Etiket: Durum

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon aslında bir ruh halini tanımlayan sözcüktür. Ancak aynı zamanda psikiyatrik bir bozukluğu tanımlamak amacıyla da kullanıldığından giderek bir hastalık adı halini almıştır. Bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır. Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissedebilir. Depresyon hastalığının gündelik olağan moral bozukluğu veya demoralizasyondan farkı kişinin sadece:

    • Duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi değil ama yanı sıra
    • Düşünce olarak durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması, kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi,
    • Davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve
    • Bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır.

    Gündelik olaylar mutlaka insanların ruh halini olumsuz etkilemektedir, ancak depresyondan farkı, kişinin bu durumu çözümsüz görmemesi ve kendisini de yetersiz hissetmemesidir. Gündelik olaylarda morali bozulan kişi olumlu gelişmeler ile kendisini yeniden iyi hissederken, depresyon hastalığındaki kişi olaylara bağlı olarak kendini daha iyi hissetmez. Depresyon, belirli durum ya da olaydan çok, kişinin kendini içinde hissettiği süreğen bir çöküntü durumudur. Bu nedenle tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım olmaktadır.

    Depresyon hastalığının yaygınlığına bakıldığında, 2010 yılı başında yayınlanan bir çalışmaya göre toplumda %8-10 arasında görülmektedir. Yaşam boyu hastalanma riski ise erkeklerde on erkekten bir tanesi, kadınlarda ise her dört veya beş kadından bir tanesi yaşamlarında en az bir kez depresyon hastalığına yakalanacaklardır.

    Depresyon toplum hayatımızı tüm alanlarda olumsuz yönde etkiler

    -Artan intihar olayları

    – Konsantrasyon bozulmasına bağlı oluşan ölümcül kazalar

    -Alkol ve uyuşturucu tüketiminin artması

    -Verimlilik azalması ve kariyer kaybı

    – Okul performans kaybı

    -Aile parçalanmaları

    -İş kazalarında artış

    – Depresyon sonucu kalp-damar sistemini ilgilendiren veya benzeri bedensel (psikosomatik) rahatsızlıklar da görülür.

    Genel olarak depresyon farklı ağırlık derecelerine göre üçe ayrılır:

    Hafif depresyon: Büyük zorluklarla da olsa kişilerin günlük yaşantılarını (örneğin iş, boş zaman, aile içindeki görevler) idame ettirmeleri mümkün olur.
    Orta şiddette depresyon: Çalışma becerisi büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Sosyal ilişkiler de giderek daha çok azalır. İşlevsellikte kayıplar yaşanır.

    Ağır depresyon: Bu durumdayken çalışmak, ev işlerini halletmek veya sosyal aktivitelerde bulunmak genelde mümkün değildir. Kişi kendisinde işlerini halledebileceği enerjiyi bulamaz.

    Ağırlık dereceleri, mevcut şikayet veya belirtilerin sayısına göre belirlenir. Bir hafif depresyonda toplam on belirtiden en az dördünün, bir ağır depresyonda ise toplam on belirtiden en az sekizinin görülmesi gerekir.

    Depresyon için risk etkenleri nelerdir?

    • Erken ebeveyn kaybı
    • Madde ve alkolün kötüye kullanımı
    • Anksiyete bozuklukları
    • Kadın olmak
    • Düşük sosyoekonomik düzey
    • Ayrı yaşama, boşanmış olma
    • İşsizlik (İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında, işte verimliliğin azalmasının önemli sebeplerindendir)
    • Daha önce depresyon geçirmiş olma
    • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri yaşama
    • Kişilik yapısı, mizaç
    • Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
    • Bazı ilaçlar
    • Tıbbi hastalıklar
    • Hormonal değişiklikler

    Depresyonun klinik belirtileri nelerdir?

    Klinik depresyonun temel niteliği hoş olmayan duygu durum, ilgi ve zevk azlığı, umutsuzluk ve karamsarlıktır. Kişiler derin bir üzüntü yaşarlar. Gelecekleri ve yaşadıkları ile ilgili olarak hep kötümser düşünürler. Kişide depresif duygu durum ile birlikte değişik etkinlik ve sorumluluklara karşı ilgi kaybı izlenir. Olağan etkinliklerden zevk alamaz. İş, özel zevkler, bireysel ilişkiler, cinsel aktivite de dahil olmak üzere hiçbir şeyden zevk alamazlar. Bazı kişilerde önde gelen belirti bunaltı olabilir. Anksiyete (bunaltı, kaygı) düzeyi çok artabilir, ajitasyon (huzursuzluk) gösterebilirler. Genel olarak ilgileri azalır. Umutsuzluk ve çaresizlik duyguları o kadar yoğun olabilir ki düştükleri bu durumdan hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını düşünebilirler. Depresif kişiler basit günlük aktiviteleri bile yapmakta güçlük çekerler. İş, aile, para ve kendi sağlıkları ile aşırı biçimde kafaları meşgul olur. Enerji düzeyi azalır. Bazı kişilerde önde gelen belirti somatik belirtiler olabilir. Tepkisel davranırlar.

    *Umutsuzluk, kötümserlik, benlik saygısında düşme ve suçluluk duyguları intihar düşünce ve eylemlerini uyarır. Sevilenle yeniden birleşme düşünceleri ortaya çıkabilir.

    *Düşünce içeriğinde geçmiş olaylar önemli bir yer tutar. Yoğun anksiyete (bunaltı, kaygı) belirtilerinin depresyon olgularında intihar girişimleri için belirleyici bir etken olduğu ileri sürülmektedir. İntihar düşünceleri ve girişimleri depresyonun önemli belirtilerindendir. Depresyon vakalarının en az yarısı tanı konamadığından dolayı tedavi edilemez. Tedavi edilemediğinde depresyonun şiddeti artabilir ya da intihar ile sonuçlanabilir. DSÖ, depresyonun yaygınlığının yetişkin nüfusta %5 civarında olduğunu belirtmiştir. Bu oran dünyada yaklaşık 350 milyon kişiye denktir.

    *Depresif olguların çoğunda duygu durum değişiklikleri ile birlikte iştah ve kilo kaybı bulunur.

    *Uyku bozukluğu depresyonun çok sık karşılaşılan bir belirtisidir. Dalgınlık, unutkanlık olabilir. Bazen ağır olgularda aklından geçenlerle dış dünyada olanlar birbirine karıştırılabilir.

    Majör Depresif Bozukluk Tanısı ve DSM-V (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı)  

    • Tanı Kriterleri

    *Üzüntülü duygu durumu ya da her zamanki etkinliklerle alakalı zevk kaybı bunlarla beraber aşağıdakilerden en az 5 belirti:

    *Çok fazla ya da çok az uyuma

    *Psikomotor yavaşlama ya da yerinde duramama

    *Yüzde 5 ten fazla ağırlık kaybı ya da artışı

    *Enerji kaybı

    *Değersiz ya da aşırı suçlu hissetme

    *Odaklanma, karar alma ya da düşünme güçlüğü

    *Yineleyen ölüm ya da intihar düşünceleri

    *Belirtiler 2 hafta boyunca günün büyük bölümünde her gün görülür.

    *Belirtiler önemli bir kayba gösterilen normal tepkiden farklıdır ve şiddetlidir.

    Depresyon tanısı nasıl konur?

    Depresyon tanısı koyabilmek için anlatılan belirtilerin tamamının bulunması gerekmez. Yukardaki belirtilerden bir küme işlevselliği bozacak kadar ağır ise ve başka nedenlere bağlanamıyorsa tanı konur. Tanı için uygulanan testlerin sonuçları ve klinik gözlem oldukça önemlidir.

    Depresyonun Diğer Belirtileri

    *Kolay kızma

    *Tahammülsüzlük

    *Gürültüden rahatsız olma

    *Somatik belirtiler

    *Obsesyonlar

    *Anksiyete

    *Ağrı/Cinsel işlev bozuklukları

    Çocuklarda depresyon görülür mü?

    Evet. Çocukluk döneminde de depresyon görülebilir. Tedavi edilmemesi halinde uzayabilir ve erişkinlikte de sürebilir. Çocuklarda depresyon belirtileri bazen erişkinliktekinden ayrılabilir. Okul reddi, hastalık uydurma, ebeveynlerini kaybetme kaygısı, okul sorunları biçiminde kendini gösterebilir.

    ÇOCUKTA BELİRTİLER

    -Bedensel yakınmalar

    -Sinirlilik

    -İşitsel varsanılar

    -Kaygı bozukluğu

    -Fobiler

    • ERGENLİKTE BELİRTİLER

    -Aşırı tedirginlik ve huzursuzluk

    -Öfke patlamaları

    -Çabuk sıkılma

    -Dikkat dağınıklığı

    -Antisosyal davranış

    -Madde kötüye kullanımı

    -Okuldan kaçma

    -Okul başarısızlığı

    -Gelişigüzel cinsel ilişkiler

    -Azalmış hijyen

     YAŞLILIKTA BELİRTİLER

    -Bilişsel belirtiler (Bellek yitimi, yönelim bozukluğu, konfüzyon)

    -Psödodemans (Yalancı Bunama)

    -Apati (İlgisizlik)

    -Çelinebilirlik (Dikkati Yoğunlaştıramama)

    Depresyonun seyri nasıldır?

    Depresyon olgularının % 85 ya da daha fazlası bilinen olağan tedavi yöntemlerinden yararlanır. Tedavi edilmeyen olgular ise 6-24 ayda düzelirler. % 5-10 kadar olguda ise iki yıldan fazla sürer. Tedavi ile bu süre birkaç hafta ile birkaç aya indirilebilmektedir. Tedaviye erken başlamak yanıt alma süresini kısaltır.

    Depresyonun tedavisi nasıldır?

    Antidepresan ilaç tedavilerinin yanında hastalara psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedaviler psikanaliz denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile bilişsel-davranışçı terapi denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir.

    Sonuç olarak, depresyon psikiyatrik hastalıklar için en yaygın olan ve en çok yeti kaybına yol açan hastalıklardan birisidir. Doğru tanınıp etkili tedavi edildiğinde bir toplum sağlığı sorunu yaratmamaktadır. Oysa, uzman olmayan kişiler tarafından uygun biçimde tedavi edilmeyen depresyon pek çok başka soruna yol açmaktadır.

  • Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu

    Okuldan Kaçmak, Okul fobisi, okul korkusu veya okul reddi ifadelerinin hepsi okula gitmek istemeyen çocuklar için kullanılmasına rağmen bu duruma neden olabilecek pek çok farklı neden olabileceği unutulmamalıdır.

    Sıklıkla her eğitim döneminin başında pek çok çocukta görülebilen bu durumun pek çok aile tarafından “anne ve babasından ayrılmak istememe durumu” gibi algılanma eğiliminde olmasına rağmen çocuğun okula gitmek istememesine neden olabilecek pek çok farklı durum söz konusu olduğu unutulmamalıdır.

     

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu nedir?

    Çocuğun okula giderken endişe belirtilerini yoğun olarak hissetmesi durumu olarak açıklanabilir. Yapılan çalışmalarda okul yaşı çocuklarının yaklaşık yüzde 5 inde görülebilen bir sorun olduğu ortaya konulmuştur. Okul öncesi dönemde ise gelişimin bir parçası olarak çocukların çoğunda görülen bir durum olduğu ifade edilebilir. Bu süreçte en önemli faktör tüm çocukların ilk kez anne ve babasının onun her ihtiyacını belirli bir rutin içerisinde karşıladıkları ev ortamında uzaklaşarak okul gibi bilinmez, kuralların olduğu ve ilk kez karşılaştıkları bir yapıya ilk kez geldiklerinde endişe
    yaşayabilecekleridir. Örneğin yapılan çalışmalarda okul öncesi dönemde çocukların yüzde 80’nin de bu durumun görülebileceği ifade edilmektedir.

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu Nedenleri Nelerdir?

    Okul fobisi veya okul korkusunun en sık nedeni ayrılık kaygısıdır. Ayrılık kaygısı çocuğun normal gelişimsel basamaklarında hemen her zaman görülebilen bir durumdur. 1 yaş civarında başlayan ayrılık kaygısı yaşayan çocuklar yalnız kalmak istemezler ve sürekli olarak bakım verenlerinin yanında olmak isterler. Bu anneden, babadan ayrılma endişesi 13. aya kadar giderek artış göstermesine rağmen 2 yaşından sonra azalarak kaybolur. Ayrılık kaygısı bozukluğu daha sonraki gelişimsel basamaklarda daha az şiddette görülmesi gerekmesine rağmen bu endişeyi yoğun olarak yaşaması nedeni ile sosyalleşme süreçlerinin bozulması durumudur. Diğer bir tanımlama ile ayrılık kaygısı bozukluğu; bağlanma objesinden gerçek veya hayali bir ayrılığa, günlük yaşam aktivitelerini bozacak seviyede verilen anormal düzeyde tepki durumudur.

  • Çocuklarda Kaygı Bozuklukları

    Çocuklarda Kaygı Bozuklukları

    Kaygı bozukluğu; Herkeste var olan kaygının daha yoğun ve işlevsiz olmuş haline verilen isimdir bu duruma kaygı bozukluğu denilmektedir.

    Kaygı bozukluğu, gece geç saatte ıssız bir sokakta yürürken kaygı duygumuz bizi korur ve hızlı bir şekilde evimize yönlendirir. Burada yaşanılan kaygı bizi koruyan, işlevi olan bir kaygıdır. Ancak gündüz, herkesin olduğu bir ortamda tıpkı gecedeki gibi kaygı duymak ve hemen eve gitmek işlevini yitirmiş bir kaygı olabilir.

    Kaygı bozukluğu durumuna bir başka örnek vermek gerekirse yangın alarmı örneği kaygı bozukluklarını çok güzel açıklamaktadır. Yangın alarmları yangın çıktığı zaman kişileri uyaran, koruyan bir mekanizmadır ve sadece yangın durumlarında sinyal vermesi beklenir. Ancak yangın alarm sistemi bozulmuş ise her türlü etmene karşı sinyal vermeye başlar ve kişileri yanıltır. Kaygı bozuklukları da bu duruma benzetilebilir. Yerinde duyulan kaygı bizi korurken, ortada tehdit yokken duyulan yoğun kaygı bizi sürekli yanıltır ve yanlış baş etmemize yol açar. Yetişkinlerde sıklıkla görülen kaygı bozukluğu çocukluk döneminde de karşımıza çıkmaktadır. Tıpkı yetişkinlerde olduğu gibi çocukların da bazen yoğun bir şekilde belirli bir duruma karşı kaygı/korku yaşadığını ve bununla baş etmek için uygun olmayan yöntemleri seçtiklerini görürüz.

    Kaygı Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir?

    Çocukluk döneminde yaygın olarak;

    • Ayrılık kaygısı,
    • Sosyal kaygı,
    • Yaygın kaygı,
    • Özgül fobiler görülmektedir.

    Kaygı bozukluğunun her birinin belirtileri kendisine özeldir. Temelde ortak yönleri ise çocuğun yaşıtlarına oranla belirli durumlara karşı yoğun kaygı yaşaması ve bu kaygıyı yönetmekte kullandığı işlevsiz baş edim yöntemleridir.

    Ayrılık kaygısında çocuk kendisine bakım veren kişiden ayrılma konusunda yoğun kaygı yaşar. Genellikle bakım verenini bir daha göremeyeceğine, onların veya kendisinin başına bir şey geleceğine yönelik düşünceler taşır. Bunlara bağlı olarak da bakım vereninden ayrılmak istemez. Zorunlu ayrılık olduğu durumlar da ise yoğun kaygı duyar, ağlar veya içe kapanır.

    Sosyal kaygıda çocuk yaşıtları ile iletişim halinde kalmaktan, özellikle yaşıtları arasında herhangi bir performans sergilemekten aşırı kaygı duyar. Genellikle bu tip durumlardan kaçınır. Bu çocuklar sınıf öğretmenleri tarafından genelde sessiz sakin ve katılımı az çocuklar olarak tanımlanırlar. Sınıf içinde parmak kaldırmaktan, sunum yapmaktan, oyunlarda yer almaktan, kendi fikrini belirtmekten sıklıkla kaçınırlar.

    Yaygın kaygıda çocuk belirli bir konu hakkında değil, birçok konu hakkında sürekli olarak kaygı duyar. Haberlerde duyduğu, arkadaşlarından duyduğu birçok konuda hemen kaygıya kapılabilirler. Olumsuz her duruma karşı hassastırlar. Bu kaygı bozukluğuna sahip çocuklarda sıklıkla kendi sağlıkları, annesinin ve babasının sağlığı hakkında kaygılı olma durumu da görülür.

    Özgül fobiler de ise çocuk sadece spesifik bir objeye, bir duruma karşı yoğun kaygı duyar ve o durum veya o obje ile karşılaşmaktan sürekli olarak kaçınır.

    Kaygı Bozukluğu Nasıl Tedavi Edilir?

    Kaygı bozukluğu tedavisinde etkililiği kanıtlanmış en iyi terapi ekolü bilişsel davranışçı terapilerdir.  Kaygı bozukluğu tedavisinde terapist ve çocuk arasında yeterli işbirliği ve güven ilişkisi oluştuktan sonra kaygı duyulan obje, durum ile çocuk karşılaştırılır ve önceden kullandığı işlevsiz baş edim yöntemleri kullandırtılmaz. Kaygı bozukluğu, halk arasında “maruz kalmak” olarak adlandırılan bu yöntem aslında bir tür kaygı duyulanlarla karşı karşıya getirmek olarak adlandırılabilir. Maruz kalmak daha pasif ve travmatik bir tanımlamadır. Karşı karşıya getirmek ise çocuğun isteği dahilinde, kademeli olarak yapılan ve bir uzman eşliğinde yapılan bir yöntemdir. Bu oldukça hassas bir yöntemdir, uzman olmayan kişiler tarafından yapılması çocukta kalıcı etkilere yol açabilir.

    Kaygı bozukluğu tedavisinde aileler, çocukları kendilerine kaygılarından söz ettiklerinde son derece kapsayıcı ve anlayışlı davranmalılardır. Kaygı bozukluğu olan çocuklarını yaşadıkları kaygılar hakkında eleştirmemeli ve duygularını ifade etmelerini teşvik edici şekilde davranmalılardır. Özellikle bilişsel davranışçı terapiler ekolünde anneler ve babalar terapistlerin yardımcıları olurlar ve gerektiğinde psikoterapi seansı içerisinde yapılanların evde de yapılması için çocuğa yardımcı olurlar.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon, bir kişilik özelliği ya da “şımarıklık” değildir.

    Depresyon, kişinin “kendisinin halletmesi gereken” basit bir durum değildir.

    Sağlıklı insanlar, istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan olaylar karşısında; karamsarlık, sıkıntı, üzüntü, keder gibi duygusal tepkiler verdiğinde, bu duygulara depresif duygular denir. Depresif duygular hayatın normal bir parçasıdır, çoğu durumda kendiliğinden kaybolur.

    Majör Depresyon ise beyni etkileyen ciddi bir hastalıktır. Beynin belirli alanlarında ortaya çıkan kimyasal dengesizliğin hastalığın ortaya çıkışından sorumlu olduğu düşünülmektedir.

    Hastalık olarak tanı konması için, kişinin şikayetlerinin en az iki haftadır sürüyor olması ve mesleki ve sosyal hayatını belirgin şekilde etkiliyor olması gerekir.

    Majör Depresyon düşünceleri, duygu durum ve bazı bedensel fonksiyonlarımızı etkiler. Kişinin yemek yemesini, uyumasını, fiziksel dayanıklılığını, sağlıklı düşünce üretebilme yetisini bozar.

    Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü hali” ile aynı şey değildir.

    Majör Depresyonun belirtileri nelerdir?

    Bir beyin hastalığı olarak Majör Depresyon, beynin işlevlerinde bozulma ve düzensizliklerin yansıması olarak duygu, düşünce, davranış ve bedensel işlevlerde bozulmanın ortaya çıktığı belirtiler kümesidir. Her hastada tüm belirtiler bir arada olmayabilir.

    Depresyonun temel belirtileri arasında karamsar ve kederli duygu-durumu, kötümser düşünce içeriği, umutsuzluk, çaresizlik hisleri, hayattan zevk alamama, hemen her konuda ilgi kaybı yer alır. Kişi günün çoğunda, özellikle sabahları depresiftir. Beraberinde boşluk hissi olur ve her şey anlamsız gelebilir. Motivasyon kaybı nedeniyle gelecekle İlgili hedef belirleyebilmek ve hedefe odaklanabilmek güçleşir.

    Kaygı ve korkular da bulunabilir. İç huzursuzluğu ve gerginlik hisleri olabilir. Hüzünlü duygu duruma eşlik eden ağlama olabileceği gibi bazı hastalar ağlayamamaktan şikayetçidir.

    Geçmişte yaşanmış olumsuz olaylar sık sık akla gelmeye başlar, pişmanlık hissi yoğunlaşabilir. Şimdiki zamanda ise hasta kendini sürekli değersiz, yetersiz, ya da suçlu hisseder kendine ve çevreye güvenmekte zorlanır. Alınganlık artar. Yalnızlık hissedilebilir. Gelecekle ilgili olumsuz düşünceler olabilir.

    Düşünce yavaşlayarak konuşmanın da yavaşlamasına ve azalmasına neden olur. Unutkanlık olur. Dikkat bozulabilir. Yeni bir şeyler öğrenmek güçleşir. Enerji düşer, kişi çabuk yorulur.

    Uykuya dalmak zorlaşabilir

    Uykuya dalmak zorlaşabilir. Gece boyunca uykuda bölünmeler ya da sabaha karşı yorgun bir şekilde uyanma ve tekrar dalamama görülebilir. Tersine, uykuya meyil ve uyku süresinde uzama da olabilir.

    İştah azalması ve kilo kaybı olabileceği gibi aşırı yemek yeme ihtiyacı da olabilir.

    Ağır durumlarda kişi kendine zarar verme planları yapabilir ya da zarar verebilir. İntihar düşüncesi /planı / girişimi olabilir.

  • Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal Fobi Nedir?

    Psikiyatride kaygı bozuklukları içinde yer alan bir rahatsızlıktır sosyal fobi. Sosyal anksiyete olarak da adlandırılır. Fobiler, belli durumlarda yaşanan korkular olduğuna göre, sosyal fobi de sosyal ortamlarda yaşanan kaygı olarak tanımlanabilir. Sosyal fobinin genel belirtilerine baktığımızda; Kişi yeni bir ortama girdiğinde kaygı yaşar, sıkıntı duyar, endişelilik hali söz konusudur. Çarpıntı, kaygı, kendini ifade etmede sıkıntı yaşanması da bu tabloya eşlik eder.

    Sosyal fobik kişiler yaşamlarını sürdürdükleri ortamda, yeni bir kişiyle tanışmak durumunda kaldığında bundan heyecan ve sıkıntı duyar. Eğer öğrenciyse bu kişi, sınıfta söz almakta güçlük çeker, kendisi söz almak istemez bu kaygısı nedeniyle. Eğer konuşmak durumunda kalırsa, yüzünde kızarma, sesinde kısılma olur, ellerde titreme görülür, düşüncede blokaj, hatta konuşmanın durması gibi bir durum bile meydana gelebilir.

    Hastalığın ikincil olumsuz etkisi de toplumdan çekilme yönünde bir eğilimle kendini gösterir. Hastalığın erken döneminde çocuk utançtan kimseye söyleyemez bu sorununu. Bizim toplumumuzda utangaç çocuklar övgü bile aldıkları için önceleri bu sorunun vahimliği göz ardı edilebilir. Hastalık olduğu bilinmeyip zamanında müdahale edilmediğinde de ileride çocuk iyice güçlük çeker. Üniversite yıllarında sorun iyice artar. Çünkü tedavi edilmediğinde sorun giderek daha da derinleşir.

    Sosyal fobik bir birey bunu hissettirmeden kariyerinde ilerleyebilir mi?

    Normalde bu kişiler sosyal ortamlara gitmekten kaçınıyor. Hergün gittiği ortamlara bile girmekten kaçınıyor. Ancak, pozisyonu müsaiste belirli konuma kadar idare edilebiliyor durumu ama pozisyon yükseldikçe durum vahimleşiyor. Mesela kariyerinde yükselmiş, terfi etmiş, yurt dışına gitmesi gereken, toplantılarda sonum yapması beklenen insanları görüyoruz. Tabii ki, bu noktada çok zorlanıyorlar. Ancak bu konuma gelenler artık kendi durumlarını araştırmaya başlıyor ve bunun bir hastalık olduğunu da öğreniyor. Tedavi olmaya başlıyorlar dolayısıyla. İşte bu noktada müdahale başlıyor…

  • Fobiler

    Fobiler

    FOBİLER

    Çoğumuz çeşitli şeylerden korkmaktayız. Bu korkular hayatımızın her döneminde farklılık göstermektedir. Örneğin çocukken karanlıktan korkmak gibi. Gelişim dönemlerinde bireyin etrafı tanımaya başlaması ile birlikte yaşa göre bazı korkular oluşması normal ve doğal bir süreç olarak kabul edilir. Fakat beklenen durum, yaşın ilerlemesi ile korkuların azalmasıdır. Bu durumda fobik bir süreçten bahsetmek yerine normal kabul edilen korkulardan bahsetmiş oluruz.

    Fakat bu durum yetişkinlerde geçerli değildir. Korku tabii ki yetişkinler için de normaldir, fakat bu korkular yaşam kalitenizi bozmaya başladığında fobik bir durumdan şüphelenmelisiniz.

    Fobi Nedir?

    Fobi, bir tür kaygı bozukluğudur. Kişinin gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye, canlıya karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışı sergilemesine fobi denir. Bu kişiler fobi nesnesi ile karşı karşıya kaldıklarında ise büyük bir sıkıntı, kaygı yaşarlar ki bu durum kendini tam bir panik hali ve dehşet hissi şeklinde gösterebilmektedir. Kişiler bu korkularının mantıksız ya da aşırı olduğunu bilse de, korkularına engel olamazlar.

    Fobilerin normal korkudan farkı; günlük işlevlerde bozulmaya yol açması, yaşam kalitesini düşürmesidir. Fobinin yarattığı kaygı ve fobiden kaçınmak için sarf edilen çaba, fobi sahibi kişinin yeteneklerini ve davranışlarını kısıtlamaktadır.

    Fobi Türleri

    Özgül Fobiler:

    Belli nitelikteki canlı-cansız nesne, mekân veya aktiviteye yönelik olarak aşırı korkulu olma durumudur. Özgül fobiler genellikle çocukluk çağlarında başlar, ancak yirmili yaşlarda da ortaya sıklıkla çıkmaktadır.

    Sık görülen özgül fobiler;

    Hayvan Fobileri: En yaygın görülen fobi türüdür. Yılan, kuş, köpek, örümcek, fare korkusu gibi.

    Durumsal Fobiler: Uçağa binmek, araba kullanmak, toplu taşıma araçlarına binmek, tünel ya da köprüden geçmek, kapalı alanda kalmak gibi.

    Doğa Fobileri: Doğa olayları kaynaklı fobilerdir. Fırtına, yükseklik korkusu ya da sudan korkmak gibi korkulara neden olmaktadır.

    Sağlık İle İlgili Fobiler: Kan görmek, yaralanmak, medikal prosedürler ve iğne korkusu gibi.

    Diğer Fobiler: Palyaço korkusu, yüksek ses korkusu gibi belirli nesnelere göre değişen fobilerdir.

    Karmaşık Fobiler:

    Kişinin korku ve kaygısı tek bir nesneye yönelik değildir. Birbirinden farklı yerlerde ortaya çıkmaktadır. Sosyal fobi ve agorafobi buna örnektir.

    Sosyal Fobi ( Sosyal Kaygı Bozukluğu):

    Kinin sosyal ortamlarda ileri düzeyde kaygılı olması durumudur. Genellikle kişinin kendini yabancı hissedebileceği kalabalık ortamlarda, dikkatlerin kendisine yöneleceği durumlarda ortaya çıkan aşırı kaygılı olma halidir.

    Aşırı kaygılanmanın altındaki temel düşünce, insanlar tarafından olumsuz değerlendirilme, hata yapma, alay edilme şeklindeki varsayımlardır. Kişi bu yoğun korku ve kaygı ile kendini iş, sosyal ve özel hayattan soyutlamaya başlar. Kaygının azalacağı yerleri tercih eder, bahaneler üretir, insanların daha az olduğu yerleri seçerek kaçınma davranışları sergiler. Kaçınma davranışı sergiledikçe korku ve kaygı giderek pekişir.

    Sosyal fobi genellikle ergenlik dönemi ile genç yetişkinlik döneminde ortaya çıkmaktadır.

    Agorafobi:

    Kişinin kolayca kaçıp kurtulamayacağını düşündüğü mekânlarda bulunmaktan kaçınması ve bu mekânlarda ileri düzeyde korku ve kaygı yaşamasıdır.

    Otobüs, minibüs gibi kapalı mekânlar, alışveriş merkezleri, sinema gibi alanlarda kaçınırlar. Agorafobide panik nöbetleri ortaya çıkabilir. Kişi nöbet geçireceğini düşünür ve o anda yardımsız kalacağını, kontrolü kaybedeceğini düşünerek kaygı yaratan mekânlardan kendini uzaklaştırır.

    Fobilerin Görülme Sıklığı

    Toplumun yaklaşık %8 ile %18’inde herhangi bir tür fobi mevcuttur. Fobiler kadınlarda daha sık görülmektedir. Çocuklukta görülen fobiler ilerleyen yaşlarda kaybolabilirken, yetişkinlikte ortaya çıkan fobiler ise genellikle birden başlar ve uzun süreli olmaktadır.

    Fobiler Neden Olur?

    Fobilerin gerçek nedenleri net olarak bilinememektedir. Fobi nedenleri türlerine göre değişmektedir, aynı fobi türünde de kişiden kişiye değişiklik gösterir. Fobilerde neden biyolojik, genetik ve çevreseldir.

    Çocukluk döneminde başlayan basit fobiler, rahatsız edici ve beklenmedik bir deneyim kaynaklı olabilir. Fobiler, öğrenilen davranışlar olabilir. Aynı evde başka bir kişinin fobisini deneyimleyen çocuk, fobi geliştirebilir. Genç yetişkinlikte görülen karmaşık fobiler ise, kalıtımsal özellikler ve yaşam olayları ile gelişmektedir.

    Fobi Döngüsü

    Kişi, herhangi bir nedenle bir nesne, durum ya da canlıdan korku duyar. Ardından kaygı yaratan nesne ile karşılaştığı durumlarda kaygı ve korkusunu azaltmak için kaçınma davranışı sergiler.(Örneğin; köpek gördüğünde karşı kaldırıma geçmek) Bu davranışlar tekrarlandıkça koşullanma oluşur, kaygı yaratan nesne/durum ile her karşılaşıldığında yeni kaçınma davranışları üretilir. Kaçınma davranışı, korku ve kaygının giderek kökleşmesine ve kişinin günlük işlevlerini yerine getirememesine neden olur. Böylelikle başta normal olan korku, fobiye dönüşür.

    Fobilerde Görülen Belirtiler

    • Korku nesnesi/durumu ile karşılaşıldığında kontrol edilemeyen kaygı,
    • Korku nesnesi/durumuna dair aşırı ve mantıksız korku,
    • Korku nesnesinden kaçınma,
    • Korku nesnesi nedenli panik nöbetleri ( terleme, titreme, boğulma hissi, mide bulantısı, baş ağrısı, nefes darlığı gibi fiziksel belirtiler)

    Fobilerin Tedavisi

    Fobiler tedavi edilmediği takdirde çok uzun zaman devam edebilir ve kökleşebilir. Fobi tedavisinde amaç kişinin kaçınma davranışını önlemek ve ortaya çıkan kaygı ve korkuyu azaltmaktır.

    İlaç Tedavisi: Antidepresan tedavisi uygulanmaktadır. Fakat tek başına ilaç tedavisi çözüm değildir. Ek olarak mutlaka psikoterapi desteği gereklidir.

    Psikoterapi: Fobilerde en sık kullanılan terapi yöntemi yüzleştirme tedavisidir. Bu yöntemde kişinin korku yaratan durum veya nesnenin üzerine giderek ortaya çıkan kaygı ile başa çıkması öğretilir. Kaygı ile başa çıkma tedavisinde gevşeme teknikleri ve bilişsel davranışçı tedavilerden yararlanılır.

    Öneriler

    Kişi korkularının üzerine gitmeye karar verdiğinde, korkusunun şiddetini incelemelidir. Korkusunun şiddetli olduğunu ve günlük hayat işlevlerini bozduğunu düşünüyorsa mutlaka uzman yardımı almalıdır.

    • Nesne/durum hakkında düşünürken rahatsız oluyor mu?
    • Korkulan nesne/durum aklına hangi sıklıkta geliyor?
    • Korkulan nesneyi/durumu düşündüğünde onunla ilgili bir olay aklına geliyor mu?
    • Korkulan nesne/durum hakkında düşünmek, konuşmak onu ne kadar rahatsız ediyor?
    • Korkulan nesne/durum düşünüldüğünde ya da maruz kalındığında terleme, sıcak basması, kalp artışının hızlanması gibi fiziksel belirtiler oluşuyor mu?

    Kişi stresle başa çıkarken doğal ihtiyaçları karşılanmalıdır: (Uyku düzeni, dengeli beslenme, doğru nefes alma, bol su içme, yürüyüş vb.) Bu ihtiyaçlar, fobilerde etkili olan biyokimyasal bozukluğun düzelmesine yardımcı olur.

    Maruz bırakma, üzerine gitme alıştırmalarında dikkatli olunmalıdır. Yoğun kaygı ve fiziksel belirtiler ile baş etmek zor olabilir. Uzman desteği ile aşamalı olarak alıştırmalar gerçekleşmektedir.

  • Kilo artışının sebebi ciddi hastalıklar olabilir

    Kilo artışının sebebi ciddi hastalıklar olabilir

    Yemek düzeninizde herhangi bir değişiklik yapmamanıza rağmen her geçen gün kilo alıyorsanız ve aldığınız kiloları veremiyorsanız ciddi bir sağlık sorunu yaşıyor olabilirsiniz.

    Tiroid hormonlarının azalması kilo aldırabilir

    Tiroid hormonları kişilerin metabolizma hızını ayarlayan en önemli hormonlardır. Eğer tiroid hormonları vücutta normal değerine göre azalırsa kilo alıma eğilim artabilmektedir. Bu kilo alımı genellikle vücutta serbest su atılımının bozulması, yani böbreklerin suyu yeterince süzememesi sonucu oluşmaktadır. Ayrıca hipotiroidinin uzun sürede metabolizmayı yavaşlatması nedeniyle, yapılan diyetlere yanıt alınamaması ve kilo vermede zorlanma oluşmaktadır. Tiroid hormonları var olan metabolik aktiviteyi hızlandırırken, metabolizma büyüklüğünü etkilenmez. 80 kg. civarında bir kişinin vücut kompozisyonu (kas yapısı vs.) ile oluşturabileceği metabolik aktivite bellidir. Bu aktivite tiroid hormonları ile maksimuma çıkartılır. Bu nedenle metabolik aktivitenin tiroid hormonları ile zorlanması sonucu elde edilebilecek kilo kaybı sınırlıdır ve genellikle kalp yorgunluğu ve iskelet sistemi aşınması ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca, birlikte iştah artışı olacağı için kilo alımına da yol açabilmektedir..

    Karın bölgesindeki yağlanma “Cushing sendromu” olabilir

    Vücudun strese dayanıklılığını, enerjisini, su ve tuz dengesini ayarlayan hormonlara “Adrenokortikal hormonlar” denilmektedir. Bu hormonların aşırı salgılanması ile “Cushing Sendromu” denilen özel bir obezite çeşidi oluşmaktadır. Bu rahatsızlık nedeniyle yağlar belirli bölgelerde toplanmaktadır. Daha çok gövdede toplanan yağlar sonucu karın genişlemekte ve ciltte kırmızı renkli yırtılmalar veya çatlamalar oluşmaktadır. Ayıca bu hastalıkta kişilerin yüzleri kırmızı ve yuvarlak olmaktadır. Kilonun yanında tüylenme, adet düzensizlikleri, ciltte sivilcelenme, kolesterol yüksekliği gibi birçok hastalık ve bulguya yol açabilmektedir.

    İnsülin direnci ve polikistik over yağlanma yapıyor

    Polikistik over sorunu yaşayan kişide adet düzensizliği ve erkek hormonu fazlalığına (androjen) bağlı olarak bel bölgesinin genişlemesi tipinde (android) bir kilo artışı görülmektedir. Bu tip kilo alımlarında kalp hastalıklarına daha sıklıkla rastlanmaktadır. Bunun yanında insülin direnci, polikistik over hastalığının hem göstergesi hem de nedeni olarak bilinmektedir. İnsülin direnci sadece polikistik hastalık değil karaciğer yağlanması, kolesterol yüksekliği gibi birçok rahatsızlığın da nedeni olmaktadır.

    Tek suçlu menopoz değil

    Menopoz ile birlikte alınan kilolarda, vücuttaki hormonal değişimin etkisi bilinmektedir. Bununla birlikte, yaş durumuna göre, kas kitle oranının azalışı, zaman içinde birtakım hastalıkların geçirilmiş olması, hareket azalışına neden olduğu için kilo alımı görülmektedir

    Uykusuzluk ve stresten uzak durun

    Günlük yaşamın içinde yaşanan üzücü olaylar, stres, karar verme baskısı gibi nedenler kişileri etkilemektedir. Bu tür durumlar uykusuzluğa ve geç yatmaya neden olabilmektedir. Hormonal dengesizliği bozan stres, iştah artışı ile sonuçlanabilmektedir. İştah artışı olan kişi, kendini ödüllendirme şeklinde ortaya çıkan atıştırmalarla, ekstra kalori alımına yönelebilmektedir.

    Antidepresan haplara dikkat!

    İlaç kullanımına dikkat etmek gerekmektedir. Özellikle, sık kullanılan antidepresan ilaçlar, kişinin kendini daha mutlu hissetmesine ve yemek konusunda kısıtlamaları kaldırmasına yol açabilmektedir. Bazı durumlarda antidepresanın kendi etkisi ile de kilo alımı olabilmektedir. Bunun yanında epilepsi, migren ve diyabet gibi durumlarda kullanılan ilaçlar da kilo alımını tetikleyebilmektedir. Doğum kontrol ilaçlarının iddiaların aksine obezite yaptığı kanıtlanmamıştır. Bazı durumlarda su tutulması ve kilo artışı gözlemlenmektedir ancak bu durum obezite olarak değerlendirilmemektedir.

  • Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hepimiz hayatın yorucu temposunda yapmamız gereken işleri erteleyebiliyoruz. Aramamız gereken kişiler, yapmamız gereken ödevler, teslim edilmesi gereken projeler… Az ya da çok herkesin içinde erteleme eğilimi olduğundan bahsedebiliriz. Kişiyi zorlayan ve sıkan durumlardan kurtulmanın en kolay yollarından biridir erteleme. Peki erteleme davranışının altında neler yatıyor, esasında hayatı ertelememize neden olan şeyler neler?

    Erteleme davranışı, bugünden uzaklaşma sanatıdır. Yapılması gereken bir işin sonradan yapılmak üzere bırakılmasına dayanan bir alışkanlıktır. Erteleme davranışı kısa vadede rahatlama ve mutluluk duygusunu getirse de, uzun vadede bireyin kaygı düzeyini artırır. Ve yapılmayan işler kişinin suçluluk duygusu yaşamasına neden olur. Bu da işin yaratacağı sıkıntı ve kaygıdan daha fazla rahatsızlık vericidir. Durum böyle olunca iş ve sosyal hayattaki verimimiz düşer ve tekrarlayan erteleme davranışı ile birlikte kısır döngü oluşur, verimimiz düştükçe ve yapılması gereken işler biriktikçe yetiştirme kaygısı ile birlikte duygu durumumuz olumsuz yönde etkilenir.

    Eğer son zamanlarda yapmanız gereken işler biriktiyse, yapmanız gereken önemli işler yerine başka işler ile meşgul iseniz ve harekete geçmek yerine yapmanız gerekenler üzerine tekrar tekrar düşünüyorsanız erteleme davranışı sizi ele geçirmeye başlamış demektir.

    Neden Erteleriz?

    I. Kısa Süreli Hazzın Ağına Düşeriz

    Yapılması zor ve zaman gerektiren işlerde erteleme davranışı yoğun olarak görülmektedir. İşin getireceği sıkıntı ve stres bir süre ertelenerek sorumluluklarımızdan uzaklaşırız. Kısa süre de olsa sıkıntı veren bir durum yerine keyif veren etkinlikler ile ilgilenerek kendimizi iyi hissederiz.

    II. İçsel Çatışmalar

    Bir işte başarısız olacağınızı ya da işin yeterince üstesinden gelemeyeceğinizi düşündüğünüzde sıklıkla erteleme davranışı görülmektedir. Bu nedenle işe hiç başlamamak ya da ertelemek kısa süre de olsa çözüm gibi görülür. Buna olumsuz otomatik düşünceler de eşlik ettiğinde (ya başarısız olursam, ya sunumu yetiştiremezsem vb.) kaygı daha fazla artarak erteleme davranışı görülür. Ayrıca depresif ruh hali de yapmanız gereken işleri ertelemenize neden olabilir. Duygu durumunuzdaki ani değişimler verimliliğinizi azaltabilir.

    III. Mükemmeliyetçilik

    Daha iyiye ulaşma çabası ve iş veya sorumluluklar ertelenebilmektedir. Gerçekçi olmayan beklentiler bireyin cesaretini kırar. Tatmin edici olmayan girişimler yerine hiçbir girişimde bulunmamak kişiyi rahatlatmaktadır.

    IV. Ebeveyn Tutumları

    Otoriter aile tutumları, çocuklarda kendini düzenleme yeteneğini baltalayan tutumlardandır. Çocuk, istenen görevi istekli olarak değil “yapıyormuş gibi göstererek” yerine getirir. Bu da erişkinlikte bir alışkanlık haline gelir. Kendi ebeveynlerinizi değiştiremezsiniz de, kendi ebeveyn tutumlarınızı düzenleyerek bu durumun çocuklarınızda yaşanmamasını sağlayabilirsiniz.

    V. Yapılan İşin Anlamsız Gelmesi

    İşin severek yapılmaması, motivasyonu düşüren en önemli öğelerdendir. İlgi çekici olmayan işler, erteleme davranışının artmasına neden olur.

    VI. Plansızlık

    İş akışını planlamak her zaman önemlidir. İşin nereden başlayacağı, nasıl yürütüleceği, nelerin gerektiği hakkında planlama yapılmadığında o işi tamamlamak zorlaşmaktadır.

    VII. Belirsiz Beklentiler

    İş sonunda bireyden nelerin beklendiği net değilse, yani hedefler net konulmamışsa erteleme davranışı daha rasyonel gelebilir.

    VIII. Kararsızlık

    Tercih yapmak sizin için zor ise bu da işlerinizi ertelemenize yol açabilir. Karar almanın sonuçlarını ve sorumluluğunu üstlenmemek adına erteleme davranışı ortaya çıkabilir.

    Erteleme İle Nasıl Başa Çıkabilirsiniz?

    • Öncelikle bu alışkanlığınızın farkına varmak önemlidir. Erteleme davranışınızın sıklığının arttığını düşünüyorsanız, yetiştirmeniz gereken işlerin sayısı arttıysa, bu durum iş, sosyal ve özel hayatınızda verimliliğinizi düşüyorsa dikkat etmeniz gerekiyor demektir!
       
    • Kendinize yapmanız gereken işler ile ilgili bir öncelik sırası oluşturun. Önem sırasının en sonundaki işler yerine sıranın başındaki işlerden başlamaya özen gösterin.
       
    • İşin başına oturduğunuzda kendinize bir zaman dilimi belirleyin ve süre dolmadan hiçbir şekilde kalkmayın. (erteleme davranışı kendini tuvalete gitmek, su içmek, TV izlemek gibi istekler ile gösterebilir)
       
    • Erteleme nedenlerinizi keşfedin. Nedenlerin kendiniz ile mi yoksa ertelediğiniz iş ile ilgili olduğunu düşünün.
       
    • Tamamlamanız gereken işi küçük parçalara ayırın. Ulaşılması güç hedefler yerine küçük hedefler ile başlamayı tercih edin.
       
    • Sosyal çevrenizden destek alın.
       
    • Yapabileceğinizden fazla sorumluluk üstlenmeyin.
       
    • Önemli bir iş sonrası kendinizi ödüllendirin.
       
    • Zaman kısıtlaması olan hedefler koyun.
       
    • Sıkıcı gelen bir işi tamamlamak her zaman daha zordur. İşi eğlenceli hale getirmenin yollarını arayın. İşin size katacağı olumlu etkilere odaklanın.
       
    • Duygu durumunuz verimliliğinizi etkiler. Kendinizi mutsuz, umutsuz hissediyor ve canınız hiçbir şey yapmak istemiyorsa öncelikle bu durumun düzeltilmesi üzerine çalışılmalıdır. Açık hava yürüyüşleri ve egzersize önem vermeli, isteksiz olsanız bile günlük rutininize devam etmeye çalışmalısınız. Bu durumun uzun süredir devam ettiğini düşünüyorsanız mutlaka ruh sağlığı uzmanlarına başvurmalı ve destek almalısınız.
  • Diabetes mellitus

    Diabetes mellitus

    Diabet (şeker) hastalığı nedir?

    Diabetes mellitus,insülin salgılanmasında eksiklik ya da insülin etkinliğindeki yetersizliğin neden olduğu kan şekerindeki yükselme ile ortaya çıkan kronik metabolik bir hastalıktır.

    İnsülin üretimindeki yetersizlik ya da hücrelerin insülini kullanmadaki yetersizliği kan şekerinde yükselmeye yol açar.

    Glukoz yiyeceklerdeki basit şekerdir ve vücut hücrelerinin uygun şekilde çalışması için gereken enerjiyi sağlar.Yemek sonrası yiyeceklerdeki karbonhidratların parçalanması ile ortaya çıkan glukoz ince barsak hücreleri tarafından emilir.Kana geçen glukoz gerekli vücut hücrelerine taşınır.Glukozun hücre içine girmesi ve kullanılması için insüline ihtiyaç vardır.

    İnsülin pankreastan üretilip kana salınan bir hormondur.Glukozun hücre içine girmesine yardım eder ve kan şekerini düzeyini düzenler.Yemek sonrası kan şekeri düzeyi yükselir.Artan kan şekeri düzeyine yanıt olarak pankreas kan dolaşımına daha fazla insülin salgılar.Böylece glukozun hücre içine girmesi ve yemek sonrası artan kan şekerinin düşürülmesi sağlanır.Kan şekeri normal düzeye gelince pankreastan insülin salınımı da normal düzeye döner.Açlık durumunda da insülin belirli bir oranda kana salınarak kan şekerinin dengede tutulması sağlanır.Diabetik hastalarda insülin yokluğu,vücut ihtiyacına göre göreceli olarak eksikliği ya da vücut hücreleri tarafından uygun şekilde kullanılamaması söz konusudur.Tüm bu faktörler kan şekeri düzeyinin yükselmesine neden olur.

    Kaç tip diabet vardır?

    Başlıca 2 tip diabet vardır.Tip 1ve 2

    Tip 1 Diabet insülin bağımlı ya da erken başlangıçlı diabet olarak bilinir.Bu tipte pankreas insülin üretemez ve salgılayamaz.Bu tip diabetik hastalar mutlaka insülin tedavisi kullanmak zorundadır.

    Tip 2 Diabet insülin bağımlı olmayan ya da geç başlangıçlı diabet olarak adlandırılır.Bu tipte pankreas insülin üretebilir ancak üretilen insülin vücut için yetersizdir ya da özellikle yağ ve kas hücrelerinin insüline duyarlılığında azalma mevcuttur.Tip 2 diabet genellikle 30 yaş sonrasında ortaya çıkar ve yaşla sıklığı artar.Başlıca nedenleri kötü beslenme alışkanlıkları,kilo artışı ve egzersiz eksikliğidir.

    Tip 1 ve 2 formları dışında diabet oluşabilen diğer durumlar,gebelik ,pankreasın insülin üreten hücrelerini hasara uğratan durumlar (kronik pankreatit,cerrahi,travma vb gibi),hiperglisemiye (kan şekeri yüksekliği) neden olabilen diğer hormon bozukluklarıdır.

    Diabet belirtileri nelerdir?

    Diabetin erken dönem belirtileri artmış kan şekeri düzeyi ve idrarla şeker atılımının artması sonucudur.Ağız kuruluğu,çok su içme sık idrar çıkma ile kendini gösterir.

    İnsülinin göreceli ya da mutlak yokluğu iştah artışına rağmen kilo kaybına eğilim yaratır.

    Diabetik hastalarda halsizlik yorgunluk bulantı kusma görülebilir.Safra kesesi,deri ve genital bölge infeksiyonlarına eğilim artar.

    Kan şekerinde yükselme görmede bulanıklaşmaya neden olabilir.

    Diabet tanısı nasıl konur?

    Açlık kan şekeri düzeyine bakılması tanı için ilk yoldur.En az 8 saatlik gece açlığından sonra alınan kan örneğinde normal plazma glukoz(şeker) düzeyi 100mg/dl den az olmalıdır.

    Açlık plazma glukoz düzeyinin farklı zamanlarda yapılan 2 ya da daha fazla testte 126dan yüksek olması diabet tanısı koydurur.

    Herhangi bir zamanda yapılan kan şekeri düzeyi 200 ve üzerinde ise diabet mevcuttur.

    Açlık kan şekeri düzeyi 100mg/dl üzerinde ancak 126mg/dl altında ise(100-126) bu duruma bozulmuş açlık glukozu adı verilir.Bu durum prediabet denilen diabet öncesi dönemdir ve kişinin diabet açısından risk taşıdığını ifade eder.Bu durumda glukoz tolerans testi (şeker yükleme testi) yapılmalıdır.

    Prediabet evresi nedir?

    Tip 2 diabet belirtileri gelişmeden önceki dönemdir.5-15 yıl olabilir.Bu sürede Bozulmuş Açlık Glukozu (açlık kan şekerinin 100-125 arası olması) ve Bozulmuş Glukoz Toleransı (şeker yükleme testinde 2.saat kan şekeri düzeyinin 140-199 arası olması) evreleri görülür.

    Prediabet evresinden diabet tanısına geçiş önlenebilir mi?

    Prediabet evrelerinden biri saptandığında günlük kalori ve yağ alımı azaltılmalı ve fiziksel aktivite arttırılmalıdır.Bu şekilde yaşam tarzı değişikliği ile diabet gelişimi önlenebilir.Ayrıca yaşam tarzı değişikliği diabet tedavisinin tüm basamaklarında yer alır.Yaşam tarzı değişikliği sadece kan şekeri düzeyi üzerine değil tüm risk faktörleri üzerine de olumlu etki gösterir.

    Diabetin vücuttaki etkileri nelerdir?

    Diabetin zamanla yol açabileceği durumlar körlük,böbrek yetmezliği,sinir hasarı,damar sertliği,inme,kalp damar hastalığıdır.Bunlar kronik komplikasyonlardır.

    Ayrıca diabet seyrinde kan şekerindeki anormal yükselme ve düşmelere bağlı olarak hiperglisemik ya da hipoglisemik koma gelişebilir.Bu durumlar da akut komplikasyonlardır.

    Diabet tedavisi nedir?

    Diabet kronik bir durumdur.Yani tedavi hastalığı ortadan kaldırmaz kontrol etmeyi sağlar.Diabet tedavisi kan şekeri dengesinin sağlanmasını ve komplikasyonların önlenmesini ya da geciktirilmesini amaçlar.

    Tedavi diabetin tipine ve ağırlık derecesine göre değişir.

    Tip 1 diabette tedavi mutlaka insülindir.Bu hastalarda pankreas insülin üretmediği için gerekli insülinin ilaç tedavisi olarak verilmesi yaşamın sürdürülmesi için şarttır.Yanısıra diabetik diyet ve egzersiz de önemlidir.

    Tip 2 diabette ise tedavinin ilk basamağı öncelikle kilo azaltılması diabetik diyet ve egzersizdir.Bu basamakta kan şekeri düzenlemesi sağlanamazsa ağız yoluyla alınan ilaçlar kullanılır.Ağız yoluyla alınan ilaçlar kan şekeri kontrolünde yetersiz kalırsa insülin tedavisine geçilebilir.

    Diabet belirtisi olmasa da diabet açısından risk taşıyanlar kimlerdir?

    Beden kitle indeksi 25 ve üzeri olanlar (obezite)

    Fiziksel aktivitesi az olanlar

    Birinci derece yakınlarında diabet olanlar

    Gebelik diabeti olanlar ve 4 kilo üzerinde bebek doğuranlar

    Hipertansiyonu olanlar

    HDL(iyi)kolesterol düzeri 35 ‘in altında ya da trigliserid düzeyi 250 üzerinde olanlar

    Bu kriterlerden bir ya da birkaçına sahip kişilerde diabet taraması yapılmalıdır.

    Bu kriterler yoksa tarama testleri 45 yaşında başlamalı ve sonuçlar normalse 3 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    7 soruda diabet riskiniz test edebilirsiniz:

    1.Kaç yaşındasınız?

    40 yaşından küçük (0 puan)

    40 – 49 arası (1 puan)

    50 – 59 arası (2 puan)

    60 yaş üstü (3 puan)

    2.Cinsiyetiniz

    Erkek (1puan)

    Kadın (0 puan)

    3.Kadınsanız, gebelik diabeti teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    4.Diabeti olan anne, baba ya da kardeşiniz var mı?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    5.Yüksek tansiyon teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    6.Fiziksel olarak aktif misiniz?

    Evet (0 puan)

    Hayır (1 puan)

    7.Beden kitle indeksiniz kaç ?

    (Beden kitle indeksi:Vücut ağırlığının (kg) boy uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesi) (örnek:Kilo:50 Boy:1.5m BKİ: 50/(1,5X1,5) =22,22)

    24.9 (0 puan)

    25-29.9 (1 puan)

    30-39.9 (2 puan)

    40ve üzeri (3 puan)

    Sonuç: 5 veya üzeri ise diabet için risk yüksektir.

  • Boşanma Sonrası Hayat

    Boşanma Sonrası Hayat

    Evliliklerin sonlanması neredeyse her zaman mutsuz bir olaydır ve hayal kırıklığı, beklentilerin kaybı ile sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte bu süreçte, kişinin rutinlerinde değişiklikler olmasına neden olan birçok yasal, mali ve duygusal faktörlerle baş etmesi gerekmektedir. Eski düzenli hayatlarına geri dönmek uzun zaman alabilir. Ancak boşanmaların, daha istikrarlı ve sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için kişileri hem yasal hem de duygusal yönden özgür bıraktığı için önemli bir rolü vardır.

    Psikolojik, ekonomik ve sosyal gibi birçok sebep kişilerin birbirlerinden uzaklaşmasına ve ayrılmalarına neden olabilmektedir. 20. yüzyılın en önemli olaylarından biri de, özel ve kamusal yaşamda kadının statüsünü değişmesi ve yükselmesidir. Aynı değişiklikler, boşanma oranlarında ve boşanma yasalarının serbestleştirilmesinde de çok fazla konuşulan bir yükselişi beraberinde getirdi. Aldatma ve mali kargaşalar, boşanmanın doğrulanabilir nedenleridir, ancak başlıca nedenler duygusaldır: Çiftler duygusal olarak uzaklaşırlar, karşılanmamış beklentiler yüzünden hayal kırıklıklarına uğrarlar ya da yaşamlarında ayrı görüşlerini geliştirirler. Boşanma olaylarının başlıca diğer nedenlerine bakıldığında ise fiziksel ve sözel istismar evliliklerin dağılmasında etkin rol oynamaktadır.

    Boşanmaya karar verme ve boşanma süreci birçok kişi için endişe ve korku ile yaklaşmalarına rağmen boşanan bireyler boşanma sonrasında hayatları ile ilgili oldukça iyi bir şekilde başa çıkabiliyorlar. Boşanmış kişilerin çoğunluğu kendini yaşamın merdivenlerinin üst basamaklarında hissediyorlar. Yeniden evlenenler, yeniden evlenmemiş, ayrılmış veya dul olanlardan daha iyi bir bakış açısına sahiptirler. Bu kişilerin dörtte üçü evlilikteki problemleri çözmek için doğru bir karar verdiklerini vurgulamaktadırlar.

    Boşanmanın hem kadınlar hem de erkekler üzerinde bazı psikolojik etkilere sebep olduğu görülmektedir. Çiftlerin yaşadığı hayal kırıklığı ve geleceğe dair belirsizlikten kaynaklı olarak bunun yaşanması normal bir süreçtir. Ancak boşanma da ilişkilerin doğasında var olan bir süreçtir bu yüzden öncelikle bu durumun normal olduğu unutulmamalıdır. Boşanmanın etkileri kişiden kişiye değişmekle birlikte dünyanın sonu değildir. Boşanma sonrasında bu durumu özümsemek için çiftlerin birbirlerine zaman vermeleri çok önemlidir. Bu sürecin daha rahat atlatılabilmesi için arkadaşlar veya aile gibi yakın çevreden sosyal destek alınımı faydalı olacaktır. Eski eşi hatırlatacak durum veya olaylardan uzak durmak yine kişinin kendi ruhsal sağlığını koruması adına yararlı olacaktır. Ayrılık sonrası hemen yeni bir ilişkiye başlamak çok sağlıklı olmayacaktır. Kişi kendine biraz zaman tanımalıdır. Ancak kişi bu durum ile yalnız başına baş edemediğini düşündüğü noktada veya boşanma kendisi için çok acı veren bir durum haline geldiğinde bir uzmandan destek alınması önemli olacaktır.