Etiket: Durum

  • Alerjik hastalıklara genel bakış

    Alerjik hastalıklara genel bakış

    Alerji, Yunanca ‘değişik iş veya değişik reaksiyon’ anlamına gelen bir kelime olup tıbbi olarak beklenmeyen “aşırı duyarlılık reaksiyonları” nı anlatmak için kullanılmaktadır. Yani, normal şartlarda vücudun reaksiyon vermesini beklemediğimiz bazı maddelere reaksiyon vermesini tanımlar. Alerjik hastalıklar bulgu olarak sanki tek bir organı ya da sistemi ilgilendiriyormuş gibi dursa da aslında sistemik bir hastalık tüm vücudu ilgilendirir. Bu hastalıklar; göz, deri, solunum ve sindirim sistemi gibi bir çok sistem ve organı etkilemektedir. Genel olarak alerjik şikayetlerin; yer, mevsim(mevsimsel, yılboyu), çevre faktörleri ile ilişkisi, diğer aile üyelerinde benzer alerjik şikayetlerin (atopik bünye) görülmesi gibi özellikleri de önem taşımaktadır. Alerjik hastalıkları ve bulgularını kısaca başlıklar halinde özetleyecek olursak;

    1. Alerjik rinit (= saman nezlesi)

    2. Alerjik konjonktivit (=göz alerjisi)

    3. Alerjik astım

    4. Atopik dermatit (=deri alerjisi)

    5. Ürtiker (kurdeşen) – anjioödem

    6. Alerjik gastroenteropati (=mide barsak sistemini ilgilendiren alerjiler)

    7. Anafilaksi

    8. İlaç alerjisi

    9. Böcek alerjileri Alerjik rinit; En sık görülen alerjik hastalıktır.

    Saman nezlesi, bahar alerjisi, burun alerjisi gibi isimleri de vardır. Hapşırma, burun akıntısı (su gibi), burunda kaşıntı ve burunda tıkanıklık bulgularının en az iki tanesinin günde en az bir saatten fazla sürmesi şeklinde bulguları vardır. Bu hastalık polenlere bağlı olarak bahar mevsimlerine özel olabilir, ya da ev tozu akarları (mite) veya hayvan alerjenlerine bağlı olarak tüm yıl boyu sürebilir. Hastalık genel olarak alerjik konjonktivit ve/veya sinüzit bazen de alerjik astım ile beraber görülür. Alerjik konjonktivit; Gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ile seyreder, az önce bahsedildiği gibi alerjik rinit ile sıklıkla beraber görülebilir. Daha çok mevsimsel olarak polenlere bağlı görülür. Alerjik astım; Klinikte en sıklıkla görülen alerjik hastalıklar solunum yolunun alerjik hastalıklarıdır. Bunlardan saman nezlesi ve astım birlikte görülebileceği gibi ayrı ayrı birer hastalık olarak da karşımıza çıkabilir. Saman nezlesi olan hastaların büyük bir çoğunluğunda astım gelişebileceği unutulmamalıdır. Bu hastalarda saman nezlesi şikayetleri ile birlikte öksürük, hırıltı, nefes darlığı gelişmesi astımı düşündürmelidir. Astım solunum yollarının en ciddi alerjik hastalıklarından biridir. Genel olarak yıl boyu alerjik rinitli kişilerde karşımıza çıkmakla beraber, mevsimsel alerjik rinite de eşlik edebilir. Ayrıca daha az da olsa hiçbir şekilde rinit ve/veya konjonktivit olmadan yalnız başına da görülebilir. Hastalarda tüm alerjik hastalıklarda olduğu gibi alerjenle temas sonrası şikayetler başlar. Ürtiker; Vücutta kaşıntı, deriden kabarık, kaşıntılı, kızarık lezyonlar şeklinde karşımıza çıkar. Çoğunlukla kısa süreli olup (6 haftadan daha az süren şekilde) bu duruma akut ürtiker denilir. Gıdalar ve ilaçlar akut ürtikerin en sık sebebi olan alerjenlerdir.

    Şikayetler 6 haftadan daha uzun sürüyorsa bu durumda kronik ürtikerden bahsedilir. Bu hastalarda alerjik sebeplerden ziyade başkaca hastalıklar bu duruma sebep olur. Bu durumda romatizmal hastalıklardan gizli kalmış enfeksiyon hastalıklarına kadar bir çok sebep taranmalıdır. Anafilaksi; Alerjen alınmasından çok kısa süre sonra ortaya çıkan ve maalesef dramatik sonuçlar doğurabilen bir durumdur. İlaçlar, gıdalar ve arı zehiri gibi alerjenler en sık sebep olarak karşımıza çıkar. İç sıkıntısı, el ayasında ve ayak tabanında kaşınma, yaygın kaşıntı, tansiyon düşüklüğü ve şok, soluk borusunda şişme ve nefes darlığı gibi bulgular çok ani olarak gelişir ve hastanın en yakın zamanda bir sağlık kuruluşuna gitmesini gerektirir.

    Alerjik deri hastalıkları; Deride kaşıntı, pullanma, renk değişiklikleri, derinin kalınlaşması şeklinde karşımıza çıkan atopik dermatit, hem sık görülmesi, hem de çocuklukta başlayan bu durumun gelecekte saman nezlesi ve astım gibi hastalıkların ön habercisi olması nedeniyle önemli bir alerjik hastalıktır. Derinin ikinci önemli alerjik hastalığı ürtikerdir. Ürtiker, yukarıda da bahsedildiği gibi akut ve kronik olarak iki formda karşımıza çıkabilir. Yuvarlak veya oval, beyaz veya kırmızı şişlikler şeklinde karşımıza çıkar. Lezyonlar birkaç milimetreden birkaç santim büyüklüğüne kadar olabilir. Ürtikerial lezyonlar genellikle 24 saat içinde kaybolurlar. Eğer 24 saatten fazla aynı yerde kalıyorsa vaskülit gibi farklı tanılar düşünülmelidir.

    Angioödem ise göz kapakları, dudaklar gibi cilt altı yumuşak dokunun daha gevşekçe olduğu bölgelerde şişlik şeklinde karşımıza çıkar. Şişlik olan bölgelerde kaşıntıdan ziyade daha çok hafif ağrı şikayeti vardır ve tipik olarak asimetriktir. Temas yoluyla olan deri alerjileri de bir diğer tipi oluşturur. Çeşitli ilaçlar, metaller, makyaj malzemeleri gibi pek çok nedene bağlı olarak genellikle 24-48 saat süren bir bekleme süreci sonrasında deriden kabarık, kaşıntılı, kızarık lezyonlar gelişir. Geç tip aşırı duyarlılık olarak tanımlanan bu durumda da hastanın alerjenden uzak durması temel kaidedir.

    Sindirim sisteminin alerjik hastalıkları Besinlere bağlı alerjiler de ağız içi veya ağız çevresinde lezyonlar, ishal, kusma, burunda akıntı, deride şişlik kızarıklık, astım, ile karşımıza çıkabilir. Bu durumda hastalar genel olarak kendilerine dokunan gıdayı ayırt edebilirler. Bu gıdanın bulunduğu herhangi bir yiyeceğin alınmaması temel çözümü oluşturur. Böcek alerjileri; Bir çok böcek zehiri ile ortaya çıkabilen bir durum olmasına karşın, en sık karşılaşılanı arı sokması ile ortaya çıkan alerjik reaksiyonlardır. Reaksiyon bazen maalesef ölüme kadar gidebilen anafilaksi tablosunu da oluşturabilir. Bu tür durumlarda genel korunma yöntemleri yanında diğer bazı alerjik hastalıklarda da uygulanan alerji aşısı (alerjen immünoterapi) hayat kurtarıcı ve yüz güldürücü sonuçlar doğurur.

    Sağlıklı Günler Dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Aile ve Çift Danışmalığı

    Aile ve Çift Danışmalığı

    “Aldatma Ve Aldatılma”: Aldatma günümüzde çiftlerin yaşadığı en büyük sorunlardan biridir. Partnerini garanti görme, beklentilerin karşılanmaması, iletişim eksikliği gibi alt dinamikleri olan bu durum müdahale edilmedi takdirde bir kısır döngüye giren ve boşanmaya kadar gidebilen bir durumdur.

    “Evlilik Öncesi Danışmanlığı” “İnsan bir kere evleniyor” tarzında temennilerimizin olduğu evlilik müessesesi çoğu insanın hayatında önemli bire yere sahiptir. Peki bu kadar önemli bir kararı verirken nelere dikkat ediyoruz? Kriterlerimiz nelerdir?

    “TÜİK verilerine göre 2016 yılında 594.493 çift evlenirken aynı sene 126.164 çift de boşanmıştır. Bu boşanmaların %35,5’i, 1 ile 5 yıl arasındaki evliliklerde gerçekleşmiştir. Boşanmaların evliliklerin ilk yıllarında daha yoğun yaşanmasının en önemli sebeplerinden birisi “beklentilerdir”. Her çiftin birbirinden beklentileri vardır. Ama birisini değiştirmek üzerine başlanılmış bir evlilik uzun vadede iki taraf için de yıpratıcı bir hal almaktadır. Birini değiştirmek zor hatta bazı kişilerde imkânsız bir durumdur.

    Kadınlarla/erkeklerle ilişkisi sınırlı, yalnızlığı seven birini düşünelim. Bu kişiyle “beni aldatmaz” diye evlenebilirsiniz. Eğer ilişkiden beklentiniz bu ise muhtemelen karşısındaki kişi bu beklentinizi karşılayacaktır. Ama “benimle ilgilensin, çok sevsin ve bu sevgisini de her daim göstersin” diye bir beklentiniz varsa da burada biraz sorun yaşayabilirsiniz.

    Özetlemek gerekirse “Evlilik Öncesi Danışmanlık” bir ilişkiden ve partnerinizden beklentinizi daha net biçimde ortaya koymanıza yardımcı olmak için ihtiyaç dahilinde başvuracağınız bir yöntemdir.

    “Mutsuz Evlilik” Çoğumuz düzenli bir hayat, sağlıklı çocuklar ve huzur dolu bir yaşamın beklentisi içindeyizdir. Ama bazen işler bu sırayla gitmez. Böyle durumlarda işler tatsızlaşmaya başlar. Tahammülsüzlük, gerginlik, öfke nöbetleri ve gelinen son durum mutsuz evliliklerdir. Evlilik bir amaç olmaktan daha çok, mutluluğa giden yolda bir araç olmalıdır. Mutlu bir evlilikte bireylerin ruhsal sağlığını açısından önemli bir yere sahiptir.

  • İmmün hemolitik anemide tedavi nasıl olmalıdır?

    Soru: Babamda kansızlık var. Araştırmalar sonucunda bunun vücudun yaptığı antikorlara bağlı olduğu anlaşıldı. Bu hastalık tedavi edilebilir mi? Babam için ileride risk oluşturur mu?
    Yanıt: Babanızda tanımladığınız kansızlık, tıpta ‘otoimmün hemolitik anemi’ olarak bilinen sorundur. Bu durumda vücutta oluşan antikorlar –ki bunlar protein yapısındadır- alyuvarlarla birleşerek bunların yıkılmasına neden olur. Hastada herhangi bir kanama olmadığı, demir ve vitamin eksikliği bulunmadığı halde kansızlık ortaya çıkar.
    Bir kişide alyuvarların vücutta yıkıldığının en önemli belirtisi alyuvar içindeki maddelerin dışarı çıkması yani bilirubin düzeylerinin artmasıdır. Yıkımı telafi etmek için de kemik iliği hızla çalışmaya başlar ve kana genç hücreler verilir. Bu klinik tablonun olduğu durumlarda hemolitik anemiden şüphelenilmelidir. Alyuvar yıkımı çeşitli kan hastalıklarında görülür. Bunların bir kısmı kalıtsaldır. Alyuvar yıkımının antikorlara bağlı olup olmadığı ‘Coombs’ testi dediğimiz bir yöntemle saptanabilir. Bu test pozitif ise yıkım immümolojik nedenlerle yani antikorlara bağlı olarak oluşuyor demektir. Babanızdaki durum da buna uymaktadır.
    Antikorlar çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilmektedirler. Sistemik lupus gibi bağ dokusu hastalıkları, enfeksiyonlar, lenfoma, kronik lenfositik lösemi gibi lenf dokusundan kaynaklanan hastalıklar, yumurtalık kistleri, bazı kanserler ve ilaçlar vücutta antikor oluşumuna neden olarak kansızlığa yol açabilirler. Tüm araştırmalara rağmen hiçbir etkenin bulunamadığı durumlar da oldukça sık olarak görülmektedir.
    Bu hastalığın tekrarlayıp tekrarlamayacağı, ne tür bir seyir izleyeceği altta yatan nedenlere bağlıdır. Hastalığın etkeni olarak ilaçtan şüpheleniliyorsa ilaç mutlaka kesilmelidir. Enfeksiyon varsa bu tedavi edilmelidir. Lenfoma, lösemi ya da kansere bağlı yıkım varsa bu hastalıklarla mücadele edilmelidir. Bu arada yıkımı kısa sürede durdurmak için kortizon türü ilaçlar kullanılır. Bu ilaç antikorların ortadan kaldırılmasını sağlar. Bununla başarılı sonuçlar alınmaktadır. Kanın çok hızlı düştüğü durumlarda acil olarak kan transfüzyonu yapılması gerekebilir. Burada şöyle bir ikilem vardır: Verdiğiniz alyuvarlar da antikorlar tarafından yıkılabilir ve istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle karşılıklı etkileşimi önlemek için alyuvarlar kullanılmadan önce kan bankasında yıkanmalı ve kontrollü olarak verilmelidir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Hayatımızın birçok alanlarında sınavlara tabi tutulmaktadır. Bu sınavlar yaşantımız boyunca önem taşında da var önem taşımayan da. Gel gelelim sınava girecek öğrenciler için farklı boyutlara ulaşabiliyor. Kimileri normal kaygı yaşarken kimileri ise beklendiği performansı gösteremediği için sınavdan farklı sonuçlar alabiliyor. İlk önce kaygının ne demek olduğunu ve sınav kaygısının neler olduğuyla alakalı birkaç detay paylaşmak isterim.

    Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.

    Dünyaya geldiğimiz anda bir öğrenme süreci içine gireriz ve bu süreç yaşamımızın sonuna dek devam eder. Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi ve süregelen yaşamdan doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin kazanılması sürecidir. Öğrenilenler, kişinin birikimini (potansiyelini) oluştururken, öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da performansı ortaya koyar. Başka bir deyişle performans, kişinin akıl, duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduklarının, belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde, eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir. İnsanın performansının en iyi olduğu durum, onun o alanda var olan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. Bu etkenlerden biri yüksek kaygıdır.

    Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir. Sınav kaygısını iki boyutta ele alabiliriz. Bunlar endişe ve yoğun duygulanım. Endişe performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Yoğun Duygulanım kaygının yarattığı fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyiş dengesi dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir.

    Sınav kaygısı yaşayan kişilerin, kaygının endişe ve duygulanım boyutlarını nasıl dile getirdiklerini gösteren cümleleri de sizinle paylaşmak isterim.Bu sınavda başarılı olamayacağım.” “Bu sınav sonunda her şey berbat olacak.” “Sınıftaki herkes benden daha zeki.“Bu sınavda başarısız olursam not durumumu bir daha asla düzeltemem.” Yoğun duygulanım cümleleri ise, “Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor.” “O kadar gerginim ki midem altüst olmuş durumda.” “Çok perişan bir durumdayım.” “Bu sınava gireceğim için paniğe kapıldım, elim ayağım birbirine dolaşıyor.” “Hiçbir şey bilmiyorum ve hatırlamıyorum.” “Gözüm kararıyor, midem bulanıyor, soğuk soğuk terliyorum.”

    Kişinin sınav kaygısı yaşadığı nasıl anlaşılır?

    Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme vardır. Soru sorulmasından rahatsız olurlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, Fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir.

    Sınav kaygısı yaşayan çocuklarda etkileri nasıldır?

    Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama, enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Öğrenciyi farkında olmadan kendi davranışını denetleyemez hale getirir.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Vajinismus bir hastalık değil, cinsel işlev bozukluğudur. Vajinanın girişindeki kasların istem dışı kasılarak cinsel birleşmenin gerçekleşememesine vajinismus denilir. Tüm vücutta endişe ve korku yaşanır. Kişi bacaklarının açılmasını engelleyecek şekilde sıkıca kapatıp ve partnerini elleriyle itebilir.

    Kişi canının yanmasından korktuğu için, cinsel ilişkinin gerçekleşmesine izin vermeyebilir. Bu durum vajinal bir refleks olduğu kadar, bedensel bir korku ve korunma refleksidir. Bu refleks, penis ya da başka bir cismin yaklaşmasıyla tetiklenebilmektedir. Bazı kadınlar, vajinalarının penisin giremeyeceği kadar dar olduğunu düşünür ya da kızlık zarının kalın olabileceğini bu yüzden cinsel birleşmede sorun yaşayacaklarına karşın endişeleri vardır. Bu düşünceler doğru değildir. Vajina esneyebilen, genişleyebilen bir organdır. Cinselliğin yaşanmaması için fiziksel bir engel yoktur.

    Vajinismus Çeşitleri

    Cinsel olarak deneyimli kadınlarda da deneyimsiz kadınlarda da vajinismus gelişebilir.

    Birincil Vajinismus Nedir?
    Cinsel ilişkinin gerçekleşmemiş olması durumudur. Bu durum cinsel aktivasyon başladığı andan itibaren vardır.

    İkincil Vajinismus Nedir?

    Önceden normal şekilde cinsel ilişki yaşanırken; bir takım durumlar sonrasında cinsel ilişkinin gerçekleşememesidir. Bu yaşanılan durumlar travma (zor doğum, jinekolojik müdahaleler veya taciz) kaynaklı da olabilir.

    Atipik Nedir?

    Hiçbir nedene bağlı olmayan durumdur.

    Vajinismusun Nedenleri

    Vajinismus vajina içindeki kasların istem dışı kasılmasına bağlıdır. Bu kaslar kendiliğinden

    kasılmaktadır ve rahatlayıp gevşemek kadının elinde değildir. Peki buna ne yol açar;

    – Abartılmış ilk gece hikayeleri, kızlık zarı ile ilgili çarpıtılmış düşünceler

    – Cinselliğin yasak ve ayıp olduğu çevrede yetişme

    – Bilgi eksikliği

    – Ödipal çatışma

    ÜSTESİNDEN GELEBİLİRSİNİZ

    Vajinismusun günümüzde uygulanan çok çeşitli tedavi yöntemleri vardır ve bunların çoğu olumlu sonuç vermektedir. Burada önemli olan nokta kime hangi tedavi yönteminin iyi geleceğini bulup o yöntemi uygulamaktır. Psikoterapi, etkili bir terapi yöntemidir. Terapi sürecinde ilk olarak ayrıntılı değerlendirme görüşmesi yapılır. Kişinin veya çiftin cinsel bilgi eksikliklerinin giderilmesi hedeflenir. Kişinin veya çiftin arasındaki cinsellik ve cinsellik dışı ilişki ve kişiler arası uyumun sağlanmasına yönelik yaklaşımlar oluşturulur. Terapi seanslarına ek olarak ilerlemek için kişinin kendisine uygulayabileceği ev ödevleri bu alanda uzman kişiler tarafından verilmektedir. Kişinin problemini çözeceğine inancı terapinin başarısında önemli bir etkendir. Vajinismusta ümit sizsiniz..

  • Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Soru 1 . Ben 32 yaşında bir bayanım. Sürekli demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi. Bunun sebebi nedir? Ne yapmam lazım?

    Yanıt 1 . Anemi olarakta bi,linen kansızlık birçok durumda görülebilir. Kansızlığı tek bir hastalık olarak değil, birçok hastalığın ortak sonucu olarak düşünmek gerekir. Bayanlarda en sık demir eksikliğine bağlı kansızlık görüldüğü için, yeterince araştırılmamış hastalara demir tedavisi verme alışkanlığı vardır. Demir alan bir hastada kan yükselmesi görülmüyorsa bunun üç nedeni olabilir. Birincisi kan kaybının devam etmesidir. Özellikle aşırı menstruasyonu olan bayanlarda kanama ve demir kaybı devam eder ve verilen demir ilacı yeterli olmaz.

    Kansızlığın düzelmediği ikinci durum ağızdan alınan demirin sindirim sisteminden yeteri kadar kana geçmemesidir. Demir, süt ve çay gibi maddelerle birlikte alındığında emilimi bozulur. Bu nedenle aç karnına almak gerekir. Birlikte portakal suyu gibi C vitamini içeren maddeler alınırsa emilim artar. Hatta demir ile aynı anda c vitamini tabletleri de verilebilir. Aç karnına alınan demir bzen mide ve bağırsak rahatsızlığı yapabilir. Bu durumda et ile birlikte alınabilir. Et ile alınan demirin emilini azalmaz, hatta artabilir. Tüm bunlara rağmen kansızlık düzelmiyorsa kişide emilim bozukluğu var demektir. Hem bu bozukluğu araştırmak, hem de demiri damar ya da kas içine vermek uygun olur. Ağız dışı alınan demirde bazı yan etkiler görülebildiğinden bunun mutlaka hekim kontrolüyle uygulanması gerekir.

    Kansızlığın düzelmediği diğer bir durum ise hastanın anemisinin demir eksikliğine bağlı olmamasıdır. Bunun tanısı kolaydır. Serumda demir, demir bağlama kapasitesi ve ferritin düzeylerine bakılarak ayırıcı tanıya gidilir. Demir eksikliği ile en çok karışan durumlar, romatizmal rahatsızlıklar ve tüberküloz, brusella gibi kronik hastalıklar ile akdeniz anemisi olarakta bilinen talasemi taşıyıcılığıdır. Bu hastalıklarda demir vermek zararlı bile olabilir.

  • Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    DSM-5 kriterlerine göre antisosyal kişilik bozuklukları sınıflandırılması itibariye B grubu kişilik bozuklukları tanı kriterleri arasındadır. Belirti kümelerinden üç ya da daha fazlasının olması durumda konulan tanının belirtilerinde, tutuklanmasına yol açan tekrarlayıcı eylemlerde bulunuyorsa, yasal yükümlülüklerine uymuyorsa, sık sık yalan öyleme takma isimler ya da kendi şahsi çıkarları için ya da zevki için sahtekârlık yapıyorsa, dürtüselliği ve geleceği tasarlamada problemli ise, sık sık kavga ve dövüşlere katılıp, başkalarının hakkına el uzatmada sinirli ve saldırgan ise, kendi güvenliği ya da bir başkasının güvenliğini hiçe sayıyorsa, sürekli bir işinin olmaması ve parasal yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, başkalarını incitme, kötü davranması sonucu vicdan azabı çekmiyorsa hekimler tarafından bu tanı konulmaktadır. Kişi için onsekiz yaşının altında önce davranım bozukluğu olduğuna ilişkin kanıtlar mevcuttur ki kişinin en az onsekiz yaşında olması gerekmektedir.

    Antisosyal kişilik bozukluğu bireyler ergenlikte oluşan davranış bozukluğuyla hem de yetişkinlikte ayrı derecede sorumsuz ve sosyal alanlardaki tehlikeli davranışlar ile göze çarpmaktadır. Böyle yapıda bulunan kişiler genellikle psikiyatri kliniklerinde, hapishanelerde, ıslah evlerinde ya da özel hekimlerce tedavileri yürütülmektedir. Kişi için tedavi olma eğilimi genelde dış kaynaktan gelmektedir. Aile yakınları, işverenler, öğretmenler daha sıklıkla adli hukuk sistemi gibi kişi veya mercilerce gergin kişilerarası ilişkisi sebebiyle ya da kabul görmesi mümkün olmayan davranışlarıyla bu yapıdaki kişileri tedaviye gitmesi gerektiğiyle alakalı zorlamalarda bulunmaktadır. Mahkemelerce bu yapıdaki kişilere ya terapiye ya da hapishaneye gitmesi yönünde tercihler sunmakta ve bu seçim doğrultusunda şartlı tahliye ile psikoterapiye gidilmesini ve psikoterapi devamlılığı bu şekilde sağlanmaktadır.

    Antisosyaller gönüllü olarak gerçekçi olmayan fiziksel rahatsızlıklarıyla alakalı ayakta tedavi merkezilerine başvurabilir ve tedavi hizmetlerinden yararlanabilmektedir ya da yeşil reçete ile satılan ilaçlara ulaşmak için psikiyatri kliniklerine gelebilmekteler. Antisosyaller diğer insanların haklarını hiçe sayan ve ihlallerde bulunan bir şekilde tarif edildiğine göre sosyal problemler de beraberinde gelmektedir. Tanım itibariyle bu davranışların vuku bulduğu ve suçla eşlik eden durumlarda toplumu derinden tehdit etmektedir.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan kişiler psikoterapisi ile iyileşir mi sorusu süregelen bir durumdur. Bu sorunun yanıtını çoğu analistler yarar görmeyeceği konusunda görüş bildirmişlerdir. Psikoterapiyle ilgilenmenin süperego gerektiğine ilişkin bilgilerin olması, empati eksikliği ve toplu normlarını kabul etmemesine ilişkin durumun olması, ikinci durum ise, antisosyal kişilik bozukluğu bireyin tedavi motivasyonunun olmamasından kaynaklanması, üçüncü durum ise antisosyal kişilik bozukluğu bireyin sınırları belirgin olmayan, genetik olarak belirlenmiş bir bütün olduğuna ve belli sayıda ilişkili davranış olmadığına işişkin yaygın kanaattir.

    DSM-1, sosyopatik kişilik rahatsızlık tanısın, başını sürekli derde sokan, sorumluluk duygusunun olmadığı bireyleri, ahlaki açıdan, farklı(anormal) çevrelerde yaşayan cinsel sapkınlıkları da dahil etmekteydi.

    DSM-2, antisosyal kişilik bozukluğu tanılı hastaların durumlarını gözden geçirerek bireylere, sosyal değerlere sadakat göstermeyen, aşırı bencil, sorumsuz, doyumsuz suçluluk duyma ya da bunlardan ders almayan sahip kişiler olduğunu belirtmiştir.

    DSM-3, onbeş yaşından önce başlayan davranışlarında yalan söyleme, hırsızlık, kavga, otoriteye karşı direnme ve aşırı cinsel davranışlar, alkol bağımlılığı ve uyuşturucu madde kullanımını içeren özellikler yazılmıştır.

  • Obesesif ve Kompulsif Kişilik 2

    Obesesif ve Kompulsif Kişilik 2

    Obsesif ve kompulsif kişilik yapısına sahip kişilerin obsesyonları çeşitli alanlarda olabilmektedir. Bunlara örnek verecek olursak eğer, temizlik obsesyonu zihninde ora ile alakalı pis olduğunu düşünerek kişi oraya dokunmak veya orada durmak kendisi için zor bir durum haline gelebilir. Kuşku obsesyonları, kişi acaba ocağın altını kapattım mı, prizden fişi çektim mi gibi düşüncelerle zihnini meşgul etmektedir. Bir başka obsesyon cinsel içerikli düşünceler. Dini obsesyonlar, simetri obsesyonları acaba duvardaki tabloyu kalkıp düzeltsem mi, halı biraz kaymış gibi duruyor şeklinde obsesyon, sayma obsesyonları, biriktirme obsesyonları ilerde lazım olur diye bir nesneyi biriktirmesi, uğursuz sayılar veya uğursuz renkler gibi obsesyonları görülmektedir. Aynı zaman da saldırganlık obsesyonları da mevcut olan bireyler de vardır. Mesela kendisinin birisine zarar vereceğini ya da kendisine zarar verileceğini düşünmesi gibi. Kompulsif davranışları ise temizlik,  kontrol etme, düzenleme, tekrarlama, sayma, dokunma ( kendisinin uğurlu gördüğü bir nesneye dokunulması yoksa başına kötü bir şey gelme korkusu), biriktirme (herhangi bir ihtiyacı olmamasına karşın bir objeyi biriktirme) gibi çok yönlü obsesif ve kompulsif durumlar sergilemektedir. Obsesyon ve kompulsiyonlar sıklıkla beraber görünmektedir. Bu bozukluk için en önemli konulardan bir tanesi de dikotomik düşünce tarzıdır. Böyle bir durum doğrudan uzaklaşmak otomatik yanlışlara sürüklemektedir. Aynı zaman da kendi içlerindeki yaşadıkları bu problemler kişilerarası ilişkilerini de etkilemekte ve problemlere yol açmaktadır. Çünkü ilişkilerde duygular ön plandadır ve kesin yanıt içermeyebilir. Bu kişilerin olaylara karşı getirdiği çözümler duygulardan ve belirsizlikten kaçmaktır. OKKB’de diğer bozulma ise hayali düşünme sistemidir. Kişi için sorunu çözecek mükemmel bir yol belirgin değil ise hiçbir şey yapmamasının daha makul olabileceğini düşünmektedir ve hata yapmaktan kaçmaktadırlar.

    Obsesif Kompulsif kişilik Yapılarının Psikoterapisi

    1. Bilişsel Davranışçı Terapisi

    Obsesif hastalar kendisine kaygı veren düşünceler ile bu düşüncele silsilesinden kaçtığı ve kaçınarak başa çıkmaya çalıştıkları görülmektedir. Ama düşüncelerden kaçınmaya bu sıkıntılar daha da fazlalaşmakta ve böylelikle kısır bir döngü içine hapsetmektedir. Davranış tedavilerinde hedef hastayı kaygı uyandıran ve kaygı uyandırdığı için kaçınma davranışlarına neden olan düşünce silsilesini sorgulatmak ve bu sorgulatmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için otomatik olarak devreye giren, tekrar eden tutumların önüne geçmektir. Alıştırma tedavisi dediğimiz bu yöntemde, hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır.

    Bilişsel tedavilerde ise gaye pis hissettiği, rahatsız, edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Mesuliyet biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen kötü hissettiren düşünceleri etkisiz kılmak için tekrar eden davranışlar gösterme eğilimi hissetmeyeceklerdir. Burada birincil amaç düşünceleri gerçek gibi algılamasını azaltmaya çalışmaktır. Bu sebeple tedavide tehlike ve aşırı mesuliyet algılarının ne derecede gerçekçi olduğu ve ne derecede ise düşünce hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı birey ile birlikte araştırma konusu olmalıdır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince fonsiyonel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve fonsiyonel olanları ile yeniden yapılandırılıp yerine koyulması sağlanmalıdır. Düşüncelerinin  bir yıkımla neticeleneceğini düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korku duyduğu sonuçların gerçekleşmediğini görmeleri tedaviye ilişkin terapiye devam etmekle önemli faydalar sağlamaktadır.

    Bilişsel ve davranışçı terapiler hem rahatsızlığın tedavisinde hem de özelikle tekrarlarının önüne geçilmesi çok önemli bir yeri bulunmakta, bazı durumlarda tedavide ilaç sadece kullanılırken bazı durumlarda ise ilaç artı psikoterapi işlem görmektedir.

  • Son dönem kanser hastalarının bakımı nasıl olmalı?

    Soru 1. Babam 78 yaşında. Akciğer kanserinin son evresinde. Uzun süre kemoterapi ve ışın tedavisi aldı. Doktorlar artık hiçbir onkolojik tedavi yapılamayacağını, sadece destek tedavisi verilmesi gerektiğini söylediler. Biz evde bakımını yapamıyoruz. Sağlık personeli gözetiminde olması gerekiyormuş. Kendisi sosyal güvenlik kurumuna bağlı. Tedavisini aldığı hastane de dahil hiçbir hastane hastamızı kabul etmiyor. Yapacak bir şeyleri olmadığını söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bizim hastamızla nereye müracat etmemiz gerekiyor?

    Yanıt 1. Babanız gibi hastalerın durumu tıp dilinde ‘’terminal dönem’’ olarak isimlendirilir. Son dönemine gelmiş hasta anlamındadır. Ne yazıktır ki günümüz Türkiye’sinde bu hastaların durumu hep sorun olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu tür kişiler için ‘’hospis’’ denilen terminal dönem hasta bakım merkezleri vardır. Burada hemşire ve hatta doktor gözetiminde hastaların son dönemlerini rahat ve acısız geçirmeleri amaçlanır. Fiziksel ve psikolojik destek sağlanır. Böylelikle zaten büyük bir stres altında olan hasta yakınlarının da yükü hafifletilir.

    Öyle ki bu hizmet, hastanın evinde de verilebilmekte, sağlık personelinin denetiminde hastanın yaşamı sona erinceye değin devam ettirilmektedir. Ülkemizde terminal dönemdeki hastalar için kurumsallaşmış sistemler çok yetersizdir. Bunun için evde bakım hizmeti evren gruplar vardır. Ancak bunların sayısı hem yetersizdir hem de masraflar, çoğu ailenin kaldıramayacağı kadar yüksektir. Sosyal Güvenlik Kurumu da bu masrafları karşılamamaktadır. Hatta özel sigortaların birçoğu bu hastaları kapsamına almamaktadır. Çoğu hastane de bu tür hastaları kabul etmemektedir.

    Tüm bu koşullar altında en şanslı olanlar, ne yazık ki ekonomik durumu iyi olan ve zamanında hastalarını kapsamlı olarak özel sigorta ettirebilmiş az sayıda kişi olmaktadır. Bu durumdaki hastalar bir şekilde hastanelerde kalabilmekte ya da evde bakım hizmeti alabilmektedir. Ancak bu kişilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Bu durum gerçekten Türkiye için büyük sorundur. Bunu yaşayan bilir. Hastalar, aileler ve konunun uzmanları bu acıları çok yakından yaşamakatadır. Ama konu, yaşam gailesindeki çoğu insana yabancıdır. Oysa ki yalnızca hayatın değil ölümün de bir gerçek olduğu ve acısız, insan onuruna yakışacak şekilde yaşanması gerektiği bilinçlere işlenmelidir.

    Konunun bir an önce hükümetin gündemine gelmesi ve son dönemdeki hastalar için hastane ya da evde bakım hizmetinin sosyal güvenlik kapsamına alınması en doğru yoldur.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Histerik Kişilik Bozuklukları 2

    Histerik Kişilik Bozuklukları 2

    Bu hastaların belirtileri düşünceleri ve davranışlarını sanki dışarıdan birin müdahale edilmiş gibi yani iradesinin dışında oluyormuş gibi sunmaktaydı. Konuşmaları güçlü ve dramatik özellikler göstermesiyle beraber büyük abartılı, dramatik jestlerle kullanmaya meyilli kişilerdi. Bilişsel ve davranışçı kuramcılarında Beck, histerinin bilişsel kavramsallaştırmasını ortaya koydu fakat histeriyi Histrionik Kişilik Bozukluğu yerine konversiyon histeri olarak incelemekteydi.

    Histrionik Kişilik Bozukluğu olan bireylerdeki varsayımlarının altında yatan düşüncelerden bir tanesi de “ben yetersizim ve kendi başıma idame ettiremem” düşüncesidir. Farklı kişilik bozukluklarındaki bireyler varsayımlarla başa çıkma yolları benzer olabilir fakat histrionik bireyler hiçbir şeyi şansa bırakmayan daha faydacı bir yaklaşımla yönelmeye yatkındırlar. Kendileriyle ilgilenmeleri noktasında yetersiz hissettiklerinden başkaları için ilgilenmeleri için çeşitli yollar bulmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Hayattaki zorlukların karşısındaki yaşam anahtarını diğer insanlara vermekle herkes tarafından sevilmesi gerektiğinin inancını kendisinde barındırmaktadır. Bu durum ise kişiyi çok güçlü bir şekilde reddedilme korkusu oluşturmaktadır. Reddedilmenin mümkün olduğunu düşünmek bile bu yapıdaki kişileri tedit eder çünkü dış dünyanın temellerini sağlıksız olduğu pozisyonunu hatırlatmaktadır. Onlar için reddedilme işareti bile yıkıcı bir iz bırakmaktadır. Yetersiz hissetme duygusuna rağmen onay almak için davranmak onlar için kurtuluş yoludur. Onay alma durumunu şansa bırakmamaktadırlar. Böyle bir durumu canlı tutabilmek içinde cinsel rol kalıplarını kullanarak aşırı bir biçimde doldurup dikkati araştırmak için baskı hissederler. Kadın histrionikler kendi yaşının verdiği olay ve durumlara binayen, yeterli, sistematik düşünce ve plan gerektiren işler yerine fiziksel çekicilikleri için ödüllendirilmiş olduklarını düşünmektedirler. Erkek histrionikler ise, daha erkeksi “maça erkek” diye tabir edilen aşırı erkeksi rol oynamayı öğrenmişler ve erkeklikleri, dayanıklılıkları, güçleri için ödüllendirildiklerini düşünmekteler.

    Bu yapıdaki kişilerin dışarıdan onaylanmayı ortaya çıkarmaları hakkındaki endişeleri gazladır ve dışsal değerlendirmeyi kendi içsel deneyimleri üzerinden yapmayı öğrenmişlerdir. Aslında kendi içsel deneyimleri onlara oldukça farklı bir biçimde kendiliğinden kaçar ve nasıl başa çıkacağını da bilmemektedirler. Histrionik Kişilik Bozukluğunun bilişi genel ve detaydan yoksundur, belirgin başarıya dayanmak yerine kendiliğin izlenimci bir algısına götürür.

    Tedavi

    Bu kişilerin belirli sorun yapıları üzerinden bilişsel ve davranışçı terapi teknikleri kullanılabilir. Hastanın hedeflerine göre çeşitli tedavi teknikleri kullanılmalı, otomatik düşüncelere meydan okumak, düşünceyi test etmek ile alakalı davranışçı ödevler ile deneyler düzenlemek, aktivite takvimi, gevşeme egzersizleri, problem çözme ve girişkenliğine yardımcı egzersizler kişiye yardımcı olmaktadır. Bilişsel terapide ilk öncelik değişime açık olan katman otomatik düşüncelerdir. Kişinin belirli bir durum ile alakalı yaptığı anlık değerlendirilmelerin değişimi daha kolaydır. Otomatik düşünceler kişinin zihninden geçen belirli alanlardaki imgelerden oluştuğu için terapi sürecinde ele alınan sorunun belirli bir örnek bir durum özelinde tanımlanması gerekmektedir. Örnek olarak en son bu sorunu ne zaman yaşadın gibi sorular sorularak hastanın yaşadığı belirtileri tespit edilmesi amaçlanır. Bilişsel terapide ele alınan sorunlar spesifik ve somut olmalıdır. Yaşanan sorunların somut ele alınmasından sonra terapide yapılması gereken diğer önemli girişim ise duygu, düşünce ve durumun tanımlanmasıdır. Otomatik düşüncelerin saptanması ile alakalı hastaya bilgi verilerek hastanın yaşadığı duygular üzerinden de anlatılabilir. Örneğin, bu durumdan dolayı üzüldünüz veya kızdınız gibi. Otomatik düşüncelerin ne olduğunu anlatmanın en güzel yollarından bir tanesi de hastaya seans esnasında otomatik düşüncelerinin ortaya çıkmasına yol açabilecek yani o anda duygularını ifadece edebilecek sorular sormaktır. Otomatik düşünceleri elde etmenin bir başka yolu da doğrudan sorular sormaktır.