortaya çıkan depresyon, insanların düşüncelerinde belli değişikliklere neden olarak olumsuz bir “zincirleme reaksiyona” yol açar. Özellikle ağrı şiddetlendiği zaman ağrı üzerindeki kontrolsüzlük; çaresizlik inancını güçlendirir. Bu durumda, fiziksel anlamda bir aciziyet hissi oluşur. Bu durum, gelecek ile ilgili yıkıcı düşüncelerin oluşmasına ve köklenmesine zemin hazırlar. Böylece kronik hastalığı olan bireyler daha da karamsarlaşıp, geleceği umutsuz görmeye başlarlar.

    Depresyon durumunda özellikle olumsuz olan, sürekli kendini tekrarlayan ve o sırada kişiye tamamen inanılır gelen bazı yararsız düşünme şekilleri vardır. Mesela ağrısı yüzünden zor bir gün geçiren biri “İşe yaramazın biriyim” diye düşünmeye başlayabilir. Sonra da bu düşünceyi başka bir olumsuz düşünceye yöneltebilir “Ben kesinlikle işe yaramazım”

    Bu gibi durumlarda olumsuz düşünceleri yakalamak ve bunun gerçekliğini sorgulayabilmek önemli. O sırada şartlar gereği bu düşünceler mantıklı geliyor olabilir. Ama kronik bir şekilde tekrarlayan ağrılar karşısında tam olarak bir kontrolümüz yoktur.

    Yararsız inançları ve düşünceleri sorgulamak ruh halini iyileştirmekte ve dolayısıyla kronik ağrıyı hafifletmekte yardımcı olabilir. Bu her konuda mantıksız bir şekilde “olumlu düşünmek” demek değildir. Sadece ağrılı durumlarda, bu durumu kötü etkileyen düşünceleri fark etmekle ilgilidir. Çünkü düşüncelerimiz duygularımızın anahtarlarıdır. Genellikle zihnimizden akıp gittikleri için onların olumlu veya olumsuz olup olmadıklarını anlayamayız, sadece yarattığı duyguyu hissederiz. Bu duygu da bize davranış olarak geri döner, olumlu veya olumsuz etkileniriz. Kendi kendimizi olumlu telkin edebilmek ve hastalık sırasında ağrıları ekstradan arttırmayacak şekilde düşüncelerimizi tanıyabilmek oldukça önemlidir.

    Düşünceleri sorgulamaya çalışmak için düşünce, duygu ve davranış üçlemesini tanımak gerekir. Gün içinde aklımızdan sayamayacağımız kadar çok düşünce geçer. Bunlar uçuşan düşüncelerdir ve çoğunlukla bilinçsizlerdir. Farkında olmadan bu “otomatik düşüncelerin” yarattığı duyguları hissetmeye başlarız. Düşünceler çağrışımlarla, günlük rutinlerle ve bazı olaylarla oluşur. Örneğin geçmişte olan ve üzeri kapatılmış bir olayı farkında olmadan düşünüp, kaygı hissedebiliriz. Bu düşüncelerin üzerine kaygı, stres ve öfke gibi duygular geliştirebiliriz. Bu duygular neticesinde stresli ve kaygılı davranıp olay örgüsünden çıkamayabiliriz. Önemli olan olumsuz duyguyu fark eder etmez düşünceyi saptayabilmektir. Bu da zamanla, düşünce egzersizleri yaparak mümkün olur.

    Düşünceleri sorgularken bir deftere yazmak faydalıdır. Olumsuz duyguyu hissettiğinizde not edilmesi gereken ” O sırada ne yapıyordunuz ve aklınızdan neler geçiyordu?”

    Bu duygunun şiddetine 10 üzerinden bir puan verebilirsiniz. Böylece bu duyguya sebep olan düşünceleri irdelerken hangi düşüncelerin yararsız bir zincir oluşturduğunu fark edebilirsiniz.

    Sonrasında bu düşünceleri sorgulamak önemlidir. Bunu destekleyen ve desteklemeyen kanıtlar nelerdir? Hemen sonuca mı varıyorsunuz veya “ya hep ya hiç” tarzı siyah beyaz, ortası olmayan düşüncelere mi sahipsiniz?

    Son olarak bu düşüncelerin yarattığı tepkileri ve bu tepkilerin ruh halinizi nasıl etkilediğini kontrol edin. Başa çıkılamayan durumlarda uzman desteği almak her zaman oldukça faydalıdır. Kronik hastalıklarda ruh sağlığının önemini göz ardı etmemek gerekir. Ruh ve beden sağlığı bir bütündür, kronik hastalıkların yarattığı olumsuzluklarla baş etmede stresle savaşabiliyor olmak oldukça etkilidir.

  • Popüler çizgi film karakterleri ve çocuk ruh sağlığı

    Çocuk psikiyatrı olarak sosyal gözlem yapmak benim vazgeçilmezim. Özellikle çocukların dünyasında yeni moda olan akımları çok yakından takip ediyorum. Bu sayede onların dünyasına daha iyi ulaştığımı hissediyorum. Son 3 ay içerisinde peş peşe gerçekleşen başvurular dikkatimi çekti. Karton karakterleri gerçek zanneden, onlardan korkan, bir gölgenin içinden veya duvarın arasından yassı hale dönüşerek ortaya çıkacağını zannederek bu karakterleri korkulu gözlerle arayan/ ortaya çıkacağını öngören veya onların büyüsel güçlerini kendilerinde mevcut olduğunu düşünen, yaşları 8.5-11 yaş arasındaki çocuklardan bahsediyorum…

    Bu çocukların ortak özellikleri dış dünyaya dair gerçeklik duygularını koruyamıyor veya zorlukla koruyor olmaları. Zamanlarının çoğunu bu karakterlerden bahsederek geçiriyorlar veya onlardan etkilendiklerini gösteren bir davranış sergiliyorlar. Aileleri istedikleri kadar bu karakterlerin hayali olduğunu anlatmaya çalışsınlar, ancak tek karakter konusunda ikna olabiliyorlar. Bir süre sonra başka bir sürükleyici karton karakterle ilgili olarak benzer zihinsel süreçleri yaşamaya başlıyorlar.

    “Ben de ……….karakter gibi ölümsüzüm. Bu bıçağı kendime saplasam bana bir şey olmaz!” diyerek, mutfaktan ellerine geçirdikleri bir bıçağı karınlarına saplamaya çalışabiliyorlar.!!!!!!! Bir günün en az 6 saatini bu karakterleri düşünerek, geçiriyorlar. Takıntılı halde akıllarına gelen bu düşüncelere engel olamıyorlar. Bu karakterlerin kendilerine zarar vermesinden ürküyor ve ürperiyorlar. Bazıları, bunun saçma olduğunu bilse dahi bu düşünceleri an’lık olarak “gerçekmiş” gibi yaşayabiliyor. Bazıları, “saçma” olduğunu bilse dahi, bu düşünceleri aklından kovamıyor. Akşamları tek başlarına yatamıyorlar. Bir odadan diğer odaya tek başlarına geçemiyorlar. Bazıları bu karakterleri “gerçekmiş” gibi algılıyor. Kendilerini de bu üstün karakterler gibi “güçlü, yenilmez ve ölümsüz” olarak idrak edebiliyor ve buna göre davranmaya kalkışabiliyor! Bazı çocuklarsa, kendilerini gerçek arkadaşlarından izole edip, tamamen karton karakterlerin hayatını taklit ederek yaşama ve paralel düşünce sürecine girme akışına kapılabiliyor!

    Sinir sisteminin gelişmesi açısından çocuklar yaklaşık olarak 9 yaşına kadar somut düşünce aşamasındadırlar. Ek olarak, büyüsel düşüncenin etkisi altındadırlar. Gerçek dışı kavramlara rahatlıkla inanabilirler. Zihinlerini bunlarla meşgul edebilirler. Çocuklar, 9 yaşından sonra soyut düşünce aşamasına geçerler. Gerçek ve gerçek dışı arasındaki farkı ve mecaz anlamları ancak bu yaştan sonra idrak edebilirler. Normal gelişim gösteren bir çocukta dokuz yaşından sonra gerçeği değerlendirme yetisinin bozuk seyretmesi “çocukluk çağı psikozu” ön teşhisini akla getirmektedir. Beyin normal gelişimini tamamlamadan önce, erken dönemde yaşanan böylesine süreçler, beyinsel gelişimi sınırlamaya ve bozmaya yol açar. Öyle ki, çocuğun normal zihinsel gelişimi yakalamasına engel oluşturabilir. Takıntılar (obsesyon) ve bunları nötralize etmek adına yapılan ritüellerle (kompulsiyon) seyreden hastalığı “obsesif kompulsif bozukluk” (OKB) adı verilir. Normal çocukluk döneminin seyrinde 4-5 yaşlarındaki çocuklar “aynılığın ısrarı” temalı bazı ritüellerin gerçekleştirilmesi hususunda ısrarcı davranabilirler. Bir yere giderken aynı yerden geçme, aynı kıyafeti giyme, bazı şeyleri aynı sırayla yapma bunlar arasında sayılabilir. İlerleyen yaşlarda bu belirtiler genellikle geçer. Geçmeyen vak’alarda, çocukluk dönemi OKB’si 7-8 veya 11-13 yaşlarından itibaren başlayacak şekilde kendini gösterebilir. Bu tarz karton karakterlere yönelik aşırı düşünce uğraşları “çocukluk başlangıçlı OKB’yi” tetikleyebilmektedir. Bu hastalığın ana belirtilerinden birisi olan teyit etme ve anlatma kompulsiyonları” bu çocuklarda aniden ortaya çıkabilmektedir. Anne-babalarını saatlerce soru ve teyit alma yağmuruna tutabilmekte ve saatler süren ikna çabalarına rağmen tatmin olamamaktadırlar. Çocuğun zihinsel gelişimi açısından büyük risk taşıyan böylesi durumların ortaya çıkmasını engellemek adına ebeveyn neler yapabilir?

    -Çocuğunuzun seyredeceği karton filmi öncelikle siz seyredin. Gerçeğin abartılı şekilde ötesinde ve/veya korkutucu-ürkütücü olan, vahşet ve şiddet barındıran, kötüyü kahraman kılma temalarını savunan filmleri çocuklarınıza seyrettirmeyin.

    -Zamanı sınırlayın. Sekiz yaşına kadar bir çocuk günde en fazla 3 karton film seyretmelidir. Bunu da sabah ve akşama yaymak en uygunudur.

    -Söz konusu kahramanlar ve işlenen temalar hakkında çocuklarınızla konuşun. Onlara gerçekçi mesajlar vererek doğruyu görmelerini sağlayın. Çocuğunuzun zihinsel süreçlerinde bu kahramanlara yönelik amacını aşan bir “takılma” sezinliyorsanız, hiç vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatrına başvurun ve profesyonel yardım alın. Unutmayın ki, bu konularda çocuğunuza yapacağınız saatler süren uzun açıklamalar, onları tatmin etmekten ziyade, takıntılarını pekiştirecek, ruhsal hastalıklara zemin hazırlayacaktır.

    En son olarak da şunu eklemek istiyorum:

    Çocukların ruhsal süreçlerine dokunacak böylesine etkili karton filmler çekecek olan yapımcıların, senaryoyla ilgili olarak bir çocuk ruh sağlığı profesyonelinden mutlaka danışmanlık alması gerektiği kanaatindeyim. Unutulmaması gereken bir gerçek, “ruh sağlığı yerinde olan çocuklar, sağlıklı bir toplumun öncüsü ve vazgeçilmezidir”.

  • Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Takıntı – Zorlantı Bozukluğu (TZB) kişilerin önemli ölçüde zamanını alan, onlara sıkıntı veren ve bunaltan, olağan günlük işlevselliklerini ve başkalarıyla olan ilişkilerini bozan bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığın tıptaki adı obsesif-kompulsif bozukluktur.
    Takıntılar, kişinin kendisini düşünmekten alıkoyamadığı sürekli düşünceler, dürtüler, düşlemler ya da imgelerdir ve kişide kaygı ve bunaltı uyandırırlar. Zorlantılar, takıntıları ortadan kaldırmak ya da bunların doğurduğu kaygı ve bunaltıyı gidermek için yapılan zihinsel eylemler ya da yineleyici davranışlardır. Çoğunlukla bunlar hastalık, ölüm, istenmedik bir durum gibi korkulan bir olaydan “büyüsel” olarak korunma ya da kaçınma amacını taşırlar. 
     
    TZB’ nun çok çeşitli görünümleri varsa da, böyle bir rahatsızlığı olan kişilerin gösterdikleri düşünce ve davranışlar büyük ölçüde birbirine benzer. TZB’nun başlıca türleri şunlardır; 
     
    Yıkanan ve yıkayanlar, kir, pislik, mikrop ya da yabancı maddelerin bulaşabileceği düşüncelerini sürekli düşünmekten uzak duramayan kişilerdir. Bu kişiler, sürekli olarak, söz konusu etkenlerden ötürü zarar görecekleri ya da başkalarına bir biçimde zarar verecekleri korkusu içinde yaşarlar.
     
    Denetleyiciler, gereği gibi yapamadıkları, davranışlarından ötürü, başkalarının başına gelebilecek olası tehlikeli durumlardan kendilerini aşırı derecede ve anlamsız bir biçimde sorumlu tutma eğiliminde olan kişilerdir. Bu kişiler kapıları, pencereleri, elektrikle ya da gazla çalışan ev gereçlerini kapatıp kapatmadıklarını denetleyip durmaktan kendilerini alıkoyamayan, yoksa başlarına kötü bir şey geleceği düşüncesini taşıyan kişilerdir. 
     
    Düzenleyiciler, belirli nesneleri, özel bir biçimde, “tam olarak yerine” koyarak bir düzen tutturmaya zorlandığını duyumsayan kişilerdir. Bu nesnelerin yeri değiştirilirse, bunlara dokunulursa ya da bunlar başka bir düzene sokulursa, bundan ileri derecede rahatsızlık duyarlar.
     
    Salt takıntılı düşünceliler, başkalarına zarar vereceğini düşündükleri istenmedik düşüncelerini, düşlemlerini ve imgelerini savuşturamayan kişilerdir. Bu kişiler, törensel yineleyici davranışları yapmak yerine yineleyici düşüncelere kapılabilirler. Kendilerinde kaygı uyandıran düşüncelere karşı koymak için sayı sayma, Tanrı’ya yakarma, belirli birtakım sözcükleri yineleyip durma gibi zihinsel eylemlere başvurabilirler. 

     Biriktirip saklayanlar, önemsiz birtakım nesneleri toplayan ve bunları atmakta zorluk yaşayan kişilerdir. 
     
    Birçok kişide, yukarıda sayılanlara benzer takıntı belirli bir ölçüde bulunabilir. Kapıyı kitlemiş olup olmadığına ikinci bir kez bakmayan kaç kişi vardır? Bir kişinin okunmuş gazeteleri toplayıp atmaması bir başkasına çok saçma gelebilir. Söz konusu durumun bir rahatsızlık olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin önemli bir ölçü, kişinin düşünce ya da davranışlarının günlük işlevselliğini ne ölçüde bozduğuyla sınırlıdır. Yoksa herkesin kabul edilebilir ölçülerde, kendisini düşünmekten alıkoyamadığı takıntıları ve kendisini yapmaktan alıkoyamadığı davranışları olabilir ve bunlar kişinin günlük işlevselliğini bozmadıkça bir hastalık olarak kabul edilemez. 
     
    Takıntı Zorlantı Bozukluğu en sık görülen dördüncü ruhsal rahatsızlıktır. Bir kişinin yaşamında böyle bir rahatsızlığın ortaya çıkma olasılığı %2.5’ tur. Bu veri, her 40 kişiden birinde böyle bir rahatsızlığın görüldüğü anlamına gelir. Böyle bir rahatsızlık geliştirenlerin % 65’ inde bu rahatsızlık 25 yaşından önce başlar, ancak % 15’ inde 35 yaşından sonra başlar. Kadınlarda biraz daha sık görülür. Ancak erkek çocuklarda, kız çocuklarına göre iki kat daha fazla görülür. 
     
    TZB başlangıcı genellikle yavaş yavaş olur. Bu kişilerin az bir kesiminde birden başladığı görülür. Kişinin iş yaşamında ya da özel yaşamında zorlandığı dönemlerde belirtilerde alevlenmeler görülebilir. İlk kez evden ayrılma, gebelik, çocuk doğurma, gebeliğin sonlanması, kişinin yaşamındaki sorumlulukların artması, sağlık sorunları gibi önemli yaşam olayları, TZB belirtilerinin başlamasına ya da artmasına yol açabilir. 
     
    TZB çok değişik biçimlerde kendini gösterebilirse de en sık görülen belirtileri denetleme zorlantıları ve yıkama ya da temizleme zorlantılarıdır. Diğer belirtileri arasında bakışım (simetri) gereksinmesi, istenmedik cinsel ve / ya da saldırganlık düşünceleri, zorlayıcı sayma, sürekli bir güvence arayışında olma gereksinmesi, törensel davranışlarda bulunma ve biriktiriğ saklama vardır. 
     
    Birtakım kişiler yalnızca takıntı düşüncelidirler. Bu kişilerin takıntıları vardır, ancak zorlantıları yoktur. Bu kişilerin, daha çok, kendi kendilerini kınamalarına yol açan, saldırganlık ya da cinsel eylemlerde bulunmaya yönelik yineleyici düşünceleri olur. Diğer birtakım kişilerde “birincil takıntısal yavaşlık” görülür. Yavaşlık, bu kişilerde görülen başlıca belirtidir. Bu kişilerin yıkanmaları, giyinmeleri ve yemek yemeleri her gün saatler alır. 
     
     TZB’ nda belirtilerin ortaya çıkış örüntüsü çok değişkendir. TZB olan birçok kişinin, yaşamları boyunca tek bir belirtisi olabilirken, başkalarının çoğu kez birden çok takıntı düşüncesi ve zorlantısı olur. Söz gelimi denetleme zorlantıları olan birinin eş zamanlı yıkanma zorlantıları da olabilir. Bunların yanı sıra belirtiler zamanla yer değiştirebilir ve değişkenlik gösterebilir. Söz gelimi, kendini birtakım düşünceleri düşünmekten alıkoyamayan ve daha sonra bunun üstesinden gelen bir gencin, erişkinlik döneminde yıkanma zorlantıları ortaya çıkabilir, daha sonraki yaşlarda da denetleme zorlantıları görülebilir. 
     
    İnsanların % 80’ inden çoğunda istenmedik düşünceler doğar. Ancak bu kişilerin çok önemli bir çoğunluğu, büyük bir rahatsızlık duymadan bu düşünceleriyle yaşayabilir ya da bütün bu düşünceleri kolaylıkla başlarından kovar. Düşünceleri daha kısa sürelidir, daha düşük yoğunluktadır ve daha az sıklıkla ortaya çıkar. Diğer yandan TZB’ nda takıntıların genellikle daha özgül bir başlangıcı vardır. Bunlar daha çok rahatsızlık verir ve bu kişiler, söz konusu düşüncelerini azaltmaya ya da yüksüzleştirmede ileri derecede zorlanırlar. 
     
    Bu kişilerin takıntıları ve zorlantıları yaşamlarının doğal akışını bozar. TZB olan kişiler, çoğu zaman düşüncelerinin ve zorlantılarının aşırı ve anlamsız olduğunu kabul ederler. Ancak bu kişiler genelde takıntıları ve zorlantılarından utanç duyarlar, dolayısıyla bunları gizli tutarlar. Bunları yıllarca saklayabilenler bile vardır. Bu belirtilerin tedavi edilebilir olan klinik bir durum olduğunu bilmeyebilirler. TZB olanlarda sıklıkla depresyon da görülür. Tedaviye başvurduklarında yaklaşık üçte birinde depresyon saptanır. TZB olan kişilerin yaklaşık üçte ikisi yaşamının bir döneminde majör depresyon rahatsızlığı geçirir. 
     
    TZB ‘ nun tedavisinde en etkili olduğu düşünülen tedavi yöntemlerinden birisi Bilişsel-Davranışçı tedavi yöntemidir. Bilişsel-Davranışçı Terapinin “bilişsel” öğesi, TZB’ nda sıklıkla karşılaşılan düşünsel çarpıtmaları değiştirmeye yardımcı olan özgül yöntemlere karşılık gelmektedir. Bilişsel-Davranışçı terapinin “davranışçı” öğesi, TZB’ nda, yapmaya zorlanılan törensel davranışlar gibi eylemleri ortadan kaldırmak için kullanılabilecek özgül yöntemlere karşılık gelmektedir.