Etiket: Düşünce

  • Aile İçi Şiddet Neden Olur ve Nasıl Durdurulur?

    Aile İçi Şiddet Neden Olur ve Nasıl Durdurulur?

    Bu yazıyı ekim ayında yazmayı planlıyordum. Çünkü 2 Ekim Şiddete Hayır Günü olarak anılır. Fakat ne yazık ki son zamanlarda gelişen akıl almaz şiddet olayları bu yazıyı öne çekmeme sebep oldu. Bilinçlenmek, neden ve hangi durumlarda şiddet uyguladığımızı bilmek şiddet olaylarının önüne geçmede tek başına yeterli olmayacaktır elbette. Fakat az da olsa farkındalık yaratabilirsek, kendi hayatlarımızda bir nebze değişikliğe sebep olabilirsek su dalgaları gibi git gide büyüyen halkalar şeklinde bu olumlu etki cereyan edecektir.
    Aile içi şiddete sebep olan etkenlerden en etkilisinin ekonomik sıkıntılar olduğu tespit edilse de psikolojik bir dinamiğin olduğu gerçeği yadsınamaz. Şiddete sebep olan iki tür duygusal dinamik tespit edilmiştir. Bunlardan ilki yıkıcı düşünce sistemi ya da daha önceki yazılarımda da belirttiğim olumsuz iç sesimiz. Yani daha yalın anlatmak gerekirse kişinin içinde konuşan iç sesin sürekli “eğer eşini kontrol edemezsen erkek değilsin”, “bak seni herkesin önünde rezil ediyor”, “seni kontrol etmeye çalışıyor, zayıf görünmeni sağlamasına asla izin verme” tarzında konuşmasıdır. Bir diğer düşünce dinamiği ise “ya hep ya hiç” düşünce yapısıdır. Kişilerin gerçekdışı inançları eşlerine karşı inanılmaz roller biçmelerine sebep olmaktadır. Kişiler eşleri olmadan bir hiç olduklarını ya da onlar olmadan eksik oldukları düşüncesine kapılırlar. Bu sağlıksız bir düşüncedir. Dolayısıyla kişi patolojik bir bağ ile eşine bağlanır ve onu ne pahasına olursa olsun kaybetmek istemez.
    Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile hala erkeklerin kadınlardan daha güçlü ve baskın oldukları fikri yerleşiktir. Bu ataerkil düşünce erkeklerin hiçbir koşulda güçsüz ve zayıf görünmelerine izin vermez. Erkek eğer hem başkalarının hem de hayatındaki söz konusu bayanın gözünde zayıf duruma düşerse bu utançla güçlü olduğunu karşı tarafa kanıtlamak adına şiddet eylemleri sergiler. Erkek gücünü yitirdiği anda onu erkek yapan tüm özellikleri de kaybetmiş olmakla sınanır. Bu erkekte yüksek seviyelerde öfkeye ve hiddete sebep olur. Bu patolojik duygular geçmiş travmalar ve yanlış model alma (kişinin şiddet gördüğü ya da şiddete şahit olduğu bir ortamda yetişmesi) gibi tehlikeli etkenlerle de birleşince ortaya akıl almaz şiddet olayları ve senaryoları çıkmaktadır.

    Ne Yapmalı?
    Öncelikle kişinin özgüvenindeki yarıklar doldurulmalı, yanlış düşünce sistemleri düzeltilmelidir. Kişi eşi olmadan bir hiç olduğu ya da eşinin üzerinde her hakka sahip olduğu düşüncesinden sıyrılmalıdır. Kurban durumunda olan şiddet gören taraf ise kurban psikolojisinden çıkıp şiddet görmeyi hakkettiği ya da erkeğin kadında daha güçlü olduğu ve her türlü şiddeti uygulamaya hakkı olduğu düşüncesinden kurtulmalıdır. Kişiler sözel ya da fiziksel şiddete maruz kaldıklarında mutlaka bir uzmandan ya da güvenlik birimlerinden destek almalıdırlar. Şiddete eğilimi olan kişinin her türlü tehdidi ciddiye alınmalı, “o zaten yapmaz” diyerek durumu görmezden gelip hafifletmek sadece son suratla gelen bir kamyonun önünde “zaten duracak” diyerek dikilmekten farksızdır. 

    Şiddet Mağduru Nasıl Korunur?
    6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun şiddeti derhal önlemeye ve gerekli desteği sağlamaya yöneliktir. Bu kanun gereğince şiddete maruz kalan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan herkes, ilgili makam ve kurumlara başvurabilir. Bu kurum ve makalmalr şiddete uğrayan ve şiddete uğrama tehlikesi içinde bulunan kişilerin bizzat başvurması zorunlu değildir. Şiddeti öğrenen veya tanıklık eden kişiler de başvurabilir.

    ALO 183 ve Diğer ACİL Telefon Hatları
    Aile ve Sosyal Polştikalar Bakanlığını’na bağlı olarak çalışan ALO 183 hattır, şiddete uğrayan ya da uğrama tehlikesi bulunan desteğe gereksinimi olan kişilere psikolojik, hukuki ve ekonomik alanda danışmanlık sunmakta ve yararlanabilecekleri hizmet kuruluşları konusunda bilgi vermektedir. ALO 183 ücretsizdir ve Türkiye’nin her yerinden 7 gün 24 saat ulaşılır.
    ALO 155 Polis İmdat, ALO 156 Jandarma İmdat, 112 ACİL, 0212 656 96 96/ 0549 656 96 96 Ale İçi Şiddet Acil Yardım Hattı

  • İnfertilite/Tüp Bebek Tedavi Sürecinin Stresini ”Şimdi”de Yaşayarak Hafifletin

    İnfertilite/Tüp Bebek Tedavi Sürecinin Stresini ”Şimdi”de Yaşayarak Hafifletin

    İnfertilite sürecindeki kadın hastalarımda çok sık gözlemlediğim bir durumdur geçmiş ve geleceğe odaklı bir düşünce sistemi..Bu duruma aniden gelinmemiştir şüphesiz. İnfertilite teşhisini takip eden dönemde, kişi kendisini nelerin beklediğini bilmemektedir; hep iyi niyetlerle, dileklerle başlanır bu zorlu serüvene. Buna karşılık, tedavi seyrinin belirsizliği, ve kişilerin bu süreçte hiçbir kontrollerinin olmaması ile birlikte infertilite hastalarında bir “düşünceler zinciri” başlar. Zaman ilerledikçe ve tedavide de henüz net bir sonuç alınamamışsa kadınlarda bu düşünceler genelde geçmişe dönük üzüntüler, pişmanlıklar üzerine olup kendilerini biraz da sert bir biçimde yargılama eğilimi baş gösterir. Örneğin: “Keşke bu tedaviye daha önce başlasaydım, bu kadar beklemeseydim” ya da “Keşke oraya gitmeseydim, bu merkeze daha önce gelseydim”..Keşkeler bu şekilde devam eder, devam ettikçe büyür, büyür.. Geleceğe dönük soru işaretleri de cabasıdır. Yaptığım klinik görüşmelerde hastalarımdan en sık duyduğum cümleler şu şekildedir: “Olacak mı olmayacak mı? Bu düşünceyi beynimden atamıyorum..Sürekli, olmazsa ne olur diye düşünüyorum!”. Bu soru, gerek infertilite tedavisine ilk kez başlanmış olsun, gerekse bu konuyla ilgili epeyce zaman harcanmış olsun, birçok infertil hasta için ortak bir temadır. Bu düşünceyi zihinden tamamen atabilmek mümkün olmamakla birlikte, bu düşüncenin içeriği üzerinde kontrol sağlanabilir. Terapi çalışmalarında en sık yaptığımız çalışmalardan biri, var olan düşünce sistemini tekrar ele alıp, kişiyi olumsuzluğa iten düşünceleri saptamak ve bunların yerine rasyonel düşünceleri yerleştirmektir.

    Eğer yukarıda anlatılanlar size tanıdık geliyorsa, birkaç dakikalığına şunu yapın: Geçmişe ait üzüntüler,pişmanlıklar ve geleceğe ait kaygılar bir yana kalsın. “Bugün”ü… Bu saati…Yani, “şimdi”yi yaşayın..Yani enerjinizin var olduğu, kendinize dönük yapabilecekleriniz için mümkün olan tek zaman birimini hissedin..Yaşam enerjiniz, tüm gücünüz “şimdiki zaman”dan beslenir ve bir şeyleri değiştirebilmek ancak bu zaman diliminde mümkün olmaktadır, bunu hatırlayın..

    Birçok kişi var olan zaman dilimini görmezden gelebiliyor ve aslında ne kadar da değerli bir şey kaçırıyor. Şu an bu siteye girdiyseniz, bu satırları okuyorsanız belli ki durumunuzu önemsiyor, daha fazla şey öğrenmek, daha fazla bilgi edinmek istiyorsunuz. Yaşadığınız anı en etkin biçimde değerlendirmek istiyorsunuz. Bu sayfalarda gezindikten sonra da, hayatınız akıp giderken, “an”ınızın değerini bilip, kendi adınıza “infertilite uğraşınız”ın dışında yapabileceklerinizin farkına varmanız şüphesiz size çok olumlu bir şekilde geri dönecektir. Şimdiki zamanın gücü ne geçmişte ne de gelecekte mevcuttur. Hayatınızın kontrolü sizin elinizdedir ve enerjinizi kendinize olumlu bir şekilde aktarmanızla birlikte, emin olun birçok şey değişebilir. İnfertilite ile mücadele çok yıpratıcı bir süreç olmakla birlikte, şu an bu konuda adımlar atıyorsanız, tedaviniz için güvenilir bir merkez seçtiyseniz ve planlarınız belli ise, artık zihninizi geçmiş ve gelecek esaretinden kurtarıp “şimdi”ye odaklamanız size çok şey kazandıracaktır. İnfertilite tedavileri boyunca, “kontrol duygusu”nun eksikliği çok sık yaşanan bir durumdur. Ama sizin kontrolünüz dahilinde olan çeşitli başka aktivitelere, uğraşlara odaklanırsanız, kontrol yitiminin tüm hayatınızı kaplamasına engel olabilirsiniz.  “ Ben elimden gelen her şeyi yapıyorum, şu an için her şey yolunda, ilgilendiğim…., … uğraşlarım var ve bundan büyük keyif alıyorum” şeklindeki bir duygu, düşünce ve davranış sistemini benimsemek sizi rahatlatacaktır. Bunun yanı sıra, hayatınızı güzelleştirmenin değişik yollarını kendiniz için keşfetmenizle birlikte taşıdığınız yükün ne kadar hafiflediğini ve en önemlisi “kendi”nizin değerini daha iyi anlayacaksınız…

  • Düşünceler

    Düşünceler

    Bazen bir şeyi neden yaşadığımızı bilmeden sürekli bir şekilde yaşar dururuz. Bundan rahatsızlık duyma düzeyimiz sürekli olmasına bağlı olarak azalır. Buna kısaca alışmak diyelim. Bir şeylere alıştığımızda neler oluyor peki?

    Bunu biraz açmak istiyorum çünkü kötü bir ruh haline, negatif düşünce ve fikirlere zamanla alışırız. Bu alışkanlık zamanla bizim karakterimizin bir parçası olur. Öyle ki bunu anlamak, adlandırmak zamanla bir hayli zorlaşır. Ve tüm o alışkanlıkları kendimiz zannederiz. Danışanlarımdan bazen duyuyorum bunu. Kendi düşüncelerini kendi kimlikleri sanıyorlar ve bundan bir türlü kopamadıkları için zamanla kendilerini daha da suçlu hisseder hale getiriyorlar.

    Bu çok zor olsa gerek. Düşüncelerimizi kontrol edememek ve bu düşünceleri düşünmeyi alışkanlık edinmek sanıyorum ki bir çok insanda var. Ama bunun tam tersini yapan insanlar da var. Mesela pozitif, kendi ile barışık olan insanlarda genel olarak gözlemlediğim şey. Düşüncelerini kendileri sanmıyorlar. Onlarla özdeşleşmiyorlar, bunların bir düşünceden ibaret olduklarının farkındalar ve bunu bir kimlik olarak özümsemiyorlar. Diğer taraftan düşüncenin kimlik olma durumu alışkanlık edinmesi ile birlikte insanı içinden çıkılmaz bir hale sokuyor ve çoğu psikolojik rahatsızlığın temelini oluşturan suçluluk, öfke, kızgınlık, kırgınlık duygularını besliyor.

    Peki neler yapabiliriz?

    Öncelikle düşüncelerimizden ayrışmayı öğrenmeli. Düşüncelerimizi yakalama çalışmaları yapmalı.

    Bunu nasıl yapacaksınız?

    Öncelikle aklınızdan geçen bir düşünce olduğunda, onun bir düşünce olduğunun farkında olun. Ardından gelen düşünceleri bir gözlemci gibi izleyin.

    Bu bir süre sonra sizin o düşüncelerden farklı olduğunuzu size hissettirecek ve ciddi anlamda rahatlama sağlayacağınız bir an yaratacak.

    Tüm bunları yapabildiğinizde zamanla düşünceleri kontrol etmeyi öğrenebilir, onları alışkanlık haline getirmeyebilir ve pozitif anlamda yönlendirebilir olacaksınız.

  • Terk Edilme Şeması Nedir?

    Terk Edilme Şeması Nedir?

    İlişkilerimiz hayatımızda çok önemli bir yeri kapsar ve bu alanda bir sıkıntı yaşadığımızda genel olarak kendimizi pek de iyi hissetmeyiz. Bu yazımızda ilişkilerin bitmesine sebep olan terk edilme şeması üzerinde duracağız. Terk edilme şemasının etkilerini daha çok romantik ilişkilerimizde fark etmekle birlikte, bu şemanın şiddeti arkadaşlık ilişkilerimizi de etkiler.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Düşünce Yapıları

    Terk edilme şeması olan kişiler her ilişkinin bir gün biteceğine dair bir düşünceye sahiptirler. Yaşadığımız ilişkide partnerimiz bizim ona değer verdiğimiz gibi bize değer verse de bu şemaya sahip olan kişiler böyle düşünmezler. Bu nedenle ilişkinin herhangi bir durumda bitebileceğine dair inançları yüksektir. Bir problem yaşandığında partnerlerinin kolaylıkla ilişkiyi bitirebileceğine dair bir inanca sahiptirler. Her ilişkide bir takım problemler yaşansa da terk edilme şeması olan kişiler için problem yaşanması; ilişkinin bir daha eskisi gibi olamayacağına, bozulduğuna, devam etmeyeceğine dair bir sinyal olarak kabul edilir. Aslında bu şemaya sahip kişilerin zihni sürekli olarak ilişkiyi bitirebilecek durumlarla meşguldür. Biteceğini düşündüğünüz bir ilişkide kendiniz gibi davranmak ve duygusal anlamda karşı tarafa yatırım yapmak oldukça zordur. Sevdiğiniz birini kaybetme düşüncesi ise doğal olarak kaygı yaratır. Her insanın kaygı ile baş etmeye yöntemleri ise farklıdır. Bu nedenle her terk edilme korkusu yaşan kişi aynı şekilde davranmaz.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Kaçınma Yöntemleri

    Terk edilme kaygısıyla baş edebilmek için bireyler bazen kaçmayı denerler. İlişkilerden uzak durarak, herhangi bir ilişki yaşamayarak kendilerini korumaya çalışabilirler. Hatta biten bir ilişkinin ardından “Gitmesi iyi oldu, kendimi çok iyi hissediyorum,” diye düşünerek kendilerini rahatlatabilirler. Her iki durum da terk edilme şemasından kaçarak baş ettiklerini gösterir.

    Yine bu şemaya sahip kişiler ilişkileri bitmesin diye aşırı uğraşabilirler. Birlikte zaman geçirmedikleri durumlarda aşırı kaygılı olabilir ve partnerlerini hiç yalnız bırakmak istemeyebilirler. Birlikte oldukları kişiyi sürekli kendileriyle yeterince ilgilenmediği ve sonunda onu terk edeceği üzerine suçlayabilirler. Bu ve buna benzer davranışlar farkında olmadan ilişkide bir güven problemi olduğunu karşı tarafa hissettirir. Bu durum partnerin kendisini ispatlamaktan yorulması, ilişkide güven bağını hissedememesi vb sebeplerle ilişkiyi sonlandırmasına sebep olabilir. Sonuç olarak terk edilme şeması olan kişi farkında olmadan korktuğu şeyi “terk edilme”yi başına getirmiş olur.

    Terk edilme şeması olan kişiler gerçekten terk etme potansiyeli olan insanlarla birlikte olabilirler. Bu şemaya sahip kişilere dengesiz aşk ilişkileri daha çekici gelebilir. Bağlanma sorunu olan kişilerle ya da evli kişilerle birlikte olabilirler.

    Her üç durumda terk edilme düşüncesinde ne kadar haklı olduklarını düşünmelerine ve bu düşünceye daha da bağlanmalarına neden olur. Bu nedenle bu şemaya sahip olan kişiler ilişkilerindeki en ufak bir bozulmayı, sıkıntıyı aşırı yoğun duygusal hisler içinde yaşayarak deneyimlerler. İlişkileri çok çok nadir olarak sakin ve tutarlı ilerler.

    Kısaca özetlersek…

    O halde basit bir ifade ile ilişkinizde terk edilme korkusu yaşıyorsanız, ilişkinizin devamlılığı ile ilgili sürekli bir kaygınız varsa, ya da hep sizi terk etme potansiyeli olan kişilerle birlikte oluyorsanız terk edilme şemanız vardır diyebiliriz.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Rüyalar

    Rüyalar

    Rüyaların çoğu hatırlanamaz ve küçük parçaların dışında unutulur. Ancak rüyadan uyandığımız andaki ruh hali bütün gün sürebilir. Tarihe baktığımızda ise imparatorlar, savaşçılar gibi bazı kişilerin rüyalara dayanarak büyük işlere kalkıştıkları söylenebilir. Bunların temelinde rüyanın gelecekten haber içeren bir mesaj olduğunu düşüncesi yatar. Psikoloji bilimine göre ise rüyalar geçmiş ve şimdinin izlerini taşır.

    Rüyayı genellikle görsel imaj olarak yaşarız; düşüncelerle iç içe geçmiş duygular da olabilir, diğer duyular da bir şeyler algılayabilir. Ama çoğunlukla görsellik ön planda yer alır. Rüyaları açıklamanın zorluğu kısmen de olsa bu görsel imajları kelimelerle ifade etme gereğinden kaynaklanır. Bu yüzden rüyayı gören genelde resmini çizmenin anlatmaktan daha kolay olduğunu düşünebilir.

    Rüyaların bazıları çok kısadır ve sadece bir veya birkaç görüntüden, tek bir düşünceden, hatta tek bir kelimeden oluşurken diğerleri içerik açısından oldukça zengin ve bir roman gibi uzun olabilir. Bazı rüyalar uyanık yaşamdaki kadar açık ve netken bazıları ise bulanıktır. Rüyalar tamamen anlamlı, tutarlı hatta fantastik ölçüde güzel olabileceği gibi karışık ve çılgınca olabilir. Ayrıca ağlatacak kadar acı verici, uyandıracak kadar kaygılı, şaşırtıcı ya da neşeli gibi duyguların açık olduğu rüyalar olabileceği gibi hiçbir duygu yaratmayanları da vardır.

    Peki neden rüya görürüz? Bilinçdışımızda, daha çok kullanılan adıyla bilinçaltımızda, farkında olmadığımız duygu ve düşünceler vardır. Bu milyonlarca duygu ve düşünce hiçbir zaman tam olarak uyum içinde değildir. Her zaman ortaya çıkmanın bir yolunu ararlar. Bilincimiz de zihnimizi rahatlatmak ve bu duygu ve düşüncelerin kısmen de olsa ortaya çıkıp uzlaşı sağlaması için rüyaları yaratır. Ancak direnç mekanizması bu duygu ve düşüncelerin rüyalarda apaçık bir şekilde ortaya çıkmasına izin vermez. Çünkü bunlar, kişinin uyanı yaşamda kabul etmeyeceği duygu ve düşünceler olabilir. Bu durumda kişide kaygı oluşturabilir; bu nedenle zihin sansür uygular. Bu sansür sonucu temeldeki duygu ve düşünceler rüyada çarpıtmaya uğrar, değişir ve olduğundan farklı bir şekilde ortaya çıkar. Ya da rüya tamamen anlamsız hâle getirilir ve biz uyanınca hiçbir anlam veremeyiz.

    Her rüya, gören kişiye özgüdür. Bu durumda rüyalar, gören kişinin ürünü ve sözleridir. Ancak bu sözler doğrudan anlaşılır değildir. Bu sözleri anlaşılır kılmak, altında yatan duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak için rüya yorumu yapılır. Rüyayı gören, rüyasının ne anlama geldiğini bilir; ancak sadece bildiğini bilmez ve bu nedenle bilmediğini sanır. Bu noktada psikoterapist, kişinin rüyasını keşfetmesine yardım eder. Uygulanan sansür nedeniyle sembolik anlam taşıyan rüyalar, psikoterapist ve rüyayı gören kişinin birlikte çalışması ile yorumlanabilir. Peki buna neden ihtiyaç duyarız?

    Bunun sebebi rüyalarda ortaya çıkan bazı düşünce ve duygular diğerlerine göre daha yoğundur. Bunlar kişiye rüyalar aracılığı ile baskı kurar. Kişi bunları keşfettiğinde onları bilinçdışından bilinç seviyesine taşımış olur ve artık ne ile mücadele edeceğinin farkındadır. Psikoterapi ile bu duygu ve düşünceler üzerinde seanslarda çalışılır. Amaç bu baskı kuran, rahatsızlık yaratan duygular ve düşüncelerin etkisinin azaltılması ya da yok edilmesidir. Bu sayede kişinin, farkında olmadan kendisine uyguladığı baskı azalır ve daha iyi bir yaşam sürmesinin yolu açılır. Ancak kişiye baskı yaratan bu duygu ve düşünceler keşfedildiğinde kişi onları konuşmaktan kaçınabilir; bu gayet doğaldır. Psikoterapist, bu konuda anlayış göstererek kişinin konuşmak istemediği bir konu hakkında baskı yapmaz. Hepsi sürece yayılır ve kişi bu konuları konuşmak istediğinde psikoterapist her zamanki gibi üstüne düşeni yapar.

    Psikoterapi ile kendi rüyalarını yorumlamayı öğrenen kişi zamanla, belli bir noktadan sonra rüyalarını tek başına da yorumlayabilir. Bu durumda kendisini keşfetmesi ve daha iyi tanıması için oldukça önemli bir yetenek kazanmış olur. Sonuç olarak da yaşamını daha iyi bir hâle getirebilir.

  • Örtük Depresyon Yaşıyor Olabilir Misiniz?

    Örtük Depresyon Yaşıyor Olabilir Misiniz?

    Sonbaharın gelmesiyle birlikte, yaz aylarının o cıvıltılı neşeli dışa dönük ruh halinden biraz daha pencerenin ardından bakan, daha fazla kendisini dinleyen, bireysel zaman geçiren hafif yağmurlu ve parçalı bulutlu bir ruh haline geçmiş bulunmaktayız. Bilimsel olarak nitelikli bir kanıtı olmasa da mevsimlerin depresyon süreçlerine ivme kazandırdığı yada sönme sağladığı,edinilen bilgiler arasındadır.
    İnsanın kendini değersiz ve yetersiz görmesi, kötü hissetmesi, zaman zaman herkes için geçerlidir. Bu bir suç ve zayıflık değildir. Bu duygular depresyona dönüşmüşse tedavi ve profesyonel bir yardımla büyük rahatlama elde edilebilir.

    Depresyonu ve bu tanıyı alabilme sürecini şu şekilde tanımlayabiliriz;

    -Hoşlandığınız şeylerde azalma ve ilgi kaybı.

    -Kendini üzgün, hüzünlü hissetme, keyfi yerinde olmama durumu.

    -Kiloda azalma ya da artışlar.

    -Uyku bozukluğu ya da aşırı uyku.

    -Sıkıntı, huzursuz olma, yerinde duramama, kararsızlık.

    -Kendini yetersiz, değersiz, suç işlemiş gibi hissetme.

    -Dikkat, düşünce konsantrasyonunda azalma.

    -Enerjide azalma, yaşlanıyor olma hissi, çalışma güç ve veriminde düşüşler.

    -Tekrarlayan ölüm düşünceleri.

    -Cinsel ilgide değişme.

    Bu belirtilerden en az 3 tanesine sahip ve minimum 2 haftadır yaşıyor iseniz depresyonla alakalı klinik bazlı bir tedavi önerilmektedir.

    Hepimizin bildiği veya aşina olduğu bir kavram depresyon. Depresyondaki kişilerin ruh halinden beklentimizde aynı şekilde herbirimiz için benzer ifadeleri içeriyor. Bunlar ; depresyondaki kişinin elemli olması, mutsuz olması, hayattan zevk almaması, bireysel takılması, sosyal iletişimindeki zayıflıklar, devam eden üzgün bir duygudurum.. 

    Fakat örtük depresyon tüm bilinen tabuları yıkıyor, çünkü örtük depresyondaki birey depresif belirtiler göstermiyor.. Başkalarına mutlu görünüp, yüzünde daima bir tebessüm varken içten içe acı çekerler. Maskeli depresyon olarak da bilinen gülümseyen depresyon genelde fark edilmez. Bundan muzdarip kişiler duygularını önemsemez ve onları hep hasıraltı ederler. Bu kişiler depresyonda olduklarının farkında bile olmayabilirler ya da zayıf görünme korkusuyla depresyon belirtileri yaşadıklarını kabul etmezler.

    “Gülümseyen depresyonun en belirgin özelliği üzüntüdür. Yüzdeki gülümseme ve dıştan görünüş kişinin gerçek duygularını saklamak için arkasına sığındığı bir savunma mekanizmasıdır. Bir kişi mutsuz sonla biten bir ilişki, ailevi sebeplerle yaşadığı türlü iç sıkıntılar, kariyeriyle ilgili yaşadığı zorluklar ya da hayatta kendisine doğru bir hedef belirleyememiş olma gibi sebeplerle üzüntü yaşayabilir. Örtük depresyonun diğer sık görülen belirtileri huzursuzluk, korku, öfke, yorgunluk, sinirlilik, umutsuzluk ve çaresizliktir.

    Örtülü depresyonda neşesizlik, durgunluk, elem, bir şeyden zevk almama duygusu fazla gözlemlenmez. Depresyon bu sefer, beden ve organ diliyle ortaya çıkmaktadır. Kronik, gezici ağrılar, yüz ağrıları, baş ağrıları, astım krizi, mide bağırsak bozuklukları, çarpıntılar, baş dönmeleri, tansiyon dengesizlikleri, bulantı ve kusmalar, alerjiler, romatizmalar, unutkanlık, öğrenme güçlükleri, uyku problemleri, iştah, cinsel sorunlar, alkol-uyuşturucu madde kullanımları, saplantılar, takıntılar, kişilik değişimleri depresyonun farklı biçimde yansımaları olabilir.

    Peki bu durumdan kurtulmak mümkün mü?

    Evet örtük depresyonun bir tedavisi var, hem de aklınızdaki kadar zor değil. Danışmanlık hizmeti ya da psikoterapi, hipnoterapi gibi destekler almanın yanı sıra, gülümseyen depresyon yaşayan kişiler işe ilk olarak etraflarında olan kişilere kendilerini açarak başlayabilirler.

    Aileden yakın birini, bir arkadaşını kişinin kendine bir dert ortağı seçmesi ve bu kişiyle duygu ve endişelerini paylaşmayı bir rutin haline getirmesi gibi. Bunu yaparken kişinin kendisini karşı tarafa yük oluyor gibi hissetmemesi önemlidir. 

    Biz bazen etrafımızdaki kişilerin bize destek olduklarında mutlu olabilecekleri gerçeğini göz ardı ederiz, her ne kadar kendimiz aynı şeyi başkaları için yaptığımızda bunun bizi mutlu ettiğini bilsek de. Açılmak ve duyguları paylaşmak depresif düşüncelerle başa çıkabilmenin en önemli adımı. İnsan hayatının her noktasında sosyal bir varlıktır, birileriyle etkileşim halinde olmak, hem bu durumla sizin yüzleşmenizi kabullenmenizi sağlar, hem de bir başka kişiyle paylaşıyor olmanın hafifliğini yaşarsınız. Unutmayın ki depresif duygu ve düşünceler gerektiği şekilde ele alınmadığı zaman içinizde katlanarak büyür ve sizi esir alır. Biriyle paylaşmak ve bir uzmanla görüşmenin temelinde de paylaşıp o olumsuz duygu ve düşünceleri bölüştürmek ve azaltmak vardır. Mutsuzluk paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyonun toplumda oldukça yaygın rastlanılan bir bozukluk olduğu bilinmekte ve tanımlanmasının Hipokrat dönemine kadar uzandığı görülmektedir. Depresyonun en temel belirtileri arasında daha önceden isteyerek ve severek yaptığı günlük etkinliklere karşı isteksizlik ve yaşamdan zevk alamama durumu yer almaktadır. Bunların yanı sıra, zaman içerisinde kişide kederli ve üzgün bir duygu durumu ile beraber bazı değişikliklerin meydana geldiği görülmektedir. Bu durumda kişide her şeyi olumsuz olarak değerlendirme eğilimi, karamsarlık düşünceleri ile geçmişi ve geleceği düşünmeye başlama durumları olduğu dikkat çekmektedir.

    Depresyonun küresel hastalık yüküne sebep olan ilk on hastalık içerisinde beşinci sırada yer aldığı görülmektedir. Yürütülen araştırmalarda, toplumdaki yaygınlığının oldukça fazla olduğu görülmektedir. Depresyonun ergen kızlarda ve erişkin kadınlarda görülme olasılığının, ergen ve erişkin erkeklerle kıyaslandığında iki kat fazla olduğu dikkat çekmektedir. Ayrıca, depresyonun başlangıç yaşının değişiklik gösterdiği, ancak ortalama 20’li yaşların ortalarında başladığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda, başlangıç yaşının son yıllarda daha erken yaşlara kaydığı dikkat çekmektedir.

    Depresyondaki bireylerin, geçmişte yaşadıkları olayların olumsuz ve kötü yanlarını görerek kendilerini suçlu ve cezalandırılmış hissettikleri dikkat çekmektedir. Benzer biçimde, geleceği de umutsuz ve karamsar olarak değerlendirerek gelecek ile ilgili çaresizlik düşüncelerinin daha da arttığı görülmektedir. Kişi hayattan zevk alamaz hale geldiği ve yaşamanın anlamsız olduğunu düşünecek kadar kendini çökkün hissedebildiği göze çarpmaktadır. Budak (2000) bu olumsuz bakış açısının günlük yaşamına, kişilerarası ilişkilerine yansıdığını ve onun okul ve/veya iş yaşamındaki performansında düşüşe neden olduğunu savunmaktadır.

    Depresyon, üzüntü, isteksizlik, karamsarlık, değersizlik, yetersizlik, güçsüzlük, aktivite azalması, durgunluk, fizyolojik işlevlerde yavaşlama gibi belirtileri içeren bir sendromdur ve depresyonun günümüzde akıl sağlığı alanında en çok tartışılan sorunlardan biridir. Ayrıca, depresyonun önemli düzeyde iş-güç ve yeti yitimine neden olduğuna dikkat çekmektedir.

    Ülkemizde psikiyatrik düzeyde yardım gerektiren ruhsal bozukluklar içerisinde depresif tipte olanların en fazla olduğu bulunmuştur. Toplum içinde klinik düzeyde depresyonun görülme oranının %10 civarında olduğu gözlenmiştir. Depresif belirtilerin genel olarak toplum içindeki yaygınlığı ise %13-20 arasında değiştiği belirtilmektedir. Depresif belirtilerin hafif düzeylerde olduğu durumlarda bile, bireyi hareketsizliğe, verimsizliğe, mutsuzluğa ittiği ve bu nedenle bu belirtileri gösterenlere ulaşılmasının koruyucu ruh sağlığı açısından da önemli olduğu bilinmektedir.

    Depresyonda olan kişilerin düşünce içeriğini, Beck’in bilişsel üçlüsü olan kendileri, dünya ve gelecek hakkındaki kötümser düşünceler oluşturur (Yalom, 2006). Bilişsel üçlünün ilk basamağı; bireyin kendisini olumsuz bir biçimde değerlendirmesidir.Bireykendisini yetersiz, beceriksiz biri olarak değerlendirir. Bu değerlendirmesi de bireyindeğersiz,istenmeyen biri olduğunuve beraberinde ikinci basamak olan; dış dünyanın anlamsız bir yer olduğuna dair düşünmesine neden olur. Üçüncü basamakta ise geleceğe yönelik olumsuz beklentiler oluşur (Arkar, 1992)

    Majör Depresif Bozukluğun (MDB) DSM-V açısından tanımlanması için en az 2 haftalık süre içerisinde 5 ana belirtinin bulunması gerekmektedir. Bu belirtiler arasında depresif duygudurumu ya da eskiden ilgi duyulan etkinliklere ve olaylara ilgi ve zevk kaybı bulunmalıdır. Ek olarak, uykuda, iştahta, odaklanmada ya da karar almada değişiklikler, değersiz ve suçlu hissetme ya da psikomotor yavaşlamalar ya da yerinde duramama belirtileri bulunur. Belirtilere değersizlik, suçluluk duyguları ve intihar düşünceleri eşlik eder. Majör depresif bozukluk hastalıklarının yüksek oranda anksiyete bozukluklarıyla da ilgili bir rahatsızlık yaşadığı bilinir. Depresyon ve Anksiyete Bozuklukları hem birbirini tetikler hem de birbirlerinin çözüme kavuşmasını zorlaştırır. Tedavi için kesinlikle majör depresyon bozukluğu olan hastaların psikoterapi yardımı alması gerekir. Bilişsel davranışçı terapilerin yaygın olarak kullanıldığı bir hastalık da olsa majör depresyon bozukluğu, sosyoterapi ve psikodinamik terapiyle bireyin sosyal hayatını etkileyen, belirleyen ve baskılayan dinamikleri analiz etmek bireyin tedavisi açısından çok faydalı olacaktır. (Kring, Ann M., et al. Abnormal Psychology. John Wiley & Sons, 2015).

  • Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Genellikle süreğen, kimi zaman dönemsel alevlenmelerle giden, kişinin günlük işlevlerini belirgin

    olarak etkileyen bir bozukluktur. Obsesyon irade dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı,

    Bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşünce, imge ya da dürtülerdir. Bunlar

    kişinin mantığına, görüşlerine, ahlak anlayışına, inançlarına ters düşer ve kabul edilemez. Ancak

    kişi bunların kendi zihninin ürünü olduğunun farkındadır. Kompülsiyon ise çoğu kez saplantılı

    düşünceleri kovmak için yapılan, İrade dışı yinelenen hareketlerdır. Önce, saplantının doğurduğu

    rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu yinelenen

    eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonla İrade dışı yinelenen hareketlerdir. Önce, saplantının

    doğurduğu rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu

    yinelenen eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonlar bazen dışarıdan gözlenebilen bir davranış

    bazen de zihinsel bir eylem şeklinde olabilir. Obsesif kompulsif bozukluğa şöyle bir örnek verilebilir: temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek kişinin bir çokkez el yıkama zorunluluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde bir çok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri yüzünden kişinin abdestini bir çok kez yeni baştan almak zorunda kalması ya da içinden belli bir duayı tekrar tekrar okuması gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, İstenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır. Halk dilinde bunlar “takıntı” olarak da bilinir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunun Türleri

    Hastalığın farklı türleri tanımlanmıştır:

    1. Temizlik Kompulsiyonu; temizleme, el yıkama ile birlikte olan pislik bulaşması ve hastalık kapma obsesyonları.

    2. Kontrol etme kompulsiyonlarıyla birlikte olan kuşku obsesyonları (örneğin: fişi çektim mi, çekmedim mi; kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi? )

    3. Simetri, düzen ve sayılarla ilgili obsesyon ve kompulsiyonlar.

    4. Biriktirme ve toplama kompulsiyonları: Sık görülen kompulsiyon türüdür. Kişi “ileride gerekli olabilir” şeklinde bir düşünce ile gerekli olmayacak eşyaları bile biriktirebilir / saklayabilir.

    5. Dini obsesyonlar: Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda sık görülen bir obsesyon çeşitidir. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    OKB Nasıl Tedavi Edilir ?

    OKB kişinin günlük yaşam etkinliklerini ciddi oranda engelleyen, sosyal, iş ve aile yaşamının kalitesini düşüren bir hastalıktır. OKB nin tedavisinde ilaç ve psikoterapinin birlikte yürütülmesi tavsiye edilebilir. Bilişsel Davranışçı Terapiler ve EMDR Terapisi OKB Tedavisi uygulanabilir.

    Genel önerilerde bulunacak olursak; Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaları uğraşlara yönlendirmenin çok büyük faydaları vardır. Kişinin zevk aldığı bir uğraş obsesyon ve kompulsiyonları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı kurarlar. Ev temizliğinin kendisi hastalık olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür kişilerde evin dışında değişik uğraşların bulunmasına çalışılmalıdır.

  • Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Bir duruma karşı verilen aşırı tepkiler -düşünce veya eylem şeklinde olabilir- karşılaştığı zorlu durumların üstesinden gelmek için kendini yetersiz veya karasız hissettiği durumlarda belirir. Yetersizlik veya kararsızlık durumlarının dinamikleri çocukluk döneminde anne babanın kısıtlayıcı (bazen cezalandırıcı) etkileri nedeniyle ortaya çıkar. Yani çocukluk çağındaki çatışmalardan kaynaklıdır.

    Çocuk ilk doğduğunda ailesinin bakımına ve sevgisine muhtaçtır. Ve çocuk bakım verenden bağımsız düşünülemez. Aşırı bağımlı olan çocuk yaşadığı olumsuz durumlar karşısında bakım verenleriyle ilgili olarak negatif bir duygu içerisine girme ihtimali yoktur. Yetersizlik hissinin üstesinden gelemeyen çocuk olumsuz baş edemediği duygulardan kaçınmak için kişi, aşırı düşünce veya aşırı eyleme geçer.

    Aşırı düşüncelerden kasıt; gerçek düşünceyi ortadan kaldırmak amacıyla yerine geçen (yer değiştiren) düşüncelerdir. Kararsızlık öyle yoğundur ki kişi belleğindeki gerçekliği oturtamaz. Örneğin, kişi evden çıktığında içi rahat etmez, ocağı kapatıp kapatmadığını, kilidi kilitleyip kilitlemediğini veya dışarı çıktığında hangi yolu kullanması gerektiğini veya bir kişiye atacağı mesaj veya maili gidip gitmediğini, kişi eve geldiğinde kirli olduğu ve durumdan rahatsız olduğu gibi düşünceler oluşabilir. Bu gibi oluşan düşüncelere ‘obsesif düşünce’ olarak tanımlayabiliriz. Bu düşünceleri rahatlatmak için kullanılan davranışlar örneğin, mesajın veya mailin gidip gitmediğini kontrol etme, eve geldiğinde hızlıca yıkanmak ve belki de evdeki üyeleri de yıkanması için söylenmek, hangi yoldan gideceğini seçsen dahi rahat etmeyip tekrar dönüp diğer yolu kullanmak veya ocağı, kapı kilidini sürekli kontrol etmek gibi durumlara da ‘kompulsif davranışlar‘ olduğunu söyleyebiliriz. Yani bilince takılan bir durumun kişinin çabalarına karşın engelleyemediği düşünce obsesyon, bazı insanlarda düşünce eylemini rahatlatmak için kompulsiyona dönüşür. Ancak ne kadar aklına takılanı rahatlatmak için yapıldığı söylense de esasında kişi bir türlü rahatlayamaz. İşte bu gibi obsesif- kompulsif durumlara karşı verilen aşırı tepkiler kişinin bir durumun üstesinden gelebilmede yetersiz kaldığı durumlarda geliştirir. Oluşan duygular dışa vurularak kişide yarattığı olumsuz durumları azaltacağı yerde, kişiye zarar verebilecek yeni durumlar yaratır.

    Bu gibi engellenemeyen durumların kökenleri; yeterli olgunluğa erişmeden beklenti içerisine giren ebeveynlerin, çocuğun olgunluğundan daha büyük sorumluluklar istemesiyle başlar. Yeterli olgunluğa erişememiş çocuk, ebeveyn ve çocuk arasında zorlu bir durumu başlatır. Ebeveynlerinden anlayış göremeyen çocuk yetersizliğine karşı koymaya çalışsa da bakım verenlerin bu haksız tutumuna boyun eğer. Ebeveyn çok keskin bir tutum takınarak çocuğu sürekli suçlar, cezalandırır (bu illa katı olmak zorunda değildir keskin bir hayır cevabı da olabilir) ise çocuktaki cezalandırılma korkusu suçluluk duygusuna sebep olur. Çocuk yaşadığı ‘suçluluk korkusu’ ile ‘öfke ve karşı koyma isteği’ arasında bocalamaya başlar. İşte bu çatışmanın ağırlık derecesi obsesif-kompulsif davranışların belirleyicisi olur. Yani düşünceleri yer değiştirerek asıl sorundan kaçıp başka sorunlar ile uğraşır. Ancak bu gerilim, yer değiştirerek de dinmez, sadece yer değiştirir ve gerilim kalır!

  • Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Öncelikle şizofreni beyinde birden fazla semptomun bir araya gelmesiyle ortaya çıkan klinik bir hastalıktır. Şizofreni; kişide birtakım düşünce değişiklikleri, davranış bozuklukları, kişiler arası iletişim, sosyal çevre gibi alanları olumsuz etkileyen, normal yaşantının giderek bozulmasına neden olan kronik belirtileri işaret eden genellikle şiddetli ve uzun süre seyrini gösteren klinik bir hastalık olarak adlandırabiliriz. (Köroğlu, Güleç 2007). Şizofreni hastalığı kişinin yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkiler. Kişinin gündelik yapmış olduğu işleri aksatmasına ve bu durum sonucunda yaşam kalitesini ve yaşam doyumunu düşürmesine neden olur. (Kaplan, Sadock 2005; Köroğlu, Güleç 2007; Öztürk, Uluşahin 2015). Şizofreni beyinde olanların yanı sıra birçok psikolojik hastalıkta olduğu gibi kişinin öyküsü de büyük önem gösterir. Genetik yatkınlık, çevresel ve sosyal faktörler bu hastalığın seyrinde çok büyük rol oynar. (Köroğlu, Güleç. 2007). Şizofreni tüm dünyada tanınmış ve en ağır ruhsal hastalık olarak kabul edilir. Şizofrenin görülme olasılığı dünya genelinde bir farklılık göstermez. (Buchanan ve Carpenter, 2005). Her hastalıkta olduğu gibi şizofreninin de görülme sıklığı kadın ve erkeklerde değişiklik göstermektedir. Erkeklerde kadınlara nispeten yaklaşık 1,5 kat daha fazla görülür. (Lauriello ve ark. , 2005). Alptekin, Ulaş, Akdede ve ark. (2009) tarafından derlenen çalışmada, ‘Türkiye’de şizofreninin yaşam boyu yaygınlığı 1000 kişide 8.9 olarak belirtmiştir’.

    Genel olarak bakıldığında yaşam boyu aktivitelerini karmaşık hale getiren büyük bir tablo ortaya çıkarmış olur. Ortaya çıkan bu tabloda beyni karmaşık hale getiren birtakım sorunlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında genetiğin ve sosyal yaşamın birlikte etkileşimi, beyinde ki sinir ağlarında ve belli bölgelerde nörogelişimsel bir bozukluk meydana getirir. (Alptekin ve ark. 2005). Şizofreninin beyinde ki bozukluğu ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Yapılan bu araştırmalara kısaca değinmek gerekirse; şizofreni MRI çalışmaları sonucu prefrontal ve temporal kortekslerde gri maddenin azalması; çeşitli nöronların oluşturduğu amigdala, hipokampüs, limbik sistemin yapılarında ki hacim azalması ve bazal gangliyon çekirdeklerindeki hacmin artmış olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. (Yavuz, 2008). Başka bir çalışmaya baktığımızda; şizofreni hastalarında bellek kısmı ile yakından ilişkili olan medial temporal yapılarda değişiklik olduğu bulunmuştur. (Aksaray ve ark. , 2001).

    Bazı hastalara mikroskobik incelemeler yapılmıştır ve bunun sonucunda nöron adı verdiğimiz sinir hücrelerinde yoğunluklarıyla alakalı bozukluklar bulunmuştur. Fakat buna rağmen tutarlı sonuçlar elde edilmemiştir. Frontal lobta nörotransmitler dediğimiz; serotonin, gaba, glutamat reseptörleri bunları içeren akson uçlarına ait bozukluklar bildiren çalışmalarda mevcuttur. (Goldman, Rakic ve Selemon 1997). Konu ile alakalı çok farklı çalışmalar yapılmış ve bunlardan bir tanesi; Yıllar boyu dopamin hipotezine yoğunlaşırmıştır. Ortaya attıkları bu hipoteze göre dopamin nörotransmitterinde ki bir takım düzensizlikler şizofreni hastalığının en birincil temellerinden biri olmuştur. Bundan sonuçla dopaminerjik, kişide psikotik semptomları daha çok güçlendirdiği ikinci olaraktan bu semptonların D2 dopamin reseptörleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan çok sayıda araştırma dopaminin üzerinde dursa da dopamin hipotezi şizofreni hastalığında görülen semptomları tek başına açıklamada yeterli değildir. (Gargiula ve Landa De Gargiulo 2014, Frohlich ve Van Horn 2014, Howes ve ark. 2015).

    Bu değişimler sonucu şizofreni de beyinde ortaya çıkan patolojik değişimler kişide bir takım belirtilere ve bulgulara sebep olmuştur. Bunlardan en önemlileri dil de ve kişinin düşüncelerinde meydana gelen bozukluklardır. (Liddle ve ark. , 2002). Görünüm ve davranışsal bir takım belirtiler de gösterir. Zihin karmaşık bir haldedir. Zihnin karmaşıklığı kişide davranışsal sorunlar yaratır. Ani beklenmedik bir harekette bulunmaları hiç olmadık bir yerde ani çıkışları olabilir. Davranışta gözlenen sonuçlar duygu durumlarında da farklılık gösterir. Keyifsizlik, isteksizlik, donukluk, alınganlık, şüphe hissettiği duygular arasında yer alır. Hastalarda soyut düşünce değil somut düşünce baskın olur.

    Düşünceler arası bağlantılar tamamen kopar ve konuşma şekline yansır. İlk hastalık zamanlarında konuşma üzerinde zorluklar olabilir. İlerleyen zamanlarda konuşması normale girer. Fakat bu konuşma sağlıklı insanların kurduğu iletişim gibi olmaz düşünce akışında bozulmalar meydana geldiğini için konuşmasına da yansır. Konuşurken birden durur ve art arda çok fazla kelime sıralayabilir. Sanrılar bu hastalıkta en önemli belirtileridir. Hayali sesler, başka birinin görmediği şeyleri gördüğünü iddia ederler. Hayali varlıklarla konuşurlar. Ve bununla birlikte hastaların inançları zayıflar ve doğru olmayan inançlara sahip olurlar. Şizofreni hastalığının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkar ve siz bu süreci yakalayana kadar belli bir noktaya gelmiş olur.

    Son olarak değinmek istediğim şizofreni hastalarında ortaya çıkan içgörü bozukluğu. Bu durum tedavi alan şizofreni hastasına engel oluşturmaktadır. Çoğu hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta ve belirtilerinin farkında olmadığı ve kabullenemediği belirtilmektedir. İçgörü eksikliği tedavi sürecini olumsuz yönde etkiler ve hastanın hastalığı hakkında bilgisiz olma durumunun yüksek olduğu belirtilmiştir. (Beck et. al. , 2011). Şizofreni hastalarında içgörü çalışmaları da mevcuttur. Yapılan bir araştırmaya göre hastaların %40 ‘nın iç görülerinin zayıf olduğu bulunmuştur. (Mhala et. al. , 2014). Yapılan başka araştırmalarda iç görüsü düşük olan hastaların tedaviye uyumunun da düşük olduğu belirtiliştir. (Dilbaz ve ark. , 2006).