Etiket: Durum

  • Engellenme ve Başa Çıkma Yolları

    Engellenme ve Başa Çıkma Yolları

    Engellenme; amaca ulaşamayan kişinin önlenmiş güdülerinin ortaya çıkardığı heyecan halidir. Günlük yaşamımızda birçok kez engellendiğimiz duygusu yaşarız. Ancak bunların şiddeti birbirinden farklıdır. Bu engellenme durumların zaman zaman bilinçli zaman zaman bilinçsiz tepkiler veririz. Verilen bu tepkiler planlı ya da plansız olabilir. Verdiğimiz bu tepkiler olaylarla başa çıkma yöntemlerimizdir.

    Engellenmenin iki temel başa çıkma yöntemi vardır.

    a) Bilinçli ve planlı başa çıkma yöntemi: Belli bir plan ve program dahilindedir. Kişi hangi davranışı hangi amaçla yaptığının farkındadır.

    Engellenme duygusunun kaynağı kaygı durumunda olduğu gibi ya çevreden ya da kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Engellenme duygusu kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklı, çevreden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklıdır. Engellenme duygusu hem kişinin kendi özelliklerinde hem de çevreden kaynaklanabilir.

    Farklı kültür ve sosyal çevreden gelen kişiler, farklı sosyal değer ve normlar içinde büyüdüklerinden, aynı çevre içinde farklı engeller görürler. Çevredeki engellerin temeli bizdeki algılama özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu engellenmelerin bilincinde olmak engellenme duygusuyla daha etkin ve başarılı bir biçimde uğraşmamızı sağlar.

    Kısaca çevresini ve kendisinin bilincinde olan kişi, başa çıkamayacağı engellenme duygusunun ortaya çıkmasını büyük ölçüde durduracaktır. Kendisini ve çevresini tanıyan kişi, kendi arzu ve isteklerini daha iyi değerlendirebilir. Kendini ortalama tanıyan kişi kendisine uygun olmayan durumların içine kendisini sokmaz. Böylece engellenme henüz ortaya çıkmadan önlenmiş olur.

    Engellenmenin ortaya çıkmaması ya da onunla başa çıkılabilmesi için iletişim yöntemlerinin belirlenmesi gereklidir.

    Güvenli İletişim için öneriler

    Kişiden kaynaklanan en belli başlı engellenme nedeni; kişinin istediğini açık bir şekilde ifade edememesi ve kendine güven konusunda sıkıntılar yaşamasıdır. İstediği şeyleri söyleyemeyen kişi onu elde etme konusunda başarılı olamaz. Sonuç olarak duygusal birtakım sıkıntılar yaşar. Bu sıkıntılar kendisini öfke, kızgınlık, saldırganlık, içe kapanıklık, depresif durum, kırgın ve mutsuz olma olarak kendini gösterir.

    Güvenli girişkenlik bireyin diğer kişilerle kurduğu iletişim biçimine yöneliktir. Burada amaç kişinin duygu ve düşüncelerini karşı tarafa etkin ve yapıcı bir şekilde iletebilmesini sağlamaktır.

    Güvenli iletişim şu aşamalardan oluşur.

    1) Birey kendi iletişim biçimini gözden geçirip kendine özgü iletişim davranışlarının farkına varmalıdır. İçinde tutan, istediklerini söylemeyen, farklı söyleyeceği ayıp olmasın diye söylemeyen, itiraz ederse karşı çıkılacağından çekinen bir kişi misiniz? Bu aşamada bu soruların cevaplarını bulmak önemlidir.
    2) Güvenli iletişimin yer almadığı sosyal durumlar gözden geçirilmesi gerekir. Birey niçin güvenli ve girişken davranış içerisinde bulunmadığı üzerine düşünmelidir. Bu durum bireye iki şekilde fayda sağlar. Bireyin kendini anlamasına ve nasıl bir benlik algısı olduğunu görmesine fayda sağlar. İkincisi bireyin yeni öğreneceği güvenli girişken davranış modeliyle iletişim davranışının bu tür ortamlarda kendisine nasıl faydalı olacağını görmesinde yatar.
    3) Birey kendi için önemli olan bir iletişimi örnek almalıdır. Bireyin bütün ayrıntılarıyla kendisi için önemli olan iletişimi hatırlaması gerekir. Ne söylediği, nasıl davrandığı ve nasıl hissettiği üzerinde düşünmesi ve bunları nasıl değiştirebileceği konusunda düşünmesi önemlidir.

    İletişimde aşağıdaki konuların belirlenmesi ve organize edilmesinin sağlanması gerekir.

    • Göz teması
    • El, kol ve beden hareketlerini
    • Yüz ifadesi
    • Ses tonu
    • Konuşmanın akıcılığı
    • Zamanlama
    • İçerik

    Bunlar iletişimin bütünün oluşturacağı için bu konuların önceden gözden geçirilmesi ve provasının yapılması güvenli iletişimin oluşması için önemlidir.

    4) Başka iletişim yöntemleri için seçeneklerin listesinin yapılması önemlidir. İletişim şeklimiz ile ilgili sorun yaşıyorsak başka nasıl iletişim kurabileceğimiz konusunda alternatif planlar yapmalı ve gerekiyorsa bu konuyla ilgili uzmanlardan öneriler almalıyız.
    5) İletişimin biçiminizin önceden hayalini kurun. Provasını yapabilirsiniz. Hayal kurmak bir şeyi gerçekleştirmek konusunda ilk adımdır. Bir kez yapma şeklidir. Hayal edilen şey aslında bir prova niteliği de taşır. Yaşanabilecek aksaklıkları önler. Hayal edildikten sonra gerçek provaya geçilebilir.
    6) Bunları gerçek yaşama uygulamak için iyice planlayın ve gerçek yaşamınıza uygulayın.

    İsteklerini, duygularını ve düşünceleri açık bir şekilde ifade edemeyen kişinin mutlu olması beklenemez. Güvenli iletişim temel unsuru kişinin mutlu olmasıdır. Güvenli iletişim faydaları günlük yaşamda hemen kendini gösterir ve kişinin yaşamında daha mutlu olmasını sağlar. Bu durum da kişinin yaptığı iş ve aktivitelerde daha başarılı olmasını sağlar.

    Çözümü Olmayan Sorunlarla Başa çıkma

    Bazı durumlar vardır ki engellenme durumumuz başaramadığımız ya da yeteneğimizin olmadığı bir şeyden kaynaklanmaktadır. Boyumuzun uzun olmadığı için ya da atletik bir yapıya sahip olmadığımız için bazı spor branşlarında başarılı olmayı istesek de başarılı olma ihtimalimiz yoktur.

    İlk olarak yapılması gereken engellenme duygusunun hayatın içinde bir şey olduğunu kabul etmektir. Bu durum başa çıkma durumumuzu kuvvetlendirecektir. Kabullenme duygusu insanı rahatlatan en önemli unsurdur.

    Bunların yanı sıra engellenme duygumuza iyi gelecek iki adım daha vardır.

    • Engellenme duygusuyla ilgili hoşgörü düzeyimizi arttırmak
    • Beklenti düzeyini aşağı çekmek

    Yukarıdaki önerilere rağmen iletişiminizde hala aksaklıklar devam ediyorsa yardım almanızda fayda vardır.

    Şu ana kadar engellenme duygusuna verilen bilinçli ve planlı tepkilerden bahsettik. Kişi her zaman bilinçli ve planlı hareket etmez.

    b) Bilinçsiz ve plansız başa çıkma yöntemi: Bu davranış yönteminde planlanmış ve programlanmış herhangi bir durum yoktur. Tepkiler kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Burada yapılan davranışlar bilinçsizdir. Kişi yaptığı davranışın farkında değildir.

    Saldırganlık: Saldırgan davranış engellenme durumunda bilinçsiz olarak yapılan ve sık karşılaşılan bir durumdur. Saldırgan davranış bazen engellenme durumunu ortadan kaldırır. (öfke, kızgınlık vb. gibi sözel ifadesi ) Bazen de durumun daha çıkmaza girmesinden başka bir işe yaramaz. (Fiziksel şiddet vb. gibi)
    Öğrenilmiş acizlik: Toplumsal düzeyde önemli bir kavramdır. Ailede hor görülmüş, istenmeyen, devamlı olumsuz eleştirilen, başarılı olması için herhangi destek görmemiş hatta başarıları görülmemiş bir kişinin başarılı olmasını ya da başarılı olmak için çabalaması beklemek normal dışıdır. Kişi bu davranışlara maruz kaldığında başarılı olmak için çaba harcamayacak başarılı olmayı düşünmeyecektir. Hatta başarılı olduğunda farkına bile varmayacaktır. Böyle bir beklenti içinde de bulunmayacaktır. Dolayısıyla bulunduğu durum daha önce öğrendiği durum ile aynı olduğundan hareket etmeyecek ve durumu kabullenecektir.
    Ancak hangi kötü durumda olursa olsun kişi içinde bulunduğu durumdan kurtulma imkanına sahiptir.

    Kişinin içinde bulunduğu kötü durum devam ediyorsa bunun iki nedeni vardır.
    1. Birey o durumun sürmesini istiyordur.
    2. O durumu değiştirecek yeterli gayreti göstermiyordur.

    Gerileme : Bireyin engellendiğinde çocukken yaptığı davranışları yapmasıdır. Örneğin; kişinin istediğini yaptırmak için çocuk gibi konuşması.
    Hayal Dünyasına Kayma: Ara sıra hayal dünyasına kayma insanlardaki gerginliği azaltmaktadır. Ancak bu sık sık olmaya başladığında gerçek dünya ile bağlantı kesileceğinden tehlikeli bir boyut kazanabilir. Böyle bir durumda kişinin günlük yaşamdaki uyumu bozulabilir.
    Kendini Yıpratıcı Davranışlar: Kişi engellendiği zaman kendine zarar verici birtakım eylemler içine girebilir. Çok sigara içmek, çok yemek yemek ve aşırı kilo almak, aşırı alkol kullanımı vb. gibi davranışlarda bulunabilirler.
    Duygusal çöküntü: Kişinin ne olursan olsun içinde bulunduğu kötü durumun değişmeyeceğini düşünmesi duygusal çöküntü yaşamasına neden olur. Bu duygu durumu uzun süreli devam ettiğinde yardım almanızda fayda vardır.
    o Duygusal çöküntüden kurtulmanın yolları
    ♣Duygularınızı ifade etmeyi öğrenin yada bu konuda destek alın.
    ♣Güvenli iletişim ve girişkenlik konusunda kendinizi geliştirin.
    ♣Hiçbir şey yapmamaktansa küçük adımlar atmayı deneyin.
    ♣Yapılacak iş listesi belirleyin. Ve tek tek yapmaya başlayın. Bu adım yukarıdaki küçük adımlar tekniğinin uygulamasıdır.
    ♣Duygusal çöküntünün sınırlı ve geçici olacağına inanmak. İçinde bulunulan durumun sonunda geçeceğine olan inanmak.

    Engellenme insan hayatında sık görülen ve kişiye göre değişen tepkilerin verildiği bir durumdur. Yukarıdaki tepkiler kişiden kişiye şekillenmekte ve çeşitlenmektedir. İnsan hayatındaki durumları değiştirme ve şekillendirme şansına sahiptir. Bunun en önemli başlangıcı istemekten geçmektedir. Yaşadığımız sorunları çözmeye yönelik göstereceğimiz çaba ya da atacağımız adım sorunla baş etme kapasitemizi arttıracaktır.

    Çözüm yöntemlerimizi çeşitlendirecektir. Yeter ki içinde bulunduğumuz durumu kabullenelim ve o durumu değiştirmek için hareket edelim.

  • Başarı Transferi

    Başarı Transferi

    Başarı herkesin dilinde dolaşan, istenilen, zevk alınan bir durumdur. Konunun, olayın ne olduğu önemli değildir. Bir oyun kazanmak, okulda bir dersten iyi not almak, iş yerinde bir projeyi iyi bir şekilde yürütmek sonlandırmak, sporda iyi sonuçlar almak dolayısıyla konu ne olursa olsun insan başarılı olmak istiyor. Bunu yaptığı zaman da mutlu oluyor. Benim kafamda uzun süre şu soru oldu. “Acaba insan başarılı olduğu zaman mı zevk alıyor ve o işi daha iyi yapmaya çalışıyor, yoksa zevk aldığı için o işi daha iyi yapıyor ve o iş için daha çok enerji harcıyor.” Daha sonra bunun ikisinin insanlara göre farklılık gösterebileceğini ve başarılı olan insanların bunlardan birini kullandığını gördüm.
    Ancak bunun tersi durumlarla da çok karşılaştım. Örneğin okul hayatında matematik dersinden başarılı olmak isteyen bir öğrencinin “yapamıyorum olmuyor, yeteneğim yok başaramıyorum” dediğini de çok gördüm. Buradaki durum kişinin gerçekten yapamaması, yapmak istememesi, başarısızlık korkusundan dolayı başarılı olmayı denememesi, geçmişten gelen ve kendisine büyük gözüken eksikliklerine kapatamayacağı inancı, emek harcamak ve yorulmak istememesi, çalışmayarak başarısız olmanın iyi hissettirmesi vb. nedenler olabilir. Mevcut eğitim öğretim sisteme baktığımızda normal zeka düzeyinde olan bir insanın matematik dersinde başarılı olabilmesi lazım. Hatta matematik performansı düşük kişilerin bile diğer insanlardan daha fazla çalışarak başarılı olabileceği bir sistem var.

    İş hayatı veya sosyal hayatta da benzer durumlardan söz edilebilir. Denemelerinin başarısız olacağı, rezil olacağım korkusu, toplumsal baskı, başarısızlık korkusu, potansiyelinin farkında olmama vb. gibi durumlardan kaynaklı olarak insanlar başarıya yaklaşamamaktadır.

    BAŞARILI OLMAK HERKESİN İSTEĞİ BİR DURUMDUR.
    Burada devreye giren durum nasıl başarılı olacağım yada başarılı olma yöntemlerim neler?
    Daha önce başarılı olduğum neler var ?
    Başarılı olduğum durumlarda neler yaptım?
    Başarılı olduğum durumlarda yaptığım şeyleri, yöntemleri zorlandığım diğer işlerde denesem nasıl sonuçlar alırım?
    Aslında yukarıdaki sorulara vereceğiniz cevaplar size yeterli olacaktır.
    BENCE HERKES HERŞEYDE BAŞARILI OLABİLİR.
    Nasıl mı? Tabi ki ”BAŞARI TRANSFERİ İLE”……
    Başarılı ve iyi olduğunuz şeyleri düşünün, onları nasıl şevkle yaptığınızı, neler hissettiğini, şu an yapmak istediğiniz ya da başarılı olmak zorunda olduğunuz şeyi başarırsanız neler hissedeceğinizi bir düşünün. Eminim çok mutlu olacaksınız.
    Amacınız “Dünyanın en büyük zirvesine tırmanmak”.
    Bu büyük bir hayal olsa gerek. Hiç dağa tırmanmamış bir insan için hem de çok büyük bir hayaldir. Başarılı olmak imkânsız gibi duruyor. Ama hayatta gerçekleşen bir çok şey hayaldi zaten. Cep telefonu, bilgisayar, ipad, uçak, hatta araba vb. gibi daha bir çok şey. Hemen Everest’in tepesine tırmanamazsınız belki ama dağcılıkla ilgili bir kitap okumaya başlayabilirsiniz. Sonra belki küçük bir dağcılık kursuna katılıp sizin eğitiminiz için hazırlanmış bir tırmanma parkurunda nasıl tırmanılacağını öğrenebilirsiniz. Belki sonra amatör küçük bir dağ tırmanışı deneyebilirsiniz. Denemelerle bunu tırmanışı büyütebilir ve tecrübe edinebilirsiniz. Ve sonunda belki bir gün Everest’in tepesinde kendinizi bulabilirsiniz.
    Bir hayal edin şu an EVEREST dağının tepesindesiniz. Ve hayaliniz gerçekleşti. O havayı soluyorsunuz. Mutluluğu düşünün

  • Çözüm Odaklı Yaklaşım

    Çözüm Odaklı Yaklaşım

    Genelde problemlere odaklanmaya meyilliyiz toplum olarak. O kadar problemle uğraşıyoruz bazen burnumuzun dibindeki çözümleri bile göremiyoruz. Çünkü problem bizim tüm iliklerimize işlemiş ve bizden başka bu problemi bizim gibi yaşayan başka kimsenin olmadığı kanaatimiz o kadar tamdır ki etrafımızdaki birisi yanlışlıkla bir tek sen bu problemi yaşamıyorsun gibi bir yaklaşımda bulunursa vay onun haline. Problem bizimse o problem hepimiz için çok büyük demektir. Problem hayatımızın tamamında var mı yoksa istisnai durumlar oluyor mu? Yoksa biz Problemleri hayatın tamamına mı taşıyoruz.

    Problemlerle uğraşırken acaba gözümüzden bir şeyi kaçırıyor muyuz? Aslında hep istediğimiz bir şeye odaklanamıyor muyuz? Bu ne diye bir düşünelim. Tavsiyeler, dost, arkadaş, aile vs. Asıl aradığımız bu problemin bir mucizeyle çözülmesi. Biri gelsin bir şey olsun ama bu problem mucize bir şekilde çözülsün. Asıl istediğimiz bu aslında. Bir anda problemin çözülmesi. Problemin bütünüyle uğraşırken kaçırdığımız şey aslında küçük yapacağımız değişimlerin kartopu etkisi yapabilmesidir. Bulunduğumuz durum çok kötü olsun, mesela 0-10 arasında bir derecelendirme de şu anki durumumuz 3 olsun. Ki en kötü durum 0 noktası. Şa anki durumunuzu düşünün. Bugün eve gideceksiniz, yaptığınız her şeyi yine aynen yapacaksınız. Yemek yiyecek, televizyon seyredecek, ailenizle sohbet edecek, dinlenecek ve uyuyacaksınız. Uyku halindeyken bir mucize oldu bir peri geldi ve kötü giden her şeyi düzeltti. Ama siz düzeldiğini bilmiyorsunuz perinin geldiğinden ve sabah herşeyin düzeldiğinden haberiniz yok. Sabah kalktığınızda ne gibi şeyler değişmişler olurdu. Neler yapardınız. Etrafınızdaki insanlar size nasıl davranırdı. Siz nasıl hissedersiniz. Bu değişimler sizi mutlu eder mi? İstediğiniz değişimler olunca neler yapardınız? Siz mucizeyi nasıl fark ettiniz ? Etrafımızdaki insanlar mucizeyi nasıl fark etti?

    Mucizeyle gerçekleşen hayatınızdaki değişimleri düşünün. Bu değişimlerin hepsinin gerçekleşmesi belki imkanlı değil çünkü mucize demiştik. Ancak bizim başlayıp uygulayabileceğimiz ve bize iyi gelecek değişimler var mı? Çok büyük değişimler olması gerekmez bulunduğumuz 3 derecelik durumu 3,5 veya 4 yapsa yeter. Küçük değişimler ve kartopu etkisiyle büyük değişimler. Çok düşünmenize gerek yok ilk aklınıza gelen küçük değişimi kendinize uygulayın. Bir şeyler yapmak size iyi gelecek. Mucize küçük değişimlerde başlar. Ve gerçekleşir. Peri sizin yanınızda belki de dün geldi ve siz bilmiyorsunuz. Perinin geldiğini ve problemleri Ortadan kaldırdığını bilmiyorsunuz belki de.

    Çözüme yardımcı olacak küçük bir adımla işe başlayın büyük bir adım atmak korkutucu gelebilir. Küçük bir adım , ardından küçük bir adım daha ve küçük bir adım daha. Büyük bir adımı küçük adımlar oluşturacaktır. Her küçük değişimde adımda bulunduğunuz durumdan yani 3 konumundan 3,5 bir sonraki 4,5 bir sonraki 5. Her seferinde daha iyiye doğru bir gidiş olacaktır. Böylece aslında hayatınızda olumluya doğru giden bir değişim süreci olacak ve yaşadığınız sıkıntılara bakışınız ve çözümünüz farklılaşacaktır.

    En iyi yaptığınız işi, hobiyi bir düşünün nasıl yapıyorsunuz? Hiç zorlanmıyor musunuz? Sıkıntı yaratmıyor mu? Zaman zaman yapmak istemediğiniz olmuyor mu? Ama hoşlandığınız için yapıyorsunuz. Yaptıkları daha iyi oluyor ve başarılı oluyorsunuz. Aslında her şey kötü de değil iyi yaptığınız şeylerde var hayatınız. Düşünün bir en iyi yaptığınız ve zevk aldığınız küçük bir şey. Size problemlerinizin çözümünde yardımcı olabilir mi? Devamlı kötü şeyler yapma ve başınıza kötü şeyler gelme ihtimali yoktur. Bu durumu devamlı böyle görme ihtimali vardır.

    Çözüm odaklı yaklaşım ergenlerde, yetişkinlerde ve çiftlerde problemlerinden çok çözümlerine ve olumlu yönlere odaklanarak hayatlarında küçük değişimlerle 3-4 seans gibi kısa sürelerde küçük adımlarla büyük adımlar oluşturarak problemlerin çözümüne yardımcı olmaktadır.

  • Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon

    Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon

    Anksiyete bozukluğu’nu bir şemsiye gibi düşünebiliriz bu şemsiyenin altında bu bozukluğa bağlı görülen birçok durum vardır. Bunlardan biri panik atak sendromudur. Örneğin; panik atak sırasında yoğun kaygı hissedebilirsiniz ayrıca terleyebilir, göğüs ağrınız olabilir veya çarpıntı hissedebilirsiniz (alışılmadık derecede güçlü veya düzensiz kalp atışları gibi). Bazen boğuluyor veya kalp krizi geçiriyor gibi hissedebilirsiniz. Bu şemsiyenin altında bulunan başka bir kaygı sorunu; Sosyal kaygı bozukluğu. Ayrıca sosyal fobi olarak da adlandırılan durum, günlük sosyal durumlar hakkında çok büyük bir endişe hissettiğiniz, başkalarının sizi yargıladığını, sosyal ortamlar da utanç duygusu veya kendinizi gülünç biri olarak görebilirsiniz. Başka bir durum da fobiler. Yükseklik veya uçma gibi belirli bir nesne veya durumdan dolayı yoğun bir korku hissedersiniz. Korku uygun olanın ötesine geçer ve normal durumlardan kaçınmanıza neden olabilir. Başka bir durum ise Yaygın anksiyete bozukluğu. Sebepsiz, aşırı, gerçekçi olmayan endişe ve gerginlik hissetme ve kaygı veren durumlardan kaçınma.

    Depresyon nedir?

    Depresyon kısaca belli bir süre devam eden ( en az 2 hafta) süreğen çökkün duygudurum, ilgisizlik ve haz alamamadır. Diğer yaygın görülen belirtiler ise enerji azlığı, yorgunluk, uyku sorunları, anksiyete, iştahta belirgin değişim, değersizlik düşünceleri, suçluluk, kararsızlık, huzursuzluk, ajitasyon, umutsuzluk, intihar düşüncesi veya davranışı, ani sosyal değişim, iş kaybı veya stresli iş yaşamı, sosyal dışlanma ve sağlıksız yaşam alışkanlıkları gibi. Bu belirtiler depresyon belirtilerine benzeyen herhangi bir fiziksel sağlık sorununa bağlı olmamalı. (Triod, Anemi, Vb.) Aynı zamanda bu belirtiler yas sonrası dönemde görülebilir ve karıştırılmamalıdır.

    Depresif insanlar depresif olmayan insanlara göre farklı düşünürler. Örneğin; depresyondaki insanlar kendilerini, çevrelerini ve geleceği olumsuz, karamsar görme eğilimindedirler. Sonuç olarak, depresyondaki insanlar gerçekleri olumsuz yönden yanlış anlama ve meydana gelen talihsizlikler için kendilerini suçlama eğilimindedir. Bu olumsuz düşünme ve yargı tarzı olumsuz bir önyargı işlevi görür; depresif kişilerin durumları gerçekte olduğundan daha kötü olarak görmelerini kolaylaştırır ve bu gibi insanların stresli durumlara yanıt olarak depresif semptomlar geliştirme riskini arttırır

        Aoran Beck’e göre depresif bireylerde işlevsel olmayan inançlar (dysfunctional belief) tarafından oluşturulan olumsuz düşünceler vardır. Olumsuz düşüncelerin artışı ve depresyon arasında bir ilişki  vardır. Olumsuz düşünceler de artış depresif belirtilerde de artış sağlar.

        Beck ayrıca depresif insanların düşüncelerinde üç ana işlevsiz inanç temasının (veya “şemalar”) olduğunu öne sürüyor: 1) Ben kusurlu veya yetersizim, 2) Bütün deneyimlerim yenilgi veya başarısızlıkla sonuçlanıyor, ve 3) Gelecek umutsuz . Bu üç tema Negatif Bilişsel üçleme olarak tanımlanmaktadır. Bu inançlar birinin bilişinde mevcut olduğunda, depresyonun ortaya çıkması çok muhtemeldir.

        Örneğin, işten çıkarıldınız kendinizi başarısız, yetersiz ve işlevsiz görüyorsunuz ve bir daha iş bulabileceğinize inanmıyorsunuz. Fakat işten çıkarılmanızda etkili olan başka nedenlerde olabilir ekonomik sorunlar belki işveren küçülmeye gidiyordur ve belki başka çaresi yoktur. Fakat bu üç ana işlevsiz şema ile alternatif düşünceleri görmeniz çok zor. Muhtemelen işten çıkarılma durumunuzun kişisel bir başarısızlıktan kaynaklandığı sonucuna varacaksınız ve durumunuzun umutsuz olduğuna. Depresyondaki insanlar olumsuz beklentileriyle uyuşan bilgilere seçici ilgi göstermeye ve bu beklentileriyle çelişen bilgilere seçici dikkatsizlik gösterme eğiliminde olacaktır. Olumsuz olaylara verilen önemi ve anlamı büyütme ve olumlu olayların önemini ve anlamını en aza indirme eğilimindedirler. Bilinçsiz bir şekilde gerçekleşen tüm bu manevralar, depresif bir kişinin temel olumsuz şemalarını çelişkili kanıtlar karşısında sürdürmeye yardım eder ve kanıtlar daha iyi olacağına inandığında bile gelecek hakkında umutsuz hissetmelerini sağlar.

  • Panik Atak Süreci: Kıvılcımın Yangına Dönüşmesi

    Panik Atak Süreci: Kıvılcımın Yangına Dönüşmesi

    Çoğu insan hayatında bir kez de olsa panik atak geçirmiştir. Panik bozukluk da ise bu durum, hastalık şeklinde sürekli nükseden bir seyir almaktadır. İnsan beyni kaç ya da dövüş şeklinde çalışır. Atakların seyri bunlardan etkilenmektedir. Bu durumu bir örnekle açıklamakta yarar var. Bir yolda karşıya geçiyorsunuz. Hızla gelen arabayı geç fark ettiniz ve kendinizi son anda karşıya attınız.

    O esnada ne yaşanır? Beyin otomatik olarak alarma geçer. Kalp atışı hızlanır, kaçmak için kan ayakta yoğunlaşır, mideden kan boşalır, herhangi bir yaralanma ve kan kaybına karşı önlem için vücuda kan pompalanır. Bu saniye bile sürmeyen durumu beynimiz bizim için otomatik olarak yapmaktadır. Bu yaşamsal bir işlemdir. Aksi olsaydı – düşünerek bunu yapsaydık- bu süreci yönetmek zorunda kalmak hem zor hem de hayati tehlike arz eden durum oluştururdu.

    Peki, panik bozuklukta ne olmaktadır? Tamamen yukarıda anlattığım aynı durum ama yanlış alarm süreci gerçekleşmektedir. Yine beynimiz tüm vücudu alarma geçirir.Olağanüstü hal ilan eder.Ancak panik bozukluk hastası otomatik düşüncelerinden kaynaklı ‘felaketleştirme’ ile hareket ederek tamamen gerçek dışı veya kısmen gerçek dışı düşüncelerle bu yanlış alarm sürecini başlatır.Panik atak süreci burada bir yangının başlaması gibi kıvılcımla başlar  ve alevlenir.Kalp krizi düşüncesiyle panik atak yaşayan bir kişiyi örnek verelim.(bütün tetkiklerini yaptırmış ve biyolojik olarak sağlıklı olan birisi için )Panik ataklarda  yaygın olan kalp krizi geçirme düşüncesinden dolayı örneğini verdiğimiz bu kişi; öncelikle kalp krizi geçirdiğini düşünür.Dolayısıyla ortalama veya ortalamanın kısmen üstünde atan kalp;  beynin otomatik alarma geçmesiyle ve kalp krizi tehlikesine karşı önlem için daha fazla atar.Tamamen abartılmış düşüncelerimizle beyni bir anlamda yanlış yönlendirmiş ve otomatik alarm sürecini harekete geçirmiş oluruz.Kişi bunu görünce kendi bilişini(düşünce) doğru kabul eder ve evet gerçekten kalp krizi geçirmesem kalbim daha da hızlı atmazdı diye düşünür.Bu duruma diğer belirtiler de eşlik etmektedir.Mideden kan boşalmasından dolayı mide bulantısı; nefes alış verişinin   dengesizliği ve hızından dolayı oksijen-karbondioksit dengesizliği ve baş dönmesi; ayrıca boğulma ve ölüm hissi gibi duruma eşlik eden anksiyete durumları..Böylece fizyolojik sürecin eşlik ettiği düşüncelerimizle iç içe  karmaşıklaşan bir süreç meydana gelmektedir.

    Filmi en başa sararsak aslında bu karmaşık sürece de müdahale imkânımız olduğunu görürüz. Nasıl mı?

    1.Aslında otomatik düşünce dediğimiz düşünceyle başlayan ortalamanın hafif üstünde atan kalbi taşikardiye kadar yükselten yine düşüncelerimizdir. Otomatik düşünce bilişsel davranışçı psikoterapide işe yarayan ve pratik faydaları olan bir modellemenin parçasıdır. Öncelikle fizyolojik olarak neler oluyor ve bunun düşüncelerinizle bağının yakalanması şarttır.

    2.Panik atak özellikle felaketleştirme bilişi üzerine kuruludur. Hasta kalp krizi diye düşünür beyin otomatik tepki verir vücudu alarma sokar. Alarma geçen vücutla ilgili yeniden düşünürsünüz ve kendi kendinizi doğruladığınız ama özünde yanlış olan bir süreç meydana gelir.

    3. Panik bozukluğu hastasındaki atakta kıvılcım bir yangına dönüşmeden atağını kontrol etmesi için hastanın düşünceleri-duyguları-davranış ve fizyolojik durumu arasındaki tüm ilişkiler gözden geçirilmelidir.

    4.Bilişsel davranışçı terapilerde gözden geçirme bilişsel terapistin hastayla yaptığı değerlendirmeler ve  hastanın terapiye ortak edilmesiyle gerçekleşir. Bu tek taraflı terapist telkinine dayalı bir terapi süreci değildir. Ve sonuç olarak düşünceler   yeniden yapılandırılır.

    5.Tüm bunların yanı sıra   psikoterepi; gevşeme, imajinasyon ve nefes egzersiz teknikleriyle desteklenerek atak sürecine müdahale ve atağın önlenmesi veya azaltılması gerçekleştirilmektedir. Yazıyı W.Sakespeare’in şu sözleriyle bitirelim.“Düşüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatının gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir.” 

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Son yıllarda hem tanısı hem de tedavisi tartışılan bir problem; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu. DEHB, çevre kirliliğinden tutun kanserojen maddelerin artmasına, annenin hamilelik döneminde sigara içmesinden, hızlı yaşam kültürüne birçok nedenle ilişkilendirilen bir bozukluktur. DEHB tanılaması, aile, okul ve çocuk ekseninde gözlem ve görüşmeler sonucunda detaylı olarak değerlendirildikten sonra yapılabilen bir tanılamadır. İlaç tedavisi bu rahatsızlıkta uygulanabilmektedir. Çoğunlukla tek başına ilaç tedavisi yeterli değil. Kombine yaklaşım, yani hem terapi hem ilaç ve hem de aile eğitimi ve okuldaki düzenlemelerle bu bozukluk iyileştirilebilmekte. Tedavisinde ve düzenleme aşamalarında sabır çok değerlidir. Günümüzde % 5 oranında çocuklarda görülen bu rahatsızlık oldukça yaygın. Tedavi edilmediğinde ilerleyen yaşlarda anksiyete ve duygu durum bozuklukları ve çeşitli bağımlılıklara neden olabilmektedir.

    DEHB kriterleri

    DEHB 7 yaşından önce başlayan, en az 6 ay süreyle görülen, akademik ve sosyal işlevlerde bozulmaya yol açan, gelişime uygun olmayan yetersiz dikkat süresi, yaşa uygun olmayan aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ya da her ikisiyle tanımlanan bir bozukluktur. Okul, ev ve iş gibi iki ya da daha fazla ortamda belirtilerin görülmesi gerekir (Kaplan ve Sadock, 2004).

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuklukları ayrı değerlendirilse de özellikle hiperaktivite olan durumlarda doğal olarak dikkat eksikliğiyle beraber görülmektedir.

    Dikkat Eksikliği Görülen Durumlarda Nelerle Karşılaşılır:

    Dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerde dikkatsizce hatalar yapar. Aldığı görevlerde ya da oynadığı etkinliklerde dikkati dağılır. Doğrudan kendisine konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür. Yönergeleri izlemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamazlar. Üzerine aldığı görevi ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çekebilirler. Sürekli mental (akıl) aktivite gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almaya karşı isteksizdir. Üzerine aldığı görev ya da etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybedebilirler. (örneğin oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar ya da araç gereçler). Dikkati dış uyaranlarla kolayca dağılır. Günlük etkinliklerinde unutkan olabilmektedirler.

    Hiperaktivite Görülen Durumlarda Nelerle Karşılaşılır:

    Ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur. Sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar. Uygunsuz olan durumlarda koşturup durur ya da tırmanır

    (ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir). Sakin bir biçimde boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır. Hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranırlar. Çok konuşurlar. Dürtüleriyle hareket etmeye meyillidirler. Sorulan soru tamamlanmadan cevap

    verebilmektedirler. Sırasını beklemede güçlük yaşayabilirler. Başkalarının sözünü kesebilir ya da başkalarının yaptıklarının arasına

    girebilirler. (örneğin başkalarının konuşmalarına ya da oyunlarına burnunu sokabilir).

    Not: Bu durumların son 6 ay içersinde sık sık gerçekleşmesi, bu faktörlerin en az yarısından fazlasının bulunması bu durumu düşündürmektedir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite İçin Ebeveynler Neler Yapmalılar:

    – Öncelikle tanının iyi konulması gerekir. Her hareketli çocuğun hiperaktivite, her dikkatini vermeyen çocuğun dikkat dağınıklığı tanısı konulması gerekmez. Bunda zaman, davranışın şiddeti ve sıklığı gibi kriterleri olduğu unutulmamalıdır. Dikkat eksikliği görülen çocuğun durumu motivasyonsuzlukla ilgili olabilir. Hareketli çocuk da bunu dönemsel olarak yapıyor olabilir. Bunun sağlıklı tanılanabilmesi için de uzman desteği alınmalıdır.

    – Aileler konuya ilişkin bilgilenmelidir. Ayrıca çocukla iletişim konusunda bilgilenmelidirler. Bu konuda yazılan pek çok kitap bulunmaktadır.

    – Kurallar DEHB’ de çocuk ve ebeveyn için sorun oluşturmaktadır. Kurallar çabuk unutulabilir. Bunun için de kuralları yazabilir ve her dakika göz önünde olacağı bir yere asabilirsiniz. Çocuklar kendilerinden ne beklendiğinden emin olduklarında, çevrelerindeki kişilere daha fazla güven duyacaklardır.

    – Göz kontağı kurmak değerlidir. Sık sık göz göze gelin. Dikkat eksikliği olan bir öğrenci ile göz göze gelerek, onu nereye daldıysa geri getirebilirsiniz. Sık sık tekrarlayın. Dikkat eksikliği olan öğrencinizi size en yakın noktaya oturtun. Böylece dalıp gitmeye meyilli öğrencinizin dikkatini her an üzerinizde tutabilirsiniz.

    – Sınırlar konulmalıdır. Bu sınırlarda internet kullanımı, oyun ve televizyon izlemeye koyulacak sınırlandırmalar başlarda gelmelidir.

    – Anda kalmayı çocukların öğrenmesi değerlidir. Bunun için yapılacak birçok şey olabilir. Yemeği çiğneyerek ve duyumsayarak yemeyi öğrenmesinden tutun; bir manzaraya bakarken ondan keyif almaya kadar pek çok şeyin haz değeri vurgulanmalıdır. Bunu yaparken kendimizin önemli model olduğumuzu da unutmamalıyız.

    – Dikkat eksikliği için bilmece ve bulmacalar, puzzlelar kullanılabilir. Ayrıca internet üzerinden bulabileceğiniz değişik oyunlar ve konuya ilişkin kitaplar da vardır. Bunlardan el becerisinin ön planda olduğu çalışmaların önemsenmesi daha geliştirici olabilmektedir.

    – Düzenli ve çeşitli beslenme değerlidir. Sportif faaliyetlerden özellikle grupla yapılan sporlar çocuğun sosyal yönünün gelişmesine ve kuralları öğrenmesine destek verir. (futbol, basketbol)

  • Okul Korkusu ve Başarısızlığı

    Okul Korkusu ve Başarısızlığı

    Okula başlama çağı tüm anne-babalar ve çocuklar için heyecan verici bir dönemdir. Okul hayatı boyunca çocuklar bireysel ve sosyal gelişim süreçlerinin en önemli basamaklarını tamamlarlar.

    Özellikle ilkokula başlama döneminde bazı çocuklar anne-babadan ayrılmakta zorlanabilirler, ya da okula devam konusunda hiçbir sorun yaşamayan bir çocuk bir anda okula gitmemek için bazı biyopsikososyal tepkiler gösterebilir.

    Okul reddi kavramı okul çağındaki bir çocuğun okula gitmeye karşı gösterdiği endişeli tepkiler olarak tanımlanabilir. Okul reddi üç farklı durumda ortaya çıkabilir; ilk okula yeni başlayan çocukların anne-babalarından ayrılmaktan dolayı duydukları endişe durumudur. Genellikle kısa bir süre sonunda çocuğun uyum sağlaması beklenir. İkinci durum ise çocuğun okul ortamında rahatsız eden ya da korkutan bir durumdan dolayı okula gitmek istememesidir. Örneğin arkadaşları tarafından zarar gören bir çocuğun okula gitmekten korkması olağandır. Üçüncüde ise aileden ayrılma endişesinin yoğun olarak yaşandığı durumlar gözlemlenmektedir. Çocuk evden ve anne-babasından ayrılma durumunda yoğun stres yaşadığı için okula gitmeyi reddedebilir.

    Okul reddi çocuk, aile ve okul çalışanları için ciddi bir problem oluşturur. Okula gitmeyi reddetmek, kısa ve uzun dönemde çocuğun sosyal, duygusal ve akademik gelişimi üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir.

    Yeni okula başlayan 5–6 dönemindeki çocuklar için anne-babalarından ayrılmak, yeni bir sosyal ortama uyum sağlamak, sosyal ilişkiler kurmak zorlu bir süreçtir. Bu dönemde anne-baba tarafından aşırı korunan, kural ve sınırlamalar öğretilmeyen, duygusal olarak yaşının olgunluğuna sahip olmayan çocuklar diğer yaşıtlarına göre daha fazla zorlanmaktadırlar. Ancak bazı durumlarda çocuk okula başlamak için gerekli olgunluğa ve becerilere sahip olsa da okul reddi sorunu ortaya çıkabilmektedir. Okul reddinin ortaya çıkma nedenlerinin çocuğun kişilik özellikleri, aile ortamı ya da okul ortamı ile ilgili etkenlerle ilişkili olduğu belirlenmektedir.

    Bu nedenle anne-baba okul reddi ile karşılaştığında çocuğu endişelendiren ve rahatsız eden sorunun kaynağını dikkatlice araştırmalıdır. Okuldaki öğretmenleri ve uzmanların desteği ile sorun mümkün olan en kısa sürede ve mümkünse okula devamsızlığa en az düzeyde izin vererek çözülmeye çalışılmalıdır. Süreç uzarsa mutlaka bir uzman yardımına başvurmaktan ve profesyonel yardım almaktan kaçınılmamalıdır.

    Okula gitmek istememenin nedenlerini araştırmak için anne-baba olarak sınıf öğretmeninden ve okul danışmanından yardım almanız önemlidir. Çocuğunuz için birlikte, iş birliği içinde çalışmak en etkili çözüm yolu olacaktır. Sorunun ne olduğunu anlamak için çocuğunuzu dinleyin. Onu endişelendiren, üzen, korkutan şeyin ne olduğunu size anlatması için onu cesaretlendirin.

    Okul reddi ile baş etmede en önemli maddelerden biri öncellikle çocuğun okula devam etmesini sağlamaktır. Fiziksel olarak kontrolleri yapıldıktan sonra doktor aksini önermediği takdirde anne-baba çocuğu okula göndermelidir.

    Çocuğun kendisini endişelendiren durum ya da durumlar hakkında konuşmasına fırsat vermek, sorunun nedenlerini anlamaya çalışmak doğru çözümü bulmak için gereklidir.

    Uzun süreli ve şiddetli okul reddi durumlarında profesyonel yardım için aile bir Psikolojik Danışmana başvurmalıdır.

    Sorun çocuk ve aile için ne kadar zorlayıcı olursa olsun, sabırlı yaklaşıp okul reddine neden olan etkenlerin doğru tespit edilmesi ve bunların düzenlenmesi için çaba harcanmalıdır.

  • Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Evlilik bir seçim olduğuna göre evliliği sonlandırmak da bir seçimdir. Eşler birbirleri ile iletişim kurmakta zorlandıklarında, paylaşım azaldığında, başka biri ile birlikteliğe karar verdiklerinde ya da farklı nedenlerden dolayı boşanmayı isteyebilir. Boşanma olayı, buna karar veren erişkinlerde bile psikolojik sorunlara yol açmakla beraber bu durum çocuklarda daha da karmaşık bir hale dönüşebilir.

    Pek çok kişinin evliliğini çocuklarını düşündüğü için sonlandırmak istemediğini biliyoruz. Bana göre; sürekli kavga gürültünün olduğu bir aile ortamında yaşamak çocukların gelişimlerini ve ruhsal durumunu daha da olumsuz etkileyebilir. Tabii ki her çatışmada ve olumsuz durumda boşanma olsun demek istemiyorum, ama hiçbir çıkar yol yoksa boşanmak kaçınılmazdır. Ancak bu olayı dramatize edip, işin içinden çıkılamaz bir hale dönüştürmemek gerekir.

    Eşler boşanma kararı aldıktan sonra bu durumu birlikte çocukları ile paylaşmalı. Zor olsa bile çocukların önünde sakin görünmeye ve kontrolü kaybetmemeye çalışmalıdır. Eğer eşler kendilerinden emin görünür ve tutarlı konuşurlarsa, çocuklar üzülseler bile durumu daha kolay kabul edeceklerdir.

    Şunu unutmamak gerek; eşler birbirinden boşanabilir, ancak çocuklarından boşanamazlar.

    Boşanmış anne babalara sahip olmak ya da boşanmış bir ailenin üyesi olmak kendi başına zararlı değildir. Önemli olan, aile üyeleri arasındaki ilişkilerin ve aile hayatının kalitesidir. Çocukların ayrılma ve boşanmaya gösterdikleri tepki büyük ölçüde eşlerin birbirlerine tepkilerine bağlıdır. Çocuğun en az zararla bu olayı atlatmasını sağlamak gerekir.

    Boşanma kararı alındıysa bu durumu çocuklardan saklamamak en doğru yoldur. Eşlerden biri hiçbir açıklama yapmadan evden ayrılırsa çocuk reddedildiğini ve istenmediğini düşünebilir ve her şeyin sorumlusu olarak kendini görebilir. Onlarla konuşurken eşinizle aranızdaki sorunlardan ve ayrılma kararınızdan onların sorumlu olmadıklarını belirtin. Çocukların önünde mutsuz görünmemeye ve kontrolünüzü kaybetmemeye çalışın. Sorulara açık ve net cevaplar vermeye ve birbirinizi suçlamamaya çalışın. Ayrıca istediği zaman evden ayrılan ebeveyni görebileceği belirtilmeli.

    Çocukların ruhsal olarak sağlıklı gelişebilmeleri ve insanlarla kalıcı ve sevgi dolu ilişkiler kurabilmeleri onların hayatlarındaki en önemli kişilere anne babalarına yakın olmalarına bağlıdır. Eşler boşanma döneminde öfke, kırgınlık, küçümsenme ve suçluluk duygularını bir arada yaşarlar, ancak çocukları bunlardan uzak tutmak gerekir.

    Boşanmalar o kadar yaygınlaştı ki, mutlu bir aile yaşamı olan çocuklar bile en yakın arkadaşlarının anne babası gibi, kendi anne babalarının da boşanacağı endişesini taşımaktadır.

    Çocuğunuza yardımcı olmak istiyorsanız, çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşmaya ve onu dinlemeye ve anlamaya çalışın. Ayrıca boşanma süreci başladığında onları mahkeme ortamından uzak tutmalı ve taraf tutmak zorunda bırakmamalısınız. Eşler çocukları ile ilgili kararlarda bir araya gelebilmeli. Çocuğunuzu eski eşinizi cezalandırmak için kullanmamalısınız.

    Çocuklarınıza davranışlarınızla ve sözel olarak onları çok sevdiğinizi belirtin.

  • “Hayır” Diyememenin Gündelik Yaşama Etkileri

    “Hayır” Diyememenin Gündelik Yaşama Etkileri

    Yaşamımız boyunca, başta yakın çevre ve daha sonra iletişim ağında olan diğer bireylerden talepler gelmektedir. Ancak talebin ne kadar karşılanmak istendiği, karşılanıp karşılanamayacağı, yanıtın “hayır” olması durumunda hangi sonuçlara katlanılması gerektiği ya da aksine “hayır” denildiği anda herhangi bir kaybın olup olmayacağı düşünceleri arasında birçok birey çelişki duymakta, yoğun kaygı duymaktadır. Gelen talep karşısında birey reddedeceği zaman, o kişiler tarafından;

    Reddedileceği,

    Kabul edilemeyeceği,

    O kişilerin sosyal ortamına alınamayacağı,

    Aralarındaki bağın zamanla azalıp, kopacağı gibi inançlara sahip olabilmektedirler.

    Bağın zaman içinde kopması, özellikle bağımlı yapıdaki kişiler için yoğun bir endişe kaynağıdır. Grup dinamiğine uyum sağlayamayacağı, sevilemeyeceği, kabul göremeyeceği gibi düşüncelere sahip bireyler hayır demeleri gerektiği yerde evet demeyi tercih etmektedirler.

    “Hayır” Diyememe Özelliği Nereden Gelmektedir?

    Çocukluk döneminde edinilen özellikler, rol-model alınan ebeveyn örüntüleri okul çağı ile birlikte diğer görülen otorite figürleri (anne ve babanın yerine geçen sınıf öğretmeni, anne baba kadar önemli olan yakın akrabalar, arkadaş grupları vb.) bireyin bir takım özellikleri edinmesine neden olmaktadır.  “Hayır” diyebilmek ise, öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceri olmasından, daha küçük yaşlarda bireyin öğrenildiği şekliyle tüm yaşam alanına nüfuz etmesine neden olmaktadır. Çocuğun özerklik duygusu ise kendiliğinden oluşmaktadır. Ancak anne-baba tutumları özerklik eğilimini engelleyici biçimde ise çocuk bağımsız olmak yerine bağımlı olmayı öğrenir. Çünkü bağımsızlaştığında anne ve babasının beklentilerinin aksine davrandığından onları kaybedeceği korkusunu taşımaktadır. Bu örüntü, çocuk, anne ve babasının beklentilerini karşıladığı zaman ödül yöntemi ile desteklenmiş, beklentiler karşılanmadığında ise cezalandırılma ile karşılaşılmışsa örüntü pekiştirilmiş olur.

    Adölesan (Ergenlik) dönemi ile birlikte, çocukken anne-babası ile kurduğu iletişimin benzerini diğer bireylerle kurmaya devam etmektedir. Diğer bir değişle, “hayır diyememe” daha da kemikleşmekte, kendi hoşnutsuzluğuna rağmen karşı tarafı hoşnut kılmak daha öne çıkmaktadır. Ergenlik dönemi ile birlikte gruba kabul edilme önem kazanmaktadır.  Arkadaş grubu tarafından kabul görme, sevilme, takdir edilme önemli olduğundan, karşı tarafın beklentilerini karşılama eylemi devam etmektedir. Hayır, yerine birey istememesine rağmen evet demeyi kolaylık olarak görmektedir. Hatta kimi bireylerde zararlı alışkanlıkların (sigara, alkol, madde kullanımı vb.) “hayır” diyememelerinden ötürü edindiklerini görmekteyiz. Daha sonraki dönemlerde ise maddi-manevi ödünler verildiği gözlenmektedir. Kimi yetişkin bireylerde “hayır” sözcünü direk söylemek yerine “dolaylı hayır” kullanımı görülmektedir. Karşı tarafın beklentilerinden farklı davranmamak adına danışanlar; bahaneler bularak, yalan söyleyerek “hayır” yanıtı verdiklerini seanslar içersinde terapistlerine aktarmaktadırlar. Bazı bireylerde ise, “hayır” diyememeyi belli durum ve kişilere yönelik olduğu bilgisi alınmaktadır. Örneğin, ailede “hayır” yanıtını çok rahatlıkla dile getiren birey, arkadaş grubu ya da iş yerinde üssüne karşı aynı rahatlıkla “hayır” yanıtını veremediklerini dile getirmektedirler.

    “Hayır” Diyememek Hastalık Mıdır?

    “Hayır” diyememek bir hastalık değildir, ancak psikolojik ve daha sonrasında fizyolojik rahatsızlıklara neden olabileceğinden, bireyin gündelik yaşamında zorluklar yaşamasına neden olacağından önemli bir problemdir. Zamanla, Bireyde insiyatif azalmakta, kendi huzursuzluğunu karşı tarafın huzuruna tercih etmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla, zamanla yapısal bir sorun olacağından, bireyin daha zor durumlarda kalmaması adına terapi alarak “hayır”diyememe sorununun üzerine gitmesi bireyi başka sorun ya da depresyon gibi sıkıntılar yaşamamasını önleyecektir.

    Unutulmamalıdır ki “hayır” diyememek;

    Mantığınız yerine duygularınızdan beslenmenize,

    Sizin isteklerinizi dinlemek yerine dış dünyanın sizden neler istediğine kulak vermenize,

    Ailede başlayan ödün vermelerin zamanla okul, iş hayatı, eş ve diğer kişilerle kurduğunuz ilişkilerde büyüyerek devam etmesine,

    Zihinde doğruluğuna inandığınız “reddedersem reddedilirim”, “hayır dersem karşı tarafı incitmiş olurum”, “incitirsem bir daha benimle konuşmaz, beni sevmez ve çevresinde beni istemez” vb. düşüncelerin her durum ve kişide yeniden canlanmasına,

    Bu durum, kimi zaman iç huzursuzluk yaşamanıza, kimi zaman zor durumda kalmanıza, kimi zaman da ömrünüz boyunca pişmanlık duyacağınız alışkanlıklara neden olacaktır.

    Tüm bu durumlara “hayır” diyebilmek için;

    Öncelikli olarak “hayır” kelimesini kendiniz için de kullanabiliyor olmak. Birçok kişi için “hayır” ı duymak da kullanmak kadar zordur. Bundan ötürü, “hayır” kelimesinden önce, “hayır” anlamına gelen sözcükleri kullanmak,

    Kendinizin ne istediğine,

    “Hayır” demenin “doğal ve normal” bir yanıt olduğuna,

    Değerlerinizin, sınırlarınızın, beklentilerinizin neler olduğunu fark etmenize odaklandığınızda verdiğiniz cevaplar ve seçimleriniz daha kolay olacaktır.

    Başta bireyin kendi huzuru, daha sonra çevresindeki kişilerin huzuru için, yaşantısında ir “hayır”ın yeniden “evet” olmaması adına uzman desteği almaktan çekinmemeli ve  “hayır” demek için gerekli “izni” tanımanız temennisi ile. Bu nedenle sınır sorunu olan kişilerin profesyonel destek alarak zihinsel, fiziksel ve duygusal açıdan sınırlarını net olarak belirlemeleri gerekir.

  • Alerjik hastalıklar ve otoimmün hastalıklar : birlikte mi, ayrı mı?

    İmmün sistem (bağışıklık sistemi) anormalliklerinde genel olarak üç durum karşımıza çıkar: immün yetmezlik sendromları, alerjiler ve otoimmün hastalıklar. Aslında immün yetmezlik sendromları ile otoimmün hastalıklar arasında birliktelikler (örn: selektif IgA eksikliği veya sık değişken immün yetmezlik tabloları ile birlikte giden otoimmün hastalıklar gibi) uzun zamandır bilinmektedir. Ancak alerjik hastalıklar ile otoimmün hastalıkların ilişkili olabileceğine dair bilgiler yenilerde dikkat çekmektedir.

    Alerji asıl itibari ile basit olarak dış kaynaklı zararsız proteinlere (antijen/antijenlere) verilen anormal ve abartılı immün cevap olarak tanımlanabilir. Otoimmünite ise iç kaynaklı antijen/antijenlere verilen anormal cevaplardan kaynaklanmaktadır. Ancak; alerjik hastalıklar ile otoimmün hastalıklar arasında net bir sınır çizmek de çok mümkün değildir. Örneğin; deneysel olarak romatoid artrit de, alerjik ansefalomyelit de dış kaynaklı antijenlerle oluşturulabilir; bunun yanında kronik alerjik hastalıklar esnasında zamanla otoantijenlere (iç kaynaklı, yani kişinin kendine ait antijenlerine) de duyarlanma gözlenebilir ve otoimmün komponent de orijinal duruma eklenebilmektedir.

    Hem alerjiler hem de otoimmün hastalıklar hipersensitivite (aşırı duyarlılık) ya da immünopatolojik (immünolojik anormal) durumlar olarak sınıflandırılabilirler. Sonuç itibari ile iki durumda da içsel ya da dışsal herhangi bir antijen ile başlayan aşırı verilmiş bir immün cevap ve ardından doku ya da organ hasarı mevcuttur.

    Her iki durum da doğumsal genetik etkiler ve eklenen çevresel faktörler (enfeksiyonlar, ilaçlar, kimyasallar, gıdalar, UV radyasyon vb.) ile oluşmaktadır. İkisi arasındaki önemli olabilecek belki de tek doğal fark; otoimmün hastalıklarda antijen elimine edilememektedir ve hastalık kronik bir durumda devam etmektedir. Ancak alerjik hastalıklarda ise orijinal antijenden uzak durulsa da hastalık kronik bir hal alabilir (kronik bronşiyal astım, kronik atopik dermatit ve kronik ürtiker gibi).

    Bir çok hastalığın oluşum mekanizmalarının basitçe anlaşılabilmesi için Th1/Th2 immün cevap hipotezleri kullanılmaktadır. İki immün cevap arasında karşılıklı ve ters bir ilişki olduğu bilinmektedir. Örneğin; Th2 immün cevapla ilişkili bir hastalığı olan kişide, Th1 immün cevap ile ilişkili başkaca bir hastalığın daha nadir görüldüğü bilinmektedir. Otoimmün hastalığı olanlarda bazı atopik (alerjik) hastalıkların daha az görüldüğünü gösteren ve bu hipotezi destekleyen bazı araştırmalar vardır (1,2). Bu bulguların tersine bazı durumlarda her iki hastalığın paralel bir şekilde gittiğini gösteren araştırmalar da vardır (3). Ek olarak; çocuklarda var olan bazı alerjik hastalık durumlarında tiroid peroksidaz enzimine karşı artmış bir otoantikor (anti-TPO) görülme sıklığı (4) ve yüksek düzeylerde antikardiyolipin antikor (ACA) varlığı (5) gözlemlenmiştir.

    Dolayısıyla alerjiler ve otoimmüniteler hem paralel hem de aynı zamanda görülebilen durumlar olabileceği gibi bazı farkları da bulunmaktadır.

    Bu makalede alerjik hastalıklar ve otoimmün hastalıklar arasındaki benzerlikler, farklılıklar ve ikisi arasındaki ilişkilerden bahsedeceğim.

    Alerjik veya otoimmün hastalığın gelişiminde rol oynayan faktörler:

    Her iki durumda da genetik ve çevresel faktörlerin birlikte etkili olduğu mekanizmalar sorumludur.

    İçsel faktörler:

    İmmunopatolojik hastalıkların ortaya çıkışını etkileyen esas faktörler HLA (doku tipi) genleri, sitokin (hücre-hücre arasında haber taşıyan küçük proteinler) kodlayan genler ve hormanal faktörlerdir. Ancak; net olarak hem alerjik hem de otoimmün hastalığın belli bir genetik temel üzerinde birlikte oluştuğuna dair yeterli veri yoktur.

    Genetik etkiler:

    Alerjik ve otoimmün hastalıklarda genetik faktörlerin rolü, bu hastalıkların tek yumurta ikizlerinde daha yüksek sıklıkta (%25-80) olmasıyla ortaya konulmuştur. Bunun yanında ebeveynlerinde atopik hastalık olan çocuklarda alerjik hastalık riski de artmıştır. Ebeveynlerin her ikisinde alerjik hastalık varsa çocukta risk %75’ e kadar çıkar.

    İnsan genom çalışmalarında çeşitli hastalıkların kaynağıyla ilgili bütün kromozomlarda çok sayıda gen oldugu gösterilmiştir (6). Belli genler, belli hastalıklar için karakteristiktir (örn: ankilozan spondilit için HLA B27; astım için ADAM33).

    HLA Sistemi

    Özgül immün cevap, vücudun kendisine ait ya da yabancı antijenin HLA molekülleri ile T lenfositlere sunumu ile başlar. HLA genleri insan genomunun en çok değişkenlik gösteren bölümünü oluşturur. Daha önceki çalışmalarda otoimmün ve alerjik hastalıklarda kişisel gen değişkenliği sıklığı yoğun olarak çalışılmıştır. Bazı HLA ile ilişkili hastalıklar yalnızca allel ile ilişkilidir (ankilozan spondilit ve HLAB27’ de olduğu gibi); oysa bazıları da HLA sınıf 1 ve 2’ nin bir çok gen allelinin polimorfizmiyle ilişkilidir (Tip 1 DM ve MS’ de olduğu gibi) (6). Bunun yanında bazı alleller immünopatolojik yanıtın başlangıcında bir risk oluştururken bazı alleller de koruyucudur (7). Diğer taraftan aynı allelin bir hastalık için risk oluştururken, diğer hastalıklar için koruyucu olduğu gösterilmiştir. Örneğin; HLADR B1-07 alerjik rinit (8), astım (9) ve atopik egzema (10) ile birliktedir. Yine aynı allel mite alerjisinin ortaya çıkışında ve arı alerjisi gelişmesinde önemli bir rol oynarken, Basedow Graves ve immün trombositopeni gibi otoimmün hastalıkların gelişmesini önleyicidir (11,12).

    Sitokinleri Kodlayan Genler ve Onların Reseptörleri

    Sitokinler hem fizyolojik hem de patolojik bir immün reaksiyonun düzenlenmesinde anahtar rol oynarlar. Sitokinler ve reseptörlerine ait genler tüm genomik yapı içine dağılmıştır. Sitokin genlerinin fonksiyonel değişkenliği belli bir sitokinde eksik, yetersiz veya fazla üretime neden olabilir. Bu durumda Th1/Th2 dengesinde değişiklikler oluşur. Sitokin gen değişkenliği ile Th1/Th2 aracılıklı hastalıklar arasında birliktelikler olduğu birçok çalışmada iddia edilmiştir. Ancak buna rağmen; Th1/Th2 paradigmasının tüm otoimmün ve alerjik hastalıkların patogenezinde sorumlu olmadığı da iyi bilinmektedir (7). Son dönemlerde regülatuvar T (Treg = düzenleyici T) lenfositler ve Th17 hücreleri de tanımlanmıştır; bu hücreler de otoimmün ve alerjik hastalık oluşması ile ilgili değişik roller almaktadırlar.

    Sitokin ve reseptörlerinin genlerine ait değişkenlikler anormal immün reaksiyonların gelişimi için kritik genetik faktörler olarak görülmektedirler; alerjik ve otoimmün hastalıkların sıklığı ile ilişkilidir.

    Eksternal (Dışsal) Faktörler:

    Alerjik bulgular, belli bir alerjenin tetiklediği imunopatolojik reaksiyonun sonucu ortaya çıkar. Alerjenden tamamen kaçınma ya da maruziyetin bitmesinden sonra klinik semptomlar genellikle kaybolur. Ancak bazı alerjenlerden uzak durmak mümkün değildir; bu yüzden bazı atopik hastalıklar kroniktir. Öte yandan atopiye genetik yatkınlığı olan kişiler çoklu alerjiler geliştirebilir. Alerjen dışındaki eksternal faktörler de belli antijenlere karşı duyarlılığın hızla gelişmesine yol açabilirler (örn: enfeksiyöz hastalıklar ve toksik ajanlar ile mükoz membranların harabiyeti sonucu alerjenlerin vücuda girişinde artış ile).

    Otoimmün hastalıklar ve alerjide enfeksiyon, iki farklı şekilde rol oynar: Hem bir tetikleyici olarak, hem de koruyucu faktör olarak. Alerjik hastalıklardaki bir çok epidemiyolojik ve deneysel çalışma sonucu ortaya çıkan “hijyen teorisi” burada örnek gösterilebilir. Diğer taraftan alerjik hastalıklarda bir enfeksiyon ya da itihabın oluşması alerjik bulgulara yol açabilir veya var olan bulguların kötüleşmesine yol açabilir.

    Otoimmün hastalıklarda da infeksiyonlar tetikleyici mekanizma olarak çok önemli eksternal faktörlerdendir. Dolayısıyla, enfeksiyonlar otoimmün bir hastalığın oluşumuna yol açabilir. Enfeksiyon hastalıklarından bir süre sonra otoimmün hastalığın klinik bulguları ortaya çıkabilir. Bunun yanında aynen alerjilerde olduğu gibi hijyen teorisine göre bazı enfeksiyonlar otoimmün hastalık gelişimine karşı koruyucu olabilir.

    İlaçlar, kimyasallar, UV ışınları otoimmün hastalık sıklığını arttırabilir. Bu durum içsel antijenlerin modifikasyonu (değiştirilmesi) ve düzenleyici mekanizmaların harabiyetinden dolayı olabilir. Aynı şekilde ilaçlar ya da bazı kimyasallara aşırı duyarlılık, alerji bulguları ortaya çıkarabilir. Tüm bunlara ek olarak; nadir de olsa, otoimmün hastalıklar, alerji tedavisi sırasında da oluşabilir. Örneğin: Alerjen spesifik immünoterapi sonrası Sjögren sendromu gelişimi rapor edilmiştir (13).

    OTOİMMUN VE ALERJİK HASTALIKLARDA DOKU YIKIMININ ORTAK MEKANİZMALARI

    Tip 1 İmmünopatolojik Reaksiyon:

    Alerjik hastalıkların çoğunun temeli Coombs ve Gel’ sınıflamasındaki tip 1 immünolojik anormal reaksiyondur. Bu tip reaksiyonda alerjenlere karşı IgE denilen antikor üretilir; bu antikorun alerjenle bazı hücre yüzeylerinde birleşmesi sonucu zararlı enzimler ve prıteinler salgılanması ile reaksiyon başlar. İmmün yanıtın bu tipi doku harabiyetine yol açabilirse de otoimmün hastalıklarda henüz bu tip bir yanıt sadece deney hayvanlarında gösterilebilmiştir (14). Bunun yanında bazı çalışmalarda otoimmün hastalıklarda IgE artışının var olduğu gösterilmiştir (15)

    Tip 2 İmmünopatolojik Reaksiyon:

    IgG ve IgM tipi antikorlar aracılığıyla oluşan bir durumdur. IgM antikorları koplemanı aktive ederek antikor aracılı hücresel toksisite (ADCC)’ ye yol açar. İlaç alerjileri ve birçok otoimmün hastalık bu tip reaksiyonlara bağlı olarak gelişir.

    Tip 3 İmmünopatolojik Reaksiyon:

    Antikor-antijen birleşmesi sonucu oluşan immün kopleksler aracılığı ile oluşur. Oluşan immün kompleksler fagositler ile uzaklaştırılamaz ve damar duvarı, böbreklerde glomerüller, eklem sinovyası gibi dokularda depolanır. İmmün kopleksler fagositlerin Fc reseptörlerine bağlanır veya komplemanı tetikleyerek reaksiyona neden olur. Bu da iltihapla sonuçlanır (SLE, RA, PAN, glomerülopatiler, serum hastalığı, alerjik alveolit gibi).

    Tip 4 İmmünopatolojik Reaksiyon:

    Geçikmiş tip aşırı duyarlılık reaksiyonu olarak adlandırılır. Antijenle karşılaşmayı takiben 48 saatte gelişir. Th1 lenfosit, monosit ve makrofaj sistemine bağlı olarak oluşur. Granülom oluşumu, sarkoidoz ve mikobakteriyel enfeksiyonlarda (Tüberküloz gibi) olduğu gibi meydana gelir. Alerjik temas dermatiti, Tip 1 Diyabet, multipl skleroz bu tip immün reaksiyonlar sonucu oluşurlar.

    ALERJİK VE OTOİMMUN HASTALIKLARDA TEDAVİ UYGULAMALARI

    Alerjik hastalıklarda altın standart alerjenden uzak durmaktır. Halbu ki Çöliak hariç otoimmün hastalıklarda bu pek mümkün değildir. Çünkü antijen içsel proteinlerdir. Buna rağmen genel anlamda bakılırsa, hem alerjik hastalıklarda hem de otoimmün hastalıklarda kullanılan tedavi, kortikosteroid (kortizon) ve immünosüpresyon (bağışıklık sistemi baskılanması) yanında monoklonal antikorlar içeren biyolojik ajanlardır.

    Ancak; alerjik ve otoimmün hastalıklarda temel tedavi stratejileri farklı olabilir. Alerjik hastalıklarda; mümkünse alerjenden kaçınma ve alerjen immünoterapisi (alerji aşısı) ana tedavidir. Bunun yanında alerjik hastalıkların hafif ve ağır tiplerinde immünosüpresif (bağışıklık sistemini baskılayıcı) ilaç kullanılabilir. Otoimmün hastalıklarda ise temel olarak kortikosteroid ve immünosüpresifler tedavide ilk seçenektirler. Otoantijen immünoterapisi de diğer olası tedavi stratejileri arasındadır.

    SONUÇ

    1. Alerjik hastalıklar, eksternal (dış kaynaklı) bir antijene (alerjen) verilen aşırı immün yanıt sonucu oluşurlar. Otoimmün hastalıklar ise genel olarak internal (iç kaynaklı) bir antijene karşı oluşur. Otoimmün hastalıkta antijenin eksternal uygulanması ile de meydana gelebilir.

    2. İmmün sistemin düzenlenmesinde ortaya çıkan bir çok anormallik her iki patolojik durumun oluşmasında etkili olabilir.

    3. Her iki immünopatolojinin benzer klinik bulguları olabilir ve ayırıcı tanıda zorluklar olabilir. Alerji, otoimmün hastalığı taklit edebilir.

    4. Hem alerjik hastalık hem de otoimmünite aynı hastada ortaya çıkabilir.

    5. Benzer tedaviler her iki patolojik durumda da kullanılabilir.

    Kaynaklar:

    1- Meerwaldt R, Odink RJ, Landaeta R, Aarts F, Brunekreef B, Gerritsen J, et al. A lower prevalence of atopy symptoms in children with type 1 diabetes mellitus. Clin Exp Allergy 2002;32:254-5.

    2- Hartung AD, Bohnert A, Hackstein H, Ohly A, Schmidt KL, Bein G. Th2-mediated atopic disease protection in Th1-mediated rheumatoid arthritis. Clin Exp Rheumatol 2003;21:481-4.

    3- Edwards LJ,Constantinescu CS. Aprospective study of conditions associated withmultiple sclerosis in a cohort of 658 consecutive outpatients attending a multiple sclerosis clinic. Mult Scler 2004;10:575-81.

    4- Lindberg B, Ericsson UB, Fredriksson B, Nilsson P, Olsson CM, Svenonius E, et al. The coexistence of thyroid autoimmunity in children and adolescents with various allergic diseases. Acta Paediatr 1998;87:371-4.

    5- Ricci G, Maldini MC, Patrizi A, Pagliara L, Bellini F, Masi M. Anticardiolipin antibodies in children with atopic dermatitis. J Autoimmun 2005;24:221-5.

    6- Shiina T, Inoko H, Kulski JK. An update of the HLA genomic region, locus information and disease associations: 2004. Tissue Antigens 2004;64: 631-49.

    7- Bart??ková JŠA, Kayserová J. Alergie a autoimunita-jin a jang imunopatologie. Alergie 2006;2:107-16.

    8- Yang L, Zhang Q, Zhang P. Analysis of HLA-DRB1 allele polymorphism for patients with allergic rhinitis. Zhonghua Er Bi Yan Hou Ke Za Zhi 1999;34:147-9.

    9- Moffatt MF, James A, Ryan G, Musk AW, CooksonWO. Extended tumour necrosis factor/HLA-DR haplotypes and asthma in an Australian population sample. Thorax 1999;54:757-61.

    10- Saeki H, Kuwata S, Nakagawa H, Etoh T, Yanagisawa M, Miyamoto M, et al. HLA and atopic dermatitis with high serum IgE levels. J Allergy Clin Immunol 1994;94:575-83.

    11- Inaba H, MartinW, De Groot AS, Qin S, De Groot LJ. Thyrotropin receptor epitopes and their relation to histocompatibility leukocyte antigen-DR molecules in Graves’ disease. J Clin Endocrinol Metab 2006;91: 2286-94.

    12- El Neanaey WA, Barakat SS, Ahmed MA, El Nabie WM, Ahmed ME. The relation between HLA-DRB1 alleles and the outcome of therapy in children with idiopathic thrombocytopenic purpura. Egypt J Immunol 2005;12:29-38.

    13- Turkcapar N, Kinikli G, Sak SD, Duman M. Specific immunotherapy induced Sjogren’s syndrome. Rheumatol Int 2005;26:182-4.

    14- Charles N, Hardwick D, Daugas E, Illei GG, Rivera J. Basophils and the T helper 2 environment can promote the development of lupus nephritis. Nat Med. 2010;16:701-7.

    15- Rebhun J, Quismorio F Jr, Dubois E, Heiner DC. Systemic lupus erythematosus activity and IgE. Ann Allergy. 1983;50:34-6.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ