Etiket: Düşünce

  • Takıntılı Mısın?

    Takıntılı Mısın?

    Yıllık izinlerini kullanmak üzere tatile çıkan bir aile düşünün. Her şey iyi güzel giderken yolun belli bir mesafesini gitmişken aile bireylerinden birinin aklına “Acaba ben prizleri kontrol ettim mi? ” Düşüncesi beynini kemirmeye başlamıştır. Bir türlü bu düşüncenin üstesinden gelemiyor. Bu sefer etrafındakileri huzursuz etmeye ve şüphelendirmeye başlıyor. Diyor ki hadi geri dönelim. Benim için rahat etmeyecek kontrol etmem lazım. Oysa evden çıkarken her şeyi tek tek kontrol etmişti. Fakat bu düşünce istemsizce aklına geliyor evet belki kontrol etmiş olabilir ama bu sefer unutmuşta olabilirim diyerekten yolu geri dönüyorlar. Eve döndüklerin evde her şey normal prizler çekilmiş hiçbir sorun yok fakat aile bireyi ikna olmakta zorlanıyor…

    İşte bu örnekte olduğu gibi biz buna takıntılık tıbbi adı ile Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) diyoruz. Bu örnekleri istediğiniz gibi türetebilirsiniz. Markete çıkıp acaba kapıyı kapattım mı? Veya selamlaştığınız birisiyle tokalaştığınız elleri temiz miydi? Bazı kişiler; Her gün evini siler süpürür tek tek ocakların düğmelerine kadar siler, lavaboyu 10 dan fazla yıkar ertesi gün yine aynı şekilde temizliğe devam eder. Misafir geldiğini düşünürsek, misafirler gittikten sonra sabaha kadar koltukları siler durur…

    Evet, ne kadar zor ve yorucu görünüyor dimi günümüzde en yaygın olanı da temizlik takıntısıdır. Bunu yani davranış odaklı ise kompülsif olarak adlandırırken başka bir çeşidi ise düşünce takıntılığıdır. Bunun adı da obsesif takıntılıktır. Kişi düşüncelerine sahip çıkamaz her an herkese karşı rezil olma korkusu, kişinin zihninde uzaklaştıramadığı fikirler ve düşünceler. Bazen saçma olduğunu düşünseler bile bunu çok yoğun yaşarlar ve huzursuzluğa doğru giderler bunun sonucunda da anksiyete başlar. Örneğin; Evde ailesiyle birlikte oturan adamın anlık “kontrolümü kaybeder eşime karşı öfke kontrolümü sağlayamazsam zarar verir miyim? ” şeklinde düşünüp huzursuz olabilir. Ve ya çocuğu emzirirken kontrolü kaybedip onu boğabilirim düşüncesi… Bu örnekleri de arttırabilirsiniz. Takıntılık kişilere önemli ölçüde sıkıntı ve zarar verir bunun yanı sıra zamanının tümünü çalar. Günlük işlerini aksatır, kişiler ilişkilerinde sıkıntı yaşarlar. Temizlik, düşünce takıntılığın yanı sıra başka takıntılarda mevcuttur bunlardan bazılar;

    Dini içerikli Takıntılar; Dini inançları yoğun yaşayan kesimlerde sık görülen bir takıntılıktır. Daha önce gözlemleme şansı bulduğum bu takıntılık kişi inançlarının tam tersi bir düşünce içerisine giriyor olmasıdır. Örneğin; Dini ibadetlerinin yerine getiren kişinin namaz sırasında “Allah’ın varlığından şüphe duyma” şeklinde düşüncelerden kendini alıkoyamıyor.

    Simetri, düzen Takıntısı; Kişinin tüm yaşantısı simetri ve düzen içerisinde olmalıdır. Buna örnek verecek olursam; evdeki tabloların aynı hizada olması ve bibloların aynı yöne bakıyor olması gerekir. Halının püskülleri ters değil birbirinden ayrılmış şekilde dümdüz olmalıdır.

    Dokunma Takıntısı; Bir eşyaya dokunma gereksinimi hissederler. Örneğin; Evden çıkmadan önce anahtarlığın üzerinde asılı duran aile tablosuna dokunmadan çıkarsa ailesinin başına olumsuz bir olay gelecekmiş gibi hisseder.

    Sayma Takıntısı; Günlük işlerini belli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işlerinin rast gitmeyeceğini düşünür. Örneğin; Kızını okula yollayan anne dört kez “Allah zihin açıklığı versin” demezse başına bir şey geleceğinden endişelenir.

    Evet, bu takıntılıkların çeşidi oldukça fazla. Peki, sizde takıntılık var mı? Ve ya hangi takıntılık ile baş ediyorsunuz? Görülme sıklığı ve tedavi çeşitleri nelerdir? Buyurun hep birlikte bakalım…

    Yapılan araştırmalara göre takıntılık en sık görülen, dördüncü sırada yer alan ruhsal bir hastalıktır. Türkiye’de 2 milyon, dünyada 180 milyon kişide görülmektedir. Ve genellikle ergenlik döneminde 20 ile 30 yaş aralığında başlar. Erkeklerde kontrol kompülsiyonlar kadınlarda ise temizlik kompülsiyonlar sık görülmektedir. Genelinde ise kadınlarda daha sık rastlanır. Bu hastalık genelde yavaş yavaş ortaya çıkar. Nedenleri arasında birçok faktör vardır. Daha önceki yazılarımda belirtmiş olduğum gibi genetiklik söz konusudur. Aile de daha önce OKB tanısı konulmuş biri varsa kişide görülme olasılığı çok yüksektir. Doğum, lohusalık, kayıp, cinsel istismar, aile ve ya toplum baskısı bu hastalığı ortalığa çıkarır. Baskıların fazla olduğu yerler olabiliyor, “sakın onu yapma baban görür, sakın ha günahtır! ” gibi ergenlikte söylenen baskın sözler çocuğun bilincinde suçluluk psikolojisini ortaya çıkarıyor. Bu yüzdendir ki 20 li yaşların başında ortaya çıkması. 

    Pek çoğumuz batıl inançlara inanır ama bilmezler ki nelere sorun açar… Siyah kedi gördün üç kere saçını çek, kötü bir şeyden bahsedildiğin de üç kere tık tık tık tahtaya vurup aman şeytan kulağına kurşun denmesi, korktuğunuzda baş parmağınızı dişlerinizin arasına koyup üç kere kafanızı yukarı kaldırmak… Evet, bunlarda nedenleri arasında yer alıyor. 

     Peki, hastalığın tedavisi var mıdır? Diyenler için, her hastalığın olduğu bu hastalığında tedavi mümkündür. Yavaş yavaş ortaya çıkan bir hastalığın tedavi süreci uzun olur. Sabırla başlarsanız sonucunu alacağınız bir tedavi süreci ortaya çıkacaktır. Takıntılığı olan kişilerin kendi hastalıkları konusunda iç görüleri yoktur. Bu yüzden aile ve sosyal çevrelerine çok iş düşmektedir. Örneğin çöpün yanından geçtiğinizde üstüne kir bulaştığını düşünerek kıyafetlerini ve ellerini saatlerce yıkayan bir hastaya “hayır kir bulaşmamıştır” demek yerine kirin bulaştığını elini ve kıyafetlerini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin düşüncesini aşılamak ve hastadan çok büyük beklenti içine girmeden bunu başarması istenir. Yine söylemek gerekir ki zor bir süreç fakat imkânsız değil. Önce kendinize sonra psikoloji bilimine güvenin.

  • Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Elinizde olan zenginlik ve bolluğun kapısını açmanızı sağlayacak dinamik stratejiler ve gözünüzü açacak bilgilere ihtiyacınız var ve bu bilgiler evrenseldir. Aslında söylenmeyen bir şey yoktur. Her duyduğunuz, daha önce okuduklarınızın bir başka şekilde söylenmiş halidir.

    Başarılı olmanın, şansla veya aileyle ilgili bir şey olmadığını söylemeye gerek yoktur sizin için. Dünya mucizevi şeylerle doludur. Önemli olan bu mucizevi dünyada bize sunulanlara ulaşabilmenin yollarını bilmektir. Büyük, gizemli bir güç ve enerji dünyasında kendimizi nerede bulmak istediğimiz çok önemli. Tabi ki herkes gibi biz de kendimizi en iyi yerde konuşlandırmak isteriz ama bunun yasaları var. Bu yasaların ne kadar farkındaysak ve bu yasaların gereklerini ne kadar yerine getirirsek o kadar başarılı oluruz. 

    Oluşum, bu yasaların başında gelir. Robert Collier: “Birincil neden zihindir. Her şey bir fikirle başlamalıdır. Her olay, her koşul, her şey ilk önce zihinde bir fikirdir.” der. Öncelikle düşünce platformunda yaşanır her şey. Olumlu ve olumsuz her şey düşüncede başlar. Bunu kim bilir kaç kere duymuşsunuzdur. Ama iş bu yasadan yararlanma noktasına geldiğinde sorunlar baş gösterir. İşte burada insanlar ayrılır. Evrenin oluşumunu göz önünde bulundurduğumuzda çoğunluğun görüşünün, oluşumun büyük bir enerji açığıyla ortaya çıktığı üzerinedir.

    Şimdi de şunu sorgulayalım. Bilincimiz ne yaratıyor? “Bilincimiz kaderimizi yaratır.” anlayışıyla yola çıktığımızda her şeyi daha iyi görürüz. Bu sözü nasıl algıladığımız da çok önemlidir. Çoğumuz içinde bulunduğumuz şartları nasıl yazdığımızdan habersiziz. Aslında kendi koşullarımızı kendimiz oluşturuyoruz bir şekilde.

    Öyleyse oluşum yasasını göz önünde bulundurarak şu soruları sormalıyız kendimize?

    • Her gün neye öncelik verdiğimin ve neye odaklanmaya eğilimli olduğumun ne kadar farkındayım? Önem vermem gerekenlere yeterince odaklanıyor muyum?

    • Hayatımda taktir etmem gereken şeyler konusunda bilinçlenmem ne düzeyde?

    • Becerilerimin, yaratıcılığımın ve kaderimi kendimin yarattığının ne kadar farkındayım?

    • Bilincimin, gerçekliğimi yarattığını biliyorum. Her zaman iyimser yaklaşımlar sergileyebiliyor muyum?

    • Günlük hayatımda bilinçli olarak neşeyi, memnuniyeti ve huzuru seçebiliyor muyum?

    Başarının ikinci yasasını Ernest Holmes’in şu sözleriyle anlatmaya çalışayım: “Her birey bir düşünce atmosferiyle çevrilidir. Bu güç tarafından çekilir ya da itiliriz. Benzer benzeri çeker… biz de yalnızca zihnimizde olanı çekeriz. 

    Duygusal enerjimizin ya da duygularımızın titreşimlerinin farkına varmalıyız. Kavramsal enerjimizi ve düşüncelerimizin titreşimlerini gözlemlemeliyiz. Fiziksel enerjimiz ya da bedenimizin titreşimlerinin bilincinde olduğumuzda hayata daha sıkı sarılıp üretken, paylaşımcı bir insan olmamamız için hiçbir neden yoktur. 

    Gelecek korkusu, reddedilme korkusu, başarısızlık korkusu gibi korkulardan uzak durmak da elimizde. Kendimize nasıl telkinde bulunursak; o durumla karşı karşıya kalacağızdır. Düşünce ve duygularımızdan oluşturacağımız enerjiyle insanız. Düşünce ve duygularımızı doğru yönlendirdiğimizde doğru enerjiyi yakalarız. 

    Çekim yasasını dinamik ve olumlu hale getirebilmek için de şu soruları sorarız kendimize:

    • Arzu ettiğim her şeyi kendime çekebilme yeteneğine ve kaynaklarına sahip olduğuma ne kadar inanıyorum?

    • Kendi enerjimi kullanarak, hayatımı her konuda iyiye götürmeye gücüm var mı, daha sağlıklı ve olumlu düşünceler ve duygular oluşturmayı seçebiliyor muyum?

    • Ürettiğim enerji hakkında ne kadar bilinçliyim? Düşündüğüm ve yaptığım her şeyde olumlu enerjiyi seçiyor muyum?

    • Kendimle, hayatımla, geleceğimle ilgili iyimser tutumları tercih edebiliyor muyum? 

    • Her fırsatta olumlu düşünceler ve huzur verici duygularla kendimi besleyebiliyor muyum?

    “Saf (Temiz) arzu, olasılıkları aramanın ifadesidir.” diyor Ralp Waldo Emerson. Bir canlı olarak insan türü her zaman kolaya, hazıra, rahata, meyillidir. Bu meyil de insanları olumsuz, haksız, başkalarının hukukunu hiçe sayan yaklaşımlar sergilemeye yöneltebilir. İnsanın üst düzey ahlaki seviyesi ön plana çıkmışsa, bu tür durumlarda kolaya, hazıra ve rahata meyilli olan tarafını kontrol altında tutar. 

    Saf arzu için şu soruları sormalıyız kendimize:

    • Aynaya her baktığımda değerimin ve hak ettiklerimin farkına varıyor muyum?

    • İyi şeyleri ve harika deneyimleri hak ettiğimin biliyor muyum?

    Evren, uyum içindedir diye bir yaklaşım ortaya koysak da evren çelişkiler içindedir diye  bir yaklaşım da geliştirebiliriz. Evren, saf bilinç ya da saf olanak alanının bir başka yüzüdür. Evren,  niyetin ve arzunun etkisindedir. Mutlu olmak için ona ihtiyacınız olmadığını bilerek istediğiniz şeyi elde edebilirsiniz. Bu kural amacınızı umutsuz bir karardan huzur dolu bir arayışa kaydırmaya zorlar. Böyle bir durumda mutlu olmak için beklediğiniz enerjiyi muhafaza etmek gerek. Huzur ve mutluluk içinde yaşamadan önce, özel bir başarıya ihtiyaç duymak, başarı yansımasını tamamen zehirleyen umutsuz bir enerji yaratır. Amaçlarımız olmadan mutsuz ve perişan olacağımız için değil ; zaten umutla dolu hayatımızı desteklemesi için amaçlarımızın peşinde, es zamanlı olarak, çelişki yasasını lehimize çevirebiliriz.

    Çelişkileri lehimize nasıl çevirebiliriz? Bunun için şu soruları sormalıyız:

    • Tevekkülü gerçek anlamıyla kendi içimde hissedebiliyor muyum? Kendime güveniyor ve kendimi gerçekten özgür bırakabiliyor muyum?

    • Aceleci davranmadan, güven içinde yaşıyor muyum? İhtiyaç hissetmekten vazgeçtiğimde istediklerimi kendime çekeceğimin ne kadar farkındayım?

    • Yokluk düşüncesini bir kenara bırakabiliyor muyum? Hayatımdaki değerlerin ve nimetlerin ne kadar farkındayım?

    • Umutsuzluğu kendimden uzaklaştırabiliyor muyum? Relaks, sabırlı, ısrarlı ve zihin huzuruyla yaşayabiliyor muyum?

    • Evrenin sınırları bizim düşünce ve hayal sınırlarımızın çok ötesinde, arzu ettiğim her şeye ulaşabileceğimin ne kadar bilincindeyim?

    Beşinci olarak üzerinde duracağımız yasa, uyum. Dr. Wayne W. Dyer der ki: “Düşüncelerinizi ve duygularınızı hareketlerinizle uyum içinde tutun. Amacınızı gerçekleştirmenizin en emin yolu, ne düşündüğünüz, ne hissettiğiniz ve günlerinizi nasıl geçirdiğiniz arasındaki çelişki ve uyumsuzluğu saf dışı etmenizdir.” Uyum her şeyde olduğu gibi başarıda da vazgeçilmez bir unsurdur. Uyum içinde olup olmadığınızı anlamak için de şu soruları kendimize sorabiliriz:

    • Düşüncelerimin, duygularımın ve hayat kalitemin sorumluluğunu her zaman üstlenebiliyor muyum?

    • Dengeli ve mutlu bir yaşam sürdürüyor muyum? Uyum benim için ne kadar önemli?

    • Kendimle ne kadar uyum içindeyim? Çevremle, dostlarımla, arkadaşlarımla, ailemle, inançlarımla uyum içinde olmak için neler yapıyorum? 

    • Evrende her şey uyum içinde ve istediğim her şeyi elde etmeyi hak ettiğim görüşünde miyim?

    • Kendimi yaradılışın içinde mi görüyorum, dışında mı?

    Dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız, derken Mohandas K. Gandhi, doğru zamanda doğru yerde doğru kişi olmaktan söz ediyordu. Eylemlerde, kişi-zaman-mekan uyumu çok önemlidir başarılı olmak için. 

    • Yaptığım ve düşündüğüm her şeyde kendime saygımı koruyabiliyor muyum?

    • Başkalarına saygılı olabiliyor muyum, ön yargılardan uzakta sevgi dolu bir tablo çizebiliyor muyum? 

    • Yaptığım her şeyin  sonucunun gene bana döndüğünün farkında mıyım?

    • Her insanın kendi içinde başka bir evren olduğunu, ve evrende olan her şeyin benim için verimli hale getirebileceğim değerler olduğunu biliyor muyum?

    • Başkalarının ortaya koymaya çalıştıklarının ne kadar farkındayım, onlara saygı duyuyor muyum?

    “Her şeyin özünün, Orijinal haliyle evrenin içine işleyen ve boşluklarını dolduran şeyin ne olduğuyla ilgili bir düşünme şekli vardır.”  Bu bakış açısıyla bakarsak, yaptığımız her eylemin yayılan etki yasasına göre olumlu ya da olumsuz bir şekilde arkadaşlarımızı, ailemizi, çevremizi, dünyamızı, evrenimizi ne kadar etkileyeceğinin farkına varırız. 

    Yayılan etki yasası, enerjimizin dünyaya yayıldığını ve hem kişisel alanda hem de dünya genelinde etkili olduğunu gösterir. Yaptığımız işlerin verimliliğinden, ailenizin uyumuna, dünya barışına kadar her şey üzerinde etkili olabiliriz ve oluyoruz da!  Bu kural sayesinde kişisel değerlerimizin gücü dünya çapında olabilir. Kalbimizde derin bir saygıyla yaşamayı ve bu saygıyı etrafımızdakilere yaymayı seçersek, ortaya çıkan olumlu enerji çevremize, toplumumuza, dünyaya ve evrene yayılacaktır.

     Bir fıkraya ne dersiniz? Yüzünüzden gülümseme eksik olmasın. 

    Kim Akıllı

    Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
    Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl
    belirliyorsunuz?

    Doktor:
    Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey
    veriyoruz.
    Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl
    boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.

    Siz ne yapardınız?

    Adam:
    OOO ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova
    kaşık ve fincandan büyük.

    Hayır, der doktor.

    Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

  • Obsesif Kompülsif Bozukluk Nedir?

    Obsesif Kompülsif Bozukluk Nedir?

    Obsesif kompülsif bozukluk (halk arasında takıntı hastalığı), takıntılı düşünce ve tekrarlayan davranışların görüldüğü, kimi zaman dönemsel alevlenmelerle giden, kişinin günlük işlevlerini (aile, iş-okul, sosyal yaşam vb) belirgin olarak etkileyen bir bozukluktur.

    Obsesyon; irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşünce, görüntü ya da hayallerdir. Bunlar kişinin mantığına, görüşlerine, ahlak anlayışına, değerlerine ters düşer ve kabul edilemez. Ancak kişi bunların kendi zihninin ürünü olduğunun farkındadır.

    Kompülsiyon ise; çoğu kez takıntılı düşünceleri kovmak için yapılan, yineleyen davranışlardır. Çoğu zaman da kişi o anlık yaşadığı sıkıntıdan kurtulmak için tekrarlayan davranışlara başvurur.

    Bir kişinin OKB tanısı alabilmesi için aşağıdaki kriterleri taşıması gerekir:

    A. Obsesyonlar veya kompulsiyonlar olması:

    1 ve 2 de tanımlandığı şekilde obsesyonlar:

    1.Tekrarlayan ve kalıcılık gösteren, çoğu kişide önemli derecede kaygı veya sıkıntı oluşturan ve rahatsızlığın en az bir döneminde zihne girici veya istenilmeyen biçimde ortaya çıkan düşünce, istek, veya hayaller,

    2. Kişi bu düşünce, istek, veya hayalleri bastırmaya, yok saymaya veya bunları başka bir düşünce veya eylemle (örneğin bir kompülsiyon yaparak) etkisizleştirmeye çalışır.

    1 ve 2 deki gibi tanımlanan kompülsiyonlar

    1.Kişinin obsesyona tepki olarak yapmak zorunda hissettiği veya katı bir şekilde uygulanması gereken kurallara uymak adına yaptığı tekrarlayıcı davranışlar (örneğin el yıkama, sıralama, kontrol) veya zihinsel eylemler (örneğin dua etme, sayma, sessizce bazı kelimeleri tekrarlama)

    2.Bu davranışlar veya zihinsel eylemler, anksiyete veya sıkıntıyı gidermek veya korkulan olay veya durumun gerçekleşmesini önlemeyi amaçlar ancak bu davranışlar veya zihinsel eylemler önlemeye veya etkisizleştirmeye çalıştıkları şeyle gerçekçi biçimde bağlantılı değildir veya net bir biçimde aşırıdır.

    B. Obsesyon veya kompülsiyonlar zaman alıcıdır (örneğin günde 1 saatten fazla zaman alırlar) veya sosyal, mesleki, veya diğer önemli işlevsellik alanlarında klinik olarak anlamlı derecede bozulmaya yol açar.

    Obsesif Kompülsif Bozukluk Nasıl Gelişir?

    • Kompülsiyonlar ve kaçınmalar bireyin nesne, durum ve onunla bağlantılı sıkıntıyı (kaygı/anksiyeteyi) azaltma stratejileridir:

    • Kişi kompülsiyonla ve kaçınarak sıkıntısını azalttıkça yani bunlar işe yaradıkça yerleşirler.

    • Kompülsif davranış (el yıkama, silme vb) sıkıntıyı azaltma yoluyla olumsuz pekiştireç görevi görür ve sıklığı artar

    • Kaçınma davranışları korkulan durumlara alışmayı önler.

    • OKB gelişir ve yaygınlaşır.

    Türkiye Ruh Sağlığı Profili araştırmasına göre OKB, kadınlarda %0.6, erkeklerde %0.2 oranında görüldüğü bulunmuştur. Kadınlarda takıntılı temizlik çok görülürken, erkeklerde cinsellikle ilgili takıntılı düşünceler daha yaygın bulunmuştur.

    OKB Yaşayan Kişilerin Genel Özellikleri:

    • Abartılmış tehlike algısı: Olumsuz olayların gerçekleşme olasılığını yüksek görür ve gerçekleşirse sonuçlarını olduğundan daha kötü düşünür. (Felaketleştirme)

    • Belirsizliğe tahammülsüzlük: Mutlak kesinlik arayışı vardır. Bir şey ya vardır, ya da yok, ya temizdir ya da kirli. Ne olacağından emin olamamak kişiyi çok zorlar.

    • Sıkıntıya dayanıksızlık: Sıkıntıyla kalmayıp sürekli o sıkıntıdan kurtulmaya çalıştığı için sıkıntıya dayanıklılık azalmıştır. Derhal rahatlamaya çalışır.

    • Abartılmış sorumluluk duygusu: Bireyin kendi kontrolünün ötesindeki olaylarla ve kötü bir sonuca yol açmış olmakla ilgili abartılı sorumluluk anlayışı vardır. Kendine ya da diğer insanlara zarar vermekten kendisini sorumlu görür ve sürekli olmasından korktuğu şeyden kaçınır.

    • Düşünce-eylem kaynaşması: Kişi düşünce ve benzer zihinsel ürünlerin önemini abartır. Düşününce, bir şeyin gerçekleşme olasılığını artırdığını düşünür. “Aklıma gelen başıma geldi” deyiminde olduğu gibi. Ayrıca, bir şeyi düşünmekle onu yapmanın aynı şey olduğuna inanır kişi.

    • Zihinsel Kontrol Çabası: Kişi, düşünceler ya da davranışlar üzerinde tam ve mükemmel kontrol sağlamaya çalışır. Düşüncelerini kontrol edebileceğini sanarak, sürekli onları baskılamaya, aklından uzaklaştırmaya çalışır.

    Obsesif Kompülsif Bozukluk yaşamak, kişinin yaşamını oldukça zorlayan, sıkıntıya yol açan, yaşamsal işlevlerini bozan bir durumdur. Kişi sıkıntıdan kurtulmaya çalıştıkça sıkıntısı daha da artar. En önem verdiği değer alanlarından uzaklaşır. Çoğunlukla da bu klinik duruma depresyon da eşlik etmeye başlar. Bilinmesi gereken; ne kadar erken müdahale edilirse o kadar hızlı normal yaşantıya dönülebileceğidir.

    Tüm dünyada araştırma sonuçlarıyla etkisi kanıtlanmış Bilişsel Davranışçı Terapi, OKB tedavisinde en etkili psikoterapi yöntemidir. Uzun yıllardır yaşanıyorsa ve bir günde saatlerce OKB ile meşgulse kişi, ilaç tedavisi ile birlikte Bilişsel Davranışçı Terapi çok yüz güldürücü sonuçlar vermektedir. Psikoloğunuz, böyle bir durum söz konusuysa sizi bir psikiyatriste yönlendirecek, psikoterapi ve ilaç tedavisini birlikte yürütecektir.

  • Psikoz Nedir?

    Psikoz Nedir?

    Psikoz kelimesi genellikle gerçeği değerlendirmenin bozulması, gerçeklikle bağın kopmasi halinde kullanılan bir kelimedir. Psikotik bozukluklar olarak Sizofreni Spektrum Bozukluklari ve Bipolar Bozukluktan bahsedilebilir.

    Klasik anlamiyla psikoz, Sizofreni Spektrum Bozukluklari ile iliskilidir ve belirtileri genellikle aşağıdaki durumlarda ortaya çıkmaktadır.

    Şizofreni

    Şizoaffektif bozukluk ve şizofreninin diğer alt türleri

    Akut ve geçici psikotik bozukluklar

    Bipolar bozukluk (daha önce manik depresyon olarak bilinirdi)

    Psikotik özelliklere sahip majör depresif bozukluk

    Postpartum (postnatal olarak da adlandırılır) psikoz (postnatal depresyonun şiddetli bir formu)

    Madde kaynaklı psikoz (alkol, yasadışı uyuşturucular ve steroid ve uyarıcı içeren bazı reçeteli ilaçlar dahil)

    Psikotik belirtiler bazen digger bozukluklara seconder olarak da ortaya cikabilmektedir. Bunlar,

    Beyin tümörü veya kist

    Demans (örneğin Alzheimer hastalığı)

    Parkinson hastalığı ve Huntington hastalığı gibi nörolojik hastalıklar

    HIV ve beyni etkileyebilecek diğer enfeksiyonlar

    Bazı epilepsi türleri

    İnme

    PSIKOZUN NEDENLERİ

    Psikozun kesin sebepleri iyi anlaşılamamıştır; ancak şunları içerebilir:

    Genetik: Araştırmalar,şizofreninin ve bipolar bozukluğun ortak bir genetik nedeni paylaşabileceğini gösteriyor.

    Beyin değişiklikleri: Beyin yapısındaki değişiklikler ve belirli kimyasal değişmeler psikoz hastalarında görülür. Beyin taramaları, psikoz öyküsü olan, düşünce işleme üzerindeki etkileri açıklayan bazı bireylerin beyninde azalmış gri maddeyi ortaya çıkarmıştır.

    Hormonlar veya uyku: Doğum sonrası psikoz, doğumdan sonra çok kısa sürede ortaya çıkar (normalde 2 hafta içinde). Kesin nedenler bilinmiyor, ancak bazı araştırmacılar bunun hormon düzeyindeki değişikliklerden ve bozuk uyku düzeninden kaynaklanabileceğine inanıliyor.

    PSIKOZ BELIRTILERI

    Psikotik belirtiler ayrılabilir ve belirli açıklamalar yapılabilir. Psikozun klasik belirtileri şunlardır:

    Halisünasyon: Var olmayan şeyleri hissetme, görme veya işitme.

    Sanrılar: Sahte inançlar, özellikle de gerçek olmayan şüphe veya korku üzerine kurulu.

    Şizofreni gibi bozukluklardaki psikotik belirtiler arasında aşağıdakiler de olabilir:

    Dağınık düşünce, konuşma veya davranış

    Bozuk düşünce (ilgisiz konular arasında atlama, düşünceler arasında garip bağlantılar yapma)

    Katatoni (tepkisizlik)

    Sebeplere bağlı olarak, psikoz hızlı veya yavaşça ortaya çıkabilir. Şizofreni hastalığında da aynı durum söz konusuyken, semptomlar yavaş başlangıçlı olma eğilimindedir ve bazı durumlarda tam bozukluğa dönüşmeyen daha hafif psikoz ile başlar.

    Şizofreninin yavaş başlangıcı (prodromal faz olarak da bilinir) genellikle hasta ya da aileleri ve arkadaşları tarafından fark edilmez. Psikozun hafif, başlangıçtaki belirtileri şunları içerebilir:

    Şüpheci hisler

    Bozuk algılamalar

    Depresyon ve intihar hisleri

    Takıntılı düşünce

    Uyku sorunları

    Halüsinasyonlar, psikozlu kişilerin duyularını (görme, ses, koku, zevk ve dokunma) etkileyebilir. Ancak şizofreni hastalarının yaklaşık üçte ikisinde, halüsinasyonlar işitseldir; işittiğinde ve onları gerçek olduklarına inandıklarında içermez.

    Genellikle isitsel halusinasyonlar su sekildedir

    Birçok sesi, çoğunlukla olumsuz olarak, hastayla konuşurken işitmek

    Hastanın ne düşündüğünü tekrar etmesi

    Hastanın ne yaptığına dair bir yorum yapması

    Tuhaf sanrılar psikoz sırasında yaşanır.

    PSIKOZUN TEDAVISI

    Psikoz tedavisinde antipsikotik kullanımı esastır. Bunun yaninda ilac kullanimi ile beraber hastanin ic goru kazanmasi ve kendini anlasildigi bir mecrada ifade ediyor olabilmesi açısından psikoterapi faydalı olabilir.

  • Gençlerde İntihar

    Gençlerde İntihar

    Türkiye ve Dünya istatistikleri, intihar düşünceleri ve girişimlerinin en yaygın olduğu yaş grubunun 15-29 yaş arası olduğunu, ağırlıklı olarak da lise çağındaki gençlerde görüldüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla intihar konusundaki müdahalelerin önceliğinde gençlerin olması gerekir. Peki gençler hayatını sonlandırma kararına nasıl gelirler?

    Caplan (1961)’in kriz teorisine göre kişiler karşı karşıya kaldıkları krizi çözmede yetersiz kaldıkları durumlarda olağan baş etme mekanizmalarının dışında mümkün görünen yollar ararlar. Başka yol bulunamadığında veya bulunan yollar da aynı şekilde işe yaramıyor göründüğünde krizin baskısıyla bir kaçış yolu olarak, bir yardım çığlığı olarak intiharı seçerler. İstedikleri şey çoğunlukla hayatlarını sonlandırmak değil bu baskının sona ermesini sağlamak, bir yardım çağrısı yapmaktır.

    Peki kriz dediğimiz şeyler neler olabilir? Uzmanlara göre krizin belirli bir formu yoktur aslında, kişinin baş etmekte yetersiz kaldığı her şey onun için kriz olabilir. Dışarıdan gözlemleyen biri içinse şunlar kriz yaratabilecek durumlar olabilirler:

    • Cinsel taciz veya tecavüz gibi vücut bütünlüğüne bir tehdit,

    • Bir kaza sonucunda fiziksel bir yetinin kaybı (bir basketbolcunun bacaklarını kaybetmesi gibi),

    • Suçlama, iflas veya kovulma sonucunda toplumdaki yerini kaybetme tehdidi,

    • Göç ya da taşınma sonucu güvenlik hissinin kaybı,

    • Çatışma, ayrılma, boşanma veya ölüm gibi sebeplerden bir yakının kaybı.

    Krizler çoğunlukla ilk evrelerinde kişinin olağan baş etme mekanizmalarıyla veya ikinci evrede alternatif mekanizmalarla çözülebilmektedir. Ancak krizle baş etmeye çalışıp imkanlarının yetersiz kaldığı evrede kişiler intiharı düşünmeye başlarlar ve bu düşüncelerine yönelik belirli sinyaller verebilirler. Örneğin bir kişi intihardan söz ettiğinde, özellikle de detaylarından bahsediyorsa veya bunu gerçekleştirmek üzere intihar araçlarını edinmeye çalışıyorsa bu durumu kesinlikle ciddiye almak gerekir. Fakat, bu düşüncelerinden hiç söz etmeme ihtimali de vardır. Yakınınızdaki birinin son zamanlarda depresif hallerde olduğunu, umutsuzluk ve çaresizlik hissi yaşadığını, ‘Keşke hiç doğmasaydım’ gibi söylemlerde bulunduğunu, ilgilendiği şeylerden ve yakın ilişkilerinden bile -özellikle de ani olarak- kendini çektiğini, uyuma ve yeme düzeninde değişiklikler olduğunu, alkol veya uyuşturucu gibi maddeleri sıklıkla kullanmaya başladığını ve bu kişi erkekse anormal biçimde agresif ve saldırgan davranışlar gösterdiğini görüyorsanız, o kişi için risk var demektir. Özellikle de daha önce intihar girişiminde bulunmuş veya yakın çevresinden biri intihar etmiş gençlerde bu risk çok daha fazla olmaktadır. Gösterilen sinyaller kişiden kişiye farklılık gösterebilir, bir kişi hepsini gösterebilirken başka biri yalnızca birkaçını gösterebilir. Fakat tüm gençler için kesin olan şudur ki şüpheniz olması durumunda mutlaka harekete geçmeniz gerekmektedir, çünkü bu acil bir durum olabilir.

    Ruh sağlığı çalışanları intihar düşüncelerini ikiye ayırır: aktif ve pasif düşünceler. Pasif düşünce halindeki gençlerde intihar düşünceleri zaman zaman ortaya çıksa da belirgin bir plan yoktur. Aktif düşüncedeki gençlerde ise eyleme dökme planı vardır ve onlar için acil bir müdahale gerekir. Yukarıdakilerden hareketle, yakınınızdaki birinin intihar düşünceleri olduğundan ve özellikle de aktif düşünceler olduğundan şüphelenmeniz durumunda, bunu, kesin olarak, o kişiye sormanız gerekir. Yaygın inanışın aksine, sormanız, bu düşünceleri onun aklına sokmayacaktır; aksine, kişi, sıkıntılarının dışarıdan biri tarafından görüldüğü hissiyle yalnızlığından uzaklaşabilir. İntihar girişiminde bulunan gençlerle yapılan görüşmelerde, gençler tek başına savaşamadıkları, yalnız oldukları için bu yolu seçtiklerini söylemektedirler.

    Ebeveyni olarak veya bir yakını olarak sizin yapabilecekleriniz de önemlidir elbette fakat intihar düşüncelerine olan birine olan yaklaşımınızda bir profesyonelden yardım almanız önemlidir. Konunun hassasiyetine ek olarak, özellikle gençlerde, içinde bulundukları çaresizlik hissi ile kaygı, uyku sorunları ve iritasyonu getirecek; bu da, riskli davranışlarda bulunma eğilimlerini arttıracaktır. İlaç destekli terapi kişinin daha sakin düşünebilmesine ve terapistin yardımıyla yeni baş etme yolları bulmasına yardımcı olacak, intihar tek çare olmaktan çıkacaktır.

    Öte yandan intihar düşüncelerinin varlığı durumunda ailelere ve sosyal çevreye önemli bir rol düşer. Zira krizle baş etmede en önemli faktörlerden biri sosyal destektir ki başta da söylendiği gibi tek başına savaşamadığından tek çare olarak intiharı düşünmeye itilir kişi. Sizin, bir yakını olarak;

    • Onun yanında olduğunuzu ve bu yolda hep yanında olacağınızı, yalnız olmadığını hissettirmeniz önemlidir,

    • Anlayışlı ve yargılamadan uzak bir dille (nasıl yaparsın yerine nasıl oldu da hayatını bitirmeye karar verdin gibi anlamaya yönelik sorularla) onun sorunlarını dinlemeniz ve küçümsememeniz önemlidir,

    • Neler yaşadığı neler hissettiği ve düşündüğüyle ilgili onu konuşturmanız ve samimi bir ilgiyle bunları merak ettiğinizi ona göstermeniz önemlidir,

    • Kişi kendini açmaya hemen hazır olmayabilir, gerektiği kadar beklemeye sabırlı olmanız önemlidir,

    • Terapistiyle görüşerek tedavi süreci boyunca destek olacağınızı göstermeniz önemlidir,

    • İntihar düşüncelerinden sıyrılana ve sağlıklı bir evreye geçene kadar onu halat, ilaç veya kesici aletler gibi intihar araçlarından uzak tutmanız, gerekirse onun da rızasıyla (ayrı evlerde kalmanız durumunda) onunla birlikte kalmanız önemlidir.

    Yaygın kanıya göre bir kişi intihar etmeyi aklına koyduysa yapar. Yanlış. Yapılan kriz çalışmaları gençlerin intihar düşüncelerinin çok büyük oranda bir yardım çığlığı olduğunu gösteriyor. Bu anlamda, onun yanında olmanızın, destek olmanızın, önemi çok büyüktür. Yakınınız hayatta olduğu sürece geç kalmış sayılmazsınız, yapabileceğiniz bir şey mutlaka vardır.

  • Egolar

    Egolar

    Herkesin dilinde bugünlerde EGO kelimesi.. Bilen bilmeyen, herkesin EGOyla ilgili bir YORUMU var.. Fazla konuşana da egoist diyorlar, kendimi seviyorum diyene de.. Bencil olduğumuzda da “ego yapıyoruz’’ çok fazla “ben’’ dediğimizde de.. Peki EGO nedir gerçekte?

    Latince bir kelime olan Ego, ben, benlik, kendilik demektir. Ego sonradan oluşan bir yapı değil, kendimizi algılayış biçimimizdir. Ancak çevresel faktörlerle şekil değiştiren bir yapıdır. O şekil değiştirdiğinde ise doğal olarak kendimizi algılayış biçimimizde değişir.

    Bir insan “Ben….’’ ile başlayan cümleler çok fazla kurup kendisini büyük, kocaman gösterip kendisiyle ile ilgili böbürlenip duruyorsa da ‘‘hiçbir şeyi beceremiyorum, ben bir zavallıyım’’ diyorsa da bir ego probleminden söz edebiliriz..( şişirilmiş ego ve cılızlaştırılmış ego) Aslında iki durumda da kendisini aciz ve zavallı hissediyordur.. Birinde bunu üstü kapalı yapıyor, kendisini önce küçük görüyor sonra bu küçüklüğünü örtbas etmek için “Ben şunu yaptım, bunu yaptım, şu okullarda okudum, şöyle başarılıyım, böyle yüksekteyim, param, evim, arabam, ailem, Ben yaptım, Ben başardım….’’ gibi kendini öven, yükselten cümleler kuruyordur.. Amaç; kendi kendine aslında o kadar da küçük, beceriksiz ve zavallı olmadığını ispatlamak.

    “Kendini küçülten düşüncelere sahip’’ bir diğer grup ta bu durumu kabul eder ve açıkça ifade eder; “Ben bir zavallıyım, bana hiçbir zaman sıra gelmeyecek, şanssızım, hayat bana hiç gülmedi’’ gibi arabesk bir durumun içine girer.. Sürekli şikayet eder, sürekli ağlamaklı konuşur, hüzün ve öfke doludur.. Yaşam ona bir bu yandan vurur bir diğer yandan ve o hiçbir şey yapamaz, yetersiz, çaresiz ve acizdir.. Bu kişilerin kendilerini küçülten ve gerçeği çarpıtan düşünce sistemleri öyle büyüktür ki “Yaşam benden büyük” ve ben bu durumda ne yapabilirim? düşüncesini sistemlerine iyice yerleşmiştir ve kurban rolünü iyice benimsemişlerdir. Burada egosal problemle başa çıkmak için kullanılan bir savunma mekanizması da mevcuttur. Alt mesaj ‘her şeyin kötüye gitmesi benim yetersizliğim değil, ben kendimden büyük olanla nasıl savaşabilirim? dir.

    Birinci gruptakiler hayatlarını bu ispat üzerine inşa ederler. Sürekli yarış halindedirler. Gündemlerinde fark yaratmak, çok fazla para kazanmak, en güzel evde oturmak en iyi arabaya binmek ,en iyi kıyafeti giymek en büyük ünvanı almak vb. düşünceler vardır. Ama iç dünyasına baktığınızda hayatlarında pek az keyif aldıkları şeyler vardır.

    Bu tarife baktığımız da ‘ Bütün başarılı insanlar şişirilmiş ego problemi’ yargısına varmış olabilirsiniz. Evet başarı güzeldir ama tadını çıkarabildiğinizde… Tatmin olabildiğinizde…

    Fakat‘şişmiş ego‘neye sahip olursa olsun hiçbir zaman tatmin olmayacaktır.

    Ve ne yazık ki bu işe yaramaz çünkü bir insan düşüncelerinin kökünde ÖZBENliğini kabul etmediyse ve gerçek oluş haliyle bütünleşmediyse kendisi hep aciz, yetersiz ve zavallı görecektir..

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon, bir kişilik özelliği ya da “şımarıklık” değildir.

    Depresyon, kişinin “kendisinin halletmesi gereken” basit bir durum değildir.

    Sağlıklı insanlar, istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan olaylar karşısında; karamsarlık, sıkıntı, üzüntü, keder gibi duygusal tepkiler verdiğinde, bu duygulara depresif duygular denir. Depresif duygular hayatın normal bir parçasıdır, çoğu durumda kendiliğinden kaybolur.

    Majör Depresyon ise beyni etkileyen ciddi bir hastalıktır. Beynin belirli alanlarında ortaya çıkan kimyasal dengesizliğin hastalığın ortaya çıkışından sorumlu olduğu düşünülmektedir.

    Hastalık olarak tanı konması için, kişinin şikayetlerinin en az iki haftadır sürüyor olması ve mesleki ve sosyal hayatını belirgin şekilde etkiliyor olması gerekir.

    Majör Depresyon düşünceleri, duygu durum ve bazı bedensel fonksiyonlarımızı etkiler. Kişinin yemek yemesini, uyumasını, fiziksel dayanıklılığını, sağlıklı düşünce üretebilme yetisini bozar.

    Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü hali” ile aynı şey değildir.

    Majör Depresyonun belirtileri nelerdir?

    Bir beyin hastalığı olarak Majör Depresyon, beynin işlevlerinde bozulma ve düzensizliklerin yansıması olarak duygu, düşünce, davranış ve bedensel işlevlerde bozulmanın ortaya çıktığı belirtiler kümesidir. Her hastada tüm belirtiler bir arada olmayabilir.

    Depresyonun temel belirtileri arasında karamsar ve kederli duygu-durumu, kötümser düşünce içeriği, umutsuzluk, çaresizlik hisleri, hayattan zevk alamama, hemen her konuda ilgi kaybı yer alır. Kişi günün çoğunda, özellikle sabahları depresiftir. Beraberinde boşluk hissi olur ve her şey anlamsız gelebilir. Motivasyon kaybı nedeniyle gelecekle İlgili hedef belirleyebilmek ve hedefe odaklanabilmek güçleşir.

    Kaygı ve korkular da bulunabilir. İç huzursuzluğu ve gerginlik hisleri olabilir. Hüzünlü duygu duruma eşlik eden ağlama olabileceği gibi bazı hastalar ağlayamamaktan şikayetçidir.

    Geçmişte yaşanmış olumsuz olaylar sık sık akla gelmeye başlar, pişmanlık hissi yoğunlaşabilir. Şimdiki zamanda ise hasta kendini sürekli değersiz, yetersiz, ya da suçlu hisseder kendine ve çevreye güvenmekte zorlanır. Alınganlık artar. Yalnızlık hissedilebilir. Gelecekle ilgili olumsuz düşünceler olabilir.

    Düşünce yavaşlayarak konuşmanın da yavaşlamasına ve azalmasına neden olur. Unutkanlık olur. Dikkat bozulabilir. Yeni bir şeyler öğrenmek güçleşir. Enerji düşer, kişi çabuk yorulur.

    Uykuya dalmak zorlaşabilir

    Uykuya dalmak zorlaşabilir. Gece boyunca uykuda bölünmeler ya da sabaha karşı yorgun bir şekilde uyanma ve tekrar dalamama görülebilir. Tersine, uykuya meyil ve uyku süresinde uzama da olabilir.

    İştah azalması ve kilo kaybı olabileceği gibi aşırı yemek yeme ihtiyacı da olabilir.

    Ağır durumlarda kişi kendine zarar verme planları yapabilir ya da zarar verebilir. İntihar düşüncesi /planı / girişimi olabilir.

  • Düşüncelerini Değiştir  Yaşamın Değişsin

    Düşüncelerini Değiştir Yaşamın Değişsin

    Doğduğumuz günden itibaren, bedensel duyumlarımızdan, ilişkilerimizden, deneyimlerimizden bir anlam çıkartıp, kendimize ekleyerek yaşam serüvenimizi yazarız.. başlarda uzun uzun düşünüp karar alırken, zaman geçtikçe hızlanır, otomatikleşir davranışlarımız.. alışkanlıklar, düşünce ve davranış kalıpları ediniriz..

    Peki yaş aldıkça daha doğru kararlar mı alırız? Tecrübelerimizin bizi yanılttığı olmaz mı? Düşünce kalıplarımız sandığımız kadar doğru yol göstericiler midir bizim için? Yaşamımızı, ilişkilerimizi sabote eden tam da bu yerleşik düşünce stillerimiz olabilir mi?

    şansızım ben.. (etiketleme)

    Kadınların / erkeklerin hepsi aynı, menfaat dünyasında yaşıyoruz.. (genelleme)

    Kredim onaylanmazsa mahvolurum, bu borcu hayatta ödeyemem.. (felaketleştirme)

    Ablamları davet etmişler ama beni çağırmadılar, hoşlanmıyor benden. (kişiselleştirme)

    Yaptığım işi beğendi ama diğerlerinin ki çok iyi olmadığı için.. (çifte standart)

    bu düşünce yada benzerlerini zihninizden geçirip buna inanıyor, davranışlarınızı buna göre şekillendiriyorsanız, deneyimleriniz çok fazla bilişsel hata içeriyor olabilir..  

    Yaşam düşünce-duygu-davranış ekseninde şekillenir.. Yani düşünceler duyguları, duygular davranışları ortaya koyar.

    Madem duygularımız düşüncelerimizle şekillenir.. genellemelerin, felaketleştirmelerin bizi üzmesi, ümitsizliğe düşürmesi, akıl okuma ve kişiselleştirmelerin, yaşamımızı derin pişmanlık ve suçluluk hissine teslim etmesi,  çifte standartın kendimize dair olumlu hislerimizi gölgelemesi kaçınılmazdır.. bunca yoğun olumsuz duyguyu içimizde barındırırken, davranışlarımızın doğal, yakın ve duruma uygun olması çok mümkün olmayacaktır..

    yaşamımızı değiştirme planlarımız sıklıkla sorun olduğunu düşündüğümüz davranışlarımıza odaklanır.. gece atıştırmalarına son vermek, sigarayı bırakmak, daha düzenli olmak, arkadaşlarımızla daha sık görüşmek vb. oysa her davranış bir duyguyu düzenlemeye yarıyordur yani bir ihtiyacı karşılıyordur.. davranışı değiştirmeden önce “böylece hangi duygumun üstesinden geliyorum” “hangi duygu beni buna itiyor “ sorularına cevap vererek işe koyulabiliriz.. o anki duygunuz üzüntü, stres, hayal kırıklığı, pişmanlık, kırgınlık vb ise “acaba o anda aklımızdan ne geçiyordu” “bu bilişsel bir hata olabilir mi” “bu durumun alternatif düşünceleri nelerdir”  sorularına vereceğimiz cevaplar belki bizi davranışlara karar verdiğimiz başlangıç noktasına götürür, davranışı daha rahat kontrol edebileceğimiz yere..

    kulağa inanılmaz ya da abartılı gibi gelse de, düşüncenizi değiştirin, yaşamınız değişsin.. İnsanlar kötüdür yerine bazı insanlar kötüdür tıpkı bazılarının iyi olduğu gibi.  Başaramayacağım yerine, elimden geleni yapacağım, daha önce de benzer durumlarla başa çıkmıştım. Böyle şeyler hep beni bulur yerine herkes gibi benim başıma da bazı aksilikler gelebilir şeklinde düşünmek size kendinizi nasıl hissettirir? Bu hislerle davranış döngüleriniz aynı mı kalır?

    Yaşamımızı önce zihnimizde kurgular, oradan dış dünyaya taşırız.. zihnimizdeki birkaç kalıbı esneterek öykümüzü yeniden yazabiliriz..

  • Obesesif Kompulsif Bozukluk

    Obesesif Kompulsif Bozukluk

    • “Bu düşünceler bana ait olamaz.”

    • “Çıkmadan önce ışıkları 3 kez açıp kapamazsam ailemin başına kötü şeyler gelir.”

    • “Dışarıda tuvalete girersem cinsel yolla bulaşan hastalık kapar mıyım?”

    • “Evdeki tüm bıçakları saklamazsam çocuklarıma zarar verebilirim.”

    • “Ya toplantının ortasında küfür edersem?”

    Bazı kişiler bir türlü emin olamazlar. Bir işi yapıp yapmadıklarından, yaptılarsa doğru yapıp yapmadıklarından, kapıyı kontrol edip etmediklerinden ya da ellerini yeterince yıkamazsa sevdiklerine ölümcül hastalık bulaştırıp bulaştırmayacağından… Bu tür sıkıntı veren, kaygı yaratan ve kişinin elinde olmadan, isteği dışında aklına gelip yerleşen düşüncelere “obsesyon” denir. Kişinin kendisine yabancı olan bu düşünce ve görüntüler halk arasında “takıntı” olarak da adlandırılır.

    Çoğu zaman ise kişi bu tür düşüncelerden kurtulmak ve kaygısını azaltmak için kendisine bir yol bulur. Bunlar kapı kilidini belli sayıda kontrol etmek, bir şeyi 3 er 5 er 9 ar… kez yapmak, belli sayıda dua etmek, belli sayıda tekrar etmek vs. gibi davranış ve düşünceler olabilir. Bunlar da “kompulsiyon” olarak adlandırılır.

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ise, obsesyon ve/veya kompulsiyonların bulunduğu tedavisi mümkün psikolojik bir rahatsızlıktır.

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) genellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde başlasa da her yaş grubunda görülebilen bir hastalıktır.

    Her takıntılı düşünce ya da davranış obsesif kompulsif bozukluğa işaret etmez. Bazı şeylerden emin olmamak ve güvenlik önlemi olarak tekrar tekrar kontrol etmek herkesin zaman zaman yapabileceği şeylerdir. Ancak bu tür düşünce ve davranışlar günlük işlevleri etkileyecek, kısıtlayacak ve bozacak şekilde şiddetli ve yoğun hale gelmeye başladığında OKB’ nin işareti olabilir. Örneğin, evden çıkıp apartman kapısına gittiğinizde kapıyı kilitleyip kilitlemediğinizden emin olmayıp dönmek herkesin yapabileceği bir şeydir. Ancak bunu sürekli yapmak, tekrar tekrar kontrol etmek hatta bu tekrarlardan dolayı işe geç kalmak OKB olarak değerlendirilebilir.

    OKB NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    İlaç Tedavisi: OKB tedavisinde etkili olan ilaçlar “serotonin gerialım inhibitörleri” adı verilen ilaç grubundaki ilaçlardır. Bu ilaçların OKB semptomlarını azaltmada etkili olduğu bilinmektedir.

    Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Gerekli eğitimi almış uzmanlar tarafından yürütülen psikoterapi yaklaşımıdır. Hem hastalığın tedavisinde hem de tekrarların önlenmesindeki başarısı birçok çalışma ile kanıtlanmıştır. Tedavide bazen tek başına bazen ilaçla birlikte kullanılabilmektedir.

    BDT, hem obsesyonları hem kompulsiyonları bir arada ele alan, danışan ve terapistin işbirliği içinde çalıştığı bir tedavi yöntemidir.

  • Anda mısın?

    Anda mısın?

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), son zamanlarda konuşulan popüler bir kavram. Bir felsefe ya da bir psikoterapi yöntemi olduğunu söyleyen de var; meditasyon yöntemi, ya da bir yoga felsefesi gibi düşünen de. “Carpe diem” mantığıyla açıklanan yanlış bilgiler de oldukça fazla. Aslında mindfulness; eğitimlerle, uygulamalarla ve düzenli egzersizlerle daha iyi anlaşılabilecek, son zamanlarda yaygınlaşan ve bilimselliği kanıtlanan yeni bir akım.  Bu yazımda, Mindfulness’ın, temel bir kavram olarak ne olduğundan ve ne işe yaradığından bahsedeceğim. Bunun yanında, pek çok yönü olan Mindfulness kavramını; kendi deneyimlerimden sonra beni en çok etkileyen, derinden yararını hissettiğim ve hayatıma adapte edebildiğim kısmından bahsetmek istiyorum.

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), kaynaklarda ufak değişikliklerle birlikte genel olarak şöyle tanımlanır: Tam da şu an; var olduğumuz an içerisinde tüm bedenimizle birlikte, etrafımızda gerçekleşenleri olduğu gibi fark etmek. Anı fark etmek de ne demek, aslında olduğumuz anda olmama ihtimalimiz var mı diye sorabilirsiniz kendinize. Şimdi düşünelim.

    Düşüncelerinde bir sen varsın, geçmiş zamanda bir sen varsın ya da gelecekte olması muhtemel bir olayın içinde sen varsın.  Peki, bulunduğun an içerisindeki sen, nerede?

    Olduğumuz an içerisinde kalmak kendiliğinde olan bir olay değildir. Evet, hayatın doğal bir akışı var ve bu doğal akış içinde olduğumuzu hepimiz biliyoruz ancak bu akışı ne kadar fark edip hissedebiliyoruz? Yaşadığımız çağda her geçen gün, her şey daha da hızlı ilerlemeye başlıyor.  İşte tam da bu yüzden anda kalmaya çalışmak, hızla akan zamanda anda durabilmek, olduğumuz an içerisinde olanları gözlemlemek,  istenilerek yapılması mümkün, bilinçli yapılan bir eylemdir. Ancak bilinçli bir şekilde ve yavaş yavaş alışkanlık haline getirerek, anda olanlara dikkat etmeye başlayabiliriz. Çünkü Mindfulness’ın temelde kabul ettiği ve esas ilgilendiği kısım burasıdır: zihin uçuşan bir şeydir.  Çoğu zaman şu an içerisinde değilizdir. Geçmiş ya da gelecekle ilgili herhangi bir duygu ya da düşünce; bizi,  şu anı fark etmekten alıkoyar. Kafamıza takılan herhangi bir sorun varken, çoğu zaman onu düşünürken buluruz kendimizi. Science dergisinde yayınlanan bir makalede, uçuşan zihin kavramı şu şekilde açıklanmıştır: ”İnsanlar, hayvanlardan farklı olarak zamanlarının büyük bir kısmını çevrelerinde o anda orada olmayan ya da olma olasılığı bile olmayan veya şu anda burada olmasa da geçmişte olup bitmiş olayları düşünmekle geçiriyor.” *

    Televizyon izlerken düşüncelere dalmış olduğunuzu fark ettiğiniz oldu m? Çocuklarınızın anne- baba diye seslendiğini 3 seferde duyduğunuz? Ya da bir kitap okurken sayfa bittiğinde hiç bir şey okumadığınızı fark ettiğiniz? Yaşadığımız deneyim; bedenen orada o andayken başka diyarlarda gezinip yorulan bir zihin, çözülmesi için gereken enerjimizin tükenişinden başka bir şey değil aslında… Minfulness, bu yorgun zamanlarda bir durak noktası.  Orada o anda olanları olduğu gibi gözlemlemek ve olduğu gibi kabul etmek için bir mola zamanı.

    Peki, ne olmasını bekliyoruz. Yazının başından beri tanımlamaya çalıştığım kavramı, anda kalmayı sağladığımızda neyin değişmesin bekliyoruz? Aslına bakarsanız bir beklenti içine girmiyorum. Anda kalmak, mindful olmak bir varış noktası değil, bir durak. Ara sıra da olsa deneyimlediğim, yani anda kalmaya çalışmak zihnimi meşgul eden her neyse ( geçmiş ya da gelecekle ilgili düşünce ve duygular), onlarla arama mesafe koymamı sağlayan bir durak noktası evet.

    Bize gitmekten yorulduğumuz uzun bir şehirlerarası yolda kısa bir mola, nefes aldığımız, soluklandığımız, su içip elimizi yüzümüzü yıkadığımız bir mola yeri olarak düşünebilir.  Bize, nefes alarak dinlediğimiz bir alan yaratmamıza fırsat verir. Minfulness bir dost olsaydı bence şunları fısıldardı kulağımıza:

    Dur bir sakin ol. Şu an nerde nefes alıyorsun, hangi kokular geliyor burnuna; etrafında yükselip alçalan, yer değiştiren sesleri duyabiliyor musun? Duyguların, düşüncelerin olduğu yerde kalsın, neden nasıl diye sorma kendine, sadece etrafında olanlara dikkat et. Eminim, dinlendiğini fark edeceksin…”

    Bahsettiğim şey, sihirli bir değnek değmiş gibi sorunların çözülmesini beklemek değil; ya da hipnotize olup geçmişe gitmek ya da geleceği bir şekilde öngörmek de değil. Aksine, sorunlar her neredeyse ve hangi zamandaysa onların peşinden gitmeyi bırakmak. Sorun ya geçmişle ilgili ya gelecekle ilgili; ya aile hayatınla ilgili ya da işinle ilgili. Belki çok sevdiğin arkadaşına kızdın, belki keşkelerin yakanı bırakmıyor. Onlar her kimle ilgiliyse ve hangi zamana aitse orda kalsın; çünkü var olduğun bu anda seninle değiller. Onları bu ana taşıyan sensin ve olduğun ana dikkat ederek bu anı kendine ayırabilirsin. Aslında bu senin en özgür alanın. Ve bu anı kendine ayırmayı unutmuşken bunu yapabilir, bu anın içinde olanları fark edebilir ve mola zamanını, kendi özgür alanını yaratabilirsin.

    Dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var burada. Bahsettiğimiz gibi zihin, uçuşan bir şeydir; bu yüzden bu deneyim esnasında dikkatimiz dağılabilir. Ana odaklanmaya fark etmeye çalışırken dağılabilir, zihnimiz uçuşmaya başlayabilir, düşünceler tekrar aklımızı meşgul edebilir. Problem değil. Yapmamız gereken tekrar ana odaklanmaya devam etmeye çalışmak. Kendimizi yargılamadan, düşüncelerimizi yorumlamadan, onların geçip gitmesini izlemek, tekrar tekrar ana dönmeyi deneyimlemek.

    Şu an bir kafede oturuyorum, geleceğimle ilgili bir takım endişeli düşüncelerim beni esir almış durumda. Yapılması gereken işlerim var, hepsi birbirine girmiş. Hepsini kabul ediyorum.  Şu an burada benimleler mi gerçekten? Onu bir paket gibi yanımda mı taşıyorum? Gittiğim her yere, her ana götürebiliyor muyum? Evet. Peki, götürmeseydim ne olurdu? Evde bırakıp çıkabilsem ah ne güzel olurdu. İşte şuan, bu kafede otururken onların yanımda olmadığını fark etmek istiyorum. Bunu bilinçli bir şekilde yapıyorum. Onları evde unutmuşum gibi. Otomatik pilottan çıkıp kendime mola zamanı yaratmak istiyorum.

    Yan kafede çalan şarkıya kulak veriyorum. Sahilde yürüyen insanları görüyorum. Bir de denize girenler var, deniz dalgalı ve hafif bir rüzgar esiyor. Fincanımdaki kahveyi yudumluyorum, biraz soğutmuşum sanırım. Yudumu alırken halen gitmemiş olan kahve kokusu gülümsetiyor beni.  Bedenimin, oturduğum sandalyeyle bağımı hissetmeye çalışıyorum. Otururken iki ayağımla yere dokunduğumu fark ediyorum. Kollarım sandalyenin demir kollarına yapışmış gibi, biraz ısınmışlar. Tam bu sırada aklıma, akşamki davette ne giyeceğime halen karar veremediğim geldi. Biraz gergin hissettim sanırım. Sorun değil. Tekrar ana dönüyorum, sanırım çalan şarkı değişmiş. Rüzgar hala esmeye devam ediyor hafif hafif.

    Şu an da etrafımda olanları 5 duyu organımla algılayabilmeyi deniyorum. Etrafımda, gerçekten etrafımda olanlara keşif yapar gibi dikkat ediyorum. . Algıladıklarım, az önce bahsettiğim gelecek kaygılarımdan çok farklı bir deneyim oluyor benim için… Sanırım artık kalkmam gerekiyor. Akşamki davete hazırlanmak için eve uğramam gerek. Hesabımı ödeyip hızlıca kalkıyorum.

    Anlattığım kısa mola bana iyi geldi, hissedebiliyorum. Orada, o kafede ve aynı masada çok defa oturdum. Ama bu sefer başkaydı çünkü her sefer başkadır.  Lütfen deneyimleyin. Anda gerçekleşenleri fark etmeye çalışın, kendinize küçük molalar için fırsat verin. Kendi özgür alanınıza sahip çıkın, onu sadece siz yaratabilirsiniz. Bunu hepimizin hak ettiğini biliyorum. Çünkü hiç birimiz geçmiş ya da gelecekle ilgili olumsuz duygu ve düşüncelerin esiri olmak zorunda değiliz. Bunu alışkanlık haline getirmeye başladıkça, fark ediyoruz ki olumsuz duygu ve düşüncelerime aramıza mesafe giriyor. Konu her ne olursa olsun olduğum an bana ait ve o anda dinlenebilirim. Daha iyi hissederek, daha güçlü ve huzurlu devam edebilirim yoluma. Sıkıntım her ne olursa olsun, hangi zamana ait olursa olsun, ben buradayım bu anın içindeyim. Ve gerçeklik tam da burada. Bu ana dikkat ettiğimde olumsuz duygu ve düşüncelerime arama mesafe koyabiliyorum. Onların kaybolduğunu ve gelip geçici olduğunu hissedebiliyorum.  Şimdi ki ana odaklanırken, aslında özgürleşiyorum.

    Şimdi size sormak isterim. Siz tam da şu an neredesiniz? Hangi anın içindesiniz gerçekten?