Etiket: Düş

  • Vajinismus Kadın ve Erkekte Ne Hissettirir

    Vajinismus Kadın ve Erkekte Ne Hissettirir

    VAJİNİSMUS KADINI NE HİSSEDER ?

    ­Üzüntü; Balayı büyük bir düş kırıklığı ile sonuçlanır. Her deneme başarısızlıkla sonuçlanır.

    Zamanla aşılacağını düşünüp her defasında aynı durumla karşılaşılır. Bir gün diğer kadınlar gibi

    normal ilişki olacak mı, çocuk sahibi olabilecekmiyim? Sorusu sürekli zihnini meşgul eder.

    ­Yalnızlık, Utanma; Hiç kimse ile paylaşamaz, anlatamaz. En yakınındaki insanlardan bile saklar.

    İyice içine kapanır.

    ­Suçluluk; Herşey benim suçum, eşimin hayatını mahvediyorum düşüncesi sürekli kafasını

    meşgul eder.

    ­Korku ve Baskı; Acaba yapabilecekmiyim? Yapamazsam evliliğimize ne olacak?

    ­Başarısızlık; Herkesin yaptığı bu kadar doğal bir şeyi bile yapamıyorum. Hiçbir şeyi doğru düzgün

    yapamıyorum

    ­Depresyon; İyice yalnızlaşır, içe kapanır. Hayatındaki olumsuzlukları, eşi ile olan problemleri

    buna bağlar.

    VAJİNİSMUS ERKEĞİ NE HİSSEDER ?

    Öfke, Sorgulama; Elinden geleni yaptığını, bundan sonraki cinsel hayatını ve evliliğini sorgular.

    Karısının tedaviden kaçmasına veya ilişki denemek istememesine kızar.

    Empati ve Umutsuzluk; Karısına ağrı hissettirmek onu üzer. Karısına nasıl yardımcı olabileceğini

    bilemez. Eşi üzülecek diye çevresinden kimse ile durumu paylaşamaz.

    Reddedilme; Her defasında aynı şeyle karşılaşmak üzer . Karısını giderek kendisinden

    uzaklaştığını düşünür.

    Uzaklaşma; Hayatının giderek kötüye gittiğini ve düzeltemeyeceğini düşünerek eşinden uzaklaşır.

  • Çocuktaki sınav kaygısında anne babaların tutumları ne olmalıdır?

    Sınav döneminde anne babalarda en az çocuklar kadar kaygılıdır. Kaygı bulaşıcı bir duygudur. Çocuğunuzun geleceği konusundaki endişeleriniz çocuğunuza yansır. Bu nedenle öncelikle aileler kendi kaygılarını azaltmaya çalışmalıdırlar. Çocuğumuzun kaygısını artırmak sadece ona baskı yapmak veya olumsuz sözler söylemekle artmaz. Olumlu cümleler kursak bile, beden dilimiz yüz ifademiz ve ses tonu ile verdiğiniz mesajlar olumsuzsa kaygımız çocuğumuza geçer. Ağızdan çıkan ile bedenlerin söylediği çelişiyorsa öğrenci daha çok beden diline dikkat edecektir. ‘Ben senin başarılı ve mutlu olmanı istiyorum’ derken ‘başarılı ol ki çevreye rezil olmayalım’ diye düşünüyorsanız ona destek olamazsınız. Çok fazla sorumluluk alan kaygılı çocuklarda ‘sana çok güveniyoruz mutlaka başaracağına inanıyoruz’ denmesi bile ‘bana çok güveniyorlar, ailemin güvenini boşa çıkartırsam’ düşüncesine ve kaygıya sebep olabilir. Bu nedenle sonuca değil sürece odaklanmak ve ‘elinden geleni yaptığına inanıyoruz, zaman zaman başarısız olsan bile çalışmaya devam eder ve elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırsan istediğin hedefe ulaşırsın, senin yanındayız, bunun için biz de elimizden geleni yapmaya hazırız’ denmesi çocuk için rahatlatıcı olacaktır.

    Onu ne kadar sevdiğinizi ona her zaman hissettirin. Bir çocuğun başarılı olması için motivasyona ihtiyacı vardır. Bunun için çocuğun başarabileceği kapasiteye sahip olduğuna inanması, başarmaktan keyif alması gereklidir. Çocukların en çok anne babalarından övgü aldıklarında mutlu olur. Çocuklar anne babalarda düş kırıklığı yarattıklarını hissetmeye başlarlarsa, içe kapanma, yetersizlik duyguları ortaya çıkar. Çocuğumuzdan kapasitesinden fazlasını ister, yapabildiklerini görmez, yapamadıklarını yüzüne vurur, sürekli tembelsin derseniz, bir süre sonra çocuk da bu durumu kabullenir, özgüvenini ve çalışma mücadele etme motivasyonu kaybeder. Sadece başarılı olduğunda sevgi ve ilgi gören, başarısızlıklarında eleştirilen çocuklar, kendi değerlerini sadece başarılı olmaya bağlayacakları için, kendilerine güvenmez ve en ufak başarısızlıkta sınav kaygısına kapılabilirler. Konuyu öğrenip öğrenmediğine değil de, sadece sınavda iyi not alıp alamayacağına odaklanır, sınavda başarılı olup olamayacağını düşünmekten ders çalışmaya konsantre olamaz, sınav sırasında heyecandan bildiklerini unutur.

    Gereğinden fazla fedakarlıktan kaçının ve bunları hatırlatmayın, maddi olarak aşırı fedakarlıkta bulunmak, bu fedakarlıkların sürekli hatırlatılması öğrenciyi ders çalışamaz hale getirir, “ailemin bu fedakarlıklarına yanıt vermek zorundayım.” biçiminde düşünerek daha fazla kaygılanabilir.

    Negatif motivasyondan uzak durun. Bazı anne babalar çocuklarının motivasyonunu artırmak için; ‘Bu kadar çalışmayla kazanamazsın“ gibi söylediği sözler, hırslanıp çalışmasını sağlamayacağı gibi, çocuğun ya inatlaşmasına ya da kaygıdan çalışamamasına neden olur

    Çocuğunuzu hiçbir zaman başka çocuklarla kıyaslamayın, örnek göstermeyin. Eşiniz veya çocuğunuz sizi başkalarıyla kıyasladığında ne hissediyorsanız, çocuğunuz da onu hisseder. Kendi eksiklerini göremez veya aşırı abartır, öfkelenir, sizi suçlar, motivasyonu azalır, kaygısı artar. “Amcanın kızı tıbbı kazandı, havasından yanına varılmıyor, aman bizi mahcup etme.” vb. türünden yaklaşımlar çocuğunuza zarar verebilir. Çocuk, ailesinin ve başkalarının gözünde kendisinin değil, sınavdaki başarısının önemli olduğunu düşünür ve sınava gerçek dışı bir anlam yükler.

    Çocuğunuzdan beklentilerinizde gerçekçi olmaya çalışın. Objektif bakıldığında belli alanlarda kuvvetli yönleri olabileceği gibi belli alanlarda da zayıf özellikleri olabilir. Aşırı beklentiye girmeyin. Her anne baba çocuğunun özel olduğunu düşünür. Beklentileriniz ile çocuğunuzun yapabilecekleri birbiriyle uyumlu olursa çocuğunuz daha az kaygı yaşayabilir. Bazen aşırı pohpohlamak, ’Çok zeki ama çalışmıyor’ sözleri, çocuğun kendini dev aynasında da görmesine ve tembelliğine sebep olabilir. Çocuğumuza vereceğiniz mesaj; ‘her ne yaparsan yap, elinden gelenin en iyisini yap, beklentimiz ise ‘başarıya değil, amaçlı, planlı programlı, çalışmasına yönelik’ olmalıdır.

    Çocuğa, sınavların onun kişiliğini değerlendiren bir ölçü olmadığı, kazanmak kadar kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğu, hayatın sonu olmadığı anlatılmalıdır. En iyiyi isteyen mükemmeliyetçi ebeveynler çocukta hata yapma korkusuna neden olur. Çocuğun Hatasını düşünmesini sağlamak, birlikte çözümü konuşabilmek önemlidir. Sınavdan veya ödevinden düşük not almış morali bozulmuş bir çocuğa “ben sana söyledim, baştan savma yapmışsın, son ana bırakıyorsun” yerine “üzgün görünüyorsun, bir sonraki ödevinden, sınavından iyi not alabilmek için nelerde eksiğin var bunu konuşabiliriz” diyebilmek çocuğun hatalarından ders almasına yardımcı olmamızı sağlar.

  • Major depresyon!

    Çocukluğun her döneminde depresyon görülse de gelişim dönemine özgün nedenleri, belirtileri ve tedavisi yetişkin depresyonundan farklılıklar göstermektedir. Örneğin, ergenler içinde bulundukları dönemin “değişken” özelliklerine uygun olarak depresyonu uçlarda yaşamakta ve yüksek intihar riski taşımaktadırlar.

    Bebeklik döneminde birincil bakım verenin (çoğunlukla anne) uzun süreli kaybına bağlı olarak depresyon ortaya çıkarken, erken ve oyun dönemi çocukluğunda psikososyal stresörlerin (hastalık, taşınma, bağlandığı kişilerin gerçekte ya da hayalinde kaybı, kardeş doğumu) etyolojideki önemli nedenler olarak bildirilmektedir.

    Okul döneminde yukarıda sayılan stresör etkenlerin yanısıra okul başarısı ile ilgili hayal kırıklıkları, arkadaş ilişkilerindeki sorunlar ile biyolojik etkenlere de rastlanmaktadır.

    Ergenlik döneminde ise arkadaş ilişkilerindeki aksaklıklar, özellikle de karşı cinsle yaşanan düş kırıklıkları, okul başarısındaki aksaklıklar, yakınlarının kaybı, etkinliğini, yaşam hareketliliğini etkileyen önemli tıbbi hastalıklar ile genetik ve biyolojik etkenler nedenler arasında yer almaktadır.

    Bebeklik döneminde gelişme geriliği, apati, uyku, yeme düzensizlikleri, özellikle anne yoksunluğu durumunda depresyonu düşündürmelidir.

    Oyun döneminde ise aşırı huysuzlanma ya da geri çekilme, uyku ve yeme alışkanlıklarındaki bozulmalar, gece korkuları, davranışlarda hırçınlaşma, dilek, düş ve umutlarında azalma ya da fakirleşme belirtileri vardır. Bu dönemde bedensel yakınmalar sık olup, baş ve karın ağrıları biçimindedir.

    Okul döneminde, okul başarısındaki düşüş, arkadaş ilişkilerinde bozulmalar, davranış sorunları, uyku ve iştah bozuklukları (yetişkinlere benzer biçimde) ilgi ve etkinliklerinde azalma, dilek, hayal ve umutlarında fakirleşme ya da üzüldüğü konulara yoğunlaşma, depresif ya da huzursuz duygulanım, ölüm düşünceleri, suçluluk duyguları, evden, okuldan uzaklaşma ya da kaçmalar görülebilir (hatta intihar planları), bedensel yakınmalar olabilir.

    Ergenler, normalde de içinde bulundukları dönemin özelliği olan “instabilite” yani duygu, düşünce ve ilişkilerinde belirgin ve ani değişiklikler yaşarlar. Algılama ve yargılamaları abartılıdır, ani kararlar verirler ve dürtüsel davranırlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı ve şiddetli yaşayabildikleri gibi, yetişkinlerde olduğu gibi geri çekilme, ilgi ve etkinliklerde azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde-alkol kullanma eğilimi, intihar düşünce ve girişimleri görülebilir. Depresif duygulanım, suçluluk duyguları ya da aşırı öfke olabilir.

  • Yaşlanmak Bilgeliğin Şafağıdır

    Yaşlanmak Bilgeliğin Şafağıdır

    Yaşamın tek anlamının doğmak, büyümek, genç olmak, olgunlaşmak ve yaşlanmak olduğuna inananlara yalnızca acınabilir. Böyle düşünen insanların ne ümidi ne de köklü bir vizyonları vardır. Onlara göre yaşam anlamsızdır.

    Bu tür düşünce ve inançlar kişilere düş kırıklıkları, ilerleyememe, şüphecilik ve ümitsizlik duygularını birlikte getirir ve dolayısıyla sonuçta kişiyi her türlü yaşamda başarısızlık, psikolojik ve zihin bozukluklarına sürükler.

    Oğlunuz ya da kızınız kadar hızlı yürüyemiyor ya da yüzemiyor sanız veya bedeninizin hareketleri yavaşladıysa şunu hatırlayın; yaşam her zaman yeni bir kılığa bürünür. Yaşlanmanın kendine özgü bir ihtişamı güzelliği ve sadece ona ait bir bilgeliği vardır. Huzur, sevgi, neşe, güzellik, mutluluk, bilgelik, iyi niyet ve anlayış asla yaşlanmayacak ve ölmeyecek niteliklerdir.

    Karakteriniz, zihinsel özellikleriniz ve inancınız bozulabilecek şeyler değildir.
    Bilinçaltınız asla yaşlanmaz. Orada zaman, ya da yaş kavramları yoktur, o sonsuzdur. Hiç doğmamış ve hiç ölmeyecek olan Kozmik Bilincin bir parçasıdır.

    Yapılan bilimsel çalışmalar, vücutta dejenerasyona yol açan bozuklukların sebebinin yalnızca ilerleyen yıllar olmadığını, yalnızca geçen zamanın değil, zaman korkusunun bedenimizi yaşlandıran zararlı etkiler verdiğini ve zamanla ilgili psikolojik korkuların erken yaşlanmayı belirleyici derecede etkilediği görülmüştür.

    Klinik gözlemlerimde özellikle altmışlı yetmişli yıllardan sonra konuştuğum kişilerde çoğunun artık hiçbir şeye yaramadıklarını, kimsenin onları istemediklerini söylediklerine şahit oldum. Hakim olan düşünce ve hayat felsefeleri; ‘Doğarız, büyürüz ve yaşlanırız, hem de bir hiç için, işte son bu’.
    İşte insanların yaşadıkları bu hiçlik ve değersizlik dolu düşünce ve düşünce kalıpları, hastalıklarının başlıca nedenidir.Aslında onlar düşünce yaşamında yaşlanmış ve bilinç altları onlara, sonuçta düşünce alışkanlıkları doğrultusunda bir yaşam kurdurmuştur.

    Maalesef, çoğunluk insanların düşünce tavrı bu mutsuz kişiler gibidir.
    ‘Yaşlanma’ denilen terimden ödleri kopar, oysa bunun asıl anlamı onların yaşamdan korkmalarıdır.
    Ancak, yaşam sonsuzdur.

    Yaşlanma yılların uçup gitmesi değil, bilgeliğin şafağının sökmesidir.

    Bir çok filozof ve bilim insanı en değerli eserlerini altmış beş ile doksan yaşları aralığında yazmışlardır.
    Bilgelik, bilinçaltınızdaki spiritüel güçlerin farkına varmanız ve bu güçleri dolu ve mutlu bir yaşam için nasıl kullanacağınızı bilmenizdir. Altmış beş, yetmiş beş ya da seksen yaşın anlamı sizin için de başkaları için eş anlamlı sonları ima eder, bunları kafanızdan atın.

    Bu yaşlar muhteşem, bereketli, aktif ve son derece üretken bir yaşam düzeninin başlangıcı olabilir, hem de daha önce yaşadıklarınızdan çok daha iyisini yaşayabilirsiniz.

    Bilim insanı çıplak gözle elektronları göremez, ama bunu bilimsel bir gerçek olarak kabul eder, çünkü deneysel göstergelere bütünüyle uyan tek geçerli sonuç budur. Yaşamı göremeyiz.Ama onun canlı olduğunu biliriz. Yaşam var olan bir şeydir ve bizler onun güzelliğini ve ihtişamını dışa vurmak için buradayız.

    Şunu unutmayın insan düşündüğü kadar güçlü ve inandığı kadar değerlidir.

    Peki ne yapmalıyız?

    Asla işinizi bırakıp: ‘Emekliye ayrılıyorum, yaşlandım, yoruldum, ben artık bittim’ demeyin.Böyle yaparsanız paslanır, ölüme gider ve dediğiniz gibi bitersiniz. Bazı insanlar otuz yaşında ihtiyardır, bazıları da seksenlerinde bile genç kalırlar.

    Zihninizin asla emekliye ayrılmadığından emin olun. Altmış beş, yetmiş yaşında emekliye ayrılan çok insanlar tanıdım. Büyük bir kısmı hemen çökmeye başlar, üç beş yıl sonunda da ölürler. Belli ki yaşamlarının sonuna geldiklerini düşünmüşlerdir.

    Emekliliği yeni bir macera, yeni bir mücadele, yeni bir yol ve uzun bir düşün gerçekleştirilmesi için iyi bir fırsat olarak düşünün ve öyle davranın.

    Bir insanın, ‘Emekli olmuş bir insanım ben, ne yapabilirim ki?’ demesi kadar insanın içini karartan bir soru olamaz. Aslında bu kişi şunu demek istiyor: ‘Zihinsel ve fiziksel olarak ölüyüm. Zihnim iflas etti, bende bir fikir kalmadı’.

    Tüm bunlar hatalı ve yanlış düşüncelerdir. Asıl gerçek doksan yaşındayken, altmış yaşınıza kıyasla daha fazlasını yapabileceğinizdir. Çünkü her geçen gün yaşamı daha iyi anlıyor, daha bilge bir insan oluyorsunuz.

    ‘Ben yaşlandım’ demek yerine, ‘Artık bu evrende ben de bilge bir kişiyim’ deyin.
    Kurumların, gazetelerin ya da istatistiklerin karşınıza yaşlılık, çöküş yılları, düşkünlük, bunaklık ve işe yaramaz olmakla ilgili imgeler çıkarmasına izin vermeyin. Bunlara inanmayın, çünkü hepsi yalandır. Böyle bir propaganda sizi hipnotize etmesin.

    Ölümü değil, yaşamı olumlayın. Kendi kendinizle ilgili mutlu, ışıl ışıl, başarılı, sakin ve güçlü olduğunuzu içeren bir görüş edinin.

    Kırk yaşında olduğu için iş yeri sahiplerinin kapıyı yüzüne çarptıklarını anlatan birçok kadın ve erkekle görüştüm. İşverenlerin işe alınmak için talepler daha çok gençler üzerinde yoğunlaşıyor, yani yeni bir işe alınmak, değerlendirmeye alınmak için otuz yaşın altında olmalısınız. Bunun altında yatan gerçek, son derece sığ bir mantık ve yanlış bir düşüncedir.Oysa işveren şapkasını önüne koyup biraz düşünse, o insanların kır saçlarını satmaya çalışmadıklarını; yaşam piyasasında yıllar boyu toplamış oldukları yeteneklerini, deneyimlerini ve bilgilerini paylaşmaya gönüllü insanlar olarak oraya geldiklerini anlayabilirler.

    Yaşlanmak, hayatın gerçeklerine herkesten daha yüksekte bulunan bir noktadan, daha farklı bakmak ve görmektir. Yaşlılık, döneminin mutlulukları gençlik dönemininkilerden çok daha büyüktür.

    Düşündüğünüz yaştasınız.

    Düşündüğünüz kadar değerli bir insansınız.

    Düşündüğünüz kadar güçlü bir insansınız ve hissettiğiniz yaştasınız.

    Ruhun meyvesi sevgi, neşe, huzur, sabır, nezaket, iyilik, inanç ve ılımlılıktır. Bunlara hiçbir yasa karşı çıkamaz.

    Sizler hiçbir son tanımayan Sınırsız Yaşamın çocuklarısınız. Ebediyen kızları ve oğullarısınız.

  • Çözümcü Olan Davranışı Seçtiğimizde Hayatımız Güzelleşir

    Çözümcü Olan Davranışı Seçtiğimizde Hayatımız Güzelleşir

    Çözümcü olanı yapmak kimi zaman içimizden geldiği gibi davranmamaktır. Davranışınızı değiştirebilmeniz için mevcut anda ne düşündüğünüzün, ne hissettiğinizin, ne yaptığınızın bilincinde olmanız gerekiyor. Eğer bunların farkında olursak hoşumuza gitmeyen değiştirmek istediğimiz davranışlarımıza anlam vermeye, bu davranışları neden yaptığımızı anlamaya başlarız. Neyi neden yaptığımızı anladıktan sonra davranışlarımızı değiştirmek daha olası olacaktır. Yaşadığımız olumsuz bir olayla baş ederken etkili olan davranışı seçmek çözüm odaklı olabilme her zaman kolay değildir. Bunu başarmanın yolu yargıda bulunmamaktan geçer. Yargıda bulunduğumuzun çoğu kez farkında bile olmayız aslında zihnimiz sürekli yargı üretir bir nevi yargı üretme makinasıdır diyebiliriz. Olumlu ya da olumsuz yargı bizleri düş kırıklığına uğratabilir. Durum ve davranışlarımız hakkında yargıda bulunmamız etkili olanı yapmamızı engelleyebilir. Mesela bir öğrenci düşünelim ki verilen bir ödev için çok zor bir ödev diye düşünüyor olsun. Bu öğrenci çok zor diyerek muhtemelen ödevi yapmayacaktır. Ve sınavda ilgili ödevle alakalı soruları cevaplayamayabilir dolayısıyla dersten kalabilir. Bu öğrencinin ödevi hakkındaki olumsuz yargısı onun etkili olan davranışı yapmasını ne yazık ki engeller. O anda duygu ve düşüncelerinin yargılarının farkında olsaydı ödevle ilgili yargıda bulunmak yerine ödevi elinden geldiğince yapmaya çalışırdı.

    Çözümcü olanı yapmak bir sorunu çözmek için gerekli olanı yapmaya çalışmaktır. Çözümcü olmak pes etmek saklanmak anlamına asla gelmez. Yani kısaca çözümcü olanı yapmak demek HAREKETE GEÇmek demektir. Doğru olduğunu düşünmesek bile hedefimize ulaşmak için bazen ısrarcı davranmamız gerekir. İstediğimizi alabilmemiz için ısrarcı davranmamız gerekebilir.

    Çözümcü olanı yapmakla ilgili birkaç örnek verelim:

    • Süper markette alışveriş yapıyorsunuz ve sonra ödeme noktasına ilerleyince görüyorsunuz ki hiç bitmeyecek gibi bir kuyruk var. Aldıklarınızı bırakıp eve dönmek istiyorsunuz fakat evde yiyecek çok da malzeme kalmadığından dolayı sıraya girmeyi tercih ediyorsunuz

    • Trafiktesiniz. Sol şerittesiniz fakat önünüzdeki araç sol şeritte olmasına rağmen düşük hızda seyir alıyor o kadar sinirleniyorsunuz ki arkdan çarpasınız geliyor, ancak böyle yapmanız halinde iki arabaya da hasar vereceksiniz. Diğer şoförün yaralanması da ayrı bir mesele. Sonuç olarak sabretmeyi ve önünüzde giden aracın başka şeride geçmesini bekliyorsunuz.

    • Sevgilinizle bir kavgaya tutuşuyorsunuz. İkiniz de bağırıp çağrıryorsunuz. O kadar inciniyorsunuz ki evi terk etmek geçiyor içinizden. Kapıyı vurup çıkmak yerine derin bir nefes alıyorsunuz kısa bir mola veriyorsunuz ve ben diliyle kurulmuş cümlelerle kendinizi ifa etmeye başlıyorsunuz.

    • İş yoğunluğunuza rağmen patronunuz size bir iş daha veriyor, öfkeleniyorsunuz, içinizden patrona bağırmak ve istifa etmek geliyor, böyle yaparsanız işssiz kalacağınızı düşünüyorsunuz, sakinleştiğinizde patronla iş yoğunluğunuzla alakalı konuşmaya karar veriyorsunuz, kendiniz için en iyi olanı yapıyorsunuz.

    • Arkadaşınıza alışveriş merkezine beraber gitmeyi teklif ediyorsunuz ve arkadaşınız isteğinizi reddediyor başka işlerinin olduğunu söylüyor, oysa siz onun her ihtiyacı olduğunda yanındaydınız ve öfkeleniyorsunuz. İçinizden ona bencil olduğunu söylemek geçiyor fakat bunu yaparsanız arkadaşınızın üzüleceğini hatta arkadaşlığınızın bitebileceğini düşünüyorsunuz ve bencil demekten vazgeçip şu anki durum için çözümcü bir davranış ne olabilir diye kendi kendinize soruyorsunuz ve arkadaşınıza ne hissettiğinizi söylüyorsunuz.

  • DEPRESYON NEDİR?

    DEPRESYON NEDİR?

    Depresyon kendisini üzgün, kederli, hüzünlü, kasvetli, neşesiz, canı sıkkın, morali bozuk, mutsuz,
    perişan, dertli, zavallı, çaresiz, boşluktaymış gibi hissetme, sinirli, asabi, düş kırıklığına uğramış, çökkün,
    cinsel istekte azalma, iştah kaybı … vb. şeklinde tanımladığı ve bunun yanında eskiden zevk aldığı
    şeylerden zevk almama severek yaptığı işlere karşı bir ilgisizliğin olması.

    Ancak bu yukarıdaki saydığımız özelliklerin; bir kayıp, ağır hastalık, deprem, ayrılık vb. durumlarda bir
    süre olması normal kabul edilebilir. Çoğu zaman bir sevgiliden ayırılındığında da benzer duygular
    içerisine gireriz.

    Mutsuzluğun adete zirveye çıktığı kişinin kendini sürekli üzüntü veren düşüncelerle meşgul ettiği görülür.
    Kişide bazen bu duygular dayanılmaz hale gelebileceği gibi, bazende kişiliğinin bir parçası olarak da
    görebilir.

    Her gün yataktan kalkarken zorlanma o günün zor, anlamsız geçeceğini düşünmeye başlama, gün
    içerisinde ki yapılan etkinliklerde (iş, ev toparlama, temizlik, yemek vb.) bile yapmak istememe ve sıkıcı
    bulunmaya başlanması. Çabuk sinirlenme ve sosyal ilişkilerde kötüye gitme, arkadaşalrının sürekli sana
    ne oldu böyle değildin sen demeye başlanması ve aile içinde huzursuzlukların olmasıdır.

    Kişi geçmişinden dolayı kendini suçlar, şu anı da mutsuz, anlamsız kötü giden başarısız bir dönem
    olarak görür. Gelecekle ilgili olarak da karamsar bir tablosu vardır. Olumsuz duygular içerisindedir,
    geleceğine umutla bakmaz.

    Bir süre sonra karamsarlık, mutsuzluk, hayattan keyif almama kişiyi o kadar bunaltmaya başalr ki ölsem
    de artık kurtulsam, yaşamak çok zor diye düşünmeye başlar ve genelde intihar planları olur.

    Aslında tedavi olduktan sonra ben ne kadar saçma düşünmüşüm diyecektir bir çok kişi.

    Konuşma, düşünme de bir yavaşlama olabileceği gibi bir unutkanlık, dikkat konstrasyon bozukluğu,
    okuduğu şeyleri anlamakta güçlük çekmeler olabilir.

    Bunların yanında bedensel yakınmalar yani vücudun bir yerlerinde ağrı ya da sindirim sistemi şikayetleri
    de olabilir. Somatizasyon bozuklukları genelde kronik depresiflerde sık görülür.

    Depresyonda uykusuzluk, fazla uyuma, iştah kapanması yada aşırı yemek yeme, cinsel bozukluklar
    ortaya çıkarabilir.

    Depresyon bir çok alanı etkileyen işlevsellik kaybı oluşturan ve tedavi edilebilen bir hastalıktır.

    DEPRESYONDA MIYIM? YOKSA SADECE BİRAZ DEPRESİF Mİ HİSSEDİYORUM?

    Hemen hemen herkes hayatlarının bir döneminde kendini en az birkaç kere kendini hüzünlü ya da

    kederli hissettiği bir dönem geçirmiştir. Genelde üzüntü, mutsuzluk, keder, isteksizlik hayatımızın bir
    parçasıdır. Hayatımızın çeşitli dönemlerinde bir kayıp ya da ani hayat değişikliklerinde benzer olumsuz
    duygular yaşarız ancak önemli olan bu duyguların hayatımızı sürekli olarak etkilememesi ve kalıcı
    olmaması önemlidir.

    Bir kişinin depresyonda olduğunu söyleyebilmemiz için en az 15 günlük süre boyunca kendini gün boyu
    sürekli olarak mutsuz, hüzünlü mutsuz hissetmesi gerekir. Bu durum hem iş hayatını hem etkinliklerini
    de olumsuz etkilemesi gerekir.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ NELERDİR

    Kişinin kendini üzgün, kederli, hüzünlü, kasvetli, neşesiz, canı sıkkın, morali bozuk, mutsuz, acınacak
    halde, perişan zavallı, dertli, çaresiz boşluktaymış gibi, sinirli, asabi, hayal kırıklığına uğramış hissetmesi

    Çaresizlik duyguları
    Karamsarlık ve umutsuzluk
    Enerji düzeyinde azalma
    Düşüncelerini belli bir konuya yoğunlaştırma da zorluk
    İştahsızlık
    Uykuya dalmada zorluk
    İlgi kaybı
    Etkinliklere başlamada zorluk çekme
    Her zamankinden daha üzüntülü olma
    Öznel ajitasyon duygusu
    Düşüncelerin yavaşlaması
    Karar vermekte güçlük çekme
    Sabah erken uyanma
    İntihar düşünceleri veya tasarıları
    Kilo kaybı
    Ağlamaklı olma
    Davranışlarda yavaşlama
    Sinirlenme durumunda artış
    Kendini hiçbir zaman düzelmeyecek gibi hissetme
    Uyku bozuklukları
    Sürekli acınma
    Başlanmış bir etkinliği bitirmede zorluk
    Ağlayamama – kabızlık
    Duygularını gösterememe

    Değersizlik düşünceleriyle uğraşıp durma
    Lipidoda azalma
    Sıkıntı atakları
    Suçluluk düşünceleriyle uğraşma
    Her zamankinden daha fazla yakınma
    Herhangi bir tür sanrı
    Hastalığı için başkalarını suçlama
    İntihar düşünceleri olmaksızın ölme isteği
    Takıntıların ortaya çıkması
    Bulunduğu bedene ve mekana yabancılaşma hissi
    Günahkar olduğu düşünceleriyle upraşıp durma
    DEPRESYONDAKİ İNSANLARIN YAPTIĞI BİLİŞSEL (DÜŞÜNCE) ÇARPITMALARI

    Depresyondaki insanlar kendi benlikleri ve hayatlarıyla ilgili yanlış düşünce çarpıtmaları yaptıkları
    görülmüştür. Bunlardan bazıları şunlardır.

    Keyfi Çıkarsamalar: herhangi bir kanıt yokken yada eldeki kanıtlar tersini gösterdiği halde olumsuz
    düşünmeye devam etme.

    Aşırı Genelleme: tek bir olaydan yola çıkarak genellemeler yapma ve bu çıkarsamaları yeni yaşanan
    durumları yorumlarken yerli yersiz kullanma.

    Kişiselleştirme: herhangi bir bağlantı olmamasına rağmen gelişen olaylardan kendini sorumlu tutma

    Seçici dikkat: olaylardaki olumsuz yanları ön plana çıkarma ve tüm yaşantıyı bu çerçeveden
    değerlendirme. Olumlu yönleri görmeme

    Ya Hep Ya Hiç şeklinde Düşünme: yaşanan tüm deneyimleri olası iki uçtan birine özellikle de olumsuz
    yana yükleme yani en kötü senaryoyu yazmaya odaklanma.

    Olumsuz düşünme şekli ve hiçbir dayanağı olmayan düşünceler içinde gezinme, yapılan bilişsel hatalarla
    depresyonu daha güçlendirmektedir. Kişi fark etmeden bilişsel hatalara düşer ve olumsuz düşünce
    yapısı belirginleşir ve artar.

  • Beni Bu Havalar Mahvetti ..

    Beni Bu Havalar Mahvetti ..

    Yaz bitti artık! Yağmurlu ve bulutlu günler bizlere eşlik ediyor. Yazın vermiş olduğu neşe ve enerji yavaş yavaş kaybolmakta. İlkbahar doğanın canlanmasını kendimizi daha neşeli ve cıvıl cıvıl hissetmemimizi sağlarken sonbahar ise aydınlık ve güneşli günlerin geride kaldığını, soğuk kış günlerini hatırlatır bizlere. Havaların erken kararması, kapalı olması keyifsizlik ve mutsuzluk verir. İşte bu nedenlendir ki sonbahara hüzün mevsimi tanımı yüklenir.

    Bu iki mevsim döngülerinde depresyon görülme sıklığı artar. Sonbaharda depresyonun en sık görülen belirtileri arasında cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz ve sinirli ruh halleri, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama, geçmişe dönük pişmanlık duygusu gelmekte. Sararan yapraklar, puslu bir gökyüzü içimizdeki sıkıntıyı artırır. Güneş enerjisi beyin yapısını olumlu etkilediğinden güneş enerjisinin azalmasıyla sonbahar aylarında insanların depresyona girme olasılığı diğer mevsimlere göre daha yüksek olur. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte kişilerin yetersiz güneş ışığı alması beyindeki kimyasal maddelerin düzeninde bozulma yaratır bu bozulma da depresif duyguların yaşanmasına sebep olur.

    Herkesin mutsuzluk yaşadığı anlar olur şüphesiz. Bunlar çoğu zaman bir işin yolunda gitmemesine, gündelik hayatın basit bir takım zorluklarına bir tepki olarak ortaya çıkar. Bu ve benzeri duygular hoş olmamakla beraber gelip geçici duygulardır. Yaşanan düş kırıklıklarına bağlı olarak herkesin duyabileceği gelip geçici üzüntü, hüzün depresyondan farklıdır. Depresyon, kişinin ileri derecede çökkün olduğu uzun süreli bir dönemdir. Bununla birlikte depresyondaki herkesin yaşadığı tek duygu çökkünlük olmayabilir. Hasta çok gergin olabilir. Giderek huzursuz ve kolay sinirlenen biri durumuna gelebilir. Her şeyden çok sıkılmış olabilir. Zevk aldığı etkinliklerden zevk almaz olur ya da bu etkinlikler artık ilgisini bile çekmez. “Bardağın yarısı boş mu yarısı dolu mu?” sorusuna verilen yanıt depresyon geçirme olasılığının önemli bir göstergesidir.

    Depresyon kişinin duygusal durumundan çok daha fazlasını etkiler. Kişinin uykusunu ve yemek yeme biçimini bozabilir. Kişi olumsuz ve daha karamsar düşünmeye başlar. Kişide benlik değeri algısını düşürür. Depresyon kişiyi huzursuz ve kararsız kılar. Ancak depresyonun iyi bir tarafı iyileştirilebilir bir hastalık olmasıdır. Kişi uygun bir tedavi ile yitirdiği yaşam enerjisine ve sevincine geri dönebilir. Yaşamda hiç kuşkusuz birçok zorlanma ve engellenmeler yaşanır. Depresyonla baş ederken yaşamın zorluklarını da göğüslemek ve yaşamdan daha büyük bir zevk almak için yapılabilecek çok şey vardır.

    Sonbahar depresyonu yaşayan kişilerin hava bulutlu olmasına rağmen dışarı çıkmak isteği olmasa da dışarı çıkmak için çaba göstermesi, vücudu için düzenli beslenmesi örneğin bolca meyve ve meyve suyu tüketimi, düzenli spor yapması, işyerindeki isteksizliğini azaltmak için sık ve kısa keyifli molalar vermesi, sosyal yaşamını yeniden planlayarak keyif alabileceği aktiviteler planlaması örneğin kendine bir hobi bulması, doğa yürüyüşlerine katılması, fotoğraf kursuna yazılması veya bisiklete binmeye başlaması, v.s…Depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olacaktır.

    Depresyon, tükenmişlik değersizlik umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yaratan bir rahatsızlıktır. İşte bu olumsuz bakış açılarının depresyonun bir parçası olduğunun ve gerçek durumu tam yansıtmadığının bilinmesi gerekir. Bu olumsuz düşünceler tedavi etkisini göstermesiyle birlikte giderek gücünü ve kişi için önemini yitirmeye başlar. Depresyondan bir çırpıda kurtulup, kendinize geleceğinizi kesinlikle beklemeyin. Olabildiğince kendinize yardım edin, hemen düzelme göstermiyorsunuz diye kendinizi ayıplamayın hatta suçlamayın. Olumsuz düşünmeye yenik düşmeyin. Mevsime bağlı depresyon geçiriyorsanız, çok kalabalık ortamlardan kaçının ve pozitif enerji alabildiğiniz insanlarla beraber olun. Hafif ve sulu gıdalar alının ve kafeinli içecekler yerine bitki çaylarını özellikle de nane çayını tüketin. Özellikle hamilelik döneminde hormonların değişiminden dolayı depresyon riski daha yüksektir.

    Depresyona aşırı sorumluluk sahibi, titiz ve kolayca suçlanma eğilimi olan kişiler daha çabuk girmektedir. Yüzyllar önce yaşayan büyük filozof Buddha’ya kulak verin. O der ki: “Kendi kendine ışık ol, kendi ışığında hiçbir şeyde hiç kimsede sığınak arama; kendine gerçeği ışık yap” Hadi şimdi…

  • Geleceği yönetmek ; neuroterapi

    Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler

    Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

    Vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Alışkanlıklarına esir olanlar, her gün aynı yolda yürüyenler,

    Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

    Elbisesinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler ,

    Veya bir yabancıyla konuşmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    İhtiraslardan ve verdiği heyecanlardan kaçanlar ,

    Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki

    Pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,

    Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

    Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,

    Yavaş yavaş ölürler…

    Pablo NERUDA

    “Homeostoz” vücudumuzun normal koşullardaki doğal durumudur (yeni alınmış parıl parıl bir arabayı düşleyin…) Sağlıklı bir kişi bir kafede oturmuş sevgilisini düşünürken muhtemelen homeostoz durumundadır. Kalbi normal ritmde, kan basıncı, solunumu normaldir. Biraz çapkın olan bu beyefendi yan masadaki kızı kesmeye başlar, bu arada beklenen sevgili içeri girer ve işin rengi değişir. Ciddi bir ağız dalaşı başlar. Çocukcağızın kalp hızı, solunumu artar. Kan başına yükselir , cilt kızarır, ter basar, ağız kurur. Zira vücut şu an korunma reflexinde yani ‘’Allostoz’’ durumundadır.

    Kızcağız çıkıp gider, bizimki bir ‘’pufff!’’ çeker ve yine normal duruma/homeostoz hala döner. Bu temel iki mekanızmayı beynimiz ‘HİPOTALAMUS’ yolu ile kontrol eder.

    Yukardaki toplam bölgeye genel tanımı ile ORTA BEYİN denir. Burda;

    ⦁ Talamus : Beynin dinomosu ve giriş kapısıdır. Düşük elektrik burda üretilir, vücuda gelen tüm bilgi beyne buradan postalanır

    ⦁ Hipotalamus : Hormonal (kimyasal) ve sinirsel(elektriksel) yolla , tüm beyin yapılarından gelen emirleri bir araya getirir birleştirir ve Homeostoz ve Allostoz’ı oluşturur.

    ⦁ Hipofiz : Hipotalamus’un emir eri patacısıdır.

    ⦁ Amigdala : Duygusal bellek deposudur.

    ⦁ Hipokampüs : Uzun süreli bellek deposudur.

    ⦁ Bazal Ganglion : Vücut hareketleri, uyanık olma, öğrenme, duygusal ifade gibi özellikler de yardımcıdır.

    ⦁ Limbik Sistem : Yukarıdaki 6 bölümün genel adıdır. Bilinçaltı denen durumun temel etmenidir.

    Aşağıda gözlenen beyin sapı ise ilkel beyin bölümüdür. Zeka /akıl gelişmeden önce zorunlu olan nefes alma, kalp hızı gibi temel özelliklerimizin çıkış/yönetim merkezidir.

    HPA Hipotalamus, pituiter(hipofiz) ve Adrenal (böbrek üstü bezi) ise genel olarak beynin vücudun Homeostoz halde normal çalışması ya da Allastoz; koruma moduna girmesi için gerekli temel yoldur. Allastoz’ı beynin fren veya sigorta sistemi olarak düşünebilirsiniz. Hipotalamus ise beynin tamircisidir. Araba teklemeye başladığı zaman (şeker, tansiyon, kolesterol, tiroid hormon düzeyleri azalmış veya artmışsa ) doğrudan devreye girer. Tamirci tamiri iki yolla yapar elektrik ve kimyasal. Kimyasal yol hipofiz üzerinden hormonların düzeyinin kontrolü şeklinde olur.

    Allostoz’daki (bozuk) bir yapı da hormonlar (kortizol, norepinefrin, CRH) beyin ön bölgesi + hipokampusu İNHİBE(durdurma), Amigdalayı exite (uyarma) hale girer (Depresyon, anksiyete, otizim gibi rahatsızlıklarda büyümüş aşırı uyarılmış amigdala etkisi kısıtlanmış beynin ön bölgesi, hipokampüs söz konusudur ).

    Hipofiz’in salgıladığı;

    Vazopresin : Azalırsa belli yaş üzeri sık idrara çıkma

    FSH- LH : Kadında adet düzensizliği

    Testesteron : erkekte sperm üzertimi, kalp damarını gevşetme

    Ostrojen : Kadında yumurtalık çalışması

    Prolaktin : kadında süt üretimi stresin azalması

    Tiroit : enerji üretim ve taşınması, yağ – şeker metabolizması ( depresyon ve bipolar bozuklukta TSH ve TRH seviyesi düşüktür.)

    Hipofizin salgıladığı bu hormonların çoğunun (kortizon, pragesteron dahil olmak üzere ) üretiminde ise KOLESTEROL temel yapısal moleküldür.

    Kolesterolün önemli kısmını vücut üretir, çok azı besinlerle alınır. Kolesterol aynı zamanda antioksidandır. Vitamin (A,P, E kullanımı ve D vitamini üretiminde gereklidir. Beyin, damar, kalp hastalıklarında yüksek kolesterol etkilidir. (Ancak son dönemlerdeki yağ ve yumurta içermeyen kolesterol diyetleri kesinlikle yanlıştır; Eski bilgilere göre yağlar vücutta kolesterole dönüşür. O ise damarları tıkar, kalp hastalığı ve felçe yol açar. Kırmızı et kan basıncını artırır, kansere yol açar.)

    Yeni düşünce KETÖJENİK diyet daha mantıklıdır. Daha yüksek yağ, et, sebze buna karşılık minimum düzeyde şeker( Bu yöntem epilepsi, Parkinson, Alzheimer hastalarında olumlu sonuçlara yol açmıştır.)

    (Jonh Hopkins Medicol İnstitutions, Dr John M. Freeman 10 yıllık çalışma sonucu)

    ⦁ Clinical Cardiolayy

    ⦁ İnternol Medicine

    ⦁ Jac Cordioloyy dergi yayınları…

    Beynin kendini yapılandırma yöntemi : PLASTİSİTE

    Plastisite hücreler arası bağlantı sayısının artması demektir. ( Yeni nöron üretimi olmadığı için de mükkemmel bir kendini koruma kurtarma stratejisi/ yöntemidir.

    Yukarıdaki üçgeni hastalıklar açısından incelersek ;

    Travma/aşırı stres BÖB + (artmış)

    Depresyon Amigdala + BÖB ve Hipokampüs – (Azalmış)

    Menepoz BÖB +

    OKB BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    İntahar BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    Şizofreni BÖB +

    İlaçlarının etkisi çoğunlukla LİMBİK sistem yolu iledir. İlaçlar kısaca kullanıldıkları an beynin ön bölgesinin görevini üstlenmeye çalışır.Ancak bunlar beynin plastisilerini artıramaz.Plastisite hücreler arası (dendrit) artması ile oluşur.

    Latince ve bilimsel jargon sıkıntı verdi ise kısa bir şiir ile ara verelim ;şizofren olarak sınıflandırılan Serhat DİLSİZ’in cezaevinde ve Manisa Akıl Ruh Sağlığı Hastanesi’nde yazdığı şiirle;

    Bilinmez hangi düş hatırlatır yarını

    Kim çelme taktı hayatına

    Bileğinde deri zincirlerin izi

    Sünger kaplı hücreden hatıra

    Üstüne oturan kırmızı gözlü sırtlanın

    On iki mikro dalga dudaklarından

    Salyalar damlıyor ağzıma

    İçimdeki parmaklıkların içinden

    Bilinmesi benden çıkartmaya çalışan bir ecza

    Toplu cinayetler aklımda

    Bu bana bilinmezden verilen bir ceza …

    Ben beynimin kafası güzel haliyim

    Volta da elli altı

    Kafa kırık altı

    Hücrenin metresi üç

    Bir serhat bir bilinmez yürüyen bir bedende iki

    damarlardan geçen ecza bin mikro gram

    Kimi ulak kimi ruj lekeli

    Yarısı yanmış yarısı kalmış

    Onlarca izmarit tükürmekteyim

    Her nefeste yarına daha var

    Bir sigara… yarım sigara… son sigara…

    Yukarıda anılan şeytan üçgeninin (!) terapisinde kullanılan neuroterapi’yi diğer yazılarımızda inceleme şansınız var.

    Şu an size çok yeni bir iki tedavi/terapi yöntemlerinden bahsetmemiz iyi olacaktır.

    ⦁ İçmiş olduğunuz su da mutlak surette magnezyum miktarının kalsiyum eşit olmasını arayın. (satılan bir çok su da bunu bulmanız çok zor olsa da!)

    ⦁ Q 10(Koenzim 10) hücresel enerji ihtiyacını karşılar.

    L kartinin, keratin,karnosin, magnezyum ve kalsiyumla bitlikte ATP etkinliğinde görevlidir. Antioksidandır, kalbi güçlendirir, Alzheimer ve parkinson’da yararlıdır. Diobetle streste etkilidir.

    ⦁ Lipoik Asit : Şeker hastaları, kanserde durdurucu yapısı mevcuttur.

    ⦁ EDTA : Damar yolu ile uygulanır. Ağır metallerin tümünde etkilidir. Damar sertliğine sebep olan kalsiyumu temizler. Hipertansiyon, kladikasyon (bacak damar tıkanmasına bağlı yürüme ağrısı) etkilidir.

    Genel olarak duygularımız bize hakim olduğu sürece, zekamız (iyi veya kötü şekilde)hiçbir şey yapamaz. Tutkular mantığı bastırmıştır.

    Yani genel olarak iki zihnimiz vardır : biri düşünür diğeri hisseder( kalbimiz ve beynimizin zihni).

    Duygusal beynimiz akılcı beynimizden çok önce gelişmiştir. Duygusal hayatımızın en önemli ve eski kökü koku duygusudur. Koku lobu merkezi de 2 farklı nöron tabakasından oluşur:

    ⦁ Merkez alınan koku yenilir mi? cinsel açıdan uygun mu? Yaklaş, doku düşman mı? Kaç veya kovala mesajlarını verir.

    Duygusal beynin temel katmanları limbik sistemdedir (limbus Latince yüzük demektir). Limbik sistem geliştikçe 2 beceri geliştirdi: Öğrenme ve hatırlama. Bu ise bizi tüm diğer canlılardan ayırdı. Diğer canlılar gibi akıllıca/zeki seçim yapma, değişmez otomatik tepki vermenin yerini artık çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir yiyecek öldürüyorsa ondan kaçınma, pis kokulu bir eşi seçmeme…

    Daha sonra gelişen neokorteks ise işi daha ileri götürdü. Duygular yolu ile alınan bilgilerin kompleks işlenmesini Amigdala (latince badem demektir) duygusal belleğin ana deposudur (cingulate gyrus’la birlikte). Normalde tüm duyu organları (göz, kulak, deri…) sinyalleri talamusa yollar, bunlar neokortekse yollanır, burda birleşir ve gerekli cevap verilir.

    Ancak limbik sisteme giden/gelen bu temel ana yolun dışında kısa ve hızlı bir yol daha vardır; küçük bir nöron demeti talamustan doğrudan amigdalaya gitmektedir. Bu yol amigdalanın korteksin cevabı henüz hazırlanmadan şipşak bir cevap verilmesini sağlar. Neokorteks yavaş ama donanımlı bir ince ayarlı tepki üretirken, amigdala bu kestirme yol sayesinde bizi hemen harekete geçirir (yani bazı duygusal tepkiler bilinçli hiçbir katkı olmadan oluşabilir). Bu yanıt sonuç olarak dikkatsizdir, olay kesinleşmeden harekete geçme anlamı taşır. Bize çılgın talimatlar verir. Amigdala bu acil durumu geçmişteki bilgi korteksine dayanarak yapar (birini görürüz ve yüzü bize amcamızı anımsatır; hipokampustaki bilgi işleme bunu sağlamıştır. Ama nedense adamdan birden hoşlanmayız zira amcamızı hiç sevmeyiz; bunu ise amigdala üretir.

    Farelerdeki deneylerde bu ekspres, hızlı yolun 12 msn (milisaniye= saniyenin binde 12’si) olduğu saptanmış insanda 24 msn olduğu düşünülmektedir. Talamustan neokortekse ulaşan yol ise bunun 4 katı hızdadır.

    Beynin amigdalanın ani hamlelerine karşı bir tampon görevini ise prefrontal loblar yapar.

    Sağ prefrontal loblar korku, öfke ve benzeri tüm olumsuz duyguların merkezidir. Sol lob ise sağ lobu bastırarak bu duyguları kontrol eder.

    Prefrontal lob amigdala devresi hasar görmüş kişilerde bu nedenle zeka veya bilişsel yetilerde bir bozulma olmaz ama duygusal bilgi haznesine ulaşım yetersi z olduğu için geçmişe ait duygusal derslere ulaşma mümkün olmadığı için bu kişiler duygusal seçimlerde zorlaşırlar.

    Kısaca önsezi ve hislerimiz önemlidir. Kuru mantık bundan sonra devreye girer. Duygularımız mantıklı olmamız için gereklidir.

    Aslında epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların (Zyprexa, Seroquel, Risperdol vb.) şizofreni nöbetini tetiklemesi da biraz buna dayanır. Zira bu ilaçlar dopamin salgısını arttırır, dopaminse şizofreni nöbetini arttırır.

    Bir epilepsi nöbeti vücut için çok ciddi bir uyarıyı ortaya çıkarır. Bedenimiz hayati bir tehlikededir. Bunlar karşısında nörokimyasal uyaranlar (nörotransmitterler; epinefrin, norepinefrin, dopamin vb.) hızla karşı koyma iletisini amigdalaya yollar. Amigdalanın ekspres yanıtını yukarda anlattık. Ne yazık ki epilepsi hastalarında şalter yani prefrontal lobların hareketi durdurulmuş haldedir. O nedenle bu tür hastalarda yapılacak olan nöroterapi seanslarında frontal lobun güçlendirilmesi ön plana alınmak zorundadır.

  • Rüyalarınızdaki yapımcı yönetmen ses ışıkçı kostümcü başrol oyuncusu kimdir?

    Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır

    Rüyaların Süresi

    Rüyalarda yaşananlar inanılmayacak kadar hızlı gelişir. Bir kaç dakikalık rüya esnasında bile çok uzun sürdüğü sanılan garip, şaşırtıcı ve çok değişik olaylar birbirlerini izler, bu nedenle rüyada zaman kavramı oluşmaz. Ancak zaman kavramını, uyandıktan sonra beyinin öğretileri ve alışkanlıkları doğrultusunda saptadığımız bir anlar toplamıdır sadece.

    Bilimadamlari rüyanın süresi üzerinde kesin bir sonuca varamamışlardır. Bir kısmı rüyaların sadece birkaç saniye sürdüğünü iddia ederken, diğer bir kısmı da saatlerce devam eden rüyaların olduğu fikrindedir. Bu tartışmalar sırasında Dr. B. Klein bir araştırmaya başlamış ve gönüllü olarak seçtiği kişileri hipnotize ederek uyutmaya başlamıştır ve belli bir süre sonra uyandırıp rüyalarını dinleyerek, bir rüyanın 20 saniyeyi geçmeycek kadar kısa sürdüğünü belirlemiştir. Dr. Klein’ın sürdürdüğü bu araştırmanın sonunda en uzun rüyanın 90 saniyeyi geçirmediği ortaya çıkmıştır.

    Rüya Türleri

    1- Psikofizyolojik Kaynaklı Rüyalar (alelade rüyalar)

    2- Fiziksel kaynaklı rüyalar

    3- Kimyasal kaynaklı rüyalar

    4- Psişik kaynaklı ya da paranormal sayılan rüyalar

    5- Telepatik rüyalar

    6- Durugörü rüyaları

    7- OBE ya da şuur projeksiyonu (astral seyahat) rüyaları

    8- Haberci rüyalar

    9- Uyarıcı rüyalar

    10- Prekognitif rüyalar

    11- Bilgilendirme amaçlı rüyalar

    12- Bedensiz varlıklarla kurulan irtibatlardan kaynaklandığı varsayılan rüyalar

    13- Serbest hafıza rüyaları

    14- Prekognitif rüya

    15- Yaratıcı rüya

    16- Lüsid rüya

    Lucid Rüya nedir?

    Aslında pek çoğumuzun belkide bir çok kez deneyimlediği fakat bunun isminin ve işlevlerinin farkında olmadığı bir durumdur.Rüya gördüğünüz zaman rüyada olduğunuzun farkına varmanız durumuna Lucid Rüya adı verilir.

    Hayvanlar rüya görür mü?

    Evde hayvan besleyenler çoğu kez kedilerin ya da köpeklerin gözlerinin uykudayken rüya görüyormuşçasına göz kapaklarının altında oynadığını bilirler. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar insan dışındaki memelilerin ve kuşların da rem uykusu uyuduğunu gösteriyor; ancak gerçekten rüya görüp görmedikleri kesin olarak bilinmiyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü´nden araştırmacılar yeni bir yöntemle farelerin gündüz öğrendikleri becerileri gerçekleştirirken etkin olan beyin bölgelerinin uyku sırasında da zaman zaman etkin duruma geldiğini gözlemişler.Yavru kuşların da gündüz öğrendikleri şarkıları geceleri uykularında “tekrarladıkları” daha önceki araştırmalardan biliniyordu.Bu bulgular rüyaların gündüz yaşanan deneyimlerin bellekte depolanmasında rol oynadığı görüşünü de destekliyor. Ancak onlar bize anlatamadıkça hayvanların rüyalarında neler gördüklerini belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

    Her ne kadar günlük yaşamda kötü rüyaları kabus olarak betimlesek de öyle görünüyor ki bilimsel arenada bu iki terim farklı anlamlar içeriyor. Uzmanlar kötü bir rüya gördüğümüz herhangi bir gecenin sabahında yalnızca “Akşam kötü bir rüya gördüm” demekle kaldığımıza, oysa kabusların kan ter içinde gecenin bir yarısı bizi uykumuzdan uyandırabilecek denli güçlü olduklarına dikkat çekiyor.

    Çalışmalarını rüya ve kabuslar üzerinde yürüten psikolog Ross Levin kötü rüyaların günlük yaşamdaki stres ve korkularımızla savaşmak gibi işlevsel bir amaç barındırdığına inanıyor. Rüyaları bir çeşit “duygu termostatları” olarak tanımlayan Levin, stres seviyemiz yükseldiğinde kötü rüyalar ve kabuslar görmeye başladığımızı, bizleri bir şekilde stres seviyemizin tehlikeli yükselişi karşısında uyardıklarını söylüyor. Levin’e göre bu kötü rüyalar döngüsel olarak beynin kimyasal işleyişlerini etkileyerek stres seviyesinin azaltılmasını sağlıyor. Bu düşünce çerçevesinde kötü rüyalar oldukça yararlı bir amaca hizmet etmiş oluyor. Oysa kabuslar aşırı stres yüklemesi sonucu meydana çıktıklarından kişiyi paniğe sürüklüyorlar.

    Ross Levin sık sık kabus gören hastalarının pek çoğunun farklı psikolojik rahatsızlıkları da bulunduğuna değiniyor. Kabuslarla beraber görülen bu rahatsızlıkların en yaygın olanlarınınsa travma sonrası stres bozukluğu ve kaygı olduğuna dikkat çekiyor. Levin hastaların kabus görme sıklıkları azaltıldığında bu rahatsızlıkların şiddetinin de azalacağını düşünüyor. Kabuslarla başa çıkmadaysa kabusları tekrar tekrar yazma/ farklı şekillerde hayal etme yöntemini kullanıyor. Özellikle de sürekli olarak aynı kabusu gören hastalar üzerinde etkili olan bu yöntemde hasta gece gördüğü kabusu gündüz zihninde farklı bir son yaratarak tekrarlıyor. Bu işlem uykuya dalmadan önce de tekrarlanıyor. Daha sonraysa tıpkı kabusu görüyormuşçasına bu farklı sonla imgesel düş devam ettiriliyor. Terapiden bir süre sonra kişinin kabus görme sıklığında azalma bekleniyor.

    RÜYALAR VE YARATICILIK

    Sanat tarihine göz attığımızda yaratıcılıklarını rüyalarıyla beslemiş pek çok sanatçıya rastlıyoruz. Örneğin, “Honesty” isimli pop parçasıyla dünyada pek çok dinleyiciye ulaşan Billy Joel bir röportajında yaptığı bestelerin melodisini ilk rüyalarında oluşturduğundan bahsediyor.

    Hepimizin korku romanlarıyla yakından tanıdığı yazar Stephen King’inse “Korku Ağı” adlı romanını çocukluk kabuslarından birinden esinlenerek yazdığını biliyoruz. Salvador Dali’nin rüyaların yaratıcılık üzerindeki etkisine inancıysa şaşırtıcı düzeyde.

    Ressamın, uykuya dalmadan önce eline bir kaşık aldığı böylece uyuyakaldığında kaşığın yere düşerek çıkarttığı sesle uyanıp zihnindeki rüya imgeleri henüz canlıyken gerçek üstü öğelerle bezeli o muhteşem tablolarını ortaya koyduğu anlatılageliyor. Ne var ki konuya bilimsel açıdan yaklaştığımızda, rüyaların gerçekten de yaratıcılığı tetikleyip tetiklemediğine dair bulgular oldukça kısıtlı. Her ne kadar rüya görmeyle ilişkili beyin bölgeleri modern beyin görüntüleme teknikleriyle az çok aydınlatılmış olsa da, beyin, rüya ve yaratıcılığa dair böylesi çalışmalar oldukça az. Bulgular az da olsa bilim insanlarının bu ilgi çekici konu hakkında bugüne kadar yürüttükleri çalışmalara büyüteç uzatalım istedik.

    Tablolarındaki soyut imgelerle dikkat çeken ünlü ressam Salvador Dali de rüyaların yaratıcılığını tetiklediğine inananlardandı.

    Yapılan son araştırmalar öyle gösteriyor ki gördüğümüz rüyalar bizlere Dali’nin tablolarını çizdiremese de günlük hayatta karşılaştığımız problemlere çözüm bulmakta yardımcı olabiliyor. Modern uyku kuramlarının uykunun günlük hayatımızın devamı olduğuna vurgu yapan varsayımlarıyla da uyumlu görünen bu durum özellikle de rüyalarımızdaki semboller doğru yorumlandığında belirgin hale geliyor. Uyanıkken zihnimizde tam olarak kuramadığımız bağlantıları rüyalar yardımıyla kurabileceğimize dikkat çeken bilim insanları çocuk bakımı, bahçe düzenlemesi vs… gibi hayatın içine sinen pek çok alandaki yaratıcılığımızın rüyalarımızla şekillenebileceğini düşünüyor.

    Bilim insanları rüya hatırlama sıklığının yaratıcı kişilik özellikleriyle ilişkili olduğunu düşünüyor.

    Rüyalara dair bir diğer ilginç bulguysa hayal gücü yüksek kişilerin rüyalarını hatırlama yüzdelerinin daha yüksek oluşu. Bu bulgu rüya hatırlamanın bir karakter özelliği olup olmadığı sorusunu getiriyor akıllara. Araştırmalar, doğası gereği rüyalarını somut yaratıcı ürünlere dönüştürebilen kişilerin rüyalarını daha sık hatırlayabildiklerini destekler nitelikte.

    Literatürde bu kişilerin karakter özellikleriyse açık fikirlilik, yüksek hayal gücü ve şizotipik yatkınlık olarak sıralanıyor. Kısa bir süre öncesine kadar kaygı ve stres seviyesiyle iliştiriliyorduysa da rüya hatırlamada kişiliğin etkisi daha önemli gibi görünüyor. Ancak yine de gece uykularını bölen kaygı durumlarının da rüyaları hatırlamamıza neden olması yadsınamayacak bir sebep.

    Tüm bu bulgulardansa yaratıcılık üzerinde etkide bulunan etmenin öncelikli olarak yetenek ve kişilik özellikleri olduğunu ve bu kişilik özelliklerine sahip kişilerin de rüyalarını daha sık hatırladıklarını çıkarsamamız yanlış olmayacaktır.

    UYKU VE RÜYALAR

    Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz, uyku düzensizlikleri hangi hastalıklara işaret, uykunun dönemleri nelerdir, psikologlar rüyalar hakkında ne söylüyor, meditasyonda ne olup bitiyor?

    Evrime göz atacak olursak.
    . Uyku ilk olarak, günümüzden yaklaşık 3 milyon yıl önce bazı organizmalarda görülmeye başlanmış. İnsan türündeki biyolojik saatleri düzenleyen mekanizmaların geçmişiyse 500 milyon yıl öncesine dayanıyor.
    . Her ne kadar bireylerin uykuya duydukları ihtiyaç çeşitlilik gösteriyor olsa da normal bir insanın uykuda geçirdiği süre 6.5 saat ile 8.5 saat arasında bir değer oluyor.

    ANCAK
    . Çocuklar günün 2/3’ünü (16 saat) uykuda geçiriyorken yaşlandıkça bu süre günün 1/4’üne (6 saat) kadar düşebiliyor.
    . Nedeni henüz anlaşılamamış olsa da insanların uyuma süreleri ile ölüm yaşları arasında bir ilişki bulunuyor. Araştırmalar, uykuları anormal seviyelerde uzun ya da kısa olan kişilerin normal olanlara göre erken ölmeye daha yatkın olduklarını gösteriyor.

    Döngüsel Ritimler
    . Gün ışığı ve karanlığın günlük devrimi çerçevesinde evrimleşen döngüsel biyolojik işleyişlere döngüsel ritim deniliyor.

    Nasıl yani???
    Sözünü ettiğimiz bu döngüsel ritimler dikkat ve uyarılmışlık seviyelerimizle ilişkili. Örneğin, kimimiz dikkatini gece daha iyi toplayabiliyorken kimimiz gün ışığında daha etkili çalışabiliyor. Neden dersiniz? Yanıt sizi çok da şaşırtmayacak. Uzmanların yaptığı araştırmalarda, içsel saatlerimizi kontrol eden bir takım sorumlu genler bulunmuş.

    “Melatonin”in rolü ne?

    . Döngüsel ritimlerin beynimizdeki sorumlu merkezi hipotalamus. Görüntünün gözümüze düştüğü bölge olan retinadan beynimize ulaşan ve yalnızca gün ışığı gibi kuvvetli ışıklara yanıt veren özel bir sinir yolu bulunuyor. Karanlıkta ise, beynimizin ortasında bulunan pineal bezi adına melatonin denilen bir hormon salgılıyor. Bu hormon hem uykuyu hem de cinsel uyarılmışlık seviyesini etkiliyor.
    . Gece nöbeti gerektiren işler, döngüsel ritimlerde aksaklığa neden olduğundan kişide sağlık problemlerini tetikleyebiliyor. Her ne kadar kimileri bu aksaklıktan diğerleri kadar etkilenmiyor olsalar da huzursuzluk ya da çalışma veriminde düşüş gösteren kişilerde melatonin tedavisine gidilebiliyor.

    Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz?

    . Bu sorunun yanıtına dair tartışmalar hala sürüyor. Ancak uykunun öne sürülen işlevlerini şöyle listeleyebiliriz:
    1.) Vücudumuzdaki biyolojik işleyişleri yavaşlatarak enerji korumak.
    2.) Beden ve zihnimizi yenilemek, büyümek.
    3.) Gün içinde öğrenilenlerle belleği güçlendirmek.
    4.) Bilinçaltımızdaki korku ve bastırılmış güdülerle yüzleşmek (Freudyen yaklaşım).
    Yalnızca bir gece uykusuz kalmış olmak bile ertesi gece uykuya hemencecik dalmamıza neden olabiliyor. Bunun nedeninin, uyanık geçen her saat beynimizin thalamus ve serebrum bölgelerinde sayısı artan adenozin isimli nörotransmitter olduğu düşünülüyor. Bu kimyasal beyinde uyarılmışlık yaratan sistemleri bastırıyor ve uzun süre uyanık kalan bedenin uykuya dalmasını tetikliyor.

    Uykunun evreleri

    EEG çalışmaları
    . Uyku birbirini takip eden bir takım evrelerden oluşuyor. Bu evreler sırasında kişinin yaydığı beyin dalgaları EEG sayesinde ölçülebiliyor. Kişi uykuya daldığı andan itibaren uykusu giderek ağırlaştıkça, beyin dalgaları da yavaşlayıp daha ritmik bir durum almaya başlıyor.
    Uyanıkken beynimiz alfa dalgaları yayıyor.
    Uykunun Erken Evreleri:
    Evre 1: Bu evre yalnızca birkaç dakika sürüyor ve bu süre içerisinde teta dalgaları gözlemleniyor. Göz hareketleri yavaşlıyor, kaslar gevşiyor, kan basıncı düşüyor ve kişi uykuya dalıveriyor.
    Evre 2: Bu evrede tetaya göre daha yavaş ve geniş dalgalar olan K kompleksleri gözlemleniyor. Alfa aktivitesi sona eriyor.
    Evre 3: Yavaş, geniş ve ritmik delta dalgaları gözlemleniyor. Delta dalgaları kaydedilen beyin aktivitesinin yarısını geçtiğinde kişi Evre 4’e giriyor. Kaslar gevşiyor, solunum yavaşlıyor, vücut ısısı düşüyor.

    REM Dönemi: Hızlı göz hareketleriyle tanımlanan bu dönemde kişinin gözleri göz kapağının altından sürekli titriyor. REM dönemi başlı başına farklı bir dönem olduğundan ilk 4 evre REM dışı evreler olarak da anılıyor.

    REM döneminde ne olup bitiyor?
    Otonom sistem faaliyetleri artıyor: Nabız ve kan basıncı yükseliyor, soluk alıp verme hızlanıyor, hem kadın hem erkeklerde birkaç dakika boyunca cinsel uyarılmışlık durumu gözlemleniyor.
    Beyin dalgaları uyanıkken yaydığımız dalgalarla benzerlik gösteriyor: Bu da vücudumuz uykuda olsa bile beynimizin oldukça aktif olduğunu gösteriyor.
    Rüya görüyoruz: Gördüğümüz rüyaların birçoğu REM dönemi rüyaları.

    Rüyalarımız neden bilim kurgu tadında oluyor?

    Çoğumuz rüyalarımızda garip yaratıklar, günlük hayatta rastlamayacağımız türden ilginç hikayeler görürüz. Bunun nedeni, beynimizin mantıksal işleyiş ve kavramadan sorumlu tutulan frontal bölgesinin rüya görüyor olduğumuz sırada aktif olmaması. Rüyalarımızda yine oldukça duygusal hissetmemizin nedeni ise aktivite düzeyi oldukça yüksek olarak saptanan amigdala bölgesiyle bağdaştırılıyor.

    Rüyalar hakkında.

    Psikodinamik Görüş: Freud rüyaların, bilinçaltımızdaki düşünce, his ve isteklerin su yüzüne çıkabildiği bir pencere olduklarını düşünüyor. Çocukluğumuza kadar uzanan ve bilinçaltımıza ittiğimiz, bastırdığımız ve kökeninde cinsel arzularla öfke barındıran bu his ve isteklerle rüyalarımız yoluyla yüzleşebiliyoruz. Freud rüyaları ikiye ayırıyor:
    1.) Gizil anlamlı rüyalar: Bu rüyalar sembolik anlamlar taşıyor ki Freud’a göre psikolojik yorumların bu rüyalar üzerinden yapılması gerekiyor.
    2.) Görünür içerikli rüyalar: Bu rüyalarsa günlük hayatımızda duyduğumuz, yaşadığımız olaylarla bağlantılı olarak gördüğümüz rüyaları oluşturuyor.

    Psikodinamik görüşe göre, uyandığımız zaman rüyalarımızı unutuyor olmamızın nedeni bu rüyaların bizde kaygı uyandıran niteliklere sahip olması, haliyle uyanıkken onları bastırma eğiliminde oluyoruz.

    Bilişsel Görüş: Bilişsel görüş, rüyaların uyanıkken aklımızı kurcalayan kaygı ve düşünceleri içeren zihinsel işleyişlerin bir sonucu olduğunu düşünüyor.Diğer bir deyişle, rüyaların yalnızca bir düşünce biçimi olduğunu savunuyor. Öyle ki, rüyaların bazen gün içinde çözümünü bulamadığımız kimi soru ve sorunlara çözümler üretebileceğimiz dönemler olduğunu öne sürüyor.

    Bilişsel görüşe göre rüyalar zihinsel gelişimle ilişki içerisinde. Yetişkinlerin rüyaları, çocuklarınkilere oranla daha karmaşık oluyor.

    Biyolojik Görüş: Biyolojik görüşe göre uyku, belleğin güçlendirilmesinde çok önemli. Öğrenilen yeni bilgiler uyku sırasında yeniden işlenip yorumlanıyor. Bu görüşe göre, REM dışı uyku sırasında bu yeni bilgiler yeniden gözden geçirilirken, REM sırasında da eski bellek silinerek yeniden yapılandırılıyor.

    Şimdi rüyaların belki de en az değinilmiş bir yönüne bakalım; tipi ne olursa olsun,süresi yukarda değinildiği üzere dk veya saatle ölçülsün aslında bir rüya en çok neye benzer; tabii ki bir SİNEMA FİLMİ’ne! Benzerliği uzun uzun açıklamanın gereği olmadığı açıktır. Peki de bir sinema filmi nasıl ortaya çıkar, bu filmde jenerikte yazılan(yapımda emeği geçenler…) kişileri bir düşünün; yapımcı, yönetmen, yönetmen yardımcıları, cast ajansı, kameramanlar, oyuncular, oyuncu koçları, kostümcüler, ses, ışık, plato yani yüzlerce kişinin yer aldığı komplex bir iş. Ciddi bir yapıttan bahsediyorsak bir filmin tamamlanması kimi kez 4-5 ayı ve fazlasını bulur. Çoğu kez de milyar lira maliyetler sözkonusudur.

    1.5 kğ lık bir et parçasının tüm bu kişilerin işlevlerini bir çırpıda ve bir filmi asla bir daha tekrar etmeden, TV’de ilk kez yalanına sapmadan yapabilmesi sizce de çok korkunç bir olgu değil mi? İlginç, üzerinde düşünmenizi istediğimiz şeylerden biri de şudur; ortaya çıkan filmde yönetmen asla her zaman siz olmuyorsunuz (özellikle korkunç rüyalarda) başrolde kimi kez olsanız da replikleriniz size ait değil, filmler her zaman mutlu sonla bitmiyor, bilim kurgu tadındaki rüyalarda kostümler harika, tarihi filmde asla gerçekliği sorgulatacak kol saatine rastlanmıyor…

    Rüyaların bu yönü acilen elektrofizyolojik araştırmaların eğilmesi gereken bir konu olarak ortada durmaktadır. Beyin çalışmalarında henüz emekleme evresinde olduğumuzun en önemli göstergesi işte bu basit karşılaştırmadır.