Etiket: Durum

  • İş Hayatında Öfke Kontrolü

    İş Hayatında Öfke Kontrolü

    Öfke, insanoğlunun en temel duygularından bir tanesidir. Bir çocuk öfkelendiğinde ayaklarını yere vurur, ergenler kapı çarpar veya bir yetişkin trafikte giderken karşısındakine öfkelenebilir. Öfke en cesur duygulardan bir tanesi olmakla birlikte sağlıklı yollarla çıkarılmadığında yıkıcı bir hal almaktadır. Genellikle öfke, başka bir duyguyu maskeleyen kapak duygusu olarak da tanımlanır.

    İş yerinde yaşanılan olumsuz durumlara karşı birçok kişi öfkelenebilir. Bu öfkenin altında yatan etkenlere bakıldığında, stresli çalışma ortamı, yoğun iş temposu, takdir görememe, net olmayan görev tanımları gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerde beraberinde engellenme, haksızlığa uğrama, hayal kırıklığı duyguları yaşanmasına ve iş veriminin düşmesine neden olmaktadır. Bu gibi durumlarda öfkelenildiğinde nasıl bir yol izlenildiği o olayın sonucunun olumlu veya olumsuz yönde etkilenmesine neden olabilmektedir. Öfke, sağlıklı bir duygu olmakla birlikte nasıl gösterildiği önemlidir. Kişiden kişiye göre öfkenin gösterme şekli değişebilmektedir. Bazı kişiler öfkelendiğinde, bu durumu konuşarak çözmeyi seçerken, bazıları bastırabilir veya saldırganlaşabilmektedir. Bu gibi durumlarda aslında o sırada kişi ağzından çıkmasını istemediği sözler sarf edebilir ve sonucunda haklıyken haksız duruma düşebilir. Bu yüzden o anda değil sakinleştikten sonra öfkelendiği durum ile ilgili, olayın muhatabı ile konuşmayı seçmesi ve olayı çözüme kavuşturmaya çalışmak önemlidir. Çünkü öfke bir sorun çözme yöntemi değil aksine durumun içinden çıkılamaz bir hal alması ve alevlenmesine yol açmaktadır.

    Öfkeyi doğru ifade etme becerisi kazanmaya öfke kontrolü denilmektedir. Öncelikle kişinin öfkelendiği durumları fark etmesi önemlidir. Böylelikle öfkelendiği kişi veya olaydan uzak durmayı seçebilir. Eğer durum veya kişinin tutumu değiştirilemiyorsa o zaman değiştirilemeyen durum kabul edilmeli ve ondan uzak durup, görmezden gelinmelidir. Öfkenin beden üzerindeki sinyalleri takip edilebildiğinde verilen tepkiler de daha yapıcı bir şekilde yönetilebilmektedir. Vücudunuzda neler olup bittiğine dair farkındalığınızı arttırmak, uyarılmanızı azaltmak için ilk müdahale noktanızdır, böylece daha uygun bir reaksiyonu seçebilirsiniz. Öfke anında yoğun bir duygu içinde olunduğundan kalp atışından hızlanma ve nefes almada düzensizlikler olabilmektedir. Nefes ve kas gevşetme egzersizleri yapılarak bedenin rahatlamaya geçmesi sağlanabilir. Ancak bütün bunlar işe yaramadığında öfkenin maddi ve manevi kayıplarını önlemek adına bir uzman desteği almak önemlidir.

  • Kaygının 50 Tonu

    Kaygının 50 Tonu

    Cinsel sorunların oluşmasında büyük bir rol oynayan faktör performans kaygısıdır. Kaygıyı daha çok belirsizliğe karşı tolerans gösterememe durumu ve çeşitli alanlara karşı ortaya çıkan ısrarcı gerginlik belirtileri olarak tanımlayabiliriz. Bu karakteristik özelliklerinin yanı sıra bir tür güvence arayışı ile devam eden ve düşünüş biçimi olarak olumsuz sonuçların olasılıklarına odaklanan bir yapıdadır. Cinsel özgüveni olmayan bireyler performansları hakkında kaygılı olma eğilimindedir. Bu eğilim kendini tekrar eden bir döngüye ateşleyici olmakta, performansa yönelik olumsuz beklentiler olumsuz sonuçları doğurmaktadır. Çünkü performans kaygısı cinsel fonksiyonlara çok fazla zarar verir.

    Kontrol edilemez bir şekilde yaşanan endişe, öz yeterlilik duygularına bir tehdittir. Erken boşalma, sertleşme problemi yaşayan bireyler bu durumlarla karşılaştıklarında kendilerini suçlu hissederler. Her olumsuz deneyimde, onları bir sonrakinde başarısız olacağına daha fazla inandırır. Cinsel ilişkiye girecekleri bir sonraki sefer, tekrar başarısız olacakları düşüncesi ile daha fazla endişelenirler. Eğer bir erkek kaygılı olduğu sırada cinsel ilişkiye girmeye çalışıyorsa, sertleşme problemi geliştirebilir çünkü endişe fiziksel olarak gerginliği dolayısı ile ereksiyon halini sürdürmeyi zorlaştırır. Cinselliği yaşamak için, gevşemiş bir beden gevşemiş bir zihin gerekli.

    Ereksiyon, penis içerisinde yüksek kan basıncı oluşturur. Bir erkek cinsel olarak uyarıldığında, penise ait atardamarlar genişler ve penis içerisinde kan akışı artar. Yeterli basınç oluştuğunda penis içerisindeki kan penisi genişlemesi için sıkıştırır ve penisi sert/erekte yapar. Ancak ilişki esnasındaki ortaya çıkan performans kaygısı, endişeyi ve gerginliği tetikler bu yüzden vücudun acil durum hormonları olan adrenalin ve noradrenalin salgılanır. Bu hormonlar bir saniye içerisinde penil kan sirkülasyonuna ulaşır ve ereksiyon sürecini tersine çevirir. Penise ait kan damarları daralır böylece içinden az kan geçer ve fazla kanın hızlıca boşaltılmasını sağlayan kirli kan boşaltma kanalları aniden açılır, kan çekilir penis yumuşar. Farklı bir noktada, boşalma kontrolü zayıf olan performans odaklı erkekler kendilerini yine bir kısır döngünün içinde bulur. Erken boşalmamak için sarf ettikleri çabayı bırakıp hızlıca boşalmayı tercih edebilir ve ardından kendilerini kötü hisseder veya partnerleri orgazm olana dek olağanüstü bir çaba gösterip boşalmalarını erteleyebilir ve gerginleşirler, dolayısıyla kendilerini adrenaline maruz bırakır ereksiyon halini kaybederler. Performans kaygısı, başarısızlık korkusu ile beslenir. Başarısızlık korkusu daha yoğun performans kaygısını ve sonrasında kalıcı ereksiyon problemi gibi durumlara neden olur. Bu tür durumlarla karşılaşıldığında ve ilişki kısa sürdüğünde kadınlar hayal kırıklığına uğrar. Performans kaygısının eşlik ettiği kronikleşmiş tip problemlerde erkek bir süre sonra ön sevişmeye yeterince zaman ayırmaz sadece penisin sertleşmesine odaklanır. Penisi sertleştiğinde ise hemen ilişkiye girme isteği ile devam eder. Bu durum kadın için yeterli derece cinsel olarak uyarılmamasına neden olur. Daha da ileri gidecek olursak cinsel problemin oluşmasında, kadına bağlı ve erkeğe bağlı nedenlerden birbirini besleyen bir zincir oluşturduğunu düşünebiliriz. Kadınında bu durumun devam etmesi sonucunda farklı cinsel işlev bozukluğu yaşaması olasılığı vardır.

    Cinsel sorunlar bireyin değil, çiftin problemidir. Bilinçdışı olarak kadınlar kendilerini incinmiş hissedebilir, partnerin sertliğini kaybetmesinin kendilerini yeterince çekici bulmadığını düşünmelerine sebep olabilir. Ancak bu doğru bilinen bir yanlıştır. Duygusal olarak hassas bazı kadınlar eşlerinin kontrolsüzlüğünden dolayı yaralanmış, reddedilmiş ve depresif hissedebilir. Bir çiftin ilişkisinde daha kötü şeyler olabilir. Eğer erkek, erken boşalma ve sertleşme sorunu hakkında çok fazla korumacı ve suçlu hissetmeye başlarsa, cinselliği yaşamaktan tamamen kaçınabilir. Çünkü yerleşmiş bir problemde, haz almak için yapılan eylem artık elem veren bir probleme dönüşmüştür. Eğer partneriniz ilişki öncesinde, artık her denediğinde sizin öfkeli bir şekilde tepki vereceğinizi biliyorsa, sizinle sevişmekten nasıl zevk alabilir? Bu yüzden, sorununuz hakkında bir şeyler yapmadan çok fazla beklemeyin.

    Psikolojik zarar veren kontrol eksikliği; özsaygınızın, özgüveninizin, cinselliğinizin ve ilişkilerinizin daha da kötüye gitmesine neden oluyor.

  • Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Çocukluğun özellikle ilk 3 yılında anne veya çocuğun bağlandığı kişi ile birlikteliği çok önemlidir. Çocuğun gelişiminde anneyi kaybetme korkusu bu yıllarda doğal olarak oluşur. Ancak bireyselleşme ve sosyalleşme süreci ile birlikte artık çocuğumuz bizden uzaklaşmaya, bizim yanımızda değilken dahi kendi kişiliğini göstermeye başlar. Çocuklarımızın ilk 6 yıl çok yönlü bir gelişim gösterdiğini anne-babalar olarak takip edebilir. Fiziksel ve motor gelişim yanında, çocuklarımızın sözcük dağarcıkları hızla artar, yetenekleri ve öğrenme düzeyleri şekillenir, bireyselleşme ve sosyal çevrede varlık göstermeye başlarlar. Bu çok yönlü gelişimin önemli bir kısmı ailelerin tutumları ile de desteklenir şekillenir, kimi zaman da olumsuz yönde etkilenebilir.  Mahler’e göre, çocuğun sağlıklı olması için onun anneden ayrılması, kopması gerekmektedir. Bunun dışındaki her durum sağlıksız bir olgu, yani bağımlılık anlamına gelecektir. On yedi yirmi dördüncü aylar arasında yaşanan “yeniden yakınlaşma” ayrılma-bireyselleştirme döneminin en can alıcı noktasıdır. Bu dönemde aşırı ilgilenerek işgalci, özerkliğe izin vermeyen annelerin, çocuğun doğal bağlanma sürecini rahatsız etmesi ile ortaya çıkan çevresel kaynaklı bir patoloji ortaya çıkmaktadır.

    Özellikle, “ Aşırı kuruyucu tutum” ülkemizde, geleneksel aile modelinde en sık başvurulan disiplin şekillerinden olması ile aşırı koruyucu tutumda anne babalar çocuklarını sevgi ve şefkatle örülü bir altın kafeste yetiştirirler. Çocuk adına bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Çocuk için neyin doğru neyin yanlış olduğuna anne baba karar verir. Saç şeklinden giydiği elbiseye kadar, anne ve babanın tercihi söz konusudur. Daha çok anne-çocuk ilişkisinde görülen bu aşırı koruyuculuk kimi zaman ömür boyu devam eder. Çocuk çatal kaşık kullanacak yaşa geldiği halde anne onu kendi eliyle beslemeyi tercih eder. Tuvaletini anne yaptırır, anne giydirir, ayakkabı bağlarını dahi anne bağlar. Mikrop kapmasın diye kaynatılmış su içiren, sokağa çıkmasına ve arkadaş edinmesine izin vermeyen, okul çağına geldiği halde çocukla aynı yatağı paylaşan anne örnekleri az değildir. Bu anneler çocuğa sevgi verdiklerini, onu koruduklarını sanırlar; gerçekte çocuğu kendilerine bağımlı hâle getirdiklerini fark edemezler. Aşırı koruyup kollanan çocuklarda bu durumun olumsuz etkileri genellikle çocuğun anneden uzaklaşması gereken ilk evre olan okula gitme sürecinde belirginleştiği görülmüştür. Özellikle ayrılma kaygısı, okul korkusu ile ortaya çıkabilir. Okula başlayan çocuk, sınıf ortamına alışmakta problem yaşamakta, arkadaş edinemez duruma gelmektedir. Okulun ilk günlerinde annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, onlarla aynı sırada oturmakta ısrar eden çocuk örnekleri görürsünüz. Bunlar annelerine bağımlı hâle gelmiş, annelerinden ayrılma kaygısı yaşayan çocuklardır. Ayrılma Kaygısı Bozukluğu durumunda, çocuklar ebeveynlerden, ayrıldıkları zaman aşırı derecede kaygılı ve sıkıntılı gözükürler, ağlamaklı halleri olabilir, evden ayrıldıklarında sevdiklerinin başına önemli zararlar geleceğine inanırlar. Sık sık irtibat kurmak isterler. Bu yüzden sevdiklerinden ve evlerinden ayrılmak istemezler. Anne babalarından ayrı bir şekilde herhangi bir sosyal ortamda bulunmak istemezler. Anne babalarından ayrılmak istemedikleri gibi yalnız başlarına kalmak istemezler. Okula gittiklerinde veya başka ayrı ortamlarda sıkıntıları artar. Annelerini gölge gibi takip etmek isterler. Uyku zamanı zorlanırlar, anne babalarından ayrı uyumak istemezler, gece onların başına gelebilecek kötü şeylerle alakalı kâbus görebilirler. Herhangi bir şekilde ayrılacakları zaman karın ağrısı, baş ağrısı gibi belirtileri gösterebilirler. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu nadir değildir; çocukların ve genç ergenlerin ortalama %4’ünde bu bozukluğa rastlanmaktadır. Ayrılma anksiyetesi semptomları, kız çocuklarında erkek çocuklarına oranla daha sık gözlenir. Erkek ve kız çocukları eşit olarak etkilenir. Bu durum en sık erken çocukluk yıllarında gözlemlenir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu bazı yaşam zorluklarından sonra da gelişebilir. Başlangıcı okul öncesi yaşlardan da önce olacak kadar erkendir ya da 18 yaş öncesi herhangi bir yaşta başlar, bazen ergenlik dönemine kadar sarkabilir. Tipik olarak alevlenme ve iyileşmelerle seyreder. Olası ayrılıklara karşı anksiyete ve ayrılığı içeren durumlardan kaçınma davranışları ile birlikte yıllarca sürebilir.

    Psikoterapi ve ilaç tedavisi ile tedavi edilmeye çalışılır. Çocuğun yaşına uygun psikolojik gelişimi açısından bu türlü problemlerin halledilmesi çok önemlidir. Annelerin çocuklarının bu türlü durumunu daha önceden farkına vardıklarında gerekli önlemleri (onu sosyal ortamlara alıştırmaya çalışmak, bazen yalnız bırakmak, ufak ayrılıklara alıştırmaya çalışmak vb.) almaları uygun olur. Eşlik eden başka problemlerin olup olmadığı araştırılmalıdır.

  • Polikistik böbrek hastalığı

    POLİKİSTİK BÖBREK HASTALIĞI

    Nefroloji ve Hipertansiyon Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN Nefrolojinin en sık görülen kalıtımsal böbrek hastalığı olan “Polikistik Böbrek Hastalığı” hakkında bilgilendiriyor.

    Polikistik böbrek hastalığı kalıtımsal geçişli bir hastalıktır. Görülme sıklığı 1/400 ile 1/1000 gibi bir sıklıkta görülmektedir ve %2,5 gibi bir sıklıkta son dönem böbrek yetmezliği gelişimi olur. Kalıtımsal geçiş dolayısı ile ailede bir veya daha fazla jenerasyonda böbrek yetmezliği ve diyalize girme hikayesi vardır. Bölgelere göre görülme sıklığında bir değişim yoktur. Erkek ya da kadın cinsiyette görülme sıklığı aynıdır. Böbrek hastalıklarının sessiz bir kliniği olduğunu da göze alırsak hastaların büyük çoğunluğu son dönem böbrek yetmezliği ile gelirler. Bu hastaların büyük bir çoğunluğunun da yine ailesinde polikistik böbrek hastalığına bağlı diyalize girme öyküsü vardır. Otozomal dominant geçiş vardır, yani sizde ya da eşinizde polikistik böbrek yetmezliği varsa kız olsun erkek olsun çocuğunuzda görülme olasılığı %50'dir. Son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz diyaliz ya da böbrek nakli gereken hastaların %5-10'u gibi bir oranı oluşturmaktadırlar.

    Polikistik böbrek hastalığı olan kişiler hangi şikayetlerle karşılaşır veya nefroloji polikliniğe gelmesi gerekir dersek ;

    1- HİPERTANSİYON: Hastalığın ilk döneminden itibaren gözlenebilir. Semptomatik ya da asemptomatik olabilir. Hipertansiyonun tedavisi ve kontrol altında olması önemlidir. Çünkü hastalık seyrinde ciddi etkisi olmaktadır.

    2-HEMATÜRİ: İdrarda kan görülmesi demektir. Kist rüptürleri, ya da hepimizde olabilecek idrar yolu taşları, idrar yolu enfeksiyonları gibi nedenlerle görülebilir. Mutlaka idrarda görünür bir kan değil, mikroskop seviyesinde yani basit idrar tahlilinde fark edilebilecek düzeyde olabilir. Her ne seviyede olursa olsun mutlaka görüntüleme yöntemleri ile araştırılması gereken bir durumdur.

    3-YAN AĞRISI: Sıklıkla çok sayıda kisti olan veya ileri derecede büyümüş kistleri olan hastalarda karşılaşılır. Böbreğin çevresinde bulunan, kapsül dediğimiz yağ dokusundan oluşan yapı temasa bağlı ağrıya duyarlıdır. Kistler kapsülü germeye başlarsa ağrı duyusu oluşabilir. Bel ağrısı gibi de yansıyabilir. Ayrıca hastalıkta karaciğer gibi pankreas gibi organlarımızda da benzer kistler oluşabilir. Bu organları saran zar dediğimiz yapınların gerilmeside ilaveten karın ağrısı tablosu oluşturabilir.

    4-İDRAR YOLU ENFEKSİYONU: Böbrekte oluşan kistlerin orijini tübül dediğimiz ilk oluşan idrarı taşıyan sistemden oluşması dolayısı ile büyüyen her kist idrar yoluna bası ya da tıkaç oluşturarak idrar yolunda enfeksiyon gelişimi için uygun ortam sağlamaktadır. Bu durum idrar yolu ya da böbrek taşı oluşumunu da tetikleyebilmektedir. Esas korkulan ise nadir görülen bir durum olmakla birlikte kist içi enfeksiyonlardır. Su tüketiminin artırılması ve idrar yolu hijyeninin sağlanması bu hastalıkta bir kat daha önem arz etmektedir.

    Polikistik böbrek hastalığında böbrek harici organ tutulumları da görülmektedir. Biraz evvel bahsettiğimiz gibi karaciğer ve pankreasta kist oluşumlarının yanı sıra kalp kapakçığı kusurları (Mitral kapak prolapsusu), beyin damarlarında anevrizma dediğimiz genişleme ile seyreden ölümcül olabilen durumlar olabilmektedir. Karaciğer daha sık olmakla birlikte pankreasta bir-iki, nadiren daha çok sayıda kistler olabilmektedir. İlgili organda fonksiyon bozukluğuna neden olduğu görülmemekle birlikte, aile öyküsü olmayan yeni tanı hastada görüntülemede tanısal amaçlı olarak önemlidir. Kist enfeksiyonu, kist yırtılması gibi durumlar açısından takibi önemlidir. Beyin damarları anevrizması denen durum çok sık rastlanmaz.

    Hastalıkta tanı koymak görüntüleme yöntemlerimiz olan ultrasonografi, tomografi ve MR ile oldukça mümkündür. Bunların haricinde kan örneği alınarak gen analizi ile polikistik böbrek hastalığı gelişme olasılığını görmek mümkündür. Gen analizi özellikle istediğimiz tek durum; polikistik böbrek hastalığına bağlı böbrek nakli olmak zorunda olan hastada verici olan kardeşi ya da dördüncü dereceye kadar olan akrabada hastalığın bulunma riskinin değerlendirilmesi içindir. Bunun dışında gen analizi istemi tamamen hastanın isteğine bağlıdır.

    Bir önemli nokta da polikistik böbrek hastalığında herkes mutlaka kronik böbrek yetmezliği ile diyalize girmek zorunda kalmamaktadır. Bunun nedeni de etkilenen genetik değişim bölgesi farklılıklarındandır.

    Ama tüm polikistik böbrek hastaları için önerilerimiz aynıdır. Bunlar:

    1- Tuz kullanımını azaltın. Tuz tüketimi özellikle hipertansiyona eğilimli olunması dolayısı ile önemlidir. Tansiyon gelişimi ve böbrek etkilenimini bozan “renin-angiotensin-aldosteron kaskatını aktive etmesi açısından önemlidir. Kist gelişimi ve büyümesinde etkili olan Anti-Diüretik Hormon (ADH) salınımını uyaracaktır.

    2- Su tüketiminizi artırın. Bu uyarımız üre kreatinin değerleri, idrar protein atılımı olmayan hastalar için idamede özellikle önemlidir.

    3-Fazla kilolarınız varsa zayıflamaya bakın. Kilo her kronik böbrek hastalığı sürecinde önem arz etmektedir.

    4- Sigara, kahve, demli çay tüketimi gibi alışkanlıklar diğer böbrek hastalıklarına olan böbreğe olan etkileri, tansiyona olan etkileri ve kısmen kist gelişimi üzerine olan etkileri nedeni ile bırakılması önerilir.

    5-Şakalaşma ile bile olsa spor amaçlı bile olsa darbelerden sırt ve karın bölgenizi koruyun. Kistlerin etkilenimi hayatiyet arz edecek duruma kadar ilerleyebilir.

    6- Ağrı kesici olarak zorunlu hallede paracetamol grubu tercih edin. Diğer ağrı kesicileri mümkün olduğunca tercih etmeyin.

    7-Her türlü ilaç kullanımında nefroloji doktorunuzla irtibatta olun. Kist gelişimi ve böbrek yetmezliğinde ilerlemeye neden olabilecek ilaçlar konusunda uyanık olmak önemlidir.

    8- Fitness gibi yürüyüş gibi hafif sporları tercih edin. Karın bölgesine ya da sırta çarpma, darbe alma riskiniz olan sporlarıve izotonik egzzersiz dediğimiz ağır sporları tercih etmeyin

    Polikistik böbrek hastalığı düzenli takiplerle, ilaç ve diyet önerileri ile sağlıklı bir yaşamı uzun süre sağlayabilirler. Kesin çözüm oluşturacak yani kist gelişimini engelleyen ve böbrek fonksiyon testlerinde artışı durduracak bir ilaç halen tüm çalışmalara rağmen kullanılamamaktadır. Ama çalışmaları devam etmektedir.

  • Böbrek yetmezliği yönünden kontrol olmalı (mıyım) ?

    Böbrek yetmezliği; günlük hayatta kanda üre ve kreatinin değerlerinin yüksek seyretmesi olarak bilinir. Polikliniğimize gelen hastalarla konuştuğumuzda hep dile getirdikleri bol su içerek çözebilecekleriydi. Bu durumun doğru olduğu fakat birde doğru olmadığı süreci zorlaştırdığı durumlar söz konusudur. Böbrek yetmezliği denildiğinde süreç sadece üre kreatinin yükselmesi demek değil, eş zamanlı ya da yalnız idrarda protein atılımı fazlalığıdır. Bir diğer durum ise özellikle diyabetik hasta grubunda karşılaştığımız klinik olarak stabil fakat laboratuvar değerlerinde ön planda sodyum ve potasyum gibi vücut dengesinde önemli rolü olan minerallerimizin dengesizliği ile seyreden tablolar vardır. Bunlar göz önüne alındığında böbrek yetmezliğine geniş bir çerçeveden bakılması gerektiği görülecektir.

    Günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında da yaşam süresi uzamaktadır. Hastalıkların tanı alması da daha kolaylaşmıştır. Çok değil bundan en fazla 20-30 sene önce insanlara eceli ile vefat ettiği belirtilirdi. Bunların bugünün tanı imkanları ve genel durumları göz önüne alındığında büyük çoğunluğunun böbrek yetmezliği nedeni ile kaybedildiğini belirtebiliriz. Bugün ise tüm hastalık tanıları konulabilmekte ve yaşam süreleri ve tedaviler hastalığa ait komplikasyon olarak belirttiğimiz ek rahatsızlıkları beraberinde getirmektedir. Bunların başında diyabet, hipertansiyon, romatizmal hastalıklar(Sistemik Lupus Eritematozus, Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit gibi) sistemik rahatsızlıklar gelmektedir. Bu hastalıkların bir komplikasyonuda böbrek tutulumudur. İlgili hekime kontrollerini aksatmadıkları gibi nefroloji poliklinik kontrollerini de belli periyotlarda yaptırmaları gerekmektedir. Her hastalıkta olduğu gibi erken tanı böbrek yetmezliği hastalıkları içinde en etkin ve en ucuz tedavi yöntemidir. Erken tanı ; sonuçları açısından da yüz güldürücüdür.

    Sağlık Bakanlığı verileri ile düzeltilmiş Türk Nefroloji Derneği 2012 registry sonuçlarına göre ülkemizde sadece hemodiyaliz alan hasta sayısı yıllar içinde çığ gibi artmaktadır. 2011 verilerine göre bu rakam 49309 iken bugün için 60000 civarı bir rakama gelindiği tahmin edilmektedir. Bir diğer tablomuz olan yine Sağlık Bakanlığı verileri ile düzeltilmiş Türk Nefroloji Derneği verilerinde böbrek nakli olan hasta sayısı 2011'e gelindiğinde 2933'e ulaşmıştır. Böbrek nakli; kronik böbrek yetmezliği olan hastalarımız için en iyi tedavi seçimidir. Fakat düzenli poliklinik kontrolleri ya da yılda birde olsa yaptıracağımız check-up takiplerimizde kanda birkaç parametre ve idrar tahlilimizle ne böbrek yetmezliği ile ne de nakil için koşuşturmamıza gerek kalacaktır.

    Yeni düzenlenen kronik böbrek yetmezliği kılavuzlarında evre-1'de hastanın özgeçmişinde ya da soygeçmişinde taş hastalığı, proteinin idrardan kaybı, böbrek yetmezliği öyküsü, diyabet, hipertansiyon gibi böbrek yetmezliği komplikasyonu oluşturabilecek hastalıkların varlığı ilave edilmiştir. Yani bu hastalık ve bulguları olanlarda artık böbrek hastası olarak kabul ediliyor.

    Bunun haricinde günlük hayatta kullandığımız tüm ilaçlar başta ağrı kesiciler ,antibiyotikler olmak üzere hepsi böbrek işlevini etkileme potansiyeline sahiptir. Akut dediğimiz geçici ya da kronik(kalıcı) böbrek yetmezliği sürecine neden olabilirler.

    Tüm bu bilgiler ışığında kanda ve idrarda basit tetkiklerle böbreğimizin durumu hakkında bilgi almak ve önlem alabilmek adına kontrollerimizi ihmal etmeyelim. Sağlıklı güzel günlerde buluşmak üzere.

    Uz Dr Kadir Gökhan ATILGAN

    Nefroloji ve Hipertansiyon Kliniği

  • Hematüri(idrarda kan görülmesi) başıma iş açar mı?

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN; İdrarımızda fark ettiğimiz veya idrar tahlili sonrası haberdar olduğumuz hematüri hakkında bilgilendiriyor.

    Hematüri; kelime anlamı ile idrarda kan görülmesi her yaşta kadın erkek insanın karşılaşabileceği bir durumdur. Bu durum idrar yolu dediğimiz böbrek-üreter-mesane-üretra oluşan sistemin herhangi birinden kaynaklanıyor olabilir. Genellikle masum bir durumdur. Rastlantısal olarak tarama testleri dediğimiz rütin check-up tahlillerinde ortaya çıkabilir. Ya da kişi idrarında kola rengi ve/veya et çalkantı suyu rengi olarak tariflediği görünümü fark etmesi ile polikliniklerimize başvurur. Tahlillerde tespit ettiğimiz hematüri durumuna “mikroskopik”, kişinin fark edip doktora gitme ihtiyacı duyuran duruma “makroskopik” veya “gross” hematüri olarak adlandırırız.

    Fark edilenlerin çoğu masumdur. Bir o kadar insan da mikroskopik hematürisi olduğunun farkında olmadan doktor kontrolleri olmaksızın hayatını idame ettirmektedir. Şanslı olanlar hayatını sorunsuz idame edebilir fakat en erken fark edileip erken müdahele ile çözülebilecek büyük bir problemi ileri safhalarında da görebilir.

    Nedenlerini irdeleyecek olursak :

    1- idrar yolu enfeksiyonu ile birlikte seyredebilir genellikle karın ağrısı,ateş ve idrarda yanma ile birliktedir. Mikroskopik ya da makroskopik olabilir.

    2- halk arasında nefrit olarak bilinen “pyelonefrit” olarak tıpta adlandırdığımız böbreğin dahil olduğu idrar yolu enfeksiyonunda görülebilir. Bir önceki maddedeki bulgu ve şikayetlere ilaveten üşüme-titreme ve kostovebral açı hassasiyeti dediğimiz hekimin tespit edebileceği bulgulara rastlanır.

    3- “nefrolitiazis”, “ürolitiazis” olarak tıpta adlandırdığımız böbrekte ya da idrar yollarının diğer seviyelerinde taş veya kalkül tespitinde görülür. İdrar yolu enfeksiyonu semptomları eklenebilir. Sırta ve kasıklara yayılan ağrı tanıda yardımcı olur.

    4- böbreğin inflamatuvar hastalıkları olarak tarifleyebileceğimiz “glomerulonefritler” bir diğer hematüri nedenimizdir. Hematüri genellikle makroskopiktir, idrarda köpüklenme, ellerde yüzde ayaklarda şişme belirgin semptom ve bulgularıdır.

    5- zorlu egzersiz seansları ya da ciddi yaralanmalar sonrası geçici masum hematüriler görülebilir. Tarif edilen durumların tekrarı olmadığı takdirde hematüri sebat etmez ve ağrısızdır.

    6- ileri yaş erkek hastalarda operasyon gerektirecek kadar büyümüş prostat varlığında da hematüri görülebilir.

    7- mesane, böbrek, prostat dokusuna ait kanserlerde de yine hematüri eşlik eder.

    Bunun yanında regl döneminde olduğunu hatırlatmayan kadınlarda, gıda boyası içeren gıdaları fazla tüketenlerde, kas yıkılımı artışı ile seyreden(zorlu fizik egzersiz, bir kısım ilaçlara bağlı, künt vasıflı travmalar sonrası) durumlarda yapılan idrar tetkikinde yalancı hematüri durumu görülebilir.

    Genellikle tarama testleri ucuz ve kolay erişilebilir olan idrar testleri, kan testleri ve üriner ultrasonografiyi kapsar. İleri vakalarda bilgisayarlı tomografi ya da magnetik rezonans görüntüleme ve hatta sistoskopi ve biyopsi dediğimiz girişimsel işlemler gerekebilmektedir.

    Tedavisine gelecek olursak genellikle nedene yönelik tedavi dediğimiz altta yatan durumun tedavisi yer alır. Glomerulonefritler dediğimiz durumun renal biyopsi ile tespitinde ise ilave olarak immünsüpresif ajanlar dediğimiz preparatları tedavimize ilave ediyoruz.

    Tahlillerde herhangi bir nedene bağlayamadığımız ve biyopsi için yeterli şartları olmayan hastalarımızda da 3-6 ayda bir poliklinik kontrollerimize gelmelerini öneriyoruz.

  • Depresyonun Aşısı Var Mı?

    Depresyonun Aşısı Var Mı?

    Ruh bilimciler depresyonu ruhun nezlesi olarak tanımlamaktadır. Dünya Sağlık Örgütünün çalışmalarına göre 2020′ li yillarda depresyonun insan sağlığını bozan hastalıklar arasında, kalp damar hastalıklardan sonra 2. sırada yer alacağı öngörülmektedir.
    Peki; “bugün canım çok sıkılıyor”  ya da ” hava yağmurlu ve soğuk içim sıkıldı. ” ya da “sevgilimden ayrıldım çok mutsuzum .. ” diyen kişi depresyonda midir?
    Elbette, hepimizin günlük yasamda moralimizi bozan olaylar, gelişmeler ya da haberler olabilir. Gün içindeki ruh halimizin düz bir çizgi gibi hep aynı duyguda olması mümkün olmadigindan, duygu durumumuzun üzgün, mutlu, heyecanlı ya da kaygılı vb. dalgalanmalar göstermesi beklenen bir durumdur. Bununla birlikte 2 – 4 hafta kadar değişmeyen mutsuz ruh hali ve bu ruh halinin gün içinde hiç dalgalanma göstermeden devam etmesi depresyona doğru bir gidişin habercisi olabilir. Ve bu süreçte bir ruh sağlığı yardımı almazsanız bu ruh durumu daha da ağırlaşarak depresyon tablosunun  yerleşmesine yol açabilir. 

    Depresyon sadece ruh durumunuzu etkileyen bir hastalık değil,  uyku düzeninizi, beslemenizi, günlük aktivitelerinizi, sosyal yaşamınızı ve düşünce biçiminizi de etkileyen çok yönlü bedensel bir problemidir. Depresyonun etkilediği sistemleri bakacak olursak bunun yalnızca ruh sağlığımızı değil aynı zaman da beden sağlığımızı da olumsuz etkilediği açıktır.  Depresyonda önce düşünce sisteminiz bozulur. Mutsuz ruh haliyle başlayan durum zamanla depresyona dönüşür. Düşüncelerimiz  başlangıçta  olumsuza doğru odaklanırken  zamanla tamamen olumsuz düşünmeye dönüşür.  Sizin için; geçmişiniz ve bu gününüz   kötü,  gelecek ise  artik umutsuzdur ..  Eskiden zevk aldiginiz hiç bir şey eski tadı vermez. Sanki tüm dünya size karşıymış gibi görünür gözünüze. Olumsuz düşünceler birbiri ardına sıralanarak kar topu gibi büyür zihninizde.  Ardından iştah ve uyku problemleri baş gösterir.  Ya çok yersiniz ya da iştahınız kapanir ve hızla kilo verirsiniz. Uykuya dalmakta güçlük çeker, eskiye göre daha erken uyanır ve yeniden uykuya dalamazsınız. Işe gidip gelmek tam bir işkenceye dönüşür. Yapmayı düşündüğünüz günlük işleriniz dağ gibi büyür gözünüze.  Çalışmaya başlamakta ya da işe, derse  konsantre olmakta güçlük çekersiniz. Kendi öz bakımınız bile size zor gelir. Sosyal yaşamınızdan uzaklaşır, çalan dost, arkadaş telefonlarına cevap vermek istemez nerdeyse tüm günü evde yatarak geçirmek istersiniz. Unutkanliklar başlar, önemli bir randevuyu ya da verilmiş bir sözü unutursunuz. Bazen sevdiğiniz insanların isimlerini ya da anıları hatırlamakta güçlük çekersiniz.  Hatta bazen yaşam gözünüzde anlamını yitirir ve kendiniz o kadar çaresiz hissedersiniz ki ölüm bile geçer aklınızdan. 
    Depresyon,  tıpkı aşı olarak korunabileceginiz ya da erken teşhisle önlemini alabileceğiniz beden sağlığınızı etkileyen hastalıklar gibidir. Depresyon da; henüz bir iki hafta süren mutsuz ruh hali aşamasında iken,  (yani  erken dönemde)  ruh sagligi profesyonelinden alinabilecek yardım ve psikoterapi ile önerebilecek bir ruh sağlığı problemidir. Nezle,  grip olmamak için grip aşısı oluyorsak depresyona yakalanmamak için de bir kaç hafta süren mutsuz ruh hali durumunda  koruyucu tebrik olarak ruh sağlığı uzmanından yardım alınması son derece önemlidir. Böylece yalnızca ruh sağlığınızi değil,  aynı zaman da beden sağlığınızı da korumuş olacaksınız. Çünkü depresyon yalnıza ruhunuzu değil, bedeninizi de hasta eden bir düşmandır.

  • Bir Kaygı Hikayesi

    Bir Kaygı Hikayesi

    “Suzan ve eşi her iş günü olduğu gibi bugün de erken uyandılar.

    Suzan uyanır uyanmaz 16 aylık olan kızının yanına gitti. Kızının nefes alıp almadığını kontrol etti. Suzan bu kontrolü geceleri de ara ara devam ettiriyordu. Sonra kızının üstünü daha sıkı örterek eşi ile birlikte mutfağa geçti.

    Suzan’la eşi kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da Suzan, eşine bakarak “bugün evden çıkıp döneceği süreçte başına bir şey gelecek mi?” endişesini yaşıyordu. Bu sorular aklından sürekli geçiyor ve bunları düşünürken gözleri dolarak göğsünde bir ağrı oluştuğunu hissediyordu.

    Eşi işe gittikten sonra sevdiği programları izlemek üzere televizyonun başına geçti biraz televizyon izledikten sonra ev işlerini yapmak üzere harekete geçti.

    Mutfaktaki işleri ile uğraşırken telefon çaldı ve birden bire kalbi hızla atmaya başladı. Telefonu eline alınca babasının aradığını gördü. O an aklına gelen tek şey annesinin başına kötü birşey gelmiş olacağıydı. Bu düşünce kendisini çok kötü hissetmesine sebep oldu. Korku içinde telefonu açtı. Hemen annesini sordu. Bu sırada kalbi yine hızla çarpıyor ve nefesi kesiliyordu. Annesi ile konuşup sesinin iyi olduğunu duyana kadar bu durum devam etti.

    Telefon konuşmasından sonra annesinin iyi olduğundan emin olsa bile bir gün ona birşey olacağı ve hayatından gideceği düşüncesi aklından geçmeye devam ediyordu. Aynen annesi gibi diğer sevdiklerini ve yakınlarını da düşünmeye başladı. Eşi, çocuğu ya da kardeşleri de aynı şekilde hayatından gidebilirdi.

    Bu sebeple gözyaşlarına hakim olamayıp yaptığı işleri de verimli bir şekilde devam ettiremiyordu. Sık sık gelen ağlama krizleri yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyordu.

    Akşam olup eşi eve gelince birlikte yemek yedikten sonra salona geçip televizyon izlemeye başladılar.

    Haberlerin olduğu kanallara gelince haber içeriklerinden rahatsızlık duyduğunu bildiği için bu kanalları bu kanalları hızlıca geçiyordu. Haberlerdeki olumsuz olayların kendisinin ya da ailesinden birisinin başına geleceği endişesi ile gece uykuya dalmakta zorluk çekiyordu.

    Suzan son 1 aydır bu problemle yaşamaya çalışıyordu…”

    Yukarıdaki kısa hikaye bir kısmınıza tanıdık gelmiş olabilir.

    Öncelikle ülkemizde ve dünya genelinde en yaygın şekilde görünen psikolojik rahatsızlıklardan birinin anksiyete(kaygı) bozukluğu olduğunu ve bu problemin erkeklere nazaran kadınlarda daha sık görüldüğünü söylemekte fayda var.

    Peki bu anksiyete(kaygı) bozukluğu tam olarak nedir? Ne gibi belirtileri vardır? şimdi kısaca ondan bahsedelim…

    Anksiyete; Bireylerin yaşantılarında muhtemel bir durum/olaya karşı tedbirli olma durumudur.

    Bu tedbirli olma hali bireyin kendisine veya çevresine karşı tehlikeli bir durum ile karşılaşma ihtimali konusundaki tepkisidir.

    Bir durum veya olayın tehdit olarak algılanması bireyde; davranışsal, bilişsel ve bedensel uyarılma hali görülmektedir. Uyarılan bireyde tehdit olarak algılanan duruma karşı korku ve endişe oluşur.

    Ayrıca sıklıkla korku ve endişe bir takım bedensel belirtilere eşlik eder. Hızlı kalp atışları, vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ağrı ve  nefes alamıyor hissi bu rahatsızlığın tipik belirtilerindendir.

    Bunlara ek olarak bilişsel olarak hissedilen tehdit algısı oluşabilecek en kötü senaryo ile güçlü bir endişe hissi uyandırır.

    Bu endişeli düşünceler zihinsel meşguliyet ile birlikte bireyin günlük yaşantısında işlevselliğini ve duygu durumunu negatif bir şekilde etkiler.

    Bu tür bireylerde; isteksizlik, keyif alamama, kalabalık ortamdan kaçınma, halsizlik, uyku problemleri, kilo verme/alma durumları hayat kalitesinin düşmesine sebep olur.

    Yukarıdaki hikayede görüldüğü gibi; bu tür problemler yaşayan bireylerde, kendisinin veya çevresindeki bireylerin hasta olabileceği, zarar göreceği, kaza geçireceği, başına/başlarına en kötü şeylerin gelebileceğine dair düşünceler zihnini kurcalar ve birey bu düşüncelerinin varlığından sürekli endişe ve korku hisseder.

    Kaygılarınızı kontrol altına almanız hem sizin hem de çevrenizin daha rahat bir nefes almasına yardımcı olacak; onlarla geçireceğiniz zamanları daha kaliteli hale getirecektir.

    Hepinize sağlıklı, mutlu bir yaşam dilerim.

  • Stres ve Başetme Yolları

    Stres ve Başetme Yolları

    Stres kişinin bedensel ve ruhsal olarak durumu kendisi için tehdit olarak algılaması ve karşılaştığı olaydan zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. Tehdit ve zorlamalar karşısında kişi kendini korumaya yönelik olarak harekete geçme eğilimindedir. Bir tehlike ile karşı karşıya kalan kişi başa çıkamayacağına inandığı bu tehlikelerden uzaklaşmaya çalışır, başa çıkacağına inandığı tehlikelerle savaşır ve böylelikle yeni duruma uyum sağlamaya çalışır. Kişinin tehdit olarak algıladığı stres durumunda bedensel ve psikolojik olarak birtakım tepkiler verir.

    Stres konusundaki çalışmaların bazıları strese sebep olan olaylara yönelmiş, bazıları ise bu olayların psikolojik tepkileri ve davranışsal tepkileri üzerinde yoğunlaşmıştır.

    Stresin belirtileri ve etkileri

    1.Fiziksel belirtileri

    ∙Kalp çarpıntısı
    ∙Ellerde terleme
    ∙Kaslarda gerginlik
    ∙Bedenin değişik bölgelerinde ağrılar
    ∙Sindirim sistemi rahatsızlıkları
    ∙Yorgunluk ve halsizlik belirtileri
    ∙Uyku düzeninde sorunlar.

    2.Duygusal belirtileri

    ∙Huzursuzluk
    ∙Endişeli ruh hali
    ∙Çökkünlük
    ∙Gerginlik
    ∙Sinirlilik hali
    ∙Öfke ve düşmanlık duygularının yaşanması

    3.Zihinsel belirtileri

    ∙Dikkati toplamada güçlük
    ∙Unutkanlık
    ∙Aklın karışık olması
    ∙Olumsuz düşünceler üzerine odaklanma
    ∙Kendisiyle ilgili değersizlik hissi.
    ∙Terk edilmişlik duygusu
    ∙Kendine güvende azalma
    ∙Başarısızlığa odaklanma
    ∙Aşırı hayal kurma
    ∙Karar vermede güçlük çekme.
    ∙Sosyal çevrenin fikirlerinin öneminin artması

    4.Davranışsal belirtileri

    ∙Sosyal ilişkilerden uzaklaşma veya sosyal ilişkilerin bozulması
    ∙Stres yaratan durumdan uzaklaşmak.
    ∙Basit olan yola yönelmek
    ∙Çevredeki kişilerle sürekli olumsuz içerikli konuşmalar yapmak
    ∙İyi yaptığı şeyler konusunda bile tereddütlü yaklaşmak.
    ∙Daha önce zevk aldığı etkinliklerden eskisi kadar zevk alamamak.

    Stresin derecesi duruma göre değişmektedir.

    •Stres hayatımızda başarı için belli derecede olmalıdır.
    ( Dolayısıyla stres yaratan durum karşısında kişi stres yönetimini iyi bilmelidir.)
    •Stresin genel bir derecesi yoktur.
    •Özneldir kişiden kişiye değişir.
    •Kişi stres kaynaklarını bilmeli ve bunlara yönelik kendi imkanları ölçüsünde tedbirler almalıdır.
    •Hayatımızı kötü etkileyen stresten kurtulmak için sağlık,spor,eğitim ve yakın çevre gibi kişiyi destekleyici durumlardan yararlanılmalıdır.
    •Stresin derecesi stres yaratan durumun kişiyi ne kadar süre etkilediğiyle doğru orantılı olarak değişir.
    •Kişiyi stres altında hissettiren durumun önemi, derecesini belirlemektedir.
    •Yakın çevrenin düşünce ve fikirleri kişinin stres derecesini etkilemektedir.

    Yukarıdaki durumlar kişinin stres derecesini etkileyen birtakım durumlardır. Ancak stresin derecesi kişinin yaşadığı duruma göre de şekillenebilir.

    Stres kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren , çevresiyle ilişkileri bozan, fizyolojik rahatsızlıklara neden olan,kişinin mutsuz bir yaşam sürmesine neden olan önemsenilmesi gereken bir durumdur. Kişinin stres durumuyla baş etmedeki en önemli etken ise kendisiyle ilgili düşüncelerindeki değişikliğe yönelik çalışmanın yapılmasıdır. Kişi kendi içsel değerlendirmesinde daha olumlu ve yapıcı olmalıdır. Kendisine yönelik acımasız eleştiriler yerine yapabileceklerinin farkına varıp kendini o yönde geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmalıdır. “Başarılı olamam” yerine “Başarılı olmak için ne yapabilirim” gibi cümleler kurmak fayda sağlayacaktır. Kişi olumlu yönde desteklenmelidir.

    Stres ile baş etme de kişi kendini çok iyi tanımalı ve kendini rahatlatan durumları , nelere tepki vereceğini , nelere sinirlendiğini çok iyi bilmesi gerekmektedir.

    Stresle baş etme yöntemleri

    ∙Dengeli beslenme , düzenli spor ve uyku kişinin strese karşı direncini arttıracaktır.
    ∙Nefes alma ve gevşeme egzersizleri yapmak rahatlama anlamında fayda sağlayacaktır.
    ∙Kişi kendinin olumlu yönlerini görmeye çalışmalı
    ∙Kişi kendisine olan güvenini arttırmaya yönelik olarak yapabileceği ve zevk aldığı işlerle ilgilenme konusunda adım atmalı.
    ∙Gereksiz rekabetten kaçının.
    ∙Güler yüzlü olmaya gayret gösterin.
    ∙Gerçekçi hedefler koyun
    ∙Kapasitenizi ve sınırlarınızı iyi değerlendirin.
    ∙Sosyalleşebileceğiniz ortamlarda bulunun.

    Ve en önemlisi kendinizle ilgili düşüncelerinizde olumlu olun.

  • Evlilik, Sorunlar ve Çözümler

    Evlilik, Sorunlar ve Çözümler

    Evlilikler genellikle büyük aşklarla başlıyor ve maalesef büyük kavgalarla sonlanıyor. Evlenen kişiler “eş” lerini bir müddet sonra “karşıt” olarak görmeye başlıyorlar. Aslında bu durum evlilik öncesinde bir çok sinyaller verse de kişiler bunlara görmek istememektedir. Kendiliğinden düzeleceğine olan inançları tamdır. Aslında evlenince aynı evin içerisine girince bunların hepsinin düzeleceğini düşünmektedirler. Asıl gerçek olan ise bu sorunların çözülmediği takdirde aynı evin içerisinde başka sorunlarla birleşerek büyüyeceğidir.

    İki ayrı bireyin farklılıklarının olması gayet doğaldır. Ancak bu farklılıklar sorunlar yumağına dönüşüyorsa orada yanlış giden bir durum var demektir. Yanlış giden durumu tespit edip bu sorunlarla birlikte savaşmak önemlidir. Evliliklerinde sorunlar yaşayan çiftler bunları çözmek yerine sorunu görmezden gelme eğilimi içine girebilmektedirler.Aslında sorunlar çiftler için birer fırsata dönüşebilir. Birlikte çözdükleri her sorun çiftlerin birbirlerine olan bağlarını artıracaktır.

    Evliliklerin Başlangıcı

    Evlenmeden önce konuşulmamış ve halledilmemiş sorunlar yumağıyla bir evliliğe başlamak, aslında ne zaman biteceği belli olmayan ama eninde sonunda bitecek olan bir işe başlamak gibidir. Evliliğe başlamadan önce çatışma anlarında neler yaşandığı, yaşanan iletişim sorunlarının nasıl çözüldüğü, çiftlerin sorunları konuşabilmesi ve ortak çözümler bulabiliyor olması, kriz durumlarındaki davranış tarzları, anlaşmazlıkların çözümünde neler yapacakları vb. gibi konuların gözlemlenmesi ve belirlenmesi çok önemlidir. Aslında bu gibi durumlar çiftler için sessiz ama önceden deneyimlenmiş bir anayasa niteliğindedir.

    Evliliklerdeki Davranış Tarzlarındaki Farklılıkların Nedeni

    Evliliklerde erkek ve kadın farklı davranış tarzları sergilemektedir. Eşlerin beklentileri ve yaklaşımları cinsiyetlerine bağlı olarak tepkilere dönüşmektedir. İşin özü erkek ve kadın toplumun kendisine yüklediği şekilde tepkiler verme eğilimde olabiliyor. Dolayısıyla toplumun erkeğe ve kadına yüklediği kimlikler evliliklerde kişilerin davranış tarzlarını etkilemektedir. Evlilik erkek ile kadın arasında bir güç savaşına bir rekabete dönüşebilmektedir. Bu durum yaşanan problemlerin çözümünden çok problemlerin büyümesine neden olmakta ve yaşanan problem bir kriz haline dönüşebilmektedir. Evliliklerde erkek; başarı ve güce önem verirken, kadın ise sevgi ve iletişime daha çok önem vermektedir.

    Evliliklerde Yaşanan Sorunların Çözümü

    Yaşanan sorunların çözümünün en önemli şartı her iki tarafından sorunun çözülmesi istiyor olması ve çözüme aynı oranda katkı sağlayacak olmasıdır. Aksi takdirde tek tarafın çabası sorunların çözümü için yeterli olmayacaktır. Çiftler yaşanan sorunlarda kendi çözüm önerileri sunabilirler. Ancak en sağlıklı olan durum birlikte ortak bir çözüm bulmaktır. Bulunan çözümler birlikte değerlendirilmeli ve uygulanmalıdır. Çözüm çiftlerden birine uymadığı takdirde yeni bir çözüm için birlikte çaba sarf edilmelidir.

    Evlilik Birlikteliğini Zedeleyen Sorunlar
    * İletişimde yaşanan sorunlar
    * Çatışma çözme konusunda yaşanan aksaklıklar
    * Uzlaşma kültürünün oluşmamış olması
    * Şiddet içerikli davranışlarda bulunmak
    * Eşlerin aileleriyle ilgili sorunlar
    * Bağımlılık problemleri
    * Arkadaş ilişkileri
    * Maddi sıkıntılar
    * Psikolojik problemler

    Evlenme ve Boşanma İstatistikleri

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2006-2015 dönemini kapsayan 10 yılda Türkiye’de toplam 6 milyon 90 bin 212 çift evlendi, 1 milyon 151 bin 591 çift de boşandı.

    2006 yılında binde 1,35 düzeyinde olan kaba boşanma hızı (belli bir yıl içinde her bin nüfus başına düşen boşanma sayısı) 2015 yılında binde 1,69’a yükseldi, kaba evlenme hızı (belli bir yıl içinde her bin nüfus başına düşen evlenme sayısı) da binde 9,17’den binde 7,71’e geriledi.

    Boşanma nedenlerine baktığımızda geçen yıl 131 bin 830 boşanmanın yaklaşık yüzde 97’sinin sebebi “geçimsizlik” olarak kayıtlara girdi. Bunu terk, zina, akıl hastalığı, kötü muamele, cürüm, haysiyetsizlik ve diğer nedenler takip etti.

    Evlilikte en tehlikeli dönemin ilk 5 yıl olduğunu ortaya koyarken, geçen yıl gerçekleşen boşanmaların yüzde 39,4’ü, 2006 yılında ise yüzde 42,5’i evliliğin ilk 5 yılı içinde gerçekleşti.

    İstatistiklere bakıldığında ilk yılların evlilik için çok önemli olduğu ortaya çıkıyor. İlk yıllar çiftlerin ilişki şeklinin oluştuğu yıllardır. Bu ilişki şekli oluşurken yaşanan durumlar karşısında sergiledikleri tutum ve davranışlar aslında ilişkinin devamına ve bitişine kararı oluşturan aşamadır.

    Evlilik Birlikteliği Sağlıklı Olarak Yürütmenin Kuralları

    1- Her türlü durumda iletişimi kesmemek: Çiftlerin yaşadıkları sorunlarda konuşmama eğiliminde olması sorunun çözümün engelleyen bir unsurdur. Dolayısıyla sorunun çözülmesi veya çözüme ulaşacak yöntemlerin bulunması için iletişim devam etmelidir.
    2- Güçlü bir iletişim bağınızın olması: Çiftler arasında güçlü bir iletişim bağı varsa çözülemeyecek sorun yok demektir. İki tarafında iletişim kanalları açık ise ve olumlu bir iletişim yöntemi kullanılıyor ise sorunlar oluşmadan çözüm kendiliğinden gelecektir.
    3- İyi bir dinleyici olmak: Tarafsız ve ön yargısız bir dinleyici olmak anlatan kişinin rahatlamasını sağlayacağı için bazen sorunların oluşmadan önlenmesine yardımcı olacaktır.
    4- Ön yargılardan arınmak: Ön yargı iletişimi engelleyen unsurlardan biridir. Ön yargı karşı tarafın aktarımı olmadan tahminlerde bulunarak yapılan davranışa, söylenecek söze karşı tarafın anlam katmasına izin vermeden peşin hükümler vermektir. Bu durum olayları olduğundan daha farklı görmemize ve değerlendirmemize daha farklı yapmamıza neden olur.
    5- Güven, sevgi ve saygı bağının kuvvetli olması: Çiftlerde güven ilişkisinin oluşmuş olması, sevgi ve saygı bağının kuvvetli ilişkide yaşanabilecek sorunların çözümümün daha hızlı olmasına katkı sağlayacaktır.
    6- Rollerin belli ve paylaşılmış olması: Evdeki rollerin iyi paylaşılmış olması çok önemlidir. (Ekonomik meseleler kimin üzerinde, yemek ve temizli işlerini kim yapacak, çocuğu okuldan kim alacak, kararları kim alacak vb. konular)
    7- Düzenli cinsel yaşam: Düzenli cinsel yaşam kişileri birbirine yaklaştırır ve aralarındaki bağı arttırır. Birbirine yaklaşan ve bağı kuvvetli çiftler yaşanacak sorunlara çözüm odaklı bakacaklardır.
    8- Sürprizlerle ilişkinin renklendirilmesi: Sürpriz herkesin hoşuna gider ve insana kendisini değerli hissettirir. Kendini değerli hisseden kişi durumlar karşısında tepkilerini daha olumlu yönde verecektir.
    9- Değişim yapılacaksa değişime kendinizden başlayın. Bir değişim istiyorsak bunu karşımızdakine göstermemiz gerekir. Onun için ilk önce kendimizde değişiklerle başlamalıyız.
    10- Yargılayıcı, suçlayıcı ve emir içeren cümlelerden uzak durmak. Bunların yerine kabullenici ve sevgi cümlelerinizi yaşamınıza sokmak.

    Sorunlar yaşamın her aşamasında her dönemin var olacaktır. Önemli olan sorunları nasıl çözmek istediğimizdir.